Blog

  • Hukuki Himaye Sigortası ve Avukat Seçme Özgürlüğü

    Kimi her şey alın yazısıdır
    hiçbir şeyi değiştiremezsin der.
    Her şeyi değiştirmek istiyorum!
    Henüz hiçbir şeyin yazılmadığı
    en başa dönmek istiyorum…[1]

    Hukuki Himaye Sigortasının hayatımıza girmesine –belli ki- çok az kaldı. Konu, Adli Yıl açılışında Cumhurbaşkanı tarafından hukuki himaye sigortasını Türkiye’ye kazandırmayı umuyoruz denilerek duyuruldu. Hemen sonrasında, Adalet Bakanı düzenlemeye dair bir açıklama yaptı. Buna göre, hukuki himaye sigortası adalete erişimde eşitlik sağlayacak, dahası adalete erişimle ilgili her derde deva olacak. Hükümet biraz mübalağa etmiş olabilir ama hukuki himaye sigortasının, hukuk hizmetlerini ticarileştirmekte büyük bir rol oynama potansiyeli olduğunu biliyoruz. Yani hukuki himaye sigortası, sadece “bir sigortadan” ibaret olmayabilir. Hukuki himaye sigortası, gelmekte olan avukatlık şirketi modelinin finans kaynaklarından biri olmaya aday. Nasıl mı? Sigortalının elinden avukatını seçme özgürlüğünü alıp, bunu şirketlere veya Hükümet kontrolüne vererek!

    Hukuki himaye sigortasının gelişimi içinde avukat seçme özgürlüğü

    Hukuki himaye sigortası, 1897 yılında Fransa’da Sou Medical Insurance Company tarafından kurulmuştur. Daha sonra bu sigorta Fransa ve İsviçre’de motorlu taşıt sahiplerine yönelik bir sigorta olarak geliştirilmiştir. Ülkeler arasında zaman içinde ortaya çıkan bir farklılık, gelişim ve yaygınlaşma hızını da etkilemiştir. İşte bu farklılık, bu sigorta türünün, İngiltere veya Fransa’nın aksine, avukatını seçebilme özgürlüğünün daha geniş olduğu Almanya ve Avusturya’da hızla yayılabilmesine olanak sağlamıştır.

    Sigortalının, hukuki temsilcisini seçebilmesi, genellikle mahkeme öncesi aşama ve mahkeme aşaması diye iki aşamada karşımıza çıkabilir.

    Avukatını seçebilme özgürlüğüne ilişkin tartışma ve deneyim neticesinde olsa gerek, Avrupa Birliği (kısaca “AB”) kurumları, ilgili yasal düzenlemeyi yaparken, bu hususu özellikle düzenleme ihtiyacı hissetmiştir. Buna göre, üye devletlerin, derdest mahkeme işlemleri sırasında veya bir idari makam önünde -hukuki- bir temsilcinin özgürce seçilmesini garanti etmekle yükümlü olduğu düzenlemesine yer verilmiştir.[2]

    Türkiye’de ise Hukuksal Koruma Sigortası Genel Şartları (kısaca “HKSGŞ”) B. 4. maddesine göre sigortalı kendi avukatını kendisi seçer. Sigortacı sigortalıya avukatın seçimi konusunda herhangi bir öneride bulunamaz. Ancak yine HKSGŞ B. 5. maddesine göre sigorta şirketi, sigortalının yazılı istemi üzerine, yargılama dışı işlerde (genellikle mahkeme aşaması öncesinde) sigortalıya hukuki yardım verebilecektir. İşte bu hukuki yardım, bizzat sigorta şirketi bünyesindeki avukatlar tarafından verilebileceği gibi, sigorta şirketinin dışarıdan hizmet aldığı avukatlık bürolarınca da sunulabilecektir. Bu durumda sigortalının avukat seçimini kendisinin yapmadığından ve açık bir çıkar çatışması ihtimalinden söz edebiliriz. Ayrıca, sigortalının mahkeme aşaması için bir avukatının olmadığı veya bir avukat seçemediği durumda, sigorta şirketlerinin sigortalıya avukat önerisi veya yönlendirmesi yapabilmesi hatalı şekilde savunulmaktadır.

    Hukuki himaye sigortasında, sigortalının hukuki temsilci seçme özgürlüğü meselesi, mahkeme öncesi aşamada, sigortalının hukuki yardıma ihtiyacı anında başlar. Buna karşılık, sigorta şirketleri, hukuki uyuşmazlığa ilişkin talebin alındığı ilk aşamada dahi vekil seçme hakkını sınırlayabilmektedir. Hatta sigorta şirketleri arabuluculuk veya uzlaştırma aşamasında sigortalının kendi avukatının ücretini ödemek istememektedir. Ancak AB’deki içtihatlara göre avukat seçme özgürlüğü ilkesi, yargılamadan hemen önceki aşamaya yani hazırlık aşamasına kadar genişletilmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 37. sayısında okuyabilirsiniz.

     

     

     

    *Bu yazıyı, yaşamını adalet ve eşitlik mücadelesinde, özellikle kadının özgürleşmesi ve sigorta hukuku alanlarında unutulmaz bir hatıra bırakan saygıdeğer meslek büyüğümüz Avukat Dr. Tennur Koyuncuoğlu’nun anısına kaleme aldım.

    [1] “La vita davanti a sé (Onca Yoksulluk Varken)” Gray, Romain; Yönetmenler Ponti, Edoardo ve Chiti, Ugo.

    [2] 22 Haziran 1987 tarihli 87/344 Avrupa Birliği Konsey Direktifinin 4. Maddesi.

  • Hayvanlar & Haklar: Liberal Hak Teorilerinde Hayvana Yer Açarak Antroposantrizmden Kurtulabilir Miyiz?

    Kendisi de hayvanlar âleminin bir mensubu olan insanın, kendisinden başka hayvanlar üzerine düşünmesi kuşkusuz yeni bir fenomen değil. Hatta bu öylesine malum bir önerme ki yazıya böylece başlamış olmam kimi okurlarda yavan bir tat bırakmış bile olabilir. Yine de kabaca son otuz yıl içerisinde hayvanlara bakışımız çarpıcı bir biçimde değişti. Bu dönüşümün geri planında tarihçi Harriet Ritvo’nun ‘hayvan dönüşü’[1] olarak adlandırdığı akademik akımın rolü yadsınamaz. Ritvo’ya göre, 70’lerden başlayarak sosyal ve beşerî bilimler literatüründe insan-hayvan ilişkisini yöneten yerleşik öğretilere eleştirel yaklaşan çalışmaların sayısı birden muazzam biçimde artmıştır. İnsanın tüm kâinatın merkezine koyan antroposantrik (insan-merkezci) yaşam kurgusunu sorgulayan bu ‘yeni’ akım, düşünmenin odağını insandan alıp hayvana çevirmiştir. Bunun pratikteki en önemli çıktısı ise, liberal hümanizmin değerler kümesinde, en iyi ihtimalle, insan için araçsal değeri üzerinden; ikincil olarak yer bulabilen hayvanların, kendilerine içkin değerlerinin tanınmasıdır.

    ‘Tıpkı insan gibi’

    Hayvanın kendisine içkin değerini ortaya koyarken ‘hayvan dönüşü’ literatürünün başvurduğu temel taktik, liberal hümanist teorilerin hayvanı dışlarken kullandıkları iddiaları çürütmek olmuştur. Söz gelimi, Singer’in ‘azami haz; asgari acı’ prensibine dayanan faydacı hayvan özgürleşmesi tezi uyarınca[2], hayvanlar da tıpkı insanlar gibi ‘hissedebilen varlıklar’ olduğuna göre, onların menfaatleri de etik kalkülüste doğrudan yer bulmalıdır. Bunun aksini iddia etmek, ‘türcülük’ten; yani, tıpkı ırkçılık ve cinsiyetçilikte olduğu gibi birini yalnızca mensup olduğu bir grup sebebiyle ayrımcılığa tabi tutmaktan başka bir şey değildir. Öyleyse, insan-hayvan karşılaşmalarının tamamında hem insan hem de hayvan için asgari acının ve azami hazzın gerçekleşmesi hedeflenmelidir. Buna göre, insanın, söz gelimi, bir bardak sütten alacağı haz, sütün üretilmesinde hayvanın karşılaştığı acıdan daha fazla değilse—ki endüstriyel hayvancılık sektörünün işleyişini düşününce ortada kıyas götürmeyecek bir dengesizlik olduğu ortadadır—sütü ne üretmek ne de tüketmek ahlaken savunulabilir.

    İnsan-hayvan karşılaşmalarının asgari acıya sebep olacak biçimde her olay özelinde analiz edilmesini gerektiren faydacı yaklaşım, hayvanların menfaatlerine egaliteryen yaklaşması yönüyle devrimci olsa da tabiatı gereği bağlamsal ve sonuç odaklıdır. Fakat, bugün hayvanlara yönelmiş sistematik ve girift şiddet karşısında, hayvanların faydacı teori üzerinden pratikte mutlak olarak korunması gerçekten de objektif olarak zordur. Bu sebeple, hayvan sorusuna deontolojik yaklaşımlar[1], hayvanların menfaatlerinin ancak ihlal edilemezlik prensibine dayanan hak temelli teorilerle güvence altına alınabileceğini savunmuştur.[2] Buna göre, bir bardak süt örneğine dönecek olursak, hayvanların özgürlük hakları tanındığında, endüstriyel hayvancılık sektöründe hiçbir hayvan tutsak edilemeyecektir. İnsan menfaatleriyle hayvanların özgürlük hakkının çatıştığı ihtimalde ise hangisine öncelik tanınacağı, bir toplam acı-haz analizi üzerinden değil; ancak hakların sınırlandırılması rejimine benzer bir biçimde yapılabilecektir.

     

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 37. sayısından okuyabilirsiniz.

     

     

     

    [1] Deontolojik etik, hareketlerin sonuçlarına odaklanan etik değerlendirmelere karşı çıkan ve sonuçlardan ziyade seçimlerin kendisinin doğruluğuna ya da yanlışlığına odaklanan bir ahlak felsefesi teorisidir.

    [2] Hayvan hakları teorileri hakkında daha fazla bilgi almak için Tom Regan ve Gary L. Francione’nin eserleri iyi bir başlangıç olabilir.

    [1] Harriet Ritvo, “On the Animal Turn”, Daedalus, C. 136, S. 4, 2007, ss. 118-22.

    [2] Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi, çev. Hayrullah Dogan, 2. bs, İstanbul: Ayrıntı, 2018.

  • Hayvan Haklarını ve Hayvan Eziyetini Düşünürken Sayılara Bakmak: Tavuklar ve Balıkların Ezici Ağırlığı

    Giriş

    Hayvan hakları hakkında konuşurken doğal olarak ya gündelik hayatta veya televizyonda en çok gördüğümüz hayvanlara odaklanırız (genellikle kediler ve köpekler), ya da bildiğimiz tüm hayvanları veya yaşadıkları eziyetleri bir arada ele alırız. Bu yazıda ise ilk bakışta biraz tuhaf gelse de sadece iki hayvana odaklanarak hayvan hakları ve hayvan eziyetine ilişkin bir analiz geliştirilecek.

    Aşağıda ilk olarak, etkileşimde bulunduğumuz hayvanlarla ilgili çeşitli istatistiklere başvurularak bu konunun esasında ağırlık çoğunluğunun iki hayvana, yani tavuklar ve balıklara indirgenebileceği iddia edilecek. İkinci olarak, yine bu hayvanların çektikleri eziyetin, dünyada yaşanan hayvan acısının ağırlıklı çoğunluğu olduğu, bu hayvanların yaşadıkları betimlenerek açıklanacak. Üçüncü ve son olarak da, Dünya’da ve Türkiye’de bu hayvanlar için gerçekleştirilen ve gerçekleştirilebilecek olan reformlar incelenecek.

    İstatistikler

    İnsanların etkileşimde olduğu veya kullandığı her hayvan grubuna dair istatistikler mevcut değildir. Öte yandan bazı uzmanlar Türkiye’deki sahipsiz kedi-köpek sayısının yaklaşık 8 milyon olarak ifade etmektedir.[1]

    Aktif hayvanat bahçesi ve akvaryumların sayısını tespit etmek ve bunların içindeki hayvanların sayısını net bir şekilde belirlemek de mümkün değil. Ama 2016’da yayınlanan bir makaleye göre Türkiye’deki hayvanat bahçesi ve akvaryum sayısı 41 olarak belirtilmiş.[2] Her bir hayvanat bahçesinde 5000 hayvanın olduğunu varsaysak dahi 50 hayvanat bahçesinin toplam hayvan nüfusu 25 bin civarında olacaktır.

    Bilimsel çalışmalarda kullanılan hayvanlara ilişkin istatistikler mevcuttur ve Tarım ve Orman Bakanlığının sunduğu verilere göre her sene 200 ila 500 bin arasında hayvan deneylerde kullanılmaktadır.

    Bunlar çok büyük sayılar ancak asıl büyük sayılar gıda için yetiştirilen hayvanlardadır.

    2021 yılı itibarıyla Tarım ve Orman Bakanlığının verilerine göre toplam büyükbaş hayvan sayısı 18.036.117 (18 milyon 36 bin 117), küçükbaş hayvan sayısı ise 57.519.204 (57 milyon 519 bin 204)’tür.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 37. sayısında okuyabilirsiniz.

    [1] https://www.haberturk.com/adana-haberleri/67682401-sokak-hayvanlarinin-sayisi-artiyor

    [2] Ahmet Selçuk ÖZEN, TÜRKİYE’DE B GRUBU HAYVANAT BAHÇELERİ VE AKVARYUMLARIN DURUMU, Dumlupınar Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Dergisi, Sayı: 36, Haziran 2016, s. 78.

  • Freya’nın Güneşlenirken Öldürülmeme Hakkı Üzerine

    Geçtiğimiz günlerde Norveç’te yaşanan bir olay neredeyse tüm dünyanın tepkisini çekti. Yaz aylarını Oslo fiyordunda teknelerin ve iskelelerin üzerinde güneşlenerek geçirmeye karar veren bir deniz aslanı, insanlar için tehlike teşkil ettiği iddia edilerek yetkililer tarafından öldürüldü. Çünkü Nordik güzellik ve aşk tanrıçasından esinlenilerek Freya adı verilen deniz aslanı kendi halinde güneşlenirken, tüm uyarılara rağmen onu izlemek için bölgeye gelmeye devam eden halk ona gereğinden fazla yaklaşmıştı. Tehlikeyi yaratan halktı ama yetkililer Freya’ya “ötanazi” uygulamıştı. Norveç balıkçılık kurumunun başındaki Frank Bakke-Jensen yaptığı açıklamada “Bunun doğru bir hareket olduğu konusunda eminim. Hayvan refahını çok önemsiyoruz, ancak insan hayatı ve güvenliği öncelikli olmalıdır” diye açıklama yaptı.

    Özellikle sosyal medyadan tepki gösteren Norveçliler, bunun “ulusal bir utanç” olduğunu ifade etti. Şimdiye kadar çıkardığı petrolle iklim değişikliğine en fazla katkısı olan ülkelerden biri olan Norveç, aynı zamanda deniz aslanlarının dinlenmek için üzerine çıkabilecekleri buz parçalarının erimesinin önde gelen sorumlularından. Üstelik Norveç, Birleşmiş Milletler’in yaptığı artık yeni petrol yatağı aranmaması çağrısına uymayacağını ve Kuzey Denizi’nde yeni yataklar arayacağını da açıklamış durumda. Dolayısıyla Freya’nın Oslo fiyordunda teknelerin üzerinde güneşlenmek zorunda kalmasının nedeni de aslında Norveçliler.

    Şimdi olaylara bir de Freya’nın gözünden bakalım. Kuzey Denizi’nde yaşayan, buz parçaları üzerinde güneşlenmekten zevk alan, balık peşinde koşup karnını doyurmaktan mutlu olan, çocuklarına bir buz parçasının üzerine nasıl çıkılabileceğini öğreten, belki onlarla oynayan ve şakalaşan bir annesiniz. Sonra insanların açgözlü enerji ihtiyaçları için çıkardığı fosil yakıtlar iklimi değiştiriyor ve tek yaşam alanınızı kaybetmeye başlıyorsunuz. Buz parçası bulamadığınız için bazı balıkları takip ederek geldiğiniz bir fiyortta buza benzer şekilde suyun üzerinde duran bir şeylerin üzerinde biraz güneşlenmek istiyorsunuz. İnsanlar sizi “değişik” bulduğu için görmek için yanınıza yaklaşıyor. Yetkililer insanları uyarıyor ama onlar durmuyor. Bunun üzerine öldürülüyorsunuz. Ve birileri çıkıp bunun “doğru bir hareket” olduğunu söylüyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 37. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Öğrencilerin Sosyal Haklarına Bakış: Konut Sorunu, Eğitim Sorunu, Vakıf Üniversiteleri Ücretlerin Zam Sorunu

    Giriş

    Her sonbaharda olduğu gibi, bu sonbaharda da, öğrencilerin güçlükle kazandıkları yükseköğrenim kurumlarının zam talebi, bir de buna ilaveten barınma sorunu acı şekilde gündeme geldi. Çok yönlü can yakıcı sorunlara ilk elden verilebilecek yanıtlar kolaydır: üniversiteler niteliksiz, vakıf üniversiteleri karşılanamayacak kadar pahalı, bir de enflasyon bahanesiyle yüksek oranda zam talepleri gündeme getirildi, buna ilaveten evlerinden uzak kentlere gitmek zorunda olan gençler uygun koşullarda barınma sorunu ile karşı karşıya. Sorunları böylece sıraladıktan sonra, çok rahatlıkla ve süslü cümlelerle, hem vakıf üniversite yöneticilerini hem de siyasileri suçlayıcı yaklaşım yapıp, kendimizi rahatlatabiliriz.

    Her sosyal olay veri ekonomik sistemde, birden çok faktöre bağlı olarak, karmaşık ilişkiler içinde toplumsal ya da ekonomik görüntüsüyle ortaya çıkar. Salt görüntüyü tanımlamak, hiçbir analitik değer taşımayan ezoterik[1]yaklaşımdır. Bu yaklaşım ileri düzeyde çözümlemelere mehaz oluşturucu özelliğinin ötesinde analitik bir değeri haiz değildir. Çözümleme ise, görüntünün arkasında etken olup görüntüyü oluşturan, fakat görüntüye yansımayan ilişkilerin açıklanmasıdır. Çözümleme, ilk paragrafta çalakalem çizilen betimlemeci ezoterik yaklaşımdan farklı, detaya inici esoterik[2] yaklaşımdır. Bu yazının amacı görünürdeki sorunların temellerine inerek, ana sebepler örüntüsünü ele almaktır.

    Sebepler Örüntüsü

    Önce talebelerin konumu, aldıkları eğitimin düzeyi ve yükseköğretimin fiyatlandırılması konularına değinelim. Bu yaklaşımda derhal fark edilmiştir ki, bu başlangıç yetersizdir, zira ilk hamle ekonomik sisteme bakış olmalıdır. Çünkü eğitimin niteliği, talebe dokusunun algılanması ve ne tür eğitime tabi tutulacağı sistem bağlamında devreye girer. Sermaye birikimi mantığı ile çalışan kapitalist sistemde eğitimin işlevi, biyolojik varlığı, sermayenin emrine sunulmak üzere, beşeri sermaye varlığına dönüştürmek, yani emek üretmektir. Emek-sermaye söylemi, ana-akım iktisat yazımında “beşeri sermaye – maddi sermaye” söylemine dönüşür.[i] Talebenin emeğe dönüştürüleceği süreçte karşımıza çıkan sorun, eğitim hizmetinin maliyet bedelini kimin karşılayacağıdır. Meseleye ilk yaklaşımda, maddi sermayenin üretim bedelini sermayedar –patron – karşıladığına göre, beşeri sermayenin üretim bedelini de patronun karşılaması gerektiği sonucuna ulaşırız. Diğer bir deyişle, fazla detaya girmeden, eğitim hizmeti öğrencilere bedelsiz sunulmalıdır.

    İlk bakışta makul görülebilen bu çözümleme burjuva ekonomi mantığına uygun bir model değildir. Şöyle ki, maddi sermayeden farklı olarak, beşeri sermaye istihdamında, sermayedar sadece ücret ödemelerini, piyasa koşullarına bağlı olarak, tüketiciye yansıtabileceğinden, emek üretim maliyetinin de sermayeye yüklenmesi ek yük anlamına gelir. Bundan dolayıdır ki, usta ve çıraklık meslek okulları ya da kursları meslek odaları altında genellikle devlet destekli yürütülmektedir. Kısacası, emek üretim piyasası ile emek talebi piyasası birbirinden ayrılarak kademeli olarak her piyasada oluşan artık değer ara ve nihai sermayedarlar arasında bölüşülmektedir. Bu süreçte, nihai üretime gidişte alt ünitelerin birlikteliği olmakla beraber, sömürü oranını yükseltmek amacıyla üretim alanları parçalanarak çoklu sermaye yapılanmalarına yol açan farklı üretim alanları oluşturulur.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 37. sayısında okuyabilirsiniz.

     

     

     

     

    [1] Gözle görünür ve algılanabilir olgu.

    [2] Görüntünün dışında, görüntüyü oluşturan olgular, etmenler.

    [i] Maddi sermaye olarak bilinen makine, teçhizat vs ölü emek birikiminin yansımasıdır. Ana akım yazımdaki “emek-sermaye” ifadesi Marksist yazımda “değişir sermaye – sabit sermaye” ifadesine dönüşür.

  • Karşı Devrimin Hukuk Harekâtı ve Barolar

    Gene bir sis kaplamış ufuklarını, inatçı bir sis,
    gitgide büyüyen bir ak karanlık.

    ….

    Ey gürültüler, patırtılar, cakalar, şanlar, alaylar,
    katil kuleler, kapkaranlık, zindanlı saraylar.

    ….

    Ey tutulmayan sözler, sonsuz yalan!
    Ey mahkemelerden her gün kovulan hak!
    Ey kuşkunun pençesinde kıskıvrak, duygusuz,
    ta yüreklere dek uzanan gizli kulak,
    senin korkundan ağızlar sımsıkı kilitli.
    Seni hor görüyorlar, halkım için dökülen alınteri!

    ….

    Örtün, ey İstanbul, kanlı toprak,
    örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!

     

    Fikret’in 121 yıl önce resmettiği o inatçı sis bu kez Cumhuriyet’in ufkunu sarmış durumda, ülkemiz yine tarihi bir hesaplaşmaya hazırlanıyor.

    Barolar da öyle…

    Mevcut İktidar, yüzüncü yıldönümünde, 1923 Cumhuriyeti’nden kopuşa doğru hızla ilerliyor. Hâl böyle olunca, anayasal zeminde; demokrasi, parlamenter sistem, hukuk devleti gibi kurumları korumakla görevli olduğu kadar bu kurumların varlığıyla hayat bulan baroların da başlıca hedefler arasında olduğu tartışmasızdır.

    İşte bu nedenle, baroların önümüzdeki Ekim ayında yapılacak olağan genel kurullarında seçilecek yeni yönetimler de, yüzüncü yılında Cumhuriyete ve demokrasiye yönelik son “taarruz”un doğrudan muhatabı ve hedefleri arasında olacaklardır. Dolayısıyla, Türkiye barolarının yeni sözcüleri çok zorlu bir seçimle ve çok zorlu bir görevle yüz yüze kalacaklardır. Şimdi kilit soru şudur: Cumhuriyet 20 yıldır kepçe ve balyozla sistematik bir biçimde yıkılırken, bu yıkıma kurumsal anlamda hiçbir direnç göstermeyen barolar, yapıya son balyoz vurulmadan hep birlikte “dur!..” diyecekler midir? Bu sorunun cevabını bu yıl baro yönetimlerine (ve delegasyonlarına) talip olan avukatlar herkesten önce vermek zorundadırlar. O nedenle avukatların en zorlu “seçimi” budur.

    Küresel kapitalizmin açık pazarına çevrilen Türkiye’de, başta ekonomi ve özgürlükler olmak üzere, her alanda muazzam bir çöküş yaşanırken; 2023 yılında yapılacak (hem c.başkanlığı hem m.vekili) seçimlerinde, iktidar partisinin normal şartlarda sandıktan 1. sırada çıkma ihtimali çok zor görünüyor. Bunun yanı sıra, bir de iktidar cenahının “yüzyılın rövanşı” için gün saydığı da düşünülürse; 2023’ün, ülkenin yanı sıra mevcut iktidarın kaderinin belirlendiği bir yıl olması da kaçınılmaz görünüyor. Sözün özü, bu kader yılının hiç kimse için normal şartlarda geçmeyeceği çok açıktır.

    Kapitalist sistemin çıkarlarına uygun işleyen konjonktürel iktidar açısından durum böyleyken; aynı sistemin bir parçası olan, iktidara alternatif siyasi muhalefet açısından da durum pek farklı değildir aslında. Ellerinde kapitalizm dışında bir başka model olmadığına göre; onların çözümleri de kozmetik olacaktır. Dolayısıyla onların da, mevcut iktidarla sınırlı olmayan, ancak son 20 yılda tamamen rayından çıkmış olan krize, olsa olsa; birazcık Cumhuriyetçi, birazcık demokrat, birazcık laik, birazcık da hukuktan yana olma; bir de 5’li çeteyi tasfiye etme ihtimali dışında bir çözüm sunamayacakları ortadadır.

    İşte tüm bu nedenlerle (TBB dahil) baroların yeni yönetimlerini göreve geldikleri an itibariyle yüksek gerilim hattında çok ciddi bir sınav bekliyor olacaktır (TBB için bu sınav, 2021 Aralık ayı itibariyle başladı bile). Barolar bu büyük hesaplaşmadan önce, anayasal zemindeki asli görevlerini ve işlevlerini hatırlayıp, mesleklerinin yanı sıra Cumhuriyetten yana da eylemli bir direniş ortaya koymazlar ve bu konuda topluma öncülük etmezlerse; karşı devrimin son hamlesinde ilk önce onlar savrulup kaybolacaklardır.

    Konuya sınıfsal açıdan baktığımızda, bir burjuva mesleği olan avukatlık, sistemin hukuk üzerinden yeniden üretilmesinde vazgeçilmez bir role sahiptir. Haliyle “müesses nizamın” teminatı olan bu meslek ve bu meslek grubunu temsil eden barolar da konumları gereği sisteme içkin olacaktır. Ama yine her meslekte olduğu gibi, avukatlar arasında da (“mış” gibi yapanlar hariç) sisteme muhalif olanlar azımsanmayacak sayıdadır. Meslek kuralları içinde yer alan “meslek ahlakı” da en çok bu tip avukatlar için bir anlam ifade eder. Bunun yanı sıra onların, aslında her insanda olması gereken vicdan, empati ve sorumluluk gibi duyguları da oldukça güçlüdür. Bir meslek grubu olarak avukatlar, sistemik tüm açmazlarına rağmen hâlâ iktidarlar karşısında konumlanıyorsa; ulusal değerler, çevre, işçiler, emekçiler, kadınlar çocuklar; tüm haksızlığa uğrayanlar, din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetilmeden mahkemelerde hâlâ amatör bir ruhla ama vekaleten savunuluyorsa; işte (bedel ödemeyi de göze alan) bu avukatlar sayesindedir.

    Barolar da öyle…

    Ülkemizdeki kurumlar içinde 167 bin üyesi ile en güçlü, 81 ildeki örgütlenmesi ile de en yaygını Türkiye baroları ve onun çatı örgütü olan TBB (Türkiye Barolar Birliği)’dir. Baroları (ve bir Cumhuriyet kurumu olarak TBB’yi) önemli kılan bu nicel özelliğinin dışında önemli dört nitel özelliği daha vardır: Barolar, her şeyden önce; işin doğası gereği (diğer bir deyişle dayandıkları değerler bunlar olduğu için), demokrasiyi ve “hukuk devleti”ni    savunmakla mükelleftirler.  İkincisi; yasa gereği de “hukukun üstünlüğü”nü ve “Mesleğin menfaatleri”ni savunmakla görevlidirler. Üçüncüsü; yine yasa gereği, yargının üç kurucu unsurundan biri olan “savunma”yı temsil eden “avukatın bağımsızlığı” ile “Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı”nı savunmakla da görevlidirler.  Dördüncüsü ise; mensupları hem kamu hizmeti hem de serbest meslek yaptıkları için; bu düalist yapıları gereği, bir yandan kamu kurumu olma, diğer yandan demokratik baskı grubu olma özellikleri de taşırlar.

    Barolar (hakkını versinler veya vermesinler) sırf bu özellikleri itibariyle de iktidarların tepesinde her daim Damokles’in kılıcı gibi sallanırlar. Dolayısıyla, anti demokratik yönetimler için tehdit unsuru oldukları gibi; bu tür yönetimler de onlar için ciddi bir tehdit unsurudur. Hâl böyle olunca; demokrasiden ve hukuktan uzaklaşan her iktidar barolar ve avukatlar üzerindeki baskısını mutlaka artırır.

    Ancak barolar ve avukatlar, (12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri de dahil) başka hiçbir dönemde bugünkü gibi baskı altına alınmamışlardır. Hatta, Diyarbakır Barosu Başkanı Avukat Tahir Elçi’nin, basın açıklaması sırasında güpegündüz öldürüldüğü 2015 yılında başlayıp, toplu avukat tutuklamaları ve mahkumiyetleri ile devam eden bu dönem; 2020 Temmuzu’nda yandaş barolar yaratmak; 2022 Haziranı’nda da yandaş barolara maddi kaynak aktarmak için Avukatlık Kanununda yapılan değişikliklerle tam bir “hukuk harekâtı”na dönüşmüş bulunmaktadır. Zira, karşı devrimin yüzyıllık “reklam arası”na son vermeden önce barolarla görülecek bir hesabı vardır.

    Nitekim bu “hesap” gereği, yıllardır sistem muhalifi avukatları ve onların etkin olduğu baroları bölme, yönetimlerini ele geçirme; böylece önlerindeki en büyük ve son kurumsal hukuk engelini ortadan kaldırırken; yargıdaki son çatlak sesi de tamamen susturarak, kendinden menkul “tek adam rejimi”ne, yargının yanı sıra en büyük gücü/meşruiyeti sağlayacak yandaş bir hukuk kurumu yaratıp, bir taşla birden fazla kuş vurma derdinde olan iktidar; bu fırsatı geçtiğimiz pandemi döneminde yakalamıştır. Bu yolda atılan ilk ve en önemli adım da, 15 Temmuz “kalkışması” sonrası, 180 derecelik bir istikamet sapması ile iktidar safında hizaya giren TBB’nin sabık başkanı Metin Feyzioğlu’nun, hukuku bir kalemde “teferruat” seviyesine indiren katkısı unutulmamalıdır. Sonuç olarak; bu cansiperane katkı Feyzioğlu’nun yeniden başkan seçilmesi için yeterli olmasa da, baroların önüne pimi çekilmiş bir “yasa” bırakılması için fazlasıyla yeterli olmuştur. Ülke yönetiminde ve seçimlerinde demokrasinin “d”sine tahammül göstermeyenler; her nedense baro yönetimleri ve seçimlerinde “demokratik temsil”i kendilerine fazlasıyla dert edinerek (!); yıllardır hiçbir sorununa çare olmadıkları avukatların dert kuyusuna “çoklu baro” ve “delegasyonda adaletsiz temsil” gibi iki belalı taş daha atmayı başarmışlardır. Ama avukatlar; giderek daha çok öldürülmekten, gözaltına alınmaktan, tutuklanmaktan, işlemeyen yargının süsü olmaktan, görevlerini yapamaz hale getirilmekten, duruşmalarda itilip kakılmaktan, ekonomik kriz altında ezilmekten kurtulamamışlardır. Savaşta olmadığımız halde, yüzyılın en büyük ekonomik krizini yaşayan ülkemizde; artık ofis açmak bir yana, kölelik şartlarında dahi iş bulamayan, gelecekten ümidi kesen avukatlar ya intihar ediyor ya da mesleklerini bırakıp ülkeyi terk ediyorlar.

    Bunca zamandır göstere göstere ilerleyen karşı devrimin “hukuk harekâtı” kuşatmasına da anayasal ve yasal görevleri çerçevesinde direnemeyen barolar, ne zaman ki pimi çekilmiş “yasa” ile karşı karşıya kaldılar, işte o zaman sembolik (mekân, süre ve baro başkanları ile sınırlı) bir direnç gösterebildiler. Bir de pandemi bahanesiyle genel kurulların ertelenmesine karşı bir-iki baroyla sınırlı kalan kısa bir eylemlilik… Bu arada, meslektaşımız Servet Bakırtaş’ın görevi başında katledilmesi üzerine baroların ülke çapındaki eylemli tepkisini bu listeye ekleyebiliriz. Hepsi bu…

    Bu arada tüm açmazlarına rağmen, baroların, tereddütsüz en büyük başarısı, “karargâhı” ile birlikte Feyzioğlu sultasından kurtulmak olmuştur. Ama bu başarıyı gölgeleyen de, aynı baroların Anayasa Mahkemesi üyeliği seçimindeki stratejik hataları (belki de bir strateji kuramamaları) olmuştur.

    Tam bu noktada, TBB’nin 2021 Aralık seçimlerinde (“çoklu baro” ve “delegasyonda adaletsiz temsil” darbesine rağmen) Feyzioğlu’nu koltuğundan indirerek, ülke adına umut yaratan Erinç Sağkan ve ekibinin sekiz aylık icraatına da bir göz atmakta fayda vardır:  Sağkan, seçilir seçilmez yaptığı ilk açıklamasında (3); “Bundan sonra 150 bin avukatın, 81 baronun yönettiği bir TBB göreceksiniz. Eleştirmekten kaçınan değil, eleştiriye açık bir TBB göreceksiniz. Meslektaşı yerlerde sürüklendiği, müvekkilleriyle özdeşleştirilip tutuklandığı zaman kafasını kuma gömen değil, meslektaşının yanı başında yer alan, haksızlığa, hukuksuzluğa en üst perdeden karşı çıkan bir TBB göreceksiniz. Artık Türkiye’de hiçbir avukatın bir an bile yalnız kalmayacağının garantisini veren, hiçbir yurttaşın ‘Haksızlığa uğradığımda TBB yanımda olmadı’ demeyeceği bir birlik göreceksiniz.” diyerek, safını seçmiş ve sistem muhalifi avukatlık anlayışından yana olduklarını da deklare etmiştir.

    Seçim başarısı ve başkanın ilk açıklaması ile göreve güzel bir başlangıç yapan yeni yönetim, hiç zaman kaybetmeden baro başkanlarının da katılımıyla yaptığı ikinci bir hamle ile meslek sorunlarını Meclis’e taşımayı da başarmıştır. Ancak TBB ve barolar bununla kalmamışlar; bir de, Meclis’te komisyon kurma önerisi getirerek, iktidar partisi ile iletişime geçmişler; diğer partilerle de kulis çalışması yapmışlardır. Oysa; bırakalım iletişimi, meslek sorunlarının çözümü için (!) Adalet Bakanıyla birlikte omuz omuza ne reformlara (!) imza atan, ama hiçbir sonuç alamayan sabık başkanın girişimleri de TBB’nin kurumsal hafızasında taptaze duruyor olmalıdır. Üstelik, meslek sorunlarının çözümü için baroların yıllardır gösterdikleri tüm iyi niyetli diyalog çabalarına rağmen; avukatları hiç kale almayıp, bir plan dahilinde bildiğini okuyan iktidar pratiği de apaçık ortadadır.   Gerçekler bu kadar ortadayken, TBB’nin olmayacak komisyon hayali ile, (aynen bir önceki başkanın yaptığı gibi) mesleğin sorunlarına, sorunun kaynağında çözüm aramaya kalkması oldukça manidardır. Nitekim, biteviye aynı hatayı yapıp, farklı sonuç bekleyen bu safiyane çabaya (!) iktidarın yanıtı her zamanki gibi olmuştur: Avukatları yok saymak!.. TBB’nin yeni yönetimi bu konuda bizi yanıltsa da, iktidar yanıltmamıştır. Barolar 4 Nisan’daki önerilerine cevap beklerken, iktidar, 5 Nisan Avukatlar Gününde TBB’nin önerisini reddetmekle kalmamış; sanki avukatlarla dalga geçer gibi, barolara hiç renk vermeden hazırladığı ikinci pimi çekilmiş “yasa” taslağını da kamuoyunun önüne bırakmıştır.

    Bundan sonrası daha da şaşırtıcıdır: TBB bu tasarıya karşı baro başkanlarıyla yine bir araya gelerek, yine aynı safiyane çabayla tasarının maddeleri üzerinde çalışmış; alternatif öneriler geliştirerek, Sağkan’ın başkanlığında oluşturdukları kendi komisyonları aracılığıyla bu önerileri Meclis Adalet Komisyonuna taşımışlar ve tabii ki yine sıfır sonuç almışlardır. Taslak genel kurula inene kadar, TBB Komisyonu çeşitli düzeylerde çok sayıda görüşme ve müzakere yaparak, tasarının sakıncalarını anlatmış; çözüm önerilerini ortaya koymuş; ama maalesef, (kendi ifadeleriyle) “Her türlü yapıcı girişime rağmen” avukatlar bir kez daha yok sayılmışlardır. Böylece; ikinci “yasa” da hiçbir değişikliğe uğramadan, 11 Haziran’da yürürlüğe girmiştir.  Tabii, sanki kötü bir genetik miras gibi, barolar, enerji ve vakitlerini (bu kez iki ay süreyle) “iktidarı ikna etmek” gibi fuzuli bir “işe” harcayınca, ilk “yasa” darbesinde olduğu kadar bile bir direnç gösterememiştir. Nitekim, TBB de, bu “yasa”ya tepkisini ancak bir bildiriyle ortaya koyabilmiştir (2).

    Barolar nihayet 4 Haziran’da, iktidardan bir sonuç alamayacaklarının idrakine vararak; yine TBB’nin öncülüğünde, baro başkanları ve (bir ilk olarak) delegelerin de katılımıyla yaptıkları bir toplantı sonucunda, “Aşamalı eylem planlarını hep birlikte hayata geçirme kararlılığından” söz eden ortak bir Deklarasyona (3) imza atmışlardır. Bu Dekorasyonla barolar, mesleğin yakıcı sorunlarını, bu sorunlar ivedi çözülmezse baroların uyarı görevlerini bu kez eylemli olarak yapmakta kararlı olduklarını net bir biçimde ortaya koymuşlardır. Hepsinden önemlisi, barolar nihayet yasadan gelen güçlerini ve demokratik baskı grubu olduklarını hatırlamışlardır.

    “Türkiye Barolar Birliği Altı Aylık Dönem I. Değerlendirme Toplantısı Sonuç Deklarasyonu”nun son sözü aynen şöyledir: “Avukatlık faaliyetlerinin önündeki engellerin kaldırılmaması ve avukatların içinde bulunduğu ekonomik yoksunluğun giderilmesine yönelik yukarıda tespit olunan adımların ivedilikle atılmaması hâlinde, yeni adli yılın açılışıyla birlikte uluslararası sözleşmelerin, Anayasa’nın ve kanunların bize tanıdığı demokratik haklarımızı kullanmakta bir an bile tereddüt etmeyeceğimizi; içinde bulunduğumuz koşullar görmezden gelinmeye devam edilirse, temsil yetkimizden aldığımız haklara dayanarak aşamalı eylem planlarını hep birlikte hayata geçirme kararlılığında olduğumuzu, Birliğimizden aldığımız kuvvetle tarih önünde tüm kamuoyuna bildiririz.”

    Evet, bu kararlılık ve aşamalı eylem planı güzeldir. Ancak bu noktada iki önemli sorun çok dikkat çekmektedir: Öncelikle, bu kadar ciddi bir eylem planının ortaya konduğu toplantının olağanüstü genel kurul toplantısı şeklinde olması pek mümkün ve zorunlu iken; her nedense bu yol tercih edilmemiştir. Böylesine önemli kararlar, mesleğin ve kurumun anayasal yetki gücüne ve yasal organlarına dayanarak alınmak yerine; yalnızca simgesel ve moral değeri olan, gayri resmi bir toplantıda alınmakla; bu kararların uygulanması da tamamen keyfe bırakılmıştır. Nitekim, bu kararlılık ve aşamalı eylem planı, TBB başkanının Adli Yıl açılış konuşmasına hiç yansımamıştır. Ayrıca; Adli Yıl açılış konuşmasında başkanın sesi sansürlenerek ulusal medya ağına hiç yansıtılmadığı halde, barolar aşamalı eylem planını hâlen hayata geçirmemişlerdir (4). Bu Deklarasyonun iktidar cenahında hiçbir etki yaratmamış ve kamuoyunda da bir karşılık bulmamış olmasının sebebi bu olmalıdır.

    İkinci önemli sorun ise; deklarasyon metninden de açıkça görüleceği üzere; baroların iktidara yönelik eleştiri ve talepleri ağırlıklı olarak meslek sorunları ve talepleri ile sınırlı kalmıştır. Oysa bugün gelinen noktada, meslek sorunlarıyla ülke sorunlarını birbirinden ayırt etmek, iktidar sorununu çözmeden meslek sorunlarını çözmek artık mümkün değildir. Çünkü, her iki sorunun özünde iktidarın ideolojik/politik tercih ve uygulamaları durmaktadır. Hâliyle çözülmesi gereken asıl sorun da “iktidar sorunu”dur.

    Baroların (meslek sorunları ile sınırlı da olsa) Türkiye çapında uygulanacak aşamalı bir eylem planı yapmış ve bu yönde karar almış olmaları tabii ki çok iyi bir başlangıçtır; ama eksik bir başlangıçtır. Barolar, şu tarihi günlerde meslekleri için attıkları kararlı ilk adımı, Cumhuriyet ve kurumları, dolayısı ile ülkeleri için atacakları ikinci ve esaslı bir adımla tamamlamak ve taçlandırmak zorundadırlar. O ikinci adım atılmazsa, bunun bedeli barolar ve ülkemiz için ağır olacaktır.

    Dipnot:

    • (1) Tevfik Fikret’in Havf-ı Müsellah (silahlanmış korku) olarak nitelediği Abdülhamit dönemini yeren “Sis” şiirinden bir bölüm. (A.Kadir’in günümüz Türkçesi ile.)
    • Bu makale HD yazı işlerine 04.09.2022 tarihinde teslim edilmiştir.

  • Hayvan Hakları

    4 Ekim Dünya Hayvan Hakları günü… Endüstriyel hayvan üretimi-tüketiminin geldiği durum ve avlanma, hayvanların sömürülmesini daha yoğunlaştırıyor. Bunun önlenebilmesi hepimizin sorumluluğunda. Hayvan haklarına ilişkin hakların özne-nesnesi ikilemi arasındaki hukuki tartışmalar ise devam ediyor. Bu ay başında hayvan istismarının önlenebilmesi için bir araya gelen 400’den fazla akademisyen Montreal Deklarasyonunu yayınladılar ve zevk, acı ve duyguları hissedebilen bilinçli özne olan hayvanların istismarının durdurulması için çağrıda bulundular. Biz de hukuki çerçevede hayvan hakları konusunu ele almak ve bu konuya bir giriş yapmak istedik.

    “Hayvan Hakları” dosya konumuzda, Dr. Öğr. Üyesi Engin Arıkan, “Hayvan Haklarını ve Hayvan Eziyetini Düşünürken Sayılara Bakmak: Tavuklar ve Balıkların Ezici Ağırlığı” başlıklı yazısında hayvanlara yapılan işkenceyi, sayı açısından en çok üretilen ve tüketilen tavuklar ve balıklar açısından değerlendirirken; Dr. Öğr. Üyesi Serkan Köybaşı, yabani hayvanların durumunu Oslo’da öldürülen deniz aslanı üzerinden “Freya’nın Güneşlenirken Öldürülmeme Hakkı Üzerine” başlıklı yazısında ele aldı. Arş. Gör. Hilal Şarbak ise, “Hayvanlar & Haklar: Liberal Hak Teorilerinden Hayvana Yer Açarak Antroposantrizmden Kurtulabilir Miyiz?” başlıklı makalesinde, hayvan hakları açısından liberal hak kuramlarını ele alarak, konunun başka bir şekilde temellendirilebilmesinin mümkün olup olmadığını değerlendirdi.

    37. sayımızda, dosya konuları haricinde yine çok değerli yazılar yer alıyor. Danışma Kurulu üyemiz Av. Cem Alptekin, Ekim ayında yapılacak baro seçimleri öncesinde, AKP’nin 20 yıllık iktidarında hukuka yaptığı müdahaleleri ve baroların bu noktada aldıkları tutuma ilişkin görüşlerini “Karşı Devrimin Hukuk Harekâtı ve Barolar” başlıklı yazısında paylaştı. Kamu hukuku yüksek lisans öğrencisi Mehmet Botan Kayhan, müsilaj, atıklar ve asbestli gemi sökümü gibi örneklerle yakın zamanda karşılaştığımız çevre sorunlarını ve Türkiye’nin bu sorunlara ilişkin sorumluluğunu “Çevresel Bozulma ve Kirlilik Karşısında Türkiye’nin Uluslararası Çevre Hukuku ve İnsan Hakları Hukukundan Doğan Yükümlülükleri Üzerine Bir İnceleme” başlıklı yazısında inceledi. Av. Dr. M. Vakur Kulat ise, adli yıl açılışında Cumhurbaşkanı tarafından duyurulan, akabinde Adalet Bakanı tarafından açıklamada bulunulan hukuki himaye sigortasına ilişkin değerlendirmelerini “Hukuki Himaye Sigortası ve Avukat Seçme Özgürlüğü” başlığıyla kaleme aldı. Üniversitelerin açılmasıyla kendini bir kez daha gösteren pahalılık, öğrencilerin hem eğitim hem de barınma hakkını ihlal ediyor, Prof. Dr. İzzeddin Önder, bu durumu -esas nedenlerini ortaya koyarak- “Öğrencilerin Sosyal Haklarına Bakış: Konut Sorunu, Eğitim Sorunu, Vakıf Üniversiteleri Ücretlerine Zam Sorunu” yazısında inceledi.

    Bu sayıda iki yeni sayfamıza başlıyoruz. Birincisi “Atölyelerimizden Notlar” sayfamız. Pandemiden sonra ara verdiğimiz atölyelerimize Şubat ayında başlamıştık. Ancak bu keyifli atölyeleri okuyucularımız için sayfalarımıza da taşımak istedik. Bu nedenle, atölyede tartışılan başlıklara ilişkin bilgi notları paylaşmaya karar verdik. Sayfanın ilk yazısı, Temmuz ayında Dr. Cemil Ozansü tarafından gerçekleştirilen “Nasyonal Sosyalizmin Güncel Ceza Hukuku Üzerindeki Etkisi” atölyesine ilişkin. Hocamıza atölye yanında bir de bu kısa bilgilendirme raporunu hazırladığı için teşekkür ederiz. İkinci yeni sayfamız ise “Kavramları tersyüz ediyoruz”. Burjuva hukuk sisteminin kullandığı ve tek bir bakış açısıyla kullanılan kimi kavramları ele almak ve bu kavramlara farklı yönlerden bakmaya çalışmak ve bu kavramları tartışmak istiyoruz. Bu çabamızı anlayan ve ilk kavram olarak hukukun üstünlüğüne ilişkin “Hukukun Üstünlüğü Üzerine: Hukuk, Otorite, İmtiyaz” başlığıyla yazan Dr. Öğr. Üyesi Ulaş Karadağ’a da teşekkür ederiz. Bu iki yeni sayfamız gelecek sayılarımızda da devam edecek.

    Çeviri sayfamızda ise 1904 senesinde la Revue Socialiste dergisinde yayınlanan André Mater’in Hukuksal Sosyalizm (Le Socialisme Juridique) yazısının Prof. Dr. Onur Karahanoğulları tarafından yapılan çevirisi yer alıyor. Aynı zamanda bu değerli çevirinin sonunda, Hocamız tarafından ele alınan hukuksal sosyalizm ve André Mater hakkında kısa bir bilgilendirme notu da yer alıyor. Bu sayımızda Mizah sayfasında da Hüsnü Niyetli, Ekim sonunda gerçekleşecek İstanbul Barosu seçimlerine ve seçim gruplarına ilişkin görüşlerini yine mizahi bir dille bizlerle paylaşıyor.

    Atölyelerimiz İstanbul yanında artık Ankara ve İzmir’de de gerçekleşecek. Dergimizin iç sayfalarında programa ilişkin bilgileri bulabilirsiniz. Ayrıntıları ise sosyal medya hesaplarımızdan paylaşacağımızı belirtelim.

    22-23 Ekim’de gerçekleşecek İstanbul Barosu Genel Kurulu’nda olacağız. Okuyucularımızı ve dostlarımızı şimdiden masamıza bekliyoruz.

    Keyifli okumalar dileriz.

  • Mizah: Çok Tuhaf Soruşturma

    Müvekkillerimden biri yana yakıla ofisimi aradı; bir yakınına “haber gönderilmiş”, hakkında soruşturma olduğu söylenmiş. Telaşlıydı hâliyle. Bu gibi telaş durumlarında, bir nevi acil koduyla müvekkillerimiz hakkında soruşturmalar olup olmadığı konusunda araştırma yapmaya girişiriz; burada da giriştik. Ofis olarak İstanbul’daki adliyelerde şahsın ön büro sorgularını yaptık. Şahısla ilgili hiçbir soruşturmaya rastlanmadı; sadece bir yerde, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçundan (eski tabirle kara para aklamadan) soruşturma yürütüldüğü bilgisini aldık. Konu suçtan kaynaklanan malvarlığı değeri de, hangi suçtan kaynaklandığı da belli değil. Ortada gelir elde edilen suçla ilgili kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı, hatta soruşturma da yok. Çünkü suç olacak ki, o suçtan kaynaklanan malvarlığı değeri aklansın. Bu kara parasoruşturmasındada,hangisuçtaneldeedilen değerlerin aklandığı bilgisine yer verilmiyor, “araştırın, bu adam suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklamış olabilir” deniyor sadece. Tuhaf bir soruşturma anlayacağınız.

    Müvekkilin içi rahat değil yine de ve haklı olarak. O nedenle, başka hangi il ve ilçelerde soruşturmasının olabileceğini düşünüyor ve bize “geze geze Anadolu” bir liste çıkarıyor. Bu arada sanmayın ki bu şahıs acayip illegal veya karanlık bir arkadaş. Bugüne kadar sadece bir dosyası olmuş, onda da beraat etmiş bu iş insanı arkadaşımız. Hangi şehirlerde iş yaptıklarını döküyor ortaya. Biz de şehir dışındaki meslektaşlarımıza, tanıdıklarımızın tanıdıklarına o şehirlerden dosya sorgusu yaptırıyoruz. Çıkmıyorhiçbirsoruşturma.Hattaaklımageliyor; son yıllarda otobüs ve otomobille yaptığı şehir dışı seyahatlerinde mola verdikleri yer adliyelerinde dahi soruşturma sorgusu yapmayı deniyoruz. Müvekkile de “böyleyken böyle” diyoruz.

    Dahasonrakaraparadosyasınıayrıntılıincelerken, dosyada polisler tarafından düzenlenen ve polislerin hukuki değerlendirmelerine ve mevzuatla ilgili ceza hukuku yorumlarına yer verdikleri, yani “uzmanlıklarını konuşturdukları” bir raporun küçük bir yerinde, bir soruşturma numarasına rastlıyoruz. Ancak o soruşturmanın yürütüldüğü adliyede müvekkilimiz tertemiz. Yine de savcılıktan soruyoruz o dosyayı, bizim müvekkil var mı o dosyada diye. “O dosyada kimse yok” diyorlar. Kimsenin olmadığı bir dosya… Tabii dosya “kimsesiz” bir dosya olamaz, mutlaka kimseler vardır. “Dosyada kimin olup olmadığı konusunu biz de bilmiyoruz, kimse onu bilemez” diyorlar, ne kadar esrarengiz bir cümle. Özetle şöyleymiş efendim, dosyada bir kişinin olup olmadığı ancak bu şahıslara “operasyon” düzenlenirse ortaya çıkarmış. Gizli dosya anlayacağınız. Ancak gizli de olsa alabileceğimiz belgeler var malum. Soruyoruz, “şu an dosyada hiçbir şey yok” diyorlar. Suçüstü yokmuş, suça konu fiil yokmuş, şüpheliler yokmuş, suç içerikli görüşmeler yokmuş, ifadeler yokmuş. Yani yazıcımda yazdırılmayı bekleyen onlarca beyaz ve kalbim kadar temiz A4 kâğıdı nasıl bir dosyayı teşkil edebilirse, o dosya da “şimdilik” öyle bir dosyaymış. Tam kalemle vedalaşıp meslektaşlarımla “adliyede çay keyfi” yapmak üzere kapıdan çıkacakken, şöyle bir cümle ediyor kâtip arkadaş: “dosyada olursanız haberiniz olur zaten”. Meali: “Bir şafak ansızın gelebiliriz”.

    Adliye bayat çayı sonrası o “haberimiz olma” hâlini tahayyül ediyorum. Herhâlde, hâlihazırda yürütülen kara para dosyamız gibi olacak, onda da suç var sözde. Ama hangi suçtan kaynaklandığı belli olmayan gelir aklama hâli, ayrıca bilinemeyen bir gelir var. Öte yandan o soruşturma da devam ediyor, şüpheliyiz, suç isnadı altındayız. Biri resmiyette biri “bir şafak ansızında” olmak üzere, hiçbir fikrimiz olmayan tevatür soruşturmalar…

    “Gözetmen, kibrit kutusunu masanın üstüne fırlattı. ‘Büyük bir yanılgı içindesiniz’ dedi. ‘Gerek buradaki beyler gerekse ben sizin olayınızda bütünüyle önemsiz kişileriz, dahası konuya ilişkin hemen hiç bilgimiz de yok. Üstümüzde en resmî üniformalar bulunsaydı bile, sizin durumunuzda herhangi bir değişiklik olmazdı. Ayrıca size davalı olduğunuzu da söyleyemem, daha doğrusu, davalı olupolmadığınızıbilmiyorum.Tutuklandınız,bu doğru, ama bundan fazlasını bilmiyorum. (…) Her ne kadar şimdi sorularınızı yanıtlamıyorsam da, daha çok bizi ve başınıza gelecekleri değil, kendinizi düşünmenizi öğütlerim. Ayrıca suçsuzluğunuzu da böylesine gürültücü dile getirmeyin, çünkü uyandırdığınız ve pek kötü sayılamayacak izlenimi bozuyorsunuz” (Franz Kafka, Dava [Çeviren: Ahmet Cemal], 11. Basım, Can Yayınları, İstanbul, s.27-28).

    Müvekkilimiz, K. mertebesinde değil henüz; ancak olabilir mi? Olabilir. Daha önce olanlar olmuş mudur? Olmuştur. Daha sonra da olacak mıdır? Olacaktır.

    Neyse, şimdi beni aradı müvekkil. Geçen de şehir dışında bir sünnet düğününe gitmiş, ora adliyesinde de sorgu yaptıracağız. İyi yazlar….