Blog

  • Konser Yasaklarına İlişkin Bir Değerlendirme: Müziğin Sesini Açın!

    Ülkemizde pandemi gerekçesiyle iyice sesi kısılan müzik, son aylarda birçok ilde çeşitli gerekçelerle konserlerin ve festivallerin iptal edilmesiyle neredeyse duyulamaz hâle geldi.

    Müziğe getirilen kısıtlama son dönemde sadece salgın hastalık gerekçesine dayanmamakta; basından, sanatçılardan ve müzikseverlerden alınan haberlere göre, son bir ayda, kamu güvenliği, genel ahlak gibi sebeplerle ülkenin çeşitli yerlerinde festivallerin ve konserlerin iptaline gidilmektedir.

    Her ne kadar sanatın nerdeyse tüm dallarında sansürle karşılaşsak da, sanatın sesi ve bir türü olarak karşımıza çıkan müzik ve son dönemde ülkemizde müzik festivallerine, konserlere olan kısıtlamalar özelinde sanat özgürlüğünü inceleyeceğiz.

    Sanat özgürlüğüne ilişkin yasal düzenlemeler öncelikle 1982 Anayasası’nda yer almaktadır. Anayasa’nın 27. maddesinde, herkesin sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma hak- kına sahip olduğu düzenlenmiş olup; bu hakkın, Anayasa’nın değiştirilmez hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamayacağı hükme bağlanmıştır. Anayasa’daki bu düzenlemeye baktığımızda Anayasa’nın 26. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğüne nazaran sanat özgürlüğünün çok daha geniş düzenlendiğini görmekteyiz. 26. maddeye göre ifade özgürlüğü, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilirken; 27. maddede düzenlenen sanat özgürlüğü sadece Anayasa’nın değiştirilemez maddelerini değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamayacağı belirtilmiştir Ancak bu kayıt, sınırlama kaydı olmaktan ziyade aslında temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmaması için Anayasa m.14/1’deki düzenlemenin özel görünüş biçimi olarak düşünülebilir.

    Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasından bahsederken, sınırlamaların istisna olduğunu ve özgürlüklerin kural olduğunu göz önünde bulundurmamız ve özgürlüklerin sınırlandırılması için, konu özelinde sanat özgürlüğünün sınırlandırılabilmesi için Anayasa’nın 13. maddesini göz önünde bulundurmak gerekir. Söz konusu maddede temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırları çizilmiştir. Buna göre, “temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olarak” sınırlandırılamaz.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Diyanet Akademisi’nin Düşündürdükleri

    Diyanet Akademisi kurulmasına ilişkin yasa teklifi ya da diğer bir deyişle “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Devlet Memurları Kanununda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, 16.03.2022 tarihinde TBMM’de kabul edildi ve 24 Mart 2022’de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Hem yasa teklifinin kendisi hem de yasalaşma süreci ülkenin bugün geldiği durum hakkında işaretler barındırmaktadır. Yalnızca yasanın kendisi değil, aynı zamanda kabul ediliş biçimi de politikanın, özellikle de muhalefetin dönüşümü açısından önem taşımaktadır. Bu durumun anlaşılabilmesi için öncelikle yasa teklifi ve komisyon görüşmelerinin incelenmesi ve sonrasında ise TBMM’de yasanın ne şartlar altında kabul edildiğine bakılması gerekmektedir.

    Teklif AKP’nin otuz yedi milletvekilinin imzası ile Meclis’e sunulmuştur. Meclise sunulan teklifin gerekçesinde “… din hizmetleri alanında Başkanlıkta görev alacak personelin göreve başlamadan önce mesleki yeterliliklerinin sağlanması, niteliklerinin geliştirilmesi ve bu şekilde göreve hazır hale gelmeleri…”nin önemine vurgu yapılmıştır. Yasa teklifinin gerekçesine

    bakıldığında da yasa teklifinde üzerinde durulan temel noktanın Diyanet İşleri Başkanlığı’nda (DİB) görev alacak nitelikli personel yetiştirilmesi olduğu görülmektedir.

    Hem teklifin Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’ndaki görüşmeleri hem de parlamentodaki görüşmelerde ilgili gerekçe eleştirilmiştir. Meclis tutanaklarından doğrudan alıntılamak gerekirse;

    “Değerli milletvekilleri, Diyanetin bünyesinde her türlü modern bina ve donanıma sahip 1976 yılından bugüne hizmet veren 12 adet dinî yüksek ihtisas merkezi ve 1972 yılından bugüne hizmete devam eden 19 adet eğitim merkezi bulunmaktadır. Ayrıca, ülkemizde Diyanet Vakfına bağlı, (…) 61 ilahiyat fakültesi, İslami ilimler programı bulunan üniversiteler bünyesinde 58 İslami ilimler fakültesi eğitim vermektedir.”

    Bunun yanı sıra Millî Eğitim Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre Türkiye genelinde toplamda (2020/2021 Eğitim-Öğretim Yılı itibariyle) 1673 adet imam-hatip lisesi bulunmaktadır. Bu durum aynı zamanda imam-hatip liselerinin uzun zamandır din hizmetleri alanında gerekli niteliklere sahip personel yetiştirmekten çok laik eğitim sistemine alternatif birer dini eğitim kurumuna dönüşmesi bağlamında da ele alınabilir.

    Yasa teklifi incelendiğinde hâlihazırda akademinin üstlenmesi öngörülen görevlerin bir kısmının DİB’e bağlı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından üstlenildiği bu nedenle de yasa teklifinin birinci maddesinin gerekçesinde ilgili müdürlüğün görevlerinin yeniden düzenlendiği görülmektedir. Teklifin üçüncü maddesinde de akademinin kurulması ile DİB’in teşkilatında yapılacak değişiklikler düzenlenmiştir. Buna göre “Kur’an Eğitim Merkezleri” adı altında yeni bir birim kurulmakta ve “Dini Yüksek İhtisas Merkezleri”nin kurum içi personele yönelik olarak planlanmış eğitim faaliyetlerinin yöneldiği kitle ise belirsizleştirilmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Geçmiş Gündem

                   

  • Sanal ortamda ifade özgürlüğü

    Türkiye’de her dönem ifade özgürlüğü tartışılan bir konu olmuştur. Örneğin, eski Türk Ceza Kanununun 141 ve 142. maddelerindeki düzenlemeler, “komünizmin engellenmesi” amacıyla, yurttaşlar üzerinde hep bir baskı aracı olmuştur. Günümüzde bu hükümler olmasa da, farklı düzenleme ve uygulamalarla yurttaşların ifade özgürlüğü engellenmeye, basın susturulamaya çalışılıyor. Şu an TBMM gündeminde olan ve “sansür yasası” olarak ifade edilen yasa tasarısı da bunun bir göstergesi. Bu nedenle, bu sayımızda son yıllarda yurttaşların kendini ifade etmede en fazla kullandıkları sosyal medyada gerçekleşen ifade özgürlüğüne müdahaleleri ele almak istedik.

    “Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü” başlıklı dosya konumuzda, açılan dava sayılarındaki artış çarpıcı şekilde gözüken cumhurbaşkanına hakaret suçunu, araştırma görevlisi Tuan Işık “İfade Özgürlüğünden Parrhesia’ya: TCK m.299’un Anayasallık Paradoksu” başlıklı yazısında değerlendirdi. Özellikle gezi davası kararı sonrası sosyal medyada yapılan eleştirel yorumlara karşı iktidar cenahının suçu ve suçluyu övme suçunu gündeme getirmesi bir kez daha, bu suçun nasıl oluştuğu ve uygulamadaki sorunlarını ele almayı gerektiriyor. Araştırma görevlisi Aslı Ekin Yılmaz konuyu “Suçu ve Suçluyu Övme Suçu (TCK m. 215)” başlıklı yazısında inceledi. Dr. Öğr. Üyesi Cemile Turgut ise erişim engellerine dayanak sağlayan 5651 sayılı Kanunun yurttaşların ifade özgürlüğünü kullanmasındaki caydırıcı etkisine ilişkin görüşlerini “İnternet Ortamında İfade Özgürlüğü ve 5651 sayılı Kanun’un Yarattığı Caydırıcı Etki (Chilling Effect)” başlıklı yazısında bizlerle paylaştı.

    Yine bu sayımızda dosya yazıları haricinde de birçok değerli, güncel yazı yer alıyor. Araştırma görevlisi Tevfik Can Peker, 24 Mart 2022 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlan kanun uyarınca kurulacak Diyanet Akademisi’ne ilişkin değerlendirmelerini “Diyanet Akademisi’nin Düşündürdükleri” başlığı altında kaleme alırken; araştırma görevlisi Merve Selin Şohoğlu “Konser Yasaklarına İlişkin Bir Değerlendirme: Müziğin Sesini Açın!” başlıklı yazısında sanat özgürlüğü açısından ülkemizde yakın zamanda festival ve konserlerin yasaklanmasını ele aldı. Avukat Berkay Çelen ise, 25 Nisan 2022 tarihinde gezi davasında çıkan cezaları, münferit bir yargılamadan çok AKP’nin yaratmış olduğu hukuk olarak değerlendirilmesine ilişkin görüşlerini “Yeni Türkiye Hukukunun En Somut Örneği Olarak Gezi Davası” başlıklı yazısında bizlerle paylaşırken; Türkiye’nin günümüzde en önemli sorunları arasında yer alan ancak birçok kavram kargaşasını da beraberinde getiren sığınmacılar konusunun daha iyi anlaşılabilmesi için temel kavramları ve uluslararası hukuka göre ülkemizdeki sığınmacıların statülerini avukat Esin Bozovalı bizler için “Mülteciler ve Uluslararası Koruma” başlıklı yazısında ele aldı.

    Seçimler yaklaşırken hükümet, adil olmayan sonuçlara yol açabilecek şekilde mevzuatta kimi değişiklikler yaptı. Bu nedenle yeni sayımızda, seçim kurulu başkanı olarak da görev yapmış, danışma kurulu üyemiz emekli yargıç İbrahim Fikri Talman, söz konusu değişikleri “İktidarın Seçiminin Kanunu” başlıklı yazısında değerlendirdi. Yayın kurulu üyemiz Avukatlar Sendikası başkanı Selin Aksoy da, cumhurbaşkanı tarafından bir gecede çıkma kararı alınan sonrasında ise birçok demokratik kitle örgütünün başvurusu sonucunda Danıştay’da görülen İstanbul Sözleşmesi’nin ne anlama geldiğini, “İstanbul Sözleşmesi: Asıl Dertleri, Laik Hukuk Düzeni” başlıklı yazısında ele aldı. Yargının üç sayacından biri olmasına rağmen iktidarın yargılamanın dışında bırakmaya çalıştığı avukatlara saldırılar bitmek bilmiyor. 30 Mart 2016 günü basın açıklaması yapmaya çalışan avukatlara kolluk kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen müdahalede bel omurları kırılan arkadaşımız Avukat Zeycan Balcı’ya yapılan bu saldırı hakkında açılan dava sürüncemede bırakılıyor. Adeta dosya kapatılmak isteniyor. Avukat İbrahim Ergün, Zeycan Balcı’nın dosyasındaki gelişmeleri ve avukatların bu davadaki dayanışmalarını “Av. Zeycan Balcı’nın Belini Kıran Saldırganlığın “Yargılandığı” Davanın Penceresinden Dayanışmamız” yazısında bizlerle paylaştı.

    Mizah sayfasında hukukçu arkadaşımız Hüsnü Niyetli keyfi olarak gizlilik kararı getirilen soruşturmaların vahametini mizahi bir dille “Çok Tuhaf Soruşturma” başlıklı yazısında ele aldı.

    ***

    Bu sayının içeriğini ele alırken, genç yaşında 20 Mayıs 2013’te kaybettiğimiz ve her sene anısına Uluslararası Hukuk ve Devlet Teorisi Sempozyumu düzenlenen marksist aydın Taner Yelkenci’yi Portreler sayfasında anmak istemiştik. Ancak sonrasında çok yakın aralıklarla sonraki nesillere devrimci pratiğin önemli örneklerini gösteren avukat Erşen Sansal ile değerli hocamız Prof. Dr. Rona Aybay’ı kaybettik. Bu nedenle, Portrelerde; Doç. Dr. Bora Erdağı’nın “Taner Yelkenci için On Yıl Sonra Yeniden”; Dr. Öğr. Üyesi Ulaş Karadağ’ın “Adalet Mücadelesinin Çınarı Erşen Sansal’ın Ardından” ve Avukat Ahmet Kalafat’ın “Rona Aybay’a, Ardı Sıra Yazılmış Bir Mektup Denemesi” yazıları yer alıyor. Hukuk Defterleri dergisi olarak hem yazarlara teşekkür ediyor hem de üç değerli aydınımızı saygıyla anıyoruz.

    ***

    Dergimizin atölyeleri Temmuz ayında da devam ediyor. 26 Temmuz Salı günü saat 19.00’da Kadıköy Çinili Cafe’de Dr. Cemil Ozansü ile “Nazizmin Ceza Hukuku Üzerindeki Güncel Etkisi” başlıklı atölyemize tüm dostlarımızı bekliyoruz.

    ***

    Bitirmeden bir hatırlatma yapalım. Dergimiz üç ayda bir çıkıyor olsa da, internet sitemizdeki güncel yazılar bölümüne her zaman yazılarınızı gönderebilirsiniz.

    Eylül ayında görüşmek üzere, keyifli okumalar dileriz.

  • Hukuk ve İnsanlık Onurunu Savunmaya Adanmış Bir Hayat (5.5.2022)

    Yaşamını emek ve insana, avukatlığını insan hakları ve özgürlük mücadelesine adamış adeta bir “anıt insan” olarak addedebileceğimiz Halit Çelenk, Fransız ordularının top atışlarıyla işgale başladığı 1922 yılının Antakya’sında dünyaya gelir. İlkokulu Antakya’da Mekteb-i Sultani’de, ortaokul ve liseyi ise Antakya lisesinde bitirir. 1939 yılında Antakya lisesinden mezun olduktan sonra, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenimine devam eder. Burada Hitler faşizminden kaçıp Türkiye’ye sığınan Newmark, Crosa, SwartzHirchDobresbergerFon Aster gibi önemli bilim insanlarının tedrisatından geçer.

    Halit Çelenk üniversitedeyken, daha sonra hayat arkadaşı olacak Şekibe Sayar ile tanışır. Çelenk, Selanikli bir ailenin kızı olan Sayar ile hukuk fakültesi sıralarında nasıl tanıştığını, yollarının nasıl kesiştiğini gazeteci Sultan Özer’le yaptığı röportajda şöyle anlatır:

    Üniversite koridorunda (…) camekanlı bir raf var. Öğrenciler kendilerine ait mektupları bu raflardan alıyorlar. Bir gün ben de oraya gitmiştim. Kendime ait mektupları aldım. Tesadüf bu ya, Şekibe de orada mektubunu alıyor. Gitmiş, arkadaşlarına sormuş. ‘Bu çocuk kimdir?’ diye. Bir arkadaşı da ‘O Yugoslav’dır, ismi de Wolf’dur’ demiş. Sonra bir gün yine karşılaştık. Bana ‘Sizin isminiz Wolf mu, yoksa Halit Çelenk mi?’ diye sordu. ‘Ben ‘Türküm, Yugoslav değilim, ismim de Halit Çelenk’tir’ dedim. Bu şekilde tanıdık birbirimizi. Aynı sınıftaydık.” Nitekim Şekibe Sayar ve Halit Çelenk 1943 yılında nişanlanır, ertesi yıl evlenirler. Hayat boyu yaptıkları yoldaşlık ve birbirlerine duydukları büyük aşk, altmış yedi yıl sürer.

    Halit Çelenk’in avukatlık hayatı ise, 1948 yılında Samsun’da başlar. Baktığı ilk dava 1949 yılında Ahmet ve Şevket Özparlak ismindeki TKP üyesi olan iki göçmen kardeşe 141-142. maddelerden açılan dava olur. Meslek hayatının ilk “sosyalist” savunmasıdır aynı zamanda bu. Mahkemeden beraat kararı çıkarır. Daha sonra ise, on yıla yakın bir süre Samsun’da ceza avukatlığı yapar.

    1960 yılında Ankara’ya yerleşir. 1962 yılında eşi Şekibe Çelenk ile TİP’e üye olur. TİP Ankara il sekreterliği ve genel yönetim kurulu üyeliğinde bulunur. 1965 yılında ise kuruluş çalışmalarında yer aldığı TÖS’ün hukuk danışmanı olur. 1966 yılında TİP Malatya Kongresi sonrasında birçok kişinin ihracı ile sonuçlanan olaylarda partiden ayrılır. İlerici Avukatlar Derneği ve Devrimci Avukatlar Derneği’nin kuruluşuna öncülük eder, yöneticileri arasında yer alır. 1968 yılında Türk Hukuk Kurumu’nun yönetim kurulu üyeliğine seçilir. Yirmi iki yıl kurumun ikinci başkanlığını yapar. 1974’de Niyazi Ağırnaslı ve Eşber Yağmurdereli gibi arkadaşlarıyla Çağdaş Hukukçular Derneği’nin kuruluşunda yer almış, derneğin genel başkanlığı görevini üstlenmiştir.

    Baktığı sayısız dava arasında TÖS Davası, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve arkadaşlarının savunulduğu 1.THKO davası, ABD Büyükelçisi Komer’in ODTÜ’de arabasının yakılması olayı davası, 15-16 Haziran Olayları ve bunların ardından açılan DİSK davası, Köy-Koop yöneticileri hakkında açılan dava gibi büyük davaların yanı sıra Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Sol Yayınları çatısı altında bilimsel sosyalizmin eserlerini Türkiye’de ilk kez basan ve bu nedenle 142. maddeden yargılanan Muzaffer Erdost ve Süleyman Ege’nin davaları da vardır. Adalet Ağaoğlu, Rasih Nuri İleri, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Metin Demirtaş, Kemal Burkay, Adnan Özyalçıner, Arif Damar, Atilla Aşut, Işık Kansu, Asım Bezirci, Talip Apaydın, Öner Yağcı, Doğan Özgüden, Şiar Yalçın, Cihat Aral, Ayberk Çölok, Aşık İhsani, Melike Demirağ gibi sanatçıların davaları, TİP genel başkanlarından Mehmet Ali Aybar’ın, Mihri Belli’nin davası, TİP yargılaması, Dev Genç, THKP-C, Vahap Erdoğdu ve arkadaşları davası, Çelenk’in baktığı diğer önemli ve tarihi davalardandır.

    Bununla birlikte Çelenk, 12 Eylül ve sonrasında Devrimci- Yol, TÖB-DER, Türkiye Birleşik Komünist Partisi TBKP (Nihat Sargın ve arkadaşları davası), TKP, DİSK, TYS, TDKP, Partizan, Kurtuluş gibi davalarda da bulunur. MHP ve bağlı kuruluşlar hakkında açılan davaya da müdahil aileler adına katılır. Aziz Nesin’in öncülüğünü yaptığı Aydınlar Dilekçesi’ni kaleme alanlar arasında yer aldı. Birinci Barış Derneği davasında avukat iken, İkinci Barış Derneği davasında sanık iskemlesine oturur.

    1986 yılında İHD’nin kuruluş çalışmalarına katılan Çelenk, daha sonra derneğin onur kurulu başkanlığına seçilir. 1988’de, ABECE dergisinde yazdığı bir yazıdan ötürü komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla Ankara DGM’de yargılanır. 1990’da Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın, 15 Ocak 1991’de Sosyalist Birlik Partisi’nin kurucuları arasında yer alır. 1991’de ise Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı yönetim kurulu üyeliğine getirilir.

    Meslek hayatı boyunca haksızlığa uğrayan, ezilen, sömürülen, işkence gören, tutuklanan, yargılanan sanatçıların, parti, sendika ve dernek yöneticilerinin davalarına bakan, inandığı yolda ödeyebileceği bedellere aldırmadan yürüyen Çelenk’in hayatı, hukuku ve insanlık onurunu savunmaya adanmış bir hayattır aynı zamanda. Ne yazık ki, 5 Mayıs 2011’de hayatını kaybeder.

    Bugünün Türkiye’sinde o ve onun gibi yılmaz adalet savaşçılarını her geçen gün büyüyen bir özlemle anıyoruz.

  • İktidarın Seçiminin Kanunu (12.4.2022)

    İktidarın Seçiminin Kanunu (12.4.2022)

    Ülkenin bir tür seçim sürecine girdiği bu dönemde, kan kaybı yaşayan iktidarın kayıplarını asgariye indirmek ve iktidarda kalmayı garantilemek için yeni bir seçim yasasına gereksinim duyması kaçınılmazdı. Uzunca bir zamandır yeni bir seçim yasasının sözü edildiği gibi, özellikle iktidarın yılmaz destekçisi (!!) MHP’nin baraj altında kalacağının neredeyse kesinleşmesi ve ayrıca, normal koşulda 2023 yılı Haziran ayında yapılması gereken seçime yaklaşık 1 yıldan biraz fazla bir sürenin kalmış olması da gözetildiğinde, seçim yasası değişikliğinin gündeme alınması kaçınılmaz olmuştu. Bunun başka bir temel nedeni de, 298 sayılı Seçim Yasası’nda bulunan bir hükümdü ve buna göre seçim yasasında yapılan değişikliklerin, en erken 1 yıl sonra yürürlüğe giriyor olmasıydı. Böylece siyasi iktidar daha fazla gecikmeden yasal değişiklikleri TBMM’ye sundu ve kısa süre içinde Meclis’ten geçirerek yasalaştırdı. Milletvekili Seçimi Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 7393 sayılı Yasa, 31.03.2022 tarihinde kabul edildi ve yapılan yasal değişiklikler ile seçime gidilmesi kesinleşti. Yasa metnindeki önemli değişikliklerin üzerinde durarak sorunlu ve sakıncalı taraflarını açıklamak zorunlu bir görev olarak beliriyor.

    Yasa’nın 1. maddesinde yapılan değişiklik ile, seçim barajı %10’dan % 7’ye indirilmiş. Bu hükmün getirilmesinin amacının, tartışmasız olarak, iktidar ortağı MHP’nin oylarındaki düşüş olduğu anlaşılmakla, partinin baraj altında kalması ve meclise milletvekili sokamaması şeklindeki tehlikeyi bertaraf etmek olduğu kuşkusuzdur. Seçim barajının düşürülmesinin demokratik bir yaklaşım olduğu düşünülse bile, özellikle batılı demokratik ülkelerde seçim barajının %3-5 düzeyinde olduğu dikkate alındığında, temel hedefin iktidarın sürekli destekleyicisi konumundaki partinin meclise girebilmesini sağlamak olup, demokratik yaklaşımın göz ardı edildiği anlaşılmaktadır. Ciddi oy kaybı yaşadığı gözlenen iktidarın, Meclis’te çok ihtiyacı olacak oy çoğunluğunu yitirmek istemediği açıktır. Öte yandan, Anayasa’nın 67. maddesinin 6. bendinde, “Seçim kanunları temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir” hükmü bulunmakta olup getirilen düzenlemenin bu kurala aykırı olduğu da dikkate alınmalıdır. Ayrıca, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin varlığı ve tek adam konumundaki Cumhurbaşkanı’na verilen yetkiler itibariyle yüksek kabul edilmesi gereken bu seçim barajı oranı demokratik olmaktan uzaktır. Böylece, bu değişikliğin yaratacağı sonuçları gerçekleşecek seçim ile görebileceğiz.

     

    Yasa’nın 2. maddesi ile, Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 34. maddesi değiştirilmiş ve ittifak oluşturan partilerle ilgili hükümler getirilmiştir. Özellikle son fıkrada yapılan değişiklik ile, artık oyların dağılımı hususu yeniden düzenlenmiş ve iktidar lehine sonuç doğuracak bir şekle sokulmuştur. Yasa yapıcılarının her zamanki sorunlarından biri olan, yasa metinlerinin ifadelerinin en anlaşılmaz ve kötü şekilde düzenlenmesi burada da söz konusu olmuş ve yasa metninde aynen, “ittifakın aldığı oy toplamı genel barajı geçtiği takdirde, seçim çevrelerinde milletvekili hesabı ve dağılımı, ittifak içerisinde yer alan her bir partinin o seçim çevresinde almış olduğu oy sayısı dikkate alınarak 3. fıkra hükümlerine göre yapılır” denilerek, hüküm açıklıktan uzak ve kafa karıştırıcı bir şekle sokulmuştur. Bu düzenleme ile getirilenin, ittifakların aldıkları oylar sonrasında ittifaka dahil olan partilerin oy oranları itibariyle ülke barajını geçmiş iseler buna göre milletvekili çıkarmaları yanında, barajı geçemeyen partilerin almış oldukları yani “artık oy” olarak nitelenecek oyların, o seçim çevresinde en çok oy alan parti adına kaydedilmesidir. Böylece, bu hükmün uygulanmasının iktidar partisi lehine sonuç doğuracağı umulmaktadır. Ancak, belli bir seçim çevresinde ana muhalefet partisinin en çok oy alan parti olması olasılığı da gözetildiğinde, iktidarın beklentisinin boşa çıkması pekala mümkün görünmektedir. Kuşkusuz ki, siyasi iktidar kendi egemenliğini devam ettirme adına bu değişikliği gerçekleştirmiştir.

     

    Yasa’nın 5. maddesi ile, en fazla tartışmaya ve eleştiriye açık görünen ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 15. maddesinde yapılan değişikliktir. Buna göre, maddede yapılan en dikkat çekici ve önemli değişiklik, il ve ilçe seçim hakimlerinin belirlenme şekline ilişkindir. 298 sayılı Yasa’nın 15/1. maddesinin  eski halinde seçim hakimlerinin Yüksek Seçim Kurulu tarafından 2 yılda bir belirleneceği ve en kıdemli hakimlerin seçim hakimleri olacakları yolunda hüküm bulunurken, getirilen yeni hüküm ile, il ve ilçe seçim hakimlerini belirleme yetkisinin, önceki yasa hükmünden tamamen farklı olarak, Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı’ndan alınması  ve seçim yapma yetkisinin Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlıklarına verilmesi uygulamasına geçilmesi söz konusudur. Başka bir önemli nokta ise, önceki yasal düzenlemede en kıdemli, yani birinci sınıf hakimler il ve ilçe seçim kurulu başkanı olarak Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı tarafından belirlenirken, getirilen yeni hüküm ile, metinde belirtildiği şekliyle, “en az birinci sınıfa ayrılmış ve birinci sınıfa ayrılma niteliklerini kaybetmemiş hakimler arasından, Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonunca ad çekme suretiyle tespit edileceği” hususudur. Bu maddedeki değişikliğin siyasi iktidarın en çok üzerinde durduğu nokta olduğunu varsaymak olasıdır. Zira, getirilen değişikliğin dikkat çekici bir püf noktası vardır. Buna göre, en kıdemli hakimin seçim hakimi olması uygulamasından dönülmekte, daha kıdemsiz hakimlerin seçim hakimi olmaları şeklinde bir tercih ortaya konmaktadır. Bu tercihin iktidarın istek ve yönlendirmesi ile olduğu kuşkusuzdur. Çünkü, Hakimler ve Savcılar Yasası’nın 15/2, 32 ve 33. maddelerinde, hakim ve savcıların birinci sınıfa ayrılma ve birinci sınıf olma tanım ve nitelikleri belirtilmekte, yasanın mevcut hali ile, birinci sınıfa ayrılma, birinci dereceye gelmiş, olumlu sicil almış ve başarılı terfileri bulunan hakimi tanımlarken, birinci sınıf hakim ise, birinci sınıfa ayrılmış ve sonraki 3 yıl içinde başarılı çalışmaları ve olumlu sicili ile bu unvanı kazanmış olmaktadır. Yani, kıdem, mesleki süre ve deneyim yönünden birinci sınıf hakim açık olarak daha üst bir konumda bulunmaktadır. Seçim kurulu başkanlığı açısından önemi ve ayrımı ise, birinci sınıf hakimin artık tayin ve terfi gibi sorunlarının bulunmaması ve seçimin yönetimini herhangi bir kaygı duymadan gerçekleştirme yeteneğine sahip olmasıdır. Birinci sınıfa ayrılmış hakimin ise, henüz terfileri tamamlanmamış olduğu gibi, tayin görme olasılığı da bulunmaktadır. Kısacası, birinci sınıfa ayrılmış hakim, birinci sınıf hakime göre çok daha güvencesiz durumdadır. Kaçınılmaz olarak siyasi etki, baskı ve müdahaleye açık olacaktır. Bu durumun seçim güvenliğini etkileyebilecek bir unsur olduğu gözetilmelidir. Öte yandan, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, görevden uzaklaştırılan hakimlerin yerine avukatlık mesleğinden çok sayıda meslek mensubu atanmış, bu kişilerin avukatlık mesleğinde geçen sürelerinin ⅔’ü hakimlik mesleği kıdeminden sayılmış, böylece bu kişilerin birinci sınıfa ayrılmış hakimler olarak seçim hakimi sıfatını kazanmalarının yolu açılmıştır. Üstelik, avukatlıktan geçen bu hakimler arasında çok sayıda, daha önce iktidar partisinin il ve ilçe yöneticisi olanlar bulunmaktadır. Bu nitelikteki hakimlerin daha önce seçim yapma deneyimleri büyük olasılıkla bulunmadığı gibi, tarafsız, deneyimli ve güvenceli olması gereken seçim hakimlerinin bu durumlarının nasıl sağlanacağı hususu bir sorun olarak ortada durmaktadır. Yasal düzenlemede görev verilen Adalet Komisyonu Başkanlığı’nın yapısına bakılırsa, yıllarca uygulanan en kıdemli hakimin başkanlık yapması uygulamasından dönülmüş ve özellikle son 10 yıl itibariyle iktidara yakınlığı gözetilen hakimlerin başkan olarak atanmaları söz konusu olmuş, komisyonun doğal üyesi olan il veya ağır ceza merkezi başsavcıları da siyasi etkilere göre belirlenen görevliler olarak seçilmişler ve yine komisyonun üçüncü üyesi olan hakimlerin de kıdemlerine bakılmaksızın siyasi etki ve yönlendirmelere göre seçilmeleri sağlanmıştır. Yargısal ve seçim işleri ile ilgili hiçbir görev ve yetkisi bulunmayan adalet komisyonunun seçim yapacak hakimleri kura ile de olsa belirlemesi uygulaması, seçim hukuku gereklerine uygun düşmemektedir. Tümüyle siyasi iktidarın istek ve dilekleri doğrultusunda oluşturulan bir çözüm olduğu anlaşılmaktadır. Yasal düzenlemede, seçim hakimlerinin ad çekme usulü ile belirleneceği belirtilmekte ise de, bunun şekline dair hiç bir hüküm bulunmamaktadır. Ad çekme işleminde kimlerin hazır bulunacağı hususunda bir açıklık olmadığı gibi, aday hakimlerin veya kura çekimini izlemek isteyen siyasi parti temsilcilerinin katılmalarının mümkün olup olmadığı da belli değildir. 298 sayılı Seçim Yasası’nda, sandık kurulu başkanlarının belirlenmesi aşamasında siyasi parti temsilcilerinin hazır bulunabileceği hususunda hüküm bulunduğu gözetildiğinde, siyasi parti temsilcilerinin ad çekme işleminde hazır bulunmalarının sağlanması da zorunludur. Yapılan yasal değişiklik, güvencesiz ve tarafsızlığın sağlanamadığı bir seçim görüntüsü vereceğinden, sorunlu ve sakıncalı olup bu konuda tartışma ve eleştirilerin varlığı kaçınılmaz olmaktadır.

     

    Yasanın 7. maddesi ile, 298 sayılı Seçim Yasası’nın 23. maddesine bir fıkra ilave edilmekte ve metindeki ifade ile, “Sandık kuruluna üye bildirme hakkı olan bir parti; oluru olmadan başka bir parti üyesini sandık kurulu üyesi olarak gösteremez” şeklinde bir düzenleme yapılmaktadır. Bu hüküm ile hedeflenen, özellikle bazı seçim bölgelerinde zayıf durumda olan partilerin, başka bir parti temsilcisini sandık kurulu üyesi olarak gösterme olanağını yok etmektir. Bu “olur’un nasıl alınacağı belli olmadığı gibi, aynı ittifak içindeki partiler arasında gerçekleşecek dayanışmayı önlemeye yönelik bir tavır olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumun da seçim güvenliğini etkileyebilecek bir unsur olduğuna özellikle muhalefet partilerince dikkat edilmelidir.

     

    Yasa’nın 11. maddesi ile, 298 sayılı Yasa’nın 65, 66 ve 155. maddelerinde değişiklik yapılmış ve seçim yasaklarına ilişkin olarak, eski halinde Başbakan ve Bakanlara ilişkin yasaklar kavramı değiştirilmiş, Başbakan kelimesi metinden çıkarılmış ve maddeler “Bakanlara ilişkin yasaklar” şekline dönüştürülmüş, ancak, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin tek yetkilisi konumundaki Cumhurbaşkanı seçim yasaklarından muaf tutulmuştur. Bunun bir unutma olmadığı kesin olup amaçlananın, Cumhurbaşkanının seçim sürecinde kendisi ve partisi adına istediği gibi propaganda yapmasının sağlanması olduğu anlaşılmaktadır. Bu hükmün sakıncalı olduğu kuşkusuz olup, 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile, Cumhurbaşkanının Anayasal tarafsızlığı tamamen kaldırılmış ve bir siyasi parti liderinin Cumhurbaşkanı olma yolu açılmış ve AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı olmuştur. Bir siyasi parti lideri olan Cumhurbaşkanının, bizzat katıldığı bir seçimde kendisine rakip olabilecek parti liderleri veya siyasilere seçim yasakları uygulanırken, kendisine seçim yasaklarının uygulanmaması, Anayasanın 10. maddesinde belirtilen “yasa önünde eşitlik” ilkesine açıkça aykırıdır. Bu hükmün muhalefet partileri tarafından Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi halinde iptali olasılığı güçlü görünmektedir.

     

    12. madde ile, 298 sayılı Seçim Yasası’na Geçici Madde 24 eklenmekte ve maddede, il ve ilçe seçim kurulu başkanlarının yasanın yürürlüğe girmesinden itibaren 3 ay içinde yeniden ve getirilen usul ile belirlenmesini öngörmektedir. Ayrıca bu şekilde belirlenen başkan ve üyelerin önceki başkan ve üyelerin görev süresini tamamlayacakları eklenmiştir. Oysaki, 2022 yılı Ocak ayı sonu itibariyle Yüksek Seçim Kurulu tarafından, 2023 yılında yapılacak seçimleri yönetecek hakimler belirlenmişti ve bu hakimlerin görev süreleri 2024 yılı Ocak ayı sonunda bitiyordu. Böyle bir uygulama değişikliği ile, özellikle kıdemli olmayan hakimlerin görev alacağı bir seçim düzeninde, çok uzun bir süredir istikrarlı olarak yürütülen seçimlerin güvenliği hususu tartışmaya açılmış olmaktadır.

     

    Seçim ile ilgili yasalarda yapılan değişikliklerin, demokratik hukuk devleti normlarına uygun olması, seçim güvenliği ve adaletini sağlayıcı hüküm ve uygulamaları içermesi gerekir. Seçime katılan siyasi partiler, adaylar ve seçmenler üzerinde kuşku ve kaygı yaratacak yeni hükümlerin getirilmesi, demokrasinin temel amaçları ile bağdaşmayacağı gibi, yapılan seçimin sağlığı hususunda ciddi şüpheler oluşturacak, yeni toplumsal huzursuzluklara neden olabilecektir. Siyasi iktidarın istek ve yönlendirmelerine göre getirilen ve tartışmalara yol açması kaçınılmaz olan bu yasa ile ilgili olarak, muhalefet partilerinin Anayasa Mahkemesi’nin kapısını çalmaları zorunlu görünmektedir. 

     

  • Mizah: Farazi Dava

    Fakültede yaptığımız sınavlarda ekstra kâğıt alanlardan olmadım hiç. Millet kâğıt üstüne kâğıt isterken -ki bu husus, sınıfta “cık cık”, “vay arkadaş” vs. tepkilere yol açardı- ben efendi gibi sınav sorularını cevaplandırıp, bana verilen kâğıtla “Türkiye çöl olmasın”cı şekilde hareket etmekteydim. Sadece bir kere ekstra kâğıt istediğimi hatırlıyorum, onda da soruyu yanlış anlamış, iki sayfayı baştan aşağı hatalı cevaplamıştım. Bu durumda da sayfanın sol üstünden sağ altına bir köşegen çizerek, hatta cümle içinde muhtelif gaflarımı görünmemecesine karalayarak, hatalarımı saklamaya çalışmıştım.

    Fazladan kâğıt isteyenler genelde hakikaten bu işi bilenler oldu. Çoğunluğu kız olan ve notlarını alabilmek için iyi geçinmeye çalıştığımız bu arkadaşlarımıza selamlarımı sunmuş olayım, dergimize abone olsunlar.

    Bu arkadaşlarımızın yanında, bir de soruların cevaplarını hakikaten bilmeyen, ama bildikleri ne varsa anlatmak isteyen, konunun etrafında dolanan, ama asıl soruya cevap vermeyen/ veremeyen (ve tabii bunun farkında olan) veya göz boyamaya çalışan arkadaşlarımız da oldu. Yani, “meşru savunmanın savunmaya yönelik şartlarını bilmiyorum ama haksız tahrikte iyiyimdir, gelin size bunu anlatayım” türü cevaplar ekstra kâğıt alınmasına vesile oldu fakültede. O arkadaşların sınav sonuçları da beklendiği üzere çanın altında kaldı, hem hocalar hem TEMA Vakfı buna çok kızdı.

    Bir savcının iddianamesi bana yukarıdaki paragrafta yer verdiğim tipi hatırlatmadı değil, ama tabii ki fazlası var.

    Sedef Kabaş’ın Cumhurbaşkanına bir Çerkez atasözüne yer vererek hakaret ettiği, yine İçişleri Bakanına “soyadına ihanet edercesine” sözü ile, Ulaştırma Bakanına da “yalan haberlerden medet umarcasına bir zavallılık sergilemek” sözü ile hakaret ettiği iddiası ile iddianame tanzim edildiğini görüyoruz. Yani sırf şu üç husus esasında 1-2 sayfaya yeter gibi gözüküyor. En azından ben bırakalım ekstra sayfa istemeyi, kâğıdın arkasını çevirmesini bile istemezdim hocanın (örneğimizde hâkimin, tarafların).

    Cumhurbaşkanına ve diğer kamu görevlilerine hakaretlerle ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Yargıtay kararlarına, ifade özgürlüğüne, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne vs. girmiyor, suç var mı, yok mu değinmiyorum bu arada. Barolar, hukuk fakülteleri, Adalet Bakanlığı vs. birim bir farazi dava yarışması düzenliyor, orada bana iddianame yazma görevi veriliyor, öyle düşünelim.

    Sayın Savcımızın iddianamesi 10 (on) sayfa. İçeriğinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesine yer verilmiş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Müller, Laurens, McVicar, Purcell, Janowski, Dorner kararları anlatılmış, Yargıtay kararları, doktrin atıfları, her şey fiyakalı. Gurur duymamak mümkün değil.

    İddianamede yer verilen kararlar da özetle şu şekilde: “Gazeteciler suç işlememelidir, suç işlerlerse cezalandırılmaları çok da yanlış olmaz, eleştirileri varsa hakaret etmemeleri beklenir, eleştiri sınırları aşılırsa, şeref ve saygınlığa saldırılırsa suç olur” vs. vs. vs.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin toplasanız bir dünya karması çıkaracak isimleri haiz kararlarında bir vatandaşımız eksik: Vedat Şorli. O karar yok on sayfalık anlı şanlı iddianamede. Ve dahası, yukarıda bahsettiğimiz dünya karması kararlarında ve Yargıtay kararlarında Sedef Kabaş’ın sözleri ile benzerlik de yok, benzerlik olup olmadığı da tartışılmamış. “Kararlar bunlardır, aha bu da Sedef Kabaş, cezalandırın farazi farazi”. Olsun; iddianame bu sonuçta, mahkeme değerlendirir.

    Sayın Savcımızın ismini arattığımda, malum dosyayla ilgili haberler dışında İstanbul Barosu’nun ceza hukuku kurgusal/farazi dava çalışmasında isminin geçtiğini görüyorum. Bir başkası olamaz, çünkü ismi son derece orijinal. Sayın Savcımız o farazi dava çalışmasında muvaffak olmuş mu bilemiyoruz; ama burada muvaffak olmuş, iddianame kabul edilmiş ve tutuklanmasını istediği ve serbest bırakmadığı Sedef Kabaş hâlâ tutuklu.

    Sahi 10 sayfalık iddianamede, 1 satır da olsa şunu göremedim: Sedef Kabaş neden tutuklu?

    Neyse; sıra hâkimde, kendisine muvaffakiyetler.

    page66image45761344