Blog

  • Portre: Rona Aybay’a, Ardı Sıra Yazılmış Bir Mektup Denemesi

    Sevgili Hocam,

    Gidişinizin ardından neredeyse iki ay olacak. Her ne kadar sevgili kızınız Barış Aybay, ayrılığınızın haberini, bir süre öncesinden usul usul verse de ben hep ümitvardım, çünkü siz hayata ne kadar bağlıydınız ne kadar çok yazacak kitabınız, söyleyecek sözünüz vardı. Şimdiyse, sizinle dilediğimce vedalaşamadan gerçekleşen ve hiç hazır olmadığım bu ayrılığın içimi nasıl kederle doldurduğunu, beni şefkatle dinleyen yakınlarıma anlatıp avuntu bulmaya çalışıyorum ama sonuç aldığım pek söylenemez.

    Siz gittikten sonra, kimi sevenleriniz güzel yazılarla, limandan demir alan cesametli1 bir gemiyi selamlar gibi andılar isminizi. Olgun cümleleri, sizi hakkıyla anlatan ifadelerle bezeliydi. Birkaç hafta önce de, başarılarıyla gurur duyup mutlu olduğum -ve hafızam beni yanıltmıyorsa konuşmacı olduğunuz son akademik toplantıda2 kürsüyü paylaştığınız- bir arkadaşım, hakkınızda bir yazı yazmam önerisinde bulundu. Ortaya ne çıkacağından şüphe edip kaygı duysam da hayır demek olmazdı. Örnekleriyle bilirsiniz, konu sizinle ilgiliyse, kusursuz olunmalı telaşıyla kolayca çuvallayıp mahcup duruma düşebiliyorum karşınızda; ki bu sefer, kusursuzun peşinden koşmadan iyisini yapmaya çalışacağım.

    Nasıl bir yazı yazacağımı, yazıda nelerin olması gerektiğini çok düşündüm ama dönüp dolaşıp hep şu giriş cümlesinin önünde buldum kendimi: 5 Mayıs 2022’de Rona Aybay’ı kaybettik. Sanırım, kabullenmekte zorlandığım gerçeğe alışmak için günlerce altını çizip durdum bu telgraf cümlesi gibi kesin ve keskin cümlenin.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Portre: Adalet Mücadelesinin Çınarı Erşen Sansal’ın Ardından

    Yüzünü aydınlığa, sola, eşitlik ve bağımsızlığa dönmüş genç kuşaklar olarak Erşen Sansal’ı, devrimcilerin avukatını, adalet mücadelesinin çınarlarından birini daha geçtiğimiz nisan ayında kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyoruz. Mücadele ufkunun ötesini omuzlarında yükselerek görebildiğimiz tüm devlerin yaptığı gibi, Erşen Sansal da bizlere hayati öneme sahip bir mücadele mirası ve birikimi bıraktı. Dolayısıyla bu yazıya, anısını yaşatacağımızı söyleyerek başlamak sanırım en doğrusu.

    2018 yılında yapılan bir yuvarlak masa toplantısında1 Erşen Sansal, yargı ve adaletin o günlerde tanık olunan katlinin “faşizan” sıkıyönetim dönemleriyle karşılaştırıldığında dahi çok “daha büyük boyutlara” ulaştığını ve böylesi bir dönemde çok daha yüksek ve örgütlü bir sese ihtiyaç duyulduğunu söylemişti. Toplumsal hafızanın temel tuğlaları hâline gelmiş birçok önemli davada onlarca yıl yer almış bir meslek üstadı olarak Erşen Sansal’ın dikkat çektiği bu hususu anlamak, kanımca bir hayli önemli. Bunun için ise öncelikle, Erşen Sansal ve Halit Çelenk gibi hukukçuların verdikleri uzun ve zorlu mücadelenin yalnızca bir hukuk mücadelesi olmadığını kavramak gerekiyor. Aslına bakılırsa hukuk dünyamızın çınarlarının yürüttükleri bu mücadele, başlı başına politik bir mücadeledir. Nitekim, bugün savunma hakkının demir parmaklıklar ardına gönderilmek istenmesinin esas nedeni de, onurlu hukukçuların kendilerini dahil olmak zorunda hissettikleri süreğen toplumsal adalet mücadelesinin geçmişten bugüne devredilen, kaçınılamaz politik karakteridir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Portre: Taner Yelkenci için On Yıl Sonra Yeniden

    Türkçe’nin büyük şairlerinden Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde önemli üç imge vardır: Biri “her yere yetişileceği”, ikincisi “insanın yaşadığı yere benzeyeceği”, üçüncüsü “Ahmet abinin bir mendilin neden kanadığını bilebileceği” iddiasıdır. Taner Yelkenci’nin hayatı (1971-2013) insani ve fikri düzeylerde bu üç imge ile birlikte düşünülebilir. Hatta şiirdeki “Ahmet abi”, edebiyat araştırmacılarına göre TKP’li Ahmet Gayretli’dir, kimi yerlerde de inatla Ahmet Arif olarak anılır ama ne önemi var? Bizim açımızdan “Ahmet abi” Yelkenci olarak da düşünülebilir, başka birisi olarak da.

    “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde Cansever, “İkinci Yeni” şiirine getirilen toplumcu gerçekçi eleştirileri bir yandan savuştururken bir yandan da “Ahmet abi”nin imgesinin bildiği her şeyi kendisinin de bildiğini bildirir. Üstelik bildiğinin bir farkı vardır, buna da vurgu yapar: “bu sıkışmış toplumsal itirazcılığın kısırdöngüsünü senin gibi okuyamıyorum” der. Bu fark önemlidir, çünkü şiir günümüzden neredeyse elli yıl önce, dile kolay yarım asır önce yazılmıştır ve gündemde olan bir serzenişe sahiptir. Üstelik şiir yazıldığında neredeyse 50 yıllık bir yaşam deneyimi vardır ve bu deneyimin imbiğinden süzülerek ortaya çıkmıştır. Gerçekten de aynılaşmış bir tekrarın ikrarından usanmış bir toplumsal muhalefet dili güncel buradaya kadar (yine neredeyse) bir arpa boyu ancak yol gelmiştir. Bu kanaatin ölçüsündeki adaletsizlik tartışabilir olsa da gerçeklik değiştirilemez. Çünkü Walter Benjamin’in de “Tarih Üzerine Tezler”de dediği gibi: “düşman kazanmaya devam etmektedir”. Yapılması gereken o halde her ne olacaksa olsun Karl Marx’ın ifadesiyle, işte buradan, “yeni kötü şeylerden başlayarak” yapılmak zorundadır.

    Cansever’in şiirindeki izleri takip ederek “gayri resmi” bir Yelkenci portresi ifade etmek için, ilkin “neden Yelkenci için de ‘her yere yetişileceği’ imgesi anlamlıdır”, sorusunu tartışmaya açmak yararlı olacaktır. Yelkenci’nin hayatında yer anlamında üç başlangıç vardır. Birincisi doğum yeri olan Hollanda’da geçen çocukluk ya da çok

    kültürlülük yılları, ikincisi Hendek’te başlayıp üniversite yıllarında gelişen Hendeklilik ya da muhafazakâr milliyetçi entelektüalizme duyulan hayranlık yılları, üçüncüsü lisansüstü eğitimiyle başlayan kendilik ve Marksist ortodoksiye dair düşünsel katkı yılları. Burada Bursa ve Kocaeli ayrıca zikredilmeye değer uğraklardır. Yelkenci’nin Hollanda’da gurbetçi bir ailenin çocuğu olarak başlayan hikayesi Kocaeli’deki yıllarında edindiği son formasyonuyla birlikte, sürekli olgunlaşan ve diyalektik açıdan bütünleşen bir hayatın içinde onu bulmamızı sağlar. Bu yüzden Yelkenci için yer hem Hollanda, Hendek, Bursa, Kocaeli gibi mekânlardır hem de olgunlaşma hikayesinin içindeki zamansallıklardır. Bunların her birine yetişmekte sıkıntı yoktur, bilakis hepsi, zengin bir deneyim içinde birlik oluşturmuştur.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Av. Zeycan Balcı’nın Belini Kıran Saldırganlığın “Yargılandığı” Davanın Penceresinden Dayanışmamız

    30 Mart 2016 günü ÇHDli avukatlar, İstanbul Çağlayan Adliyesi önünde davalarına ilişkin bir basın açıklaması yapmak istediler. Savcının “yasaklama” talimatı var diyerek avukatları kuşatan polisler açıklamayı zorla engelledi, arkadaşlarımızı darp etti, yerlerde sürükledi. Polisler tekmeleyerek Av. Zeycan Balcı’nın bel omurlarını iki yerden kırdılar.

    Saldırganın, avukatların arkasında sıralanıp kalkanlarla itekleyen polislerin arasından uzanarak, Balcı’ya hınçla defalarca tekme vurduğunun net görüntüsü vardı. Hedef alarak, sadece zarar vermek, acı çektirmek kastı ile acımasızca tekme attığı görülüyordu.

    Ambulansla hastaneye götürülürken Balcı’nın “yılmayacağız, yine geleceğiz” şeklindeki haykırışına karşı “Senin O Parmaklarını da Kıracağız” diye bağırarak açıkça tehdit edecek kadar da pervasızdılar.

    İlk değildi bu; savunma avukatları birçok yerde saldırıya uğradı, hatta öldürülen meslektaşlarımız da oldu. Ancak adliye binasının önünde, polisin bir avukatı tekmeleyerek belini kırması, saldırıların geldiği boyutu ve emir sahiplerinin fütursuz öz güvenini temsil ediyor.

    Kim olursa olsun demokratik/ anayasal bir hakkını kullanan hiç kimseye polisin saldırması ya da engellemesi meşru ve yasal değildir. İstanbul C. Savcılığı’da bu gerçeği kabullenmiş, “basın açıklaması ve ifade özgürlüğünün bir hak olduğu” ve avukatlar suç işlemediği için “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı vermişti. Ancak bu olayın daha ileri ve önemli boyutu saldırının savunma avukatlığını hedeflemiş olması gerçeğidir. Çünkü, avukatların kamuoyunun da takip ettiği davalarda gerektiğinde basına açıklama yapması sadece bir hak değil, aynı zamanda

    görevinin bir parçasıdır. Bu yönüyle işyerimiz olan adliyedeki bu saldırı da sadece avukata değil avukatlık/ savunma mesleğine yapılan saldırılardanbiriydikuşkusuz.

    Soruşturma ve dava sürecinde işkence ve kötü muamele vakalarındaki alışıldık seyir burada da işledi/işliyor. Dava açmama, açmaya mecbur kalınırsa etkisiz bir iddianame yazma, davayı uzatma, gereksiz işlemlerle şüphe yaratma, zamanaşımına uğratılamıyorsa ve beraat de verilemeyecekse olabilecek en hafif cezayı bile mümkünse bozulması için bir açık bırakacak şekilde verme yöntemleri burada da adım adım örülmeye çalışılıyor. Ve elbette sanık polisi görevden almamak, disiplin cezası vermemek ve en kısa sürede başka bir yere atayarak duruşmaları sanıksız sürdürmek gibi alışıldık yöntemlerin hepsi uygulanıyor.

    Zeycan Balcı’nın fail/failleri emniyet tarafından korunup disiplin dosyası hızla ve “olay görüntüsü yok” yalanına dayanarak kapatıldı. Görüntüler yerine görüntüden elde edilen fotoğrafların kötü kopyaları güya teşhis için emniyet birimlerine gönderildi. Müdahale eden grup/tim belli olduğu halde, hedef grup yerine o gün adliyede görevli yüzlerce polisin “teşhis” etmesi gerekçesi ile süreç aylarca uzatıldı. Beklendiği gibi tüm polis ya da amirler kendileri dâhil kimseyi tanımadıklarını söyleyip hiçbir isim de vermediler. Savcılık, polislerin teşhise elverişli çok cepheden çekilmiş fotoğraflarının gönderilmesini istediğinde, emniyet “görevimiz değil” diyerek talebi reddedebildi. Bunun yerine sicil kayıtlarındaki vesikalık fotoğrafların gönderilmesine, talimatının yerine getirilmemesine savcılık ses bile çıkarmadı. Bu “soruşturma” süresinde 6 (altı) kere savcının değiştirilmesi de niyetin göstergesi olsa gerek.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İstanbul Sözleşmesi Çekilme Kararı: Asıl Dertleri, Laik Hukuk Düzeni

    İstanbul Sözleşmesi’nden “bir gecede çekilme” kararına ilişkin iptal davalarının duruşmaları Danıştay’da görülmeye devam ederken ve bu duruşmalara destek için ülkenin dört bir yanından birçok insan Ankara’da buluşurken, “İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi iyi oldu” diyen Pınar Gültekin’in katiline “haksız tahrik” indirimi ile 23 yıl hapis cezası verildi.

    Bu kararla gördük ki, ülkemiz çocuğunu veya kadınını şiddetten, tacizden, istismardan koruyamadığı gibi “aynıları tekrar yaşanmasın” diye verilen cezalarda dahi caydırıcı olamıyor, yapılanyargılamalardasuçlularaadeta“aferin” deniyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde aile içi şiddet nedeniyle vatandaşlarını koruyamadığı için ilk kez ceza alan ülke olan ülkemiz (Opuz kararı), bu kararın ilham olduğu İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ndendebirgece,hukuksuzcaalınan cumhurbaşkanı kararı ile çekildi.

    İstanbul Sözleşmesi ise bildiğiniz gibi kadına karşı şiddeti bir insan hakkı ihlali ve ayrımcılık türü olarak tanımlayan ve bu kapsamda hukuki bağlayıcılığı olan ilk uluslararası belge. Bu kapsamda da kadınların güçlendirilmesi, kadın -erkek eşitsizliğinin ortadan kaldırılması için taraf devletlere çeşitli politikaları ve uygulamaları yapmak konusunda yükümlülük yüklemektedir.

    Yani devlet,
    Şiddete karşı önleyici politikalar oluşturmak Şiddet mağdurunu şiddet tehlikesinden korumak
    Şiddeti bir suç olarak görmek ve şiddet uygulayıcısını yargılamak
    Ve bunların tamamı için bütüncül politikalar oluşturmak zorundadır.

    Ancak Sözleşme kabul edildiğinden beri etkili kullanılabilmiş midir, imza atılarak yüklenilen bu yükümlülükler yeterince yerine getirilebilmiş midir, bunun konuşulması gerekirken veya İstanbul Sözleşmesine dayanılarak hazırlanan 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı ŞiddetinÖnlenmesineDairKanun’uuygulamayan kolluk kuvvetlerinin, gerekli soruşturmayı yapmayan ve delillerin üstünün örtülmesine neden olan savcıların, tutuklama kararı vermeyen hakimlerin; iç işleri politikalarında kadınların ve çocukların fiziksel ve ruhsal güvenliğini önceliğine almayan yürütmenin sorumluluğu gündeme getirilmesi gerekirken meclis kararı ile onaylanarak yürürlüğe giren bir uluslararası sözleşmenin, Cumhurbaşkanı tarafından tek başına “feshedilmesi”nin usule uygun olup olmadığını tartışıyoruz bugün. Bunun cevabını, sadece hukukçular değil, herkes biliyor, Cumhurbaşkanı’nın tek başına böyle bir kararı alma yetkisi yoktur. Ancak zaten bu kararın hukuki olduğunu kim düşündü ki? Türkiye’de uluslararası antlaşmaların onaylanması konusu, münhasıran yürütme yetkisi alanında bulunan bir konu değildir. Bu konu aynı zamanda yasama yetkisi alanında da bulunur. Zira bir uluslararası antlaşmanın onaylanması için her şeyden önce yasama organının bu uluslararası antlaşmanın onaylanmasını kanunla uygun bulması gerekmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mülteciler ve Uluslararası Koruma

    Uluslararası koruma, menşe ülkesinde zulüm görmüş ya da zulüm riski altında olan kişilere sığındıkları ülkede sağlanan hak ve hizmetlerin tümünü ifade etmektedir. Uluslararası koruma hukuku ve insan hakları hukuku, mültecilerin sığındıkları ülkeye kabul edilmeleri ve o ülkede insan onuruna yaraşır bir şekilde muamele edilmeleri için uluslararası korumanın esaslarını belirlemektedir. Türkiye’de sığınma amacıyla bulunan yabancılar için medyada “mülteci”, “göçmen”, “geçici sığınmacı”, “misafir” gibi çok çeşitli ifadeler kullanılmaktadır. Bu -bilinçli- kavram karmaşası ortasında ilgili kişilerin uluslararası ve ulusal hukuktaki statülerine açıklık getirilmesi ve daha da önemlisi meselenin statülerdenbağımsızinsanhaklarıboyututemel alınarak tartışılması, bu kişilerin haklarını ve onlara yönelik planlanan uygulamaların sınırlarını belirlemek açısından önem teşkil etmektedir. Bu yazıda tartışmalara katkı vermek amacıyla temel kavramlara yer verilecektir.

    Uluslararası koruma hukukunun temeli olarak görülebilecek İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. maddesinde düzenlenen “tüm insanların zulüm altında başka ülkelere sığınma hakkı” ertesinde 1951 yılında kabul edilen  Cenevre Sözleşmesi olarak da anılan Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Sözleşme’de uluslararası mülteci tanımı ile mültecilerin haklarına ilişkin düzenlemeler yapılmıştır. Cenevre Sözleşmesi’nde mülteci “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucuöncedenyaşadığıikametülkesinindışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen” herkesi ifade etmektedir. Bu mülteci tanımında toplumsal cinsiyet temelli zulme maruz kalma riski altında olma, doğrudan mültecilik sebeplerinden biri olarak belirtilmemişse de uluslararası düzenlemeler ve devletlerin ulusal mevzuatlarında kabul ettikleri yasalar ile toplumsal cinsiyet temelli sığınma başvurularının belli bir toplumsal gruba mensubiyet başlığı altında değerlendirileceği kabul edilmektedir.

    Cenevre Sözleşmesi’ndeki düzenlemesi ile mülteci statüsü objektif ve sübjektif zulüm riski değerlendirmesi ile ortaya konan bireysel koşullara bağlı olarak tanınabilmektedir. Buna ek olarak, 35. madde ile Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasına nezaret etme görevi yüklenen Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) görev alanına uluslararası hukukta yaşanan gelişmeler ile ayrımsız şiddetten kaçanlara da koruma sağlanması hususu eklenmiştir. Bu sayede beş sebebe dayalı zulüm korkusuna bağlı mülteci tanımının genişlediği savunulabilmektedir. Ayrıca BMMYK El Kitabı’nda bir kimsenin Sözleşme’deki tanıma uygun kriterleri taşıdığı andan itibaren mülteci sayıldığı, dolayısıyla mülteci statüsünün kurucu değil “açıklayıcı” nitelikte olduğu kabul edilmektedir.

    Türkiye’de uluslararası koruma açısından kaynak hukuki düzenleme 2013 yıllı 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’dur (YUKK). İdari gözetim, sınır dışı etme kararları ve bunlara karşı başvurulabilecek yargı yolları gibi uluslararası koruma hukukuna ilişkin konularda Türkiye aleyhine verilen AİHM ihlal kararları ve AB üyelik süreci bu kanunun yapımında önemli rol oynamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1951 Cenevre Sözleşmesi’ni coğrafi kısıtlama ile kabul ettiğinden yalnızca Avrupa Konseyi ülkelerindeki ırk, din, tabiiyet, belli bir toplumsal gruba mensubiyet veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için Türkiye’ye sığınan kişilere mülteci statüsü vermekte, Avrupa Konseyi ülkeleri dışından gelerek uluslararası korumaya başvuran kişilere ise statü belirleme işlemleri sonrasında YUKK 62. maddesi uyarınca şartlı mülteci statüsü verebilmektedir. Mülteci ve şartlı mülteci tanımına giremeyen; ama zulüm sebebiyle gönderilemeyecek kişiler için mevzuatımızda bir de ikincil koruma statüsü düzenlenmiştir. Türkiye’de şartlı mülteci statüsü alan kişilerin üçüncü ülkelere yeniden yerleştirme işlemleri kabul eden devletlerin sağladıkları kotalar kapsamında Göç İdaresi Başkanlığı ve BMMYK iş birliğinde gerçekleştirilmektedir. Fakat bilindiği üzere bu sayılar çok yetersizdir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • “Yeni Türkiye” Hukukunun En Somut Örneği Olarak Gezi Davası

    AKP’nin 20 yıllık iktidarında, toplumun her alanında büyük dönüşümler gerçekleştirdiği hepimizin malumu. Bürokrasiden emniyete, ordudan eğitime her alanda baştan aşağı değişimlere hep birlikte tanıklık ettik. Liyakatin ayaklar altına alındığı, devlet kademelerinin adeta siyasi iktidarın parti binalarında oluşturulduğu bir dönüşümden hukuk alanının da etkilenmemesi düşünülemezdi. Ergenekon, Balyoz, Oda Tv, ÇYDD davası gibi davalar ile başlayan, 2010 referandumu ile yasal zeminini elde eden, 2010 referandumunu birlikte kazandıkları Cemaat ile anlaşmazlığa düşünce de yeni müdahalelerle dönüştürülen yargının iktidara olan bağlılığını tarif etmek bu derginin okurları açısından sıkıcı olacaktır. O nedenle, bu giriş kısmını burada sonlandırarak AKP’nin ülkemizde yarattığı hukukun somut bir özeti olan Gezi Davası’nı incelemeye çalışalım.

    Ne Olmuştu?

    2013 yılının Mayıs ayının sonlarında Taksim’de bulunan Gezi Parkı’nda başlayan direnişin, Haziran ayı itibariyle tüm ülke sathına yayılması ile milyonlarca yurttaşımız sokağa çıkmıştı. Gerçekleşen eylemlerde şiddetli polis müdahaleleri yaşandı ve gencecik yurttaşlarımız hayatını kaybetti. AKP’nin, halktan görmüş olduğu en büyük tepkiye karşı bir savaş başlatacağı ve bu direnişin meşruluğunu yok etmek isteyeceği “Kabataş yalanı” veya “camide içki içtiler” yalanın da görüldüğü gibi o günden belliydi.

    Gezi Parkı eylemlerini ‘’suç’’ kabul eden ilk dava 2014 yılında açıldı. Mücella Yapıcı’nın da aralarında bulunduğu 26 kişi hakkında ‘’örgüt kurmak ve yönetmek’’ ve ‘’Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa Muhalefet’’ iddiasıyla İstanbul 33. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davada yargılanan tüm sanıklar, 29 Nisan 2015 tarihli duruşmada beraat etti. Gezi ile ilgili hukuki süreç ise beraat kararlarının ardından da devam etti.

    Gezi Parkı direnişinin ilk günlerinde Savcı Muammer Akkaş tarafından da bir soruşturma başlatıldı. Bu soruşturmada, savcı talimatı ile birçok kişinin telefonları dinlendi ve soruşturma dosyasına delil olarak eklendi. Savcı Muammer Akkaş, 17-25 Aralık operasyonlarında yer aldığı gerekçesiyle soruşturmadan el çektirildi ve yerine başka bir savcı atandı. Savcı Akkaş, meslekten ihraçedildi,yurtdışınakaçtıvehalihazırdada FETÖ/PDYüyeliğindendolayıhalaaranmaktadır.

    FETÖ/PDY üyeliğinden dolayı aranan bir savcı tarafından başlatılmış soruşturma ise aynen devam etti. Yerine atanan savcı da eski deliller ile soruşturmayı sürdürdü. Süreç içerisinde, 18 Ekim 2017’de Osman Kavala Atatürk Havaalanı’nda gözaltına alındı. ‘’Gezi olaylarının yöneticisi ve finansörü’’ olmakla suçlanan Kavala’nın, 1 Kasım 2017’de tutuklandığı duyuruldu. İkinci dava ise, ilk davanın açılışından beş ve beraat kararlarının üzerinden dört yıl geçmesinden sonra, 2019 yılının Haziran ayında açıldı.

  • İnternet Ortamında İfade Özgürlüğü ve 5651 sayılı Kanun’un Yarattığı Caydırıcı Etki (Chilling Effect)

    İfade Özgürlüğü Derneği raporlarına göre; 2020 sonu itibarı ile 150.000 URL adresine, 7.500 Twitter hesabına, 50.000 tweete, 12.000 YouTube videosuna, 8.000 Facebook ve 6.800 Instagram içeriğine 5651 sayılı (İnternet Ortamında Yapılan YayınlarınDüzenlenmesiveBuYayınlarYoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında) Kanun kapsamında erişim engellenmiştir1. Erişim engellerinin ilk sebebi, Kanun’un 8. madde hükmü gereğince, internet ortamında yapılan ve bazı suçları oluşturduğu hususunda yeterli şüphe barındıran yayınlardır2. Diğer bir dayanak ise 5651 sayılı Kanun’a 2015 yılında eklenen ve gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde erişimin engellenmesini düzenleyen 8/A madde hükmüdür. Hüküm; yaşam hakkının, kişilerin can ve mal güvenliğinin, genel sağlığın, millî güvenlik ile kamu düzeninin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi sebeplerinin olması hâlinde içeriğe erişimin engellenmesini konu almaktaysa da raporda engellemelerin genel olarak ‘bir terör örgütünün ideolojisini yayma ve propagandasını yapma’ gerekçesine dayandığı tespit edilmektedir. Yine bahsi geçen rapora göre, 2020 sonu itibarıyla yaklaşık 3.150 Twitter hesabı, 3.400 tweet, 600 Facebook içeriği ve 1.850 YouTube videosu olmak üzere 23.135’den fazla adrese 8/A madde hükmü kapsamında erişim engellenmiştir. Söz konusu kararların ise aktivist ve muhaliflerle bağlantılı haberleri yayan gazetecilere ait sosyal ağlar olduğu vurgulanmaktadır.

    5651 sayılı Kanun’un 8. ve 8/A madde hükümleri dışında internet ortamındaki içeriklere erişimin engellenmesindeki bir diğer sebep, 9. madde hükmü gereğince kişilik hakkı ihlalidir3. Hüküm gereğince internet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden gerçek ve tüzel kişiler ile kurum ve kuruluşlar, içerik sağlayıcıya, buna ulaşamaması hâlinde yer sağlayıcıya başvurarak uyarı yöntemi ile içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi, doğrudan sulh ceza hâkimine başvurarak içeriğin çıkarılmasını ve/veya erişimin engellenmesini de isteyebilmektedir. Hâkim erişimin engellenmesi ve/veya içeriğin çıkarılması başvurusunu en geç yirmi dört saat içinde duruşma yapmaksızın karara bağlar.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Suçu ve Suçluyu Övme Suçu (TCK m. 215)

    A. Genel Olarak

    Suçla mücadele öteden beri değişime ve gelişime uğrayan bir alandır. Ceza yaptırımı uygulanan hareketler zaman içerisinde çeşitlenmiş, bir zarar meydana getiren hareketlerin yanı sıra yalnızca bu zararı meydana getirme ihtimali olan, zararı önceleyen, “tehlikeli” hareketler de cezalandırılmaya başlanmıştır. Bu yaklaşım ile ortaya çıkan tehlike suçları cezalandırma aşamasını öne çekmektedir. Böylece belirli hareketler, yalnızca zararı meydana getirme potansiyelleri sebebiyle cezalandırılmaktadır. Soyut tehlike suçlarında bu potansiyel kanunen kabul edilmekte, yani hareketin somut olay bakımından bir zarar meydana getirip getirmediği denetlenmemektedir. Somut tehlike suçlarında ise hareket sebebiyle ancak belirli bir tehlikenin meydana gelmesi halinde ceza verilmektedir. Özellikle tipik hareketin bir düşünce açıklaması yani bir “ifade” teşkil ettiği suçlar bakımından, tehlike suçlarının düzenlenişi ifade özgürlüğünün korunmasını yakından ilgilendirmektedir. Bu suç tiplerinden birini Türk Ceza Kanunu’nun (“TCK”) 215. maddesinde düzenlenen “suçu ve suçluyu övme suçu” oluşturmaktadır.

    Suçu ve suçluyu övme suçu TCK m. 215’te “İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, bu nedenle kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin orta- ya çıkması hâlinde, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiştir.

    İfade özgürlüğü, yalnızca hoşa giden veya beğenilen değil aynı zamanda rahatsız edici, şok eden ve hoşa gitmeyen düşünce açıklamalarını da korumaktadır. Ancak bireyleri suç işlemeye yönelten, şiddet çağrısında bulunan ifadelerin bu korumadan ne ölçüde yararlanabileceğini tespit etmek kolay değildir. TCK m. 215, bu tartışma kapsamında değerlendirilmesi gereken suçlardan birini oluşturmaktadır. Aşağıda suç tipinin ilgili unsurları, ifadenin cezalandırılabilmesi için sağlanması gereken koşullar bağlamında açıklanacaktır.

    B. Suçun veya Suçlunun Övülmesi

    1. Övme Kavramı

    Övmenin sözlük anlamı, “birinin veya bir şeyin iyiliklerini, üstünlüklerini söyleyerek değerini yüceltme, methetme”dir. Suçu ve suçluyu övme suçu bağlamında ise övme, suç olarak öngörülen hareketi meşru gösteren, bu hareketin yapılmasını destekleyen, hareketin yasaklanmasının yanlış olduğunu belirten her türlü ifadedir.

    İşlenen bir suçun övülmesi, gerçekleştirilen hareketin hukukla çatıştığını inkâr etme veya hukuka uygun olduğu yönünde bir bilinç yaratma fonksiyonuna sahiptir. Benzer şekilde bir kişinin işlediği suç üzerinden övülmesi, yine suç teşkil eden hareketin meşru olduğuna dair bir algı oluşturmaktadır. Bireylerin suç teşkil eden hareketlerin meşru olduğu yönünde bir bilinç geliştirmeleri ise, bu hareketleri işlemeleri bakımından mevcut psikolojik engellerin ortadan kaldırılmasına sebep olmakta, böylece suç işlenme olasılığını artırmaktadır. İşte bu sebeple işlenen suçun ve işlediği suç sebebiyle bir kişinin övülmesi, bireyleri suç işlemeye yönlendiren bir etkiye sahiptir ve suç işlenmesi yönünde bir tahrik olarak nitelendirilmektedir. Ancak bu etki, TCK m. 214’te öngörülen “suç işlemek için tahrik” hareketi kadar doğrudan gerçekleşmemektedir. TCK m. 214’te düzenlenen suç işlemeye tahrik suçunda bireyler doğrudan suç işlemeleri için doğrudan yönlendirilmekteyken, m. 215’te düzenlenen suçu ve suçluyu övme suçunda işlenen suçlar meşru gösterilerek daha dolaylı bir yönlendirme yapılmaktadır. Bu sebeple suçu ve suçluyu övmenin “suç işlemeye dolaylı tahrik” niteliğinde olduğu kabul edilmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İfade Özgürlüğünden Parrhesia’ya: TCK m.299’un Anayasallık Paradoksu

    I. Giriş

    Euripides’in “Fenikeli Kadınlar” adlı eserinin, edebiyat tarihinin en önemli eserleri arasında yer aldığını söylemem herhalde yanlış olmaz. Fenikeli Kadınlar, Thebai Kralı Oedipus’un oğulları, Eteokles ve Polyneikes’in arasındaki iktidar kavgasını anlatır. Kehanete göre, kardeşlerden biri ölmeden diğeri yönetimi alamayacaktır. Bunu önlemek için, yönetimi dönüşümlü olarak kullanmaya karar verirler. Anlaşmaya göre her biri devleti bir yıl idare edecek ve sonra iktidarı diğerine bırakacaktır. Ancak Eteokles, iktidarının birinci yılının sonunda tahttan çekilmeyi reddeder ve Polyneikes’i sürgüne gönderir. Polyneikes, sürgündeyken bir ordu toplar ve tahtı ele geçirmek için Thebai’yi kuşatır. Savaşın yol açabileceği felaketleri önlemek adına anneleri olan Jocasta, kardeşleri ateşkese ikna eder. Jocasta, Polyneikes’e sürgünde olmanın ne kadar zor olduğunu sorar. Polyneikes, her şeyden daha zor ve kötü olduğunu söyler. Jocasta’nın bunun nedenini sorduğunda Polyneikes, tragedyanın 21.yüzyılda dahi önemini muhafaza etmesini sağlayan şu sözlerle cevap verir; “en kötüsü Parrhesia’dan mahrum kalmaktır…”

    Peki, nedir bu Parrhesia? Parrhesia’nın, genellikle Antik Yunan’daki özgün şekliyle ifade özgürlüğü olarak anlaşıldığını ve bu şekilde yorumlanmış olduğunu gördüm. Ancak yapmış olduğum incelemede bunun bir özgürlük olmadığı, bilakis hiçbir güvenceden yararlanılmadan Ekklesia’da yöneticiler ve ülkenin genel siyasetiyle ilgili eleştirilerin açıklanması aktivitesi olduğunu tespit ettim. Konuşmacılar, cezalandırılma riskini de göze alarak başkalarının bireysel çıkarları veya “korkaklıkları” uğruna dillendirmeyeceği meseleleri, bu mecliste dile getiriyorlar ve yöneticileri eleştiriyorlardı. Bu riskli aktivitenin de yapılması, Atinalılar için faziletli bir davranıştı. Halbuki ifade özgürlüğü, bireylerin niteliklerinde hayat bulan ve fazilet gerektiren bir kamusal aktivite değildir. Tam aksine, devletin tekelinde olan şiddet imtiyazını ve iktidarın gücünü denetleme fonksiyonu olarak gören demokratik bir haktır. Bu denetleme fonksiyonu ise ancak makul bir güvence ortamının sağlanmasıyla gerçekleştirilebilir. Bütün bu karşılaştırmadan sonra aklımıza şu soru geliyor; acaba Türkiye’de bugün bir ifade özgürlüğü var mıdır? Yoksa Antik Yunan’daki Parrhesia kurumuna doğru bir tersine evrim içinde miyiz? Aslında sorunun cevabı Türk Ceza Kanunu (TCK) Madde 299’da saklı. TCK m.299, Cumhurbaşkanını özel bir korumayla donatan, Cumhurbaşkanına hakareti suç kapsamına alan özel bir ceza normudur. Bu gibi düzenlemelerin demokratik toplum düzenlerinde olan konumlarını, yazının sınırlı kapsamı nedeniyle soyut olarak inceleyeceğim. Ancak Faruk Erem hocanın şu tespiti ile konumunu somutlaştırmadan da devam edemeyeceğim; “bu gibi düzenlemeler, krallık dönemlerinin kalıntısı olarak devam etmekte, demokratik bir ülke için Anayasalara uygun düşmemektedir.”

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.