Blog

  • Adalet Talebi ve Hak Mücadelesi Açısından Soma Katliamı’nın Değerlendirilmesi

    13 Mayıs 2014’te Soma’da gerçekleşen işçi katliamı açısından dönemin başbakanı tarafından katliamın ilk anlarında katliam sebebi olarak ifade edilen “Fıtrat” açıklaması tartışılması gereken ideolojik zemin hakkında önemli ipuçları vermektedir. Ülkemizde bu tür olaylarda iktidar tarafından, kamu kurum temsilcilerinden, devletin neredeyse tüm organlarınca yetkililer tarafından özellikle kaza, facia, elim olay vs. türünden tanımlamaların kullanılması objektif bir tanım kaygısından ziyade çekilmek istenen politik zemini ve devletin aldığı/alacağı tutumu net olarak ortaya koyan beyanlardır.

    Soma’da 301 kişinin ölümüyle gerçekleşen olay, toplumsal muhalefet alanında emek cephesinden bakan kesimler dışında iktidar ve medya başta olmak üzere toplumun çok büyük çoğunluğunca iş kazası olarak tanımlandı ve ölen kişi sayısının çokluğundan kaynaklı, “kaza” değil “facia” olarak nitelendirildi. Kaza veya facia tanımı istem dışı, umulmayan çok üzücü acıklı bir olay olduğunu başta ölenlerin yakınları olmak üzere tüm toplum kesimlerine benimsetilmeye çalışıldı.

    Katliam sözünü kullanmayı tercih edenler içinse en hafifinden kaba ve ajitatif bir söylemde bulunuluyormuş gibi değerlendirildi.

    Başlatılan soruşturma kapsamında 301 kişinin sorumluları olarak Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın iddianamesi “olası kastla 301 kişinin ölümüne sebep olmak” suçlamasıyla yapılan yargılamada dahi mahkeme heyetince “katliam” sözcüğü sanırım hiç kullanılmadı, mağdur vekilleri olan avukatlar dışında “katliam” sözcüğü kullandırılmamaya çalışıldı. Bunun yerine Soma faciası, kaza, elim kaza vs. türünden vicdan ve merhamete atıf yapan asıl sorumluları gizleyen kavramlar üzerinden yürütülmeye çalışıldı.

    Yaşanan olaya ilişkin yumuşak, belirsiz kavram tercihleri cezasızlık veya mümkün olan en az cezanın verileceğinin işaret fişeği midir?

    Elim kaza, elim olay, facia vs. tercihi rastlantısal mıdır? Yoksa bu tür durumlar devlet -sermaye- yargı ilişkisinin en çıplak gözle görülebilmesine sebep olan durumlar mıdır?

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 28. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Çorlu Tren Katliamı

    Bir grup insanın, haklı bir talep için sokağa çıkıp eylem yapmasının kötü olduğunu düşüneceğim aklıma gelmezdi. Çünkü o insanların asıl ihtiyacının eylem yapmaktan önce sevdikleriyle vedalaşma ve yaslarını tutma olduğunu düşünüyorum. Ancak bu imkân hiç tanınmadı; hiç beklemedikleri bir anda, hiç akıllarında yokken, henüz birlikte yaşanacak uzun yıllar varken, birdenbire 25 insan hayattan koparıldı… Aralarında henüz altı aylık Beren de vardı, 6 yaşındaki Ömer Alperen de…

    Yüzlerce insan henüz hastanelerde yakınlarını ararken, “acaba başka bir ihtimal olabilir mi, acaba ölmemiş olabilir mi” diye acıyla beklerken, sevdiklerinin cansız bedenini bulup sonsuzluğa uğurlamaya hazırlanırken diğer yanda aynı ülkede büyük, çok büyük bir kutlamanın hazırlıkları yapılıyordu. Ve evet, henüz cenazeler kaldırılmamışken ülkenin cumhurbaşkanı, başkanlık kutlamasından feragat edemiyordu. O gün belliydi acılı ailelere yas tutma hakkının hiçbir zaman tanınmayacağı…

    Bundan iki buçuk yıl önce, 8 Temmuz 2018 tarihinde, Uzunköprü – Halkalı seferini yapan tren, Çorlu’da raydan çıktı; yaşanan faciada 25 insan hayatını kaybetti. Durup dururken, hiç beklenmezken, zamansız… Zamansız, çünkü aralarında henüz yedi yaşındaki Mavi Nur da vardı, dokuzundaki Oğuz Arda da… Zamansız ama nedensiz değildi. İşte o neden, yas tutma hakkının tanınmamasının da annelerin, eşlerin, çocukların, kardeşlerin sokağa çıkıp eylem yapmak “zorunda” kalmasının da nedeniydi.

    Bazen bir dava münferit bir hukuksuzluğun örneği olur bazense bir dava, dava olmaktan çıkar; ülkede, savcılıktan mahkemeye, bilirkişilik kurumundan üniversiteye, kamu kurumlarından hükümete ve bakanlara kadar sirayet etmiş çürümenin, adaletsizliğin, kayırmacılığın, kollamacılığın aynası olur. Çorlu’da, bir tren faciasında 25 insanın hayatını kaybettiği “katliamla” ilgili dava tam da böyle bir dava işte.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 28. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Anayasa Mahkemesi’nin “Kabul Edilemez” Bulduğu Şık/Türkiye (No:2) Kararında, Oy Birliği ile İHAS m.5/1 ve Oy Çokluğu ile İHAS m.10’un İhlali

    I. Bireysel Başvuruya Giden Süreç

    Cumhuriyet Gazetesi davasında yargılanan gazeteci ve yazar Ahmet Şık ve diğer gazeteciler, gazete yöneticisi ve gazete çalışanları hakkında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma başlatılmış ve Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu’ndaki değişikliklerle eş zamanlı olarak Cumhuriyet Gazetesi’nin yayın politikasının, özellikle 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsüne uzanan süreçte, vakfın kuruluş felsefesine aykırı şekilde değiştiği ve gazetede devlet aleyhine manipülasyon yapıldığı iddia edilmiştir. İddia kapsamında özellikle; okur kitlesinin dünya görüşüyle bağdaşmayacak şekilde gazetenin gündemi etkilemeye çalıştığı, yıkıcı ve bölücü manipülasyonlara yönelik haberler yaptığı, terör örgütü lider ve yöneticilerinin şiddet çağrısı yapan açıklamalarına yer verdiği, terör örgütlerini meşru gösterdiği, Türkiye Cumhuriyeti devletini terör örgütleri ile irtibatlı göstermeye yönelik yayınlar yaptığı ileri sürülmüştür. Ahmet Şık’ın Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarı olması sebebiyle, bir kısım yazı, röportaj ve sosyal medya mesajıyla terör örgütü propagandası yaptığı ileri sürülmüş, suçlamaya konu haber ve yazılarının Cumhuriyet Gazetesi’nde ve gazetenin internet sitesinde yayımlandığı belirtilmiştir.

    Ahmet Şık 29 Aralık 2016 tarihinde Başsavcılığın talimatı ile evinde gözaltına alınmış ve sorgusunun akabinde tutuklanmıştır. Sorgudaki savunmasında; iddiaya konu haber, yazı ve sosyal medya paylaşımlarının herhangi bir örgütün propagandasını yapma amacı taşımadığını, şiddet çağrısı içermediğini, sadece yaşanan olaylara ilişkin ifade özgürlüğü kapsamında yapılan açıklamalar olduğunu ileri sürmüş ve bu bağlamda PKK terör örgütü lideri Cemil Bayık ve eski savcı C.K. ile yaptığı röportajların bilgi aktarımından ibaret olduğunu savunarak mesleki faaliyetinin soruşturma konusu yapıldığını ifade etmiş, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 26. maddesinde basın yoluyla işlenen suçlarda dört aylık dava açma süresi öngörüldüğünü, suçlamaya konu çoğu haber ve yazıların üzerinden dört aydan fazla bir sürenin geçtiğini ileri sürerek suçlamaları kabul etmemiştir. Tutuklama kararında başvurucunun haber ve yazılarında haber aktarma amacının ötesine geçerek terör örgütlerinin söylemlerinin geniş kitlelere ulaşmasını sağladığı belirtilerek, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterir delillerin bulunduğu kabul edilmiştir. Başvurucu gazeteci, bir kısım yazı, röportaj ve sosyal medya mesajıyla ilgili olarak terör örgütü propagandası suçlamasıyla tutuklanmış ve 30.12.2016 ila 09.03.2018 tarihlerinde tutuklu kalmıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 28. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: “Kullanışlı” Virüs

    Ülkemizde pandemi koşullarında nerdeyse bir seneyi geride bıraktık. Makalenin yazıldığı gün itibariyle binlerce yurttaşımız salgın nedeni ile hayatını kaybetti. Dünya sırlamasında veriler açısından ilk üçe yerleşen ülkemizde, çare adı altında sunulan yöntemlerin salgın ile mücadele etmek dışında anlamları bulunduğu bugün daha da fazla ortaya çıkmıştır diyebiliriz.

    Mart 2020- Haziran 2020 dönemini ilk dönem olarak kabul edecek olursak; günlük veri paylaşımı, sokağa çıkma kısıtlamaları, birçok alanda alınan yasaklama kararları, “dönemin atlatılması” telkinleri ile birlikte yürütüldü. Toplum olarak ilk defa karşılaştığımız bu tablodan çıkış olarak sunulan reçete “bireysel önlem” oldu ve olmaya da devam ediyor.

    Yeni normal olarak sunulan dönemin yönetiminde ise salgınla mücadele takvimini sermaye sınıfının ve siyasi iktidarın ihtiyaçları belirledi kuşkusuz. Turizm sektörünün salgından etkilenmemesi uğruna sınav tarihleri ile oynandı. Bu tarihler birkaç defa değiştirildi. Genel olarak Kasım ayında yapılacak olan baro genel kurulları önce Aralık ayına 25.11.2020 tarihli genelge kapsamında ise üç ay daha ötelenerek Mart ayına ertelendi. Sokağa çıkma kısıtlamaları, hafta sonu akşamları, 65 yaş üstü- 20 yaş altına çekilirken, Cuma Namazı istisnası da ardından işleme sokuldu.

    TTB, başta olmak üzere birçok kurum ve kuruluştan gelen en az iki haftalık genel karantina uygulaması çağrıları şu an için siyasi iktidar tarafından yanıtlanmış değil.

    Salgın önlemlerinin biçimi, takvimi ve kapsamı sermayenin canını sıkmayacak aynı zamanda AKP’nin siyasi takvimi ile uyumlu olacak şekilde planlandığının daha birçok örneğini sunmak mümkün. Ancak en bariz olanı salgın verilerinde kendini göstermektedir.

    Gerek belediye başkanlıklarının açıkladığı gerekse de TTB’nin açıkladığı rakamlar belgeli olunca Sağlık Bakanlığı’nın konuya getirdiği “açıklık” vaka ve hasta sayılarının farklı olduğu sadece hasta sayılarının sunulduğu yönünde olmuştu. Yani, bakanlık verilerin bir kısmını sakladığını itiraf etmiş bunu da “ulusal çıkarlar” olarak gerekçelendirmişti. Ne hikmetse aşı konusundaki gelişmeler doğrultusunda Dünya Sağlık Örgütü verileri açısından önem taşıdığı için bir anda vaka sayıları da yayınlandı ve zaten bilinen acı gerçek resmi bir veriye de dönmüş oldu. Bir günde test sonucu pozitif çıkan yurttaşlarımızın sayısı yirmi binleri aşmıştı. Bu verilerin gizlenmesinden önce de aynı rakamların olduğunu söylemeye gerek dahi yok. Salgının aşısı için sıraya girme sırası gelmiş olmalı ki, verilerin gizlenmesine de artık gerek kalmamıştı. Bu verilerin başından itibaren yayınlanması halinde yaz ayları dahil olmak üzere alınacak tedbirlerin “yeni normal” in çok ötesinde olması gerektiğini söylemek mümkün.

    Siyasi parti kongreleri yapılırken, baro genel kongrelerinin ötelenmesi ise sadece ikinci baroların kurulması için zaman kazanma çabasının yanında, fiili olarak TBB Genel Başkanı’nın fazladan altı ay daha yerini koruması anlamına da geldi. AKP’nin Berat Albayrak’ın ve Bülent Arınç’ın istifası sonrasında kendi içindeki krizleri çözmeye çalıştığı, meclise seçim kanunları ile ilgili değişiklik getireceği yargı reformlarını açıklayacağı bu kritik altı ayın avukatları temsilen partnerinin Metin Feyzioğlu olmasını garantileyen de işte bu kullanışlı virüs oldu.

    Yargı reformu demişken, daha çıkmadan istifa getiren bu reformun ayrıntılarını Adalet Bakanının söylediği kadarı ile biliyoruz. Adalet Bakanı “Bizim için ister yabancı ister yerli yatırımcı, ister işçi ister çiftçi ne olursa olsun hukuk güvenliğini vatandaş lehine koruyacak; tutuklamaları keyfiliğinden uzak, tutuklaması istisna olarak değerlendiren, hukuk güvenliğini daha da güçlendiren uygulamaların hep beraber arayışlarını sürdüreceğiz.” açıklamasında bulunmuş, yapısal bir değişiklik olacağını vurgulamıştı.

    AKP’nin yargı karnesinde, her değişiklik söyleminin bir öncekini aratır olmasını bir kenara bırakacak olursak, söylenenin “yeni” bir tarafı da bulunmuyor.

    Hukukun da tıpkı pandemi yönetiminde olduğu gibi, AKP ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiği, son açıklamalar üzerinden “Yeni Yargı Reformu”nun AKP’nin yaşadığı siyasi krize ne kadar çare olacağını hep birlikte göreceğiz. Meselenin hep tartışılan uzun tutukluluk sürelerini çoktan aştığını da söyleyebiliriz. Haksız ve hukuksuz bir şekilde tutuklu kalanların serbest bırakılması için bir reforma ihtiyaç duymadığı biz hukukçular tarafından bilinen bir gerçek olsa da AKP’nin siyasal dönemeçleri ekonomi ve hukuk denkleminde sürekli reform adı ile adlandırması bilinçli bir tercihin de göstergesidir.

    Bülent Arınç’ın açıklamaları ve sonrasında yaşanan tartışmalar, ardından gelen istifa, AKP’nin yargıyı şekillendirirken yaptığı tercihleri de gözler önüne sermektedir. AKP krizini ekonomi ve yargı alanında çözmeye çalışırken (eğer tüm bunlar birer kurgu değilse) yaşadığı yol kazalarını dahi kullanışlı hale getirmeye çalışırken, bu alanda pandemide olduğu kadar elinin rahat olamayacağını söylemek mümkündür.

    Virüsün bir aşısı olacak ve bu aşı ile salgın geride kalacak, bunu umuyoruz. Ancak hukuksuzluğun, yargının bu halinin aşısı çoktan bulunmuştur. Daha örgütlü ve güçlü bir eşitlik, bağımsızlık ve adalet mücadelesi. Beklemeye gelmez, aşıda olduğu gibi.

  • Yeni Bir Yıla Girerken

    Covid-19 salgınının dünyamızda ortaya çıkışı birinci yılına girerken, geçtiğimiz aylarda bulaş oranlarının ülkemizde oldukça yükseldiğini görüyoruz. Birinci dalgayı sonlandırmamışken, ikinci dalganın en zor günlerini geçirdiğimiz söyleniyor. Virüsten kendimizi korumaya, ekonomik kriz nedeniyle hayatımızı zorlukla idame ettirmeye çalıştığımız günlerden geçerken, 30 Ekim 2020 tarihinde İzmir’de büyük bir depremi yaşadık. Bu nedenle öncelikle depremde hayatını kaybeden vatandaşlarımızın acısıyla, aile ve dostlarına başsağlığı dileklerimizi iletmek isteriz.

    ***

    Dergimizin 28. sayısı olan Kasım-Aralık 2020 sayısının dosya konusunu “Kazalar/afetler kader midir?” olarak belirlerken, henüz İzmir depremini yaşamamıştık ve dosya konusu kapsamında depremlerle ilgili bir yazı alabilmek için hocalarımızla görüşmeye devam ediyorduk. Öyle ki bu sayımızda bizlerle “Türkiye Depreme Hazırlanabilir mi?” yazısını paylaşan Prof. Dr. Okan Tüysüz yazısını yayın kurulumuza teslim ettiğinde de henüz deprem olmamıştı. Ancak hepimizin bildiği gibi ülkemiz depremler hattında yer alan bir bölgedeydi ve Ege bölgesi ile İstanbul’da yıllardır büyük depremler bekleniyordu. Dolayısıyla sorumuz tam da karşılığını bulmuş oldu: Kazalar/afetler kader midir?

    ***

    Dosya konumuz kapsamında Cumhuriyet Gazetesi kent ve çevre muhabiri Hazal Ocak yangınlar başlığını ele alarak, “Her Yangın Çıktığında Yüreğimize Düşen Kor” başlıklı yazısında ihmal, yeterli önlem alınmaması ve rant hırsı yüzünden binlerce hektar ormanın yok olduğunu belirtirken; Giresun’da meydana gelen sel kapsamında değerlendirme yapan Prof. Dr. Doğan Kantarcı “Giresun Sel Olayı Üzerine Bir Değerlendirme” yazısı ile dosya konumuza katkıda bulundu. Dosya konumuz kapsamında doğa kaynaklı afetler ve bunların sonuçlarının yanında insan kaynaklı kazalar ve bunların nedenleri ile süreçlere ilişkin yazılara da yer verdik. 13 Mayıs 2014’te Soma’da gerçekleşen işçi katliamına ilişkin süreci “Adalet Talebi Ve Hak Mücadelesi Açısından Soma Katliamı’nın Değerlendirilmesi” başlıklı yazısı ile Av. Mürsel Ünder değerlendirirken, 8 Temmuz 2018 tarihinde meydana gelen Çorlu Tren Katliamının dava sürecini ise dosyanın avukatı Av. Gökmen Yeşil bizlerle paylaştı. Çok değerli yazarlarımızın katkıları neticesinde şu soruya cevap verilmiş oldu: Kazalar/afetler kader midir?

    ***

    Dosya konularımızın yanında, bu sayımızda yine çok değerli yazılar yer alıyor. Nigar Demir geçtiğimiz aylarda yaşanan gelişmelere mercek tuttuğu ““Kullanışlı” Virüs” başlıklı yazısı ile değerlendirmelerine yer verirken, Avukat Nilüfer Yenice ise Ahmet Şık’ın başvurusu üzerine AİHM tarafından verilen kararı “Anayasa Mahkemesi’nin “Kabul Edilemez” Bulduğu Şık/Türkiye (No:2) Kararında, Oy Birliği ile İHAS m.5/1 ve Oy Çokluğu ile İHAS m.10’un İhlali” başlıklı yazısında değerlendirdi. Portre sayfamızda Kasım ayında yitirdiğimiz değerli hukukçularımızı, Stj. Av. Kamilcan Yavaş’ın kaleme aldığı “Bülent Tanör ve Mümtaz Soysal’ın Anayasa Anlayışı Üzerine Kısa Bir Değerlendirme” yazı ile anıyoruz.

    Bu sayımızı birbirinden kıymetli kişilerle yaptığımız keyifli söyleşilerimizle zenginleştirdik. 12-13 Eylül 2020 tarihinde 3. Olağan Kongresini yapan Yargıçlar Sendikası’nın Genel Sekreteri Enver Kumbasar ile yargıçların örgütlenmesini, yargının bağımsız olması gerekliliğini ve genel olarak Türkiye’de yargıçların durumunu konuştuk. İzmir Barosu başkanı Özkan Yücel ile genel kurul iptalleri ve mesleğe müdahaleye ilişkin söyleşi yaptık. Hukuk ve Sanat sayfamızda ise hem hukukçu hem yazar kimliği ile tanıdığımız Yalçın Tosun’la yeni çıkan hikaye kitabı “Mesafenin Şiddeti” hakkında ve genel olarak Tosun’un öykücülüğü hakkında söyleşme fırsatı yakaladık.

    Mizah sayfamızda ise Avukat Hüsnü Niyetli, “Maskesiz Rüya” başlıklı yazısında bir avukatın maske takma ile duruşmaya girme arasında yaşadığı gerilimi mizahi diliyle bizimle paylaştı.

    ***

    2020 yılını 28. sayımızla kapatırken, her yıl Aralık ayında gerçekleştirdiğimiz Dayanışma Yemeğini bu sene pandemi nedeniyle gerçekleştiremeyeceğimizi üzülerek belirtmek istiyoruz. Basılı yayınların yayın hayatını sonlandırdığı, hukuk alanındaki basılı dergilerin ise yok denecek az sayıda olduğu böyle bir dönemde siz okuyucularımızın destekleri ile ayakta durduğumuzu bilmenizi isteriz. Bu sayımızda fark etmiş olacağınız gibi dergimizin biçiminde de bir değişime gitmemiz gerekti. Bunun sebebi de kuşkusuz kağıt, baskı ve kargo maliyetlerinin öngörülemez şekilde artması. Dolayısıyla siz okuyucularımıza, belki yılbaşı hediyesi belki 2021 için umut hediyesi olmak üzere çevrenizdekilere dergimizin aylık aboneliğini hediye edebileceğini önermek istiyoruz.

    Dergimizin “Ocak-Şubat 2021” tarihli olacak 29. sayının dosyasında, “Yargıda Alternatif Çözüm Yolları Gerçekten Alternatif Midir?” konusunu ele almak istiyoruz. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    2021 yılının hepimiz için daha sağlıklı ve umutlu bir yıl olmasını diliyoruz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…

  • Mizah: Gerekiyorsa

    Aşağı yukarı tüm meslektaşlarımda olduğunu tahmin ettiğim gibi, bende de en az 4-5 adet ve sırf hukukçulardan oluşan Whatsapp grubu mevcut. Tabii bunların hepsini anlık takip edebilmek mümkün değil. Ayrıca konuşmalar arasına serpiştirilen fotoğraf ve video paylaşımlarını da bulunduğum ortamlardan kaynaklı olarak hemen açıp izleyemiyorum. Açıkçası birçoğunu merak da etmiyorum.

    Bazen avukatlardan gelen paylaşımları müteakip grubun diğer üyeleri fotoğrafa veya videoya ciddi şekilde tepkiler veriyor; “böyle bir şey olabilir mi”ler, “sözün bittiği yerdeyiz”ler, “kimse bana hukuk devletinden bahsetmesin”ler havada uçuşuyor. Esasında bu yorumlara muhatap olan fotoğraf ve videolara özellikle bakmıyorum, zira “böyle bir şey” olabileceğini ve olabildiğini, sözün bittiği yeri geçeli çok olduğunu, hukuk devletinden bahsetmemenin o fotoğraf ve videodan başlamadığını gayet iyi biliyorum. Yani “Hüsnü Bey, Allah aşkına böyle bir şey olabilir mi?” sorusuna “olamaz mı?” diye soru ile cevap veriyorum.

    Ancak bir Whatsapp grubunda görmemle birlikte, tıklamadığım için soluk gözüken, ancak daha sonra Twitter’da rastladığım ve solukluğu ile mukayese ettiğimde aynısı olduğunu tahmin ettiğim bir celse zaptı ile ilgili “böyle bir şey olabilir mi”ler Twitter merciinde de havalarda uçuştuğundan, tıklayayım şu fotoğrafa dedim, artık merak etmiştim.

    Son sayfası görülen ve taraf bilgileri silinen bir celse zaptında, bir asliye hukuk hâkiminin davalıyı, kendisine hakaret ettiği için tutukladığını gördüm. Hatta paylaşıma yapılan yorumlara göre, davalı bir de avukatmış. Hemen meslektaşlarımız tepkilerini sosyal medyada ortaya koydular: “Olur muymuş öyle bir şey?” Hemen cevap vereyim, “olur”.

    HMK m.151/3’e göre; “Mahkemenin düzenini bozan eylem veya mahkeme huzurunda söylenen uygun olmayan söz veya davranış, ayrıca bir suç oluşturuyor ise bu durum bir tutanak ile Cumhuriyet başsavcılığına gönderilir ve gerekiyorsa, avukatlar hariç, fiili işleyenin tutuklanmasına da karar verilir”.

    Şimdi hemen, “davalı avukatmış, nasıl tutuklayabilir” diye düşünmeyin. Her ne kadar HMK m.151 üç fıkradan oluşsa da, duruşma zaptına göre hâkim bu kararını HMK m.151/4’ten vermiş. Herhâlde hâkimimizin kanununda HMK m.151’i anlatan sayfa 3. fıkrada bitiyordu ve hâkimimiz, “mutlaka bir sonraki fıkrada avukatların da tutuklanabileceği bir hâl vardır” diye düşündü ve sayfayı çevirmeyi o an için yorucu buldu.

    Bir başka ihtimalle, HMK m.151/3’te yer alan “gerekiyorsa” ibaresi hâkimimiz için yeterliydi ve artık şahsın tutuklanması gerekiyorsa gerisi teferruattı; “3” yerine “4” yazılması da kâtip hatasıydı (hangimiz bu hatayı yapmıyoruz ki). Bu ihtimal daha mantıklı, başka bir ihtimal de aklıma gelmedi.

    Duruşma zaptına rastlarsanız eğer, ilginçlik sadece HMK m.151/4’ten ibaret değil. Zabıttan, hâkimin davalı lehine karar verdiği de anlaşılıyor. Ancak davalı bu karardan sonra (veya önce) “istifa edin”, “kafana göre yazıyorsun”, “sizi hâkim yapanlara beddua ediyorum” demiş ve hâkimi kızdırmış ki, bu sözler suç oluşturmasa bile hâkimimiz, “madem bana HMK tutuklama yetkisi tanımış, evrakı Başsavcılığa göndermeme de gerek yok, avukat da esasen asil olarak bulunuyor, tutukluyorum arkadaş” diye düşünerek, herhangi bir suç işlemeyen bedduacı davalının tutuklanmasına karar vermiş.

    Yine de ihtiyatlı davranarak meslektaşlarıma, “böyle bir şey olabilir mi” diye değil ama, “gerçekten böyle bir şey olmuş mu” diye sordum. Olduğunu söylediler. Hatta Asliye Hukuk Hâkiminin bu tutuklama kararı üzerine, Baro yöneticileri müdahale etmiş ve karar geri alınmış. Ancak sonuçta Asliye Hukuk Hâkimi, HMK m.151/3’ten “gerekiyorsa” kaynaklanan yetkisini bu şekilde kullanmış gözüküyor. Zaten bizim insanımıza herhangi bir konuda yetki ver, ucunu da “gerekiyorsa” diye aç, kesin gerekiyordur onun için. Yani bir şeyin sırf gerekmesi yeterli; duruşma sırasında suç işlenip işlenmediğinin ve istisnai durumların önemi yok.

    Son dönem yaşananlar da, “kanuni düzenleme uyarınca böyle yorum yapılabilir efendim, ne olmuş yani”lerle normalleştirildiği için, internet sitesi kapatmalar, tahliye olanları cezaevinden çıkartmayıp tekrar tutuklatmalar da mutlaka o kararları verenler ve verdirenler için “gerekiyordur”. Anlayışlı olmak lazım.

    Celse zaptında, “tutuklanmasına” ibaresinden sonra itiraz mercii sulh ceza mahkemesi olarak gösterilmiş ve sulh ceza mahkemeleri kaldırılalı 6 (altı) yıl olmuş ama olsun, “gerekiyorsa” tekrar açılır.

    Bu düşüncelerimden sonra ilgili Whatsapp grubuma döndüm ve celse zaptına ilişkin fotoğrafın üzerinden 2 gün, 516 yorum geçmesine rağmen, parmağımı hemen o fotoğraf altına iliştirilen “Böyle bir şey olabilir mi? (Kızgın Surat Kızgın Surat Kızgın Surat)” mesajı üzerine getirip sağa çekmek suretiyle bu soruyu yanıtladım: “Gerekiyorsa olur”…

  • Hukuk Felsefesi: Mülteci Krizini Arendt’le Düşünmek

    Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’ne ilişkin ünlü eleştirisinde Edmund Burke, bu hakların yalnızca bir soyutlama olduğunu ve ancak vatandaşlıktan kaynaklanan hakların var olabileceğini savunur.1 Hannah Arendt’in bu görüşle sıkça yan yana tartışılan insan haklarına eleştirisi ise Beyanname’den beri insan olarak doğmakla kazanıldığı varsayılan insan haklarının, devletsizler tarafından kullanılamadığını tespit ettiği noktada başlamıştır. Yazarın temel tezi, insan hakları özneliği için vatandaşlığın bir ön koşul olduğudur.

    Bugün insan haklarının vatandaşlık olmaksızın mevcut ya da kullanılabilir olmadığı tezini Arendt’in ortaya attığı dönemle aynı kesinlikle savunmak ilk bakışta zor görünür. En başta 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi ile 1967 tarihli Ek Protokolü’nden kaynaklanan bir mülteci hukukunun yanında ‘insan olmakla öznesi olunan’ bir insan hakları hukuku da uzunca süredir mevcut. Buna rağmen örneğin Festus Okey davası, devletlerin yalnızca vatandaşları değil egemenlik alanlarındaki herkes için yaşam hakkını koruma sorumluluğu olduğu ve bu hakkın evrensel olarak korunacağı iddiasını tekrar tekrar sınamaktadır. Dahası mevzuatın veya uluslararası hukukun adlandırması ne olursa olsun, silahlı çatışmalar sebebiyle ülkelerini terk eden “yabancılar”ın yaşadığı haklara erişim hatta hak süjeliği problemi, son aylarda Avrupa ile Türkiye arasında yaşanan ülteci2 geriliminin de gösterdiği üzere ne kaynağı yalnızca maddi hukukta aranacak bir statü ya da hak kataloğu sorunudur ne de tek mesele geri kabul anlaşmasının uygulanmasıdır. Karşılıklı resmi açıklamaların ve uygulamaların hemen ardından mültecilerin yaşadığı ikili bir sıkışma söz konusu: İlki, iki ülkenin sınırları arasında yaşanılan sıkışma -ki bu insanların haklarının hâlâ egemenin iki dudağı arasında olduğunu somut olarak gösterir- ikincisi ise (birçok başka “öteki” grupla beraber) hak özneliği anlamında da 1945 öncesinin katı hukuki pozitivist döneminde sıkışmışlıkları… Mültecilerin haklara erişim probleminin bir boyutunun maddi hukuk olduğu doğruysa da bahsedilen kriz hak kuramı boyutuyla tartışıldığında, her göç dalgasında nükseden sorunun daha köklü bir kaynağı olduğu da ortaya çıkmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Tarihi: “O Yemin Boşuna Edilmedi…”

    Birazdan okuyacağınız “savunma” metni, eminiz ki sizi bir yolculuğa çıkaracak. Belki yaşı yetenleri Beyazıt Meydanı’nda insanlığın devleşip, gürül gürül aktığı o dönemlere; belki, insan bile demeye dilimizin varmayacağı faşist tetikçilerin akıttığı kanda, yüzümüzü gömecek kadar oluşan bir kan gölünün kıyısına; hukukçu olanları ve o cübbeyi kimse önünde bağlamayanları, cübbesine daha da sıkı sıkı sarılma noktasına; yaşı genç olanlarımızı ise kısa bir Türkiye’nin hukuk tarihine götürüp yine bugünün Türkiye’sine geri getirecektir.

    Avukat Cem Alptekin, 16 Mart Katliamı Davasında1 müdahil vekili olarak yapmış olduğu savunmalardan dolayı suçlanmış ve şimdi okuyacağınız bu savunma metnini hazırlamıştır. Kendi deyimi ile görevini yaptığı için yargılanan Cem Alptekin’in savunmasında yer alan yemin retoriği hepimizin çıktığı yolculukta tekrar bugünün Türkiye’sine dönmek için kullanacağımız yegâne bilettir. Zira Alptekin, savunmasında der ki;

    “Çünkü ben bu mesleğe adımımı atarken; ‘Kanuna, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağıma namusum ve vicdanım üzerine…’ yemin ettim. (Av.Y.md.9/6) Ve ben; şimdi burada bana destek vermek

    için toplanan meslektaşlarımdan bazılarıyla, bundan tam yirmi bir yıl önce, henüz genç bir hukuk öğrencisiyken; ‘namusum ve vicdanım üzerine’ bir kez daha yemin etmiştim… Biz o gün; Türkiye’yi 12 Eylül’e taşıyan ve bugün Susurluk’ta ortaya çıkan devlet içindeki suç örgütünün üniversite gençliğini hedef aldığı o kanlı vahşet gününde; katledilen arkadaşlarımızın parçalanmış bedenleri daha soğumadan, özgürlük ve demokrasi düşmanlarından hesap soracağımıza; ‘namusumuz ve vicdanımız üzerine’ yemin etmiştik…”

    O yemin boşuna edilmedi ve suya da yazılmadı…

    Bir belge, bir duruş ve bir pusula olarak hem geçmişimizde hem de geleceğimizde yerini aldı.

    Cem Alptekin’e bu tarihsel belgeyi dergimizle paylaştığı için teşekkür ediyoruz…

    16 Mart 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde faşistler tarafından katledilen, Abdullah Şimşek, Baki Ekiz, Cemil Sönmez, Hamit Akıl, Hatice Özen, Murat Kurt ve Turan Ören’in anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

    Yeminiz yemin, sözümüz söz…

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Avukatlar Günü Vesilesiyle: Mücadelenin Hukukçuları

    Ebru ve Aytaç’a…

    Ülkemizde “mücadele” içerisinde yer alan ilerici hukukçuların kimliklerine ilişkin ne yazık ki çok fazla bilgiye sahip değiliz. İsimlerini bildiğimiz ve sayıları iki elin parmaklarını geçmeyecek olan ablalarımızı/abilerimizi de maalesef olması gerektiği gibi tanımıyoruz.

    Kuşkusuz “mücadele” içerisinde “örgütlü” kimlikleri ile yer alan hukukçular var. Benim yukarıdaki paragrafta kastetmeye çalıştığım ise doğrudan “hukukçu” kimlikleri ile mücadele içerisinde yer alanlar.

    Dediğim gibi, bu alana yönelik çalışmalar oldukça az. Oysa mesleğini eşitlik, özgürlük ve adalet mücadelesinin bir parçası haline getiren, inandıkları uğruna sonuna kadar mücadele eden, kararlı ve sorumluluk sahibi öyle çok ilerici hukukçu, yargıç, savcı, avukat, akademisyen var ki…

    Bu ülke ne yazık ki, hukukçular için hep zorluklar barındırdı. Hukukun “politik” ayağı ise her zaman daha zor oldu.

    Ve zor zamanların hukukçuları da her zaman oldu. Onların hepsi çok iyi hukukçuydular. Ama bununla yetinmemişler, mesleklerini ve uğraşlarını hep insanlığın geleceği için yürütülen mücadeleye katkı olarak sunmuşlardır.

    Yine o “zor” zamanlardan geçiyoruz. Şu anda cezaevinde bulunan ilerici hukukçuların isimlerini geçtim, sayısını hangimiz bir çırpıda söyleyebiliriz. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) yöneticisi, üyesi olan avukatlar, “özgürlükçü” avukatlar ve diğer ilerici, devrimci hukukçular…

    Bu yazımızda bu geleneği başlatan ve ileriye taşıyan abla ve abilerimizi analım istedik.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.