Blog

  • Stanley Milgram’ın “İnsanın Gerçek Doğasını İfşa Eden Deney” Adlı Kitabından Hareketle Meşhur Milgram Deneylerinin Kısa Bir Değerlendirmesi

    Devlet otoritesi ile bireylerin bu otoriteye olan itaati arasındaki ilişki, çalışmamızın ana teması olmuştur. Bu ilişki kişilerin karakteristik özelliklerine, zamana ve hatta mekana göre değişiklik göstermekte olan bir korelasyondur. Bu değişikliklerin gözlemlenmesi ise hemen bir çırpıda ve birkaç kişi üzerinde gerçekleştirilebilecek basit bir süreç değildir. Çünkü çok fazla değişkenin bir arada bulunduğu bu ilişki düzeyinde her ihtimali değerlendirme dahilinde tutmak gerekecektir; aksi takdirde varılacak sonuç ya gerçeği yansıtmayacak ya da eksik olacaktır.

    Kendi çalışma alanını sosyal psikoloji olarak tanımlayan Stanley Milgram tarafından, otorite ve itaat arasındaki ilişkinin tespiti maksadıyla, 60’lı yılların başında yapılan bu deneyler yarattığı karmaşanın yanında bir o kadar da açıklayıcı olmuştur. Deneyler

    yapılmaya başlanmadan önce deneylerin muhtemel sonuçları ile ilgili alınan tahminler ile deneyler yapıldıktan sonra elde edilen sonuçlar arasındaki büyük farklar insanın kendi doğasına ne kadar yabancı olduğunu gözler önüne sermiştir. İnsan otoritenin kendisine yaptırabilecekleri konusunda, vicdanı ile itaat etme duygusu arasında kaldığında vicdanına neden bu kadar yabancıdır veya itaatkâr bir vatandaş olma hususunda neden bu kadar ısrarcıdır? İşte bu çalışmada Stanley Milgram’ın kendi adıyla anılan ve otorite-itaat korelasyonunu çok farklı yönleriyle ele alan deneylerine ilişkin açıklamalar yapmaya çalışacağız.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Hukuk Ansiklopedisi ile Hukuk Üzerine (15.1.2021)

    Hukuk Ansiklopedisi, hukuk alanında büyük bir boşluğu doldurmaya aday bir site. Hem içindeki farklı başlıklar hem de bu başlıklardaki içerikler, özveriyle verilen gönüllü emeğin sonucunda oluşuyor. Biz de bu değerli çalışmayı bizlere kazandıran ekipten İbrahim Aycan ile Hukuk Ansiklopedisi’ne, hukuk eğitimi ve hukuka ilişkin keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

     

    Hukuk Defterleri: Hukuk Ansiklopedisi olarak birçok söyleşi yaptınız ama sanıyoruz ilk defa Hukuk Ansiklopedisi olarak bir röportaj veriyorsunuz. Öncelikle bunun için teşekkür etmek isteriz, onur duyduk. İsterseniz ilk olarak okurlarımız için Hukuk Ansiklopedisi’nin nasıl bir fikirle, ne zaman başladığı ve ne amaçladığını sorarak başlayalım.

    İbrahim Aycan: 2018 başında başladık diyebiliriz. Ancak şöyle söyleyelim, bu fikir aşağı yukarı 2013- 2014’lerde benim zihnimde dolaşıyordu ama tam tanımlayamamıştım. Bu alanda büyük bir eksiklik olduğunu düşünmüştüm, hala da aynı düşüncedeyim. Bu bir fikir. Bu fikir herkese açık bir fikir, herkes çalabilir bu fikri, herkes yapabilir, hiç sorun yok. Yapsın herkes ama kimse yapmıyor, yapmamış ve şimdiye kadar yapılmamış.

    HD (Hande): Çünkü çok büyük ve özverili bir uğraş.

    İA: Büyük bir emek gerektiriyor, maalesef bizde de bu tarz emek veren insan sayısı çok az. Kafamda hep tasarlıyordum, bir hukuk bilgi bankası ya da online bir hukuk kütüphanesi şekilleniyordu, o zaman öyle tasarlıyordum. Online bir kütüphane olsun ama hukukla ilgili temel bilgilerin olduğu, şimdilerde bazı okuyucularımızın bir tür Hukuk Wikipedia’sı olarak tanımladığı bir portal olsun, sadece basit bilgilerin değil, kaynak olarak da kullanılabilecek, herkesin istifade edebileceği, hem hukukçuların hem sosyal bilimcilerin, felsefecilerin ya da bu alanlara yakın kitlenin, hukukla az çok uğraşan kesimin ilgisini çekebilecek bir portal olsun düşüncesi vardı. Hukukla ilişkisi olan, doğrudan bağı olan önemli bir kitle var.

    Ukalalık olarak algılayabilirsiniz ama hukuk eğitiminde de çok büyük bir eksiklik var. Nosyon eksikliği var. Bünyesinde profesör olmayan hukuk fakültesi bile var. Bunu hukuk kurumları ve barolar da teyit ediyor. Hukuk nosyonundan mahrum yetişen büyük bir hukukçu kitlesi, her gün aramıza katılıyor. Dolayısıyla hukuk nosyonuna hizmet edecek, topluma faydalı olacak, belli duyarlılıkları olan, kadın haklarını ve kadını öne çıkaran; çevreyi, doğayı ve insanı, bilimselliği, analitik düşünceyi ön plana koyan bir bilgi bankası olsun istedik. Mantık ve felsefeyle yoğrulmuş bilgi olsun istedik. Buna mantığı ve felsefeyi benimseyen bir hukuk zihniyetini ön plana çıkarma çabası da diyebiliriz.

    İlk başta online kütüphane gibi oluşan fikir zamanla dönüştü, nasıl ilerleneceği konusunda belirsizlik olsa da zamanla bu fikir gelişti ve büyüdü. Çok geniş bir alan, olağanüstü geniş bir alan, Ansiklopedi’nin hala yüzde biri dahi tamamlanmamış durumda. Bildiğim kadarı ile batıda bu tür çalışmalar 20-30 yılda tamamlanabiliyor. Acemilikle geçen ilk yılı saymazsak, mevcut hizmeti iki yıllık bir çaba ile veriyoruz diyebiliriz. Gerçekten doyurucu içerik vermeye başladığımız son iki yılda, okuyucu kitlemiz hiç azalmıyor, hatta tam tersine sürekli artıyor. Yani bu sevindirici bir şey ve çok nitelikli bir okuyucu kitlesi var. Maalesef halka inmeyi, özellikle halkın ve geniş kitlelerin okumasını istedikçe, okuyucu kitlesi yüksek lisanslı, doktoralı bir kesimden oluşmaya başladı. Bu iyi mi, kötü mü bilmiyorum. Ellinin üzerinde doktora tezi, yüksek lisans tezi ve bilimsel makalede referans gösterilmek sevindirici olsa da bu konuda bir problemimiz olduğunu kabul etmek gerek.

    Ne yazık ki okumayan bir toplumla karşı karşıyayız, çok ciddi bir sorun bu. Muhtemelen sizin dergide de aynı sorun vardır. Okuması gereken, okuduğunu varsaydığımız kesimin de çok az okuduğunu biliyoruz ama hiç okumadığını düşündüğümüz kesim gerçekten vahim durumda. İnsanlar okumadıkları için de zaten toplumun vahameti ortada. Ama yine de inatla okumayı, araştırmayı ve belli değer yargılarını hatırlatmaya devam etmemiz gerekiyor.

    HD (Hande): Şu an ki popüler kültür de zaten bunu yönlendiriyor, dediğiniz gibi… Siz aslında buna karşı bir “başkaldırı” da yapıyorsunuz.

    İA: Topluma, istikrarla ve ısrarla, biraz da sosyal medya gücüyle, sürekli belli değerleri hatırlatıyor, hatırlatmayı prensip edinmeye çalışıyor; göz ardı edilen, görmezden gelinmeye çalışılan konuları gündeme getiriyoruz. En azından kendi takipçi kitlemize… Örneğin felsefe ve mantık olmadan hukukun olamayacağını her daim hatırlatmak görevimiz. Evrensel normlar olmadan hukukun var olamayacağını, var olsa bile adalet üretemeyeceğini hukukçulara hatırlatmak da öyle. Bu bağlamda hukuk felsefecilerine ve hukuk felsefesine okuyucuyu teşvik etmek de misyonumuzun bir parçası.

    HD (Hande): Düşünüyorum da, hukukla ilgilenmesem bile hukuk filmlerine dair olan bölümü takip ederdim. Yalnızca filmleri izlemek isteyen ya da hukuk ve film bağını kurmaya çalışan biri olsaydım burayı takip ederdim. Bence sizin belirttiğiniz gruplar haricinde birçok insan bu ansiklopedide ilgileneceği bir alan bulabilecektir.

    İA: Evet, tek başına hukuk filmleri kategorisi bile önemli bir kategori. Sadece oraya odaklanılsa ve dünyada sinema ile hukukun bağını kuran bütün filmler ve tiyatro oyunları bir araya getirilse muhteşem olur. Sinema ile adaletin ve hukukun bağını kuran çok önemli filmler var. Tiyatro oyunları da var tabi bunun içerisinde. Sinemayla adaletin ve hukukun bağını kuracak muhtemelen binlerce demeyeyim ama yüzlerce filmvardır.Bunlarınhepsininincelenmesiçok önemli bir uğraş olacaktır, diye düşünüyorum. Hukuk ile sanatın bağını kuran bir eseri de anmadan geçmeyelim: Yener Ünver ve Özlem Yenerer Çakmut öncülüğünde hazırlanan “Hukuk ve Sanat” bu anlamda önemli bir çalışma. Hukuk ve Sanat kitabına hayran kaldım. Orada Meriç Renkver’in kaleme aldığı bölümde hukuk ve sinemayı incelemişler. Hukukçu da değil. Kendisiyle tanışmayı mutlaka isterim. Hukukçu olmadığı halde hukuk filmleri üzerinden, adalet ve hukuk üzerine inceleme yapmış.

    HD (Selin): Sinemayla ilgili Sevtap Metin’in Hukuku Sinemada Görmek başlıklı Tekin Yayınları’ndan basılmış bir çalışması da var. Sevtap Hoca’nın aslında İstanbul Üniversitesi’nde bir dersindeki öğrencileri ile birlikte hazırladığı bir kitap. O da çok güzeldi. Biz de onun atölyesini yapmıştık.

    İA: Burada bir anekdotu anlatmadan geçmek istemem. Emin Artuk Hoca’yla bir röportaj yaptık. Henüz yayınlanmadı ama ansiklopedinin röportaj serisinden yayınlanacak. Ona hukukçu öğrenciler ne yapsınlar, ne tavsiye ediyorsunuz diye bir soru yöneltmiştik. Normalde bir hukuk hocasından, şu kitabı okusunlar gibi bir cevap beklersin. Hoca ise müzelere gitsinler efendim dedi. Hukukçulara müzeye gitmeyi, sanat eserlerini incelemeyi ve arkeoloji ile ilgilenmelerini tavsiye etti. Gerçekten bizde eksik olan da bu belki. Üniversitede öğrenciler felsefe, sosyoloji, hukuk tarihi gibi alanlardan zaten kaçarlar, sevmezler, benim gözlemim bu en azından. Çok az bir kitle ilgileniyor bu alanlarla.

    HD (Selin): Hukuk açısından bu derslerin zorunlu olması gerektiği konusuna çok katılıyorum. Hakikaten hukuk çok sosyal bir bölüm. Hukukun hangi alanında çalışıyorsanız çalışın; yargıç, savcı, avukat veya akademisyen olabilirsiniz ama hukukçunun her zaman dayandığı nokta toplum. Toplumun en çok yansıdığı yer de sanat olduğu için bu derslerin olması önemli. Mesela biz atölyelerden birini resimle ilgili yapmıştık. Hukukun edebiyata, resme ve sinemaya yansısı çok fazla. Devletin, devlet idaresinin, iktidarın, iktidar biçimlerinin, hukukun alanlarının, yasanın, cezalandırmanın vb. bunların hepsinin yansısı çok fazla ve sanatın diliyle çok daha doğal halde görünüyor. Dolayısıyla hukukçular ve hukuk öğrencileri bunlardan bağımsız değil, bilakis bu nedenle sanatın kimi alanlarına ilişkin dersler zorunlu olarak fakültelerde verilmeli.

    İA: Kesinlikle. Bu anlamda hukuk tarihi, felsefe ve sosyoloji de önemli. Mesela feminizmin nasıl doğduğunu hukukçuların bilmesi gerekir ki, kadın haklarını anlayabilsin. Ya da siyahi birinin birçok ülkede -batı ülkelerinde- kamu yönetiminde görev almasının eski olmadığını bilmesi gerekir. Tıpkı bir Ermeni ya da Roman kökenli bir Türk yurttaşının nasıl ki yargıç olamaması insan hakları bağlamında yadırganıyorsa, ABD’de de bir siyahinin yargıç olabilmesinin çok eski olmadığının bilinmesi lazım. Hukukçunun, evrensel hakların çok da eski olmadığını görmesi, sanki yüzyıllardan beri olan haklar gibi davranmaması, bu hakların her an elden gidebileceği riskini göz ardı etmemesi ve toplumsal sorumluluk sahibi olması gerekir.

    HD (Hande): Tam da bu konularla ilgili alt başlıklarınızda da çok fazla detay var.

    İA: Özellikle kurumdan bahsetmek isterim, ansiklopedi fikri başladıktan sonra çeşitli araştırmalar yaptım. Fiziki olarak Türk Hukuk Kurumu bu alanlarda zamanında çok çalışmış. Gerçekten çok çalışmış. Özellikle 1950’ler ve sonrasında çok çalışmışlar ama ondan sonra sebebini bilmediğim bir şekilde, bu çalışmalar azalmış. Son zamanlarda Kurum’un çabalarının arttığını biliyorum. Bunun yanında bir sürü girişimler olmuş hukuk ansiklopedisi adıyla. İnternette de olmuş. Birileri başlamış ama bir süre sonra âtıl kalmış, duraksamış, sönümlenmiş ve bitmiş. İnternet sitesinin adını almışlar ancak üç beş madde girmişler ve öyle kalmış. Uzun soluklu olamamış, çok uzun sürmemiş, hep yarım kalmış ama fiziki olarak hukuk ansiklopedisi daha önce üretilmiş, hatta birkaç tane var.

    Bu araştırmaları yaparken hukuk alanında yayıncılık yapan, bu konularda kafa yoran başkaları olmuş mu, bunu araştırdım öncelikle. Yapan birileri varsa tekrar yapmaya gerek yok. Yapılıyorsa ona katkı verirsin, başka bir şekilde yardımcı olursun. Ansiklopedi düşüncesinden sonra gerçekten iyice araştırdım bunu ve gerçekten olmamasına çok şaşırdım. Bir hukuk bilgi bankasının kamuya açık şekilde olmamasına inanamadım. Yani gerçekten yok muymuş dedim, olmadığını tespit ettim. Yurt dışına da baktım ama bu formatta yok. Bizim gibi bir sürü kategoriyi bir araya getiren bir portal yok. Mesela makaleler yayınlayan, binlerce makale yayınlayan siteler var ve tabi ki mükemmel çalışmalar var.

    Bir hayalden bahsedeyim; her ülkeden önemli hukukçuların, adını kalın harflerle tarihe yazdırmış hukukçuların biyografilerinin ve eserlerinin olduğu bir platforma ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bunu global olarak birilerinin yapması gerekiyor. Evrenselleşen bir dünyada hukukçuların ve aynı alanda çalışanların birbirine entegre çalışmaları gerektiğini düşünüyorum. Birbirleriyle iletişim kurmasını, aynı alanlarda çalışan uzmanların birbirinden haberdar olmasını mesela Venezuella’da insan hakları alanında çalışan birisiyle buradaki bilim insanının birbiriyle entegre olması, Kore’deki hukuk tarihçisi ile Irak’takinin, Rusya’daki hukuk felsefecisi ile Brezilya’dakinin birbirini tanıması, aynı alandaki eser sahiplerinin birbirini öğrenmesi ve interaktif iletişime geçebilmesi gerekiyor. Günümüzün teknolojisi bunu sağlayabilir.

    Uzun açıklamanın arasına bir hayal de karışmış oldu. Bununla birlikte, Ansiklopedi fikri başlayıp araştırma yaparken gördüğüm sitelerin içerisinde forum sitelerinin ve makale sitelerinin ve içtihat sitelerinin yoğun olduğunu gördüm. Hatta bu siteler için de Ansiklopedi’de sayfalar açtık. Abartmış olmayalım ama Hukuk Defterleri’nin internet sitesini gördüğümde işte bu dedim, yani gerçekten kaliteli bir hukuk sitesi bu dedim. İlk başta dergi olarak algılamadım tabi, portal olarak algıladım. Dedim ki gerçekten en niteliklisi bu! Bunlarla tanışabilsek, acaba kim bunlar diye düşündüm. Bir süre sonra başka bir vesile ile Hukuk Defterleri ile tanıştık. Nasıl oldu bilmiyorum ve bir süre sonra gerçekten Hukuk Ansiklopedisi, Hukuk Defterleri’ni kardeş portal olarak benimsedi, her zaman da destek olmak istedi. Bildiğim kadarı ile hukuk yayıncılığında sayılı yayından birisi Defterler!

    HD (Hande): Çok teşekkür ederiz, Hukuk Defterleri Dergisi’ne sayfalarınızda da çokça yer verdiniz, veriyorsunuz. Bununla birlikte, Türkiye’deki bütün hukukla ilgili yayınlara, dergilere de sitenizde yer veriyorsunuz. Daha önce bunu yapan bir site ya da yayınevi olmadı. Onların bilgilerine yer veriyorsunuz ve bizim bile sonlarına denk geldiğimiz kimi hukuk dergilerine yeni kuşakların erişmesine veya onları araştıran gençlerin nereye bakacağını bilmesine imkân tanımış oluyorsunuz.

    İA: Evet, hukuk dergileri kategorisini geliştirmeye devam ediyoruz. Üniversitelerin klasik anlamda birkaç ayda bir bastığı fasiküller ve akademik dergiler mevcut ancak onlar sosyal dergicilik yapmıyor. Daha çok akademik yayınlar yaygın, onları da kaç kişinin okuduğunu bilmiyoruz. Bu anlamda Güncel Hukuk Dergisi kapandığında hepimiz üzülmüştük. Neyse ki Defterler bir boşluğu dolduruyor.

    HD (Hande): Haklısınız, ne yazık ki hukuk ve siyaset alanında veya hukuk ve toplum, hukuk ve sanat alanında dergiler neredeyse hiç kalmadı. Oysaki bu alanda bizim bir geçmişimiz, külliyatımız var ama bunlar hep sönümlendi. Bu açıdan şu anda var olan bir iki dergiyiz, ama bu külliyatı bilmeyenlerin internette, sizin sitenizde topluca bunları görebilmelerinin, en azından gelecek nesiller için önemli olduğunu düşünüyorum. Bizim geçmişimizin ve bir külliyatımızın olduğunu, Türkiye’de hukuka, topluma bir nosyonla, başka bir yerden bakan hukukçuların bir geçmişinin ve aslında bu anlamda bir devamlılığın olduğunu göstermek açısından da çok değerli.

    İA: Tam da ansiklopedinin aslında ana misyonu diyebileceğimiz bir konuya temas ettiniz. Hafıza aktarımı, yani toplumun belleğinde var olanı görünür kılma çabası da diyebiliriz buna. Aslında var, bir yerlerde bir kütüphane köşesinde, internetin dibinde bir yerde, bir pdf dosya olarak gömülü bir yerde bazı bilgiler var. Bir pdf dosyasında kocaman beş yüz sayfanın dip köşesindeki güzel bir bilgiyi bulup çıkarıp, buyurun okuyun arkadaşlar diyoruz. 1970’te yazılmış muhteşem bir kitap var diyelim ki, hukuk kitapları kategorisinde görünür kılıyoruz ve gündeme getiriyoruz. Hukuk kitapları kategorisi de çok geniş bir alan, belki binlerce kitap vardır. Her biri için ayrı ayrı tanıtım sayfası yapılacak zaman oldukça. Ansiklopedi 100.000 sayfa olduğunda hukukçuların okuması gereken kitapların konu dizinli listeleri de oluşturulabilir. Örneğin 1970’lerde yazılmış o zamanın en iyi hukukçuları o kitapla tedrisat almışlar. Ne muhteşem kitap demişler ama kitap şimdi piyasada yok, yazarı ölmüş, yeni baskı yapan bir yayınevi de olmamış. Aslında güncellemeye bile ihtiyacı olmayan bir kitaptır belki ama böyle yok olan değerlerimiz var. Belki bunları ön plana çıkararak, gün ışığına çıkararak, yayınevlerinin bunları yeniden basmaları da sağlanabilir. Böylece yeniden basılması gerekenler listesi bile oluşturulabilir.

    Evet, kategorilerimiz ilk başta azdı tabii. Türkiye’de bu kısırdöngüde, kadına değer verilmeyen bir toplumda, kadınların da neler ürettiğini göstermek adına kadınları zaten her zaman en başa koyuyoruz. Siteyi açan ilk başta bu ülkenin çalışkan kadınlarını görüyor. Hep kadınları görüyor ve görecekler. Dolayısıyla bu toplumda kadınlar var mesajını vermek istiyor Ansiklopedi. Ansiklopedi’de ilk başta kadın hukukçular diye bir kategori açtık. Ayrıca geniş hukukçu biyografileri var. Burada da tabii ki Ansiklopedi’nin kendi değerleri çerçevesinde öncelik sıralamasını yapıyoruz.

    Sonuç itibariyle Ansiklopedi’de yer almak isteyenin hukuk kültürümüze bir değer katmış olması gerekir. Hem ülkeye bir katkısı olsun, hem hukuka bir katkısı olsun, hem de bir çizgisi olsun istiyoruz. Bu anlamda, hukuka az çok hizmet etmiş herkesin biyografisini ansiklopediye koymayı hedefliyoruz. Kategorilerden bir tanesi de buydu. Bunun yanında, yine hukuk ve sanat, hukuk tiyatrosu, hukuk tarihi vb. birçok kategorimiz de bulunuyor …

    HD: Şu ana kadar iki söyleşi kitabı çıktı değil mi? Hukuk Ansiklopedisi olarak sadece söyleşiler yayınlamayı mı planlıyorsunuz ya da başka kitap planlarınız var mı?

    İA: Elbette ki var ama röportajlar sonradan ortaya çıktı. Ansiklopedi ilk başta hiç bu tarz toplumla ya da insanlarla doğrudan diyaloğa girmeyi hedeflememişti. Dolaylı ya da doğrudan ilişkiye girmeyi hedeflemeden tamamen nötr bir bilgi bankası şeklinde ilerlemeyi seçmişti ama bir süre sonra kendiliğinden gelişen süreç yaşandı. Hukukçuların biyografisini yazarken, biyografisini yazdığımız kişilerden de fikir alma gereği oldu. Kurumları tanıtırken, kendilerinden doğrudan bilgi alma gereği doğdu. Bu arada onlarla etkileşime girince acaba onların görüşlerini yansıtsak mı diye bir düşünce oluştu ve Hukuk Ansiklopedisi’nin tırnak içerisinde söylüyorum “magazin”i oluştu. Ve karşımıza röportaj kitapları çıkmaya başladı.

    Yeniden keşfetmemiz gereken bir bellek var. O belleği muhakkak yeni kuşağa aktarmamız lazım. Yeni kuşak, tüketim kültürünün ve hukukun ticarileşmesinin trajedisini yaşıyor.

    Müktesebatı öğrenme gereği de duymuyor. İçtihat zannedilen sıradan yargı kararları üzerinden bir hukuk okuması ile karşı karşıyayız. Belki hızlı ve yoğun kent yaşamının ve daralan ekonomik alanların, okumak için zamanı kısıtlaması da söz konusu olabilir. Ama yine de hukukun hafızasını canlandırmamız ve hukuk nosyonunu öne çıkarmamız gerekir. Hak üzerine inşa edilmiş hukuk sisteminin ticarileşmesini ve hukuk bilgisinin sadece tüketilmek üzere edinilmesine karşı dur demek gerekiyor. Sizin gibi dergiler de aslında bunu yapmaya ısrarla devam etmek zorunda.

    HD (Selin): Söyleşilerle, hukuk alanında sözlü tarih çalışması yapıyorsunuz. Röportajların altında bir eksikliği de tarif etmiş oldunuz. Röportaj yapılan kişiye dair kaynak azlığından ötürü doğru sorular sormakta da sorun doğabiliyor. Aslında biz de sizle bu amaçla röportaj yapıyoruz. Röportajda o kişiyi daha iyi aktarmak amacıyla doğrudan kaynağa başvuruyor olmak, sözlü tarihi üretmek açısından da çok değerli.

    İA: Hukukçularla yapılan röportajlarda, dolaylı bir şekilde onları anlatmaktansa, doğrudan kendisine müracaat edip hem fikirlerini yansıtmak, hem de biyografilerini birlikte oluşturmak şeklinde bir format ortaya çıktı. Mesela geçen ay aramızdan ayrılan Atilla Sav üstadımızla da röportaj yapmak üzere sözleşmiştik, maalesef yapamadık. Yaşamını yitirdi. Çok üzüldük. Eğer yapmış olsaydık hukuk tarihine bir dipnot düşmüş olacaktık. Çünkü Atilla Sav hakkında açık kaynak çok fazla yok ve Türk hukuk tarihinde iz bırakmış bir kişilik.

    Röportajlar bu şekilde değer üretmiş kişileri topluma lanse etme görevini, toplumun bu insanları daha çok tanımasını amaçlıyor. Birinci kitap olarak yayınladığımız, Hilmi Şeker Röportajı, toplumun daha çok tanıması gerektiğini düşündüğümüz bir hukukçunun vicdanından yükselen akademik bir çığlık idi. Sıradakiler de öyle. Emin Artuk Hoca, toplumun az tanıdığı bir kişi, çünkü medyatik değil ama onun daha çok tanınması gerektiğini düşündüğü için Ansiklopedi onunla röportaj yaptı. Vedat Ahsen Coşar ile de yaptık. Çevre davaları denildiğinde ilk akla gelen isimlerden Senih Özay ile de yaptık. Çin’de yaşayan Türk yazar Ali Rıza Arıcan ile Doğu Asya Hukuk Sitemi ve Toplum Yapısı üzerine geniş bir mülakat yaptık. Hukuk Ansiklopedisi’ni az sayıda kişi okusa da, yarın günde bir milyon kişi okusa da bu değerlerimizi yansıtmaya devam edeceğiz. İnsan için, hukuk için, demokrasi için çalışan Bahri Belen’i de hukuk yayıncılığında bir boşluğu dolduran diğer kişileri de unutmayacağız. Ticari davranmayan ve değer üretenlere karşılıksız desteğimiz devam edecek.

    HD (Hande): Geçmiş dönem de hukuka ve hukuk mücadelesine çok büyük katkısı olan ama pek tanınmayan insanlar da var. Çoğu vefat etmiş olabilir ama hala yaşayan şu anda aktif olmadığı için belki bilmediğimiz meslektaşlarımız var… Aslında onları da keşke bu çalışmaların içine katabilsek ya da Ansiklopedi’yle daha da ön plana çıkabilseler. Ansiklopedi veya söyleşiler belki buna da bir vesile olur.

    İA: Biraz önce de söylediğim gibi, sürekli toplumabunuhatırlatmagörevivemisyonunu önemsiyoruz. Özellikle sosyal medyada sürekli gündemde tutuyoruz. Bülent Tanör’ün yaşamını bu toplumun bilmesi lazım, öğrenmesi lazım. Çünkü temel bir sorun var. Tanör bütün dönemlerde zulme uğramış. Sadece bir dönemde değil. Niye bütün dönemlerde zulme uğruyor? Bunu toplumun düşünmesi lazım. Bunu topluma sürekli hatırlatmamız ve düşünmesini sağlamamız lazım.

    Çünkü bu toplumun zihninin altında bilime düşmanlık var. Düşünceye düşmanlık var. Toplumdaki bu düşünceye ve bilime düşmanlık tarihsel bir geçmiş taşıdığı için devlete de yansıyor. Devlet tartışmasına girmek istemiyorum elbette. Devlet bu toplumun devletidir, devlet insanlar, binalar ve kanunlardan oluşan bir yapı. Yani Amerika gelip yukarıdan bize devletçilik yapmıyor. Bu toplumun ürettiği bir şey, dolayısıyla bu toplumun devletidir. 1971 Muhtırası da, 12 Eylül Darbesi de Amerikan darbesi olarak tanımlanır, ama Bülent Tanör bütün dönemlerde zulüm görmüştür. 28 Şubat döneminde de zulüm görmüştür. Saygıdeğer eşi Öget Hoca 2016’da üniversiteden ihraç edilmiştir. Bilim düşmanlığını Amerika bize zorla dikte etmiyor ki! Gelişen bütün olaylar toplum sosyolojisi ile doğrudan uyumludur. Bu nedenle bilim ve düşünce düşmanlığını yok etmek için tüm aydınların çalışması gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkede, şiddet içeren hiçbir fikirleri olmamasına rağmen Sabahattin Ali de, Nazım Hikmet de üstelik Cumhuriyet Halk Partisi dönemlerinde zindanlarda çürümüştür. Eğer toplum şiddet içermeyen düşünceye dahi düşman olmasaydı, bu iki kişi de Bülent Tanör de zulüm görmezdi. Kadın düşmanlığını da eklemeden edemeyeceğim.

    HD: İbrahim Bey, Ansiklopedi’de en son hukuk takvimi kısmını da açtınız değil mi?

    İA: Evet, Ansiklopedi’de açtığımız son kategori bu. Oldukça ilgi de gördü. Hukuk tarihine hizmet edecek. Ancak ondan daha önemli kategorilerimiz var. Hukuk felsefesi ve sosyolojisi bizim hukukçularımızın kaçtığı bir alan. Felsefenin ve sosyolojinin hukukla bağını pek çoğu kurmak istemiyor, oysaki içinde yaşadığımız ve bütün hukukçuların şikâyet ettiği, sızlandığı adaletsizliklerin ve her şeyin temeli felsefedir. Hukukçular özenle kaçıyorlar hukuk felsefesinden ve sosyolojisinden. Hukukçular, toplumun sosyolojisini, yargıçların sosyolojisini, adalet personelinin psikolojisini ve geçmiş uygulamaların felsefi ve toplumsal temellerini düşünerek ortak bir akıl üretme yoluna gitseler, belki de içinde bulunduğumuz kaotik sorunların çoğu çözülebilir. Olaylar ve tarihsel süreç hakkında düşünerek bu konularda kafa yormak, öneriler ortaya çıkarmak ve sorunların çözümü için daha köklü akılcıl önermeler getirmek gerekiyor. Bu ancak Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi ile mümkün. O yüzden de bu kategoriyi hukukla felsefenin bağını güçlendirmek için açtık. Hukuk ve Felsefe Dergileri kategorimiz de mevcut. Orada bir liste oluşturarak hepsinin kurumsal biyografisini ve tarihçesini çıkarıyoruz.

    HD: Çalışmalarınızı yaparken eskiden görülmüş davalardan da kimi kesitler sunuyorsunuz ve kitaplardan, o dönemki hukukçulardan, dönemin hukukçularının yaptıklarından bahsediyorsunuz. Bir bakıma onları tekrar hatırlatmış oluyorsunuz. Eski dönem ve yeni dönemin bir karşılaştırmasını yapmak hukuk alanında mümkün mü? Sizce bir süreklilik mi yoksa kopuş mu? Geldiğimiz nokta nedir?

    İA: Aslında süreklilik var. Toplum sosyolojisi de devamlılığın nedeni. Bugünkü kuşaklar şu an yaşananların ilk defa bugün yaşandığını zannediyorlar ancak başka versiyonları daha önce yaşanmış süreçler tekrarlanıyor. Başka bir dozajda, başka bir türde. Belki daha yoğundur, belki daha az yoğundur, belki hakikatle bağı kopuktur. Ama her halükârda benzer kötülüklerin her devirde yaşandığını söyleyebilirim. 1972’de İstanbul’da yüzbinlerce eve baskın yapılıp aramalar gerçekleştirildiğini toplum çabuk unutuyor. 12 Eylül döneminde İstanbul Baro Başkanı’nın yapılan muamelelerden kanser olduğunu unutuyoruz. Sabahattin Ali, Nazım Hikmet ve Tanör, bu çerçevede çok önemli figürlerdir. Her devirde kötü olduğumuzun fotoğrafıdır bu. Bugün başka bir şekilde, başka versiyonla karşı karşıyayız. Bugün hakikatle bağı kopuk bir dünyada yaşıyoruz ve dünyada ilk defa yaşanan bir süreç var. İnternet çağı, bilginin bu kadar dolaşması, toplumların iç içe geçmesi, görevi halka sadece doğru bilgi vermek olan medyanın lümpenleşmesi, kırsal kesimden şehirlere aşırı bir göç yaşanması ve kentlerin büyük bir köye dönüşmesi, kuralsızlığın kural haline gelmesi… Türkiye özelinde söylüyorum. Burada akıl, mantık, nedensellik bağı vb. her şeyin yok olduğu, daha saçma sapan bir durumla karşı karşıyayız. Dincilik ve faşizm soslu vahşi kapitalizm diyebileceğim, yeni ve garip, kötücül bir dönem yaşıyoruz. Bu çok özel ve ekstrem bir durum, ama sizin sorduğunuz soruya gelirsek, tarihsel olarak da bence aynı şeyleri yaşıyoruz. Zamanında vatan haini ilan edilen Bülent Tanör’ün 1971’de, 1980’de ve 1999’da yaşadığı garabetin aynısını, 2016’da yaşayan sevgili eşi Öget Öktem Tanör dedi ki: “Bülent yaşasaydı şu an hapiste olurdu.” Bu insanlar bilim ve düşünce üretmekten başka ne yaptı?

    HD: Söyleşimizin sonlarına gelirken, Hukuk Ansiklopedisi olarak bundan sonraki projeleriniz, yapmak istediklerinizi sormak isteriz.

    İA: Aslında standart bir şekilde devam etmek istiyoruz. Hukuk Ansiklopedisi’nin önünde sınırsız bir hukuk bilgi kaynağı var. Bu sınırsız kaynaktan toplumun, hukukçuların, hukuk ile içli dışlı insanların ya da hukuki bilgiye ihtiyaç duyan kesimlerin istifade etmeleri için mümkün olan en geniş kaynağı bir araya getirmek istiyoruz. Mümkünse bu bilgi kaynağını sonuna kadar ücretsiz şekilde sunmak istiyoruz.

    Wikipedia ve benzeri portallarda hukuk alanında yeterli bilgi olmadığını düşünüyorum. Bildiğim kadarı ile Google geçtiğimiz yıllarda tüm Dünya Anayasalarının İngilizce versiyonlarını bir araya getirme projesi başlatmıştı. Sonucu ne oldu bilmiyorum. Bizim hedeflerimizden bir tanesi de Dünya Anayasalarının tamamının Türkçe versiyonlarını Ansiklopedi’de bir araya getirerek hizmete sunmak. Hatta bu yöndeki çabaları nedeniyle Sayın Doç. Dr. Ali Asker’e özel bir ödül verdi Ansiklopedi.

    Evrensel belgeleri, tüm etik beyannameleri, tüm uluslararası sözleşmeleri bir araya getiriyoruz. Bütün ulusal ya da uluslararası kuruluşların etik beyannamelerini, yargı etiği, tıp etiği, basın etiği belgelerini topluyoruz. Bunlara üniversitelerin etik beyannameleri de dâhil. Bunu bir sürü kurum yapıyor ancak sadece kendisini ilgilendiren konularla ilgili sözleşmeleri, beyannameleri koydukları için tamamını bir arada görme şansımız yok. Daha önce yapılmayan bir çalışma olarak her şeyin aynı ortamda olduğu bir bilgi havuzu yapıyoruz. Bütün evrensel kültürün, bütün dünyadaki metinlerin, kayda değer belgelerin bir arada olduğu bir havuz oluşuyor ve zamanla da büyüyor. İnsanlığın ortak mirasını ve müktesebatını hukukçulara sunmak ve sürekli hatırlatmak ansiklopedinin önemli misyonlarından bir tanesi.

    Bu metinlere uyulsa da uyulmasa da, bir araya topluyor ve toplumun okumasını, bu kuralları içselleştirmesini istiyoruz. Hatta biz bunları yayınladığımız zaman alay eden insanlar olabiliyor. İnsanlarda inanç yok olmuş. Toplumun inancı kalmamış, nasıl olsa bu kurallara uyulmuyor neden gündeme getiriyorsunuz diyorlar.

    Sınırlı sayıda da olsa makale yayınlamaya da başladık. Keşke mümkün olsa da Türkiye Barolar Birliği’nin daha önce yaptığı Hukuk Fakülteleri kalite ölçümlerini de bilimsel standartlara ve somut verilere uygun şekilde her yıl yapabilsek. Ancak bu çok zor bir iş. Umarım bir kuruluş bunu her yıl yapar ve biz de yayınlarız.

    HD: Bu keyifli sohbet için teşekkür ederiz İbrahim Bey, son söz olarak okuyucularımıza bir şey söylemek ister misiniz?

    İA: Ben umutlu olmak gerektiğini düşünüyorum. Okuyucularınıza Hukuk Ansiklopedisi çalışmasında ortaya çıkan bir sonucu söylemek isterim. Bu ülkenin kötülüklerle anılan hafızası çok güçlü ama bu ülkenin önemli bir birikimi de var. Bunu açıkça görüyoruz. Bu ülkenin kaynakları çok çeşitli, toplum çok renkli ve geçmişimizde, bugün de kıymetinin bilinmesi gereken çok önemli bir hafıza var. Hatta ve hatta hiç beğenmediğimiz, şu anda da adaletsizlik ürettiğini düşündüğümüz kurumların internet sitelerine girip baktığımızda, hafızanın hala yerinde ve canlı olduğunu görürüz. Toplumun birikiminin kısa sürelerde yok olmayacağını düşünüyorum. O yüzden Hukuk Ansiklopedisi çalışması ısrarla devam edecek; hukukun hafızasını, toplumun belleğini ve kültürel birikimini hatırlatmaya, biriktirmeye ve topluma sunmaya devam edecek. Benzer çalışmaların da artmasını dilerim.

    Hukuk Defterleri’nin okuru bol olsun diyorum.

    HD: Sizin de okurunuz bol olsun. Çok teşekkür ederiz.

  • Zorunlu Arabuluculuk Kurumunu Hukuk Devleti ve Mahkemeye Erişim Hakkı Bakımından Düşünmek

    I. Giriş

    7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile iş hukuku açısından dava şartı haline gelen zorunlu arabuluculuk kurumu, zaman içinde tüketici uyuşmazlıkları, sinai haklar ve ticari uyuşmazlıklar açısından oldukça geniş bir alana yayılmıştır. Son zamanlarda ise aile hukukuna ilişkin uyuşmazlıkların zorunlu arabuculuk ile çözülmesi yönünde bir takım çalışmaların varlığı bilinse de , bu durumun kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddete karşı başta İstanbul Sözleşmesi olmak üzere, sözleşme kapsamındaki şiddet eylemlerinde zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm süreçlerinin yasaklayan hükümleri karşısında oldukça güç olduğu aşikardır.

    Öncelikle belirtmek gerekir ki, arabuluculuk kurumunun dava şartı olarak düzenlenmesinde gerekçe olarak, mahkemelerin iş yükü ve yargılama sürelerinin uzunluğu gösterilse de, şüphesiz bu tercih devletin faaliyet alanları konusundaki görüşlerinin de bir yansımasıdır. “Jandarma devlet” olarak bilinen anlayışa göre devletin faaliyet alanı sadece vatandaşların güvenliğini sağlamak, kolluk güçlerini yönetip, adaleti sağlamaktır. Liberalizmin savunucusu Locke’un da savunduğu bu anlayışa göre, bunun dışındaki faaliyetlerde devlet, minimal düzeyde varlık göstermektedir. Devletin görevi, insanların can ve mal güvenliğini sağlamak için suç ve cezalara ilişkin yasaları yaparak, bu yasaları icra edecek yargıçları görevlendirmek ve bu cezaların infazını sağlayacak kurumları oluşturmaktır. İşte zorunlu arabuluculuk kurumu devletin bu dar faaliyet alanının ötesine dahi geçerek, egemenlik yetkisindeki yargı yetkisini devretmesi açısından tartışmalı bir alana temas etmekte, dava şartı olarak arabulucuya başvurmanın, “mahkemeye erişim hakkının ihlali olup olmadığı” sorusunu ve “yargının özelleşmesi” kavramını akla getirmektedir. Yargının bu şekilde özelleşmesi ihtimali, yargısal alanın devlet yapılanmasından dışlanması sebebiyle ileride başka sorunlar getireceği ve yargının meşruluğu açısından sorun çıkaracağı sebebiyle eleştirilmektedir.

    Bu kısa yazıda işte bu soru, öğretideki görüşler ve Anayasa Mahkemesi kararları kapsamında irdelenip, uygulamadaki sorunlar doğrultusunda değerlendirilecektir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Devlet ve Yatırımcı Arası Uyuşmazlıkların Çözümünde Mahkeme Dışı Bir Yol Olarak “Yatırım Tahkimi”

    Giriş

    Devlet ve yatırımcı arası uyuşmazlık çözümünde tahkim yönteminin kullanımı hem ülkemizde hem de dünya genelinde önemli tartışmalara konu olmuştur. Çünkü yatırım tahkimi, günümüzde geniş kabul gören ticarî tahkim usulüyle aynı kökten geliyor olsa da, bu usulden konu ve mahiyeti bakımından önemli ölçüde farklılaşmaktadır. Öncelikle, yatırım tahkiminde uyuşmazlık taraflarından birisi devlettir. Devlet, bu usulde egemen sıfatıyla yer almaktadır ve yatırım tahkiminde özel kişilerden oluşan hakem kurulu, devletin kamu gücüne dayanarak aldığı önlemlerin hukukiliğini ve yerindeliğini incelemektedir. Nitekim çözüm için yatırım tahkimine sunulan uyuşmazlıklar, özel menfaatleri aşan, kamusal menfaatlerle ilişkilendirilen uyuşmazlıklardır; yatırım tahkimine konu olan uyuşmazlıkların önemli bir bölümü, kamu gücü kullanımına ilişkin önlemlerden ve/veya kamu hizmeti kapsamında telakki edilen faaliyetlere ilişkin uyuşmazlıklardan kaynaklanmaktadır. Bu nevi uyuşmazlıklara konu tazminat tutarlarının kamu bütçesinden karşılanıyor olması da, özellikle söz konusu tazminat tutarlarının milyar dolarları bulan miktarları nedeniyle, konuyu devletler ve uyuşmazlık tarafı devlet halkları bakımından kritik kılmaktadır.

    Okumakta olduğunuz yazı, kısaca “yatırım tahkimi” olarak adlandırılan ve bir tarafında yabancı yatırımcının, diğer tarafında ise yatırımı kabul eden devletin (yazının devamında “ev sahibi devlet” olarak anılacaktır) bulunduğu, özellikleri itibariyle milletlerarası özel hukuk, idare hukuku, uluslararası kamu hukuku gibi hukukun pek çok alanını alakadar eden “devlet- yatırımcı tahkimine” odaklanmaktadır. Bununla birlikte yazının hemen başında şunu belirtmek isterim ki, yatırım tahkimini münhasıran hukuk alanına ilişkin bir konuymuşçasına ele almak, bu müesseseyi tarihi, felsefi ve politik bağlamından kopararak, konuya ilişkin uyuşmazlıkları salt “yetki”, “hakem seçimi”, “hakem kararının niteliği” gibi teknik sorunlar üzerinden incelemek, yatırım tahkiminin işlevi ve önemine ilişkin bir kavrayış geliştirmeyi imkânsızlaştırmaktadır. Özü itibariyle yatırım tahkimi, sermayenin sınırlar arası dolaşımını mümkün olan en sorunsuz biçimde sağlama amacıyla oluşturulmuş “yatırım hukukunun” usulî vasıtasını teşkil etmektedir ve sermayenin uluslararasılaşmasına hizmet eden sistemin önemli bir hukukî vasıtasıdır. Konuya bu gözlüklerden bakmak, bu alandaki gerilimlerin çok yönlü olarak değerlendirilebilmesi ve çözüm önerilerinin geliştirilebilmesi bakımından elzemdir.

    Okuduğunuz yazı kapsamında da, yatırım tahkimine sözünü ettiğim mülahazaları göz önünde bulundurarak yaklaşmaya çalıştım. Ne var ki, yazının hacmi itibariyle, yatırım tahkiminin oluşturulmasında ve işletilmesinde değinilmesine lazım geldiğine inandığım pek çok noktayı çalışmanın kapsamı dışında bırakmak zorunda kaldım. Bu nedenle yazıyı, konunun ana hatlarıyla sınırlı tutarken, konuya merak duyan okuyucuya faydalı olmak üzere dipnotlarda bazı kaynakları işaret ettim. Arzum, bu yazının, yatırım tahkimini enine boyuna incelemekten ziyade, konuya ilgili okuyucular için “başlangıç” yazısı olarak ele alınmasıdır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İş Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Haklı Olan Değil Güçlü Olan Kazansın!

    Hukuki uyuşmazlıklarda, yargı süreci dışında alternatif çözüm yöntemi olarak tanımlanan arabuluculuk Türkiye’de ilk gündeme geldiğinde, yargı dışı çözüm yolları konusunda aşırı hevesli çevreler dışında yeterince tartışılmadı, kamuoyunun gündemine girmedi. Uyuşmazlığın taraflarının yargıya gitmeden sorunlarını kendi arasında çözmesine dair yöntem geliştirilmesine neden itiraz edilsindi! Hak savunucusu işçi sendikalarının “zorunlu arabuluculuk” düzenlemesine kadar konuya yabancı tutumlarının sürecin işçiler aleyhine hızla ilerlemesinde payı vardır.1 Sarı sendika olarak nitelendirilen sendikaların sürece ciddi desteği ise ayrıca tartışılması gerekmektedir.

    Hukuk örgütlerinin, toplumların sınıfsal yapısını göz ardı eden hukuki yaklaşımları, birçok meselede olduğu gibi arabuluculuk meselesinde de anlama ve itiraz etme süreçlerini oldukça geciktirmiştir.

    Arabuluculukta hiçbir ülkede olmadığı şekli ile “zorunluluk” unsurunun getirilmesi ile birlikte tartışmalar hızlansa da, artık geri dönüşü zor bir yola girildi.

    Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemi (Alternative Dispute Resolution, ADR) ilk ABD’de, sonra Avrupa ülkelerinde kimi farklı yaklaşımlarla uygulansa da, en nihayetinde liberal piyasa düzeninin işleyiş kurallarına en uygun çözüm yöntemi olduğunda birleşilmiştir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Publicisteturc: Yeni Bir Kamu Hukuku Araştırmaları Platformu ( 7.1.2021)

    Publicisteturc, Gisèle Halimi’nin “Hukukçu olarak mevkim, kadın olarak özgürlüğümü susturamaz.” sözünden hareketle genç iki hukukçu Pınar Dikmen ve Deniz Bilgehan’ın kurduğu Türk- Fransız kamu hukuku araştırmaları platformu. Platform kurulduğu günden itibaren akademinin ve özellikle kamu hukukuyla ilgilenenlerin dikkatini çekti. Biz de Hukuk Defterleri olarak Publicisteturc’un kurucularıyla sizler için konuştuk.

     

    Öncelikle Publicisteturc ne anlama geliyor?

    İkili bir anlamı var. Yaygın bilinen şekliyle publiciste yayıncı demek. Daha az bilinen ve hukukçular tarafından kullanılan haliyle, kamucu; kamu hukukçusu demek.

    Ancak biz “kamucu” ifadesini kullanmayı tercih ettik. Bu ifade, kamu hukuku üzerine çalışmalar yapma anlamı dışında daha derinlikli daha ilkesel bir anlam, bir nüans barındırmakta.

    Bize kendinizden biraz bahsedebilir misiniz?

    Deniz: Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde İdare Hukuku Ana Bili Dalı’nda araştırma görevlisiyim. Galatasaray Üniversitesi’nde kamu hukuku doktorama devam ediyorum.

    Pınar: Marmara Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Fransızca Programı’nda araştırma görevlisiyim. Doktoramı anayasa yargısı üzerine tamamladım.

    Yollarınız nasıl kesişti?

    Bir araya gelmemize sevgili Mert (Duygun) vesile oldu. 2017 yılında ikimiz de tez araştırması için Fransa’ya gitmek üzereydik, yabancı bir memlekette tek başına olmanın zorluğunu bildiğinden ve ortak noktalar paylaştığımızı düşünerek bizi bir araya getirdi.

    Sonrasında ikimiz için de dayanışma ve eğitimle geçen dolu dolu bir sene geldi. Birlikte hem Fransız kamu hukuku kültürünü her yönüyle keşfe daldık hem de o ülkenin eğitim imkânlarından sonuna kadar yararlanmaya çalıştık.

    Pazar günleri bile bir şeyler okumak için kütüphanelere giden insanlar nedeniyle oluşan uzun kuyruklar, metroda kafasını okuduğu kitaptan kaldırmadan ineceği durağı bekleyen yolcular ikimizi de çok etkiledi.

    Tam da Macron’un ekonomi politikalarını yürürlüğe soktuğu ve ödün vermeden uygulamaya başladığı bir dönemdi. Sorbonne ve Fransa’daki diğer üniversitelerde, demiryollarının özelleştirilmesine ve üniversiteye giriş sınavının fırsat eşitliğini ortadan kaldırır bir şekilde değiştirilmesine karşı gerçekleşen önemli öğrenci işgalleri ve direnişler nedeniyle okullar uzun süre kapalı kaldı. Hele ki tam da o sene 1 Mayıs’ta République Meydanı’nda bu politikalara karşı simgesel öneme sahip bir kutlama gerçekleştirildi. Bütün bunlara birlikte tanık olmak bu kesişimi daha ileri bir seviyeye ulaştırdı diyebiliriz.

    Publicisteturc platformu fikri ilk kimin aklına geldi ya da nasıl ve ne amaçla oluştu?

    Deniz: Pınar’ın aklına geldi.

    Pınar: Aslında ikimizin de aklında birlikte bir şeyler gerçekleştirme projesi vardı ancak bir blog önerisiyle gelerek bu projeyi ben somutlaştırmış oldum herhalde.

    Bloğumuzun nasıl ve ne amaçla oluşturulduğuna gelirsek, Publicisteturc’ü öncelikle kendi akademik gelişimimiz için kurduk. Fransız hukukunda okuduğumuz kararları ya da oradaki gelişmeleri sırf okumaktansa, yazıya dökelim daha kalıcı olur bizi de araştırmaya sevk eder fikriyle yola çıktık. Gerçekten de öyle oldu. Belli bir konuda yazı yazma, bunu sunma ve yayımlama vakit alıyor ancak ister istemez belirli bir titizlikle hareket etmemizi ve daha derinlikli düşünmemizi sağlıyor.

    İkinci amacımızsa, özellikle idare hukukundaki gelişmeleri Türk hukukçularına “doğru” şekilde aktarabilmek. Fransızca eski önemini kaybetti algısı var. Halbuki idari yargı sistemimizin temelini oluşturan Fransız idare hukuku hala idare hukukçularının etüt ettikleri ve içtihatlarıyla idare hukukunu etkileyen bir hukuk sistemi. Dil problemi nedeniyle bu kararlara ulaşamayanlar açısından bir bilgi kirliliği oluştuğunu söyleyebiliriz. Bunu düzeltmeye çalışıyoruz.

    Günümüzde Fransız kamu hukuku, Türk hukukunun en çok hangi alanlarını etkiliyor?

    Bu soruyu iki açıdan düşünebiliriz: ilki Fransız kamu hukukunun bugüne kadar olan etkileri, ikincisi bundan sonra etkilemesi gerekli kısımlar.

    Her şeyden önce kamu hukukuna ait birçok ilkenin Fransız hukukunun etkisiyle Türk hukukunda var olduğunu söyleyebiliriz. Kamu hukukunda yetkinin istisna olması, kamu tüzel kişiliğinin oluşumu, idari işlem teorisi gibi pek çok konu Fransız doktrini ve içtihadı üzerine kurulmuştur. Günümüzde de bir farklılık getirilmek istendiğinde kanun koyucunun Fransız yargısını takip ettiği söylemi dikkat çekmektedir. 2014’te idari yargıya gelen ivedi yargılama usulü, ilk kez ortaya atıldığında Fransız hukukunun örnek alınması gereğiyle dile getirilmiştir. Ne yazık ki, kanunda yer alan ivedi yargılama usulünün Fransız hukukundaki usulle bir benzerliği yoktur. Ancak bu bizim doldurulması gerektiğini düşündüğümüz boşluğun da en önemli örneklerinden biridir. Kanun çalışmaları sırasında ivedi yargılama usulü için Fransa’nın referans gösterilme ihtiyacı duyulmuş ancak Fransa’daki örneğinden çok farklı bir usul oluşturulmuştur. Fransa’daki ivedi yargılama usulü hakkında bilgi sahibi olduğumuzda ise bu soruna olan tepkimiz de doğal olarak farklılaşıyor ve daha etkili oluyor.

    Etkilemesi gereken alanlarda da pek çok konu sayabiliriz ancak en acil ve güncel olandan bahsedelim. Fransa şu anda sığınmacı ve mültecileri kabul etmek konusunda siyasi anlamda oldukça sorunlu bir tavır sergilese de önceden bu alanda kurmuş oldukları yargı düzeni Türkiye’ye örnek olabilecek niteliktedir. Kayıtsız sığınmacıları da saydığımızda şu anda dünyanın en çok sığınmacı barındıran ülkesiyiz. Mülteci hukuku kendine özgü özellikleri olan ve yaşam hakkını doğrudan ilgilendiren bir alan ancak biz sıradan idari işlem muamelesiyle idari yargıda bu alandaki uyuşmazlıklar çözmeye çalışıyoruz. Fransa’da ise buna idari yargı içinde kendi özelliklerini yaşatan bir alan tahsis edilmiş. Türkiye’nin idare hukukunu aldığı Fransa’da, şu anda gündemini en çok meşgul eden konuyla ilgili bir çözüm geliştirilmiş ve buna çok dikkat çekilmesi gerekir. Bunlar gibi örnekleri çoğaltabiliriz.

    Fransız kamu hukuku önemli bir damar ancak Türkiye’de eskisine oranla etkisi daha sınırlı ve özellikle kamu hukuku alanında Anglo-Sakson hukuku daha etkin. Bu durumu nasıl yorumlarsınız?

    Tüm dünyayı etkileyen neo-liberal politikalar, idare hukuku açısından da bir “Amerikalılaşma” görüngüsü yarattı. Bağımsız idari otoriteler örneğin, idare hukukundaki değişikliklere bir örnek olarak gösterilebilir. Dünya çapındaki bu değişiklikler aslında Fransa’da da gerçekleşiyor. Özellikle Macron hükümetinden sonra gerçekleşen yasal düzenlemelere baktığımızda onların üzerinde bu etkinin daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Fransız idari yargıcı bu politikalara karşı direniyor. Neoliberal politikaları direten yasaları temel hak ve özgürlükler lehine yorumlamak için çaba sarf ediyor.

    Unutmamak gerekir ki, Fransa’da anayasa yargısı kurumsallaşana ve gerçek bir anayasa yargısı haline gelene kadar ki hala bu gelişimini sürdürmekte, “anayasanın bekçiliğini” bir nevi Fransız Danıştayı üstlenmişti. Hala da verdiği kararları incelediğinizde beslendiği geleneği net bir şekilde görebilirsiniz. Bir üst yapı kurumu olarak hukukun uygulayıcısı olan Fransız Danıştayı nereye kadar buna direnebilir o ayrı bir mesele ancak, şunu da sormak gerekiyor; niçin Türk yargıcı direnmesin? Ki geldiğimiz şu noktada dahi, kendisine bırakılan alanda direnmeye çalıştığını görmekteyiz.

    Yaptığınız çeviriler büyük bir boşluğu doldurdu. Takipçilerden, akademisyenlerden ve öğrencilerden nasıl geri bildirimler alıyorsunuz?

    Teşekkür ederiz. Şu zamana kadar geri dönüşler hep olumluydu. Hatta böyle bir girişim başlattığımız için teşekkür edenler de oldu.

    Çevirileri sadece siz mi yapıyorsunuz? Ekibinizi uzun erimde genişletmek gibi bir fikriniz var mı?

    Blogdaki içeriklerin çoğunu biz üretiyoruz. Bağımsız olarak çeviri sunanların yazılarını da kabul ediyoruz. Ekibimizi genişletme ve daha fazla sayıda akademisyenin yazılarını yayımlama fikri tabii ki var. Bu soru vesilesiyle Fransız kamu hukuku çalışan kamuculara yazı çağrımızı buradan da iletelim. Özellikle uluslararası hukuk, ceza hukuku gibi farklı alanlarda katkılara ihtiyacımız var.

    Platform internet dışında bilimsel etkinlik, toplantı gibi başka alanlara da yayılacak mı? Geleceğe dair projelerinden biraz bahsedebilir misiniz?

    Şu an için ilk hedef platformun içeriğini genişletmek. Blog yayına gireli daha dört ay oldu. Vakit buldukça daha da çok karar çevirip, daha fazla yazı üretmek ilk hedefimiz. Böylece ilk misyonumuza ulaşmış olacağız.

    Bunun dışındaki ikinci hedefimiz ise Türk kamu hukukunu belirli bazı yönleriyle Frankofon dünyaya aktarabilmek. Bu çerçevede anımsatmak gerekir ki, bizim anayasa yargıcımız da bir dönem anayasa hukuku açısından önemli karar teknikleri kullanmıştı; “eylemli içtüzük değişikliği” ve “yürürlüğün durdurulması” akla ilk gelen örneklerden. Bu bilgi alışverişiyle de karşılıklı bir etkileşim kurmayı hedefliyoruz.

    Bu güzel söyleşi için ikinize de çok teşekkür eder, gelecek projelerinizde başarılar dileriz.

  • 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun Kurucu İktidar Mirası ve Demokratik Meclis Geleneğinin Tali Kurucu İktidar Çerçevesinde Değerlendirilmesi

    20 Ocak 2021’de yüzüncü yılına ulaşan Türkiye’nin ilk anayasası 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, ortaya çıktığı olağanüstü koşulların da etkisi ile Osmanlı-Türk anayasal gelişmeleri içerisinde birçok özgünlüğü barındıran bir anayasadır. 1921 Anayasası, yeni bir devletin kuruluşunun ilanı, milli egemenlik ilkesinin ilk defa anayasal boyutta kabulü, milli egemenliğin halkçılık ilkesi temelinde yerelden merkeze geniş bir yerel yönetim sistemi üzerinde düzenlemesi, Kurtuluş Savaşı sürecinde ve savaşa rağmen yoğun ve derin bir tartışma ortamında kabul edilmesi, çerçeve bir anayasa olması gibi anayasa tarihimizde birçok ilki barındırmaktadır. Kendinden önceki siyasal ve toplumsal dinamikleri yansıtan bu ilkler, kendinden sonraki anayasal gelişmeleri de etkileyerek günümüze kadar uzanacaktır. Bu kısa yazıda, Türk anayasa tarihinin yapı taşı olan 1921 Anayasası’nın kurucu iktidar niteliğinin sonraki bazı kurucu iktidarlar ile karşılaştırması ele alınacaktır.

    1921 Anayasası, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920’de kurulmasından yaklaşık dokuz ay sonra 20 Ocak 1921’de kabul edilmiştir. Bu tarihe kadar Meclis anayasal nitelikte başka kurucu metinlere de imza atmıştır. TBMM, her ne kadar kurucu meclis niteliği açıkça ifade edilmemiş olsa da Meclisin ve Anayasa’nın oluşumu, TBMM’nin asli kurucu iktidar niteliğini göstermektedir. Meclisin toplanmasının yolunu açan siyasal ve toplumsal dinamiklerde ve Anayasa’nın hazırlanış biçiminde bunu görmek mümkündür. TBMM’nin açılışına giden süreçte Mondros Mütarekesi’ne aykırı işgaller ve buna karşı başlatılan yerel halk direnişi, yer yer, bölge bölge ve en sonunda merkezi olarak teşkilatlanmıştı. Mütarekeden, son Osmanlı Mebusan Meclisinin milli mücadele önderliğinin çabaları ve kamuoyu baskısı ile toplanmasına kadar, kongre iktidarları işgalci kuvvetlerle işbirliği içerisindeki saray hükümetleri karşısında mili mücadeleyi hukuki ve meşru bir zeminde örgütlemiştir. Son Osmanlı Mebusan Meclisinin toplanmasından sonra İstanbul’un işgal edilmesi, ardından Mebusan Meclisinin basılması, bazı milletvekillerinin tutuklanması, Ankara’da yeni bir meclisin toplanmasının meşruluğunun yolunu açan önemli siyasi etkenlerdi. Bu siyasi durum karşısında Mustafa Kemal Paşa, Heyeti Temsiliye adına 19 Mart 1920’de yeni bir genel seçim yapılarak Ankara’da “salâhiyeti fevkaladeyi haiz bir meclis” toplanması için çağrıda bulundu. Kolordu kumandanlarına, valilere ve müstakil livalara yapılan bu çağrıda, olabildiğince geniş bir temsili, eşit düzeyde sağlamak amacıyla her livadan nüfus oranlarına bakılmaksızın beş üye seçilmesi öngörülmüştü. Az gelişmiş yerlerin temsil gücünü de artıran bu düzenleme, o güne kadar uygulanan seçimlerden ve Mebusan Meclisinden çok farklı nitelikte bir meclis oluşturulacağını göstermektedir. Ayrıca seçim çağrısında son Osmanlı Mebusan Meclisi üyeleri de yeni oluşturulacak meclise katılmaları için Ankara’ya davet edilmiş, TBMM, toplandıktan hemen sonra Mebusan üyelerini kendi bünyesine dahil ettiğine karar vermiştir. İki seçimle gelen üyeler dışında, Mebusan Meclisi üyelerinden Malta’ya sürgün edilenler de Meclis üyesi sayılmıştır. Bu gelişmeler göstermektedir ki, kendi dönemine özgü koşullara göre TBMM oldukça demokratik, eşitlikçi ve çoğulcu niteliği haiz bir Meclis olarak oluşmuştur. Bu niteliğinin etkisi her türlü karar, kanun ve uygulamasında etkisini hissettirmektedir. 1921 Anayasası da bu ortamda hazırlanmıştır ve Meclisin üzerinde en çok tartışma yürüttüğü metinlerden biri olmuştur. Öyle ki bir yandan içte otoritenin sağlanması bir yandan Kurtuluş Savaşı’nın gerçekleştirilmesi gibi olağanüstü bir dönemden beklenmeyecek düzeyde demokratik bir tartışma ortamında ortaya çıkmıştır. Anayasa’nın yapılış şeklinden çıkarılan en önemli özellik, anayasa ve toplum ilişkileri açısından tam bir kaynaşma örneği olmasıdır. Bu durum, Kurtuluş Savaşı’nın anayasal kültürle kazanıldığını göstermektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Savunmaya Düşen Gölge

    Hikâye bu ya; Kral Büyük İskender bir gün Korinthos’a gelir ve hakkında çok şey duyduğu o “garip” filozofu görmek ister. Sokakta yaşayan filozof ise o sabah yatmış güneşlenmektedir. İskender yanına yaklaşır ve bir isteği olup olmadığını sorar. Diyojen ise istifini bozmadan “Evet, gölge etme yeter” yanıtını verir.

    “Çoklu baro sistemi” olarak adlandırılan 7249 sayılı Avukatlık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun teklifi 11 Temmuz 2020 tarihli TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmiş ve 15 Temmuz 2020 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Oysa biliyoruz ki hikâye aslen eskiye dayanmakta…

    Anayasa değişikliğine yönelik gerçekleşen 12 Eylül 2010 referandumunda HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yeniden yapılandırılması, modern demokrasilerdeki “kişilerin hak ve özgürlükleri; egemen güç ile kamunun hukuka bağlı kalmasını sağlayan ve onlar için denge güç alanı oluşturan kuvvetler ayrılığı ilkesi yoluyla güvence altına alınır” yaklaşımından uzaklaşılmasına neden olmuştur. 16 Nisan 2017 tarihli Anayasa Değişikliği Referandumu ile parlamenter sistemin yerine başkanlık sisteminin gelmesi ve bu sistemin etkileri ile bu uzaklaşma perçinlenmiştir. Böylelikle artık Anayasa’nın 138. maddesinde korunan yargının sadece bağımsızlığı değil tarafsızlığı da zedelenmiş, Anayasa’nın 9. maddesinde yer alan “yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır” hükmü sekteye uğramıştır. Bu doğrultuda Anayasa, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamak için teminat olma özelliğinden uzaklaştığı gibi, yargının “güçlünün” hâkimiyetinde olmasına ortam sağlamıştır. İşte güçlü olanın hâkim ve savcıları gölgesi altında toplama eğilimi, son çoklu baro hamlesi ile avukatlar üzerindeki etkisini de arttırmıştır. Nihayetinde yargı teşkilatımızın en üst basamağı olan ve Anayasa’nın 2. maddesinde güvence altına alınan demokratik hukuk devletinin garantisi olması gereken Anayasa Mahkemesi de çoklu baro yasasına yönelik iptal başvurusunu reddetmiştir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: Yeni Yılda Yeni Reformlara Doğru

    2020’nin sonunda Adalet Bakanlığınca, 2021’de yeni reformların hayata geçirilmesinin sürdürüleceği, yargı ve adalet hizmetlerinin etkinliğinin artırılacağı, vatandaş odaklı uygulamaların kalitesini güçlendirecek faaliyetlerin yürütüleceği belirtildi. Bu kapsamda, yeni yılda yargı bağımsızlığı, yargı ve adalet hizmetlerinde performansın artırılması, hukuk eğitimi alanlarında yeni uygulamalar ve düzenlemelerin gündeme geleceği ifade edildi.

    Yine aynı dönemde Cumhurbaşkanı “Hükümete geldiğimizden beri demokrasi ve kalkınma merkezli bir anlayışla ülkemizi güçlendirme amacının arkasında bu gerçek yatıyor. Son 1 yıldır yeni reformu hayata geçiriyoruz. Yaptığımız her reform yerli ve uluslararası yatırımcılara da hitap ediyor. Önümüzdeki aylarda öngörülebilir, kolay erişilebilen yargı sistemi için yeni adımlar atacağız. Yapısal reformların içindeyiz. Ülkemiz yatırım hukuku standartlarına sahiptir. Hukuk sistemimizin taraflarıyla, ekonominin tüm temsilcilerinin istişareleri ile ortaya çıkacak ihtiyaçları süratle hayata geçirerek ülkemizi yeni döneme hazırlayacağız. Yatırım iklimini olumlu yönde geliştireceğiz. “ açıklamasında bulundu.

    Hatırlarsak 3. Yargı Reformu Strateji Belgesi, 30 Mayıs 2020 tarihinde açıklanmış ve o tarihten bu zamana kadar üç paket yürürlüğe girmişti. Bu paketlerin yansımalarının etkisiz olduğu herkesin malumu.

    Ne var ki herkes, reform lafını ağzından düşürmüyor. Hatta İstanbul Havaalanında 7/24 hizmet verecek adliye bile, Adalet Bakanlığı tarafından reform kapsamında yapılan bir yenilik olarak sunuldu. Bu reformların devamının geleceği ifade edildi. Çalışmalarının sürdüğü ve Ocak sonuna doğru yeni bir paketin geleceği konuşuluyor. Herkesin dilindeki bu reform söyleminin anlamı nedir?

    Çok açık ki, pandemi dönemiyle birlikte ekonomik olarak daha da sıkışan AKP, Türkiye’nin normalleştiği ve sermayenin yatırım yapabileceği bir ülke olduğunu anlatma derdinde. Kapitalizmin doğası gereği, sermayenin rahat hareket edebilmesi için, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik şart. Yine çıkan uyuşmazlıkların hızlıca çözümü ve yine bu uyuşmazlıklara kaybedilecek paranın da önceden öngörülebilir olması gerekiyor. Ayrıca AB ile ilişkilerini düzeltmeye çalışan AKP, demokratik bir ülke olduğunu da göstermek istiyor. Uzun tutukluluk sürelerine ilişkin tartışmalar veya hazırlanan İnsan Hakları Eylem Planı da hem AB’nin hem de sermayenin güveninin kazanılmasına yönelik.

    Tam da bu yüzden Erdoğan; demokrasi, yargı bağımsızlığı, kolay erişilebilen yeni yargı sistemi, ihtisas mahkemelerinin yaygınlaştırılması, tahkimin teşvik edilmesi, ticari uyuşmazlıklar için arabuluculuk merkezleri gibi alternatif çözüm yollarının arttırılması, davaların hızlandırılması konularını gündeme getiriyor.

    Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi[foot]Şenöz, Evrim, 2019 Yargı Reformu Stratejisi: Daha Fazla Özelleşen Yargı, Daha Fazla Piyasalaşan Hukuk, Hukuk Defterleri, Temmuz/Ağustos 2019, S. 20, https://hukuk- defterleri.com/2019-yargi-reformu-stratejisi-daha-fazla-ozellesen-yargi-daha-fazla-piyasalasan-hukuk/[/foot] bu reformlar sadece hukukun daha çok piyasalaşmasına ve yargının daha çok özelleşmesine neden olacaktır. Yoksa bir günde atanan Yargıtay üyesinin, göreve başlamadan Anayasa Mahkemesine aday olup, HSK seçimlerinde en çok oyu alıp Anayasa Mahkemesi üyesi olduğu; AİHM kararı karşısında Selahattin Demirtaş’ı serbest bırakmayan ya da kendi yüksek mahkemesi AYM’nin kararını tanımayan ilk derece mahkemelerinin olduğu bir yargı yapılanmasından bağımsızlık beklemek; Meclis’te halkın temsilinin en yüksek oranda sağlanabilmesi için yapılması gereken değişiklikler yerine, kendi iktidarını sağlamlaştırmak için Siyasi Partiler Kanunu ve seçim sistemini değiştirmek için formül arayışında olan bir iktidar ve ortağı partiden de demokrasi beklemek en hafif tabiriyle naiflik olacaktır.

    İşte, bu reformların bizi daha mı demokratikleştireceği yoksa daha mı sermayeye bağlayacağı sorusunun cevabı çok açık. Önümüze gelecek her reformu tek tek tartışmanın bir anlamının olmadığı ise izahtan vareste. O hâlde, tartışmamız gereken esas konular tüm önemiyle hâlâ ortada duruyor: Nasıl bir meslek, hukuk ve ülke istiyoruz?