Blog

  • Anayasa Tezleri: Rejim Değişikliği, Kurucu İktidar, Egemen Diktatörlük

    1- “Küresel kapitalizmin son kırk-kırk beş yıllık eğilimi “güçlü yürütme/yürütmenin güçlendirilmesi”dir ve bu, kaçınılmaz olarak kapitalist Türkiye’ye de yansımaktadır.”

    Küreselleşme, sermayenin gezegen ölçeğindeki dolaşım hızının artması, neoliberalizm ise bu hıza uygun politikaların bütünlüklü bir şekilde hayata geçirilmesi olarak tanımlanabilir. Sermayenin dolaşım hızının artması ile birlikte kapitalizmin temel eğilimi, ekonomi ile siyaseti ayrıştırarak ekonomiyi siyasal karar alma mekanizmalarının dışına taşımak ve bir teknik idare meselesine indirgemek olmuştur. Böylelikle devlet aygıtı sermayenin hızına uygun bir şekilde çalışabilecek, ekonominin işleyişine dair meseleler kamusal müzakerelerin ve siyasal taleplerin bir parçası olmayacaktır. Bu ise kapitalist devletin temel müzakere aygıtı olan parlamento kurumunun devre dışı bırakılması anlamına gelmektedir. Ekonomiye dair politikalar giderek parlamentonun konusu ve meselesi olmaktan çıkarılmakta, teknokratik karar alma süreçleriyle düzenlenmektedir. Kanunlar yerine Kanun Hükmünde Kararnamelerin temel idare tekniğine dönüşmesi bunun en somut örneğidir. Böylelikle ekonomi yönetimi parlamento denetiminden kaçırılmakta/uzaklaştırılmakta ve birtakım kurulların aldığı kararların parlamento aracılığıyla parlamentoyu bypass ederek onaylandığı bir görünüme kavuşmaktadır. Aynı şekilde başta özelleştirme ya da acele kamulaştırma kararları örneklerinde görüldüğü üzere, ekonomi politika-ları yargı denetiminin dışında bırakılmakta, dava konusu yapılamamaktadır. Bu da devletin göreli özerkliğini azaltmakta, onu “egemen sınıfın icra heyeti” statüsüne daha fazla yaklaştırmaktadır.

    2- “12 Mart 1971 darbesi sonrası yapılan anayasal düzenlemeler, 12 Eylül 1980 darbesi sonrası oluşturulan 1982 Anayasası ve 12 Eylül 2010 referandumuyla yapılan değişiklikler, yürütmenin güçlendirmesi sürecinin anayasal uğrakları olarak okunmalıdır.”

    27 Mayıs Anayasasının aksine hem 12 Mart sonrası yapılan anayasal düzenlemeler, hem de 12 Eylül Anayasası, yasamayı zayıflatırken yürütmeyi güçlendiren bir nitelik taşımaktadır. Bunda yükselen sol muhalefet ve işçi hareketi karşısında devlet aygıtını güçlendirme kaygısı kadar yaşanan kapitalist dönüşümün de büyük etkisi vardır. Devletin planlı-kalkınmacı ve iç pazara yönelik ekonomi politikaları izlediği ve buna uygun bir şekilde “sosyal devlet” olarak kurgulandığı 60-80 döneminin aksine, neoliberal 24 Ocak Kararları ile birlikte açılan yeni dönemde anayasa da buna uygun olarak hazırlanmış, iktisadi liberalleşmeyle otoriterleşme ve yürütmenin güçlendirilmesi el ele gitmiştir. Özellikle Özal dönemi bu açıdan çarpıcı bir örnektir. Özal bir yandan ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnamelerle yönetirken, öte yandan özelleştirme sürecini hızlandırmış, ekonomi-siyaset bağını koparmaya çalışmıştır. 90’ların krizinin ardından AKP’nin Özal’ın mirasını üstlenerek ileriye taşıması şaşırtıcı değildir ve 12 Eylül referandumu da buna uygun bir nitelik taşımaktadır. Referandumla yapılan değişiklikler hem yürütmeyi güçlendirmeyi, hem de yargının özelleştirme süreçlerine müdahalesini engellemeyi amaçlayan bir perspektife hazırlanmıştır. Tam da bu nedenle AKP rejimi ile 12 Eylül arasında bir süreklilik ilişkisi vardır ve neoliberalizm ve otoriterleşme bu sürekliliğin karakteristiğini oluşturmaktadır.

    3- “Türkiye’de bugün fiili olarak “kuvvetler ayrılığı”ndan söz etmek mümkün değildir. Yasama bütünüyle ve yargı büyük ölçüde yürütmenin kontrolüne girmiş durumdadır. Yürütmede ise güç esas olarak cumhurbaşkanında toplanmış ve ortaya fiili bir başkanlık durumu ortaya çıkmıştır.”

    Kuvvetler ayrılığı elbette ki burjuva demokrasileri açısından mutlak bir gerçeklikten ziyade bir “ideal durum” yani “olması gereken” niteliği taşır ve zaten hiçbir burjuva demokrasisinde mutlak kuvvetler ayrılığından söz etmek mümkün değildir, bu nedenle kuvvetler ayrılığının derecelerinden söz etmek daha doğru olacaktır. Gelişmiş ve istikrarlı kapitalist ülkelerde normal zamanlarda bu ayrılığın derecesi daha yüksekken, istisna durumlarında, yani olağanüstü hallerde daha düşmektedir. Özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında batı dünyasında yargı olağanüstüleşmiş, anayasal hak ve özgürlükler askıya alınmış, dost-düşman ayrımına dayalı siyaset, yürütmenin gücünü ve yargı üze-rindeki denetimini artırmıştır. Türkiye’de ise klasik anlamda bir kuvvetler ayrılığından söz etmek hiç mümkün olmamış ise de karşımızda yeni bir durum vardır. Yüksek yargıya ilişkin son düzenlemelerin de göstermiş olduğu üzere, yargının “göreli özerkliği” minimum seviyeye inmiş, yasama ile birlikte yargının da bütünüyle yürütmenin en tepesindeki isme bağlandığı bir durum ortaya çıkmıştır. Parlamento ise yine yürütmenin en tepesindeki ismin mutlak kontrolünde olan partinin çoğunluğu elinde tuttuğu ve istediği yasaları kolaylıkla geçirebildiği bir nitelik taşımakta, bu nedenle de yine tek adama bağlı bir görünüm arz etmektedir. Dolayısıyla ortada açıkça fiili bir tek adam/tek parti devleti bulunmaktadır.

    4- “Türkiye’de bugün ne “demokratik bir anayasa”, ne de bir “başkanlık tartışması” vardır, söz konusu olan iktidarın fiili duruma anayasal statü kazandırma girişimidir.”

    Bunun görülmesi önemlidir, çünkü meseleyi “demokratik bir anayasa yapmak mümkün mü?” ya da “başkanlık modellerinden hangisi Türkiye’ye daha uygun?” gibi bir naiflikle tartışmak açıkça apolitizm anlamına gelecek ve tek adam rejiminin inşasına dolaylı katkı yapmak gibi bir durumla sonuçlanacaktır. Takınılması gereken tutum çok kesin bir şekilde, iktidarı ve onun anayasa yapma meşruluğunu, yani kurucu iktidar olma iddiasını reddetmek ve nasıl bir anayasa yapılabileceği ya da nasıl bir başkanlık modelinin Türkiye’ye uygun olacağı gibi tartışmalara girmemektir. Bugün öncelikli görev, “fiili durumun anayasal statüye kavuşturulması” adı altında yaşanan sürece, yani parti-devleti rejiminin anayasasının ilanına karşı durmak ve bunu durdurmaya çalışmaktır, bu da herhangi bir müzakereyi, diyaloğu, pazarlığı reddetmek anlamına gelmektedir.

    5- “Türkiye’deki bugünkü tartışma sadece kapitalizmin eğilimlerine ve sermayenin ihtiyaçlarına indirgenemez, odaklanılması gereken yer fiili duruma statü kazandırma girişimidir ki, bu fiili durumun adı “rejim değişikliği”dir.”

    AKP rejim inşa eden bir partidir ve rejim basitçe parlamenter sistem-başkanlık sistemi tartışmasına indirgenemeyeceği gibi, kapitalizmin ihtiyaçlarına da indirgenemez. Bugün Türkiye siyasal İslamcı bir parti eliyle siyasal İslamcı bir perspektifle yönetilmekte ve bir rejim inşa süreci yaşamaktadır. Rejimlerin kurucu ilkeleri ve kurucu felsefeleri vardır ve bu bağlamda AKP’nin inşa ettiği rejimin kurucu ilkesi ve felsefesi dindir. Kurucu ilke olarak dini seçmek, egemenliğin kaynağını değiştirmek demektir. 1923 Cumhuriyeti’nde egemenliğin kaynağı “ulus”tur, AKP rejiminde ise egemenlik “millet”e aittir. Millet ise esas olarak Müslüman olmak üzerinden tanımlanmaktadır ki, bu, dolaylı/fiili olarak egemenliği tanrıya vermek demektir, çünkü millet dinsel bir kolektif kimliktir ve rejimin terminolojisi bağlamında bakıldığında ancak tanrıya atıfla tanımlanabilmektedir. Tanrı adına milleti yöneten ise fiili monark, yani fiilen padişah ve halifedir. Sandık ise burada bir dekor, bir müsamereye dönüşmüş durumdadır. Seçmenlerden düzenli aralıklarla sandığa gitmeleri ve fiili durumu onaylamaları beklenmektedir. Dolayısıyla anayasa tartışmaları da, başkanlık tartışmaları da bu bağlama yerleştirilerek yapılmalı, rejim değişikliğinin ideolojik/politik yönü daha güçlü bir şekilde vurgulanmalı, otoriterleşme, dinselleşme ve piyasalaşma arasındaki varoluşsal ilişki güçlü bir şekilde teşhir edilmelidir.

    6- “Rejim değişikliğinin anayasal statüye kavuşturulması çabası AKP’yi “asli kurucu iktidar” olarak değerlendirmemizi gerektirmektedir.”

    Yani ortada bir “tali kurucu iktidar” yoktur, rejimi radikal bir şekilde değiştirmek isteyen ve dolayısıyla da kurucu niteliği haiz bir irade vardır. 1923 Cumhuriyeti’nden sadece parlamenter sistemin ilgası anlamında değil, devlet-toplum, devlet-yurttaş ilişkisi ve esas olarak egemenliğin kaynağı ve kurucu ilkenin dinselliği anlamında mutlak bir kopuş arayışı söz konusudur. Anayasa tekniği olarak bugünkü Meclis’in “kurucu iktidar” niteliği taşımaması fiilen herhangi bir anlam ifade etmez. Asli kurucu iktidar olmak bir “karar” meselesidir. Karar hayata geçirilirse “başarılı” olunacaktır ve başarılı olunursa iktidar “asli kurucu iktidar” olarak kabul edilecektir. Siyasetin “fiili olağanüstü hal ilanı” üzerinden bütünüyle “dost-düşman siyaseti”ne indirgenmesi de, toplumun bu siyaset ekseninde kutuplaştırılarak tek adamlığın anayasal statüye kavuşturulması çabası da bu bağlamda okunmalıdır. 7 Haziran’daki seçim sonuçları rejim tarafından tanınmayarak tekrar seçim kararı alınmış, 7 Haziran’dan 1 Kasım’a kadar geçen süreçte ülke şiddet üzerinden kutuplaştırılmış, toplumun sandığa güvenlik kaygısı ve istikrar talebiyle gitmesi ve gücün etrafında kenetlenmesi amaçlanmış, bunda da başarılı olunmuştur. 1 Kasım’dan sonra ise süreç benzer minvalde ilerlemiş, dost-düşman siyaseti ve süreklileşmiş olağanüstü hal altında, başkanlığa giden yolun taşları döşenmeye devam etmiştir.

    7- “Tali değil asli kurucu iktidar olma iradesi aynı zamanda komiseryal değil, egemen bir diktatörlük arzusu anlamına gelmektedir.”

    İnşa edilmekte olan rejim, anayasal düzlemde resmi olarak bir diktatörlük ya da monarşi anayasası olmayacaktır elbette, bir şeriat devleti de olmayacaktır. Ancak gücü yürütmede tekelleştiren ve ebedileştirmek isteyen bir nitelik taşıyacaktır. Bu nedenle de ortaya resmi olarak değilse de fiili bir monark yönetiminin çıkacağını, anayasanın ilgili hükümlerinin de bu yönetimi adını koymadan yerleşik kılmaya/güçlendirmeye yönelik olacağını iddia etmek mümkün görünmektedir. Bunun doğal sonucu, olağanüstü hal tespitiyle düşmanı yok etmek ve devleti korumak için geçici bir süreliğine diktatoryal yetkilerle donanmış bir yöneticinin iş başına gelmesi anlamına gelen komiseryal diktatörlükten farklı olarak, sonsuza kadar iktidarda kalmaya ve devleti tek adam olarak yönetmeye hevesli bir kişinin iktidarı anlamında egemen diktatörlükten söz etmemizin olanaklı hale gelmesidir. Yeni rejim kendisini geçici bir diktatörlük olarak değil, kalıcı bir diktatörlük olarak tahayyül etmekte, planlarını da ona göre yapmaktadır. Tüm bu olan biten bir “istisna durumu/olağanüstü hal” içerisinde yaşadığımızı göstermektedir. Tam da bu nedenle birtakım tezlerden oluşan bu yazıyı, Walter Benjamin’in  “Tarih Kavramı Üzerine Tezler”inin sekizincisi ile bitirmek yerinde olacaktır: “Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız ‘olağanüstü hal’in gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda ‘olağanüstü hal’in oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır.

  • Anayasa Yapma Yetkisi

    Demokratik, çoğulcu ve özgürlükçü bir Anayasa ancak bu ilkelere uyularak oluşturulmuş bir kurucu iradenin / iktidarın ürünü olabilir. Kurucu iktidar, tanımı itibarıyla hukuk ve siyasetin birbirine bağlandığı bir Arşimet noktası olarak görülebilir. Çünkü kurucu iktidar bir yandan Anayasanın kökeni ve siyasi tarihi hakkında bir açıklık sağlarken, diğer yandan onun normatif geçerliliğini ve meşruluğunu sağlamaktadır. Asli kurucu iktidar kavramı aslında içinde anlaşılması zor çelişkiler de barındırır. Bunlar şöyle sıralanabilir;

    – Asli kurucu iktidar kurala bağlı değildir, ama kural koyar.

    – Asli kurucu iktidar tarihi bir anın üründür, ama onu aşan bir değişmezlik talep eder.

    – Asli kurucu iktidar kesintisizlik ister, ama daha önce geçerli olan anayasal düzenden bir kopuşu ifade eder ve bu kopuş sonrasında geçerli olan, geçmişte kalan anayasal düzenden yararlanıp yararlanmama konusunda serbesttir. Dışarıdan herhangi bir sınırlandırmayla bağlı değildir. Buradaki bağımsızlık, hem içerik, hem de yapılış usulü bakımındandır.

    – Çoğunlukla, sıkça şiddeti de içeren bir halk ihtilalinin, bir devrimsel sürecin ürünüdür, ama bir kez kurulduktan sonra, rejimi kurduktan sonra, bütün devlet organlarını bu tür ihtilal denemelerine, darbe girişimlerine karşı anayasal düzeni gerçekleştirmekle, korumakla yükümlü kılar, meğerki halk bu Anayasayı taşısın. Dolayısıyla demokratik bir devlette asli kurucu iktidar askıda, gizli bir varlığa sahiptir.

    Kurucu iktidarın ortaya çıkması çok da kolay olmamaktadır. Buna ilişkin iki örnek verilebilir. Bizden olan örnekte; bütün kapsamlı yeniliklerine rağmen Kanun-ı Esasi’yi tadil eden meclis, Kanun-ı Esasi’ye uygun olarak toplanmış bir meclis olduğu için meclis üyeleri kendilerinde tamamen yeni bir Anayasa yapmak yetkisini görmemişler, ancak Kanun-ı Esasi’nin 116. maddesine dayanarak tadil etme yetkisini kullanarak ona meşruti yönetimin bünyesine uygun bir şekil vermekle yetinmişlerdir[foot]Kanun-ı Esasi Tadil Mazbatası’nda bu durum açıkça ifade edilmiştir, bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Osmanlı Anayasasına Dair, (Haz. Köksal A. C.), Ufuk Yayınları, İstanbul 2014, s. 17.[/foot]

    İkinci örnek ise Almanya’dan verilebilir. Almanlar 1949’da Anayasalarını yaptıkları zaman kendi dillerindeki Anayasa kelimesini kullanmayıp, temel yasa anlamında “Grundgesetz” terimini kullanmışlardır. Bunun gerekçesi, Grundgesetz’in tam meşruluğa sahip bir Anayasa olarak görülmemesi, geçici bir Anayasa olarak kabul edilmesiydi. Bu durumun, tüm Alman eyaletlerinin bu Anayasa’nın yapım sürecine katılmaması, yaptırılmasına işgal kuvvetlerinin önayak olması ve halkoylamasına sunulmaması gibi çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Alman Anayasası, bu özelliği yansıtan bir düzenleme de içermekteydi. 146. maddesine göre bu anayasa, Alman halkının özgür iradesiyle yeni bir anayasa yaptığı zaman yürürlükten kalkacaktır. Böylece Anayasa’nın kendisi, Alman halkının özgür iradesiyle yeni bir anayasa yapılmasının kapısını açıyordu.

    İki Almanya birleşirken Anayasa’nın bu maddesi kullanılmadı. Yepyeni bir Anayasa yapılarak, doğu eyaletleri ve Doğu Almanya’da yaşayan halk, bu Anayasa’nın geçerlilik alanına katılmadı. Bir çalışma grubunun bir Anayasa teklifi hazırlamasına rağmen Grundgesetz’in 23. maddesindeki, Anayasa’nın etki alanını, doğu eyaletleri için de genişletmeye olanak tanıyan düzenlemeden yararlanıldı. Böylece asli kurucu iktidar yolunun, böyle önemli bir tarihsel dönüşümde dahi kullanılmasına gerek duyulmadı.

    İster hukuksal, ister siyasal-fiili bir niteliğe sahip olduğu kabul edilsin yeni Anayasa yapımı, geçerli Anayasa açısından istenmeyen bir oluşum anlamına geldiği için şu soru özellikle ortaya çıkmaktadır; Anayasa değişikliği olanağına rağmen Anayasa koyucu iktidar için bir alan kalmakta mıdır? Diğer bir söyleyişle Anayasa varlığını korurken asli kurucu iktidarın faaliyetleri için yasaklılık veya serbestlik anlamında bağlayıcı hukuksal ölçütler var mıdır?

    Hukuksal yükümlülükler heteronom olduğu için asli kurucu iktidar için konulmuş Anayasal normlar ister yasaklasın, ister izin versin bağlayıcı değildir[foot]Winterhoff C. , Verfassung – Verfasunggebung – Verfassungsaenderung, Mohr Siebeck, 2007 Tübingen, s. 473.[/foot]. Yukarıdaki ikinci örnek bunu göstermektedir. Buna karşılık tali kurucu iktidarın (kurulmuş) organları asli kurucu iktidarın Anayasa’ya aykırı faaliyetlerine katılamazlar, aksine bunlara karşı mücadele etmekle yükümlüdürler. İlk örnek de bu yükümlülüğü yansıtmaktadır.

    Devletin yapılanmasına ilişkin temel ilke ve kurumlarda devamlılık gözetilmeden, bu ilkelere aykırı yeni bir Anayasa yapılacaksa, Anayasa değişikliğinden farklı olarak bu bir Anayasa yapımıdır[foot]Anayasa Mahkemesi’nin asli kurucu iktidar tanımında da aynı doğrultuda bir temel unsur yer almaktadır; “rejimdeki bir kesintinin ürünüdür ve hukuk dışı gerçekleşen bir kuruculuktur” (E. 2008/16, K. 2008/116, Kt. 5.6.2008). Aynı yöndeki son Anayasa Mahkemesi kararı için bkz. E. 2010/49, K. 2010/87, Kt. 7.7.2010, (http://www.karar laryeni.anayasa.gov.tr/Karar/Content/ 830d89d9-3582-4f8c-95fe-ffd1a59219ed?hig lightText=asli%20kurucu%20iktidar&exclude Gerekce=False&wordsOnly=False ). [/foot]. Bu bakımdan Anayasa yapımı ile değişikliği arasında teorik farklılığın asgari koşulu, Anayasa hukukunun üretimi için Anayasal bir usulün ve içerik sınırlamalarının varlığıdır.

    Öte yandan Anayasa, legal yoldan yeni diğer bir Anayasa’ya da dönüştürülebilir. ‘Anayasa’nın değiştirilmesi’ usulünde anayasal kurulmuş organlar yeni bir Anayasa yapımına yetkilendirilebilir. Tali kurucu iktidarla ilişkilendirilen böyle bir “kurucu değiştirme kaydı”, yeni Anayasa’nın geçerliliği için ilgili tüm anayasal normlara uyulmasının arandığı türevsel bir Anayasa yapımını gerektirmektedir. Bu model bakımdan en dikkate değer üç örnek; Finlandiya’nın 1919 tarihli, İsviçre’nin 1874 tarihli, Macaristan’ın da 1949 tarihli Anayasalarını değiştirmeleridir.

    Asli ve tali kurucu iktidarın tipik özelliklerini kendinde birleştiren bu karma modelde, Anayasalar kendi metinleriyle kurucu iktidarı öngörmektedir. Böylelikle asli kurucu iktidarın doğması için mutlaka bir hukuk boşluğu olması gerektiği tezi aşılmıştır. Nitekim Almanya dışında İsviçre, Avusturya, İsveç, İspanya[foot]İspanyol Anayasası’nın 168. maddesine göre, Anayasanın topluca değiştirilmesi önerilirse, her bir Meclisin üyelerinin 3/4 çoğunluğuyla onaylanır ve Parlamento (Cortes Generales) derhal feshedilir. Yeni seçilmiş Meclisler bu kararı onaylar ve her iki Meclisin üyelerinin 3/4 çoğunluğuyla onaylanması gereken yeni Anayasa metnini görüşür. Parlamento tarafından kabul edildikten sonra yeni Anayasa onaylanmak üzere referanduma götürülür.[/foot], Bulgaristan Anayasaları, tümden değiştirilmelerine olanak tanıdığı gibi, önde gelen (Kolombiya, Venezuela, Bolivya ve Ekvator gibi) Latin Amerika Anayasaları[foot]Bkz. Aydın Ö. D. , Biz, Halk: “Egemenliğin Sahibi”, Halkın-Kurucu-Meclisi (Anayasa Konvansiyonu” ve Anayasa Yapımı: ABD ve Latin Amerika’nın Genel Çizgilerinden Türkiye İçin Bir Modele Doğru, Yetkin Yayınları, Ankara 2011, s. 164 vd. [/foot] da halk girişimiyle yeni Anayasa yapacak kurucu meclislerin kurulmasını öngörmektedir.

    Bu modelin kötü uygulaması ise siyasi çoğunlukların kendi siyasi anlayış ve çıkarlarını, parlamento içindeki çoğunluklarını kullanarak Anayasa haline getirmesi durumlarında gözlenir. Bunu önleyecek ve uzlaşmayı sağlayacak düzenlemelere gerek olduğu açıktır. Zira dünya üzerindeki örneklere bakıldığında demokratik bir Anayasa yapımı için demokratik seçimle oluşan bu özel kurucu meclisin tüm siyasi grupların katılımını sağlaması, bu katılımın da gerçek çoğunlukların uzlaşmasına dayanması gerekir. Venedik Komisyonu’nca saptanan demokratik Anayasa yapımının gereklerine göre bu süreç; şeffaf olmalıdır, katılımı teşvik etmelidir, yeterli bir zaman dilimine ayrılmalı ve tartışmalı konularda çoğulcu görüş açıklamaya olanak sağlamalıdır. Anayasa metnini hazırlayacak komisyon kapalı kapılar ardında toplanmamalı, çalışmalarına süre engelleri konulmamalı ve toplum örgütlerinin görüşlerinden tam olarak yararlanılmalıdır.

    Bu noktada Türkiye’de bugünkü durumda başkanlık sistemi ve cumhuriyetin niteliklerinin kaldırılması gibi talepler reform modelinin çok ötesinde, tümüyle yeni bir devlet ve idare teşkilatlanması kurulmasını gerektiren hususlar olduğu gibi, demokratik rejimin devamlılığı da ciddi bir tehdit altındadır. Bu bağlamda yeni bir Anayasa yapma çabaları, Cumhuriyetin ulus devlet ve buna bağlı olarak üniter devlet yapısı ve laikliği esas alan niteliklerini ortadan kaldırma amacından bağımsız olarak değerlendirilemez. Oysa Türkiye Cumhuriyeti, antidemokratik (negatif) bir ideolojik yapı üzerine oturmamaktadır. Cumhuriyetin değişmez nitelikleri, sadece kendi doğruları üzerine kurulu, farklı düşünceleri yasaklayan dışlayıcı bir ideolojiyi benimsemez. Aksine evrensel adalet ve insan haklarına uygun bir yoruma da açıktır.

    Sonuç

    AKP’nin yeni Anayasa’yı mevcut Anayasa’ya göre kurulmuş bulunan TBMM’ye yaptırma çabası, kurulu sistemin meşruiyet araçlarından yararlanarak onu ortadan kaldırma niyetini yansıtmaktadır. Anayasa’nın 4. ve 175. maddeleri böyle bir yetkiyi içermemektedir.

    Ayrıca Türk ve Alman Anayasa Mahkemeleri gibi kendilerine Anayasa’yı koruma görevi verilen İtalya, İsviçre, Bulgaristan ve Hindistan Anayasa Mahkemeleri de asli / türev kurucu iktidar ayrımını gözeterek Anayasa değişikliklerinin içeriğini denetlemiştir.

    Eğer Anayasa değişikliği yapılırken Anayasa’nın geçerliliği tartışılır hale getirilir, Anayasa’nın dayandığı temel ilkelere dokunulursa; o zaman Anayasanın özünün boşaltılması, Anayasanın çekirdeğinin ortadan kaldırılması gibi bir sonuç doğacaktır. Anayasal kimlik ve hukuk düzeninin karakteristik yapısına dokunan böyle bir değişikliğe izin verilmesi, bütün olarak korunması gereken Anayasa’nın varlığının ortadan kalkmasına ve sivil bir darbeye yol açacaktır.

  • Alman Parlamentosu’nun Ermeni Soykırımını Tanıma Kararı Üzerine…

    Almanya Federal Meclisi, iktidardaki Hristiyan Demokrat Birliği (CDU), Hristiyan Sosyal Birliği (CSU), Sosyal Demokrat Partisi (SPD) koalisyon hükümetinin ve muhalefetteki Yeşiller Partisi’nin 1915 olaylarını soykırım olarak niteleyen ortak tasarısını, CDU milletvekillerinin önemli kısmının katılmadığı 2 Haziran tarihli oylamada sadece bir ret ve bir çekimser oya karşı ezici bir oy çokluğu ile kabul etti.

    “1915 ve 1916 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere ve diğer Hristiyan azınlıklara uygulanan soykırımın hatırlanması ve anılması” başlığını taşıyan tasarıda:

    Dönemin Jön Türkler rejiminin talimatıyla 24 Nisan 1915’te Osmanlı Konstantinopolis’inde 1 milyonu aşkın etnik Ermeni’nin sistematik tehcir ve kıyımı başladı. Onların kaderi 20’nci yüzyılda yaşanan korkunç kitlesel kıyımların, etnik temizliklerin, tehcirlerin ve hatta evet soykırımların bir örneği.

    ifadelerine yer verilirken, Ermenilerin yanı sıra Asuriler, Süryaniler ve Keldaniler gibi Hıristiyan azınlıkların da soykırıma uğradıkları belirtilmekte, söz konusu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefiki olan Alman İmparatorluğu’nun diplomat ve misyonerlerin uyarılarına rağmen tehciri engellemek için kılını kıpırdatmamış olması ise “utanç verici” olarak nitelenmektedir.

    Alman parlamentosu tarafından atılan bu adım Türkiye tarafından büyükelçinin geri çekilmesi, kararın “yok hükmünde” olduğunun yetkili ağızlardan beyan edilmesi gibi herhangi bir etki doğurmayacağı herkes tarafından bilinen klasik diplomatik reflekslerin yanı sıra, Alman menşeli makam arabalarında otomobil markasının yer aldığı kısımların siyah bezle örtülmesi, Alman Konsolosluğu önünde mehter takımı eşliğinde protesto gösterisi düzenlenmesi, tasarının fikir babası olduğu ileri sürülen Almanya Yeşiller Partisi Eş Genel Başkanı Cem Özdemir’in kanının laboratuvar testine tabi tutulmasının talep edilmesi ve adı geçenin belediye meclisi kararıyla Tokat hemşeriliğinden ihraç edilmesi gibi mevcut Cumhurbaşkanı ile hükümetin siyasi ve kültürel seviyesine uygun daha “yaratıcı” resmi tepkilerle karşılandı.

    Almanya’nın da dâhil olmasıyla içinde bulunduğumuz yıl itibarı ile toplam 29 ülkede ve ABD’nin 45 eyaletinde parlamentolarca 1915 olayları soykırım olarak tanınmış durumda. Parlamentolar veya eyalet meclisleri herhangi bir ülkede soykırım suçu işlendiğine dair karar almaya yetkili olmadıklarından daha önce başka ülkelerde, son olarak da Almanya’da alınan karar hiç kuşkusuz tamamen siyasi nitelikte ve uluslararası hukuk mevzuatı tahtında Türkiye bakımından hukuksal bir sonucu bulunmamakta.

    Bilindiği üzere uluslararası hukukta soykırım suçunun hukuki çerçevesi 9 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 260 A (III) sayılı kararı ile kabul edilen “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme” (aşağıda “Soykırım Sözleşmesi” veya kısaca “Sözleşme” olarak adlandırılacaktır)’de çizilmiştir. Sözleşme Türkiye tarafından 23.03.1950 gün ve 5630 sayılı Kanun’la onaylanarak iç hukukun bir parçası kılınmış ancak Türkiye söz konusu suçu cezalandıracak bir hükme, 2004 yılında yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 76. maddesindeki düzenlemeye kadar ceza mevzuatında yer vermemiştir.

    Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinde ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir gruba karşı işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi birinin soykırım suçunu oluşturduğu düzenlenmiştir:

    a. Grubun üyelerini öldürmek,
    b. Grup üyelerine ciddi fiziksel veya bedensel zarar vermek,
    c. Grubun kısmen veya tamamen fiziksel olarak yok olmasına neden olacağı hesaplanan yaşam şartlarına kasten maruz bırakmak,
    d. Grup içinde doğumları önlemeye yönelik tedbirleri almak,
    e. Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba nakletmek.

    Dönemin Osmanlı hükümetince 1915 yılı Mayıs ayında çıkarılan ve kısaca “Tehcir Kanunu” diye bilinen Kanunun[foot]Tam adıyla “Vakt-ı Seferde İcraat-ı Hükûmete Karşı Gelenler İçin Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun-u Muvakkat”.[/foot] uygulanması sırasında devlet görevlileri, kolluk kuvvetleri, çeteler ve Kürt aşiretlerince gerçekleştirilen saldırıların yanı sıra, kendi yaşayışlarına, alışık oldukları iklim ve doğa şartlarına zıt özelliklere sahip yerlere tehcir edilen Ermenilerin sevk edildikleri yerlerde toplam nüfusun belirli bir yüzdesini geçmemelerini sağlamaya dönük olarak hükümetçe izlenen etnisite mühendisliği politikası[foot]Dündar, F., 2012. Kahir ekseriyet: Ermeni nüfus meselesi (1878-1923). İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, s.257.[/foot] sonucunda, kapsamı ve hangi koşullarda gerçekleştiği konusunda tartışmalar sürse de, Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinde beş bent halinde sayılan fiillerden (d) bendinde sayılan hariç tümünün şu veya bu ölçüde gerçekleşmiş olduğu bilinmektedir.[foot]Tehcir kararının tatbikine ilişkin Osmanlı resmi belgelerinin bir derlemesi için bkz. Osmanlı Belgelerinde Ermenilerin Sevk ve İskânı (1878-1920), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın No: 91, Ankara 2007. Tehcir sırasında bölgelere göre yaşananlar ve katliamlar hakkında bkz. Kevorkian, R., 2011. The Armenian genocide – A complete history. Londra: I.B. Tauris, ss.289-621. 2007 yılına kadar Ermeni sorunu ile ilgili olarak yayınl nan eserlerin detaylı bir kaynakçası için bkz. Badem, C., 2007. Türk-Ermeni sorunu bibliyografyası. İstanbul: Aras Yayıncılık.[/foot]

    Tehcir politikası sonucunda tarihsel yurtlarından sürgün edilen ve büyük bir katliama maruz kalan Ermeniler, bütün insanlığa ders olması gereken büyük bir yıkım yaşamışlardır. Bununla birlikte bu tarihsel olgunun, Soykırım Sözleşmesi tahtında soykırım suçu olarak tavsif edilmesinin mümkün olup olmadığı hukuken oldukça tartışmalı bir konudur.[foot]Ermeni tehcirinin Soykırım Sözleşmesi kapsamında soykırım suçu olarak niteleneme yeceği yönündeki Türk resmi tezini yansıtan bir değerlendirme için: Aktan, G., 2009. Devletler hukukuna göre Ermeni sorunu. Ermeni sorunu temel bilgi ve belgeler. Ömer Engin Lütem (Drl.). Ankara: Terazi Yayıncılık. Günümüzde Uluslararası Adalet Divanı ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca yoru landığı ve anlaşıldığı haliyle soykırım kavramının 1915-23 yılları arasında Osmanlı Ermenilerine yapılan muamele için açıkça uygulanabilir olduğu yönünde Ermeni tezi ile uyumlu bir hukuki değerlendirme için: de Zayas, A., 2008, The genocide against the Armenians 1915-1923 and the relevance of the 1948 Genocide Convention [online], http://a freddezayas.com/Law_history/armlegopi.shtml. [erişim 19.06.2016].[/foot]

    Sorunun bir boyutu, soykırım teriminin gerek sosyal bilimlerin farklı alanlarında gerekse gündelik kullanımda siyasi, ahlaki, akademik ve benzeri nedenlerle Soykırım Sözleşmesi’ndeki hukuki tanımının dışında kırım, katliam, etnik temizlik, toplu öldürme, insanlık suçu ve benzeri kavramlarla özdeş biçimde kullanılmasının yarattığı kavram karmaşasıdır. Oysa örneğin günlük dildeki kullanımda hırsızlık genel kategorisi altında ifade edilebilecek eylemlerin işlenme biçimine ve unsurlarına göre hırsızlık, nitelikli hırsızlık, yağma, nitelikli yağma, zimmet ve benzeri farklı suç tiplerine tekabül etmesi ve farklı hukuki sonuçlar doğurması gibi, ne kadar insanlık dışı olursa olsun bir olayın soykırım suçu olarak tavsif edilip edilmeyeceğinde de hukuki kriterlerin göz önünde bulundurulması gerektiği açıktır.

    Konunun hukuki boyutunda; uluslararası hukuk alanında soykırım suçunun tanımının ilk defa Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinde yapıldığı, Sözleşme’nin geçmişe etkili (makable şamil) uygulanacağına ilişkin bir hüküm içermediği, dolayısıyla Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten önceki olaylar bakımından uygulanamayacağı, Sözleşme’nin ex post facto uygulanabileceği yönünde aksi bir yorumun “kanunsuz suç ve ceza olmaz (nullum crimen, nulla poena sine lege)” diğer ifadeyle “suçta ve cezada kanunilik” ilkesine aykırılık teşkil edeceği uzun süredir Türkiye’nin resmi tezlerinin merkezi unsurlarından birini oluşturmuştur.

    ABD Dışişleri Bakanlığı’nın girişimiyle Türk ve Ermeni temsilcilerin ortak katılımıyla kurdurulan Türk Ermeni Barıştırma Komisyonu’nun[foot]Turkish Armenian Reconciliation Commission (TARC).[/foot] New York’taki International Center for Transitional Justice adlı kuruluşa 2003 yılında hazırlattırdığı “Soykırım Sözleşmesi’nin 20. yüzyıl başlarında vuku bulan olaylara uygulanıp uygulanamayacağı” hakkındaki hukuki değerlendirmede; Ermenileri kurtarmak için hareket eden bazı “fazilet sahibi” Türklerin gayretlerine rağmen, faillerin en azından bir kısmının eylemlerinin Ermeni halkının Doğu Anadolu’dan kısmen veya tamamen yok edilmesi ile sonuçlanacağını bilerek hareket ettikleri, dolayısıyla 1915 olaylarının Soykırım Sözleşmesi’nde tanımlandığı şekilde soykırım suçunu oluşturduğu, buna karşın Sözleşme’nin geriye doğru yürütülemeyeceği sonucuna varılmıştır. [foot]Hukuki değerlendirmenin metni için: https:// ww.ictj.org/sites/default/files/ICTJ-Turkey Armenian-Reconciliation-2002-English.pdf [erişim 19.06.2016][/foot]

    Ancak söz konusu TARC raporundan rahatsız olan Ermeni diasporası tarafından eski bir Birleşmiş Milletler görevlisi olan Alfred de Zayas’a hazırlatılan karşı görüşte, Sözleşme metninde bu konuda hiçbir şeyin yazılı olmadığı, dolayısıyla bu boşluğun her iki yönde de doldurulmasının mümkün olduğu savunulmuştur. Zayas’ın görüşlerini dayandırdığı hukuki gerekçeler ve karşı görüşler karşısında, Türk diplomatik çevrelerinde bu konuda karşı tarafla tartışmaya girmemenin ve bu konuyu sorunun odak noktası haline getirmemenin daha sağlıklı olacağı görüşünün dillendirildiği görülmekte,[foot]Tacar, P., 2006. “1915 Yılında Osmanlı Ermenilerine Soykırım Suçu İşlendiği Savlarına Karşı Başvurulabilecek Hukuk Yolları”. Ermeni Araştırmaları, (S.23-24), s.77-78.[/foot] dolayısıyla sözleşme’nin geçmişe yürütülemeyeceği görüşünün eskisi kadar rahat biçimde savunulamadığı anlaşılmaktadır.

    Öte yandan hukuki tartışmanın esas düğümlendiği nokta, Sözleşme’nin geriye yürütülüp yürütülemeyeceğinden ziyade, soykırım suçunun Sözleşme’nin 2. maddesinde tanımlanan unsurlarının 1915 olaylarında mevcut olup olmadığıdır. Bilindiği üzere soykırım suçu, maddi unsur (actus reus) ve manevi unsur (mens rea) olmak üzere iki unsurdan oluşmaktadır.[foot]Töner Şen, S., 2010. Uluslararası Hukukta Soykırım, Etnik Temizlik ve Saldırı. İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, s.103.[/foot]

    Maddi unsur, suçu meydana getiren ve Sözleşme’nin 2. maddesinde beş bent halinde sayılan beş fiildir. Yukarıda değinildiği üzere, bu fiillerden (d) bendinde sayılan “grup içinde doğumları önlemeye yönelik tedbirleri almak” hariç tümünün Ermeni tehciri sırasında şu veya bu ölçüde gerçekleşmiş olduğu bilinmektedir. Sevk edilen Ermeni kafilelerine yapılan saldırılarda çok sayıda insan öldürülmüş, bedensel zararlara uğratılmış, kadın ve çocuklar tecavüze uğramış, saldırılarda ölenlerden çok daha fazlası Suriye çöllerinde maruz bırakıldıkları yaşam şartları ve sevk edildikleri yerlerde toplam nüfusun belirli bir yüzdesini geçmemelerini sağlamak için oradan oraya tekrar tekrar sevk edilmeleri sebebiyle hayatını kaybetmiş, kafilelerdeki Ermeni çocukları (kimi zaman insani amaçlarla da olsa) yerleştirildikleri yetimhanelerde veya Müslüman ailelerin yanında Türkleştirilmiş veya Kürtleştirilmiştir.

    Manevi unsur ise, suçun oluşması için mutlaka bulunması gereken özel kast (dolus specialis) unsuru yani milli, etnik, ırki veya dini bir grubu, grup olarak tamamen veya kısmen yok etme kastıdır. Özel kast, soykırım suçunu, diğer tüm suçlardan ayıran en önemli unsurdur; dolayısıyla bu suçun işlenmiş olmasının ön şartı, zaruri unsuru, asli özelliği, özel kastın mevcudiyetidir.[foot]Töner Şen, s.143.[/foot] Suçun faili, soykırımı oluşturan fiilleri bilerek ve isteyerek işlerken milli, etnik, ırki veya dini bir grubu tamamen veya kısmen yok etmek maksadıyla hareket etmelidir.

    Buna ilaveten, Osmanlı Ermenilerinin maruz bırakıldıkları muamelenin Soykırım Sözleşmesi’ndeki soykırım suçu tanımı ile uyumlu olduğunu değerlendiren araştırmacıların çoğunlukla gözden kaçırdıkları bir husus bulunmaktadır ki bu da soykırım suçunda saikın (motiv) da büyük önemi haiz olmasıdır. Soykırım Sözleşmesi’ni hazırlayan Ad Hoc komitede Sovyetler Birliği’nin temsilcisi Morozov; suçun oluşması için sadece belirli grupların yok edilmesinin değil, bunun “bu gruptaki insanların belirli bir ırk veya milliyete ya da dine mensup olması nedeniyle” işlenmiş olmasının gerekli olduğunu, bu nedenle Sözleşme’deki soykırım tanımında korunma altına alınan grupların yanı sıra, suç fiilinin arkasındaki saikın da belirtilmesi gerektiğini savunmuştur.[foot]Abtahi, H. & Webb, P., 2008. The Genocide Convention, The Travaux Préparatoires. Leiden: Martinus Nijhoff Publishers, s.849.[/foot]

    İngiliz ve Amerikan delegelerinin itirazlarına rağmen Sovyetler Birliği’nin teklifi ve çoğunluğun desteği ile “milli, etnik, ırki veya dini bir grubu, salt o grup olması nedeniyle yok etme” anlamına gelen “as such” ibaresi metne eklenmiştir. (Burada ilginç bir husus, Türkiye tarafından 23.03.1950 gün ve 5630 sayılı Kanun’la onaylanan Sözleşme’nin 29.03.1950 tarih, 7469 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan metninde 2. maddenin ilgili paragrafında “as such” ibaresinin Türkçe’ye çevrilmesinin ihmal edilmesi, dolayısıyla ilgili maddenin “millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubu, sırf bu grup olması nedeniyle kısmen veya tamamen imha etmek” anlamını ortadan kaldıracak bir biçimde yayınlanmış olmasıdır.)[foot]İlgili paragrafın Resmi Gazete’de yayınlanmış hali şu şekildedir: “İşbu Sözleşmede, jenosit, millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubu kısmen veya tamamen imha etmek maksadiyle aşağıdaki fiillerden herhangi birinin irtikâp olunması demektir.” http://www.resmigazete.gov.tr/a siv/7469.pdf [erişim 19.06.2016]. Sözleşmenin İngilizce orijinal metnine şuradan erişilebilir: https://treaties.un.org/doc/Publica tion/UNTS/Volume%2078/volume 78-I-1021-English.pdf [erişim 19.06.2016].[/foot] Dolayısıyla fail hedef aldığı gruptaki insanları salt bu grubun mensubu olduğu için değil, örneğin malvarlığına el koymak, siyasi amaçlarını gerçekleştirmek gibi başka bir saikle hareket ederek işlemiş ise, Sözleşme’de tanımlanan anlamıyla soykırım suçunun unsurları oluşmamış olacaktır.[foot]Töner Şen, s.148.[/foot] Nitekim Uluslararası Yugoslavya Ceza Mahkemesi Jesilic kararında, suç fiillerinin, belli bir grubun üyelerine karşı ve özellikle de bu kişilerin belli bir grubun mensubu olması nedeniyle işlenmiş olması, dolayısıyla failin davranışının temelinde ayrımcı (discriminatory) özel kast bulunması gerektiğini hükme bağlamıştır. [foot]Kararın metni için: http://www.icty.org/x/ cases/jelisic/tjug/en/jel-tj991214e.pdf [erişim 20.06.2016][/foot]

    Bu itibarla 1915’te yaşanan olayların Soykırım Sözleşmesi’ndeki soykırım suçunun unsurlarını eksiksiz ihtiva ettiği, Sözleşme’nin geçmişe etkili olarak uygulanmasının mümkün olduğu, keza bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti devletinin sorumluluğuna gidilmesinin mümkün olduğu[foot]Sözleşme’nin 4. maddesinde soykırım suçunun sadece gerçek kişiler tarafından işlenebileceği öngörülmüştür.[/foot] yönündeki görüşlerin savunulmasında “olması gereken hukuk” (de lege feranda) tartışmaları bakımından belki bir fayda görülebilecekse de, “yürürlükteki hukuk” (de lege lata) bakımından bunun oldukça müşkül göründüğü açıktır.

    Bununla birlikte, yürürlükteki hukuk bakımından durum ne şekilde olursa olsun, 1915 tehciri sırasında ve sonrasında Osmanlı Ermenilerinin maruz bırakıldıkları katliamların insanlık dışı olduğu ortadadır. Soykırım Sözleşmesi’ndeki soykırım suçunun şartlarının oluşmamış olduğuna dair bir hukuki tespit bu tarihsel gerçeği değiştirecek mahiyette değildir. Bu bağlamda Talat Paşa’nın şahsi arşivinde bulunan belgelere göre 972.246 insanın dâhil edildiği[foot]Bardakçı, M., 2008. Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi. İstanbul: Everest Yayınları, s.106 vd.[/foot], dolayısıyla resmi ağızlara –yani verilen en düşük rakama- göre bile bir milyona yakın Osmanlı Ermenisinin Büyük Felâketine yol açtığı bilinen Ermeni Tehcirini, Başbakan Binali Yıldırım’ın büyük bir pişkinlikle “her toplumda, her ülkede yaşanabilen sıradan olaylardan biri” olarak nitelemesi kabul edilemez bir insanlık ayıbıdır.

    Öte yandan günümüzde Ermeni sorunu yabancı hükümetler tarafından halkların kardeşliğini tesis etmek gibi ulvî bir amaçla değil emperyalist politikaların bir aracı olarak gündemde tutulmakta, Türkiye’ye dönük bir tehdit olarak kullanılmaktadır. En son Almanya Federal Meclisi tarafından oylanan tasarının, Suriyeli mülteci krizi ve Türk vatandaşlarına serbest dolaşım hakkı tanınması tartışmalarının gündemde olduğu bir konjonktürde kabul edilmesinin tesadüf olmadığı herkesçe bilinmektedir. Keza tasarının fikir babası olduğu gerekçesiyle “kanı bozuk”, “sütü bozuk” gibi ırkçı hakaretlere uğradığı, çok sayıda ölüm tehdidi aldığı bilinse de, Alman Yeşiller Partisi Eş Genel Başkanı Cem Özdemir’in, tasarının kaleme alınmasında ilerici, solcu veya sosyalist motivasyonla hareket ettiğini düşünenler, yeniden düşünmelidir. Özdemir, kendi web sitesinde yayınladığı bir söyleşisinde bir dönem yaşadığı ABD’ye bakışının ne olduğuna dair şunları söylüyor:

    ABD’yi hem yanlışlarıyla, hem doğrularıyla hep ilklerin yaşandığı, aynı zamanda özgür dünyaya açılan bir kapı olarak görüyorum. … Ayrıca dünyada anti-Amerikan lüksüne sahip olmadığımızı düşünüyorum. Savaşla mücadelede, iklim problemlerinde, açlıkla ve salgın hastalıklarla mücadelede, özgürlüklerin genişlemesi gibi pek çok konuda Amerikasız hiçbir şey yapamazsınız bu dünyada.”[foot]http://www.oezdemir.de/tuerkisch-2.html Erişim tarihi: 18.06.2016[/foot]

    Ermeni sorununun yabancı devletler tarafından Türkiye’yi siyasi basınç altında tutma vasıtası olarak kullanılması, Osmanlı Devleti’nin emperyalistler tarafından paylaşılmakta olduğu bir tarihsel kesitte yaşanan olayları[foot]Ermeni sorununun tarihsel gelişimi hakkında bir özet ve Taşnak Partisinin 1915 Tehciri’ne yol açan olaylardaki rolü hakkında bkz. Umar, A.B., 2015. Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaktsutyun) Kısa Tarihi 1890-1915. Ankara: Lena Yayınları.[/foot] bir “soykırım” tartışmasına kilitlemekte, emperyalizmin Ermeni kırımındaki rolü ve sorumluluğu hasıraltı edilmektedir. Emperyalist odakların dümen suyunda giden ve güya resmi tarih tezine alternatif üretme iddiasında olan liberal tarihçi ve yazarlar, meseleyi gerçek tarihsel bağlamından ve sınıfsal boyutlarından kopararak ele almakta, Türk milliyetçi tarih tezleri ile aralarına mesafe koymayı hassasiyetle gözetirken, aynı hassasiyeti Ermeni milliyetçi tarih tezleri karşısında göstermeyi gereksiz bulmaktadırlar. Bu çifte standartlı tutum da Türkiye nüfusunun ana gövdesini oluşturan kesimlerin, kendilerinin yaşadığı tarihsel acıların önemsenmediği ve aşırı haksızlığa uğradıkları duygusuyla, Türk resmi tarih yazımının tezlerine daha sıkı sarılmalarına, Ermeni ve Türk halkları arasına ekilmiş düşmanlık tohumlarına sürekli yenilerinin eklenmesine neden olmaktadır.

    Bugünkü ortamda sosyalistler ve ilericiler tarafından izlenmesi gereken en doğru yol bizce, halkların acılarını birbirinin karşısına koymayan, yarıştırmayan, bu acıları ortak acılar olarak gören enternasyonalist bir bakış açısına sahip olmaktan, emperyalist manipülasyonlara hapsolan tartışmalardan uzak durarak halkların kardeşliğini savunmaktan geçmektedir.

     

  • Kalksın Dokunulmazlık, Gelsin Dokunulmazlık…

    Halkın Emek Partisi (HEP) 1991 seçimlerine Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) listelerinden girmiş ve Meclis’te 18 milletvekili ile temsil edilmeye başlamıştı. Sonrasında bu isimlerden bir kısmının dokunulmazlığı 2-3 Mart 1994 tarihlerinde kaldırılmış, dokunulmazlıklar kaldırılır kaldırılmaz Meclis’e gelen polisler tarafından da milletvekilleri gözaltına alınmıştı.

    Meclis Genel Kurulu, altısı DEP milletvekili, ikisi bağımsız toplam sekiz milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını kararlaştırdı. Anayasa Mahkemesi, bu kararlardan sadece DEP Şırnak milletvekili Selim Sadak hakkındaki kararı iptal ederek dokunulmazlığını iade etti. Dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekillerinden altısı tutuklanırken ikisi tutuksuz yargılanmak üzere salıverildi.’[foot]https://www.tbmm.gov.tr/eyayin/GAZE TELER/WEB/MECLIS%20BULTENI/ 2469_1994_0000_0031_0000/0008.pdf.[/foot]

    Dokunulmazlıkları kaldırılan Leyla Zana, Mahmut Almak, Ahmet Türk, Orhan Doğan, Hatip Dicle ve Sırrı Sakık şimdi yürürlükten kalkmış bulunan Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinde düzenlenen ‘Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmak’ ile suçlandılar ve uzun bir tutukluluk geçirdiler.[foot]Dokunulmazlığı kaldırılan sekiz milletvekilinden biri de Refah Partisi’nden ihraç edilen İstanbul Milletvekili Hasan Mezarcı idi. Mezarcı hakkındaki suçlama Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’a muhalefet idi. Tutuksuz yargılanan Hasan Mezarcı sonrasında hapis cezası aldı. [/foot] Bu suçun cezası o tarihlerde idam idi.[foot]DEP milletvekilleri aleyhindeki dava, başlangıçta, Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesine göre idam talebiyle açılmış iken Mahkeme, mahkûmiyet kararını, aynı yasanın 168. maddesindeki ‘üyelik’ suçu isnadıyla 15 yıl hapis cezası olarak vermiş, bu karar Yargıtay tarafından da onanmıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bu dava ile ilgili olarak 2001 yılında verdiği kararla, Türk mahkemesinin tarafsız ve bağımsız olmadığı, karar duruşmasında suçun niteliğinin değiştirilmesine rağmen, yeni suçlamanın nitelik ve nedenlerinin sanıklara açık biçimde bildirilmediği, kendilerine savunma yapmak için gerekli zaman ve kolaylığın tanınmadığı ve iddia makamının getirdiği şahitlerin sorguya çekilmesine imkân verilmediği için ‘adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine’ hükmetti ve Türkiye’yi 140 bin dolar manevi tazminat ödemeye mahkûm etti. Sonrasında, milletvekilleri, AİHM kararı uyarınca yeniden yargılanmışlar fakat Yerel Mahkeme ilk kararında direnmiştir. Bu karar temyiz edildiğinde Yargıtay’ın aynı dairesi 2004 yılında, 9 yıl önce onadığı mahkûmiyet kararının aksine, ilgililerin salıveril esine karar verdi.[/foot]

    Sanırım bu hatırlatmayı neden yaptığım anlaşılmıştır.

    Geçtiğimiz aylarda ‘dokunulmazlıkların kaldırılması’ bir kez daha gündemde idi. Anayasanın 83/2. maddesi, eklenen geçici bir madde ile Anayasaya aykırı bir şekilde askıya alındı. Aslında yapılan hukuki olarak basit bir operasyon. Getirilen düzenleme ile yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmünün uygulanmayacağı söylenmiş oldu. Böylece Anayasanın aradığı “Meclis kararı” devre dışı bırakılmış oldu.

    Sürecin nasıl işletileceğine ise bakılıyor. Anlaşılan o ki, 91’den daha ‘estetik’ bir yol arayışındalar.

    Şimdi bir hatırlatma daha.

    EMASYA hatırlardadır: Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma.

    Dayanağını İller İdaresi Kanunu’ndan alan ve İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında 7 Temmuz 1997 tarihinde imzalanarak yürürlüğe giren EMASYA Protokolü, valilerin ihtiyaç duydukları anlarda askeri birlikleri iç güvenlikte kullanabileceklerine dair ve bunun nasıl uygulanacağına yönelik bir protokoldü.[foot]Tabi burada ‘resmi’ kısımdan bahsediyoruz. Yoksa bu işbirliğinin uzun yıllara yayılan ‘fiili’ bir yanı da bulunmakta.[/foot] Protokol 2010 yılında darbeye zemin hazırladığı gerekçesiyle, AKP iktidarı tarafından kaldırılmıştı. O yıllar, hatırlanacağı üzere, ‘Ergenekon’ ve ‘Balyoz’ yılları idi.

    Şimdi, bu protokol ‘terörle mücadelede etkinlik’ gerekçesi ile yeniden gündemde.[foot]Aynı zamanda bir avukat yani hukukçu olan AKP milletvekili Mehmet Ali Şahin terörle mücadelede Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının elini güçlendirecek, rahat bir şekilde terörle mücadele etmesini temin edecek bir yasal düzenleme çıkarttıklarını bakın nasıl anlatıyor: “Düşününüz; terör örgütü elemanları kaçıyor ve bir eve, bir işyerine girdi. Arkadan da askerimiz, polisimiz kovalıyor. Polisimizin ve askerimizin o eve, işyerine girebilmesi için hakim kararı gerekiyor. Anayasa öyle diyor. Konut ve işyeri dokunulmazlığı var. Şimdi ne yaptık? O birliğin komutanına yazılı emirle o eve ve işyerine girme yetkisini veriyoruz. 24 saat içerisinde de o yazılı emir hakimin onayına sunulacak. Hakimin kararını bekleyene kadar adam orada yapacağını yapar. Güvenlik güçlerimizin elini güçlendirmek için böyle bir yasal düzenleme yaptık. Biz Türkiye’yi daha da demokratikleştirebilmek için daha önce var olan, güvenlik güçlerimize verilmiş olan birtakım yetkileri geri almıştık. Demokratikleşme paketleriyle. Şimdi terörle böylesine kapsamlı bir mücadele yaparken bu yetkileri tekrar geri verilmesi zarureti doğdu. Daha önce AK Parti iktidarı olarak almış olduğumuz birtakım yetkileri, şimdi yeniden geri verdik.” (http://akgundem.com.tr/sahin-bu-yetki leri-tekrar-geri-alacagiz/48700/).[/foot] Hem de ‘askerlerin’ dokunulmazlığa kavuşturulma çabası ile birlikte.[foot]Düzenlemede, soruşturmaların başbakanlık ve bakanlık iznine bağlanması, askeri suçların askeri yargıya tabi olması, birlik komutanlarına operasyon bölgelerinde arama ve müdahale yetkileri verilmesi gibi hususlar yer alıyor.[/foot] Hem de milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırıldığı bir zamanda.

    Güzel tesadüfler!

    Bir de tüm bunların üzerine Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne benzer bir yapının yeniden kurumsallaştırılmasını ve Yargıtay ile Danıştay’a yönelik yapılan operasyonları ekleyebilirsiniz. Bu yazı yazıldığı sırada Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan dolayı açılan davaların, suçun işlendiği yerin bağlı olduğu ilin adıyla anılan ağır ceza mahkemelerinde görülmesi de yasalaşmıştı.

    Tüm bu gelişmelere bakıp, kolay bir okuma yapılabilir: Demokratikleşme süreci zaten durmuştu, şimdi geri dönüşler yaşanıyor. Ya da AKP demokrat kimliğinden tamamen vazgeçiyor. Ya da…

    Bu okuma(lar), AKP’li yılları askeri otoriteyi sivil otoriteye bağlı kılan reformların yapılmış olduğu, askeri vesayetin kırıldığı bu nedenle de “devrim” niteliğinde uygulamaların hayata geçtiği bir dönem olarak gören görüşün bugünkü tezahürüdür.

    Oysa AKP döneminin kendisinden önceki dönem hukuku/hukuksuzluğu ile arasında bir süreklilik bulunmakta. Bu anlamı ile zaten bir geri dönüşten bahsedilemez. Bunun yanında, olan biteni buna indirgemek de eksikli kalacaktır. Nihayetinde ülkeyi dönüştürme misyonu ile hareket eden aktör(ler)den bahsediyoruz.

    Yalnızca bu yazının konusu olan yasal değişiklikler değil, bir bütün olarak son dönem yasal değişikliklerin tamamı AKP iktidarı açısından iki nedenle mutlak olarak gerekli. Birincisi; tüm muhaliflerin susturulması ve gerektiğinde tasfiyesi ile “sıkıyönetim” uygulamalarının süreklileşmiş bir hal alabilmesi için bu değişikliklere ihtiyaçları bulunmakta. İkincisi ise, kendilerine yönelmesi olası soruşturma ve davaların önden bertaraf edilmesi.

    Dokunulmazlıkların kaldırılmasının ise, Kürt siyasetinin (bir kez daha) alanının daraltılması amacı taşıdığı açık. Bunun önümüzdeki dönemin olası politikaları ile bir bağının olduğu da görülebiliyor. Bu yalnızca ‘sopa’ politikası olarak da düşünülmemeli. Ama Kürt siyasetine yönelik olmasının yanında tüm muhalefetin siyaset alanını daraltmaya yönelik bir amaç taşıdığı, bir tür ‘siyaset yapma yasağı’ olduğu da görülmeli.

    Esas dikkate alınması gereken noktanın ise Meclis’in devre dışı bırakılmak istenmesi olduğunu düşünüyorum. Yargı bu başlıkta (da) ‘karar verici’ hale getirilmek isteniyor. Bu halin dokunulmazlık kavramının varlık nedenine aykırı olduğu açık. Kral ile Parlamento arasında süren mücadeledeler sonucunda parlamenterleri Kral’a karşı koruyan bir zırh olarak siyasete giren dokunulmazlığın kökeninde esas olarak yürütmenin keyfiliğine karşı bir “önlem” bulunmaktadır.[foot]Fransız İhtilali’nden sonra toplanan Meclis’te, Meclis üyelerinin, Meclisin kararı olmaksızın ve suçüstü hâli hariç, tutuklanamayacağını öngören bir kararname yayınlanmıştır[/foot] Yoksa söz konusu olan bir ayrıcalık değildir.

    Şimdi ise yasama devre dışı bırakılarak, neredeyse tamamı yürütmenin kontrolü altına alınan yargı eli ile siyaset dizayn edilmek istenmektedir.

    Kuvvetler ayrılığı mı?

     

  • Bölge Adliye Mahkemeleri Ceza Yargılamasına Ne Getiriyor?

    5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 272. maddesinde düzenlenen istinaf yasa yolu, ceza mahkemelerinden verilen ve kesin nitelikte olmayan kararlara karşı Yargıtay yerine, davanın görüldüğü mahkemenin bulunduğu il veya ilçenin coğrafi konumuna göre Türkiye’nin yedi bölgesinde kurulan yedi istinaf mahkemesinden birine başvuru yapılması şeklinde işleyecek. İstinaf mahkemelerinin kurulduğu merkezler; İstanbul, Ankara, Samsun, İzmir, Antalya, Gaziantep, Erzurum olarak belirlendi. Civar il ve ilçe mahkemelerden verilen kararlar, bu illerde kurulan BAM’larda değerlendirilecek.

    İstinaf Mahkemesi, İlk Derece Mahkemesinin kararında usule veya esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığını saptadığında istinaf başvurusunun esastan reddine karar verecek. İlk derece mahkemesinin kararında bir hukuka aykırılık nedeninin bulunması hâlinde ise hükmün bozulmasına ve dosyanın yeniden incelenmek ve yeni bir karar verilmek üzere ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar verecek. Diğer hâllerde, gerekli tedbirleri aldıktan sonra (…) davanın yeniden görülmesine ve duruşma hazırlığı işlemlerine başlayacak. Eğer ilk derece mahkemesinin kararına karşı istinaf yoluna başvuran tutuksuz sanık istinaf duruşmasına gelmezse, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 281. maddesinde talebinin reddedileceğinin kendisine bildirileceği yazıyor. İlk derece mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusu yapan vatandaş duruşmaya katılamazsa istinaf hakkı ölüyor.

    İstinaf mahkemesi, yaptığı yargılama sonunda ya istinaf başvurusunu esastan reddedecek veya ilk derece mahkemesi hükmünü kaldırarak yeniden hüküm kuracaktır. Mahkemece, gerekli görülen tanıkların, bilirkişilerin dinlenilmesine ve keşfin yapılmasına karar verilecektir. Tanıkların Segbis olarak adlandırılan görüntülü talimat sistemi ile dinlenmesi mümkün olsa da, keşif için Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi ilgili dairesinin Van’a gitmesi gerekecektir. Bu çoğunlukla mümkün olmayacağından, keşif, yine talimat yoluyla yapılacaktır. Keşif ve tanık dinleme olanaklarına ilişkin getirilen düzenleme, delillerle doğrudan temas etme ve yeniden delil toplamayı istisnai ve sınırlı hale getirmekle/olmakla eleştiriliyor. Bu yüzden ülkemizde uygulamaya konulmak istenen yapının istinaf değil, kendine özgü, bir nevi genişletilmiş ve bölgeselleştirilmiş temyiz yargılaması olduğu öne sürülüyor. Yani bir tür “Türk tipi istinaf” sistemine sahip olduğumuz anlaşılıyor.

    Yargıtay’a temyiz incelemesine gelen dosyalar tecrübeli tetkik yargıçlar tarafından incelenip beş kişilik kurula sunuluyordu. İstinaflarda tetkik yargıcı yok. Onların yerine bir üye dosyayı okuyup, diğer iki üyenin görüşüne sunacak.

    İlk derece mahkemelerinden verilen beş yıl veya daha az hapis cezalarını onayan İstinaf Mahkemesi kararı kesin olacak. Bu kararlara karşı Yargıtay’a temyize gidilemeyecek. Örneğin; Asliye Ceza Mahkemesi’nin cumhurbaşkanına hakaret suçundan dolayı verdiği 4 yıl hapis cezasını inceleyip onayan Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi’nin kararı kesin olacak (CMK m. 286-2/a). Bunun yanında, on yıl veya daha az hapis cezasını veya adli para cezasını gerektiren suçlardan, ilk derece mahkemesince verilen beraat kararları ile ilgili olarak istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararlar da temyiz edilemeyecek. Bölge Adliye Mahkemesi karar ve hükümlerine karşı ilk kararı veren mahkeme direnemez; bunlara karşı herhangi bir kanun yoluna da gidilemeyecek. Bu kararlara karşı karar düzeltme başvuru yolu da kapalı.

    Ülkemizde 2016 yılı itibarıyla 14 bin civarında adli yargıda görev yapan yargıç ve savcı bulunuyor. Bunlardan 1034’ü atanmış bulunuyor. İstinaflara giden yargıç ve savcıların işleri diğer yargıç ve savcılara bölüştürülecek. Çünkü büyük kentlerde, istinaflara giden yargıç sayısıyla orantılı olarak mahkemeler kapatılacak. Bu durumda, yaklaşık 600 davaya bakan bir İstanbul ceza yargıcı, bundan sonra 800 – 1000 civarında davaya bakmak zorunda kalacak. Yani, dört ay sonraya bırakılan duruşmalar, beş ila altı ay sonraya bırakılmak durumunda kalınacak. Üstelik önceden Yargıtay, temyiz incelemesini tetkik yargıcının raporuyla, dosya üzerinden yapıyorken, şimdi Bölge Adliye Mahkemesi gerekli görmesi halinde yeniden yargılama yapıp tarafları, tanıkları dinleyecek. Belki de keşif yapacak. Hem de ilden bir başka ile giderek. Mahkemenin vereceği 5 yıldan fazla hapis cezası kararlarına karşı bu kez dosya, temyiz yolu ile Yargıtay’a gidecek. Bu süreyi de eklersek, yargılama süreleri kısalmayıp, daha da uzayacak.

    BAM’larla birlikte ortaya çıkan bir başka sorun da, istinaf incelemelerinin yedi ayrı bölgede, yedi ayrı istinaf mahkemesi tarafından yapılacak olması. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi’nin ilgili dairesinin usule veya yasaya uygun gördüğü bir uygulamayı İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi ilgili dairesi yasaya aykırı görecek. Uygulamaya İzmir, Gaziantep, Ankara, Samsun, Erzurum istinaf mahkemelerinin nasıl yaklaşacağı da meçhul olacak.

    İstinaf yargıç ve savcılarının seçimlerinde de liyakat ve kıdeme değil, yürütme ile olan ilişkilere göre atama yapıldığı eleştirileri sıkça yapıldı. Atamalarda, yürütmeye yakınlığı ile bilinen Yargıda Birlik Derneği’nin (YBD) etkili olduğu yargı camiasında açıkça biliniyor. Bu durum, yargıda küskünlüklere ve çalışma barışı açısından motivasyon kayıplarına neden olacaktır. Kutuplaşmış yargı içinde çoğunlukla YBD ve dolayısıyla hükümete yakın yargıçlar mahkeme başkanı oldular. İlginç ve tehlikeli olan; bu başkanlar, ilk derece mahkeme yargıç ve savcılarına ”pekiyi”, ”iyi”, ”orta” ve ”zayıf” diye notlar verecekler. İstenmeyen kararlar veren yargıçların bu kararları bozulmakla kalmayıp, not ile yargıcın cezalandırılması da söz konusu olabilecek. Bu nedenle yargıçların, özellikle hükümeti ilgilendiren konularda cesaretle ve inandıkları şekilde karar vermeleri kimi zaman sorun teşkil edecek.

    Sonuç olarak; hükümet çevrelerinin Yargıtay’ın iş yükünün azalacağına dair önermeleri gerçekten de doğrudur, ancak; ülke genelinde yargıda iş yükü katlanmış, yargılama sürelerinin uzaması sorunu ile karşı karşıya kalınmıştır. Bu mahkemeler, gerek üye ve başkanlarının seçimi, incelenmeyi bekleyen milyonlarca dava nedeniyle oluşacak yoğunluk, gerekse çok başlılıktan kaynaklanan çelişkili kararlar nedeniyle uzun süre tartışılacağa benziyor.

  • Yargının Bağımsızlığı, Yargıcın Tarafsızlığı, Yargıçlık Teminatı Üzerine: Hukukun Üstünlüğü ve Etik Tasfiye  Ediliyor

     

    “Bakın çocuklar bizim ilk dersimiz bağımsızlık”

    Ceyhun Atuf Kansu

     

    2003/43 sayılı Birleşmiş Milletler Bangalor Yargı Etiği İlkelerinin, ‘Bağımsızlık’  başlığının  altında “Yargı bağımsızlığı, hukuk devle- tinin ön koşulu ve adil yargılanmanın temel garantisidir. Bundan dolayı hakim, hem bireysel hem de kurumsal yönleriyle yargı bağımsızlığını temsil ve muhafaza etmelidir.” ifadesi, 1.3. maddesinde ise “Hakim, yasama ve yürütme organlarının etkisi ve bu organlarla uygun olmayan ilişkilerden fiilen uzak olmakla kalmayıp, aynı zamanda öyle görünmelidir de” ilkesi yer almaktadır.

    Bu ilkelerin, Türkiye’nin yasama ve yürütme ile yargı organlarını ve temsilcilerini bağlayacağı yönünde bir kuşku söz konusu olmadığına göre doğrudan konuya girebiliriz.

    Anayasa’nın ‘Cumhuriyetin Nitelikleri’ başlıklı 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu, 7, 8 ve 9. maddeleri ise  yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin kimler tarafından kullanılacağını belirtiyor. Bahsi geçen maddelerde yürütme görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından  Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılacağı ifade edilirken, 11. maddede Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı  organlarını  bağlayan temel hukuk kuralları olduğunu söyleniyor. Yine Anayasa’nın 75, 101, 104, 116, 125, 138, 139 ve 159. maddelerinde ayrıntılı açıklamalar yapılıyor.

    Bu düzenlemelere göre, Cumhurbaşkanının yargıya ilişkin görev ve yetkileri    yasada    belirtilen   sayıda yüksek mahkeme üyesini seçmekten ibarettir ve dolayısıyla başka bir yetkisinin bulunmadığı her türlü izahtan varestedir. Cumhurbaşkanına Anayasa’da belirtilen koşulların gerçekleşmesi halinde TBMM seçimlerini yenileyebilme yetkisi verilmiştir fakat Anayasa’nın hiçbir yerinde yargıya ilişkin seçimlerini ya da kararlarını yenileyebileceği öngörülmemiştir. Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işler hariç olmak üzere idarenin her türlü eylem ve işlemlerinin yargısal denetime ait olacağı, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu hüküm altına  alındığı  halde, yargının diğer güçlerin kararlarına uyma zorunluluğundan veya denetlenmesinden söz edilmemiştir.

    Anayasa’nın 146, 154 – 160. maddelerinde Yüksek Mahkemeler tanımlan- makla birlikte, 159. maddesinde özellikle Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre kurulup görev yapacakları belirtilmektedir. 138. maddede ise yargının bağımsızlığı ilkesi her kurum ve kişiyi bağlayan anayasal bir kural olarak yerini almıştır.

    Bu durumda Anayasa’da yüksek mahkemeler arasında sayılan Sayıştay, Danıştay ve Yargıtay’ın başkanlarının  Cumhurbaşkanının çay bahçesinde ne işleri olduğu, neden o programlara katıldıkları, Danıştay Başkanı’nın neden cübbesinin önünü iliklediği, Yargıtay Başkanı’nın neden “Biz devletin başkanıyla, devletin başıyla bir arada olmaktan onur duyarız” dediği ve Cumhurbaşkanının neden “Bu duruma daha önce alışmamışlar ama alışacaklar. Ben yargının da yasamanın da yürütmenin de başıyım” dediği soruları oldukça haklı sorular olarak karşımıza çıkar.

    Mevcut kural ve ilkeleri alt alta okuduğumuzda  Cumhurbaşkanının kesinlikle yargının başı olmadığı ve yargıya hiçbir kişi veya kurumun müdahale edemeyeceği, yapacağı işi öğretemeyeceği  açıktır.

    Çünkü;

    • Cumhurbaşkanına yasama ve yürütmeye dair faaliyetlere karışma, iptal etme yetkileri verilmekle birlikte yargısal faaliyetlere müdahale etme yetkisi bulunmamaktadır. Örneğin Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’na başkanlık edebilir, yasaları onaylayabilir, geri gönderebiliir, referanduma götürebilir ama Yargıtay’a ya da bir başka mahkemeye, HSYK’ya başkanlık yapamaz, bir mahkeme kararının uygulanmasını durduramaz, yeniden karar verilmesini isteyemez.

     

    • Yargıçlar, yasama ve yürütme organlarının etkisinde kalamazlar ve böyle bir izlenimin doğmasına da sebebiyet Yasama ve yürütme organlarıyla uygun olmayan ilişkilerden sadece zihinsel olarak değil, fiilen de uzak durmalıdırlar. Otoriterliğini her vesileyle dile getiren bir yürütme organı temsilcisinden uzak  olmak bir yargıcın birinci görevi olmalıdır. Cumhurbaşkanının   “ben yargının da başıyım” demesi ne kadar tehlikeli ise, yargıçların bunu kabullenmesi de Cumhuriyet ve demokrasimiz için bir o kadar tehlikelidir. Yargıtay Genel Kurulu her ne kadar mevcut başkanı, Cumhurbaşkanı adına Zekeriya Öz’e elçi olarak gittiğini bile bile Yargıtay Başkanı olarak seçmiş ise de bu onun Danıştay ve Sayıştay Başkanı ile birlikte, ele güne karşı çay toplamaya gitmesinin kabullenilebileceği anlamını taşımamalıdır.
    • 26 yıl önce Turgut Özal’ın “alışırlar” sözüne karşı telgraf  çeken teğmen Murat Şeref Baba örneğinde olduğu gibi alışmakta ehil bir toplumun yaratılması ile açıkça hukuksuz ve anti-demokratik olan yasaların/uygulamal  hayata  geçirilmesi otoriter bir tek adam rejimine geçilmek istendiğinin en açık kanıtıdır. Otoriter bir rejimde yargının ne kadar bağımsız ve yargıçın ne kadar teminatsız olacağını söylemeye gerek yoktur. Bu bağlamda Türkiye’de ilk defa yargıçlar diğer meslektaşlarıyla birlikte Yargıtay’ın önünde eylem yapmış ve basın açıklamasında bulunmuşlardır. Yine Türkiye’de ilk defa kimi Yargıtay üyeleri yaşanan hukuksuzluktan duydukları endişe nedeniyle sokağa inmişlerdir. Ne yazık ki bunların, alışmakta ehil toplumun yaratılmasında kullanılan medya ve arkasındaki güç tarafından insanlara aktarımı (dolaylı da olsa) engellenmiştir.

     

    • Yargıçlar, 65 yaşını bitirinceye kadar kadrosuzluk, mahkemenin kapanması gibi gerekçeler ile siyasi iktidar yapmak istediklerini fütursuzca, cüretkar bir biçimde yapıyor.Yargı bağımsızlığını yok etmek istiyor. Açıkça Anayasa’ya aykırı olduğunu bildikleri halde Yüksek Mahkeme üyelerinin yasa yoluyla tasfiyesini istiyorlar. Burada durup düşünülmesi gereken şey ise yargı iktidarını paylaşan ekseriyet Yargıda Birlik Derneği üye yargıç ve savcıların bu düzenlemeye destek çıkıyor ve olayı cemaat tasfiyelerine bağlıyor olmalarıdır.

     

    • Yargı bağımsızlığı ve yargıçlık teminatı halkın hukuka ve adalete erişim ile adil yargılanma hakkının, hukuk güvenliğinin ve hukukun üstünlüğü ilkesinin korunmasının güvencesidir. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin azli ile başlayan süreç asıl olarak anılan hak ve ilkelerin korunmasına dair bir saldırıdır. Adalet ve demokrasinin yok edildiği yönetim biçiminin adının diktatörlük olduğunun unutulmaması

    Bugüne kadar yargı sopa olarak kullanılmış, otoriter bir yönetim şekli tesis edilmiş, yasama ve yürütme güçleri arasındaki ayrılık ortadan kaldırılmış, yargı baskı altına alınmıştır. Şimdi yargı gücü de aynı yasama ve yürütmede olduğu gibi tek adama bağlanmak ve demokrasi yok edilmek istenmektedir. Demokratik hakları istemek, talepleri yüksek sesle dillendirmek ise kuşkusuz suç değildir.

    Son cümle; Türkiye halkının Cumhuriyet ve demokrasiye sahip çıkarak güçlü bir biçimde adalete erişim hakkını, adil yargılanma hakkını ve hukuk güvenliğini talep etme zamanı gelmiştir.

     

  • Anayasa tartışmaları sürerken…

    Ülkemizde ve dünyada bombaların patlatıldığı, katliamların yaşandığı bir süreçte dergimizin ikinci sayısını hazırladık. 28 Haziran günü İstanbul Atatürk Havalimanı’ndaki saldırıda onlarca insanımızı kaybettik. Yüzlerce yaralımız var. 3 Temmuz’da Bağdat’ta gerçekleştirilen bombalı saldırıda ölenlerin sayısı ise 250’yi geçti. Hukuk Defterleri olarak bu terör saldırılarını lanetliyoruz.

    ***

    İlk sayımıza ilişkin aldığımız olumlu tepkilerin her biri bizim için ayrı ayrı motivasyon kaynağı. Bir kez de buradan tek tek teşekkür etmek isteriz. İlk sayımızın her yaş ve meslekten gördüğü ilgi, yalnızca hukukçuların değil, dünyayı ve memleketi hukukun tersyüzünden takip etmek isteyen herkesin dergisi olacağımızı bizlere gösterdi. Bir kez daha anladık ki Hukuk Defterleri tarif ettiğimiz boşluğu dolduracak.

    Bunun yanında eksiklerimizin farkındayız. Bu sayıda da tümünü çözebilmiş değiliz. Eleştirilerinizin ve önerilerinizin bizim için çok önemli olduğunu bir kez daha hatırlatmak isteriz.

    Hukuk Defterleri’nin dağıtım ağı şu anda çok kısıtlı. Bunu zaten fark etmişsinizdir. Buna dair de yapacaklarımız var ve açıkçası, her bir okurumuzun aynı zamanda dergimizin temsilcisi olabileceğini de düşünüyoruz.

    ***

    Şimdi ikinci sayımız ile karşınızdayız.

    Bu sayımızın dosya konusu “Anayasa Tartışmaları”. Yazarlarımız uzunca süredir ülke gündeminin baş sıralarında olan konuyu farklı açılardan ele aldılar. Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu yazısında anayasa yapma yetkisini işlerken, Fatih Yaşlı “anayasa tezlerini” yazdı. Bilgütay Hakkı Durna ise yazısında tartışılan anayasanın kimin olduğunu sorguluyor. Yazılar bir bütün olarak hem anayasa tartışmalarının, hem de yeni bir anayasa yapmanın meşruiyetini tartışmaya açıyor. Tahmin edeceğiniz gibi, bu konu bu sayıyla sınırlı kalmayacak. Hukuk Defterleri önümüzdeki sayılarda anayasa ve başkanlık konusunu tartışmaya devam edecek.

    Bu sayımızın hazırlık aşamasında, “Danıştay Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” Meclis’te kabul edildi. YARSAV Başkanı Murat Arslan’ın bu değişiklik ile ilgili titizlikle hazırladığı kapsamlı çalışması da bu sayımızda yer alıyor. Arslan’ın çalışması aynı zamanda, söz konusu Kanun’un Anayasaya aykırılığına ilişkin Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak başvurular açısından da önemli bir kaynak.

    Dergimizin sabit bölümlerine bu sayıda yeni bir tane daha eklendi. Hukuk Felsefesi sayfamızın ilk yazarı olan Yrd. Doç. Dr. Gökçe Çataloluk’un çalışması “Marksizm ve Hukuk Kuramı Üzerine Kısa Bir Değerlendirme” başlığını taşıyor.

    Bunların yanında birçok dostumuz her biri ayrı değer ve öneme sahip yazılarıyla ikinci sayımıza katkı koydular.

    Yargıçlar Sendikası Başkanı Mustafa Karadağ, Cumhurbaşkanı ile çay toplayan yüksek yargı başkanlarının olduğu bir dönemde yargının bağımsızlığını yazdı. Yargıçlar Sendikası Yönetim Kurulu üyesi Nuh Hüseyin Köse bölge adliye mahkemelerini; sendikanın diğer bir Yönetim Kurulu üyesi Tamer Akgökçe sulh ceza hakimliklerini tartışmaya açtı.

    Bilgütay Hakkı Durna, diğer bir yazısında dokunulmazlıkların kaldırılmasının Meclis’te kabul edilmesinin ne anlama geldiğini ele alıyor. Afşin Burak Umar Alman Parlamentosu’nun Ermeni Soykırımını tanıması üzerinden konuya dair yapılan tartışmalara ilişkin bir değerlendirmeyi kaleme aldı. Doç. Dr. Gökhan Günaydın ise, laiklik konusunda ilk sayımızda başladığı tartışmaya bu sayıda devam ediyor. Necdet Okcan, iş yargılamasında önemli değişikliklere yol açabilecek olan İş Mahkemeleri Kanunu Tasarı Taslağı’nı değerlendirdi.

    Hukuk ve Sanat sayfasında Selin Aksoy , yargının iktidarın bir aracı haline gelmesini ele alan Aristofanes’in Eşekarıları oyununu inceledi. Portre köşemizde ise Evrim Şenöz, hukuk ve sosyalizm mücadelesini hiç ara vermeden sürdüren, birçoğumuzun güleryüzlü “Alp abisi” Av. Alp Selek’i anlattı.

    Öğrenci dostlarımız Berkay Çelen, Burak Çınar ve İlkay Güven de yazılarıyla Öğrenci Gözünden sayfasını hazırladılar.

    ***

    Üçüncü sayımızın dosya konusunu “hukuk alanında birlikte mücadele” olarak belirledik. Üçüncü sayımıza katkı sunmak isteyen okurlarımızın bizimle irtibata geçebileceğini tekrar hatırlatmak isteriz.

    Önümüzdeki sayımızda buluşmak üzere…
    Yayın Kurulu