Blog

  • Hukuk Felsefesi: Salgında Üniversitelerde Ahvalimiz

    Girizgaha lüzum yok, sadece özetleyelim. Covid-19 salgını yükseköğretimin fiziksel koşullarını ortadan kaldırdığında ortaya çıkan ilk mesele eğitimin araçlarına erişime ilişkindi. Çünkü bazı üniversite öğrencilerinin bilgisayarı yoktu. Bazılarının telefonlarının kontörü görüntülü bağlantıya yetmiyordu. Hatta evlerine dönmüş olan öğrencilerin bir kısmının sağlıklı internet bağlantısı dahi yoktu. YÖK’ün aklına gelen dahiyane ilk çözüm, zaten erişkin kişiler açısından anlamsız bir uygulama olduğunu söyleyegeldiğimiz devam zorunluluğunu rafa kaldırmak oldu. “İmkânı kısıtlı” öğrencileri “miz” için palyatif çözümler üretildi; ilçe halk kütüphaneleri, MEB müdürlükleri ve üniversite kampüsleri internet erişimi için adres gösterildi. Dersler kaydedilip, öğrencinin fırsatını bulduğunda dinleyebilmesi için bulutlara depolanmaya başlandı. Elbette sadece bu sistemi kullanabilen okullarda… İşin bu kısmı böylece kalmıştı kalmasına ama ilk dönemin ortasına geldiğimizde, karşımıza bu kez ölçme değerlendirme meselesi çıktı ve üniversite, bütün bileşenleriyle tam anlamıyla birbirine girdi. Öğrenciler doğal olarak kameralarını açarak sınava girmek istemediler, zaten bir kısmının bunu yapacak imkânı da yoktu. Fakat kamerasız koşullarda yapılan sınavlarda “haksızlık”lar oluyordu. Kimi hocalar öğrencileri kopya çekmekle suçlayıp sınav sürelerini kısaltma yahut soruları karmaşıklaştırma yoluna gittiler. Kimi öğrenciler kazan kaldırdı. Fakat ilginç olan, bu arada bazı başka öğrencilerin aynı “haksızlık” vurgusuyla arkadaşlarını kopya çekmekle itham etmeleriydi. Ödev yahut proje verilen derslerde ise manzara içler acısıydı. Para ile ödev yaptırma, avukatlara, mimarlık bürolarına başvurma, forumlarda mezunlardan ricacı olmalar aldı yürüdü. Soruşturmalar açıldı, soruşturmaların çoğu “salgında yapmayalım”larla kapandı. İzleyen sömestrlerde bildik sopasına sarılan YÖK, bu kez kameraların açılmasını buyurdu. Yetmez diyerek tüy dikmeye koşan anlı şanlı bir özel üniversitemiz öğrencilerinin evine ayna yolladı. Velhasıl kargaşa bitmedi, sömestrler bitti, sömestrler başladı. Fars berdevam.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 30. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Pandemide Çocuk Hakları

    Pandemi sürecinin mağdur olanları arasında çocuklar da yerini aldı. Eğitim hakkına erişimde yaşanan sıkıntılar, çalışma yaşantısı nedeniyle çalışan anne-babaların gündüz bakım hizmetlerinden yararlanamaması, gelir dağılımındaki eşitsizliğin salgınla birlikte yaygınlaşması gibi birçok nedenle çocuklar ve gençlerin yaşam koşullarında büyük değişiklikler yaşandı.

    Dışarı çıkma kısıtlamaları ve online eğitime erişmede teknoloji kullanımının ailenin gelir düzeyi oranında sağlanması birçok sorunu beraberinde getirdi. İstanbul, Diyarbakır ve İzmir Barolarının CMK üzerinden çocuğun cinsel istismarı suçu nedeniyle karakol aşamasında yaptığı avukat görevlendirme sayıları üzerine çıkardıkları raporlar pandemi döneminde çocuğun cinsel istismar davalarında özellikle ensest vakalarının adli sürece yansımadığına ilişkin bir şüphe içermekteydi. Biz de Hukuk Defterleri olarak 23 Nisan öncesi çocuk haklarının genel durumunu ve pandemi sürecini Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi Başkanı Avukat Hilal Çelik ile görüştük.

    Hukuk Defterleri: Çocuk hakları kısaca nedir? Bu hakların Türkiye’deki uygulamasının iz düşümü nasıl? Çocuklar gerçekten adalete erişebiliyor mu?

    Hilal Çelik: Çocuk hakları kavramı, çocukların birey olarak kabulü ile onurlu, saygın ve adil bir yaşam sürmeleri için hukuk düzeni tarafından koruma altına alınması gereken haklarını ifade eder. Kısaca çocukların insan hakları olarak da ifade edebiliriz.

    Türkiye’de henüz çocuğun bir birey olduğu, haklarının tanınması ve kullanılmasının sağlanması noktasında yaşına ve gelişim durumuna uygun olarak hareket edilmesi gerektiği yönünde kamusal bir bilinç oluşturulamadığını düşünmekteyim. Eğitim, sağlık ve yargı da dâhil çocuğun olduğu pek çok alanda hak ihlalleri mevcut. Temel sorunlardan biri hak ihlallerine ilişkin etkili bir takip mekanizması oluşturulamamış olması ve devlet kurumları arasında yeterli işbirliğini sağlayacak altyapının mevcut olmaması.

    Adalete erişim noktasında çocuğun yaşı, gelişim durumu, yaşadığı coğrafya, kendisinin ve ailesinin tabi olduğu sosyoekonomik statü gibi pek çok etken rol oynar. Hak arama anlayışı aynı zamanda toplumun bu yönde farkındalık geliştirmesi ile de doğrudan

    bağlantılı. İnsan hakları, çocuk haklarına ilişkin kavramların ve hak ihlali karşısında yasal mücadele edebilme yollarının, gelişim düzeyine uygun olarak çocuklara örgün eğitim sistemi içerisinde anlatılması gerekmektedir. Yine ailelerin ve çocukla temas esen meslek gruplarının da çocuk hakları, çocuğun korunması ve çocuğa yönelik bir suç ya da hak ihlali ile karşılaştıklarında nasıl davranmaları gerektiği yönünde bilinçlendirilerek bu yöndeki yasal sorumluluklarının açık bir şekilde belirlenmesi; sorumluluklarını yerine getirmeyenlerin caydırıcı bir şekilde cezai ve idari yaptırıma tabi tutulması sağlanmalıdır.

    Bununla birlikte bir de adalete etkili erişim sorunu mevcut. Bir şekilde hak arayışına giren çocuk ve ailesi süreç içerinde çok fazla ikincil travmalara maruz bırakılabiliyor ve hak arayışına dair mücadelesi adil bir şekilde çözümlenemeyebiliyor. Süreç içerisindeki bu ihlaller hak arama algısının ve mücadele gücünün zayıflamasına yol açma riskini de barındırmaktadır.

    HD: Türkiye’de birçok çocuk istismarı davası takipsizlik ile sonuçlanıyor ya da nihai karar tıpkı N.Ç. davasında olduğu gibi toplumun canını yakıyor. Hukukun geldiği bu noktayı da düşünerek çocuklara ilişkin suçlarda cezasızlık hâlleri için ne düşünüyorsunuz? Baroların bu konudaki konumu ne olmalı ve neler yapılabilir?

    HÇ: Cezasızlık hâlleri, insan hakları ihlallerinin pek çok alanında karşımıza çıkabiliyor. Hukukun etkili bir şekilde uygulanmaması, soruşturmaya konu edilmesi gereken bir hak ihlalinin faillerinin etkin bir şekilde soruşturulmaması, yargılanmaması veya adil şekilde cezalandırılmaması, suç mağdurunun onarım hakkına erişememesi, yasal mevzuat yokluğu veya yetersizliği cezasızlık sorununu gündeme getirmektedir. Bu kapsamda öncelikle uluslararası sözleşmeler kapsamında devletin yükümlülüklerine vurgu yapmak gerektiğini düşünüyorum. BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 19. maddesi kapsamında taraf devletler, çocuğun ana-babasının ya da onlardan yalnızca birinin, yasal vasisinin ya da bakımını üstlenen herhangi bir kişinin yanında iken bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet veya suistimale, ihmali davranışa, cinsel istismar dâhil her türlü istismar ve kötü muameleye karşı korunması için; yasal, idari, toplumsal, eğitsel bütün önlemleri almak konusunda yükümlülük altına girmişlerdir. Yine imzacı devletler, 34. madde kapsamında çocuğu her türlü cinsel sömürüye ve cinsel suistimale karşı koruma güvencesi de verirler. Gerek Lanzarote Sözleşmesi gerekse İstanbul Sözleşmesi de çocuğa yönelik şiddetin önlenmesi, şiddet mağdurunun korunması ve desteklenmesi, suçun kovuşturulması ve bütüncül politikalar geliştirilmesi noktasında imzacı devletlere birtakım yükümlülükler getirmektedir. Bu noktada özellikle cinsel istismarı meşrulaştıran rıza, erken yaş evliliği gibi kavramların tartışılmasında cezasızlık kültürünü geliştiren siyasi retorikten uzaklaşılması gerekmektedir. Yine çocuğun korunmasından sorumlu olan ve gerekli koruma önlemlerini almayarak bu anlamda görevlerini kötüye kullanan idari merciler ile devlet adına hareket eden diğer tüm aktörlerin sorumlulukları tartışılmalı; suçun meydana gelmesinde sorumlu olan tüm aktörlerin de cezai ve idari yönden yaptırıma tabi tutulması sağlanmalıdır. Sadece istismar failine odaklanıp diğer aktörlerin sorumluluğunu gözden kaçırdığımızda ya da görmezden geldiğimizde, çocuğa yönelik suçu önleme ve çocuğu suçtan koruma noktasında başarılı olmamız mümkün değildir.

    Bununla birlikte yasa uygulayıcıların mesleki görevlerini yerine getirirken uluslararası mevzuat da dâhil yasa ile bağlı kalması, geleneksel kabul ve önyargılardan arınmış bir şekilde hareket etmesi, özellikle mağdur çocuklara ilişkin yargılamalarda onarıcı adalet anlayışı içerisinde yerleştirilmeye çalışılan uygulama modellerini ve sistemleri kullanmaya ve geliştirmeye açık olması, yargılamalar sırasında çocukların gelişim durumlarını da göz önüne almaları da cinsel bütünlüğe yönelik suçlarda cezasızlık kültürünün önüne geçmek için gereklidir.

    Avukatlık Kanunu’nda da belirtildiği üzere insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini misyon edinmiş baroların, hak ihlallerinin tespiti ve giderilmesi noktasında sorumlulukları olduğunu açıktır. Etkili bir soruşturma ve kovuşturma için özellikle Barolar tarafından CMK sistemi üzerinden yapılan atamalarda meslek içi eğitimlerle çocuk hakları alanında farkındalığın geliştirilmesi önemlidir. Mevzuattan kaynaklı ihlallerin giderilmesi için öneri ve görüş geliştirilmesi, yasa tekliflerinin takibi ve değerlendirilmesi, mevcut hak ihlallerinin raporlandırılarak görünür kılınması, insan hakları, çocuk hakları, kadın hakları alanında idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarına yönelik olarak yargısal ve yargı dışı mekanizmaların etkin bir şekilde kullanılması, hak ihlallerinin giderilmesine ilişkin uygulama önerileri geliştirilmesi yöntemsel olarak mümkün.

    HD: Pandemi dönemi çocuk hakları bakımından nasıl geçti? İstismar vakalarında özellikle ensest vaka rakamlarında bir düşüş var mı? Yasaklar sonrası bu rakamlarda değişiklik bekliyor musunuz?

    HÇ: Eğitim hakkı yönünden bakarsak pandemi döneminde her çocuğun eşit bir şekilde eğitim hakkından istifade ettiğini söyleyebilmemiz mümkün değil. Özellikle kaynaştırma ya da özel eğitime tabi çocukların sorunları da çözümsüz kaldı.

    Bu dönemde aile içi fiziksel ya da cinsel şiddet oranını gerçekçi bir şekilde belirleyebilmemiz mümkün değil. Ancak bir şiddet durumunun varlığı hâlinde çocukların ilgili mercilere ulaşmasının daha da güçleştiğini söyleyebiliriz. Sosyalleşemedikleri için bu şiddeti anlatıp yardım isteyebilecekleri öğretmenlerine, komşularına, arkadaşlarına ya da kolluğa ulaşmaları her zaman mümkün olamamıştır.

    Ensest vakalarına ilişkin pandemi öncesinde de ayrı bir istatistik tutulmamaktaydı. Bu nedenle pandeminin etkisine ilişkin rakamsal oran vermek mümkün değilse de mantıksal olarak pandemi sürecinin ensest oranında artış yönünde etki etmesi beklenir. Çünkü bu süreçte istismarcı aile bireyi ile çocuğun bir arada ve baş başa kaldığı zamanlarda bir artış söz konusu ve çocuğun sosyal yaşamla bağlantısı kesintiye uğradı. Yine toplu olarak yaşanan kurumlarda ya da birden fazla ailenin bir arada yaşadığı hâllerde (mülteci olma hâli/ geleneksel geniş aile yaşantısı vb.) ensest riskinin daha fazla olduğu kabul edilmektedir.

    HD: Özellikle adli yardım ve CMK üzerinden gelen çocuklara ilişkin davalarda çocuk hakları konusunda uzman avukatların atanması mümkün müdür?

    HÇ: Adli Yardım ve CMK uygulamaları kapsamında görev alacak avukatlarda liyakat aranması, BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin çocuğun üstün yararı hakkındaki 3. maddesi ve katılım hakkını düzenleyen 12/2. maddesi; yine Çocuk Haklarının Kullanılmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’nin çocukların temsili, adli yardım ve hukuki danışmaya ilişkin 4, 9 ve 14. maddeleri kapsamında, çocukların adalete etkin erişimi ve üstün yararı yönünden olması gerekendir.

    Ankara Barosu CMK Merkezinde 2017 yılından beri, gerek suça sürüklenen çocukların gerekse mağdur ve/veya müşteki çocukların adalete erişimi için yapılacak görevlendirmeler CMK Uygulamaları Merkezinde oluşturulmuş bulunan Çocuk Koruma Listesinden yapılmaktadır. Çocuk Koruma Listesi, meslek içi eğitim kapsamında Çocuk Adalet Sistemi sertifikası sahibi avukatlardan oluşur. Yine mülteci çocuklar özelinde Adli Yardım Merkezi üzerinden yapılan atamalarda 2017 yılından beri sertifika eğitimlerine “Hassas Gruplar” başlığı adı altında mülteci çocuk ve mülteci kadınların hakları ve adalete erişimleri konusu da eklenmiştir. Gelincik merkezinde görev almak isteyen meslektaşlarımızın sertifika programlarında da çocuk haklarına ilişkin oturumlar yer almaktadır.

    HD: Pandemi koşullarında bir çocuğun istismar edildiğini öğrenen sıradan bir vatandaş neler yapmalı? Nerelere başvurmalı?

    HÇ: Bu hususu suçun ve korunma ihtiyacının bildirimi olarak 2 ayrı açılımda değerlendirmek gerekir. Pandemi koşullarından bağımsız olarak her vatandaşın suçu ihbar yükümlülüğü bulunmaktadır. Burada istismarın fiziksel ya da cinsel istismar ya da ihmal niteliğinde olmasının da bir önemi yoktur. İşlenmekte olan bir suçu yetkili makamlara bildirmemek Türk Ceza Kanunu’nun 278. maddesi kapsamında suçtur ve yaptırıma tabidir. Bu suçun mağdurun on beş yaşını bitirmemiş bir çocuk, bedensel veya ruhsal bakımdan engelli olan ya da hamileliği nedeniyle kendisini savunamayacak durumda bulunan kimse olması da suçun cezasını ağırlaştıran bir hâl olarak düzenlenmiştir. Suça ilişkin ihbar veya şikâyet, vatandaşların bulunduğu il veya ilçelerdeki cumhuriyet başsavcılığına veya ikametlerine en yakın polis merkezlerine yapılabilir. Yine 155 Polis İmdat Hattına da ihbarda bulunabilirler. Yine çocuklara yönelik ihmal, istismar ve şiddet vakalarının ve çocuğun her türlü korunma ihtiyacının Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Çağrı Merkezi olan Alo 183 Sosyal Destek Hattına bildirilmesi de mümkündür. Bu ihbarlardan netice alamadıkları hâllerde, bulundukları illerin barolarında yapılanmış Çocuk Hakları Merkezlerinden de destek isteyebilirler.

    HD: Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin geleceğe yönelik projeleri nelerdir?

    HÇ: Bir çocuk hakları politika belgesi oluşturulması ve bu bağlamda merkeze yapılan ihbarların ve meslektaşlar tarafından bildirilen hak ihlallerinin düzenli olarak raporlanması ve elde edilen sonuçların ihtiyaçlara göre yapılandırılması –varsa yeterli olmayan yasal mevzuata ilişkin teklifler hazırlanması, uygulamadan kaynaklı sorunlara yapıcı çözüm önerilerinin geliştirilmesi, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliğini geliştirerek çözüm önerilerimizin aktarılması, çocukların korunma ihtiyaçlarının da takibini kapsayacak bir CMK ve Adli Yardım sisteminin geliştirilmesinin sağlanması uzun vadede hedeflerimiz arasında yer almakta.

    HD: Sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz Hilal Hanım.

  • Hukukun Olağan Ötekisi Hayvan: Hayvanın Kanıksanmış Edilgenliği ve Türk Hukuku

    Dillere pelesenk olmuş o malum Çin bedduasının tam manası ile tuttuğu bir dönemde yaşadığımıza herhalde şüphe yok: Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz. Bir taraftan, insanlığın sebat1 ile Mars’a gidişini evlerimizin salonlarından naklen takip edebilirken; öte taraftan, bir seneyi aşkındır bildiğimiz hayatı tamamıyla ters yüz eden COVID-19 salgını ile mücadelede, en olumlu senaryolara göre bile, yolun başındayız. Salgından tamamen kurtulup “alışıldık” hayata geri dönüşün mümkün olup olmadığına ilişkin bir tahminde bulunmak zor. Dahası, doğa ile mevcut ilişkimizi değiştirmediğimiz müddetçe insanlığı bekleyen yeni salgınlara karşı tedbirlerimiz de oldukça sınırlı. Bilimsel çalışmalar COVID-19 da dahil olmak üzere, son yüzyılın büyük salgınlarının tamamının insanın doğa ile -özellikle de hayvanlar ile- çarpık ilişkisinden ileri geldiğini net bir biçimde ortaya koymakta2. İnsanın, insan olmayan her varlığı yok etmeyi kendine hak gördüğü bu hasmane ilişkilenme biçimi, medeniyetin sonu olabilir3. Başka bir ifade ile, insanın ötekini düşünmeden katlettiği bu düzenin doğal sınırlarına ulaşılmış durumda.

    Mevcut düzenin yapıbozumu bir seçenek değil: Bir zorunluluk.

    Mevcut düzenin yapıbozumuna uğraması elzem addedildiğinde, düzenin üzerine inşa edildiği sac ayaklarından biri olan hukuk da gereken yapıbozumundan ari düşünülemez. Bu bağlamda, hayvanlar da dahil olmak üzere, sorgulamaksızın hukukun ötekisi addettiğimiz tüm aktörlere eleştirel mercekten yeniden bakmakla yükümlü olduğumuz bir fazdan geçtiğimizi düşünmeliyiz.

    Türkiye’de Hayvan Hukuku Tartışmaları

    Açıkça bu amaçla olsun ya da olmasın hem karşılaştırmalı hukukta hem de Türk hukukunda insanın hayvanla özne-nesne düalizmi ekseninde şekillenen ilişkisinin ciddi bir sorgulama altında oluşu, hukukun yapıbozumunun bir uzantısı olarak okunabilir. Yaklaşık 12 yıldır hayvan hakları/menfaati aktivistlerinin hayata geçmesi için aktif olarak üzerinde çalıştığı hayvan koruma yasası reformuna ilişkin talepler, Türk hukuku bakımından bu eleştirel bakışın en somut göstergesi.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 30. sayısında okuyabilirsiniz.

  • “Kapitalizmin Krizi” ve “Devletçilik Tartışmaları”: Kısa Bir Bakış

    COVID-19 salgınının yarattığı etkiler sürüyor. Salgının başlangıcından itibaren geçen süre bir seneyi aşarken,120 milyonu aşkın insan hastalıktan doğrudan etkilendi. Son verilere göre, dünya çapındaki ölümler 2,5 milyonu aşarken, koronavirüsün etkilerinin 2022’den önce azalamayacağı, dünya çapında ise uzunca bir süre etkilerin azalan ivmeyle devam edeceği iddia ediliyor.1 Salgın sermaye sınıfı ile emekçiler arasındaki yaşam standartları arasındaki farkı açarken, kapitalizmin görünmez elinin bir kez daha yeterince “uzun” olmadığı görüldü. Aksayan üretim ve dolaşım süreci, sağlık hizmetleri, gıdaya ulaşım ve eğitim gibi temel ihtiyaçların karşılanamaması gibi durumlar salgınla birlikte “olağan” hale geldi.

    Öte yandan, salgın herkes için “olumsuzluk” yaratmadı. Sermaye sınıfının en büyükleri, salgını fırsata çevirerek, servetlerine servet kattılar.2 Sermaye birikiminin aksayan yanlarını tekelci güçleri ve finansal araçlarla “telafi edici” bir biçimde değerlendirmek isteyen sermaye sınıfı, bu mekanizmaların kalıcı etkiler yaratması için aynı zamanda toplumsal arenada da dönüşümlere imza atmak zorunda. Ancak bu dönüşümü kapitalizmin yeni bir tarihsel evresi olarak değerlendirmek, oldukça yüzeysel olacak. Gözlemlenmekte olan olgu, geçmişten bu yana birikerek gelen bir dizi yönelimin açığa çıkmasıdır. Her kriz sonrasında açılan “toplumsal yeniden diziliş” tartışması, devletin ekonomik ve sosyal ilişkilerdeki rolünü de içermekte.

    2007 krizinden bu yana gözlemlenen olgulardan biri de, geçmiş dönemlere göre devletin düzenleyici rolünün artışına yapılan vurgu oldu. 2007 krizi sonrasında kapitalizmin içine düştüğü bunalıma dönük olarak geliştirilen reçeteler, “devletin kanatları” altında sermaye sınıfının ihtiyaç duyduğu birikimi sağlamayı hedeflemişti.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 30. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Türkiye’nin Bitmeyen Özelleştirme Serüvenini Yeniden Hatırlamak

    Türkiye’de AKP hükümetleriyle hızlanan özelleştirmeleri başta TEKEL ve şeker fabrikalarının hukuki süreçlerine hakim olan Avukat Gökhan Candoğan ile konuştuk.

     

    Akasya Kansu:  Gökhan bey, siz hem TEKEL Fabrikaları’nın hem de Şeker Fabrikaları’nın özelleştirmesine tanık oldunuz, aslında her ikisinin de özelleştirilmesine karşı yürütülen hukuki mücadelenin tam da odak noktasındaydınız. İki süreci de kısaca anlatabilir misiniz? Bu noktaya nasıl gelindi?

    Gökhan Candoğan: Merhaba. Şans eseri, meslek hayatımın başlamasından kısa bir süre sonra, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) hukuk danışmanlığını üstlenmekle, kendimi bir anda elektrik özelleştirmelerinin ortasında buldum ve o günden bugüne pek çok farklı alanda, ülkenin özelleştirme tarihine denk gelecek bir hukuki süreçte, avukat olarak yer alma fırsatım oldu. Hem yurttaş olarak hem de avukat olarak, Türkiye’nin gündemini oluşturan bir süreçte yer alabilmek çok değerli ve öğreticiydi.

    Enerji özelleştirmelerinden TÜRKŞEKER özelleştirmesine, 22-23 yıla yaklaşın bir dönemde, sadece ekonomik bir süreç olarak özelleştirmeye değil, aynı zamanda Türkiye

    Cumhuriyeti’nin nasıl bir sosyal hukuk devleti olduğu, olabileceği, olmak istediği hikayesine de tanıklık etme fırsatı oldu.

    Gördük ki, özelleştirme, ekonomik bir gereklilik olmaktan öte siyasi bir karar ve tercihti. Bu karar, tercihin kazananları ve kaybedenleri vardı. Kamu birikim ve deneyimini, dışsallaştırılmış maliyet hesaplamasıyla son derece düşük bedellerle devralanlar, bu devirden payını alan siyasiler, kamu hizmeti kavramını aşındırma peşindeki kurumlar kazanan tarafındayken, başta işyerinde örgütlü sendikalar, üretim kaybı nedeniyle yoksullaşan bölgeler ve işsiz kalan insanlar doğrudan kaybedenlerdi. Doğal olarak, özelleştirme mücadelesi, ağırlıkla iktidarlar ile sendikalar arasında oldu. Ancak, bugün baktığımızda, siyasi ayakta ciddi bir destek olmaksızın, yalnız bırakılmış bir mücadeleymiş.

    Yine de, sendikaların çok etkili bir mücadele yürüttüklerini düşünüyorum. Özellikle Petrol İş Sendikası ile Şeker İş Sendikası’nın mücadelesinin çok etkili olduğunu söyleyebilirim. Farklı tabana sahip bu iki sendika, kendi tabanlarına uygun bir mücadele yöntemi geliştirerek -biri daha mücadeleci, biri daha müzakereci- yıllara yayılan ve özelleştirme gerçekleşse bile kazanımlarını yitirmedikleri, korudukları bir sonuca ulaştılar.

    AK: Çok temel bir noktadan bir soru sormak istiyoruz. Neden özelleştirmelere karşı olmalıyız?

    GC: Kaybedenler, doğal olarak karşısındaydı özelleştirmenin. Günün sonunda söylenebilecek olan, kazananlar çok küçük bir kesimdi, kaybeden toplumun büyük bir çoğunluğu oldu. Tüm dünyada, özelleştirme süreçleri ile gelir dağılımı eşitsizliği daha da arttı. Özelleştirme yapılan ülkelerin tamamında, zenginler daha da zenginleşirken, zor durumda olanların sayısında ciddi bir artış oldu. Yani, özelleştirmeler, bugün pandemi ile bütün toplumları vuran, zayıflayan devlet sürecinin tetikleyicisi oldu. Genel anlamda; eğitim, sağlık gibi sosyal haklardaki gerileme ile özelleştirme arasında ciddi bir bağlantı var. Özelleştirme, devleti küçültmek istiyordu; küçülen/küçültülen devletler, net bir şekilde görüldüğü üzere, tüm dünyada bir pandemi süreci ile baş edemediler.

    Bu gerçek, bugün en etkili özelleştirme destekçileri tarafından bile dile getiriliyor. Sistemin daha çok sayıda insanı dışarıda bırakması, toplumların dengesini sarsıyor, güvenlik sorunları yaratıyor; yani, kimsenin işine yaramayan bir gelir adaletsizliği süreci, tüm dünyanın kaderini olumsuz bir şekilde etkilemiş gibi.

    Şu bile basit bir gerçek değil mi? Son yapılan şeker fabrikaları özelleştirmelerinde dahi, özelleştirme sonrası, şeker fiyatlarının“ucuzlayacağı” ileri sürüldü. Peki, gerçek ne? O kadar özelleştirmeden sonra, ucuzlayan tek bir ürün, hizmet fiyatı oldu mu? Hayır. Bu yalana gerek var mıydı? Onu da yalanı söyleyen siyasetçiler ile ekonomistlere sormak gerek.

    Bir örnek daha. Devlet, elindeki termik santrallerin bir kısmını, “yatırım gerekiyor ama benim param yok, özelleştirme sonrası, alıcı özel firmaya süre veriyorum, bu yatırımı yapacak” diyerek özelleştirdi. Bahsi geçen “yatırım” özellikle çevresel yükümlülüklere uyum için gereken yatırımlardı. Ne oldu? Özelleştirmenin üzerinden neredeyse 10 yıl geçmesine rağmen, alıcı şirketler neredeyse hiçbir şey yapmadılar. Defalarca süre uzatım veren kanun girişimi oldu. Bu kömürlü termik santraller, özelleştirmeden bu yana, hiçbir çevresel yükümlülüğe uymadan, hepimize zarar vererek, havayı, suyu, toprağı kirleterek çalıştılar. Vaad neydi, gerçekleşen ne oldu? Burada savunulabilecek bir şey var mı? Topluma yalan söylenmiş olmadı mı?

    AK: Toplum sizce özelleştirmelerin hayatlarımıza nasıl yansıdığının farkında mı? Sadece Şeker Fabrikaları ve Tekel Fabrikaları özelinde de sormuyorum, Türk Telekom, Sek, Et Balık Kurumu aslında bu uzun bir süreç ve bütün bu kurumların özelleştirilmelerinin olumsuz yansımaları oldu. Şimdi yeni yeni özellikle şeker fabrikaları özelinde bir farkındalık söz konusu oldu. Ancak bu da zamanla sönümlendi bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

    GC: Tam olarak bir farkındalık olduğunu sanmıyorum. Yukarıda da belirttim, özelleştirme mücadelesinin siyaset ayağı hep güdük kaldı. Yıllara yayılan bir süreçte, neredeyse tüm siyasi partiler, iktidarda oldukları dönemde veya iktidarda oldukları yerel yönetimlerde özelleştirme yönünde kararlar alıp uyguladılar. Bu nedenle, bir şekilde iktidarda olup da özelleştirmeye bel bağlamamış bir siyasi parti yok. Tersinden söylersek, iktidara gelme olasılığı olup da programında “devletleştirme” olan bir siyasi parti hiç olmadı.

    Haliyle, iktidarda olmadıkları dönemlerde, muhalif partilerin samimi bir şekilde çalışanlara, insanlara yardım, destek olma niyeti taşıdıklarını söylemek güç. Böyle olunca, derinlemesine ele alınıp toplumu bilgilendirme için çok yönlü çaba harcanan bir süreç olmadı özelleştirmede.

    Siyaseten kaybedilmiş bir mücadele olduğu için, özelleştirme karşıtlığı çoğu durumda bir slogana indirgendi. Zamanla da sönümlendi. Bu yakın süreçte şeker özelleştirmesinde yaşananlar, bundan 15-20 yıl önce olsa, pek çok kişinin mutlaka koltuğu giderdi. Ama, bugün, neredeyse doğru dürüst bir tepki olmadan, süreç yürütülebiliyor.

    Bu duruma gelmemizde, siyasi kutuplaşmanın da çok büyük etkisi var. İktidar tarafı ne yapılırsa ‘güzelleme’, muhalefet tarafı ne yapılırsa ‘kötüleme’ peşinde. Demokratik bir toplumda, bazı dönüm noktalarında iyiye iyi, kötüye kötü diyebilen makul bir çoğunluk olması gerekli. Bu olmayınca, özelleştirme örneğinde olduğu gibi, gerçek meseleler kamuoyu gündemine, hak ettiğince gelemiyor, ne yazık ki.

    AK: Ne oldu peki şeker özelleştirmesinde, bu kadar önemli?

    GC: Ne olmadı ki. Son başbakan Binali Yıldırım zamanıydı. Binali Yıldırım, giderayak, kamuya ait Türkşeker fabrikalarının bir kısmını, motivasyonunu çözemediğimiz bir hızda, alelacele özelleştirdi. O kadar da iddialı beyanlarda bulundu. Dedi ki, “Her şeyden önce bilen de konuşuyor, bilmeyen de konuşuyor. Şeker fabrikaları özelleştirilince kapatılacakmış, şeker pancarı üretimi yok olacakmış, azalacakmış, bütün bunlar yalan dolan. Buradan açıkça söylüyorum; bu fabrikalar daha fazla kapasiteyle çalışacak, daha çok pancar üreticimiz bu işten yararlanacak. Bu özelleştirmede bütün çalışanların hakları sonuna kadar korunuyor. Diyelim ki bir fabrika özelleştirildi, orada çalışanlar isterse başka kurumlara geçebilecek veya orada 5 yıl mutlaka çalışma garantisi var, fabrikasında. Bu tercihi çalışanımız kendi yapacak.”

    9 Mart 2018 tarihli bu açıklamanın üzerinden 3 yıl geçti. Bu açıklamada, Yıldırım tarafından ‘doğrusu bu’ denilip de tersi gerçekleşmeyen neredeyse tek bir şey yok. Özelleştirilen birkaç fabrika, üretim taahhüdünün yarısı kadar bile üretim yapamıyor şu anda. Doğru, kapanmadı ama çalıştıkları da söylenemez. Neden? Çünkü kapatılırsa devlete geçecek teminatlar var. Bu nedenle, çalışıyormuş gibi yapan fabrikalar var. Daha fazla kapasite ile çalışan fabrika var mı? Belki bir iki tanesi. Çalışanların hakları korundu mu? Özelleştirilen fabrikalardan bine yakın işçinin iş akdi derhal, bizzat devlet tarafından feshedildi. O günden bugüne devam eden işe iade davaları var.

    Zaten, Şeker İş Sendikası tarafından açılan davalarda, bu tür siyasetçi/yönetici beyanlarını dilekçelere yazdığımızda, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, savunma olarak, ‘bu tür beyanlar bizi bağlamaz’ dedi. Yani, ‘siyasetçilerin bu beyanları doğru değildir, bizi de ilgilendirmez’ demiş oldular.

    Sonra, ‘rant için özelleştirme yapılıyor’ dedik. En düşük üretim yapan Erzincan farikasıydı. Ama bir baktık, özelleştirme sırasında, en fazla arazisi özelleştirmeye dahil edilen yer Erzincan fabrikası. Yıldırım’ın memleketi, fabrikanın yeri güzel. Sendika bunu ortaya çıkarınca, değişiklik yapıp, özelleştirmeye dahil araziyi yarı yarıya küçülttüler.

    Alıcı firmalardan birisi, usulsüz bir şekilde, kazandığı ihaleyi bir başka şirkete devretmiştir. Bor Şeker Fabrikası ihalesini kazanan firma, ihale şartnamesi gereği kendisinin kontrolünde bir şirket ile fabrikayı devralmalıyken, ihale sürecinde hiç yer almayan, iktidar partisine yakın bir sermaye grubuna, Dişli ailesi kontrolünde bir şirkete devir gerçekleştirilmiştir. O kadar rahatlardır ki, alıcı görünen şirket sahibi “paramız yoktu, aldık, sattık”, yani “kime ne!” şeklinde bir açıklama ile durumu kamuoyuna açıklamakta bir sakınca görmemiştir.

    AK: Bundan sonra neler yapılabilir? Şeker Fabrikalarına ilişkin sizinle birlikte devam eden bir hukuksal süreç var. Bundan da biraz bahsedebilir misiniz?

    GC: Sendika, özelleştirme sonrası süreci de takip ediyor. Şu çıktı ortaya; alıcıların önemli bir kısmı, üretim taahhütlerini yerine getirememiş. Bu tespiti yapıp Bakanlığa ve ÖİB’ye başvurduk. Zira, bu durumda, anılan üretim dönemi için alınan teminatın hazineye aktarılması ve kotanın ilgili kısmının Türkşeker’e devri gerekiyorken, bunların hiçbirisi yapılmamış.

    Öğrendik ki, düşük üretim yapan fabrikalar, mücbir sebep haline sığınıp, bu konuda göstermelik raporlar alıp durumu kurtarmaya çalışmışlar. İdare de kabul etmiş. Özelleştirmeyi topluma kabul ettirmek için “üretim taahhüdü aldık, teminat aldık” denirken, uygulamada basit bir şekilde bütün garanti ve teminatları geçersiz kılacak bir işlem yapmışlar; nerede kaldı ihalenin tasarımı ve güvenilirliği?

    Şimdi, bu süreçle ilgili dava açtı Sendika. Bu hukuka aykırılığın tespiti ile teminatların kamu hazinesine aktarılması, üretim kotalarının da Türkşeker’e devri için. Bu süreç iki yıl tekrarlandığında, fabrikaların kamuya iadesi bile söz konusu olabilir. Ama, ne yazık ki bu süreci izleyen Sendika dışında, kimse ilgilenmiyor olan bitenle.

    Türkiye için çok önemli, çok değerli bir deneyim oldu özelleştirme dönemi. Ama, doğru dersler almak için, gerektiğince faydalandık mı bu dönemden? Hayır. Araştırdık mı? Hayır. Sonrasını izleyip, takip ettik mi? Ne oldu, ne bitti, söylenenler gerçekleşti mi, gerçek verilere dayalı bir değerlendirme yaptık mı? Hayır.

    Umuyorum, gün gelir bu dönem, bütün yönleriyle ele alınır ve gelecek için dersler çıkarılır.

    AK: Ricamızı kabul ederek, bu değerli söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz için çok teşekkür ederiz.

  • Özelleştirme Uygulamaları

    Genel Açıklama

    İkinci paylaşım savaşı ertesinden 1980’lere gelene dek her şey yolunda giderken, ne oldu da tüm iktisatçılar birdenbire devletin büyük ve israf kaynağı olduğunu, kamu iktisadi teşebbüslerinin hantal olduğunu ve maliyet odağı oluşturduğunu ileri sürerek, devletin küçültülmesini, kamu hizmetlerinin özel kesime devredilmesini ve kamu iktisadi kuruluşların özelleştirilmesini dayattılar? Eğer bu iddia güçlü bir ekonomi mantığına dayanıyor idi ise, tüm Nobel sahibi bu kadar bilim insanı niçin 25-30 yıl gibi uzun süre uyanmadı da, 1980’lere gelene doğru derin uykusundan uyandı? Oysa meselenin teorik yanı yoktu. Mesele tümü ile sermaye devinimi sorunu idi. Şöyle ki, 1970’lerin ortalarına doğru merkez gelişmiş ekonomilerde kâr oranları gerilemeye, borsada hisse değerleri duraklamaya, hatta gerilemeye başlamıştı.1 Zira kapitalizm, 25-30 yıllık sosyal demokrasi denemeleri ertesinde bir tür aşırı birikim ve doygunluk krizine giriyordu. Sermaye kesimi bu krize karşı çeşitli politikalar geliştirme yoluna gitti ve geliştirdiği çoklu politikaların bir ayağını, ulusal birikimlere el koyarak ilk birikim modeli benzeri kaynak sağlama sistemine, diğer ayağını da kamusal hizmetlerin “kamu finansmanı-özel üretim” modeline yani ihale sistemine oturtmaya çalıştı. Amaç, bir yandan kamulaştırılmış alanların özel üretime açılmasıyla, diğer yandan da kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesiyle sermayeye yeni faaliyet ve kar alanı yaratmak idi. Ana akım ekonomistlerinin özelleştirme olarak kavramsallaştırdıkları süreç, aslında kâr oranları gerileyen sermayeye nefes alanı açmaktan başka bir politika değildir. Kamusal faaliyet ve işletmecilik alanlarının özel kesime açılması teknik ve işletmecilik alan özelleştirmesi olarak tanımlanabilir. Neoliberal politikalarla birlikte gündeme gelen “yönetişim” olgu ve uygulaması ise, faaliyet alanı özelleştirmesi olarak tanımlanabilir. Bu yazıda asıl amaç olarak teknik ve işletmecilik alan özelleştirme olgu ve uygulaması üzerinde durulacaktır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 30. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Kamulaştırmanın Anayasal Çerçevesi

    Çağdaş hukukçunun en önemli görevi
    kişisel özgürlüklerle kamu yararını
    bağdaştırma yolunda yapıcı eleştirmen
    rolünü oynamaktır.
    Emlyn Capel Stewart Wade

     

    I. Kamulaştırma kavramı ve anayasal temelleri

    Kamu politikaları ve insan hakları alanında Türkiye’de kamulaştırma uygulamaları her daim gündemde olan konulardan birini oluşturmaktadır. Günümüzde özellikle de büyük ölçekli kamu yatırım projeleri bağlamında kentsel dönüşüm projeleri, enerji alanındaki yatırım projeleri, ulaşım projeleri gibi kamu yatırımlarında kamulaştırma bir idari işlem olarak ön plana çıkmaktadır.

    Sosyal devlet anlayışı ile birlikte, “dokunulmaz ve kutsal bir hak” olarak nitelendirilen klasik mülkiyet hakkı anlayışının yerini “kamu yararının gerekli kıldığı durumlarda sınırlandırılabilecek bir sosyal mülkiyet” anlayışı almış; mülkiyet hakkı, “ekonomik” nitelikli bir hakka dönüşmüştür.

    Anayasacılık tarihimize bakıldığında da mülkiyet hakkı, ekonomik nitelikli bir hak olarak 1961 Anayasası’nda ekonomik ve sosyal haklar bölümünde yer almıştır. 1982 Anayasası’nda ise aynı içerikte düzenlenmesine karşın, bu kez temel haklar ve ödevler bölümünde, daha güvenceli bir biçimde düzenlemiştir. Böylelikle, mülkiyet hakkının kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenmesi ve Anayasanın 65. maddesi çerçevesinde öne sürülen “mali kaynakların yeterliliği” sınırlarıyla karşılaşması devre dışı bırakılmıştır.

    Bununla birlikte, mülkiyet hakkı 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde belirtilen “sosyal devlet” niteliğinin bir uzantısı olarak, 35. maddede “herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğu, bu hakkın ancak kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlanabileceği, bu hakkın toplum yararına aykırı kullanılamayacağı” hükme bağlandıktan sonra, 46. maddede kamu yararının gerektirdiği hallerde kamulaştırmanın yapılabileceği de belirtilmiştir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 30. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İstanbul Sözleşmesi

    Kökleri tarih boyunca ataerkil kültürle yeniden üretilen aile içi egemenlik ilişkisinden kaynaklanan kadınlara yönelik ve ev içi şiddetin bir sorun olarak algılanması ve çözüm üretilmeye çalışılması oldukça yakın tarihlerde gündeme gelmiştir.

    Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için uluslararası alanda ilk defa bağlayıcı ve yaptırım gücü olan “Kadına Yönelik Şiddetin ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”- İSTANBUL SÖZLEŞMESİ 2011 yılında İstanbul’da imzaya açılmıştır.

    Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesinin Birleşmiş Milletlerce hazırlandığı yıllarda kadına yönelik aile içi şiddet “özel alan” olarak görülmüş ve 1979 yılında kabul edilen bu sözleşmede yer verilmemiştir.

    İstanbul Sözleşmesi düzenlemesi yapılmasına gelen süreçte, kadına yönelik aile içi şiddetin bir sorun olarak görülmesi BM İnsan Hakları Komitesinin “Kadına Yönelik Şiddet Bir İnsan Hakları İhlalidir” açıklamasıyla dünya gündemine taşınmış, önleyici ve koruyucu önlemler alınması arayışları başlamıştır.

    Uluslararası hukukta şiddetin türlerine de ayrıntılı bir şekilde yer verilen kadınlara yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin düzenlemeler yapılmıştır:

    • 1992 BM Kadının Statüsü Komitesinin 19 No.lı Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Tavsiye Kararı

    • 1993 BM “Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Bildirge

    • 2011 İstanbul Sözleşmesi -Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi

    • 2017 BM Kadının Statüsü Komitesinin 35 No.lı Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Genel Tavsiye Karar.

    Uluslararası hukukta kadınlara karşı şiddetin cinsiyete dayalı ayrımcılıktan kaynaklandığının vurgulandığı ve kadınlara karşı şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi konusunda yaptırım gücü olan ilk sözleşme İstanbul Sözleşmesidir. Sözleşme 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Sözleşmeyi ilk imzalayan ve onaylayan ülke olmuştur.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 30. sayısında okuyabilirsiniz.