Blog

  • Bir Dava: “Hayata Dönüş” Adı Verilen Cezaevleri Katliamlarını Unutmayacağız

    15.07.2016 tarihinde, siyasi iktidarın beraber yürüdüğü, her şeyi birlikte planlayıp yaptığı, “Paralel Yapı / FE TO “terör örgütü” şeklinde isimlendirilen örgütün “askeri darbe kalkışması” nı yaşadık. Bunun sonucunda ortaya çıkan bilgilerden bu örgütün çok uzun zamandır, devlet içinde örgütlendiğini, devlet kadrolarına yerleştirildiğini öğrendik.

    Fethullahçı Örgütün devlet kadrolarına sızma çabalarının da en yüksek olduğu dönemin Bülent Ecevit’in başbakanlık yaptığı dönem olduğu ortaya çıkmıştır. Tüm bunların sonucunda modern dünya tarihinin en büyük cezaevi vahşetinin yaşandığı dönemin özellikle sosyal demokrat görünümlü bir koalisyon döneminin seçilmesinin tesadüf olmadığı, bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünmekteyiz.

    19 Aralık 2000 saat sabaha karşı 4.30’da, toplam 20 Cezaevinde kalan binlerce tutsak aynı anda yükselen dumanlar, patlayan bombalar, makineli tüfeklerin sesleri ile uyandılar. Devlet, 19 Aralık günü hapishanelerde denetim kuracağını, artık kendi kurallarının dışına çıkılamayacağını ilan ederek koruması altında olması gereken insanlara karşı planlanmış, provası yapılmış savaş taktikleri ve savaş silahları ile saldırıya geçti.

    Operasyona giden süreçte devreye sokulan manipülasyon araçları ile içerde çok sayıda silah, patlayıcı ve tuzak olduğu ilan edilerek, kamuoyu oluşturulmaya ve toplum hapishanelerin devlet kontrolünde olmadığına ikna edilmeye çalışıldı. Ardından savaş düzenindeki birlikler cezaevine sokuldu. Uykularından uyanan tutsaklar bir yandan henüz uyuyan yoldaşlarını kaldırmaya, diğer yanda dört bir taraftan gelen kurşunlardan, atılan bombalardan korunmaya çalıştılarsa uygulanan şiddetin büyüklüğü karşısında, kendileri korumaları dahi mümkün olamadı.

    Uluslararası literatürde hapishanede kalan tutuklu ve hükümlüler mahpus olarak tanımlanır. Devletlerin üzerinde anlaştığı ve uymayı taahhüt ettiği üzere, mahpusların hakları ve onları koruyan bir hukuk var. Oysa 19 Aralık günü hapishanelerde hak da yoktu, hukuk da. Yaşanan bir savaşsa, düşmanla savaşın da bir kuralı var, ama 19 Aralık günü yapılan savaşın kuralı da yoktu.

    Operasyonun bilançosu ağırdı. İkisi operasyona katılan güvenlik görevlisi olmak üzere, 32 insan yaşamını kaybetmiş, yüzlercesi ağır şekilde yaralanmıştı. Sonradan yapılan Adli Tıp incelemelerinde güvenlik görevlileri de dahil olmak üzere ateşli silah yaralanmasına bağlı olan tüm ölümlerin devlet görevlilerinin kullandığı silahlardan kaynaklanmış olduğu saptandı. Raporlara göre ölümlere neden olan silahlar yüksek kinetik enerjili harp silahı tabir edilen silahlardı. Otopsi raporlarında ölenlerin vücutlarından çok parçalı metalik maddeler elde edildiği belirtildi. Mermi kalıntılarının çok parçalı olması, vücuda girdiğinde patlayan, dolayısıyla tahrip gücü son derece fazla, uzun namlulu yüksek kinetik enerjili silahlara işaret ediyordu.

    Operasyon sonrasında hapishanelerde yapılan incelemelerde içeriden dışarıya atış yapılmadığı saptandı. Bilirkişi raporlarında yer alan bu tespit, sadece güvenlik kuvvetlerinin silah kullandığını, mahpusların bulunduğu bölgeden atış yapılmadığını ortaya koyuyordu. Oysa devlet yetkilileri birbiri ardına yaptıkları açıklamalarda “çatışma” dan söz edip durdular. Ölümlerin tamamı güvenlik kuvvetleri tarafından yapılan atışlardan kaynaklı yaralanmaya bağlı olarak gerçekleşti.

    İnceleme yapan Adli Tıp Görevlisi uzman bilirkişiler, hapishanelerde çok sayıda mermi çekirdeği ve patlamış bomba materyali buldular. Yapılan incelemelerde son derece önemli olan bir bulgu daha saptanmıştı. Güvenlik kuvvetleri menşei tam olarak saptanamayan çok miktarda gaz bombası ve yanıcı maddeyi hapishanenin içine, kapalı mekanda bulunan insanların üzerine atmış ve bu durum ölümlere neden olmuştu. İnceleme sırasında içeride öldürücü dozun üzerinde gaz bulunduğu saptandı. Kullanılan bomba kapsüllerinin üzerinde, kapalı yerde kullanılmasının kesinlikle yasak olduğu ibaresinin yer aldığı açıkça görülüyordu.

    Kullanılan bu bombaların menşei tam olarak saptanamadı. Ancak operasyon sırasında binbaşı sıfatı ile görevli olan Zeki Bingöl’ün sonradan yaptığı açıklamalar ve dava dosyasına gönderdiği beyanlarında, kullanılan bombaların armut biçiminde olduğunu ve bunları ilk kez gördüğünü söyledi. Ardından bu bombaların envantere kayıtlı olmadıklarını açıkladı.

    Hapishanelerin içine atılan bombaların ve gazların niteliğini anlamak için mağdurlar üzerindeki izlere ve anlatımlara bakarsak ölümlere ve yanmalara neden olan bu maddeleri ve operasyona ilişkin gerçekleri daha iyi görebiliriz.

    Özellikle Bayrampaşa Hapishanesi C1 ve C2 kadınlar koğuşundaki tablo, hem kullanılan yöntemler ve operasyona hakim olan anlayışın görülmesi açısından çarpıcıdır. Koğuşlar delinerek çatılardan ve duvarlardan atılan bombaların yanı sıra, içeriye bir boru aracılığı ile gaz verilmiş bu nedenle de koğuşlarda ani bir yangın çıkmış, koğuş kapılarının dışarıdan kapatılmış olması nedeniyle dışarı çıkamayan kadın tutsakların tümü yanmaya terk edilmiştir. “Açın kapıyı dışarı çıkalım” sözleri ve bu sözlere karşılık kapıların açılmadığı, o dönemde asker olan bir tanığın anlatımıdır.

    Nihayet dışarı çıkmalarına izin verildiğinde ise, geride tamamen kömürleşmiş 6 ceset ve tanınamayacak kadar yanmış şekilde çıkarılan onlarca yaralı kalmıştır. Bu bilinçli ve toplu katliam girişiminden sağ kurtulan mağdurlar, yanmayı şöyle tarif ediyor: “Üzerimizde giysilerimiz vardı ve onlar yanmamıştı. Ama altında etlerimiz yanmış, pul pul dökülüyordu.

    Böyle bir yanmaya neden olabilecek maddeler hakkında yapılmış olan incelemeler, çoğunlukla beyaz fosfor kullanılan vakalarındaki bulgulara uygun düşmektedir.

    Operasyon sonrasında ortaya çıkan bilgiler operasyona giden tüm sürecin bir toplumsal algı yaratmak üzere planlandığını ortaya koyuyor.

    Dönemin Adalet Bakanı ölüm oruçlarının bir anlaşma sağlanarak bitirilmesi için görüşen demokratik kitle örgütü temsilcileri ve aydınlara, F Tipi hapishanelerin toplumsal bir mutabakat sağlanıncaya kadar açılmayacağını taahhüt etmesine karşın yapımına devam edilen F Tipi hapishaneler tamamlanmıştı. Bakanlığın sorunun çözülmesini istediği ancak, tutsakların anlaşmaya yanaşmadığı görüntüsü yaratılarak operasyon için uygun kamuoyu algısı yaratmayı hedeflediğini dava dosyalarına gelen belgelerde açıkça görebili- yoruz.

    Bayrampaşa Cezaevi operasyonu hakkındaki davada ortaya çıkan bilgi ve belgeler gerçeğin tam da bakanın açıklamalarının aksi yönde olduğunu ortaya koymaktadır. Operasyonun basit bir bakanlık planı olmadığını bir devlet kararı olduğunu, operasyon kararının yıl önce MGK toplantısında alındığını ve planlandığını, operasyonun her aşaması için kroki ve maketler üzerinde çalışma yapıldığını, cezaevlerinde sorunun çözümü için görüşmeler yapıldığı açıklanırken diğer yandan cezaevlerinde tatbikatlar yapıldığını ortaya koymaktadır. Dönemin Jandarma Genel Komutanı Aytaç Yalman’ın tanık sıfatı ile verdiği ifadeler de bu bilgileri teyit etmektedir.

    18 Aralık günü saat 20.00’da, yani operasyondan çok kısa bir süre önce, İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman bir kez daha Bayrampaşa Cezaevi koordinasyonu temsilcileri ile Adalet Bakanı’nın bilgisi ve izni ile görüşmüştür. Görüşme gece yarısı tamamlanmış. Yücel Sayman’ın mahkemede tanık olarak verdiği ifadeye göre görüşme olumlu geçmişti. Sorunun çözülebileceği, ölüm oruçlarının sona erdirilebileceği izlenimi ile Bayrampaşa Hapishanesi’nden ayrılan Yücel Sayman, Adalet Bakanı ile telefon aracılığı ile görüştü ve olumlu görüşlerini paylaşarak kendilerine biraz daha süre verilmesini istedi.

    Bu görüşmeden oluşan olumlu havanın aldatıcı olduğu ise kısa sürede anlaşıldı. Görüşmeden sadece 5 saat sonra Bayrampaşa operasyonu başladı. Dava dosyasına gelen belgeler, tanıkların anlatımları Adalet Bakanlığı’nın organize ettiği tüm bu görüşme süreçlerinin samimiyetsizliğini ve kamuoyunun aldatılması, oyalanması amacı ile yapıldığını görmemizi sağlamıştır.

    Operasyon hakkındaki planlara bakıldığında 25 Eylül 2000 tarihine kadar operasyonun tüm planlamasının tamamlandığı görülmektedir. Son olarak kontrol etmek ve eksiklikleri tamamlamak için 25 Eylül günü Jandarma Komutanlığı’nın Balmumcu’daki karargahında savcıların ve komutanların da yer aldığı bir toplantı yapılarak, hapishanelerde yapılacak son bir incelemenin ardından operasyon yapılması kararlaştırılmıştır. Tüm bunların ardından operasyon birlikleri Ankara ve diğer illerden gelerek eğitim amacı ile kışlalara yerleştirilmiş ve operasyon yapılması için tüm hazırlıklar tamamlanmıştır.

    Operasyon planlarından operasyona katılacak personelin operasyonun kanlı olacağını, çok sayıda insanın ölebileceğini öngördükleri ve bu nedenle de sonradan yargılanabileceklerinden endişe ettikleri anlaşılıyor. Bu endişenin giderildiğini ve yargılanmayacaklarına dair güvence verildiğini aradan geçen 14 yılda yaşanan çok sayıda olay ortaya koyuyor. Bu koşullarda özel olarak eğitilerek hazırlanan operasyon timinin sakınacak, çekinecek hiçbir şeyi kalmamıştır. Böylece hapishaneleri yakar, yıkar, öldürmekten, yakmaktan çekinmeden görevlerini tamamlarlar.

    Operasyonun ardından uygulanan şiddetin mağduru durumunda olan tutsaklar yıllarca ceza tehdidi ile yargılanmasına karşın, tam bir korumadan yararlanan güvenlik görevlileri ne yazık ki yargılanmadı, açılan birkaç göstermelik dava da beraat kararı ile sonuçlandı.

    Yüzlerce hayatı karartan 19 Aralık operasyonunu ironik şekilde “hayata dönüş’’ olarak adlandırdılar. Operasyonun adının “hayata dönüş’’ olmadığı Jandarma Genel Komutanlığı’nın gönderdiği plandan öğrendik. Operasyonun adı uygulanan yöntemlere uygun olarak “TUFAN”, amacı ise hücre tipi hapishanelere geçişi sağlanmaktı.

    Hücre tipi cezaevi modeline geçiş denemeleri 19 Aralık’tan öncede pek çok kez yapıldı. İlk kez Eskişehir Cezaevi’ne sevkler ile gündeme gelen tüm hücre tipi cezaevine geçiş denemeleri, direnişler ile karşılanmış ve her seferinde vazgeçilmek zorunda kalınmıştır. Sonraki tarihlerde Diyarbakır, Ümraniye, Buca, Burdur, Bergama, Ulucanlar hapishanelerine yapılan operasyonlarda da, koğuşlara girilmiş ve tutsaklar alınarak başka cezaevlerine sevk edilmek istenmiş, ancak gerçekleşen direnişler sonucunda devlet gasp edilen hakları iade etmek zorunda kalmıştır.

    Devlet yetkilileri 19 Aralık operasyonu ile birlikte hapishaneleri boşaltarak bir süreci kapattıklarını düşünseler de gerçek hiç de düşünüldüğü gibi olmadı. 19 Aralık ile uygulamaya konulan F Tipi hücreler ise yaraya adeta tuz basarak kangrenleşmesine hizmet etmekten başka bir işe yaramadı. Özgürlükleri ellerinde alınarak cezalandırılan insanlar, ikinci bir ceza olan izolasyona tabi tutularak toplumdan, insanı insan yapan tüm değerlerden koparılmaya çalışıldı. Operasyonun ardından F Tipi hücrelere konulan tutsaklardan günlerce haber alınamadı. İşkence ve baskı ile başlayan F Tipi hücrelerde birbirlerinden, dış dünyadan, tüm sevdiklerinden izole edildiler. Uygulamaya konulan tredman yöntemi ile siyasal kimlikleri rehin alınmaya çalışıldı. F Tipi Hapishaneler operasyonun üzerinden geçen 16 yıl boyunca yaşanan hak gaspları ile gündemde oldu.

    19 Aralık operasyon süreci ve öncesi de dahil olmak üzere bu ülkede hapishanelerin tarihi aynı zamanda hak gaspları, baskılar ve bunlara karşı yapılan açlık grevlerinin, direnişlerin tarihi olmuştur. Çoğu zaman en küçük hakların elde edilmesi için pek çok hayatın karardığı, devletin en temel hakları dahi yapılan direnişler sonucunda kabul ettiği, elde edilen hakların yasal güvencesi olmadığından her an geri alınabilir olarak gördüğü, böyle de davrandığı bir hapishane anlayışı nedeni ile hapishaneler Türkiye’nin kanayan yarası olmaya devam etmektedir.

    Bu katliamda cezaevlerinde vahşice katledilen devrimciler, sosyalistler, bizlerin umudu ve onuru olmaya devam edecektir. Sivas/Madımak’ta katledilen aydınlarımız gibi karanlıkları aydınlatan ışığımız olacaktır.

  • Hukuk Felsefesi: Gözümüzdeki Perde: Mesleki Hukuk Bilinci

    Eleştirel hukuk çalışmalarında modern hukuk ve ideoloji ilişkisini açığa çıkarmak için başvurulan en önemli kavramlardan biri hukuk bilincidir. Hukuk bilinci kavramı, gündelik dilde kullanıldığının aksine, eleştirel çalışmalarda hukuk bilgisinden çok, hukuka ilişkin kabuller ve buna dayalı olarak gelişen hukuk ve dünya kavrayışı anlamına gelir. Hukukun üstünlüğü, nesnelliği ve tarafsızlığına ilişkin kabuller liberal hukukun vazgeçilmezliğini vurgulayarak özgürlüğün pozitif haklarla, eşitliğin ise hukuk önünde eşitlikle sınırlı şekilde ele alınmasını sağlar. Soyut hukuk algısının örttüğü gerçekliğin açığa çıkarılması için kullanılan hukuk bilinci kavramı, eleştirel kuramın altyapıyı belirleyen ekonomik ilişkilerden çok, üstyapıdaki politik ve kültürel ilişkilere eğilmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

    Eleştirel hukuk çalışmalarında, hukuk bilinci kavramı etrafında örülen tartışmayla, yanlış bilincin oluşumunda hukukun rolü ele alınarak, hukuk ideolojisinin yarattığı meşruluk ve hegemonya ortaya konmaya çalışılır. Hukuk içinde oluşan yanlış bilinç bir “haklılık bilinci”dir. Hukuk ideolojisinin ortaya çıkardığı hukuk kavrayışı ile toplumsal ilişkiler gizemli hale getirilir ve meşruluk sağlanır. Hukukun ürettiği meşruluk, direnişin önüne geçerek ekonomik ve politik baskının devamını sağladığı gibi, toplumun ve toplumsal kurumların ekonomik sistemin gerekleri doğrultusunda şekillendirilmesine de imkan verir; statükonun dışına çıkmayı ve alternatif hukuk yaklaşımları üretmeyi engeller.

    Şüphesiz, hukuk bilinci tartışması bakımından açıklanması gereken en önemli husus meşruluk ve statükonun devamını sağlayan hukuk ideolojisinin toplumsal gerçeklik içinde ne şekilde üretildiğidir. Eleştirel hukuk çalışmaları içinde bu konuya ilişkin yaklaşım farkları mevcuttur. Çoğu zaman atlanan bu farklar, hukuk bilincine ilişkin farklı tanımlamaları ve çalışmaları da beraberinde getirir. Hukuki kabullerin hukukçular tarafından yaratılıp hukuk düşüncesinin yapı ve biçimleri içinde sürdürüldüğünü kabul eden eleştireller, hukuk bilincini hukukçular ekseninde tartışırken, baskıyı gizleyerek direniş imkânını ortadan kaldıran hukukun, kitleler açısından kavranışını önemseyen eleştireller toplumun hukuk bilincini ele alır. Eleştirel hukuk literatüründeki adlandırmayla, bunlardan ilki mesleki hukuk bilincine diğeri ise genel hukuk bilincine karşılık gelir.

    Hem mesleki hukuk bilinci hem de genel hukuk bilinci, hukuk, iktidar ve ideoloji arasındaki çok katmanlı ilişkiyi açığa çıkarmak için bir arada sürdürülmesi gereken tartışmalar olarak görülebilir. Kuşkusuz hukukçular açısından düşüldüğünde asıl ilgi çekici olan mesleki hukuk bilinci yani “hukukçuların hukuk bilinci” başlığıdır. Hukuk bilinci, hukukçular açısından ele alındığında hukuka ilişkin kabuller özellikle hukuk bilgisi, hukuk kurumları ve hukuk uygulaması bakımından tartışmaya açılır. Bilindiği gibi mevcut hukuk eğitimi içinde hukuk toplumsal gerçeklikten ayrı normatif bir yapı olarak kabul edilir. Hukukçular, hukuku normlardan, ilkelerden, kavramlardan ve bunların çeşitli yorumlarından oluşan bir bilim olarak ele alır. Hukukçulara göre hukuk, entelektüel bakış açısını ve yönelimini kendi belirlemelerine göre oluşturur. Hukuk diğer bilimlerden kendisine uygun kavramları ödünç alsa da bunları dönüştürerek kendi kavramları haline getirir. Hukuk uygulamasında olgular yargısal ihtiyaçlar doğrultusunda hukuki muhakeme doğrultusunda bir araya getirilerek sunulur. Hukukta asıl olan zaman zaman hukukun üstünlüğü olarak da ifade edilen kesinlik arayışıdır.

    Sosyolojik çerçevede hukukun gerçeği olarak nitelendirilebilecek bu görünüm, şüphesiz, toplumsal gerçeklikle örtüşmez. Toplumsal gerçeklikte var olan belli bir yorum şekli ve gerekçelendirmeyle bağlı tek ve objektif bir hukuk değil, farklı politik aktörlerin çıkarları doğrultusunda hukuk uygulaması içinde üretilen belirsiz, çeşitli ve sübjektif bir hukuktur. Ancak libe- ral hukuk kuramı içinde hukuka ilişkin tasvir ve tartışmalar ısrarla hukuk olgusuna göre değil, hukuki kabullere göre yapılmaktadır. Bu hukuki kabulleri belirleyen ise mesleki hukuk bilinci içinde üretilen hukuk kavrayışıdır. Yine de hukukçunun hukuk kavrayışı basit bir şekilde hukuk kuramına indirgenemez. Hukuk, politika, toplumsal hayat, adalet hatta tarihle ilişkili bütün konularda hukukçuların sahip olduğu kabuller ve hukuk düşüncesinin yapı ve biçimleri mesleki hukuk bilincine dahildir.

    Hukukçular da toplumun diğer üyeleri gibi egemen ideolojiyle şekillendirilmiştir. Buna rağmen hukukun, hukukçuları ideolojik belirlenimden ve araçsal politik değerlendirmelerden azade kıldığı kabul edilmektedir. Liberal hukuk kuramı ve metodolojisi açısından asıl olan hukuki kesinlik arayışı ve buna paralel olarak hukuk uygulamasında ortaya çıkan tutarlılık ve uyumluluk çabası, hukukun egemen ideoloji tarafından belirlenmeyen özerk bir rasyonellik alanına karşılık geldiği yanılgısı yaratmaktadır. Hukuk kuramı içinde geliştirilen incelikli normatif söylem ve muhakeme biçimleri hukuku egemen sınıfın çıkarlarının koruyucusu olarak açıklayan basit araçsal bir bakışla açıklanamayacak denli gizemlidir. Üstelik hukuki argümanlar, hukuki sorunların ve delillerin tanımlanma ve akıl yürütme şekilleri, hukuki otorite ile meşru kararlar arasında kurulan ilişki mesleki hukuk bilinci doğrultusunda şekillenmekle birlikte, hukuki muhakeme nesnel sınıf çıkarlarının aksine bir yönde de ilerleyebilir. Bunun nedeni, hukuk ideolojisinin bir parçası olduğu egemen ideolojiye benzer şekilde çeşitliliğe imkân sunan ve şekillendirilebilir bir yapıya sahip olmasıdır.

    Hukuk ideolojisi mesleki hukuk bilincini genel geçer dünya anlayışı doğrultusunda belirlemekle birlikte, hukukun meşruluğunun devamını sağlayacak bir kesinlik ve tutarlılık çabasını da gerekli kılar. Diğer bir ifadeyle, hukukçunun kesinlik ve tutarlılık yolundaki “saplantısı”, hukukun inandırıcılığı açısından bir zorunluluktur. Özellikle farklı egemen ideolojiler arasındaki ya da egemen ideoloji içindeki çatışmalar söz konusu olduğunda, hukukçunu görevi mevcut kuramsal ve metodolojik olanaklar içinde maddi belirlenimlerle tutarlı çözüm yolları bulmaktır. Ancak bu hukukun kesin ve belirli olduğu anlamına gelmez. Aksine, hukuki muhakeme yoluyla tutarlı ve kabul edilebilir hale gelen kural çoğu zaman belirsiz bir içeriği sahiptir ve hukuk uygulamasındaki çeşitlilik hukuki nesnelliği ancak liberal hukuk kuramının soyut bir hukuk tanımlaması içinde mümkün kılmaktadır.

    Hukukçular açısından mesleki hukuk bilinci içinde şekillenen hukuk ideolojisi, egemen ideolojiyle paralel işleyerek sosyo-ekonomik sistemin devamı açısından gerekli istikrarı ve güvenilirliği sağlamaktadır. Ancak liberal hukuk kuramı içinde hukuk daha çok davranış ölçütleri belirleyen normatif bir yapı olarak açıklanmakta, bu yapının bilgisine ve hukuki muhakeme becerilerine sahip hukukçular ise toplumsal gerçeğin dışında ve üstünde yer alan hukuk gerçeğine erişebilen kişiler olarak görülmektedir. Bu tarif, hukukçuları bir nevi uhrevi gerçeğin bilgisine sahip ruhban sınıfına yaklaştırarak toplum içinde imtiyazlı bir konuma taşısa da, bu konum hukukçuların hukukun gizeminden sıyrılarak toplumsal gerçekliği görebilmelerini sağlayamamaktadır. Mesleki bilinç bir tarafa bırakıldığında karşılaşılacak olan çoğu kez imtiyazdan çok uzak bir toplumsal konum, politik baskı ile adaletsizlik ve belirsizlikleri tutarlı hale getirmeye çalışan sonu gelmez bir çabadan ibarettir.

  • İktisat Notları: Sermaye Puslu Havayı Sever

    Darbe teşebbüsü sonrasında OHAL koşullarında toplumun büyük bir kesimi derin bir endişe ve kaygı içindeyken oldukça net olan bir kesim var: Sermaye. Bir kez daha ortaya çıkmaktadır ki, “sermaye puslu havayı sever.” OHAL’in puslu ortamında, iktidarın ve sermayenin emekçi sınıfların kazanımlarını hedef alan uygulamalarının karşısında durabilmek için emekçilerin söze ve siyasete ihtiyacı var. Diğer bir deyişle, sermayenin olağan koşullarda hayata geçiremediği uygulamaları OHAL’de yürürlüğe koymasının karşısında durabilmek için emekçilerin söze ve siyasete ihtiyacı var.

    İlk olarak belirtmek gerekir ki, olağanüstü dönem, sermaye tarafından olağanüstü yağma fırsatı olarak değerlendirilmektedir. Ağustos’da Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen Torba Yasa, bu hamlesinin en net göstergesidir. Torba Yasa’da, dikkat çeken bir düzenleme, kamusal alanlara ve kurumlara yönelik “olağanüstü özelleştirme programı”dır. Bugüne dek fabrikaları, eğitimi, sağlığı, kamu hizmetlerini, madenleri ve üniversiteleri özelleştirme çabası içinde olan siyasal iktidar, bugün de kamunun elinde kalan son varlıkları elden çıkarmayı gündeme almıştır.

    AKP’nin bu “olağanüstü özelleştirme programı”, siyasal iktidara yakın sermayeyi güçlendirme ve emeğin tüm haklarını yok etme hamlesidir. Şu an itibarıyla, “olağanüstü özelleştirme programı” tepkiler üzerine askıya alınmıştır.

    Olağanüstü dönemin sermaye tarafından yağma fırsatı olarak değerlendirilmesinin bir başka biçimi ise, yine son Torba Yasa’dan çıkan Türkiye Varlık Fonu gibi projelerdir. Türkiye Varlık Fonu A.Ş.’nin yapılanmasına bakıldığında, sermayesinin Özelleştirme Fonu’ndan sağlanacağı, böylece özel hukuk hükümlerine tabi olacağı ve Sayıştay denetimine tabi olmayacağı anlaşılmaktadır. Bu fona kaynak ise, açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla fonun bono ve tahvillerinin satışıyla sağlanacaktır. Diğer bir olasılık ise, SSK’nın prim gelirleri nasıl düşük faizli devlet tahvilleriyle heba edildiyse, benzer sürecin yaşanmasıdır. İşsizlik ve emeklilik fonlarının kemirilmesidir. İkinci olarak, olağanüstü dönemde, emekçilerin birikimlerine ve geleceğine göz dikilmektedir. Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın 10 Ağustos 2016 tarihinde yasalaşması ile emeklilik sisteminin devletin temel bir sorumluluğu olmaktan çıkarılarak uzun vadede özelleştirilmesinin önü açılmıştır. Çok hızlı bir şekilde yasalaşan Bireysel Emeklilik Sistemi ile emekçilerin sırtından ulusal tasarruf yapılması amaçlanmaktadır.

    Bireysel emeklilik fonları, Dünya Bankası ve IMF’nin 1980’li yıllardan itibaren yaygınlaştırdığı neoliberal politika araçlarıdır. Bu modelin pilot ülkesi de, bilindiği gibi Pinochet darbesi sonrası Şili olmuştur. Bireysel emeklilik fonlarının amacı, mali piyasalara ve böylelikle özel sektör yatırımlarına kaynak sağlamaktır. Bireysel emeklilik sistemi, işçi sınıfının ücretlerinden kanun zoruyla yapılacak prim kesintilerinin bireysel emeklilik fonlarına yatırılması üzerine kuruludur. İşçi kendi yaşamında yapamadığı tasarrufu kanun zoruyla sermaye sınıfı için yapacaktır. Buna karşın elde edeceği getiri, piyasaların oynaklıklarına, kaprislerine tabidir.

    Üçüncü olarak, olağanüstü dönemde, sermaye emeğin haklarının gaspına yönelmektedir. Darbe sonrası, Oda ve Borsa Başkanları İstişare Toplantısı’nda Recep Tayyip Erdoğan’ın sözleri manidardır: “Sizlere güveniyorum.” ardından ise konuşmasına, sermayenin ayağına dolanan emeğe dair tüm düzenlemeleri ortadan kaldırma vaadiyle devam etmiştir:

    Diyelim ki bir işçiden memnun değilsin, kapıya koyuyorsun, ihbar tazminatını, kıdem tazminatını veriyorsun, gidiyor iş mahkemesine tekrar geri gönderilip bu defa farklı bir ikramiye ödemek suretiyle almak zorunda kalıyorsun. Bunları bizim gözden geçirmemiz, gerek özel sektör, gerek devletin bu anlayıştan kurtulması gerekmez mi? Bir insan çalıştığı kuruma eğer ihanet içindeyse, faydalı değilse bu insanı sırtımızda taşımaya mecbur değiliz. Tekme tokat kapıya koyalım demiyorum, ihbar ve kıdem tazminatını verirsin ‘başının çaresine bak’ dersin. Hukukta buna amir. Ben ekonomi, iş hukuku okudum. Kalkıp ‘devletin malı deniz yemeyen domuz’, girdin mi içeri ölene kadar kal orada, böyle bir şey olmaz.” [Kaynak: http://www.haberler.com/cumhurbaskani-erdogan-dan-is-adamlarina-sizlere-8673664 -haberi]

    Darbe girişimi öncesi, siyasal iktidarın gündeminde emeğe yönelik üç düzenleme vardı: Kıdem tazminatı fonu, taşeron yasası ve bireysel emeklilik sistemi. Bireysel emeklilik jet hızıyla meclisten geçmiştir. Aynı şekilde emeğin haklarını gasp eden diğer iki düzenlemeyi de puslu havada meclisten geçirmelerinin yollarını arayacakları açıktır.

    Sonuç olarak, emek siyaseti ve sendikal siyaset açısından, OHAL’de sermayenin emek karşıtı düzenlemelerine karşı sürecin takip edilmesi ve mücadele odaklarının örülmesi önemlidir. Özelleştirmeye karşı, Türkiye Varlık Fonu gibi yeni yolsuzluk ve usulsüzlük kapıların açılmasına karşı mücadele yükseltilmelidir. Emekçiler için kamu emeklilik sistemi talebi savunulmalıdır.

    OHAL döneminde, “milli mutabakat” söylemi dayatılırken, sermaye sınıfının kendi çıkarlarını, hiçbir mutabakat aramaksızın siyasi irade haline getirmesinin karşısında durmak şarttır. Sonuç olarak, OHAL’de emek için koşullar iki misli karanlıksa emekçiler ve emek siyaseti de iki misli kararlı olmalıdır.

  • Bunyak’tan notlar – 1

    Osman Nuri Bunyak Kabataş Erkek Lisesi’nden ağabeyim. 15 yıla yaklaşmış kendisi ile tanışmamız. Lisenin bir e-posta grubunda tanıştık. O günden beri sürekli konuşuyoruz. Çok uzaklarda yaşadığından, memlekete çok az gelebildiğinden dolayı da çoğunlukla e-postalar üzerinden. Kırk yılda bir de yüz yüze, çay kahve veya rakı eşliğinde…

    Yazışmalarımızda her şey vardır. Siyaset, hukuk, spor, çocuklarımız… Ve tabi ki TKP.

    Aynı zamanda hukukçudur. Hatta bir ara İstanbul Barosu’na bile kayıtlıymış! “Adamlar tebligat yapmadan silmişler, tebligatı nereye yapacaklardı o da ayrı mesele” der kendisi.

    Bunyak abi, Hukuk Defterleri’nin de bir okuru. Tabii, okuru tanımını sözün gelişi kullanıyorum. Yazdıkları, eleştirileri, önerileri ile fiilen bir yayın kurulu üyesi dersem sanırım daha doğru olur. Bunyak abi çıkan her sayıyı kendisine ulaştırdıktan kısa bir süre sonra okuyup, bitiriyor ve sonrasında da görüşlerini benimle paylaşıyor.

    Bir tek dergiye yazmaya ikna edemedim kendisini.

    Öyle ise ben yazışmalarımızı notlar haline getirir, bunları yayınlarım dedim. Ancak buna ikna edebildim. Bu yazı da bu fikirden yola çıkarak oluştu. 2016 yılındaki yazışmalarımızdan, derginin içeriğine uygun olacağını düşündüklerimi derleyip, not haline getirdim. Yalnız, derginin sayfa kısıtı nedeni ile tek bir sayıya sığdıramadım. Devamını önümüzdeki sayıda yayınlayabileceğiz.

    Bu notların oldukça değerli ve her birinin ayrı bir makale konusu olduğunu düşünüyorum. Bunyak abi yazmıyor, bari Yayın Kuruluna ve dergi okurlarına/yazarlarına ödev olsun diye düşündüm. Bizler araştıralım, tartışalım ve yazalım. Esas amacım da budur.

    Notlardaki anlatım ve yazım hatalarının tamamının bana ait olduğunu da şimdiden söyleyeyim. Umarım çok değildir.

    İyi okumalar, iyi tartışmalar…

    24.02.2016

    Dergi konusunda bir kaç kırıntı da benden olsun dedim. Yazını okuduğum zaman söylemek istedim ama işinize karışmak istemedim. Sonra düşündüm, ya eskisi gibi bir taslak çıkarsa ortaya? Çıkmaz biliyorum da ne olur, ne olmaz!

    Anayasa’dan söz ettiğimi anladın sanırım. İster istemez, söylemek istediğimi karışmak istemediğimi başlıklar halinde yazayım dedim. Umarım hariçten gazelin kulağı tırma- layan sesine takılmazsın. Fakirin sofrasında kırıntıdan başka ne olur ki?

    Eğer anayasa konusunda yazılar koymayı düşünüyorsan bu başlı başına bir dergi olmalı. Tarihi değişimlerden başlamalı. Sened-i İttifak, 1876, 1908, 1920, 1924 yasasını ve değişimlerini incelettirmeli. Olmuyorsa özetlerini vermeli. Çünkü 1961 ve 1971’i anlamak için bunlar gereklidir. Bunlardan sonra “Aldıkaçtı Anayasası” ve değişiklerle günümüze gelişi incelenebilir. İncelenmelidir ki yeni bir anayasanın düşüncesi ideolojisi kıyıdan köşeden ortaya konulabilsin.

    Bundan sonra genel esaslar ortaya konulur, değişmez maddeler üstüne tartışılabilir. Doğal olarak yurttaşlık ve kimlik sorununun nasıl kodlanması gerektiği de tartışmayı izler. Bunlar belirlendikten sonra temel haklar ve özgürlükler de konuşulur hale gelirler. Sonrası esas teşkilatın kurulmasıdır ki yasama, yürütme erki, yargı diye üç ayaklı sonun başladığı yere gelinir.

    Ciltler mi gerekir? Evet, yazmaya değil okumaya ömür yetmez. Demek ki her birini ayrı kişiler yazacak, özet verecek, sayfaya sığdıracaksın.

    Maddeleri tartışmak ya da madde yazmak yerine konuları inceleyen yazılar ilgi çekici olmaz mı? Aslını düşünecek olursak niye dünyanın çeşitli yerlerinden örnekler vermiyoruz?

    Bakarsın o da olur!

    21.04.2016

    Önce iyiyim sonra Marmara Hukuk Fakültesi’ndeki olayı okudum kötü oldum. Niye kötü oldum? Çünkü hukuk öğrencilerinin merkeze götürülmesi rezalettir.

    Avukatlar, savcılar, yargıçlar gitmiyor mu?
    Rezaletin daniskasıdır.

    Sevgili baromuz ise ses vermiyor. Ya da kısmışlar sesini ben duymuyorum. Ben fazla uzağım da sen yakın mısın?

    24.04.2016

    Ara sıra ve şimdi ciddi de olabilirim. 23 Nisan egemenlik ulusundur.
    Yani TBMM ulusu mu temsil ediyor? Ulus Moğolca ya Türkçesi uruk. Millet garip.

    Garabetse yasama yetkisi çaktırmadan “hükümet”in erkinde mi?
    Ama değil! AB’nin…
    Kısaca devredilemez yetki AB tarafından kullanılıyor. Hükmedenlerse yalnızca onaylıyor. Onaylamamak olası mı?

    Muhterem yargıçlar Avrupa Sözleşmesi’nin 10/2 maddesine göre ifadenizi alıyor.

    Serbestsiniz!
    Yasaları kaldırmak değiştirmek iptal etmek neye göre yapılıyor?
    Tarım, balıkçılık, iş, insan hakları, ifade özgürlüğü…
    AB’nin çizdiği yolda yürünürse kısım kısım yasalaşmıyor mu?
    Peki, yasayı kim yapmış oluyor? Finans kapital!
    Ve galiba Almanlarla üç beş vatandaşın gezisi uğruna TBMM’nin erkini devrettik gittik.
    Nereye mi?
    Avrupa’ya!

    15.06.2016

    Hukuk Defterleri’nden ilk sayı. Devamı gelir mi?
    Başladık demişsin ya, sonra da hatalarımız af ola.

    Yayın Kurulu yazısı ile Bilgütay’ın yazısı felaket benzerlikler taşıyor.
    Af olmaz. Okuyucu af edemez. İki yazı da birbirinin aynısı der bırakır. İstemesem de eleştirileri sana yapmak zorundayım.

    Tutup ta sayın eski savcıya yapacak değilim. Eski savcı yeni saylav ne de olsa.
    Hem senin hem de onun hukuk dediğiniz yasal sistemleri “hukuk ilmine girişte” Orhan Münir Çağıl yanıtlamıştı. Kendileri çağın önemli Kant’çılarından biri sayılırdı. Ama Takiyettin Mengüsoğlu’da onunla yarışırdı. Sonra ikisi de ahirete göçtüler.

    Sen onların kitaplarını özellikle hukuk başlangıcı kitabını okumuş muydun?
    Ha bir de bizim Kabataşlı Vecdi Aral vardır. O da “hukuk nedir”e yanıt arar dururdu.

    Fakat Tarik Özbilgen kısaltılmışı 600 sayfayı bulan bir tanımlama yapmıştı. Şimdi buraya almak demek gereksiz bin sayfa doldurmak demek. Oysaki; bu yazdıklarım bile yeterince kaba saba. Bir de hukuk “enstrüman” olmaz mı yazayım?

    Adalet hukukun fonksiyonlarından biri olarak hukuku bilmemizi sağlar.

    Adalet bilinir mi? Yani hukuk bilimse adalette bilinebilir olmalı mıdır? Benim zamanım kısıtlı ama boş, oturduğum yattığım yerde düşünmek için hukukun enstrümanlarını alet kutusundan çıkartır kullanırım.

    Ama okuyucu okuduğu yazıda ne dendiğini bilmek ister.
    Dünün hukukundan bugünün hukukuna geçildi mi yarının hukukunun ne olacağı sorusu gelir ki hukuk bilimci olmaktan çıkabilir.

    Herhangi bir sözcük nasıl terimleşir? İngilizcede law sözcüğü ne anlatır?

    Aslı “lord”tur da tanrısına bağlanır. +law bir de -law mı vardır. Biz ise law’ların içinde lord arayıp bulmak uğrasında mıyız?

    Yanmışız, kül olmuşuz…

    Yasalarda değişiklik yargıda değişikliktir. Örneğin “mavi gözlü çocukları öldürün ” diye bir yasa yapılsa uyulacak mı?

    Çocuklar mı suçludur analar babalar mı?
    Yasalarda değişiklik sistemi değiştirmeğe yetmez.

    1839’dan bu yana yasalarla toplum değiştirilmeye çalışılıyor da değişim kendi yasalarına göre gerçekleşiyor. Bu konuda ciddiyim.
    Neyzen Teyfik’in mısralarını unutmamak gerekir. Biraz ayıp onun için yazamıyorum. İstibdat ile hürriyeti karşılaştırır. Şimdi hürriyetteyiz önce söyletirler… diye devam eder. Meraklısı bulur.

    Neyse çok uzattım.
    Dergi hem biçim hem de içerik açısından iyi.
    Ben terim olarak hukuka farklı bakıyorum. Yasal sistem dediğime hukuk diyorsunuz. Elbette palabıyık amcamın Pasukanis’e yaptığını yapamayacağından emin olduğum için de rahatça atıp devam ediyorum.
    Yoksa pozitif hukukçuların hukuk diye tanımladıkları Özal’ın guguk dediğidir der geçerdim.

    Geçmedim…

    Marx’ın ünlü önsözündeki belirlemenin durumu en iyi yansıttığı kanısındayım.

    03.07.2016

    Sen şu dergide ki yazılardan söz etsen de biraz neşelensem.
    Kimler yazacak, neler yazacaklar? Esas teşkilat tan mı yoksa teşkilatın vatandaşla ilişkisinden mi söz edilecek.

    Yoksa vatandaş vatandaş bağı da yer alacak mı?
    Son soru özel ve güzel hukukumuza girerse de örneğin işçi ile işveren arasındaki münasebetsizliklerde bayağı ciddi rolü vardır.

    Ne yapacaksınız?
    Örneğin, başbakan mı başkan mı? Yanılmadın sıra Fatih’in kanunnamesindeki gibi.
    Veziri azamın öne çıkması padişahın bab de kalması.
    Aslı astarından daha mı önemli ama ulu padişah fatihin kararı.
    Ben demiyorum İnalcık, Köprülü, Berkin arasında ki tartışmalardan söz ediyorum.
    Ne önemi var diyorsan, bugün padişah kim?
    Bak Hz. Aişe anamız buyurmuşlar ki: Eskisi olmayanın yenisi olmaz!

    07.07.2016

    Temel haklar “esas teşkilat”a karşı mı ileri sürülür?
    İnsan hakları, devleti (hükümeti) insan hakları ihlallerinden korumakla ödevlendirmiştir. Vatandaşlarını(!) kendi yasalarından korumaktadır da, bireyin diğer bireylerle olan ilişkileri nasıl olmalıdır?

    “Özel hukuk” alanına giren konularda anayasalar “hüküm” açıklamalı mı? İhlali gerçekleştiren birey ya da gruplara karşı “temel haklar” anayasa savunması dışında bırakılabilir mi? Yani patronun istemediklerini yazan yazar, gazeteden kovulursa “basın özgürlüğü” nerededir? Tabii sözcüde.

    Bir de “İslam Hukuku” var.
    Cuma hutbesine çıkarken padişaha gururlanma senden büyük Allah var diyen hukuk. Örneğin Yavuz’a (çocuklarına hala Yavuz adını verenler var ya) Sümbüllü mü zembilli mi Ali efendi Mısır’daki gezisinden dönüşünde iki kıymetli taşını alıp tekkesine dikmiştir. Yavuz yavuzluğunu yapamamış taşları bırakmıştır. Kocamustafapaşa’da hala caminin girişinde duran iki sütundur. Acaba bu nasıl bir “hukuk”tur?
    “Cihadın en faziletlisi zalim devlet başkanına hakkı haykırmaktır.” Gelgelelim Allah Peygambere bile sınır koymuştur. Nahl 125 cahillerden yüz çevirmesini asla tartışmamasını, Araf 199 ve de putperestlere ya da diğer inançlara kırıcı olmamasını istemiştir. Enam 108 bu ödevler birey olarak Muhammed’e tebliğ edilmiştir. O da bize tebliğ etmiştir. Babayasa’da olup ta anayasaya girmemiş hükümler olabilir mi? İyi de ser’ uymayan onca töre nasıl olup ta bu günlere kalmış?

    Dur niyetim kafa karıştırmak değil! Terör terörizm incelenirken anayasadan da önemli babayasalardır.
    Acaba terörle suçlananların ki adam düpedüz ölümü yeğlemiş, kafası nasıl işliyor? Kuran adına ama kurandan habersiz.

    Marksist ama Marx’tan habersiz.

    Diyelim ki Sovyetlerde avukattın. Yeşilköy sanıklarını savun dediler. Ne yaparsın?
    Hem de bu terör lafını kim icat etmiş? Kısaca bir tarihi gelişmesi verilmeden ne anayasaya girilir ne de terörden çıkılır.

    Hele de öküz kontun sosyolojisi işi büsbütün karıştırır. Ki tarihi maddeci görüşe karşı çıkmak için imal edilmiştir.

    Daha uysal ve güncel konular dikkati başka noktalara mı çevirir?
    Örneğin İslam hukukunun Türkler de uygulaması özellikle de başkan seçimi… Geçen mektupta yazmıştım.

    Hazreti Aişe niye öyle demişti bilir misin? Zamanın yoktur, meşgulsündür vs. ilgilenememişsindir.

    Çünkü Aişe’nin sırtında ki eski elbiseler iyice yıpranmıştı. Kadınlar onunla alay ettiler.
    Sen ki hazretin karısısın niye elbisen eski?

    Yanıt eskisi olmayanın yenisi olmaz.

    11.07.2016

    Bilgütay, bana yaz yaz deyip duruyorsun!
    Gel gelelim konu hukuk olunca çözümlenmemiş sorunlar var.

    Esas teşkilatın karşılığı anayasa mı? Anayasa ise “terim” den anlaşıldığı gibi yasaların doğumunun ondan olması gerekir.

    Ebesinin… diyerek dil de çatışmaların olduğu konu nasıl çözümlenir?

    Bugün hakim yerine yargıç muhakeme yerine yargılama kullanılıyor. Temyiz Yargıtay olduğundan beri yargı kaza’i kovdu. Hukuk terimlerinin Türkçeleşmesinden yanayım da, sen de vardın, ben lafzı ve ruhu ifadesinin “yeni” medeni kanuna anlamının değişik olarak geçtiğini anlatırken iki hanım kızımızın bana hukuk dersi vermeğe kalkıştıklarını bilmem anımsar mısın? Şimdi ben onlara neyi yazacağım? İfade hürriyeti yerine anlatım özgürlüğü mü?

    Az önce bir tartışma programında Cihaner’e algılama gecikmesi suçlamasını Şahin diye bir AKP’li yaparken dikkatimi çekti, algı idrakin yerine geçtiğinden beri insanlara idraki kıt demek olağanlaşmış gibi. Bir milletvekili diğerine söylüyor: Algıla- manız gecikiyor. Salak demenin Türkçesi mi bu?

    Bana uzun uzun yanıtlar verdiriyorsun. Hakimler yargıç olalı beri avukatlar da savunman oldular. Karşı avukat ise saldırgan mı olacak?

    Hukuk dili bir kargaşanın içinde.

    Dilde bunalım da diyebilirsin.
    Şimdi ben ne yazayım?
    Esas teşkilatın neresine girer özel hukuk? Ama özel hukukun da anayasanın kapsamı dışında olmadığını kabul etmek gerekir.
    E, nasıl bir dil kullanayım? Yoksa karma bir dil mi?
    Kanun yasa peki hukuk ne? Tüze mi? Yazacağım da nece yazacağım? Okuyana sabır!

    26.07.2016

    Bilgütay, yazını baştan sona okudum. Derli toplu yazmışsın. Ancak okuduğum zaman aklıma ilk gelen ileriye dönük çalışmalarının neler olacağı, ne zaman yayınlanacağı oldu. 2007 taslağını eleştirirken sözünü ettiklerin makale boyutlarını çok çok aşan konular. Örneğin devleti bir organizma diye düşünmen, anayasaları hukuki değil siyasi metinler olarak görmen, TBMM’nin yetki devri… Hasılı kelam her biri cilt cilt kitaplara sığmayacak konular… Ama gerek biçem gerek içerik olarak öylesine yazılmış ki, takılmadan geçilip gidiliyor.

    Mümtaz Soysal’ın 1920 tarihli kuruluş belgesini “esas” olarak kabul eden düşüncesini belirtmişsin ya; benim de aklıma ” ahkam i sultaniyye ” geldi.

    20.08.2016

    fahkeumu beynennas biladl

    Değneğin ucu göründü. Başlıktaki söz de bununla ilgili. “İnsanlar arasında adaletle hükmediniz!” diyen hadis i şeriftir. Reis bey de sünnettir deyip gereğini yapıyor. El adl u esasi mulk. Adalet egemenliğin temelidir. Ki o temel senin en değerli hazinendir.

    Anayasada var mı?

    Yasa eski Türklerde, İslamiyet öncesinde “ceza” ile ilgili olarak kullanılmış. Biz ise kapsamını genişlettik. Ceza yasası dedik idari yasa dedik medeni yasa dedik. Oysaki; medeni yasalara “türe” denilirmiş. Tuhaf, Tevrat diye arapçalaştırılan sözcük İbranice aslında da türe imiş. İmişte töre nasıl olmuş?

    İslam hukuku fıkıhtır.
    Fıkıh ise bilmeyi gerektirir.
    Bilenler kentlere yerleşince göçebeler ya da köylüler anlaşmazlıkları geleneğe dayalı hukukla çözmeye devam ede gelmişler. Töre neyse adalette o olmuş.

    Halife i ruy i zemin, zillulahi filalem efendimiz için uzakta törenin uygulanması kendi saltanatı için tehlike arz etmediği müddetçe ehemmiyet kesbetmezdi de, yine de kanuni esasinin 113. maddesinin son fıkrasının hükmü şöyle idi: “Hükümetin emniyetini ihlal ettikleri idarei zabıtanın tahkikatı mevsukası üzerine sabit olanların memaliki mahrusai şaheneden ihraç ve teb’id etmek münhasıran Zatı Hazireti Padişahinin yedi iktidarındadır.” Sonradan değişti değişmesine ya kanunun çıkmasına neden olan Mithat Paşa göremedi. O gecenin sabahında geminin güvertesinden İstanbul’a el salladığını görenler olmuş.

    Diyeceksin ki işimiz var. Doğrusun, hem de çokça…
    Ben işsiz güçsüz gücümü toparlamaya çalışa durmuşken Atilla Yayla’nın anayasacılık, anayasal demokrasi ve ideolojiler başlığı altında 30 Nisan – 1 Mayıs 2011 tarihinde Abant platformuna “yeni anayasanın çerçevesi” başlıklı toplantıda sunduğu tebliği günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak okuyorum. Ne de çok işiniz varmış demekten de kendimi ala koyamıyorum. Sayfa 17 okumak nasip olursa hukuka tövbe eder yola devam mı edersin?

    Yoksa mezun eden fakülteye mi?

    Ben ahkami sultaniyi mi yazacaktım? Kanuni esasi de ki hükümleri mi? Bugüne gelemedik mi bir türlü? Neyse bugünleri de gördük. Gösterene şükür.

  • Neo-Liberal Dönüşüm İçinden Bir Direniş: Adil Emek Örgütü (FLA)

    Giriş

    Bu kısa çalışma bir sivil toplum örgütünün uluslararası ölçekte özellikle çalışan haklarının korunması doğrultusunda hareket edişinin kısa tarihini ve yorumunu içermektedir. Bu örgütün Türkiye dahil birçok ülkede gerçekleştirdiği çalışan haklarının korunması yönündeki faaliyetleri çalışma alanının bir bölümünü oluşturmaktadır. Burada aktarılmak istenen sadece bu yöndeki çabaların mevcut ekonomik yapı içerisinde bir gedik açıp açamadığına ilişkindir. Yazar oldukça tartışmalı olan bu konu üzerine dışarıdan ve örgütü tanıma konusunda sınırlı bilgi ile bir çerçeve oluşturmayı denemektedir. Bu nedenle makale geliştirilmeye ve tartışmaya son derece açık bir tabloya birkaç fırça darbesi vurmaktadır.

    Bilindiği gibi 90’lı yıllardan bu yana çalışanların haklarını koruma ve geliştirme amaçlı birçok uluslararası faaliyet bulunmaktadır. Özellikle doksanlı yılların öne çıkışı ile çalışan haklarında ortaya çıkan gerileyiş arasında ilişkinin rastlantısal olmadığını düşünüyoruz. Küresel rekabetin artışının bu konuda belirleyici aktör olduğuna dair birçok iktisadi ve sosyal veri elimizdedir. Bu mevcut durumun yani çalışan haklarındaki gerilemenin, yoksullaşmanın yükselişinin ve gelir dağılımındaki dengesizliklerin oluşturduğu ana tema uluslararası sosyal politika çerçevesinde ele alınmaya ve çeşitli örgütler tarafından konu üzerinde durulmaya başlandı. Dünya Bankası, Uluslararası Çalışma Örgütü, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı gibi birçok resmi örgüt bu alanda çeşitli raporlarını doksanlı yıllardan itibaren yayınlamaya başladı. Ayrıca bu ilginin bir diğer uzantısı olarak da uzmanlık alanlarını da içeren bir tarzda çeşitli sosyal konularda işbirliğini geliştirme yolu ile birçok sivil toplum örgütüne aktarılan projeler yardımı ile destek olunmaya başlandı.

    Destek sağlanan kurumlardan biri de uluslararası ölçekte faaliyet gösteren yine uluslararası nitelik taşıyan sivil toplum örgütleridir. Bu örgütler demokratikleşme, katılımcılık ilkeleri çerçevesinde farklı çıkar gruplarını temsilcileri arasında sosyal diyalogun ve uyumun sağlan- ması gibi işlevleri icra etmektedir. Kuşkusuz küreselleşme hareketleri ve bunun toplumsal yapıda meydana getirdiği farklı yöndeki değişimler devletin sosyal politika alanında daha az yer alması gibi birçok olguyu etkilemiştir.

    Ulus devletin sosyal politika alanını bir ölçüde boşaltması ile bu alanı uluslararası sivil toplum örgütlerinin doldurmaya gayret ettiği gözlenmektedir. Uluslararası sivil toplum örgütleri başta çalışan hakları olmak üzere birçok sosyal içerikli konuyu, üretimi gerçekleştiren markalar ve onların tedarikçileri açısından denetlemeye ve uluslararası çalışma normlarına uygun hale getirmek için bir çaba içinde oldukları anlaşılmaktadır. Özellikle çok uluslu firmaların sosyal sorumluluk bağlamında uygulamaya başladığı işyeri davranış kurallarının gönüllük esasına göre düzenlenmesi, yaptırımlarının sınırlı kalması gibi unsurların sosyal politika ile uygunluğunun tartışmalı olduğuna işaret edilmektedir. (aktaran: Ş. Gökbayrak 2013: 211)

    Uluslararası sivil toplum kuruluşlarının yaptığı denetimlerin farklı, görünür ve etki alanının genişlemesi esas olarak küresel ekonominin araçları vasıtası ile olduğu düşünülebilir. Özellikle çok yaygın olarak ve geniş bir kitle tarafından kullanılan sosyal medya araçları sayesinde kısmen sınırlı da olsa sosyal politika alanında gerçekleşen gerilemenin sınırlı bir ölçüde karşılanmasının mümkün olduğuna dair görüşler bulunmaktadır.

    Dünya üzerinde farklı gelişmişlik düzeylerindeki ülkelerin çalışanlarının çıkarlarını korumak noktasında sendikalara duydukları ihtiyacın, küreselleşme ile birlikte artmakta olmasına rağmen, başta Türkiye olmak üzere birçok ülkede sendikaların çalışanların haklarını gerçekleştirme de sınırlı rolleri bulunmaktadır. Üstelik sendikalaşma oranlarının küreselleşme etkisi ile son yıllarda azaldığı gerçeğini de unutmamak gerekir. (https://stats.oecd.org/Index.aspx?- DataSetCode=UN_DEN) OECD ortalamaları son yıllarda önemli ölçüde düşme eğilimindedir.

    Küreselleşme süreci ile üretimin sınırlarının kalktığını ve çevre ülkelerde üretilenlerin büyük alıcısının çoğunlukla merkez kapitalist ülkeler olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla bu çevre ülkelerde yaşanan çeşitli türde sosyal hak kayıplarının giderek artması sosyal medya başta olmak üzere birçok kanaldan mal ve hizmet tüketicilerine aktarılabilmektedir. Bilgi akışının hızlı olması, haberleşme kanallarının genişliği özellikle batı ekonomisinin yüksek gelirli ve bilinç düzeyi yüksek tüketicileri ve sivil toplum örgütleri tarafından izlenmekte ve hızla değerlendirilmektedir. Mal ve hizmet üretiminde uluslararası rekabetin de ayrıca hız kazanması küresel bir dünyada tüketicilerin medya yardımı ile kısa sürede örgütlenebildiklerini ve kamuoyu oluşturduklarını görmekteyiz.

    Bu yeni gelişen olgu şirketlerin küresel rekabeti yönü ile ciddi bir önemi içermektedir. Bu itibarla her ticari firmanın pazar payının azalması ve küresel rekabette geri adım atmasının, ödeme güçlüğü içine düşmesi ve pazarı terk etme anlamını taşımaktadır. Bu durum elbette ne şirket yöneticileri ne de şirketin hissedarları açısından kabul edilebilir değildir.

    Sendikaların etkisinin giderek azalma eğilimi taşıdığı bir dünya içinde, neo-liberalizmin etki alanının genişlediği bir iklimde paradoksal olarak çalışanların sosyal politikalara ihtiyacının yükselmektedir. Bu bağlamda sivil toplum örgütlerinin sağlayabildiği bir korunma mevcut durumu bir ölçüde geliştirebilir mi? Sorunun yanıtını araştırabilmek için uluslararası nitelikteki bir sivil toplum örgütünü ele alıp incelemek ve tartışmak bu çalışmanın konusu olmuştur.

    Adil Çalışma Örgütü (Fair Labour Association-FLA) genel olarak aşağıda belirtilen konular çerçevesinde kendisine üye olan çok sayıda markayı ve tedarikçisini denetlemekte ve bu denetimlere ait raporları kamuoyunun bilgisine sunmaktadır. Temel olarak hazırlanan raporlar aşağıdaki ana başlıklar halinde gruplanmaktadır.

    1- İşe Alım ve Yerleştirme & Performans Değerlendirme
    2- Ücret ve Yan Haklar
    3-Çalışma Saatleri                                                                                                                                                        4-İşten Çıkarmalar ve Daralmalar/Küçülmeler                                                                                                5- Şikayet Mekanizmaları                                                                                                                                     6-Endüstriyel İlişkiler (Sendikal Haklar)                                                                                                            7- İşyeri Davranış Kuralları ve Disiplin                                                                                                            8-İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği                                                                                                                                9- Çevrenin Korunması gibi konuları bu konuların alt başlık halinde düzenlenen ayrıntılarını ele almaktadır.

    Adil çalışma Örgütünün Kısa Tarihçesi (FLA)

    90’lı yılların başında ABD kamuoyunda ciddi olarak tartışılan çocuk işçilerin ürettikleri kıyafetlerin insanlık dışı koşullarda yapılan çalışmalarla ortaya çıktığının anlaşılması, özellikle hazır giyim ve ayakkabı sektörünün son derece kötü çalışma koşullarının Clinton hükümeti tarafından düzeltilmesine yönelik bir dizi çabanın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu bağlamda çatısı altında giyim endüstrisi işverenleri, sendikalar ve insan hakları gruplarının temsilcilerinin bulunduğu AIP adlı bir örgüt 1996 yılında kurulmuştur. (Apparel Partnership Industry).

    Ancak bir süre sonra giyim endüstrisindeki hak ihlallerinin AIP tarafından çok fazla dikkate alınmadığı ve firmaların sadece gönüllük esasına göre denetlendiği anlaşılınca, giyim endüstrisi çalışanları sendikası UNITE bu ortak grubun içinden ayrıldı. İşte FLA bu aşamada kurulmuştur. Kuruluş amacı ve önemli ölçüde tekstil sektöründe özellikle hazır giyim ve ayakkabı sektöründe mevcut çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve ücretlerin düzeltilmesi konularını öne çıkarmıştır. Bu konuda FLA’nın işyeri davranış kuralları ve uygunluk göstergelerini ILO’nun ilkeleri çerçevesinde geliştirmiştir. Bu kurallar genel olarak bugün de kullanılan işyeri davranış kuralları ve uygunluk göstergeleri olarak adlandırılmaktadır. (Workplace Code of Conduct)

    ILO’nun saptadığı ilkeler çerçevesinde genişletilmiş ve yeniden değerlendirilmiştir. Ancak sendikalar, bu mevcut kuralların (Code of Conduct) bağlayıcı olmadığını değerlendirerek FLA örgütü içinde yer almamışlardır.

    Sendikaların bu ayrılışını takip eden süreçte FLA ve ona alternatif olarak örgütlenen WRC kurulmuştur. (Worker Right Consorsium-İşçi Hakları Konsorsiyumu) O dönemde FLA ile rekabet içinde olan WRC, işçi hakları konusunda çok daha ileri sayılabilecek hamleler yapmakta idi. (K. Erçel 2007:24 , S.Prakash-J.Rovenpor 2016: 5-36 )

    90’lı yılların ortalarından itibaren ABD tüketicileri “ister istemez ortak oldukları sömürü” mekanizmasına karşı çıkmak adına buralarda üretilmeyen ürünleri daha pahalı almaya razı olmuşlardır (U.S News and World Report ’dan aktaran K. Erçel 2007:24 ). Günümüzde WRC halen çalışmaya devam etmektedir. WRC nin üyeleri FLA’ya da üye olan bazı üniversitelerden oluşmaktadır. Üniversiteler iş yaptırdıkları bazı markalara baskı yaparlarsa ve onları ikna ederse üretim yapılan fabrika WRC tarafından denetlenebilmektedir (K. Erçel 16.05 2016. tarihli görüşme notları).

    Özet olarak, FLA, üç binden fazla üye kuruluş ve tedarikçiyi bir araya getirerek 80 civarında ülkede saptanan işyeri davranış kuralları çerçevesinde sosyal uygunluk denetimleri yapan uluslararası bir sivil toplum örgütü niteliğindedir (A.Marx, 2008: 253-273). Ağırlıklı olarak ilgilendiği alanlar hazır giyim ve ayakkabı sektörü olmakla birlikte tarım ve elektronik sektöründe bazı büyük markalar FLA üyeleri arasındadır. Afrika, Asya ve Amerika kıtalarında faaliyet gösteren çok sayıda marka ve tedarikçisi bu örgüte üye olmuştur.

    FLA’nın Örgütlenmesi ve Gelirler: [foot]Aktarılan bilgiler için referans aksi belirtilmedikçe http://www.fairlabor.org/ dan alınmıştır.[/foot]

    FLA‘nın yönetimi 3 yıl için seçilen 19 üyeden oluşmaktadır. Bu üyelerin arasından bir kişi yönetim kurulu başkanı olarak görev yapar. Kurulda oluşan temsilciler şu şekildedir. 1 başkan, 6 marka temsilcisi, 6 üniversite temsilcisi, 5 çeşitli sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, 1 hukuk bürosu temsilcisi. Bu kurul yılda 4 kez düzenli olarak toplanmaktadır. Yönetim kurulunun oluşmasında adaylar aday komiteleri tarafından seçilmekte ve bir bölüme birden fazla aday bulunabilmektedir. Başkanın seçilmesi ise her temsil grubu iki aday göstermekte, yani toplam altı aday içinden en çok oy alan kişi Başkan olmaktadır. Başkan bütün yönetim kademesi tarafından ortak olarak ( 19 kişi ) üç yıl için seçilmektedir .

    FLA‘ya başta ABD olmak üzere dünyanın her tarafından birçok marka üye olabilmekte, cirolarına göre bir üyelik aidatı ödemektedir. Üye markaların çoğu tekstil ve hazır giyim, ayakkabı, gıda ve elektronik, tarım alanında oldukları anlaşılmaktadır. FLA’ya üye üniversiteler ise sadece ABD içindeki kamu ve özel üniversiteleridir. Bu üniversiteler aynı zamanda tekstil alanında üretim yaptıran lisanslı üretici durumundadır. Bunun dışında üniversiteler aynı zamanda FLA‘nın çalışma alanlarında bilimsel araştırma yapan kurumlar olarak da görev yapmaktadır. FLA kendi tanımında uluslararası bir “çok paydaşlı” sivil toplum örgütü olduğunu belirtmesine rağmen, çalışanların örgütleri olan sendikaların FLA içinde bir temsiliyetleri bulunmamaktadır.

    FLA’nın küresel ölçekte yerleşik üç bürosu bulunmaktadır. Bunlar Çin, İsviçre ve ABD’de bulunmakta, bunlar vasıtası ile Avrupa, Afrika, Ortadoğu, Doğu Asya, Güney Asya, Orta ve Güney Amerika’da bulunan firmalar üzerinde denetim yapılmaktadır. Toplam merkez ofisi dışında çalışan sayısı 50-60 kişi civarındadır. (M. Tuna ile görüşme notları 10.05.2016. )

    FLA‘nın gelirlerinin hemen hemen tamamı üye firmaların aidatları, eğitim gelirleri ve özel projelerden gelmektedir. 2013 yılı gelirleri 7 milyon USD civarındadır (Sethi, Rovenpor,2016:15). FLA üye aidatları üç bölümden oluşur: 1) üye markalardan alınan aidat gelirleri; 2) üye üniversitelerden alınan aidatlar; 3) üye üniversitelerin logolu ürünlerini üreten firmaların aidatları. Bunların dışında son dönemde mevcut gelir kaynaklarına ilave olarak ABD Çalışma Bakanlığından yaklaşık 5 milyon dolarlık bir kaynak eklenmiştir. Bu kaynak Türkiye’de fındık üretiminde çocuk çalıştırma ve zorla istihdam odaklı iki buçuk senelik bir proje için tahsis edilmiştir (K.Erçel 10.05.2016 tarihli görüşme notları).

    FLA‘nın Genel Denetim Sistemi

    Uluslararası bir sivil toplum örgütü konumunda olan FLA kendisine üye olan markaları ILO standartlarını esas alan bir biçimde “insancıl çalışma koşullarını sağlamayı hedefleyen işyeri kurallarının “denetlemesini yapar. Bu denetimlerde esas amaç kendi sitelerinde ifade edilen biçimde;

    1- Teşhis, 2- Uygun çözümler, 3- Yeniden kontrol ve 4- İyileştirmeler olarak dört ana grupta toplanmaktadır. Bu denetimlerde esas olan FLA‘nın işyeri davranış kurallarına ve uygunluk göstergelerine denetim yapılan markanın uygunluğunu ölçmek, uyumsuzluğunu saptamak, uygunluğun temin edilebilmesi için sürdürülebilir düzenlemeleri sağlamaktır. (http://www.fairla- bor.org/tr/our-work/labor-standards)

    Genel olarak FLA‘nın markaları düzenli denetlemeleri bulunmaktadır. Ancak FLA üyesi markaların tedarikçilerinin rastlantısal örnekleme yöntemiyle seçilmiş % 5’i her sene denetime tabidir ve sonuçlar FLA’nın web sitesinde yayınlanır. Bu sitede tarihinden beri gerçekleştirilmiş olan civarında denetim raporu bulunmaktadır (K. Erçel 16.05.2016 tarihli görüşme notları).

    FLA denetiminin esasında üye olmak için başvuran markalara üç yıllık akreditasyonu (tanınmış olmak) için bir süre tanınmaktadır. Bu süre içinde akredite olmayı bekleyen markanın işyeri davranış kurallarını ve uygunluk göstergelerini tamamlaması beklenmektedir. Bunun sağlanabilmesi için sağlıklı bir denetim sistemini kurması, satın alma uygulamalarını oluşturması, sosyal açıdan uygunluğunu sağlaması ve standartlarını belirlemesi gerekmektedir. Marka bu aşamaları tamamlayınca üç yıl içinde bir denetime tabi olmaktadır. Denetimi tamamlanıp bütün koşulları yerine getirmiş marka, FLA nezdinde akredite olmuş, daha sonraki denetimleri de azalmış olmaktadır. Bu düzenli yapılan dene- timlerde hangi markaların denetleneceğine FLA yönetim kurulu tarafından karar verilmektedir. Genel olarak uygulama da bir markanın FLA tarafından akredite olduktan sonra denetleme oranı yüzde bire kadar azalmaktadır.

    FLA’nın Şikayetlere Bağlı Denetimleri ( Üçüncü taraf şikayetleri)

    Markalar ve tedarikçiler yani üye kuruluşlar hakkında bunların dışındaki kurum veya kişilerden gelen (Üçüncü Taraf) şikayetler FLA kendi iç işleyişine göre üç farklı adımdan oluşan bir inceleme yöntemi bulunmaktadır.

    İlk adım şikayetin FLA’ya ulaşmasıdır. Bu aşamada ilk ön inceleme yapılır. Burada yapılan şikayetin dikkate alınıp alınmayacağı FLA tarafından ele alınır. Şayet şikayet konusu incelenmeye değer bulunursa, şikayetin yapıldığı markaya detaylı olarak konu iletilir. Bu yönü ile ikinci adıma geçilmiş olur. Bu adımda marka kendi iç denetimini şikayet konusunda yaptırmak zorunda olduğu aşamadır. Bu aşamada markanın kendi iç denetimini yapmaktan vazgeçip ve doğrudan üçüncü adıma geçilmesini FLA’dan isteyebilir. Şayet marka kendi iç denetimini yapar ve sonucunu 15 gün içinde FLA’ya bildirirse, FLA bu denetimin kendi iç denetimine uygun olup olmadığını değerlendirir ve bir sonuca varır. Şayet marka ile aynı düşünceyi paylaşmıyorsa yeniden şikayeti değerlendirmek için üye markaya yeni bir 15 günlük bir ek süre daha verir.

    Özet olarak FLA iç denetimi şikayet için uygun bulunmadığı durumlarda en çok 30 gün içinde 3. aşamaya geçilmesine karar verilir. Bu aşamada FLA kendi denetçilerini veya gerektiği durumlarda o alanda çalışan FLA örgütü dışından bağımsız denetçileri işyerine gönderir. Bağımsız denetçinin hazırladığı rapor kesin değildir. Hazırlanan rapor karşılıklı olarak şikayetçi tarafa ve ilgili markaya aynı zamanda verilir. Tarafların hazırlanan rapor hakkında görüşleri alınır, itiraz edilen noktalar bağımsız denetçi tarafından rapor üzerinden yeniden değerlendirilir. Son hali yapılan itirazlar değerlendirildikten sonra ortaya çıkar.

    Nihai rapor gelen itirazları dikkate alarak hazırlandığı için FLA markadan 30 gün içinde tamamlanacak bir iyileştirme planı ister. Bu plana göre yapılacak iyileştirmelerin de gün içinde uygulanmasını istemektedir (M.Tuna ile görüşme notları).

    Görüldüğü gibi FLA denetçisi veya bir bağımsız denetçi tarafından hazırlanan raporun son halini alması ve sonuçlanması oldukça uzun bir süreci izlemektedir.

    Denetimin Muhtemel Sonuçları

    FLA tarafından yapılan denetimlerin sonucu ortaya çıkan raporlar, FLA’nın sitesinde yayımlanarak, kamuoyu ile paylaşılmaktadır. Bu raporlarda marka adı yayımlanır ancak üretimin yapıldığı işyeri veya fabrikanın adı belirtilmemektedir. Öte yandan zaman zaman yayımlanan bu bilgilerin sosyal medya tarafından haber yapılması veya bu yol ile basına iletilmesi söz konusu olabilmektedir. Özellikle hazır giyim ve ayakkabı tüketicilerinin bu haber siteleri vasıtası ile üretici firmanın nitelikleri hakkında bilgi sahibi olması, tüketim tercihlerinin değişmesine yol açtığına dair birçok örnek bulunmaktadır.

    FLA’nın kendisine üye olan markaları üyelikten çıkartması gibi bir gündemi şu ana kadar olmamıştır. Ancak FLA’nın web sitesinde bulunan kendi iç yönetmeliği uyarınca markalar bazı özel durumlarda FLA yönetim kurulu kararıyla üyelikten çıkarılabilmektedir. Bugüne kadar üyelikten çıkarılan bir marka olmamakla birlikte sadece 2008 yılında Russell Corporation’ın adlı markanın üyeliği Orta Amerika’da gerçekleşen ciddi sendikal hak ihlalleri nedeni ile bir süreliğine dondurulmuştur (K.Erçel 16.05.2016 tarihli görüşme notları). Bununla beraber FLA’nın işyeri davranış kurallarına aykırı davranan markaların sadece web sitesinde raporlarını yayımlayarak, sosyal medya üzerinden veya diğer sivil toplum örgütleri aracılığı ile dolaylı bir baskı oluşturma imkanı bulunmaktadır. FLA‘nın kendine üye olan marka üzerindeki denetiminin çoğunlukla markanın kendisi açısından bir baskı olarak değerlendirildiği düşünülmektedir.

    FLA’nın (Adil Emek Örgütü) Kısa Bir Değerlendirmesi

    Uluslararası sivil toplum örgütleri özellikle son dönemlerde küresel anlamda sosyal sorunlarla artan oranda ilgilenmeye ve bu ilgilerini genişleterek sürdürmeye başlamışlardır. Bu ilgilerin temelinde özellikle gelişmiş ülkelerde öne çıkan bir dizi hak ihlali ve bu ihlallerin kamuoyu vicdanı zedeleyici etkilerinin bulunması ve tüketicilerin dikkatini artan oranda çekmesi yatmaktadır. Çocuk işçiliğin en kötü biçimlerinin başta Hazır Giyim ve ayakkabı sektöründe kullanılması, bu alandaki ücretlerin düşüklüğü gibi temel unsurlar başta gelişmiş ülke tüketicilerini etkilemekte ve sosyal medya tarafından çok daha geniş bir kitleye duyurulmaktadır. Bunun sonucunda bu ünlü marka ve tedarik zincirinde bulunan yerel firmaların itibarları zedelenmekte, pazar paylarında azalmalar ortaya çıkabilmektedir. Keza çevre bilincinin artışı da yoğun olarak tüketicilerin ilgisini çeken ve duyarlılık oluşturan faktörlerden biridir.

    Ancak sendikal örgütlenme ve toplu pazarlık hakkı gibi tüketicilerin direkt olarak tepki vermesi daha güç olduğu alanlarda çok uluslu şirketlerin daha esnek davrandıkları görülmektedir. Bu alanda çalışan uluslararası sivil toplum örgütlerini sorumlu olmaya teşvik eden temel faktör, küresel anlamda işgücünün çıkarlarını korumak olduğu kadar üyesi bulunan markanın da itibarını korumak ve daha esnek bir yaklaşımı benimsemek olduğu söylenebilir.

    Bu çalışma içinde değerlendirdiğimiz FLA ya da Adil Emek Örgütü dokuz temel alanda çalışan haklarını korumak ve geliştirmek için çaba harcayan uluslararası sivil toplum örgütlerinden biridir. Bu temel alanlardan biri de Örgütlenme Özgürlüğü ve Toplu İş Sözleşmesi Hakkıdır. FLA‘nın bu alandaki uygunluk göstergeleri 24 madde içinde toplanmıştır.

    Ancak FLA denetim sistemine özellikle şikayet eden taraf açısından bakıldığında bu esneklik daha net biçimde gözlenmektedir. İşyeri dene- timleri önce üye firmalar tarafından yaptırılmakta, yeterli görünmez ise FLA denetçi göndermekte, bu denetimler sonucu beklenen iyileştirmeler cevap vermez ise, hazırlanan rapor kamuoyu ile paylaşılmaktadır. Raporun ise web sitesinde yayımlanmasının etkileri ise ancak başka sivil toplum örgütleri tarafından paylaşılması halinde mümkün olabilmektedir.

    Buraya kadar aktarılan yöntemlerin tahmin edileceği gibi uluslararası sivil toplum örgütü FLA’nın denetim mekanizmasının oldukça esnek bir yapıda olduğu ve resmi olmayan (enformel) düzenlemeleri içerdiğini belirtmek mümkündür.

    Bu örgütün çalışan haklarını savun- mada ne ölçüde bir gelişme sağladığına ilişkin farklı görüşler bulunmaktadır. FLA’nın başındaki yöneticinin bile bu konuda kısmi tereddütler taşıdığını görmekteyiz. FLA misyonunun yerine getirilmesi, çalışanların yaşam koşullarını iyileştirme ve hedeflerin gerçekleştirilmesi konusunda FLA Başkanının bile emin olamadığı bir durum bulunmaktadır.

    Örnek olarak FLA’ya üye olan kuru- luşların denetimden geçebilmesi, zamana bağlı ve oldukça esnek bir yapıdadır. Özellikle yeni üyelerin çok azının denetimlerden geçtiği anlaşılmaktadır. Bazı ünlü markaların tedarik zincirlerinde olan firmaların küresel çalışma ve insan hakları konularındaki olumsuz örneklerinin belgelendiğini görmekteyiz (Tecavüz, işkence ve cinsel istismar gibi konular) (S.Prakash- J.Rovenpor 2016: 5-36).

    Bir Denetim Süreci

    Bir örnek olay çerçevesinde sunulan FLA denetimi yabancı bir markanın Türkiye’deki işyerine aittir. Bu denetimde şikayetçi tarafın FLA’ya başvurması ile süreç başlamıştır. A markası hazır giyim alanında üretim yapan bir firmadır. Bu firmada yılında bir sendikal faaliyet başlar. Bu sendikal faaliyetin işyerinde duyulmasından sonra çeşitli nedenlere dayalı olarak işten çıkarmalar başlar. İşçilerin üyesi olduğu sendika bu işten çıkarmalara karşı iş mahkemelerinde işe iade ve sendikal tazminat davaları açar. Bir yandan da A markası üyesi olduğu FLA’ya şikayet edilir. Bu şikayet üzerine FLA prosedürü işletilerek markanın kendi iç denetimini yapması istenir. Marka önce bu denetimi yapmayarak kendisini denetlemesi için FLA‘a çağrı yapar. FLA bu çağrı üzerine kendi denetim ekibini ve bağımsız denetçi ile birlikte firmada denetimi tamamlar. Bu denetim FLA işyeri davranış kurallarına uygunluğunun genel anlamda denetlenmesi biçiminde gerçekleşir. Bu rapor tarafların da onayı alınarak yayımlanır. Bu denetim sonrasında sendikal hak ihlallerinin devam ettiği ilgili sendika tarafından bir kez daha FLA’ya yansıtılınca 8 ay sonra sadece işten çıkarılan iki işçi ile ilgili olarak yeni bir denetim daha gerçekleşir. Firma şikayet olan alanda bu kez kendi iç denetimini gerçekleştirmiş ve şikayete konu olan herhangi bir bulguya rastlanmadığını FLA’ya bildirmiştir. FLA bu sürecin sonunda bağımsız denetçi görevlendirmiş ve nihai raporu hazırlatmıştır. Bu rapor sadece bir durum saptaması değil aynı zamanda işletmeden sendikal açıdan ortaya çıkan sorunların çözümünü sağlamak için önerileri de içermektedir.

    Sonuç ve Tartışma

    Farklı amaçlara göre örgütlenen sivil toplum örgütleri bulunmaktadır. Adil Emek Örgütü sosyal politikaların birçok alanında etkin denetimler yaparak üyeleri üzerinden norm ve politika oluşturulmasında ve uygulamasında etkili olmaktadır. Uluslararası sosyal standartların oluşmasında ve uygulanmasında bu örgütün son yirmi yıldır önemli çabaları bulunmaktadır. Dünyanın birçok yerinde imalat sanayi alanında yapılan çok sayıda denetim ve bu olgunun markalar üzerinde yarattığı baskı nedeni ile bir ölçüde çalışan haklarında “zoraki” bir iyileşmeden söz edilebilmektedir.

    Ancak burada söz edilen iyileşmenin niteliği “hayırsever bir çabanın üzerine çıkması” noktasında ciddi kaygılarımız bulunmaktadır. Batılı tüketicilerin iyi niyetli çabaları, üniversite öğrencilerinin duyarlılığı ve markalardan hesap sorması üzerine gelişen bir sivil toplum örgütünün neo liberal politikaları bütünü ile dönüştürme gibi bir gayreti bulunmadığı açıktır. Bu anlamda Adil Emek Örgütü’nün markalar üzerindeki denetimleri ve iyileştirme çabalarının belirli bir sınıfsal ideolojiden yoksun bulunması, çalışan haklarında sadece küçük ilerlemeler sağlamanın ötesine geçemediğini görmekteyiz.

    Buna rağmen, markalar ve tedarikçilerinin FLA ya üye olma nedeni ile zorunlu olarak özen gösterdikleri normların mevcut endüstri ilişkilerini bir ölçüde insanileştirmektedir. Özellikle sendika ve toplu pazarlık hakkının ihlali gelişmekte olan ülkelerde en sık rastlanan olgulardan biridir. Gelişmekte olan ülkenin hukuksal normları bu tür hak kayıplarını önlemede sınırlı iyileştirmeler içindedir. FLA ve benzeri örgütlerin Markalar ve tedarikçileri kanalı ile başta gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere sendikal hak ihlali gibi konularda çalışanların lehine karar almasının sağlamanın mevcut durum düşünüldüğünde işçi sınıfı için bir ileri hamle olarak değerlendirmek gerekir.

    Özet olarak çalışanlar açısından örgütlenme hakkının sınırlandırıldığı, işçinin ücret kölesi haline dönüştürülmek istendiği ciddi bir neo liberal dönüşüm süreci içinde bir uluslararası STK’ nın markalar ve ünlü firmalar aracılığı ile bu hakları kabule zorlaması bile tek başına önem arz eder.

    İsterseniz bu gelişmeleri mevcut kapitalist sistem içinde işçi sınıfı tarafından ele geçirilmiş ileri mevziler olarak kabul edebiliriz. Elbette yapılanları küçümsemeden, yok saymadan ve hala yapılacak çok şey olduğunun farkında olarak, çalışan haklarının günümüzdeki isyanlarının daha örgütlü hale gelişindeki küçük katkılarını ihmal etmemek gerektiğini unutmamak gerekiyor.

    Kaynakça;

    • Erçel,K.(2007) Terhaneler: Emeğin “oryantal “halleri, Birikim Dergisi 217
    • Erdoğdu,S.(2006) Küreselleşme Sürecinde Uluslararası Sendikacılık, İmge kitabevi, Ankara.
    • Prakash Sethi, Rovenpor Janet(2016).”The role of NGO’s in Ameliorating Swatshop like Condition in the GlobalSupply Chain : The case of Fair Labor Association (FLA) and Social Accountability İnternational(SAI),Bussinees and Society Review 121:1 5-36.
    • Marx.A(2008) Limits to on State Market Regulation : A qualitative comparative analysis of the international sport footwear industry and the Fair Labor Association, Regulation &Governance (2008) 2, 253-273 http://www.fairlabor.org/tr/our-work/labor-stand- ards
  • Hukukçunun Hukuktan Başka Neye İhtiyacı Var?

    Üniversite öğretimi aydınlanmış bireyler yaratmayı hedefler. Hukuk öğretimi ise bu hedefe ulaşmayı sağlayacak herhangi bir içeriğe sahip değildir. Üstelik, eğer hakimliği hukuk öğretiminin merkezindeki meslek olarak ele alırsak, bir hakimin uyuşmazlıkları çözmek için ihtiyacı olan tek şey mevzuat bilgisi değildir. Elbette onu etkilemeye çalışacak olan avukat da, hukuk hakkındaki yorumlarıyla bir referans kaynağı olmak isteyen akademisyen de hakimin ihtiyaç duyduğu şeylere aynen ihtiyaç duyacaktır. Peki, neye ihtiyacı var hukukçuların? Aydınlanmış bireylerin, ‘iyi’ hukukçular olabilmesi için, hukuk öğrencilerinin neyi öğrenmesi gerekiyor? Ya da hukuk fakültelerinde eksik olan ne?

    Üniversite evrenselle ilgilidir; evrene, topluma ve insana dair evrensel nitelikte bilgi üretmeyi ve paylaşmayı hedefler. Hukukçu okurlarımız için evrenselin ne olduğu meselesi önemli. Zira eğer kendileri biraz çaba göstermemiş ve evrensel bilginin ne olduğunu araştırmamışlarsa, neden bahsettiğimi gerçekten anlamıyorlar, bilmiyorlar demektir. Kendimden biliyorum: Evrensele dair bilginin varlığını dahi tesadüfler sonucu keşfettim. Yüksek lisans ve doktorayla birlikte koskoca hukuk öğretiminin bana bu konuda pek az katkısı olmuştur.

    Bilimin ve teknolojinin günümüzde geldiği aşama sayesinde çok büyük, uçsuz bucaksız bir evrende yaşadığımızı biliyoruz. Evrende sadece ‘Dünya’ adını verdiğimiz gezegende hayat olduğunu düşünmemiz için hiçbir neden yok. Bu kadar büyük bir evrende ise, kibre gerek yok. Kibrin büyük bir kısmı, bilgiyle ilgilidir. Bilimsel bilginin madde ve evren hakkında ulaştığı muazzam bilgi, bir dönem insanoğlunun kibrine kibir katmış olsa da, artık bildiklerimizin ve bilebileceklerimizin, bilinebileceklerden çok ama çok daha az olduğunu biliyoruz. Ne kadar bilgi sahibi olursak olalım, cahil kalmaya devam edeceğiz. Haddimizi bilmemiz gerekiyor. Bu büyük evren karşısında, bu büyük muamma karşısında haddimizi bilmeliyiz.

    Evrimin çocuklarıyız. Basit varlıklarız. Diğer canlılardan apayrı varlıklar değiliz. Onlar ne kadar karmaşıksa biz de o kadar karmaşığız. Evrenin merkezi değiliz. Evrenin amacı da değiliz. Dünyanın merkezi değiliz. Dünyanın amacı da değiliz. İnsanlık veya medeniyet tarihi dediğimiz şey çok büyük bir tarihin tek bir noktasından ibaret. Bugün sahip olduğumuz medeniyetten önce, yaşadığımız topraklarda nice canlı türleri yaşadı, nice medeniyetler kuruldu. Beş bin yıl öncesinden bahsederken, tek tek insanlardan, şehirlerden bahsetmiyoruz. Bin yılı iki cümleyle anlatıp geçiyoruz. Beş bin yıl sonra bizden aynı şekilde bahsedecekler. Bazı devletlerin adı bile anılmayacak. Bazı medeniyetlerin ismine değinilip geçilecek eğer insanoğlu kendi yaşam şartlarını ortadan kaldırmamış olursa.

    Evren ve insan hakkındaki atalarımızdan miras aldığımız pek çok düşüncenin, esasında cehaletten kaynaklandığını da biliyoruz. Burçlara atfedilen anlamların, doğal olaylarla kurulan ilişkilerin, hayatın başlangıcına dair hikayelerin, hayatın amacına dair iddiaların, kadın erkek ilişkilerinin; bin yıllar boyunca çoğunlukla cehaletin önderliğinde şekillendiğini biliyoruz. Dünyaya ait bilginin azlığı, insanları anlamadıkları olayları gizemli güçlerle açıklamaya yöneltmişti. Dünyanın mı güneşin etrafında yoksa güneşin mi dünyanın etrafında döndüğüne ilişkin inancın günlük hayatımıza etkili olmayacağını düşünebilirsiniz. Öyle de inansanız olur böyle de. Ama insanların standart dışı hareketlerini cinlerle, ruhlarla açıklamaya çalışmanın çok önemli sonuçları var. Sadece bu insanlara nasıl muamele edileceğiyle ilgili sonuçlar değil bunlar, aynı zamanda bir ‘cin çarpması’ teşhisini koyan kişinin kurduğu iktidar, bu iktidarın dayanakları, iktidarın kullanım biçimi, bu iktidarla bizim kurduğumuz ilişki; bütün bunlar gündelik hayatımıza doğrudan etki ediyor. Gündelik dilde yıldız kayması dediğimiz bir olay, bilimsel gözlemlere göre atmosfere giren göktaşlarının yanmasından başka bir şey değil. Ama siz bunların gayb aleminden bilgi çalmak için kendilerine çizilmiş sınırın ötesine geçmeye çalışan cinleri/şeytanları kovan meleklerin attığı taşlar olduğuna inanırsanız hayatınızı aklın değil, belirsizliğin ve keyfiliğin egemenliğine bırakmış olursunuz. Bilimin gözlemlerine rağmen bu inancınızı sürdürmeye devam etmekte ısrar ederseniz, kendi aklınızı inkâr etmiş ve sorgulamaksızın itaat edeceğinizi ilan etmiş olursunuz.

    Bilim bir dönem ırkçılığın aracı olarak kullanılmıştı. Bir yandan bilimin ırkçı düşünceleri haklı çıkardığı sanıldı, diğer yandan ırkçı düşünceler bilimsel araştırmalara yön verdi. Neyse ki bu çılgınlık kısa sürdü. Gen haritasının çözülmesiyle ırksal ayırımların bir anlamının olmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Herhangi bir ırka mensup olmak övülecek veya yerilecek bir şey değil. Bilim öğretiminden beklediğimiz, ırkçılığı birkaç darbeyle ortadan kaldırıvermesi.

    Bilim bize cinsiyet konusunda da çok şey öğretti. İnsanlığın büyük bir kısmı tarih boyunca kadınların erkeklerden yaratılışları yahut yapıları itibariyle daha aşağıda olduğuna inandı. Akılları azdı. Güdülmeye muhtaçtılar. Ama bilimsel araştırmalar erkek ve kadın arasındaki biyolojik farklılıkların, sosyal ve siyasal yaşamda farklı muameleyi haklı kılmadığını gösterdi. Sadece kadın ve erkek arasındaki ayırım değil, diğer cinsel yönelimler söz konusu olduğunda da, sıklıkla söylenen ‘doğal’lık veya ‘normal’lik için belirli standartlarımız olmadığını öğrendik. Genel bir ifadeyle şunu söyleyebiliriz belki: Toplumlarda dışlanan, sömürülen, baskıya maruz kalan grupların bu muameleyi hak ettiğine dair ‘doğal’lık argümanı geçerli değildir. Doğal ve uyulması gereken standartlar yoktur. ‘Kadınlar doğaları itibariyle erkeğin egemenliği altına girmeli’ diyemeyiz. ‘Bazı insanlar doğaları itibariyle köledir’ diyemeyiz. Bazı cinsel yönelimler doğal olmadıkları için yasaklanmalıdır veya ayıplanmalıdır diyemeyiz.

    Doğa bilimleri kendiliklerinden bizi batıl inançlardan, anlamsız kavgalardan uzak tutmaz. Ancak inançlarımızın ve kavgalara neden olan kanaatlerimizin geçersiz olduğunu gösterebilirler. Doğa bilimlerinin verilerini de kullanarak sosyal bilimler bize insani varoluşumuz hakkında pek çok şey söyleyebilir. Sözgelimi sosyoloji, insanlar arası ilişkilerin yapısını ortaya çıkarırken, doğal veya zorunlu kabul ettiğimiz kurumların kolaylıkla farkına varamadığımız yönlerini bize gösterebilir. Basit bir örnek verelim: Pek çoğumuz anne, baba ve çocuktan oluşan aile denen kurumun doğal olduğunu düşünürüz. Bu doğallık genellikle babanın egemenliğini, kadın ve çocuklar üzerinde bazı haklara sahip olduğunu ima eder. Çocuk üzerindeki haklar söz konusu olduğunda sadece baba değil, annenin de hakları vardır. Bu haklar bir bireyin hayatını şekillendirecek karar alabilmeyi de içerir. Ailesiz bir toplumsal yapılanmayı çoğunca hayal bile edemeyiz. Üstelik aile içinde üretilen söylem ve devletin desteğiyle birlikte aile kutsanmış, yüceltilmiş ve sorgulanmaz hale gelmiştir. Ancak psikoloji, antropoloji ve sosyoloji bir araya geldiğinde, farklı aile türlerinin mümkün olduğunu görürüz. Aile dediğimiz yapıdaki ilişkileri farklı açılardan görebilir ve eleştiriye tabi tutabiliriz.

    Aynı eleştirel bakış ‘toplum’ dediğimiz hayali yapı için de geçerlidir. Toplumsal değerlerden ve topluma karşı görevlerden bahsederken toplum diye bir şeyin var olduğu, bu varlığın bireyler üzerinde bazı haklara sahip olduğu gibi bazı düşünceleri zımnen kabul etmiş oluruz. Sosyal bilimler bize yine bu yapıyı analiz etme ve eleştirme imkanı verir. ‘Toplum’ diye bir şeyin varlığını kabul etmenin bile esasında mevcut iktidar yapılarını korumaya yaradığını düşünmeye başlayabilir veya toplumun yekpare bir bütün olmadığını görebiliriz.

    Sosyal bilimlerle birlikte hümaniter disiplinler diyebileceğimiz edebiyat, tarih ve felsefe; sundukları farklı okuma tarzı çeşitliliğiyle kendimize ve çevremize atfettiğimiz anlamı rafine hale getirmeye adaydır. Bir yandan çeşitliliği görmekle, çeşitliliğin, yani farklılığın olağan olduğunu anlayabilir ve gereksiz kavgalara son verebiliriz. Diğer yandan görünenin ötesindeki anlamların cazibesine kapılarak, değişen ve kararsız olandan vazgeçerek değişmezin ve kararlı olanın peşine düşebiliriz. Sanatla buluştuğumuzda ise, dünyayı görmenin ve anlatmanın sayısız yolu olduğunu anlayabilir ve insani varoluşa bambaşka bir anlam verebiliriz.

    Öyleyse bilimler ‘birey’ olabilmemiz, ‘kendimiz’ olabilmemiz için ihtiyacımız olan donanımı sağlıyor. Kurumsal köleliği de gönüllü köleliği de ortadan kaldıracak olan, birey olabilmiş insanlardır. Özgürlük, bir başkasının vereceği bir şey değildir. Birey olmadan özgürlük mümkün değildir. Irkçılık, ayırımcılık, önyargı, peşin hüküm, cehalet, kesin inançlılık, hoşgörüsüzlük, bencillik, savaş, kıskançlık ve kibir… Doğal ve sosyal bilimlerle birlikte hümaniter disiplinlerin tümü bizleri bu hastalıklardan kurtarmaya adaydır. Elbette bu saydıklarım bir ahlak veya din öğretisi değil. Ancak ahlaki yargılarımızı oluştururken yaslanacağımız güçlü dayanaklardan bahsediyoruz.

    Vatandaşlar olarak bilgiye dayalı özgür konuşmalar yaparak tartışabilmeye ihtiyacımız var. İnsanların birbiriyle konuşamadığı, bilgiye dayanmayan veya konuşanlar arasında ciddi bir bilgi farkının olduğu, tartışmanın tek taraflı aktarımdan ibaret olmadığı bir ortam inşa edemezsek, hangi ad altında yönetilirsek yönetilelim, şöyle ya da böyle köleler oluruz.

    Birey ve vatandaş olmak için bilgiye ihtiyacımız varsa, hukukçularımızın da aynı bilgiye ihtiyacı vardır. Aydınlanmamış ve birey olamamış hakim, vereceği kararın ahlaki sorumluluğunu almaya cüret edemez. Daima başkalarının sözlerini tekrar eder. Yönlendirmelere ve baskılara karşı koyamaz. Kendini inkar etmemek için, bağımlılık ideolojisi üretir; gönüllü köle olur. Aydınlanmamış ve birey olamamış hakim, hakkında karar vereceği kişileri bireyler olarak göremez. Onları kendi varoluşları çerçevesinde ele alamaz. Onlara saygı duyamaz. Değer veremez. Aydınlanmamış ve birey olamamış hakim, hakkında karar vereceği insanların özgürlüklerini önemsemez. Kendi farklılıkları içerisinde var olma haklarını hayata geçiremez. Hayali bir toplum ve devlet kavramına yaslanarak, kesin inançlılıkla tek bir ahlaki yargıyı dayatmaya çalışır. Kendisininkinden farklı dinlerin mensuplarını anlayamaz, farklı hayat tarzlarına tahammül edemez. Farklılıkları kendisi için tehdit olarak görür ve elindeki kamu gücünü bu farklılıkları ortadan kaldırmak için kullanır. Önce devlete tapar, sonra kendisini devlet sanmaya başlar.

    Her davanın aynı zamanda tarafı olur. Olaylar arasında makul ve açıklanabilir ilişkiler kuramaz. Muhataplarını ikna edemez. İkna etmeye de çalışmaz.

    Hasılı: Hukukçunun hukuktan başka doğa bilimlerine ihtiyacı var. Türkiye şartları içerisinde biyolojiye ve evrimsel biyolojiye bilhassa ihtiyacı var. Hukukçunun, tarihe ihtiyacı var. Ama kronolojiye değil; tarihin yorumlanması yollarını öğrenmesine ihtiyacı var. Bunun yanında elbette uygarlık tarihine ve siyasi tarihe ihtiyacı var. Hukukçunun hukuktan başka sosyolojiye, antropolojiye ihtiyacı var. Siyasi düşünce tarihine, iktisadi düşünce tarihine ihtiyacı var. Dilbilime, mantığa, felsefeye ihtiyacı var.

  • 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü vesilesiyle: Toplumsal Yaşamda Kadın

    Sınıflı toplumlarda egemen güçler, halkın emek gücünü satın alır ve işçilerin ürettiği emeğin bir kısmına karşılığını ödemeksizin el koyar. Emekçiler patronun mülkü değildir ama özgürlükleri sadece görünüştedir. Açlık ve yoksullukla terbiye edildikleri için yaşayabilmeleri egemen güçlerin bu sömürüsüne rıza göstermekle olasıdır. Emekçilerin bu rıza ve terbiyesini sağlayabilmek için pek çok değer, hiyerarşik güç ve pozisyon inşa edilir ve bu pozisyonlar arasındaki eşitsizliğin doğal olduğu sanısı güçlendirilir. Bu hiyerarşik pozisyonlardan biri de cinsiyettir.

    Cinsiyetler arasındaki bu sosyal hiyerarşi ya da eşitsizlik genelde iki ana gerekçeyle oluşturulur. Bunlardan birincisi, kapitalizmin ataerkiyle ortaklaştığı ekonomik yaşama ilişkin gerekçeler yani çalışma yaşamındaki sosyal ilişkilerdir.

    Erkeklerin ucuz işgücü olarak kullanımını sürdürebilmek ve kadını yedek işgücü olarak tutabilmek için gerekli hiyerarşi. İlkin, özel alan /kamusal alan ayrımına bağlı cinsiyete dayalı işbölümü yaratılır ve bu iş bölümü toplumsal cinsiyete dayalı kadın erkek eşitsizliğini meşrulaştırır. Elbette, rasyonel seçiş, bireysel tercihler, maliyet/fayda analizleri ile mevcut toplum yapısının ortaya çıkardığı her türlü eşitsizliği meşrulaştırmada pek mahir olan liberalizmle teorik alt yapısını da kurgulayıp yansıtarak. Bir yanda hane dışında “eve bakan”, “ekmek kazanan” ücretli emek, diğer yanda ise yeniden üretimin üzerine yüklediği rolleri nedeniyle hane içinde “çocuk bakan”, “yemek yapan”, “evi temizleyen” ücretsiz emek. Yani kamusal alanda siyasetle, kamu hayatıyla ve mülkiyetle donanan, ücretli işi yapan erkekler ve bunlardan dışlanmış bir biçimde özel alana hapsedilen ve çocuk doğurma işlevi nedeniyle bu durumu meşrulaştırılmış kadınlar. Kadını kamusal alanın dışında tutmanın en önemli sonucu, kadının yaşama müdahale alanını sınırlamaktır. Böylece kadının kendini var etmesinin tek mekânı evi olur.

    Müdahale alanı sınırlanmış kadınlarla erkekler arasındaki eşitsizliği ya da sosyal hiyerarşiyi belirleyen, kapitalizmle ortaklaşan ikinci gerekçeyse gericilik, aydınlanma karşıtlığı/bilim düşmanlığı ile toplumsal alandaki hiyerarşinin düzenlenmesidir. Kadının doğasından kaynaklandığı ifade edilen/doğalmış gibi gösterilen güçsüzlüğü, fıtratı, duygusallığı, zayıflığı gibi özelliklerin ve kadının toplumsal konumunun “doğa vergisi” olduğu savunulur. Ne var ki kadın doğası adı verilen şeyin bazı yönlerin zorla bastırılması, bazılarının da çokça uyarılması sonucu oluştuğu görülmez. Doğal olmayanın yalnızca alışılmış olmayan anlamına geldiği, alışılmış her şeyin doğal gözüktüğü bir gerçek (Berktay, 2016).

    Bu ‘doğal’ görünüm zaten özel alanda var olmaya çalışan kadının bu konumda bile kendini eksik hissetmesini sağlamaya çalışır. Nasıl mı? Örneğin; Kadının en önemli görevi anneliktir, kadınlar sosyal alanda örtünerek görünmez olmalıdır, kutsal aile kurumunda bir sorun çıkarsa bu imamlarca çözülebilir, taciz ya da tecavüze uğranıyorsa bunun nedeni giyim tarzı ya da gece sokağa çıkmaktır; daha pek çok gerici örnek verilebilir kadınların sosyal yaşamdaki davranışlarına ilişkin.

    İçinde yaşanan toplumdaki sosyal hiyerarşi o toplumdaki tüm kadınların bilincine işlemektedir öyle ki kadınlar kendi yaşamlarını bu kadar zorlaştıran bu kuralların korunması için mücadele bile ederler. Örneğin, 1980 Darbesi ile önü açılan dinci gericilik, kadınlara yönelik özel bir örgütlenme stratejisi geliştirmiş, türbanı kadının bir özgürleşme aracı gibi pazarlamıştır. Kentlere göç etmiş muhafazakâr kesimleri kapsayan dinci gerici siyaset, kadının aile içindeki rolünü pekiştiren ve kadınların siyasete katılımını türbanı savunmak üzerinden çizen bir politika oluşturmuştur. Tüm toplumun gericileştirilmesi ve dincileştirilmesi de kadının toplumsal konumunu olumsuz etkilemiştir.

    Kadınların toplumsal konumuna ilişkin çok sık sorulan bir soru vardır. Kadınlar bu eşitsizliğin yeniden üretilmesine niçin karşı çıkmazlar/direnmezler de (pardon, direnmek de erkeklere mahsustur…) aksine yeniden üretilmesine katkı koyarlar. Bilindiği gibi günlük yaşam politiktir. Toplumsal yaşamın en azından bazı bölümleri egemen güçlerin çeşitli kazanımlarını gerçekleştirmek/sürdürmek üzere ideolojik aygıtlarla şekillendirilebilir. Bu ideolojik aygıtlara medya, eğitim, hukuk örnek verilebilir.

    Tvrsky ve Kahneman’ın (1986) Nobel alan çalışmalarında höristik olarak betimledikleri bir davranış biçimi var. İnsanların kendilerine özgü, kendi sınama ve yanılmalarından oluşan, kendi kendilerine öğrendikleri ve karar alırken kullandıkları özel mantık diyebiliriz buna. Etrafımızdaki olaylara bakarak kendi mantığımızı işletmek, içinde yaşadığımız toplumda farkında olmadan öğrendiklerimiz. Bu olayları düzenlemek de yukarıda örnek verilen ideolojik aygıtların işi. Kadınların toplumsal konumunu inşa eden ideolojik aygıtlardan biri medyadır. Medyada gözlediklerimiz bu sosyal hiyerarşiyi bize yeniden ve yeniden üretir. Tartışma programlarından dizilere, yarışma biçimli programlardan izdivaç programlarına, kadın kuşağı diye bir program bütününün varlığından reklam kuşaklarına kadar her şey kadının müdahale alanının ya da var oluşunun eve ve ailesine bağlı olduğunu kafamıza çivilerle çakar. Okuyarak değil de izleyerek öğrenmeyi tercih eden insanlar haline getirildiğimizden evlerimizi, kahvaltılarımızı, kendimizi süslemek, ekmek dilimlerine kılıflar örmek, peynir dilimlerine kurdele bağlamak en büyük maharetimiz haline geliverir. Sosyal alanda kadınlar neredeyse sadece ev içi davranışlarıyla önemsenir. O yüzden gezi direnişini önemsiyoruz. Kadın kamusal alana çıkmaya başlayınca geride kalıyor pek çok kısıtlama ve diyor ki “Ben ülkede olan bitene müdahale edebilirim. Bunu özgürlüğüm, sevgilim, çocuğum için yapabilirim”.

    Yukarıda ideolojik aygıtlar arasında sayılan eğitim, siyasaldır, zira insanların düşünceleri ile uygulama arasında bağ (praksis) vardır. Eğitim hem müfredatıyla hem de uygulama biçimleriyle insanları makul/makbul (sistemin isteğine göre kindar/dindar) insan haline getirir. Sıradan genel geçer bilgilere sahipseniz sorun olmaz. Zaten sistemin istediği, varlığından mutlu olduğu kişiler haline gelirsiniz. Bu durumda varlığınız ya da yokluğunuz hiçbir insana değmez. Sistemin çökmemesi için bütün insanlar birbirine benzemelidir. Asimile eder, edemiyorsa ötekileştirir.

    Özünde bütün dinsel öğretiler, kendi dönemlerine özgü ve yereldir. Bu nedenle insanlığın tarihsel ilerleyişinde evrensel değerlerle çelişen birçok yan biriktirirler. Toplumsal gelişmenin temeli olan eğitim, insanların eşitliğini ve temel haklarını gözetecek, kendini gerçekleştirebilmesi için mevcut bilgi birikimine ulaşmasına ve eleştirel düşünce becerisini kazanabilmesine olanak sağlayacak şekilde bilimsel ve laik biçimde düzenlenmelidir. Dinselleşen eğitim böyle bir çerçeveyi dışlar çünkü seçilen dine göre kutsal olanın belirleyiciliği vardır.

    Yasalar da kadının toplumsal ve siyasal yaşamın neresinde olduğunu belirleyen önemli ideolojik aygıtlardandır. Özellikle son 15 yıldır olumluymuş gibi yansıtılan ama arkasında pek çok hak gaspını biriktiren ve sosyal alandaki eşitsizliği pekiştiren ve elbette kapitalizme hizmet eden durumların çokluğu artık bizi şaşırtmamaktadır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı kadınların da adam gibi ölebileceğini söylerken bu cümledeki cinsiyetçiliğin ve aşağılanmanın farkına bile varmaz. Bu durum direniş görmedikçe giderek her türlü özgürlüğü baskılar hale geliverir.

    Türkiye’de kadına seçme ve seçilme hakkı 5 Aralık 1934’de verilmiştir. 1935 yılından 2000’li yıllara dek kadınlar mecliste yüzde 4.6 ’dan daha fazla olmamıştır. Erken Cumhuriyet döneminde batılaşma ve modernleşme çabaları kadınların kamusal alana girmesini gerektirmiştir. Çünkü kadının iş gücüne gereksinim vardır. Bu tarihten sonra politik hakları kadınlara verilirken düşük oranda da olsa mecliste, istihdamda kadınlar da yer almaya başlamışlardır. Bu dönemdeki kadının işgücüne katılımı oranları günümüzde yakalanamamaktadır.

    Günümüzde hem meclisteki kadın milletvekili oranı hem de kadının işgücüne katılımı oranı dünya ülkelerinin çok gerisindedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki kadın milletvekillerinin erkeklere oranı yüzde 15 civarındadır. Dünya ortalaması yüzde 22. Ayrıca parlamentodaki pek çok kadın milletvekilinin kadınlar konusundaki bakışının erkeklerden farkı yoktur. Yani temsil ettiği kitle kadınlar değildir. Bu düşük oranın bile sadece yapmamız gerekense hiç durmadan bunların doğal olmadığını, çaresiz olmadığımızı, iki cinsin birbirine din perçeminden bakmasının cinsiyet eşitsizliğinin ve kadına yönelik şiddetin önemli kaynaklarından biri olduğunu anlatmaya devam etmektir.

    Kadının kurtuluş mücadelesinin ve özgürleşmesinin ancak sosyalist devrimle mümkün olduğu önümüze serilmiş bir gerçektir. Ancak bu gerçeklik, devrime giden süreç içinde kadın mücadelesini, laiklik ve aydınlanma hattında mücadeleyle birlikte işçi sınıfı mücadelesinin vazgeçilmez unsurlarından biri olma sorumluluğunu vermektedir.

  • İnsanlık, Çocuklara Her Şeyin En İyisini Sunmakla Yükümlüdür

    1924 yılında, Milletler Cemiyeti tarafından imzaya açılan Çocuk Hakları Beyannamesi’nin başlıkta belirtilen temel ilkesi; 1989 yılında, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda oybirliği ile kabul edilmesi ile birlikte, Türkiye’nin de içinde bulunduğu taraf devletler için bağlayıcı hale gelmiştir. Sözleşme’nin imzalandığı Kasım günü, her yıl Dünya Çocuk Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.

    Bu çalışma ile Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne (Sözleşme) imza atarak çocukların haklarını koruma yükümlülüğü altına girmiş devletin, 2016 Kasım’ında bu sorumluluğunu nasıl hayata geçirdiği genel hatları ile ortaya konacaktır.

    Sözleşme, yaşama, gelişme, korunma ve katılma haklarının hiçbir ayırım gözetmeksizin bütün çocuklara eşit olarak tanınması ilkesini getirmiş, çocuğu ilgilendiren her işlemde çocuğun üstün yararının gözetilmesi gerekliliğini temel ilke olarak benimsemiştir. Türkiye, Sözleşme’yi 20 Kasım 1989’da, çocukların ana dillerinde haberleşme, ifade özgürlüğü, eğitim ve kendi kültürlerinden yararlanma haklarının düzenlendiği üç maddeye şerh koyarak imzalamıştır. Bu şerhlerin başlı başına ayrımcılık yasağının ruhuna aykırı olduğu ortadayken, dikkatleri çeken bir diğer sorun, Türkiye’nin Sözleşme’yi imzalamasından yıllar sonra, 1995 yılında, TBMM’de onaylamasıdır. Devletin çocuklara karşı bakış açısını ortaya koyan bu gecikme, ilerleyen yıllarda çocuk haklarına ilişkin ulusal mevzuat bakımından da kendini göstermiş ve Çocuk Koruma Kanunu (ÇKK) 2005 yılında yürürlüğe girebilmiştir.

    ÇKK, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir. Kanun, her ne kadar Sözleşme ile güvenceye kavuşturulan temel ilkeleri benimsemiş olsa da, maalesef uygulamaya bu yönleriyle yansıyamamaktadır. Çocukların nasıl korunacaklarından çok nasıl yargılanacaklarına odaklanan ÇKK, temel çocuk hakları kanunu olmaktan uzaktır. Zira çocuklara özgü düzenlemeler oldukça dağınık vaziyette farklı kanunlarda yer almakta, hayati alanlara ilişkin düzenlemeler ise Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nda kendini göstermektedir. Yasa koyucu, yetişkinler için düzenlenen mevzuatta, çocuklar için istisna ve muafiyet hükümleri getirerek, çocuk hukukunu belirleme iradesi göstermektedir.

    Yaşam hakkı başta olmak üzere hak ve özgürlükleri ihlal edilen; ayrımcılığa uğrayan; suça sürüklenen; işkence ve kötü muamele gören; özgürlüğünden yoksun bırakılarak hapishanelere kapatılan; fiziksel, cinsel, duygusal, ekonomik istismara maruz kalan; suça tanıklık eden; eğitim, sağlık, barınma gibi temel haklarından yoksun bırakılan çocukların mevcut durumu bugün Türkiye’de çocuk olmanın gerçekliği halini almıştır.

    Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, 2015 yılında hakkında dava açılan 12–17 yaş arasındaki çocuk sayısı, 173.197 ’dir.[foot]Adli İstatistikler 2015, Çocuk Mahkemeleri, Çocuk Nüfusunda Her 100 000 Kişideki Suça Sürüklenen Çocuk Sayısı, TÜRKİYE (2005-2015) http://www.adlisicil.adalet. gov.tr/istatistik_2015/%C3%A7ocuk/3.pdf Erişim tarihi: 28.10.2016[/foot]TÜİK verilerine göre, güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocuk sayısı 303 bin 213’dür. TÜİK Haber Bülteni, Sayı:21544 Tarih: 02.08.2016 http://www.tuik.gov.tr/PreHabe Bultenleri.do?id=21544 Erişim tarihi : 28.10.2016[/foot] Son yıla bakıldığında ise işlenen bir suçun mağduru olarak ya da bir suçla ilişkilendirilerek adli sisteme giren çocukların sayısındaki ciddi artış göze çarpmaktadır.

    Anılan istatistiki verilerin ötesine geçildiğinde, çocukların hayatın her alanında farkı boyutlardaki hak ihlallerinin öznesi olduğu görülmektedir. Bu yazının hazırlandığı zaman diliminden birkaç örnek vermek gerekirse, çocuklar, kapısının önünde TOMA bekleyen öğretmensiz proje okullarda, istismar edildikten sonra nasıl katledildiklerinin itiraf edildiği sabah programlarında, avukatlarının infaz koruma memurları tarafından fiziksel saldırıya uğradığı ceza infaz kurumlarında karşımıza çıkarak, bizi kendi gerçeklikleri ile yüzleştirmişlerdir.

    Yine aynı günlerde yayınlanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) çocuklara karşı işlenen cinsel suçlara ilişkin 18.10.2016 tarihli 16143/10 başvuru numaralı G.U v. Türkiye kararı da oldukça önem taşımaktadır. AİHM, aile içi cinsel istismar suçunun mağduru olan çocuk ile ilgili yargı sürecinin ve davaya bakan mahkemenin izlediği yöntemin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin işkence ve kötü muamele yasağını düzenleyen 3. ve özel hayata saygı hakkını düzenleyen 8’inci maddelerine aykırı olduğuna hükmederek, Türkiye’yi mahkûm etmiştir. Çocuğun uzman yardımından yararlandırılmaması, psikolojik faktörlerin dikkate alınmaması, duruşmanın kapalı yapılması gibi önlemlere başvurulmaması kararda değinilen hususlardandır. Bu karar, çocuklara karşı işlenen cinsel suçlarda yargılamanın ne kadar hassas yürütülmesi gerektiği ve Türkiye’nin bu hassasiyetten ne denli uzak olduğunun tespiti bakımından dikkate değerdir.

    AİHM kararının da konu edildiği cinsel istismar suçu, 2016 yılında, Anayasa Mahkemesi’nin iki iptal kararı ile gündeme gelmiştir. İptal kararları ve yeni düzenlemenin nasıl olması gerektiği bir başka çalışmanın konusu olmakla birlikte, bu gelişmeler, çocuklara ilişkin yasama çalışmalarında nasıl bir yöntem izlendiği sorusunun cevabını ortaya koymaktadır. Zira nitratlı gübre imalatı ile çocuğun cinsel istismarına ilişkin yasal düzenlemeleri aynı “torbaya” koymak, çocuklara verilen değerin yeterince açık bir göstergesidir.[foot]24.10.2016 tarihli Ceza Muhakamesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı[/foot]

    Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi, Sözleşme’de tanınan haklar bakımından sağlanan ilerle- meler hakkında taraf devletlerin beş yılda bir periyodik raporlarını sunmasını beklemekte ve ardından da sonuç gözlemlerini yayınlamaktadır. Türkiye için en son 15 Haziran 2012’de yayınlanan değerlendirmede, Komite, çocuklara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi ve ele alınması için kapsamlı ulusal bir strateji geliştirmesi, çocuk adalet sisteminde çalışan meslek eleman- larının sayısını artırması, çocukları ilgilendiren vakalarda avukatları teşvik edici tedbirler alması, çocukları ilgilendiren soruşturma ve duruşmaları hızlandırması, tutuklu çocuk sayısını azaltması gibi konularda Türkiye’yi uyarmıştır. Gelinen noktada, Komite’nin 2017 yılındaki sonuç gözlemlerinde, Türkiye’de yaşayan çocuklar bakımından belirteceği kaygıyı tahmin etmek zor değildir.

    Sonuç olarak, insanlık, çocuklar için her şeyin en iyisini sunma yükümlülüğünü, 2016 yılında çok daha yüksek sesle dile getirmeye muhtaçtır. Bu yükümlülüğün layıkıyla yerine getirilebilmesi için öncelikle çocukların suçun mağduru olmasını ve suçla ilişkilendirilmesini önleyebilecek politikaların oluşturulması gerekmektedir. Bütüncül bir erken müdahale ve takip sistemi ile çocukların kendilerine yönelik hak ihlalleri karşısında başvuru yapabilecekleri etkili ve güvenilir mekanizmaların yokluğu çok ciddi eksikliklerdir ve bir an önce hayata geçirilmelidir.

    Yasa koyucunun çocuklara verdiği önemin bir yansıması olarak, korunma hakları ile muhakeme usullerinin düzenlendiği temel bir çocuk kanunun yürürlüğe girmesi önemli bir anlayış değişikliği olacaktır. Çocuklara karşı işlenen suçlara ilişkin düzenlemelerin, değişiklik ve iptal kararları ile yamalanmadığı gerçeği karşısında kararlı bir duruşa ihtiyaç duyulmaktadır.

    Tüm bunlarla birlikte, çocukların hak sahibi bireyler olduğu gerçeğini fark ederek, maruz kaldıkları hak ihlallerinin karşısında durmayı önemli bir mücadele alanı olarak görmek, herkes için iyi bir başlangıç noktası olabilir.

    20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nü, tüm çocukların haklarının ve esenliklerinin korunduğu, yüksek menfaatlerinin gözetildiği, yetenek, kişilik ve ihtiyaçlarının dikkate alınarak sağlıklı bir biçimde yaşayabildiği, suça karışmalarının ve suç mağduru olmalarının önlenebildiği, özgür, adil, barış dolu yarınlarda kutlayabilmek umuduyla…

  • Bize “Sadece” Laiklik Gerek

    1990’ların ikinci yarısının ardından 15. yılına girdiğimiz AKP iktidarında da 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’in en önemli kazanımlarından laiklik ilkesinin fazlasıyla tartışıldığı ve aşındığı dönemleri birlikte yaşadık.

    12 Eylül darbesiyle Türkiye’de burjuvazinin net ve tartışmasız tercihi işçi sınıfının örgütsüz kılınması ve dinin bunun aracı yapılmasıydı. İkili eğitim anlamına gelecek şekilde imam hatip okullarının kurulması, türbanın serbestleşmesi, gerici dernek ve vakıfların çocuklar ve gençler üzerindeki artan etkisi, siyasetin dini referanslara indirgenmesi Türkiye’nin 1946’da başlayan “çok partili demokrasi” hikayesinin esas olarak bütün bir özetini oluşturdu.

    AKP yıllarının özelliği, 2002’ye kadar Demokrat Parti’den Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi’ne merkez sağın oy kaynağı olan tarikatların AKP altında siyasal İslamcılarla buluşması oldu. Sonrasında ise “Arap Baharı”na uzanan süreçte emperyalizmin başından beri piyonu olan siyasal İslam’a biçilen yeni rol ile cihatçı terör örgütlerinin gelişimiyle paralel olarak dinci gericiliğin yükselişini izledik.

    Devletin “emniyet sübabı”nın gerekçelerinde laikliğin gerilemesi

    Gericilerin 1923 Cumhuriyeti’ni yıkarak 2. Cumhuriyet’i kurmaya çalışırlarken yararlandıkları liberal tezler Anayasa Mahkemesi kararlarına dahi çok hızlı bir şekilde yansıdı. 1990’ların sonunda 2010’ların başına sadece on beş yıl içerisinde devletin ve aynı anlama gelmek üzere burjuvazinin laiklik ilkesinden kurtulmak için yaptığı tercihler daha açık olamazdı.

    Anayasa Mahkemesi, 1998’de Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin verdiği kararda, laiklik ilkesini, “ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir” diye tanımlıyordu. Mahkeme, bununla birlikte dinin bireyin iç dünyasına ait olduğu vurgusunu da ihmal etmiyordu.

    Oysa 2003yılına gelindiğinde, AKP’nin eğitim sisteminde birliği bozan “ 4+4 +4 ” sistemini yasalaştırmasına karşı açılan iptal davasında Yüksek Mahkeme’nin gündeminde artık laiklik değil “özgürlükçü laiklik” vardı. Mahkeme, gerekçeli kararında, “özgürlükçü laiklik dinin bireysel boyutunun yanında aynı zamanda toplumsal bir olgu olduğu tespitinden yola çıkmaktadır. Laiklik anlayışı, dini sadece bireyin iç dünyasına hapsetmemekte, onu bireysel ve kolektif kimliğin önemli bir unsuru olarak görmekte, toplumsal görünürlüğüne imkân tanımaktadır.” demiştir.

    Yine aynı kararda, “Türkiye’de laikliğin baştan beri devlet ile İslam arasındaki kurumsal ilişkiyi mutlak surette dışladığı da söylenemez. Anayasa, resmi bir dine yer vermemekle birlikte, çoğunluk dininin mensuplarının inanç, ibadet ve eğitim gibi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik resmi mekanizmalar öngörmüştür.” diyerek “özgürlükçü laiklik” üzerinden kurumsal dini de çoğunluk üzerinden devletin bir parçası haline getirmiştir.

    Karşı devrimci çıkışa karşı iki kolu da bağlanan laiklik

    Devletin en üst düzey yargı organının, ortaçağ dogmatizmi, aklın öncülüğü, özgürlük, insanlık, dinin bireyin iç dünyasına ait olması gibi vurgulardan dine toplumsal bir rol biçilmesi, kişinin kimliğinin bir parçası olması, toplumsal görünürlüğü ve kurumsal dinin çoğunluk üzerinden devletin parçası haline getirilmesine uzanan yolda bir mücadele verilmediği elbette söylenemez.

    Öte yandan, karşı devrimci bu cüretkar çıkışın gerçekten karşılık bulmasını sağlayan en önemli faktörlerden birisi laiklik mücadelesinin bir kolunun Kemalizmin bu mücadeleyi şekli unsurlara indirgeyerek düzenin yönelimine karşı esastan karşı çıkmaması ve sonrasında özellikle liberal tezler çerçevesinde siyasal İslam’ın oyun sahasına balıklama dalması ile ve diğer kolunun liberallerin kimlik temelli siyasetlerinin yakıtlarından biri olarak kullanıp laiklik mücadelesini laikliğe karşı bir mücadeleye çevirmesi ile arkasından bağlanmış hale getirilmesiydi.

    Sermayenin tercihlerini silikleştiren laikliğin kollarını arkasından bağlama hali esasında laiklik mücadelesinin “sahte umutlara” bağlanmasına neden oldu. Bu bağlamda, gerek laiklik karşıtlığının gerekse de laiklik ilkesinin şekilsizleşmesine neden olan yukarıdaki yaklaşımların karşıya alınması gerekiyor.

    Önümüzde duran tehlike: Ilımlı laiklik

    Bununla birlikte, dünyada rüzgarın siyasal İslam, açısından ters döndüğü söylenebilir. Emperyalizmin Türkiye’ye biçtiği yeni rol kapsamında Osmanlıcılık ile siyasal İslam’a önderlik etmesi ve böylece Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi projesi büyük ölçüde miadını doldurmuş gözüküyor. Bununla birlikte ılımlı İslam’ı “özgürlükçü laiklik” ile pazarlayan düzenin şimdi de “ılımlı laiklik” ile siyasal İslam’ın artıklarını pazarlayacağı söylenebilir.

    Türkiye’de siyasal İslam’ın kadro kanadı “İslamcı” bir iktidar tarafından tasfiye ediliyor. Elindeki iktidarı kaybetmek istemeyen Erdoğan öncülüğündeki siyasi popülist kanadı ise yıllarca her yere “Hakimiyet Allah’ındır” diye yazdıktan sonra tüm ülkeyi “Hakimiyet Milletindir” afişleriyle donatıyor, milliyetçiliğe giderek daha fazla sarılıyor, İslamcı bir ideolog yerine pragmatist, liberal bir muhafazakarı başbakanlık koltuğuna oturtuyor.

    Siyasal İslam, elbette tarihe karışmayacaktır. Ancak “ılımlı İslam” yerine “ılımlı laiklik” konularak yeni bir soluk getirilmesi pekala mümkündür. Unutmayalım, Erdoğan Mısır’da Müslüman Kardeşler’e büyük tepki çekme pahasına “laiklik” önermiştir. Bundan sonra, yapabilecekleri de hepimizi “şaşırtabilir”. Sermaye, gericiliği yeni maskelerle sunabilecektir.

    Laiklik ne değildir?

    Önümüzdeki dönemde, tartışmanın temelinde bir laiklik tanımı yapmak gerekmekle birlikte sade bir tanıma ulaşmak için öncelikle reddedilmesi gereken kimi yaklaşımların da öncelikle vurgulanması yerinde olacaktır.

    En temelden itiraz edilmesi gereken yaklaşımın laiklik ilkesinin inanç özgürlüğüne dayandırılması olmalıdır. Bunun bir adım ötesi işi inançlara özgürlük noktasına varan bir ifrata vardırmaktır. Açıktır ki, insanlar diledikleri şeye inanmakta özgürdürler. Bu inançların toplumsal bir karşılık bulması da mümkündür. Ancak ne olursa olsun sonuç itibariyle insanların inandıkları şeylerin kendilerine “özgürlük” tanıması esas olarak sorgulanamayan, yanlışlanamayan ve toplumda herkes tarafından paylaşılmayan bir önermenin tüm topluma egemenlik kurması ya da her inancın kendi kurallarıyla var olarak toplum içerisinde örgütlenmesi gibi dogmatik durumlara izin verilemez.

    Burada ifade edilmesi gereken bir husus, laikliğin kişilerin inanç ve vicdan özgürlüğünü inançlara ve toplumsal baskıya karşı da koruması zorunluluğudur. İnançlara özgürlük noktasına vardırılan bir anlayışın örgütlü ve kurumsal dinin kişiler üzerindeki baskısını “özgürlük” diyerek görmezden geldiği açıktır.

    Unutulmaması gereken, bir grup elitin geniş halk yığınlarını baskı altında tutması türünden bir masalın gerçekliğinin olmadığıdır. Kişilerin inanç özgürlüğü, şeyhlerin, şıhların, din adamlarının, örgütlü ve kurumsal dinin kişilerin yaşamlarını belirlemesine alan açan bir şekilde anlam- landırılamaz. Kişilerin inanç özgürlüğü tartışılmaz ancak bunun yolu kişilerin özgürlüğünün sağlanmasından geçer, inançların değil.

    Bunun yanı sıra, devletin hiçbir dini kurumu olmaması, din işleri, organizasyonu, eğitimi ve öğretimi gibi hususların “sivil topluma” bırakılması da düşünülemez. Kuşkusuz devletin doğrudan bir mezhebin kurumsal işleyişini üstlendiği mevcut yapı kabul edilebilir değildir. Ancak tarikatların, cemaatlerin, gerici vakıfların ve derneklerin karanlık sicilleri düşünüldüğünde en azından öngörülebilir gelecekte dini kurumların ve din eğitiminin devletin denetiminden ve kontrolünden çıkarılmasının herhangi bir haklı gerekçesi olamaz. Bu “statükoculuk” veya yasakçılık değil ülkede cüretkar hale gelmiş olan gericiliğin dizginlenmesinin ön koşuludur.

    Öte yandan dinsel eğitimin serbest bırakılması da yine kabul edilmemelidir. Bu bağlamda, dinler tarihi ve genel din bilgilerinin ötesinde bir değerler eğitimi tarifini de içerecek şekilde dini eğitimin hele ki zorunlu olarak okullara sokulması da mümkün değildir. “Kindar ve dindar nesiller”e ihtiyaç yoktur.

    Buna göre, meselenin dinin devlet işlerine ve devletin din işlerine karışmaması gibi bir basitliğe indirgenmesi de kabul edilmemelidir. Devlet, kişilerin hak ve özgürlüklerini gerçekleştirmesinin araçlarını güvence altına almak zorundadır. Bu yükümlülüğünü üçüncü kişilere devredemez. Ancak bunun ötesinde gerek dinin niteliği gereği gerekse geride bıraktığımız gerici saldırının insanlığın kazanımlarında neden olduğu erozyon nedeniyle bu karışmama halinin karşılıklı olamayacağı açıktır.

    Ayrıca, dinsel kimliğin toplumsal alanda bir kimlik vurgusu olarak dışa vurumu ve görünürlüğü de reddedil- melidir. Bunun bir yanı devletin dini simgelerden arındırılmasıdır. Bir diğer yanı ise kişilerin “özel ve kolektif yaşam alanlarında kendi kültürel kimliklerini özgürce yaşamaları” gibi süslü ifadeler arkasına gizlenen toplumsal baskı mekanizmalarının da ortadan kaldırılması olmalıdır. Hiç bir durumda laikliğin bir dinsel kimlik politikası haline getirilmesini kabul etmek mümkün değildir.

    Laiklik nedir?

    Bu çerçevenin ardından laiklik için daha genel bir tanımı yapmaya çalışabiliriz.

    Laiklik, en temel olarak, dinin etkilerinin siyasi ve toplumsal yaşamın belirlenmesinden tamamen yalıtılmasıdır. Laiklik sadece dünya ve din işlerinin veya daha utangaç bir tanımla devlet ve din işlerinin birbirinden ayrılması olarak geri tanımlardan kaçınılması gerekmektedir. Buna göre, laiklik, siyasi ve toplumsal yaşamın doğanın ve toplumun ihtiyaç ve işleyişine göre insan aklı tarafından düzenlenmesidir. İfade edilen tanım çerçevesinde dinin rolü ancak kişilerin iç dünyasına ve vicdanlarına ilişkin bir olgu olarak kabul edilebilir. Bunun ötesinde siyasi ve toplumsal yaşamın düzenlenmesinde dinin ve inançların herhangi bir etkisi kabul edilemeyeceği gibi bu alanlar mutlaka aklın ve bilimin ışığında kişilerin eşitliği ve özgürlüğü doğrultusunda düzenlenmelidir.

    Laiklik elbette kişilerin inanç özgürlüğünü de güvence altına almalıdır. Kişilerin inanma ve inanmama tercihlerinin herhangi bir toplumsal baskı ve ayrımcılıkla karşılaşmadan yapabilmesini güvence altına alması esas olarak kişilerin bu tercihleri yapan diğer kişilere karşı korunmasını gerektirir.

    Bu bağlamda, laiklik kurumsal ve örgütlü dini düzenlemek ve denetlemek durumundadır. Dolayısıyla, cemaatler, tarikatlar gibi örgütlenmelerin serbest bırakılması mümkün değildir. Dahası bunlar arasında bir rekabetin ve toplumsal yaşama egemen olma mücadelesinin de engellenmesi bir zorunluluktur. Kurumsal ve örgütlü dinin, kişinin inancına ulaşması dışında bir amaç taşıması kendi tanımını da reddetmek olacağından esas olarak bunun bir özgürlük alanı olmadığı açıktır.

    Bunun yanı sıra insan aklının özgürleştirilmesinin de sürekli olarak vurgulanması ve laiklik tanımında silikleşmesine izin verilmemesi gereklidir. Bu bağlamda, bilim ve eğitim alanlarının inançlardan tamamen ayrılması da tartışılmaz olarak sağlanmalıdır.

    Bugün bir kez daha doğadaki ve toplumdaki süreçlerin, herhangi bir doğaüstü ve fizikötesi gücün tasarrufları sonucunda oluşmamış olduğu, doğa ve toplum yasalarına tabi oldukları ve insanlığın aklıyla bu yasaları kavrayabileceğinin mücadelesi verilmeli ve kazanılmalıdır. Bu çerçevede, mücadelenin bir kimlik sorununa indirgenmesi, hoşgörü seanslarıyla sulandırılması, “özgürlükçülük” safsatasıyla altının oyulmasına izin verilmemelidir.

    Gelinen noktada laiklik mücadelesi eşitlik ve özgürlük mücadelesinin stratejik cephesi haline de gelmiştir. Yeni bir refah hikayesi bulamayan düzenin çürümüşlüğünün ve kitlelerin uyanmasını engellemesinin neredeyse tek aracı olarak elinde kalan gericiliğin yenilmesi düzenin de yenilmesi anlamına gelecektir.