Blog

  • Alternatif yollarla uyuşmazlıklar adil bir şekilde çözülür mü?

    Uzun zamandır yargı alanında reformlar yapılıyor, yenilerinin de geleceği söyleniyor. 2020 sonunda devlet yetkililerin açıklamaları da yakın zamanda yeni reform paketlerinin habercisi oldu. Bu paketlerde tam olarak ne olduğunu şu an bilemesek de, yabancı sermayenin Türkiye’ye girişi için insan hakları bakımından kimi adımların atılması ve yargılamaların mahkemeler dışına daha fazla çıkarılarak alternatif çözüm yollarının geliştirilmesi gündemde. Bizler de bu sayının dosyasında, konuya giriş mahiyetinde alternatif çözüm yollarının hak arama özgürlüğü açısından gerçekten mahkemelere bir alternatif olup olmadığını ve bu çözüm yollarının getirilmesinin temel gerekçelerini sorduk.

    “Alternatif çözüm yolları gerçekten alternatif midir?” dosya konumuzda, iş hukukunda zorunlu arabuluculuğun işçiler için ne anlama geldiğini Av. Nuray Özdoğan, “İş Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk: Haklı Olan Değil Güçlü Olan Kazansın!” başlıklı yazısında değerlendirirken, Dr. Öğr. Üyesi Hande Ünsal, yatırım tahkiminin ne amaçla getirildiği ve işleyişini ayrıntılı bir şekilde “Devlet ve Yatırımcı Arası Uyuşmazlıkların Çözümünde Mahkeme Dışı Bir Yol Olarak Yatırım Tahkimi” yazısında inceledi. Dr. Öğretim Üyesi Ahmet Mert Duygun ise “Zorunlu Arabuluculuk Kurumunu Hukuk Devleti ve Mahkemeye Erişim Hakkı Bakımından Düşünmek” başlıklı yazısında, zorunlu arabuluculuk sisteminin mahkemeye erişim hakkı açısından ne anlama geldiğine ilişkin değerlendirmelerine yer verdi. Dosyamızda ceza hukukunda uzlaşma kurumunu ise Dr. Öğr. Üyesi Buket Soygüt Arslan inceleyecekti. Ancak küçük bir operasyon geçirmesi nedeniyle bu yazıyı kaleme alamadılar. Değerli hocamıza Hukuk Defterleri yayın kurulu olarak geçmiş olsun dileklerimizi iletir, bir an önce sağlığına kavuşmasını dileriz.

    ***

    Dosya konularımızın yanında, bu sayımızda yine çok değerli yazılar yer alıyor. Sevgili Ar. Gör. Cemile Turgut, “Savunmaya Düşen Gölge” yazısında çoklu baro sistemini değerlendirdi. Ar. Gör. Sinem Şirin ise, 1921 Anayasasının 100. yılı vesilesiyle, “1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun Kurucu İktidar Mirası ve Demokratik Meclis Geleneğinin Tali Kurucu İktidar Çerçevesinde Değerlendirilmesi” yazısını kaleme aldı. Yine Ar. Gör Aylin Kul Yenigül ise “Stanley Milgram’ın “İnsanın Gerçek Doğasını İfşa Eden Deney” Adlı Kitabından Hareketle Meşhur Milgram Deneylerinin Kısa Bir Değerlendirmesi” başlıklı çalışmasında bu dönemki toplumsal değişimlere ışık tutacak Milgram deneylerini ayrıntılı bir şekilde inceleyerek bizlere tekrar hatırlattı.

    İktisat Notları sayfasında ise Prof. Dr. İzzettin Önder, pandemi ve yarattığı kriz ve yoksulluk üzerine “Pandemi Ortamında Kriz ve Yoksulluk” başlıklı yazıyı kaleme alırken; Hukuk Felsefesi sayfamızda, engellilerin çevre hakkını Ayça Sümeyra Aykut Sağkan“Hayatın Mutat Ancak Bencil Akışında Üç Hayalet” başlıklı yazısıyla değerlendirdi. Mizah sayfamızda ise Avukat Hüsnü Niyetli, “Jetlik” yazısında ceza yargılamalarındaki jet yargılamaları mizahi diliyle anlattı. Evrim Şenöz de, Mercek sayfasında konuşulan yargı reformlarını “Yeni Yılda Yeni Reformlara Doğru” başlıklı yazısında kaleme aldı.

    Portre sayfamızda ise iki sene önce 2 Ocak 2019 tarihinde, öğrencisi tarafından katledilen iş hukukçusu Ceren Damar’ı saygı ve sevgiyle anıyoruz.

    Bu sayımızda iki önemli hukuk sitesine ilişkin birbirinden keyifli ve önemli söyleşilerimiz de bulunuyor. Bu röportajlarda, iki genç hukukçu ve akademisyen sevgili Dr. Pınar Dikmen ve Deniz Bilgehan ile kurmuş oldukları Publicisteturc isimli Türk- Fransız kamu hukuku araştırmaları platformu ve kamu hukukuna ilişkin söyleşirken; Hukuk Ansiklopedisi’ni hazırlayan ekipten değerli Av. İbrahim Aycan ile hem Hukuk Ansiklopedisi hem de hukuk üzerine sohbet ettik. Bunlarla birlikte Öğrenci Gözünden sayfamızda ise, liyakat kurallarına uymaksızın ve seçim yapılmaksızın geçen ay Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne yapılan atamayı boykot ederek üniversitelerine sahip çıkan Boğaziçili öğrencilerle önemli bir söyleşi gerçekleştirdik.

    ***

    Dergimizin 30. sayının (Mart-Nisan 2021) dosyasında, ekonomi politiğe ilişkin yeni arayışların dillendirildiği bu zamanda, kamulaştırma/ özelleştirme tartışmalarını ele almak istiyoruz. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…

  • Mizah: Maskesiz Rüya

    Yazımı bitirme ve dergiye gönderme zamanı geldiğinde “ne yazayım” diye düşünmem genelde. Zaten ne yazacağımı az buçuk belirlemişimdir. Ancak bu dönem yazacak bir şey bulmakta zorlandım. Maliye ve Hazine Bakanının istifasını (pardon görevden affını) değerlendirsem, haber ve yazı değeri yok. Baksanıza o gün bile haber yapılmadı, iki gün sonra kısa kısa değinildi gazetelerimizde. Adalet Bakanı’nın yargıda reform yapacaklarını söylemesinin haber ve yazı değeri de Teoman’ın sabaha karşı bardan alkollü çıkması gibi. “Ne yazayım” sorusu iyice kafamı kurcalamakta iken, o gece bir rüya gördüm.

    Bir hukuk & siyaset dergisinde rüya anlatmak ne kadar doğru bilemedim tabii. Ancak sonuçta burası mizah köşesi ise, pekâlâ anlatılabilir dedim.

    Efendim bendeniz, kalabalık bir dosyada pek de önemli olmayan bir celse sabahına uyanmak üzere uyuyorum (rüyamda uyumuyorum, rüya öncesi uyku bu, rüyayı içeren uyku yani).

    Rüyamda o kalabalık dosya öncesi meslektaşlarla duruşma salonu önünde kalabalık kalabalık konuşuyorken, aklıma dosya ile ilgili bir şey geliyor ve baro odasına gitmem, UYAP’tan çıktı almam gerekiyor (bir insan rüyasında balta girmemiş orman görür, masmavi deniz görür, beğendiği bir film yıldızını, sporcuyu görür; ben rüyamda UYAP’tan çıktı almak için baro odasına gidiyorum, kusura bakmayın). Baro odası çok kalabalık, bırakın çıktı almayı, bilgisayarlar gözükmüyor insan kalabalığından. “Bu maske de insanı ne kadar korur bilemiyorum ki” diyorum içimden, bir bakıyorum yüzümde maske yok (aşağı yukarı her rüyada olduğu gibi burada da bir abukluk var tabii, evinden çık sen, adliyeye git, ta baro odasında anla maskesizliği).

    Hemen soruyorum baro odası görevlisine, kendisinde de maske olmadığını söylüyor. En yakın nerede bulabileceğimi soruyorum, “en yakın Urfa’da bulursun, hem benim memleketim, gezersin” diyor (bu abukluk daha fena).

    Sonra duruşma salonu önüne gidiyor, kalabalığa sesleniyor, insanlara tek tek soruyorum, hepsinden olumsuz yanıt alıyorum (kuru kalabalık bu işte). Adliyede dolaşıp alakasız insanlara alakasız şirinlikler yaparak maske soruyorum, hepsinden olumsuz sonuç alıyorum.

    Duruşma ile zerre alakalı değilim, başlayıp başlamadığı ile ilgilenmiyorum; varsa yoksa yüzümde maske olacak. Hem maskem yok hem sosyal mesafe kuralını ihlal ediyorum. Gözümde canlanıyor kos“koca” turkuaz renkli koronavirüs tablosu.

    Başka müvekkillerin işleri de var adliyede. Fakat o işlerin peşine maske bulamadan düşmem mümkün değil. O nedenle gördüğüm her canlıya maske soruyorum, ısrarla “bizde yok”, “yedek maske taşımıyoruz” türü cevaplar alıyorum.

    Hatta biri, “şimdi sen duruşmaya gireceksin, beraat verecekse de mahkûmiyet verir hâkim, ne hakla insanların sağlığını riske atıyorsun” diyor. Sağlığı değil de, müvekkilin benim yüzümden ceza alma ihtimalini düşünüyor, çok üzülüyorum (Rüyada bile ne kadar Durakoğlu’yum görüyor musunuz, ne derdi ruhsat törenlerinde: “Bir annesi terk etmez demişler yavrusunu, bir de avukat müvekkilini”).

    O sırada mübaşir, maskesinden de taşan gür sesiyle dosya numarasını ve bir kısım sanıkların ismini okuyor. Görev bilinci ile dalıyorum duruşma salonuna.

    Her kalabalık dosyada olduğu gibi, burada da bazı sanık müdafileri müştekiye ve vekillerine ayrılan yere oturuyor, bazıları sanık sandalyelerine oturuyor (arada boşluklar var tabii, mesafe korunuyor, lütfen), bazıları ise ayakta. Bense bilinçli şekilde ayaktayım, iki duvarın kesiştiği yere tünemiş vaziyetteyim.

    Zabıt yazılmaya başlanıyor: “A müdafii Av. B, C müdafii Av. D, E müdafii Av. Hüsnü Niyetli, … geldikleri görüldü. E müdafii Av. Hüsnü Niyetli’nin maskesiz olduğu anlaşıldı”.

    Hemen bulup geleceğimi söylüyorum hâkime, yeniden ayaklarım beni “Urfalı Baro Odasına” götürüyor. Baro odasında neredeyse kimse yok, “nereye dağıldı bu kadar insan” diye düşünüyorum. Sonra alarm tabii…

    Uyanıyorum, çorabımı dahi giymeden direkt maskemi takıyorum. Çantama da 3-5 tane maske koyuyor, adliyeye yol alıyorum.

    En az rüyamdaki kadar kalabalık bir duruşma salonu önüyle karşılaşıyorum. Dosyaya bakarken, UYAP’tan bir çıktı alma gereği hasıl oluyor, rüyadaki gibi. Gidiyorum baro odasına, çalışanlar dışında kimse yok, Urfalı görevli de yok. Alıyorum çıktımı, giriyorum duruşmaya. İsmimi zapta geçiriyor kâtibe hanım: “E müdafii Av. Hüsnü Niyetli… geldikleri görüldü”.

    Maskesiz rüya gerçek olmadı şükür. Peki duruşmada ne oldu? Hiçbir şey. Maskeli günler…

  • Portre: Bülent Tanör ve Mümtaz Soysal’ın Anayasa Anlayışı Üzerine Kısa Bir Değerlendirme

    Bülent Tanör ve Mümtaz Soysal Anayasa Hukuku literatüründe büyük yer edinmiş çok değerli hocalarımız, yazdıkları hala güncelliğini korumaktadır. Anayasa hukukuna ve anayasalara yaklaşımları günümüzde hala bize yol gösteriyor ve maalesef hala gerçekleşmesi gereken idealler olarak bu alanla ilgilenenlerin ulaşmaya çalıştıkları hedefler olarak doktrinde yer ediniyor. İşte bu yazının altında yatan amaç hem hocalarımızın yazdıklarını ve düşüncelerini bir nebze olsun hatırlamak hem de bu düşünceleri yorumlayarak, söz konusu düşüncelerin kuvvetini, güncelliğini ve ilericiliğini dilimiz döndüğünce ortaya koymak. Şüphesiz ki onları anmanın en güzel yolu, seslerini bir kere daha düşünceleri vasıtasıyla duyurmak olacaktır. Yazımızda öncelikle Tanör ve Soysal hocanın anayasa anlayışları anayasaların dinamikleri, geçmişten günümüze anayasal sürecin yönü, anayasal gelişmelerimizin amacı şeklinde üç aşamadan anlatılacak, sonrasında ise bu iki akademisyenin anayasa anlayışı üzerinden kısa bir değerlendirme yapılacaktır.

    Mümtaz Soysal anayasal gelişmelerimizin itici gücünü askeri ve siyasi bürokrasinin oluşturduğu bürokratik intelligentsia olarak görmektedir.1 Anayasal gelişmelerinde derebeylik kalıntıları, eşraf, yeni burjuvazinin bu kesimle karşı karşıya gelmesi ve çatışması olarak tanımlamaktadır.2 Bu doğrultuda aslında anayasalarımızın oluşmasında gerekli olan ve genellikle iktidarları sınırlamak ve bu gücün kaynağını belirlemek; böylece asgari güvence sağlama ihtiyacıyla hukuk düzeninde yeni kurallar ortaya koyma iradesini gösteren itici güç halk kitleleri değil aksine özellikle Jön Türkler ile başlayan belirli bir eğitim düzeyine sahip, devlet yönetimine yakın, halktan gelen ancak yetişmiş elit kesimdir. Bu açıdan bakıldığında, Mümtaz Soysal anayasal gelişmelerimizi yukarıdan aşağıya doğru bir hareket seyrettiğini savunmaktadır. Anayasal gelişmelerimiz büyük halk kitlelerinin talepleri sonucu değil, toplum içerisinde eğitimli bir kesimin dünyadaki gelişmeler ve ülkenin ihtiyaçlarını göz önüne alarak giriştikleri mücadelelerin sonucudur. Mümtaz Soysal’a göre anayasal gelişmelerimiz ne tamamen süreklilik içerisinde gelişmekte ne de katı bir şekilde sonlanıp yeni bir devir şeklinde devam etmektedir. Bu doğrultuda anayasal gelişmelerimiz kesintili bir seyir izlemekte ancak anayasal gelişmelerimiz devamlı bir kazanım yaratmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 28. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk ve Sanat: Yalçın Tosun’la “Mesafenin Şiddeti” Üzerine Bir Söyleşi (27.11.2020)

    Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler (2009), Peruk Gibi Hüzünlü (2011), Dokunma Dersleri (2013), Bir Nedene Sunuldum (2015) adlı öykü kitapları ve Kendini Tutan Su (2016) adlı kitabıyla şiir kitabı ile tanıdığımız Yalçın Tosun’la geçtiğimiz Temmuz ayında çıkan yeni öykü kitabı Mesafenin Şiddeti kitabı nedeniyle konuşmak istedik. Aynı zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi olan Doç. Dr. Yalçın Tosun’a, Mesafenin Şiddeti dışındaki öykü kitapları ve vermekte olduğu Hukuk ve Edebiyat dersleri kapsamında bu iki disiplin hakkında görüşlerini sorma fırsatı yakalayabildiğimiz ve bizi samimiyetle yanıtladığı için teşekkür ederiz.

     

    Selin Aksoy: Hocam öncelikle kitaplarınızın içlerinde o kadar altını çizdiğim, kenarını kıvırdığım sayfalar varmış ki, Hukuk Defterleri dergisinin “Hukuk ve Sanat” sayfası için bu söyleşiyi daha önce yapmadığıma pişman olduğumu belirterek başlamak isterim.

    Kitaplarınızın yalnızca isimlerine baktığımızda dahi bir bütünlük içerisinde olduklarını, birlikte bir öykü kurduklarını düşünüyorum. Nasıl ki son çıkan kitabınız “Mesafenin Şiddeti”ndeki 16 öykü mesafenin türlü biçimlerini bize anlatıyorsa, sanki öykü kitaplarınızın tümü de birlikte bir kurmacanın parçaları gibiler.

    Bir yazar olarak kitap isimlerini nasıl belirliyorsunuz? Kitaplarınız arasında bir süreklilik-devam ilişkisi ya da aralarında bir bağ kuruyor musunuz?

    Yalçın Tosun: Kitaplarımın adlarını çok önemsiyorum. Bir okur olarak da beni bilmediğim yazarlara öncelikle kitaplarının adları sürüklüyor. Aynı çağrıyı başka okurlar da yaşasın istiyorum kendi kitaplarım için. Çarpıcı olduğu kadar kitabın içeriğini de kısacık bir solukta üfleyiversin okurun kulağına. O nedenle bunca önemsiyorum sanırım, içime sinmesi için bekliyorum uzun uzun. Kitaplarım arasında herhangi bir süreklilik-devam ilişkisi kurmuyorum, hayır. Ama kitaplar farklı öykülerden de oluşsa bir kavramsal bütünlüğü andırsın istiyorum.

    S.A.: Hem “Mesafenin Şiddeti”ndeki öykülerinizin hem diğer öykülerinizin çocukluk, büyüme sancısı, homofobi, şiddet, toplumsal sorunlar, yoksulluk gibi bazı ortak tohumları var. Unutulmaya çalışılan, görmezden gelinen ya da üstü örtülenleri (bastırılmaya çalışılanları bazen) yazıyorsunuz. Bir öykü kurarken, böyle bir tohumun çevresinde mi çalışıyorsunuz? İkinci bir soru olarak bu başlıklarla sizin yazar olarak nasıl bir ilişkiniz olduğunu söyleyebilirsiniz?

    Y.T: ‘Tohum’ doğru bir sözcük olabilir. Hep söylüyorum dertlerini yazar insanlar, bu dertler azalır çoğalır bazen renk, bazen deri değiştirir. Ama yazarı o yazar yapan dertleridir. Kendine özgü dünya ağrısıdır. Çıkış noktası genelde bir cümle, bir bakış, bir dokunuş vb. olabilir, önemli değil. O kıvılcımı çakan duygunun bende büyümesi, gelişmesi gerekir zaman içinde. Çünkü ancak öykü kendini diretirse yazılıyor, bir süre sonra. Ben bir yazar olarak hiçbir zaman şunu yazayım, bu konuyu yazmayayım diye bilinçli, hesaplı tercihler yapmadım, yapamam. Kendiliğinden, benliğimden, dertlerimden, etrafımda gördüğüm rahatsız olduğum, sevdiğim, eleştirdiğim şeylerden doğdu hepsi. Dediğim gibi kendiliğindenlikle oluşmasaydı zaten hiç yazmazdım. Gerek duymazdım buna.

    S.A.: “Mesafenin Şiddeti”ndeki bazı öykülerinizin okuyucu sonunda şaşırtan bir yapısı olduğunu düşünüyorum, ben bunları okurken çok keyif aldım. Ana karakterin çevresinde başlayan bir öykü, çok farklı bir karakterin hikayesi ile sonlanıyor. Örneklemek isterim; Primadonna’nın Ölümü’nde kızları Arya ve Daria’nın annelerinin mirası olan sesi kazanabilmek için yaptıkları mücadele ve birbirlerine olan öfkelerini Primadonna’nın varlığı üzerinden okurken, görünmeyen emek olan dadı Ursula’nın hikayesi ile sarsılıyoruz adeta. Piç öyküsünde de, altın sarısı saçlı oğlan Akın ile başlayan öykü, eşcinsel ve vicdanın sembolü Kerem’in hikayesine (mi) dönüyor. Ya da aramızdaki mesafeler bunlar mıdır?

    Y.T.: Bu hep yapmak istediğim bir şeydi sanırım. Bir öykü aslında hiçbir zaman tek bir kişinin öyküsü değildir benim yazılarımda. Bir izin sürüldüğü, bir duygunun namlunun ucuna gelip öykünün sonuna kadar orada beklediği, hareketlerin sözcüklerden daha ön planda olduğu -tıpkı hayatta olduğu gibi- küçük dünyalar yaratmak istedim. Mesafenin Şiddeti’nde bu sanki biraz daha öne çıktı. Aynı zamanda öyküye çok katmanlı bir yapı kazandırdığını da düşünüyorum bu durumun. Ama dikkatsiz yapıldığında öyküyü dağıtma riski de var. Bıçak sırtı bir durum aslında nereden bakılırsa. Ben bıçak sırtlarını seviyorum, garanticilik yapımda yok sanırım.

    S.A.: Öyküleriniz, okuyucuların kendilerini sorgulamalarına, kendi yargılarından, bakış açılarından, düşünme biçimlerinden utanmalarına yol açıyor. Ama sonunda hüzün ve huzursuzluk hisleri baskın çıkıyor. Siz yazarı olarak, öykülerinizin okuyucuda bırakmak istediği duyguyu veya değişimi nasıl açıklamak istersiniz?

    Y.T.: Rahatsız etmeyi, huzur kaçırmayı, insanları konfor alanının dışına itmeyi seviyorum sanırım yazdıklarımla. Ufak değişimler umuyorum. Zaten büyük değişimlere inanmıyorum. Nedamet getirelim önyargılarımızdan, fark etmeden ötekileştirmelerimizden ve elimizde hemen yapıştırmaya hazır yaftalarda dolaşmalarımızdan. Hüzün, huzursuzluk, rahatsızlık, sorgulama… Hepsini kullanabiliriz açıklamak için. Ama hiçbiri tek başına yeterli ve tanımlayıcı olamaz.

    S.A.: Klişe bir soru olacak bu ama okuduklarımız aynı zamanda bizi oluşturanlar olduğu için ben de sormak istiyorum. Etkilendiğiniz, tekrar tekrar okumak istediğiniz kitaplar var mıdır? Bir de keşke bir kitap daha yazmış olsaydı dediğiniz yazarlar var mıdır?

    Y.T: Sevdiğim, çok sevdiğim yazarlar var elbette benim de: Louis-Ferdinand Céline, Raymond Carver, Çehov, Max Frisch, Sevim Burak, J.M. Coetzee, Julian Barnes, Romain Gary, İtalo

    Svevo, Füruzan, Sait Faik ilk aklıma gelenler… Aslında öyle çok ki, ama beni en çok etkileyen yazarlardan biri Katherine Mansfield’dir ve en sevdiğim öykülerden biri onun ‘Bahçe Partisi’ adlı öyküsüdür. Tekrar okumak isterim onu sık sık. Keşke daha çok yazsaydı dediğim çok yazar var ama bir yandan şöyle düşünüyorum: Belki çok yazsalardı onları bu kadar çok sevmeyecektim, kim bilir.

    S.A.: Sizin Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eski öğrencilerinizden biri olarak, benim algımda bıraktığınız kimliğin hukukçu değil yazar olduğunu itiraf etmem gerekir. Belki okuldan ayrılalı çok zaman geçtiğinden ve sizin sıkı bir okurunuz olduğumdan olabilir. Ancak bu bağlamda birbirleri ile bağlantılı sayılabilecek iki sorum var. Birincisi, -Medeni hukuk kürsüsünde görev almanız nedeniyle – maddi hukuk kimliğinizle yazar kimliğinizi ayırabiliyor musunuz ya da bu iki varoluş birbirlerine nasıl bakıyorlar? İkincisi ise maddi hukukun pozitif ve “her türlü şüpheden uzak” gerçekleri içinde çalışmak, hayatı kurgu ve metaforlarla dile getirmede sizi zorluyor mu?

    Y.T.: Hukukçu kimliğim kimliklerimden sadece biri, yazarlığımı nasıl etkiledi, etkiliyor ben de tam olarak bilmiyorum. Medeni hukukçu olmam mesela, bir farklı özellik mi kattı, yoksa ceza hukukçusu olsam farklı bir yazar mı olurdum? Şüpheliyim. Ama hukuk eğitimin sorgulayıcı, analitik düşünmeye yönelten bakış açısının işime yaradığını düşünüyorum. Onun dışında iki kimliğim bana birbirini besleyen ve birbiri üzerinde olumsuz bir etki yaratmayan farklı iki yönümmüş gibi geliyor.

    S.A.: Cemal Bali Akal hocamızla birlikte hazırladığınız “Edebiyat, Hukuk ve Sair Tuhaflıklar” kitabındaki Truman Capote’un “Soğukkanlılıkla” adlı romanı üzerine yazdığınız “Soğukkanlılıkla, Gerçeği Kurgulamak” metninizde “Gerçeğin sert örtüsünü biraz kaldırmak, onu cesurca bozmak, çarpıtmak ve edebi hale getirmek. Edebiyat biraz da bu değil midir?” diyorsunuz. Sizce edebiyat, hakikatin ortaya çıkmasında veya hakikati anlamamızda işlevsel bir araç olarak görülebilir mi? Aynı atıftan, sizin de öykülerinizde gerçeğin “epey” sert örtüsünü kaldırıp, en görmek istemediğimiz gerçekleri göstermek istediğinizi söyleyebilir miyiz?

    Y.T.: Öncelikle hakikati göstermeyi edebiyatın üstüne bir yük olarak yüklemeye karşıyım. Ama iyi edebiyatın bunu doğası gereği zaten yaptığını düşünüyorum. Meselesi olan, bir tokadı olan metinlerdir sahici edebi metinler. O sarsıcılıkta bir sürü kazanım vardır okuyanlar için. Hakikatin görünüm biçimleri farklı farklıdır, edebiyat bu anlamda çok zengin imkanlar sunar insana. Görmek istemediklerimiz yanında farkında bile olmadığımız hakikati duyumsamamızı sağlar bence edebiyat. Ben de öykülerimle bunu yapabiliyorsam mutlu olurum elbet.

    S.A.: Hukuk ve Edebiyat ilişkisine dair dergimizde bazı yazılara yer verdik ve atölye çalışmaları yaptık. Cemal Bali Akal hocamızın da bu alana katkıları çoktur. “Hukuk ve Edebiyat”ın interdisipliner bir alan olarak hukukçulara ne ifade etmesi gerektiğini okuyucularımızla paylaşabilir misiniz?

    Y.T.: Bu ilişkinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Cemal Bali Hoca’yla birlikte yıllardır verdiğimiz ‘Edebiyat ve Hukuk’ dersinde de bunu aktarmaya çalışıyoruz hukuk öğrencilerimize. Roman, şiir, öykü okumanın hukukçuluklarına neler katacağını da tartışıyoruz elbette. Edebiyattaki hukuku görmelerinin yanında hukuktaki edebiyattan da söz açıyoruz. Hukukun genel prensiplerine, kavramlarına bakış açılarını edebiyatın süzgecinden geçirerek yeniden inşa etmelerini izliyoruz keyifle. Ezbere değil okudukları metinlerin ışığında kendi vardığı sonuçlarla anlamlandırmalarını istiyoruz bazı şeyleri. Bu ilişkiler ağının üzerine daha fazla düşünülmesi, daha fazla yazılıp çizilmesi gerektiğini, bunun hukukçular için de büyük kazanımlar getireceğini düşünüyorum sonuç olarak.

    S.A.: Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz.

  • Söyleşi: İzmir Baro Başkanı Av. Özkan Yücel ile Söyleşi (22.11.2020)

    Hukuk Defterleri olarak İzmir Barosu Başkanı Av. Özkan Yücel ile 30 Ekim’de gerçekleşen İzmir depremi ve sonrasını, depremin ardından avukatların ve adliyelerin durumunu ve baro genel kurullarının ertelenmesini konuştuk.

     

    Hukuk Defterleri: Öncelikle Hukuk Defterleri olarak hem başsağlığı hem de geçmiş olsun dileklerimizi iletmek isteriz. İzmirliler olarak çok zor bir süreçten geçiyorsunuz. Biz de sorularımıza İzmir depremi ile başlamak istiyoruz. Buna ilişkin neler söylemek istersiniz? Depremden etkilenen avukatlara ilişkin İzmir Barosu ne gibi çalışmalar yapıyor? Bu çalışmalar ve yardımlara ilişkin Türkiye Barolar Birligi’nin ya da Adalet Bakalığı’nin bir desteği oldu mu?

    Özkan Yücel: Öncelikle şunu söylemeliyim, 30 Ekim tarihinde yaşanan deprem bugün itibari ile sonuçları açısından çok iyi kavranabilmiş değil. Depremin en çok etkildiği yerler Bayraklı ve civarıydı. Bunun yanında Buca, Karşıyaka gibi ilçelerimizde, hatta çok daha uzak yerlerde bile hasar gören binalarımız söz konusu. Depremleri biz yalnızca yıkılan bina sayısı ile ölçmeyi ya da bunun üzerinden değerlendirmeyi seven bir toplum haline geldik. Ama maalesef çöken binaların tozu dumanı dağıldıktan, enkazlar kaldırıldıktan sonra işin rehaveti ortaya çıktı. Çünkü avukatlar açısından söylersek eğer 1300 civarında meslektaşımızın evi ya da ofisi hasar görmüş durumda. Bunlardan yaklaşık 700 meslektaşımızın ofisi ya da evi yıkılmış durumda. Kalan meslektaşlarımızın binaları ise orta hasarlı ya da az hasarlı olarak kayda geçti. Bu tam olarak böyle bir felaket. Dolayısıyla o şiddetli sarsıntının hemen arkasından bütün meslektaşlarmız ofislerini terk ederek güvenli alanlara geçmeye çalıştı. Biz de baroda personelimize izin verip onları gönderip, baro faaliyetlerini durdurduk. Meslektaşlarımız için güvenli alan sayılabilecek baro bahçeyi çalışma merkezi haline getirip 24 saat süreyle açık tuttuk. Baro bahçede ihtiyaç duyan meslektaşlarımız ve yurttaşlarımız için ücretsiz çorba servisi, yemek servisi, çay kahve servisi yaptık. Bunlar bizim ilk şok anına ilişkin yaptıklarımızdı.

    Fakat süreci fark etmeye ve etkilenen avukatları görmeye başladıktan sonra asıl tedbirler konusunda biz de ilgililere başvurmaya başladık. İlk olarak baro bahçede güvenli alan tespitiyle Türkiye Barolar Brliği ile iletişime geçip e-imza dağıtmını başlattık. Haftasonları e-imza dağıtımı olmazken biz pazar günü e-imzaların bir Whatsapp hattı üzerinden başvurularını alıp, teslimlerini sağladık. Bunlar, aslında yeni başvurular değildi. Şu ana kadar var olan e-imzalar enkaz altında kaldığı için ya da ulaşılamadıkları için yerine yenilerinin ikâme edilmesi şeklindeydi. Bunları ücretsiz olarak temin edip meslektaşlarımıza ulaştırdık.

    Daha sonra pazartesi tekrar duruşmalar olduğunda avukat arkadaşların duruşmalara gitmeleri gerektiğinden; dosyasız cübbesiz, hazırlıksız bu duruşmaların yapılamayacağı gerçeginden hareketle adliyenin 15 gün süreyle kapatılmasını talep ettik. Adalet Komisyonuna, Hakimler ve Savcılar Kurulu’na, Adalet Bakanlığı’na; bu konuda gerekli adımların atılması için ilgili gördüğümüz tüm birimlere yazarak bunun hayata geçirilmesini istedik. Maalesef bu olmadı. HSK bir tavsiye kararı yayınladı ve bu tavsiye kararında duruşma yapıp yapmayacağını mahkemelerin insiyatifine bıraktı. Hâl böyle olunca her mahkeme kendi inisiyatifiyle duruşma yapıp yapmayacağına karar verdi. Bazen mazeretleri kabul etti, bazen etmedi. Farklı uygulamalar sebebi ile de birçok soru işareti oluşmaya başladı. Neyse ki verdiğimiz e-imzalar ile mazeret gönderebilme şansına sahip oldu avukatlar. İkinci talebimiz sürelerin durdurulmasına yönelikti. Çünkü ofiste dosyası kalmış, bilgisayarı kalmış arkadaşımızın herhangi bir materyali olmadan, herhangi bir bilgi, veri elinin altında bulunmadan – örnek verecek olursam mesela istinaf, temyiz ya da kesin süreli diğer işler konusunda bir şey yapabilmesi mümkün değildi. Buna karşı mevcut yasal durum içerisinde en fazla eski hale getirme talebinde bulunulabilirdi. Bu da mahkemelerin farklı uygulamalarına yol açabilecek bir şeydi. Hasar tarihini ne zaman alacaklar, eski haline getirmeye ilişkin olayın ne zaman olduğunu kabul edecekeler deprem tarihini mi baz alacaklar yoksa binaların kapatıldığı tarihi mi baz alacaklar gibi birçok tereddüt vardı. Buna rağmen bunun için bir çalışma yaptık. Örnek bir dilekçe koyduk, meslektaşlarımız için ve taleplerini dile getirmelerini istedik. Ama asıl talebimiz kanun değişikliği yapılması konusunda girişimde bulunmak üzere Adalet Bakanlığı’nda gerçekleşti. HSK’ya da yine aynı yönde talepte bulunması için başvuruda bulunduk. İsteğimiz ise şuydu: Geçici bir ek madde ile İzmir’ de deprem felaketinden zarar görmüş kişiler açısından, en azından sürelerin Aralık ay ortasına kadar durdurulmasıydı. Maalesef şu ana kadar bu gerçekleşmedi. Hâlâ gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Öte yandan adliyeler hasar görmüştü. Ofislerini kaybetmiş arkadaşlar, adliyede çalışma mekanlarımızı kaybetmiş durumdaydı. Örneğin Bayraklı Adliyesi’nde D Blok ve F Blok kapatıldı. Baro çalışma birimimiz E Bloktaydı. Bilgisayarlarımız, çeşitli hizmetlere ilişkin ekipmanlar o bloktaydı. Böyle olunca derhal baro bahçenin yanına bu sefer çadır çalışma alanları kurduk, bilgisayarları, masa sandelyeleri yerleştirdik, internet bağlantısını sağladık ve orada dilekçelerini yazabilmeleri ya da çalışabilmeleri için geçici bir uygun ortam temin etmeye çalıştık. Bunun arkasından geçici yerler, yani çadırlar yetersiz kalacağı için (600 meslektaşımız ofisini kaybetmiş olduğundan dolayı) adliyenin hemen arka tarafında bu kez konteynerlerden oluşan bir çalışma alanı oluşturduk. Bunun için Barolar Birliği’nden ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden destek istedik konteynerler için. Barolar birliği 12 konteyner gönderdi, 12-13 konteyner büyükşehir belediyesi gönderdi. Şimdi orada 25 konteynerlik bir çalışma alanımız var. Bunlardan 3 tanesini kadın hakları, çocuk hakları ve adli yardım birimi ön bürosuna ayırdık. Çünkü onların da adliyedeki çalıştıkları alanlar hasar görmüş durumdaydı. Bu nedenle arkadaşlarımızın can güvenliklerini sağlamadan adliye içerisine sokmamız mümkün olmadığından dışarıda onlar için bir alan temin ettik. Bu süre zarfında, konteynerler faaliyete geçmeden önce çadır alanlarında kadın hakları, çocuk hakları ve adli yardım birimlerini çadır alanlarında çalıştırmaya başladık. Sonrasında süratle hasar tespit çalışmalarını yürüttük ve avukatların SYDF’ den yararlanmaları için binaların hasar durumlarını, ofislerde çalışan avukat sayılarını belirleyerek, SYDF Barolar Birliği’ ne başvurularında bulunduk. Zaten bu kadar net şeyler söyleyebiliyor olmak, 600 meslektaşımızın ofisinin yıkıldığını, 100 üzerinden meslektaşımızın evinin yıkıldığını toplamda 1400 civarında hasar görmüş ofisin bulunduğunu söyleyebilmek, bu çalışmalarla birlikte mümkün olabildi. Hasar tespit çalışmaları bittikten sonra ağır hasarlılar için başvuruları tamamladık. Şimdi orta hasarlı binalar için başvurularımızı sürdürüyoruz. SYDF’den meslektaşlarımıza bir destek gelmesini bekliyoruz. Bunu yanısıra defterdarlığa vergilerin ve beyannamelerin ötelenmesi için talepte bulunduk. Buna ilişkin başvurular hazırladık ve meslektaşlarımıza başvuru yapabilmeleri için ulaştırdık.

    Bunun yanında çok sayıda meslektaşımız ofislerini kaybettikleri için İzmir Barosu Avukatlar Dayanışma Vakfı üzerinden bir yardım kampanyası başlattık. Bu kampanya aralık ayının başına kadar devam edecek. Bu kampanyada toplanan paraların tamamını hiçbir farklılaştırma yapmadan depremde ofisi veya evi zarar gören meslektaşlarımıza dağıtacağız. Şu anda 600 bin lira civarında bir bağış toplanmış durumda. Bunun daha da artacağını umuyoruz. Bu şekilde meslektaşlarımıza akmasa da damlar şeklinde ufak bir yardımımız olacağı inancını taşıyoruz. Bunun dışında bir deprem komisyonu oluşturduk, mevzuat çalışmaları yapıyoruz. Yurttaşı bilgilendirecek bir kitapçık hazırlayacağız ve başvurmaları gereken mekanizmaları anlatacağız. Bunun için komisyondaki arkadaşlarımız var gücüyle çalışıyorlar. Ev yıkılması sebebiyle yoksul duruma düşmüş yurttaşlarımız için adli yardım hizmetlerini hayata geçireceğiz. Bunu da yine konteyner alanında kuracağımız bir konteyner ile gerçekleştireceğiz.

    Yaralarımızı birlikte sarmaya çalışıyoruz, süreci dayanışmayla aşmaya çalışıyoruz. Başka da güvenecek kimsemiz yok. Aynı zamanda bu süreçte binaların boşaltılması için 10 dakika izin verdiler. En acil eşyalarını alarak çıkabildi meslektaşlarımız ama dosyalarının çoğunluğu ofislerde kaldı, masaları sandalyeleri ofislerde kaldı, bilgisayarları ofislerde kaldı, klimaları ofislerde kaldı. Bunları toparlayabilme şansına dahi sahip olmadılar. Bu yüzden söylüyorum yani yıkılan bina sayısı azmış gibi görünüyor ama sonuç itibari ile ve daha sonra yıkılacak binalarla beraber çok daha fazla sayıda hasar görmüş binaya sahibiz. Burada zarar gören meslektaşlarımızın zararlarını el birliği ile çözümlemeye, gidermeye çalışıyoruz.

    H.D.: Gerçekten çok üzücü ve zorlu bir durum. Deprem sonrası adliye binalarının da büyük hasar gördüğü bilgisi mevcut. İdare buna ilişkin ne gibi çalışmalar yapıyor? Sizin buna dair bir başvurunuz oldu mu?

    Ö.Y.: Başsavcılık adliye ile ilgili rapor aldığını söyledi. Zaten 2 bloğun kapatılmış olması Başsavcılığın almış olduğu raporlar sonrasında gerçekleşti. Biz de bağımsız bir rapor almak konusunda tespit talebinde bulunduk. Şu ana kadar henüz keşif günü gelmedi. Keşif günü verilmesini ve biz de yine bağımsız bir raporlama yapabilmeyi istiyoruz. Bunu da hayata geçirmeyi düşünüyoruz. Daha sonrasında meslektaşlara bununla ilgili bilgilendirmeyi yapacağız.

    H.D.: Deprem öncesi alınmayan tedbirler, imara ilişkin hukuka aykırılıklar, deprem şiddetinin resmi rakamlara daha düşük yansıması ve bu nedenle İzmir ‘in afet bölgesi ilan edilmemesi gibi bir dizi hukuki sorun mevcut. Bunlara ilişkin diğer barolar, hukuk örgütleri, Mimarlar Odası gibi meslek odaları ve sendikalar ile ortak bir hukuk çalışmanız/mücadeleniz olacak mı? Uzun ve meşakatli bu sürece diğer şehirlerdeki örgütlerin nasıl bir katkısı olabilir?

    Ö.Y.: Afet bölgesi ilan edilmesi ve hasar görenlere olabilecek azami yardımın yapılması sosyal devlet ilkesinin bir gereğidir diyerek afet bölgesi ilan edilmesini istedik. Afet bölgesinde hem zarara ilişkin tedbirleri hem de uzun vadeli, düşük faizli ya da faizsiz kredileri gündeme getirebilecek yönde de bir talebimiz oldu. Hatta deprem alanını ziyarete gelen çeşitli partilerden milletvekillerine bunları aktardık, kendilerinden de talepte bulunduk. Mecliste de dillendirildiğini biliyoruz. Ama şu ana kadar afet bölgesi ilanı konusunda da bir gelişme söz konusu değil.

    Burada meslek örgütleri olarak hem sebep hem de sonuç ilişkisi açısından bir açıklama yaptık. Çünkü biz depremi biraz daha farklı yerden okuyoruz. Bunun yalnızca bir doğa olayı olduğunu, doğa olaylarının ölümlere yol açabileceğini düşünenlerden değiliz. Burada yanındaki bina sapasağlam dururken bir yanındaki bina çöküyorsa ve orada insanlar hayatlarını yitiriyorsa bunun aslında kullanılan malzemeden çalınması, sağlıklı bir inşaat sahası gerçekleştirilmemesi, denetimin sağlıklı yapılmaması, zeminin doğru seçilmemesi, yüksek imar katı verilmesi gibi birçok şeyle bağlantısı var. Yani bu bir doğal felaket değil, insan eliyle yaratılmış bir felaket. Bu nedenle sorumluların bulunup cezalandırılması için de Cumhuriyet Savcılığı’na başvuruda bulunduk. Bütün bunları yaparken TMMOB’la, İnşaat Mühendisleri Odası’yla çalışıyoruz. İnşaat Mühendisleri Odası’yla alana çıktık. Orada yurttaşların hasar tespitlerini yapmak için çadırlarda hasar tespitleri ile ilgili tespitler yaptık. Bundan sonra da yine İMO’yla çalışmalar devam ettireceğiz. Tabii önce kendi binamızın kontrolünü yaptırdık ve bir problem olmadığı söylendi bize, o anlamda bir deprem hasarına uğramadığımız görüldü, bu da bizim açımızdan sevindirici bir haber. Başka neler yapacağız, vatandaşları başvurabilecekleri hukuksal mekanizmalar konusunda bilgilendireceğiz. Bu bilgilendirmenin akabinde de eğer adli yardım hizmetine hak kazanmışlarsa yani adli yardım konusunda gelirleri yoksa onlara hukuksal desteği baromuz üzerinden yapacağız. Biz bu hukuksal desteği sağlarken adli yardım ücretleri için barolar birliğinden ek ödenek istedik. Oradan gelen bir para oldu. Bu parayı da yine hiçbir kesinti yapmadan arkadaşlarımızın aidat borçları olsa dahi bu aidat borçlarını kesmeden doğrudan arkadaşlarımızın hesaplarına yatırmak şeklinde ufak bir destek sağlamaya çalıştık. Bunu da sürdüreceğiz. Hasar gören bürolar için aidat kesilmesini bir süre için ötelemiş durumdayız.

    Aynı zamanda bakanlık ile görüştük, CMK ödemelerinin hızlandırılması ve ödenek aktarılması konusunda bunu yerine getirecekleri konusunda bir sözleri var. Umuyorum ki hayata geçecek ve meslektaşlarımız hiç değilse ekonomik olarak biraz rahatlamış olacaklar. Meslek örgütleriyle yaptığımız çalışmalar böyle. Çadır alanlarında Türk Psikiyatristler Derneği ile ortak bir çalışma yürüttük. Onlar, orada depremden dolayı travma yaşayan meslektaşlarımız ve yurttaşlarımıza tahsis ettiğmiz çadırda hizmet verdiler. Şu an o çadır alanı kaldırıldığı için bu çalışmayı yapamıyoruz; fakat ilereleyen zamanlarda belki konteyner alanında bu çalışmayı sürdürmeyi düşünüyoruz. Bu süreç aslında avukatlık mesleğinin ya da baroların birbirine ne kadar kenetli olduğunu, ne kadar bağlı olduğunu gösteren bir süreç oldu. Depremin ilk gününden bu yana diğer barolardaki meslektaşlarımız oradaki duruşmalara girmek konusunda gönüllü olarak hareket ettiler. Türkiye’nin dört tarafındaki duruşmalar için İzmir Barosu üyelerinin duruşmaları için her barodan gönüllü avukatlar vardı. Barolar, irtibat numaraları ile kişileri verdiler. O irtibatlar sayesinde Van’daki duruşmasına oradaki bir arkadaşımızın Hakkari’deki duruşmasına, bir başkasının Tunceli’ye ulaşması, Edirne’ye ulaşması gibi. O duruşmalar konusunda bir yardımlaşma sağladık. Ayrıca bağış kampanyamızı numaralarımız üzerinden duyurduk. Zaten gelen bağışın önemli bir kısmı avukatlardan, meslektaşlarımızdan gelen yardımlardı. Onun dışında kurumsal destek veren barolarımız var. Yani kurumsal olarak bu kampanyaya katıldılar ve bağışta bulundular. Dediğim gibi bu süreç aslında baroların birbiriyle ilişkisinin, avukatların birbiriyle ilişkisinin ne kadar kuvvetli bir bağın olduğunu gösteren bir süreç oldu.

    H.D.: Biraz da baroların genel kurularının ertelenmesine ilişkin görüşlerinizi almak isteriz. Baro genel kurullarının ertelenmesi/ engellenmesi sürecine ilişikin İzmir Barosu’nun öznel deneyimi nasıldı? Hem hukuki süreç hem de eylemsellik acısından değerlendirir misiniz?

    Ö.Y.: Hukuki süreç deyince, aslında bakarsanız hukuki bir süreçten söz etmek mümkün değil. Çünkü iş tamamen bir hukuksuzluğa dayanan bir süreç. Bir kanun hükmünü genelgelerle, ilçe seçim kurulu kararlarıyla ortadan kaldırdılar. Bu bir provaydı, baştan beri İzmir Barosu’nun tespiti buydu. Bu bir prova. Çünkü bir kanun hükmünü bu şekilde ne olduğu belli olmayan kararlarla, genelgelerle ortadan kaldırdığınızda yarın öbür gün genel ve yerel seçimler için yurttaş önüne konulacak sandıklarda da siyasi iktidarın aynı yöntemi uygulamaması için hiçbir neden yok. Peki ertelenmesi gerekiyor muydu baroların genel kurullarının? Hayır, asla gerekmiyordu. Çünkü aynı dönemde çok daha fazla üyeye sahip sendikalar genel kurullarını yapabildiler. Partiler genel kurullarını yapabildiler. Kamuoyuna da yansıdı o partinin genel kurullarından görüntüler. Pandemi koşullarının hiçe sayıldığı pek çok durum vardı. Bu tabi bize bir şeyi gösteriyor. Bu kararın asıl amacı pandemi ile mücadele değil, salgın ile mücadele değil, bulaşı engellemek değil, baroların genel kurullarını yaptırmamak amacını bir kez daha gösterdi.

    Neden sorusuna verilecek yanıtlar elbette ki çeşitli. Ama seçenekleri var bu işin. Ankara ‘da Türkiye Barolar Birliği’nin başında bir küçük tek adam var. Birincisi ülkedeki tek adam iktidarının barolar birliğine yansıtılmış hali bu iktidarı sürdürebilmek. Çünkü mevcut yönetimlerle girdiğinde, mevcut yönetimlerle Barolar Birliği genel kurulunda oradan bir kez daha Metin FEYZİOĞLU çıkmayacağı konusunda hem kamuoyunda hem siyasi iktidarda bir genel kanı mevcut. Baroların çoklaştırılmasına ilişkin süreç, o süreçte verilen mücadele, o süreçte yaşananlar bunu çokaçıkvenetbirbiçimdeortayakoydu.Bir yandan o ikinci baroları kurup acaba genel kurula yetiştirir miyiz, oy kullanmalarını sağlar mıyız, böylece Metin FEYZİOĞLU’ na bir destek de oradan aktarır mıyız düşüncesi, öbür yandan mevcut baro yönetimlerinin kazanamayacağı bir ortam ya da iklim yaratma düşüncesi. Ve son olarak da eğer barolar aralık ayında genel kurullarını yaparlarsa yine aralık ayında genel kurulu kanun gereğince yapması gereken Barolar Birliği de aynı taleple yaparsa, bazı baroların delegelerinin birbiriyle temas kurması, bir alternatif risk oluşturması daha doğrusu seçime yönelik bir çalışma yapılması konusunda zaman kalmayacağı sonucunu doğuracak ve hedeflerden bir tanesi de bu. İletişim ve irtibatı da kesmek istiyorlar. FEYZİOĞLU’na karşı bir yeni liste oluşumunu engellemek açısından. Ama ben bunların çözüm olacağını, çare olacağını düşünmüyorum. Barolar birliği yönetiminin başka bir anlayışa ihtiyacı var, başka bir anlayış Barolar Birliği’nde olmalı. Avukattan yana, barodan yana, hukuktan ve hukuk devletinden yana, demokrasiden yana, hukuku teferruat olarak görmeyen bir anlayışa ihitiyacı var Türkiye’nin. Çünkü aslında böyle bir literatür Türkiye’nin hukuk devleti olması sürecinin de lokomotifi olacaktır. İnsan hakları ihlallerinin engellenmesinin aracı olacaktır. Bu nedenle de oradaki yönetimin değişmesi şart görünüyor. Ne yapılırsa yapılsın, geciktirebilirler ama değiştiremezler diye düşünüyorum.

    Bizim sürecimizde de tüm Türkiye’ de yaşananlar bir ölçüde yaşandı. Bir karar aldı ilçe seçim kurulu ve yapamazsınız dedi. Biz yapacağız bu kararı tanımıyoruz dedik. Ama aynı zamanda idare mahkemesinde iptal davaları açtık ve yürütmenin durdurulmasını istedik. İzmir’ de iki dava açıldı. Birini diğer gruptaki aday arkadaşımız, birini de biz açtık. İki farklı mahkemeye düştü durum. Bir idare mahkemesi yürütmenin durdurulması yönünde bir karar verdi, gerekçeleri oldukça makul, anlaşılır, yerinde gerekçelerdi. Kanun hükümlerinin genelgeler ya da kararlarla değişemeyeceğini; durumun normlar hiyerarsişine aykırı olduğunu, kanundan kaynaklanan bir yükümlülük olduğu gerekçelerine dayanıyordu. Doğru ve yerinde bir karardı. Belirlediğimiz tarihte ve belirlediğimiz şekilde biz genel kurulumuzu yapmak istiyoruz. Buna rağmen ilçe seçim kurulu hukuksuz bir kararla “hayır yapamazsınız, çünkü ilan için yeterli süreniz yok” dedi. Oysaki biz ilânı bir ay öncesinden yapmıştık. Yani ilk başvuruyu yaptığımız zaman zaten ilânı yapmış bulunuyorduk. Bunun üzerine karar veren hâkime suç duyurusunda bulunduk. Süreci yeniden işletin dedikleri için yeni bir tarih oluşturduk. O ayın sonu için bir tarih almıştık. Bu kez bölge idare mahkemesi yürütmenin durdurulması kararını kaldırdı. Dolayısıyla biz yine bu ay sonunda yapacağımız seçimi yapamaycak hâle geldik. İlçe seçim kurulu üyelerinin kaldırılması üzerine bize bir tebliğde bulunarak seçimi yapamayacağımızı bildirdi. Geriye Aralık ayı kalıyor, bir karar daha aldık, Aralık ayının sonunda bu kez yapacağız. Yaptırırlarsa, hukuka uyarlarsa, keyifleri isterse, gönülleri isterse yaptıracak gibi görünüyorlar. Çünkü tekrar söylüyorum, iptal kararlarının pandemi ya da başka bir şeyle hiçbir ilgisi yok. İptal kararları tamamen keyfi alınmış kararlardır. O süreçlerde Türkiye’nin yaşadıklarını bilenler bunun salgınla bir ilgisinin olmadığını fark edeceklerdir. Biz tanımıyoruz dedikten sonra belirlediğimiz günde genel kurulu yapacağımız alana gittik. Ama bu kez oraya girmemizi de engellemek için genel kurulu yapacağımız salonun önünü polis barikatlarıyla çevirmişlerdi. Yani fiilen de bizim genel kurulu yapmamızı engellediler. Biz açık havada genel kurulumuzu gerçekleştirdik, konuşmalarımızı yaptık, durumu ortaya koyduk. Ama böyle bir ortamda seçim yapılamayacağı için ilçe seçim kurulu gelmediği için seçim sürecini işletmek mümkün olmadı. Bir an önce bitsin bu işler de biz seçimimizi yapalım, demokrasiyi çalıştıralım, demokrasiyi işletelim istiyoruz. Bunun olması için de çalışmaya devam ediyoruz.

    H.D.: Çoklu baro sisteminin, iktidar tarafından özellikle tahakküm altına alınamayan avukatlık mesleğine bir müdahalesi olduğu malumunuz. Bu sistemin yasalaşmasını engellemek için mücadele veren öncü barolardan birisiniz. Bu sürece ve sonrasına ilişkin degerlendirmeleriniz nelerdir?

    Ö.Y.: Bu süreçte yaşanan bütün tehlikeleri işaret ettik. Yandaş baro yaratmak çabasının olduğunu, avukatların bağımsızlığını ortadan kaldırmak istediklerini, Barolar Birliği’ndeki mevcut yapının, mevcut durumun sürdürülmesi için bu çabanın gösterildiğini söyledik. Bunun toplumun bir ihtiyacından kaynaklanmadığını, baroların, avukatların ihtiyacından kaynaklanmadığını, siyasi iktidarın ihtiyacından kaynaklandığını açıkça söyledik. Yaşanan süreç bizim söylediklerimizin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha gösterdi. İkinci baroların kurulmaya çalışılması, kanun geçmiş olsa da pratik hayatta neredeyse tıkanıp, uygulanamaz hale geldi. 48 bin üyesi olan İstanbul barosunda ikinci baroyu kurabilmek hala tartışmalı bir noktada. Çünkü isimlerin, kimliklerin kontrolleri yapılmış değil. Ankara’da net bir sonuç yok. Izmir imkânsız görünüyor. Antalya 5 bini aşan son baro. Antalya’da da böyle bir girişim ya da sonuç söz konusu değil. Yani hayat, siyasi iktidarın parmak hesabıyla geçirdiği kanunun karşısında duruyor. Ben avukat arkadaşlarımın bu konuda dirayetli davranacaklarından son derece eminim. En azından İzmir’de ikinci baronun olmayacağına eminim. Ne yapıyorlar şimdi Barolar Birliği’ nin kaynaklarını kullanıp, sanal ortamdan imzayı toplamak istediler ama yetmedi, olmadı. O sanal ortam yetmeyince bu kez kamu avukatlarına önerdiler ve kamu avukatlarını dahil etmek suretiyle sayıyı tamamlamaya çalışıyorlar. Bu da yetmeyecek. Çünkü kamu avukatları da haklarına, bağımsızlıkalarına sahip çıkacaklar diye düşünüyorum. Ama insanlarımızı ekmekleriyle tehdit ediyorlar, meslektaşlarımızı işleriyle tehdit ediyorlar. Bu yapılan bile aslında ortaya konulmak istenen çoklu baro projesinin ne kadar yanlış ve yanlı olduğunun bir göstergesi. O zaman da söyledik bu bir FETÖ projesi olarak ortaya çıkmıştı şimdi de söylüyoruz; FETÖ projesini allayıp pullayarak, bir başka ambalaj içerisinde önümüze getirdiler. Burdan varmak istedikleri şey şu: Baroları hedef tahtasına koyma gerekçeleri, baroların susturulamıyor olmasıydı. Baroların gerçekleri söylemek konusundaki inançlılığı ve kararlılığıydı. Baroların kral çıplak demeyi becerebilmesiydi. Şimdi kendilerine bağlı, bağımlı barolar, siyasi iktidara bağımlı barolar oluşturmak suretiyle hukuk alanında da yandaş sesler çıkmasını, yandaş görüşler oluşmasını sağlamaya çalışıyorlar ama bunun çok tehlikeli süreç olduğunun bir kez daha altını çizmek gerekiyor. Çünkü hukuk yandaşlık kabul etmeyecek ender alanlardan biridir. Senin hukukun benim hukukum olmaz. Tek doğrusu vardır. Evrensel kuralları, evrensel gerçekleri vardır. Ve hukuk bunun üzerinden çalışır. Ama yaptıkları şey hukuku ve avukatlığı taraflı hale getirmek. Bu büyük bir çözülüşün aracı olabilir. Yargıda yozlaşmanın, kokuşmanın, çürümenin aracı olabilir. Ve bizim açımızdan kabulü asla mümkün değildir. Söylediğimizin doğruluğunu gösteren, yani yandaş baro oluşturma faaliyetini gösteren çok net veriler var. Üstelik onu da biz söylemiyoruz, kendileri söylediler. Ankara’da ikinci baroyu kurmak için giden meslektaşlarımız, ikinci baro kurucusu olarak hareket eden avukatlar hemen arkasından bir siyasi parti liderini ziyarete gittiler ve sosyal medya hesaplarında paylaşımlarda bulundular. Gelişmeleri aktardık, bilgi verdik ve talimatlarını aldık. Şimdi emir ve talimatla kurulmuş bir baronun, emir ve talimatla çalışacağı konusunda bir tereddüt yoktur. Barolar emirlerle hareket etmez, barolar bağımsız olmak zorundadır. Çünkü çoğu kez baroların mücadele alanı iktidarlardan kaynaklanan hak ihlallerinde yurttaşın yanında yer almaktır. Bu, baro olmanın gereğidir. Bunu ortadan kaldırdığınızda baro olmanın vasfını ortadan kaldırmışsınız demektir. Avukatlık vasfını ortadan kaldırmışsınız, işin doğasına ihanet etmişsiniz demektir. O yüzden çok net söylüyorum yandaş baro kurma hedefleri vardı. Bu hedefi kendi paylaşımları çok net ortaya koyuyor ve bizim işaret ettiğimiz tehlikenin ne kadar yakın ve ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor.

    H.D.: Son iki yılda gerek eylemsellik gerek mesleki duruş olarak, gerekse hukuki müdahale ve başvurular olarak barolar içinde İzmir Barosu’nun öncü bir duruşu oldu. Bu duruş diğer barolar açısından da itici bir güç oldu. Hatta diyebiliriz ki, bazı âtıl ve eylemsellikten uzak büyük baroları dahi eylemsellige bir nevi mecbur bıraktı. Tüm bunlara ilişkin degerlendirmeleriniz nelerdir?

    Ö.Y.: Biz kendimize bakıyoruz. Yani bir hedef koyduk, kendimize yurttaşımızın yanında, avukatlarımızın yanında; onları asla yalnız bırakmadan, her hak ihlaline, her mağduriyete müdahale etmeye çalışacağız ve bunları ortadan kaldırmak için hareket edeceğiz diyerek yola çıktık. Mağdurun, ötekileştirilenin yanındayız diyerek yola çıktık ve iki yıllık pratiğimiz aslında bunun yansıması.

    Bir başka çıkış noktamız Cumhuriyet değerleri ve demokrasiye sahip çıkmak. İki yıllık pratiğimiz yine bunun bir göstergesi. Biz doğru bildiklerimizi yapmayı sürdürüyoruz. Bu eğer daha önce âtıl olan barolarda bir hareketlenme yarattıysa bu bizim için ancak gurur vesilesi sayılır. Çünkü hukuk evrensel değerlere sahiptir. Burada evrensel değerler üzerinden hareket ediyoruz. Mesela şunu asla yapmıyoruz. Mağdur tarif ederken ayrımcılığa asla gitmiyoruz. Mağdurun kimliği, cinsiyeti, kökeni, dini inancı, ya da başka herhangi bir ayırıcı unsur bizim için herhangi bir ölçüt teşkil etmiyor. Biz mağduriyetin olup olmadığına ve mağduriyetin kimden geldiğine bakıyoruz. Çünkü insan hakları ihlali dediğimizde devletin bir taraf olması kaçınılmaz. Böyle olduğu durumlarda da biz mağdurun yanında yer almak konusunda o insan hakları ihlalini ortadan kaldırmak durumunda gereken her türlü çabayı gösteriyoruz. Tabi bunu yaparken bir meslek örgütü olduğumuzu, meslektaşlarımız için çalıştığımızı da asla unutmuyoruz.

    Gelir gelmez yönetim kurulu ile teması sağlayacak bir 7/24 hat kurduk. Avukat arkadaşlarımız herhangi bir ihlâlle karşılaştıklarında mesleki faaliyetleri sebebiyle, doğrudan yönetim kurulu üyesini arayarak bu hattan hizmet alabildiler, anında müdahale edildi, sorun çözülsün diye ne gerekiyorsa o yapıldı. Şu ana kadar yaklaşık 4000 bin civarında başvuru aldık. Avukat arkadaşlar doğrudan yönetim kurulu üyeleri ile bürokrasi, kalem işi olmadan başvuru, talep vs. gerekmeden sorun neyse aktardılar, çözümü için sahada çaba harcadık. Demokrasiye sahip çıktık. İstanbul seçimlerinde seçim sonuçları iptal edildiğinde YSK’ya karşı bayrağı açan ilk baro bizdik. Demokrasi nöbetlerini başlattık. Sonra Türkiye’nin dört bir tarafına yayıldı. Seçim günü İstanbul’da sandıkların başındaydık. Bir ilçe bizden soruldu, İzmir Barosu korudu seçim sandıklarını. Yurttaşlar arsında da ayrımcılık yapmadık. Özellikle de dezavantajlı gruplar için çalışma alanları oluşturduk. LGBT’li komisyonunu kuran ilk baro olduk. Ne zaman ki ifade özgürlüğü saldırıya uğradı, burada valilik yasaklamalar koydu, kendi alanlarımız içerisinde özgür kürsüyü oluşturduk ve özgür kürsüyü şiddet içermedikçe herkese açtık. Hangi görüşü dile getiriyorsa getirsin bu kürsüyü kullanma hakkına sahiptir dedik ve 7/24 saat çalışan bir özgür kürsü ile bugüne kadar toplumun birçok kesimi kendi açıklamaları için özgür kürsüyü kullandı. Onur Haftası yürüyüşü etkinliklerini valilik yasakladı. Biz, salonlarımız sizlere açık, buyrun dedik. Bu çalışmaları burada yapabilirsiniz dedik. İşte bunların hepsi aslında anlayışımızın temelini insan haklarından, demokrasiden, hukuk devletinden almasından kaynaklanan şeylerdi.

    Cumhuriyet değerleri ile ilgili de mücadelemizi aktif olarak sahada sürdürdük. Valilik bize ilk geldiğimiz zaman Cumhuriyet Bayramı’na katılmak için 15 kişilik bir liste istedi. Vermedik. Oraya gönderdiğimiz cevap şuydu: İzmir Barosu Cumhuriyet Bayramı törenlerinin kutlanmasına önem verir ve bütün meslektaşlarımızla alanda olmak istiyoruz. Bütün meslektaşlarımızı alanda olmaya çağırıyoruz. 500’ün üzerinde avukatla ve sırtımızda cübbelerimizle alana girdik. Yurttaş için bir umuttu bu. Çünkü bayram kutlamasını yani sokağa çıkmanın, sokakta yürümenin risk olarak algılandığı bir toplum ve ülke yaratılmışken İzmir Barosu’ nun bu çıkışı yurttaşlarda da bir umut yarattı. Yargı bağımsızlığı için de mücadele ettik. Adli yıl açılış törenleri için Yargıtay külliyede açılışı yapacağız diye davet gönderdiğinde buna karşı yüksek sesle karşı çıkan, bunun yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdığını ve yargının asla idarenin mekanlarında adli yıl açılışı yapamayacağını, tam tersine yargı reformu diye ortaya konulan şeylerin idareyle yargı arasında bağ kesilmediği sürece gerçek bir karşılığının olamayacağını her fırsatta dile getirdik. Buna benzer bir sürü şey saymak mümkün.

    Ama bu söylediklerimizin hepsinde neredeyse Türkiye’de ilk sözü söyleyen, karşı duruşunu çok net bir şekilde ifade eden, derdini meramını yurttaşa aktaran bir baro olduk ve şimdi ben gururla söyleyebiliyorum ki, iki yılın sonunda Türkiye’ nin her bir tarafında yurttaşlar ve avukatlar herhangi bir toplumsal olay sonrasında dönüp önce bize bakıyorlar: “İzmir Barosu ne yaptı, İzmir Barosu bir şey yapıyor mu?” Bu işte o mücadele geleneğinden, tarihimizden kaynaklanan bir şey. Çünkü İzmir Barosu’ nun tarihi de mücadelelerle doludur. 112 yıllık bir barodan, 112 yıllık bir tarihten söz ediyoruz. Sıkıyönetim dönemlerinde Yassıada’ya avukat gönderelim göndermeyelim tartışmalarında savunma haktır vazgeçilemez diyerek orada yer alan İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. 12 Eylül yargılamalarında yurttaşların yanında yer alan, işkenceye karşı çıkan, bunu belgeleyen İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. İşkenceyi önleme grubunu 2000’li yıllarda kurup, bunu belgelendiren ve işkence faillerinin yargı karşısına çıkmasını sağlayan İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. LGBTli komisyonunu ilk kez kuran barodan söz ediyoruz. Çetelere karşı mücadele komisyonunu kurup, burada hazırladığı raporlarla sunup davasını değerlendiren, oraya müdahil olan barodan söz ediyoruz.

    Böyle bir mücadele geleneği Gezi’de halkının yanında duran bir baronun mücadele geleneği hafife alınacak bir mücadele geleneği değildir. O yüzden başkan ve yönetim kurulu üyeleri olarak bizim, hepimizin omuzlarında büyük bir sorumluluk var. Çünkü çok yüksek bir yerden aldığınız bir emanet var. Bu emaneti daha aşağı indiremezsiniz. Gideceğiniz yer hep daha yukarısı olmak zorunda, daha iyisini yapmak zorundasınız. Biz de bunu yapmak için çaba harcıyoruz, bunun için mücadele ediyoruz. Bunun bir karşılığı varsa da gerçekten yurttaşlarda da böyle algılanıyorsa, İzmir Barosu ne güzel şeyler yapıyor diyorsa, avukatlar İzmir Barosu ne kadar değerli işler yapıyor diyorsa bu bizi ancak mutlu eder. Çünkü bir yarışın içerisinde değiliz, bir değeri korumanın ya da değerlere sahip çıkmanın peşindeyiz.

    H.D.: Özkan Bey, böyle bir zamanda bize zaman ayırıp sorularımızı ayrıntılı olarak cevapladığınız için çok teşekkür ederiz. Umarız İzmirlilerin yaraları en kısa sürede sarılır.

  • Söyleşi: Yargının Bağımsızlığı İçin Mücadele Eden YARGIÇLAR SENDİKASI 8. Yaşında (20.11.2020)

    Türkiye’de yargının bağımsızlığı, yargıç ve savcıların hukuki güvencesi için mücadele eden ve 8. Yaşını kutlayan Yargıçlar Sendikası geçtiğimiz günlerde Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. Hukuk Defterleri olarak Genel Sekreteri Yargıç Enver Kumbasar ile sendikanın çalışmaları, kuruluşundan itibaren yaşadıkları zorluklar, yargının bugünü geleceği ve sendikanın yeni dönemdeki faaliyetlerine dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

     

     

    Hukuk Defterleri: Söyleşimize Sendika’yı bilmeyen okuyucularımıza Yargıçlar Sendikası’nı tanıtarak başlayalım. Yargıçlar Sendikası ne zaman, nasıl kuruldu ve nereden nereye geldi?

    Enver Kumbasar: 12 Eylül 2010 referandumu sonrası yargının, hükümetin de desteği ile daha sonraları darbeye teşebbüs edecek bir yapının (o zaman “cemaat” olarak biliniyordu) eline geçmesinden sonra, bağımsızlığının ortadan kaldırılması ve arka arkaya büyük hukuksuzluklar yapılmasıyla birlikte, bu gidişe karşı ancak örgütlü mücadele edilebileceği inancıyla bir grup meslektaşımız bir araya gelerek 16 Kasım 2012 tarihinde Yargıçlar Sendikası’nı kurdular. Yürütme organı başlangıçtan itibaren sendikamızın varlığını kabul etmek istemedi, bu nedenle sendikamıza resmiyet kazandırılmak istenmedi. Ancak yapılan büyük hukuk mücadelesi sonunda varlığımızı hukuken de geçerli hale getirdik ve faaliyetlerimize başladık. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve benzeri alanlarda basın açıklamaları, açık oturumlar ve benzeri yollarla önemli bir mücadele verildi. Birçok meslektaşımız soruşturma geçirdi, sürüldü. Büyük bir dayanışma gösterilerek ayakta kalabildik ve bugünlere geldik.

    H.D.: Yargıçlar Sendikası geçtiğimiz günlerde kongresini topladı. Kısaca Üçüncü Olağan Kongrenizden söz eder misiniz?

    E.K.: Evet, 12-13 Eylül 2020 tarihlerinde Ankara’da 3. Olağan Kongremizi yaptık. Salgın hastalık günlerine denk gelen kongremizi toplamak ve başarıyla gerçekleştirmek hiç de kolay olmadı. Katılım sağlayan bütün üyelerimizi yönetim adına buradan kutluyor, teşekkürlerimizi gönderiyoruz.

    Başarıyla geçen kongremizde söz alan konuşmacılar sendikamızın faaliyetleri ve geleceği ile ilgili düşünce ve önerilerini özgür bir biçimde açıklama, ülkenin hukuk sorunlarını tartışma olanağı buldular. Bu bakımdan çok verimli oldu. Kongrede iki önemli karar alındı: Birincisi, Yönetim Kurulu’nun 7 kişi yerine 5 kişiden oluşması yönünde tüzük değişikliği yapıldı. Daha hızlı karar alabilmek ve verimli olabilmek için buna ihtiyaç duyuldu. Yerinde olmuştur. Yeni Yönetim Kurulu oluşturuldu ve arkasından yeni yönetim belirlendi. Yönetim Kurulu büyük ölçüde yenilendi de denilebilir. Karşıyaka Yargıcı Ayşe Sarısu Pehlivan, İzmir BAM Yargıcı Mehmet Öner, Şanlıurfa Yargıcı Taner Temur, Anadolu Adliyesi Yargıcı Selçuk Kaya ve Anadolu Adliyesi Yargıcı Dr. Enver Kumbasar yeni Yönetim Kuruluna seçildi. Yönetim Kurulu, tüzük gereği yaptığı ilk toplantıda, seçimle görev bölümü yaparak; önceki Başkan Ayşe Sarısu Pehlivan’ı yeniden Sendika Başkanlığına seçmiş, Genel Sekreterliğe Enver Kumbasar, Başkan Yardımcılıklarına Mehmet Öner ve Taner Temur ile Saymanlığa Selçuk Kaya’yı seçerek görevlendirmişlerdir. Yeni yönetim olağan koşullarda üç yıl görev yapacaktır.

    H.D.: Yeni dönemde hedefleriniz neler, ne tür çalışmalar yapacaksınız?

    E.K.: Kongrede ve ilk Yönetim Kurulu toplantısında, büyük bir dayanışma örneği verildi ve bunun sürmesi için çaba gösterilmesi genel eğilim olarak ortaya konuldu. Sendikamızın amacı, aslında tüzüğümüzün “Sendika’nın amacı ve ilkeleri” başlıklı 3. maddesinde ayrıntılı bir biçimde gösterilmiştir. Özet olarak ifade etmek istersem; hukuk devletinin korunması ve güçlendirilmesi, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile yargıç güvencesi ve savunma makamının bağımsızlığı ve etkinliğinin artırılması, adil yargılanma koşullarının sağlanması, toplum ve iş barışının sağlanması, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin temel ilkelerinin korunması ve güçlendirilmesi, tüm çalışanların hak ve özgürlüklerinin korunup geliştirilmesi, yargı etiğinin gözetilmesinin sağlanması, örgüt içi demokratik yapının gözetilmesi. Bu genel amaç ve ilkeler ışığında, önceki yönetim dönemlerindeki faaliyetlerimizden edindiğimiz kazanım ve deneyimleri de kullanarak faaliyetlerimizi sürdüreceğiz. Bu bağlamda, yeni dönemde; sendika üyelerimizle iletişimi artırıp dayanışmayı güçlendireceğiz. Yeni üye kazanımı yollarını arayacağız. Diğer sivil toplum örgütleriyle daha yakın ilişkiye girme yönünde çaba göstereceğiz. Bu amaçla çeşitli kurum ve kuruluşlara ziyaretler ve müşterek çalışmalar yapmayı planlıyoruz. Derginiz yöneticileriyle yaptığımız görüşme ve bu çalışma bunun ilk örneğidir. Sizlere bunun için yönetim adına teşekkür ediyoruz. Salgın hastalığın seyrine göre, çeşitli hukuksal konularla ilgili tek başımıza ya da diğer hukuk örgütleriyle ortaklaşa açık oturumlar düzenlemeyi planlıyoruz.

    H.D.: Az önce kısaca değindiniz ama örgütlenme zorluklarınızdan biraz bahseder misiniz? Özellikle yeni kadrolara ulaşabiliyor musunuz?

    E.K.: Sendikamızın üye sayısı elbette ki istediğimiz düzeyde değil. Bu bizi umutsuz kılmıyor. Her birimiz hangi zorluklardan ve mücadelelerden çıkıp geldiğimizi gayet iyi biliyoruz. Son yıllarda mesleğe alınanların belli bir anlayış çerçevesinde alındıkları yönünde kamuoyunda, en azından yargı camiasında yaygın bir kabul bulunmaktadır. Öte yandan bazı üyelerimizin muhatap oldukları soruşturma ve sürgün gibi atamalar nedeniyle birçok meslektaşımızın sendikamıza çekingen yaklaşmasına, uzak durmasına yol açtığı da bir gerçektir. Bütün bu zorlukları aşarak kendimizi en iyi şekilde ifade ederek, meslektaşlarımıza ulaşmaya çalışacağız. Az da olsa üye sayımızda artış sağlayabileceğimizi umuyoruz. Nitelik önemli, ancak üye sayımızı da artırmamız gerektiğinin bilincindeyiz. Zorluk var ancak umutsuz değiliz.

    H.D.: Sürgün olarak nitelediğiniz atamalardan söz ettiniz.

    E.K.: Evet, sendikamız üyesi bazı meslektaşlarımız çok haksız ve hukuksuz bir şekilde, kıdemleri ve aile durumları dahi düşünülmeden uzak illere adeta “sürgün” niteliğinde atama yaşamışlardır. Sizlerin de gayet iyi tanıdığı, sendikamızın önceki Genel Sekreteri, emekliliğine ramak kalmış değerli yargıç İbrahim Fikri Talman arkadaşımız Van’a sürülmüştür. Yine biliyorsunuz daha önce uzak illere sürülen üye meslektaşlarımızdan Aydan Büyükyıldız, Füsün Çağlar ve Tamer Akgökçe emekli olmak zorunda kalmışlardır. Sn. Talman gibi Yönetim Kurulu üyemiz Taner Temur Şanlıurfa’ya, sendika üyemiz Aydın Başar ise Kars’a sürülmüştür. “Sürülmüş” kavramını kullanıyorum; çünkü bu kıdemdeki yargıçların bu atamaları yaşamamaları gerekirdi. Atamalar büyük mağduriyetlere yol açmıştır. Bir çeşit cezalandırma niteliğinde olmuştur. O nedenle “sürgün” kavramını kullandım. Bu arada şunu da belirtmeliyim, son kararnameyle Şanlıurfa’ya gönderilen Selçuk Kaya Anadolu Adliyesine, Kayseri’ye gönderilen üyemiz Nuh Hüseyin Köse İzmir’e atanmışlar, bir şekilde mağduriyetleri bir ölçüde giderilmiştir.

    H.D.: Bu arada Sendika Başkanınız görevinden açığa alınmıştı. Hukuki durumu nedir, gelişmelerden bilgi verir misiniz?

    E.K.: Evet, önemli bir konuyu açtınız. Sendikamızın Başkanı Karşıyaka Yargıcı Sayın Ayşe Sarısu Pehlivan, cezaevinde açlık grevinde ölen bir sanık için sanal ortamda bir kadın, bir anne, bir insan ve bir yargıç olarak yaşam hakkını savunur nitelikte duygularını paylaştı. Bu paylaşım gerekçe gösterilerek üç ay süreyle geçici olarak görevden uzaklaştırıldı. Bu ağır bir karardı. Üç ayın bitiminde yasa gereği iki aylık bir uzatma daha yapıldı. Artık göreve başlayacağını beklerken, son gün yapılan bir tebligatla göreve başlatılmamış, ucu açık şekilde görevden açığa alma disiplin tedbirinin sürdürüleceği kendisine bildirilmiştir. Sendika olarak yapılan işlemlerin hukuka uygun ve adalet duygularıyla bağdaşık bulmuyoruz. Bu durumu 16 Kasım 2020 tarihli bir Yönetim Kurulu kararıyla tespit edip Hakimler Savcılar Kurulu’na bildirdik. Hukuksuzluğun bir an önce giderilmesini, disiplin soruşturmasının bir an önce bitirilmesi ve Başkanımızın göreve başlatılmasını yüksek düzeyde talep ettik. Bekliyoruz.

    H.D.: Biraz da yargının genel sorunlarına değinelim, ne dersiniz? Yargının bugünkü durumunu nasıl tanımlarsınız?

    E.K.: Siz de takip etmişsinizdir. Basına yansıdığı kadarıyla biliyoruz ki, bugün yargıya olan güven yüzde kırkların altına düşmüş ve bu durum kabul edilebilir değildir. Toplumun büyük bir kesiminin adalet talep ve beklentisi en yüksek düzeyde dillendirilmektedir. Bu, neden böyle olmuştur? Anayasada siz ne kadar “hukuk devleti”, “bağımsız yargı”, “yargıç güvencesi”, “doğal yargıç”, “hakimlere emir ve talimat verilemez, telkinde bulunulamaz” yazarsanız yazın; eğer yargınız gerçek anlamda bağımsız, yargıcınız tam bir güvence altında değilse, bunları sağlamanız olanaklı değildir. Anayasa değişiklikleriyle yeni oluşturulan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” içinde Hakimler Savcılar Kurulu da biliyorsunuz yeniden yapılandırıldı. Anayasanın 159. maddesine göre Hakimler Savcılar Kurulu 13 üyeden oluşur. Adalet Bakanı ve Müsteşar doğal üyelerdir. Kurulun dört üyesi Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan, kalan yedi üye ise Anayasada gösterilen usule göre Türkiye Büyük Millet Meclisince seçilir. Mecliste çoğunluk Cumhurbaşkanının partisine ait ise, belirlemeyi dolaylı olarak Cumhurbaşkanı yapmış sayılır. Yeni sistemde Cumhurbaşkanının partili olduğunu da biliyoruz. Böylece, Kurulun bütün üyeleri doğrudan ya da dolaylı olarak partili Cumhurbaşkanı tarafından atanmış olmaktadır. Bu şekilde oluşturulmuş bir Kurulun yargıya ilişkin Anayasada belirtilen ilkeleri gerçek anlamda hayata geçirmesi olanaklı olabilir mi? Demokrasi ve hukuk devleti ancak güçler ayrılığı ilkesine dayanır. Özellikle yargı gücünün bağımsızlığı yaşamsal önem taşımaktadır. Yargıçların mesleğe kabul, atanma ve disiplin işlemlerini yapmakla yükümlü Hakimler Savcılar Kurulu’nun doğrudan ve dolaylı olarak Yürütme gücü tarafından belirlendiği bir sistemde, güçler ayrılığından söz etmek olanaklı olamaz. Güçler ayrılığının olmadığı yerde, demokrasi ve hukuk devletinden bahsedilemez. Geldiğimiz bu noktada maalesef ülkemizde yargı bağımsızlığından, hukukun üstünlüğünden söz etmek inandırıcı olamamaktadır. Öte yandan son dönemde Anayasaya göre bütün kurum ve kişileri bağlayan Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan ilk derece mahkemeleri (örneğin, BERBEROĞLU kararı), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarının gereğini yerine getirmeyen mahkemelerin (örneğin, KAVALA kararı) bu tür uygulamaları hukuk devleti inancını yerle bir etmektedir. Haksız tutuklamalarla ilgili hak ihlalleri sürmektedir. Toplantı ve gösteri hakkının kullanılmasına ilişkin uygulamadan kaynaklanan sorunlar her gün yaşanmaktadır.

    H.D.: Son günlerde yeniden “Yargı reformu” gündeme getirildi. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    E.K.: Bu sözü çok sık duyduk. Gerçekten de geçmişte yargı ve hukuk devleti alanında “reform” niteliğinde değişiklikler yapıldı. Temel yasaların değiştirilmesi, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının tanınması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının iç hukukta sonuç doğurmasının kabulü gibi. Bütün bunlara rağmen günümüzde geldiğimiz nokta itibariyle toplumun önemli bir kesimi yargıya güvenmiyor, uygulamadan memnun değil, içten ve dıştan ülkedeki hukuk düzenine ve uygulamasına yönelik genel bir güvensizlik olduğu ortadadır. Ayrıca “reform” adına ne yapılacağı da henüz açıklanmış değildir. Böyle bir ortamda “Yargı reformu” söylemi çekici gelebilir. Ancak umut ışığı gözükmüyor. Bakalım, göreceğiz.

    H.D.: Buradan nasıl çıkılacak? Bu bağlamda yargının diğer bileşenleri ve sivil toplum örgütleriyle birlikte neler yapılabilir? Sendikanızın bu yöndeki bakışını aktarır mısınız?

    E.K.: Elbette. Özetleyerek aktardığımız bütün bu olumsuzluklar karşısında asla umutsuz değiliz. Dayanışmamızı güçlendireceğiz, mücadelemizi sürdüreceğiz. Yalnız da değiliz. Her ne kadar mesleki olarak işbirliğine gidebileceğimiz bir örgütlenme gözükmemekte ise de, yargı ve hukuk alanında dayanışabileceğimiz önemli örgütlenmeler mevcuttur. Başta barolar olmak üzere, hukuk dernekleri, sizin gibi dergiler çevresinde toplanmış hukukçular ve başta sendikalar olmak üzere diğer sivil toplum örgütleri. Sendika olarak bunlarla önümüzdeki dönemde daha fazla iletişime girmeyi, ortaklaşa çalışmalar yapmayı değerlendiriyoruz. Ülkemizde hukuk devleti ve yargı bağımsızlığının yerleştirilmesi sürekli mücadele etmeyi gerektiriyor. Bunu yapmaya çalışıyoruz.

    H.D.: Düşüncelerinizi zaman ayırıp bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Eklemek istediğiniz son bir şey var mı?

    E.K.: Düşüncelerimizi okuyucularınızla paylaşma olanağı verdiğiniz için Sendikamız adına çok teşekkür ediyorum. Aydınlık günler diliyorum.

  • Türkiye Depreme Hazırlanabilir Mi?

    Dinamik bir yapıya sahip olan Dünya’mızın en dış katmanı Litosfer (Taşyuvar) Levha adını verdiğimiz hareketli parçalardan oluşuyor. Bu parçaların hareketlerinin neden olduğu olaylardan biri de levha sınırları boyunca meydana gelen tektonik hareketlerin bir sonucu olan depremler. Dünya’daki depremlere bakıldığında bunların belli kuşaklar boyunca dizildiği görülür. Örneğin Dünya’daki en büyük depremler Pasifik Okyanusunu çevreleyen ve “Pasifik Ateş Çemberi” olarak bilinen kuşak boyunca sürekli olarak oluşmaktadır. Bir diğer önemli deprem kuşağı ise güneydoğu Asya’dan başlayarak Batı Avrupa’ya kadar uzanan Alp-Himalaya Dağ kuşağıdır. Türkiye bu binlerce kilometre uzunluğundaki deprem kuşağının orta kesiminde yer alıyor. Bu nedenle Anadolu toprakları bu kuşaktaki diğer bölgeler gibi milyonlarca yıldır yıkıcı depremlerden etkileniyor ve etkilenmeye de devam edecek. Depremler Dünya’da insanoğlu yok iken de oluyordu, insan nesli yok olup gittikten sonra da olmaya devam edecek.

    Depremin nedenleri, oluştuğu ve oluşabileceği yerler, olası büyüklüğü, olduğu takdirde nereleri nasıl etkileyebileceği gibi konular farklı disiplinler tarafından araştırılıyor. Bugünün bilim düzeyi içerisinde bu sorulara belli olasılıklar dâhilinde cevap vermek mümkün ise de depremin nerede, hangi büyüklükte ve daha da önemlisi ne zaman olacağını kesin olarak bilmek mümkün değil. Bu konuda bilim insanlarının önündeki en büyük engel her depremin kendine has özellikleri olması, bu nedenle de bir depremde elde edinilen bilginin diğer depremlere birebir uygulanmaması. Bugün toplumun genel beklentisi bilim insanlarının depremin olacağı anı ve yerini önceden bildirmesi ve böylece depremi en azından can kaybı olmadan atlatmak ise de bu beklenti maalesef bugün için uzak bir hayalin ötesine geçemiyor. Bu durumda da yapılacak yegâne iş kalıyor: Olması kaçınılmaz olan yıkıcı depremin vereceği zararı azaltmak ya da daha yaygın tabiri ile depreme hazır olmak.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 28. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Giresun Sel Olayı (22-23.8.2020) Üzerine Bir Değerlendirme

    ÖZET

    Giresun İl’inde 22-23.08.2020 tarihindeki yüksek yağış, Aksu vadisindeki Dereli ilçesinde, Yağlı Dere’de, Harşit Çayında, Çanakçı’da, Pazar Çayında vd vadilerde sel ve taşkınlara sebep olmuştur. Önemli miktarda mal ve daha da acısı can kayıplarının olması dikkatimizi sebep/ sonuç ilişkilerine çekmiştir. Dağlık arazideki ormanları yok eden HES’ler, taş ocakları, dağ yolu yapım tekniğine uyulmadan yapılan yollar, ormanlardaki aşırı kesimler yüksek yağışın çamur seline dönüşmesinin başlıca sebepleridir. Dere yataklarındaki kum/çakıl ocakları, dere yataklarının beton kanala alınıp, taşkın alanına bina vd. tesislerin yapılması sellerin etkisini ve zararını arttırmıştır. Daha da önemli olan, mevcut yağış, akış verilerine rağmen; incelemek, değerlendirmek ve gereğini yapmakla görevli sistemin “kamu yararını gözetemez” ve bu amaca yönelik karar veremez, çalışamaz duruma getirilmiş olmasıdır.

    1. GİRİŞ

    Karadeniz Bölgemizde dağlık araziye düşen yüksek yağışlar sellere dönüşmekte ve önemli ölçüde zarar vermekte, can kayıpları da olmaktadır. Giresun havzalarına düşen yüksek yağışlar 22-23.08.2020 tarihinde de sel felâketine dönüşmüştür. Bu sel olayının etkileri üzerine birçok kaynaktan verilmiş haber ve resim vardır. Yağışın sele dönüşmesi konusunda da çalışmalar yapılmıştır. Bunlardan birisi de Türkiye Ormancılar Derneği’nin düzenlediği kapsamlı rapordur (10.9.2020). Konuyu yağış/ akış ilişkisi ve iklim değişikliği açısından da ele almak gerekmektedir. Dağlık arazide ormanlardakiişlemleri,fındıkdikimalanlarını, derelerin taşkın yataklarına yerleşimleri, taş, kum ve çakıl ocaklarını, hidroelektrik santrallarını (HES) bir de bu sayısal verilere göre değerlendirmek uygun olur.

    Herhalde insanlarımızın ölmesini, evlerinin yıkılmasını, arabalarının, iş yerlerini tahrip olmasını, dağlarımızın göçmesini kimse istemez. Ama sistem ve bu sistemde değerlendirmeleri yapanlar ile uygulayanlar veya uygulamak zorunda bırakılanlar bütün bu felâketlere sebep olmaktadırlar.

    2. SEL OLAYI 22-23.8.2020

    Giresun İli’nde Aksu Çayı (Dereli) ile Pazar Çayı, Yağlı Dere, Harşit Çayı vd derelerin havzalarına düşen yüksek (Sağanak) yağış sele dönüşmüş, can ve mal kayıplarına sebep olmuştur. Meteoroloji Bölge Md’lüğünün ölçmelerine göre; 1 m2’ye Giresun’da 52 mm, Yağlıdere’de 80,8 mm Bulancak’ta 82,7 mm, yağış düşmüştür. Bu miktarlar daha sonra gelen bilgilere göre daha da artmıştır. Tirebolu- Doğankent (Harşit) yolundaki menfez çökmüş, Jandarma aracı dereye düşmüş, 5 er ile 1 vatandaş ölmüşlerdir. Çaldağı, Akkaya, Dereli, Tirebolu vd. yerleşim yerlerinde sele kapılıp, ölenler olmuştur. Dağlık arazide yamaç göçmeleri yolları kapatmıştır. Dereli’de suyun yüksekliği 2 m’yi geçmiş, iş yerlerini su basmış, sel arabaları da sürüklemiştir. Selin getirdiği dal, odun, moloz, taş vd. materyal her tarafı kaplamıştır. Derelerin taşkın alanlarına yapılan binalar (Espiye Soğukpınar’da dere kenarına yapılmış olan cami de) yıkılmıştır. Toplam 14 kişinin (5 asker) hayatını kaybettiği, 17 binanın yıkıldığı, 369 binanın hasar gördüğü bildirilmiştir. Daha önce de bölgede 21-23.11.2009 tarihindeki yağışlar da sele dönüşmüş ve birçok ev yıkılmış veya zarar görmüştür.

  • Her Yangın Çıktığında Yüreğimize Düşen Kor

    Koskoca bir yazı yine yangınlarla geçirdik. İhmal miydi bu yangınları söndürülmez yapan, yoksa bir türlü görmek istemediğimiz iklim krizi mi? Her yangın haberi geldiğinde herkesin aklına aynı soru geliyor: Yanan doğa harikası bu yerler imara mı açılacak?

    Peki, neden? Yani neden hep aynı soru akıllara düşüyor? Neden her yangının ardından “buraları artık otel ya da villa yaparlar” diye düşünüyoruz. Bu düşünceye kapılmakta haklı mıyız? Bence evet… Sorun güven sorunu yani… Peki nasıl başladı bu güven sorunu?

    Bir tarih yanarken

    Yaşımdan ötürü benim için en eski ve en büyük yangın, tarihi Haydarpaşa Garı’ydı. Çocukluğumdan beri Ankara’ya gitmek için heyecan duymamın en büyük nedeni o tarihi gardan trene binmekti. 2010 yılının sonbaharında televizyondan cayır cayır yanarken gördüm tarihi garı. O yandıkça beni de kor ateşler alıyordu sanki. Yangının ardından gar kapatıldı. 2012 yılına gelindiğinde tarihi garın önce otel yapılacağı söylendi. Sonra da tren seslerinin çınladığı gar kaderine terk edilmiş gibiydi artık. Çok sayıda yurttaş garın eski fonksiyonuna kavuşması için mücadele etti, hâlâ da ediyor, 2015 yılında garın aslına uygun restore edileceği duyuruldu. Koca bir tarihe tanıklık eden gar binası ise sessizliğin içinde eski günlerine kavuşmayı bekliyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 28. sayısında okuyabilirsiniz.