Blog

  • Söyleşi: “Uluslararası Ceza Hukuku” ve Filistin Meselesi

    Rusya – Ukrayna çatışmasında, barış ve demokrasi çığlıkları atanlar, yaşananları soykırım olarak nitelendirenler ve kendi ülkesindeki Rusları Rsuya aleyhine açıklamalarda bulunmaya zorlamaya çalışanlar, İsrail’in Filistin’e dönük saldırısı ve yaptığı katliamlara karşı oldukça sessiz. Sessizliğinin nedeni ise, İsrail’e verdiği destekte kendini gösteriyor. Uluslararası hukukun özneleri olan devletlerin bu olaylar karşısında aldıkları farklı tutumlar ve buna rağmen İsrail’e karşı nelerin yapılabileceği herkesin gündeminde. Biz de Dr. Cemil Ozansü’den bu soruları bizim için yanıtlamasını rica ettik.

    “Uluslararası ceza hukuku” formları hukuk mu siyaset mi?

    Cemil Ozansü: Soykırım, insanlığa karşı suçlar gibi uluslararası ceza hukukunun core international crimes saydığı fiiller geleneksel ve tipik ceza hukuku enstrümanları değildir. Bunların liberal-laik bir ceza hukuku düzeninin öngördüğü sübjektif-objektif birliği prensibini esas almaları pratikte mümkün olmadığı gibi, ilgili suç tipleri dikkatli bir biçimde incelendiğinde, bunların süper-saik suçları oldukları da hemen tespit edilecektir (saik + alışıldık tipik eylemler = süper politik suç). Birer süper-saik suçu olarak bunlar, aslen hukukun değil etiğin, bu örnekte de politik-etiğin alanına aittirler; başka bir açıdan suç ile günahın birbirine karıştığı yeni tip bir hukukimsi yapıyı tanımlarlar. Uluslararası ceza hukuku ve temel uluslararası suçlar denildiğinde bu yapısal farklılığın her zaman bilincinde olunmalıdır. Şüphesiz bu “suçlar” söz konusu olduğunda da, sıradan-apolitik suçların kanunilik analizinde olduğu gibi tipiklik unsurlarından bahsedilecektir, çünkü bu “suçlar” da bir hukuk gramerine uygun olarak kurulmuşlardır. Fakat bunların barındırdığı yüksek politik töz, ancak tarihsel ölçekte doğru bir biçimde kavranırsa, bu “suçların” hakiki maksatlarına uygun bir biçimde daha fonksiyonel kullanılmaları mümkün olabilir.

    Klasik suçlar ve geleneksel ceza hukuku biçimlerinden farklı olarak anılan uluslararası suçlarda meşruiyetin kaynağı devlet egemenliği değildir. Bunun yerine, “uluslararası toplum” adı altında bir soyutlama yapılarak bu kategorinin referans alınması beklenir. Ancak bu “uluslararası toplum” birbiriyle tamamen türdeş öznelerden oluşmadığından, bu soyutlamanın somutlaştığı her uğrakta, yani buradaki inceleme konumuz olan uluslararası ceza hukuku biçimleri bakımından bir ceza hukuku mekanizmasının ortaya çıktığı her uğrakta “uluslararası toplum” soyutlamasının taşıdığı bu sis perdesi dağılır ve birden gerçek güç ilişkileri ve gerçek büyük güçlerin kurduğu ve yürüttüğü mekanizmalar belirginleşir. Başka bir ifadeyle yüksek ahlak değerleri usule döndüğünde ve bir mekanizmada ifade bulmak zorunda kaldıklarında ancak onları taşıyan güçlerin elindeki bir enstrüman olduklarında anlam taşıyabilecekleri görülür. Bu, kesinlikle bir samimiyetsizlik, iç çelişki, riyakarlık vb. gayri-ahlaki bir durum değildir; bilakis uluslararası hukukun ve bilhassa uluslararası ceza hukukunun yalınkat gerçekliğidir. Şu hâlde uluslararası ceza hukuku formlarını fonksiyonel biçimde kullanmak istersek, her zaman ve öncelikle bunların pür politik anlamlar taşıdığını göz önünde bulundurmalıyız.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yargıda Rüşvet İddiaları ve Çürümenin Başka Bir Türü

    Ülke yargısı 2023 yılında, önceki yıllardan pek farkı olmayan kararlar vermeyi devam ettirdi. Bunlar arasında en dikkat çeken Gezi Davası kararı oldu. Mahkemece tüm sanıklar için verilen hapis cezalarının Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından kısmen onanması ve kısmen bozulması dikkat çekti. Dava dosyasının iyice incelendiği ve adil bir karar verildiği izlenimi yaratmak adına, ikinci dereceden bir kısım sanık için verilen bozma kararı yanında, davanın asıl sanıkları için onama kararı verildi ve bu kararların yoğun eleştiri ve tartışma yarattığı bir sırada gündeme bomba gibi düşen başka bir gelişme yaşandı. Birgün Gazetesi yazarı Timur Soykan’ın, “Başsavcının Rüşvet Çığlığı: Çürüyoruz” başlıklı yazısında, 06.10.2023 tarihinde İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı’nın Hakimler ve Savcılar Kurulu’na bir yazı göndererek, Anadolu Adliyesindeki rüşvet olaylarını anlatarak, uyuşturucu kaçakçılarının, yasadışı bahisçilerin, milyonlarca lira para gasp edenlerin nasıl tahliye edildiğini, ayrıca erişim engeli kararlarının para karşılığı verildiğini, yargı içinde bir çete oluştuğunu iddia ederek gereğinin yapılmasını istediği hususunun haberleştirildiği Başsavcı’nın yazısında, daha önce Sulh Ceza Hakimi ve şimdi Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan bir hakim ile daha önce Anadolu Adliyesi Adalet Komisyonu Başkanı, şimdi İstanbul Adliyesi Adalet Komisyonu Başkanının isimleri verilerek suçlandığı görülmektedir.

    Suçlamalarda genel olarak, adı geçen Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı’nın, Sulh Ceza Hakimi olarak görev yaptığı sırada çıkar karşılığı tahliye ve erişim engeli kararları verdiği, Adalet Komiyonu Başkanı’nın ise, bir iş adamının davasında beraat kararı verilmesi için davaya bakan Asliye Ceza Hakimi nezdinde girişimlerde bulunduğu, 3 ayrı hakimin görevden alınmasını istediği, erişim engeli kararları vermeleri için hakimlere baskı yaptığı, istemini kabul etmeyen hakimlerin yetkilerini değiştirdiği, hükümlü bir şahsın tahliyesi için aracılık ettiği, yine bir basın mensubunun davasını İstanbul Anadolu Adliyesine naklettirdiği şeklinde iddialara yer verildiği anlaşılmaktadır. Bunların dışında, hakkında iddialar bulunan Sulh Ceza Hakimi’nin imza attığı adli kontrol kararlarına ait 15 dosyanın, Başsavcı talimatı ile bir Başsavcı Vekili tarafından incelendiği, bu dosyalardan birinde yüksek miktarda uyuşturucu madde ile yakalanan bir şahıs ile bir polisin tutuklanmaları sonrasında, Sulh Ceza Hakimi’nin tutuklu şahsı tahliye ettiği, Savcılığın yaptığı itirazın reddedildiği, yine başka bir uyuşturucu dosyasında tutuklu şahsın etkin pişmanlık göstermesi nedeniyle sözü geçen Sulh Ceza Hakimi tarafından tahliye edildiği, 1,5 milyon Euro paranın gaspçılar tarafından çalınması olayından dolayı 3 şüphelinin yurt dışına kaçmak isterken, bir şüphelinin ise kaçmak için sahte evrak düzenlerken yakalandıkları, ancak sahte evrak düzenleyen şüphelinin kısa süre sonra aynı hakim tarafından serbest bırakıldığı, bir başka olayda ise aynı hakim tarafından 22 şüphelinin yasa dışı bahis suçundan tutuklanmaları sonrası, iki ay geçmesi ile 3 şüpheliyi tahliye edildiği, Savcılığın tahliyelere yönelik itirazlarının reddedildiği, tüm bu olaylarda kamu görevlisi olmayan bazı şahısların da iştiraki bulunduğu, bu yüzden Savcılığın bu şahıslara yönelik olarak soruşturma başlattığı haberleri de yansımıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • “Tutuklu Milletvekillikleri Sorununda” Son Perde ve Bireysel Başvuru Hakkının Geleceği: “Can Atalay” Vakası

    1.Giriş

    Türkiye, 2011 TBMM seçimlerinden bu yana “tutuklu milletvekilleri” olarak addedilen ve bir temsili demokraside rahatlıkla “oksimoron”[1] olarak nitelendirilebilecek bir olgu ile yüzleşmektedir. Üstelik bu durumun “milli iradeci”, Prof. Dr. Zafer Toprak’ın tabiri ile çoğunlukçu, milli iradeci, “siyasi popülist” bir iklimin hâkim olduğu coğrafyada olması bu çelişkiyi daha arttırmaktadır.[2]

    Bu çelişki, en nihayetinde tabii ki Anayasa Mahkemesi kararlarına da konu olmuştur. 2011’den bu yana Mahkeme, milletvekili seçildiği hâlde cezaevinde tutulmaya devam eden milletvekillerinin başvurularına ilişkin çok sayıda ihlal kararı vermiş; buna rağmen hâlen her yasama döneminde tutukluyken milletvekili seçilen yahut milletvekiliyken dokunulmazlığı  kaldırılarak tutuklanarak cezaevine konulan kişilerin yaşadığı mağduriyetler ve anayasaya aykırı bu hukuki uygulamalar kamuoyunun gündeminde yer almaktadır.

    Bu bağlamda 14 Mayıs 2023 seçimlerinde Hatay’dan milletvekili seçilen ve “Gezi Parkı davasından”[3] tutuklu olan Can Atalay, milletvekili seçilmesini müteakip tahliye edilmesi sebebiyle dosyasının olduğu Yargıtay’a başvuruda bulunmuş; Yargıtay 13. Ceza Dairesi ise Atalay’ın tahliyesini reddetmiştir. Bunu takiben yapılan bireysel başvuruda ise AYM, daha önceki içtihadını takip ederek haklı olarak Atalay hakkında hak ihlali tespitinde bulunmuş; ancak bu karar da ısrarla Gezi Parkı dosyasını görüşen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından uygulanmamıştır.

    Aşağıda hukuk devleti ve anayasal devlet ile hiçbir suret ile bağdaşmayan bu kararlara değinmeden öncelikle AYM’nin 2011’den bu yana verdiği “tutuklu milletvekilleri” içtihadı aktarılacak, ardından AYM’nin “Can Atalay” hakkında verilen kararlarının uygulanmaması ve  AYM’nin bireysel başvuru yoluna ilişkin yetkilerine dair muhtemel kanun değişikliklerinin sonuçlarına değinilecektir.

    2. Anayasa Mahkemesi’nin Tutuklu Milletvekilleri İçtihadı

    Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) cezaevinde tutuklu iken milletvekili seçilen kişiler hakkında bireysel başvuru yolunda önemli ve tutarlı bir içtihat oluşturduğu görülmektedir.  Mahkemenin bu husustaki içtihadını oluşturduğu temel kararlar Mustafa Ali Balbay[4] ve  Mehmet Haberal[5] başvurularıdır. Her iki başvuruda da AYM, özetle tutuklu olan kimselerin milletvekili seçildikten sonra tahliye edilmemelerinin, onların yasama faaliyetlerine katılmalarını engellediğini belirtmiş, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı kadar seçme ve seçilme hakkı üzerindeki etkisini dikkate almış ve kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile bağlantılı olarak seçme ve seçilme haklarının da ihlal edildiğine hükmetmiştir. Diğer bir ifadeyle Anayasa Mahkemesi, bir milletvekilinin tutuklanmasının ancak ve ancak çok katı bir gereklilik testine tabi tutulduktan sonra mümkün olabileceğini ifade etmiştir[6].

    AYM’nin tutuklu milletvekilleri ile ilgili bir diğer temel kararı ise 6718 sayılı Anayasa Değişikliği Hakkında Kanun ile 1982 Anayasası’nın geçici 20. maddesi ile TBMM’ye sevkedilmiş tüm milletvekili dokunulmazlıklarının bir defaya mahsus kaldırılması üzerine verilmiştir[7]. Somut olayda başvurucu İstanbul milletvekili Enis Berberoğlu[8],  6718 sayılı Kanun sonucunda dokunulmazlığının kaldırılmasının akabinde tutuklanmıştır. Başvurucu, cezaevinde tutuklu olarak yargılanmaktayken 24 Haziran 2018’de yapılan 27. Dönem TBMM Seçimleri sonucunda yeniden milletvekili seçilmiştir. Başvurucunun 1982 Anayasası’nın 83. maddesi uyarınca yeniden milletvekili seçilmekle dokunulmazlığını bir kez daha kazandığı iddiasına karşın, Yargıtay 16. Ceza Dairesi, başvurucunun tahliye edilmemesine hükmetmiştir. Yargıtay 16. Ceza Dairesinin bu kararı sonucunda başvurucu  Enis Berberoğlu Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuş, Anayasa Mahkemesi ise  6718 sayılı Kanun’un geçiciliğine  vurgu yaparak 83. maddesindeki güvencelere aykırı şekilde başvurucunun tahliye edilmemesinin başvurucunun seçme ve seçilme hakkı ile bağlantılı olarak kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlali anlamına geldiğini tespit etmiştir. Bu ihlal kararına karşın, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Berberoğlu’nu tahliye etmemiş[9]; bu karar üzerine tekrar yapılan bireysel başvuruda[10] Anayasa Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığına ilişkin 153. maddesini vurgulamış ve tekrar kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile seçme ve seçilme hakkının ihlali tespitinde bulunarak bu kez 6216 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Yargılama ve Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesi kapsamında bu kez ihlalin giderilmesinden sorumlu mahkemenin (somut olayda İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi), ihlali nasıl gidereceğini hüküm kısmında detaylı biçimde açıklamıştır[11]. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, bu karar üzerine Enis Berberoğlu hakkında yeniden yargılama kararı vererek, yargılamanın durmasına hükmetmiş ve bu karar TBMM Genel Kurulunda okunarak daha önce milletvekilliği düşürülmüş olan Berberoğlu’nun milletvekiliği sıfatı tekrar kendisine iade edilmiştir[12].

    Tutuklu milletvekilleri hususunda Anayasa Mahkemesi’nin esaslı bir içtihat değişimini ortaya koyan ve Anayasa’nın 14. maddesine ilişkin “Can Atalay” kararından doğan tartışmaların çıkış noktasını oluşturan kararlar ise Leyla Güven[13]ve Ömer Faruk Gergerlioğlu[14] kararlarıdır. Mahkeme bu kararlarında özetle 1982 Anayasası’nın milletvekili dokunulmazlığını düzenleyen yasama dokunulmazlığının iki istisnasından biri olan 14. maddedeki hâllerin ne olduğunun yasal bir düzenleme ile açıklığa kavuşturulması gerektiğini, bu hâllerin ne olduğunun ve hangi suçlara denk geldiğinin tespitinin yargı organlarına bırakılmasının keyfîliğe yol açabileceğini açıklamıştır.[15] Mahkeme’ye göre TBMM bu hususta kanuni bir düzenleme yapmadan Anayasa’nın 14. maddesindeki hâllerin uygulanması, milletvekili dokunulmazlığına ilişkin anayasal güvenceler ile bağdaşmaz. Mahkeme’ye göre 1982 Anayasası, Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar” ibaresinin belirliliğini sağlama görevini kanun koyucuya vermiş, diğer bir ifadeyle yorum yoluyla 14. madde kapsamına giren suçları belirlemek için yargı organına açık bir yetki vermemiştir. Dolayısıyla AYM yargı organlarının, hangi suçun bu istisnaya karşılık geldiğine ilişkin bir tespit yapılmasını, dokunulmazlığın güvencelerinden faydalanamayan milletvekilleri açısından  “seçme ve seçilme hakkının” ihlali olduğu kanaatindedir.

    AYM’nin tutuklu milletvekilleri içtihadının son halkasını oluşturan “Şerafettin Can Atalay (2)”[16] kararının  odak noktasını da bu tartışma oluşturmaktadır. Mahkeme, konuya ilişkin yukarıda belirtilen tespitlerini yineleyerek, gerek yasama dokunulmazlığını koruma altına alan Anayasa’nın 83. maddesinin gerekse temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasını yasaklayan Anayasa’nın 14. maddesinin ancak demokrasinin korunması bağlamında ve hak eksenli yorumlandıkları takdirde işlevlerini tam olarak yerine getirebileceğini ifade etmiş, somut olayda mahkemelerin söz konusu anayasal hükümleri özgürlükler lehine yorumlamadığını ve onları da  böyle bir yorum yapmaya sevk edecek esasa ve usule ilişkin güvencelerin bulunduğu bir yasal sistem de bulunmadığını ifade ederek, yine kanuni bir düzenleme gerekliliğine vurgu yapmış ve Can Atalay’ın kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile bağlantılı olarak seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir.

    Bu karara karşın  Yargıtay 3. Dairesi ise AYM’nin vermiş olduğu kararın 6216 sayılı Kanun kapsamında belirtilen “yerindelik yasağına” aykırı olduğunu, yerindelik kavramını oldukça pejoratif biçimde kullanarak belirtmiş, AYM’nin 14. madde kapsamında yaptıklarının fiili olarak anayasa değişikliği anlamına geldiğini, bunun ise ancak TBMM tarafından tali kurucu iktidar sıfatıyla yapılabileceğini vurgulayarak, kararı uygulamayı reddetmiş; üstelik AYM üyeleri hakkında da suç duyurusunda bulunmuştur[17].

    Bu  noktada belirtilmesi  gereken bir husus da şudur: AYM, kamuoyunda esasen yanlış aktarıldığı üzere “anayasal düzene ve devletin bütünlüğüne karşı suçlar açısından” Anayasanın 14. maddesinin Anayasanın 83. maddesindeki yasama dokunulmazlığının istisnası olarak uygulanmasını kategorik olarak reddetmemektedir; tam aksine bu durumun yasal bir güvenceye kavuşturulmasını, hangi suçların 14. maddenin kapsamında yer aldığının belirtilmesi gerektiğini savunmaktadır. Esasında parlamentonun yapması gereken şekilde Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu vb. kanunlarda yer alan hangi suç tiplerinin Anayasa’nın 14. maddesindeki hâllerin kapsamına girdiğini açıkça düzenleyen bir kanun yapmak[18] yahut öğretide de savunulduğu üzere temel hakların  kötüye kullanılmasını önlemek için yetersiz/gereksiz görülen bu düzenlemeyi (1982 Anayasası’nın 14. Maddesi) kaldırmak gerekmektedir.[19]

    Böylece 1982 Anayasası’nın 14. maddesine ilişkin bu hususların düzenlenmemesi yoluyla oluşan yasama ihmali[20]  tam da “Ömer Faruk Gergerlioğlu” ve “Leyla Güven” kararlarında öngörüldüğü üzere, yargı organlarının açıkça keyfiliğine yol açmıştır.

    3. Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Son Kararı: Anayasanın Tastamam Uygulanmaması Ve  Kurumların İtibarı

    Tüm bu gelişmeler üzerine Anayasa Mahkemesi, bilindiği üzere  Şerafettin Can Atalay 3 kararında tekrar Can Atalay’ın haklarının ihlal ettiğine hükmetmiş ve daha önceki kararındaki hukuki pozisyonun arkasında durmuştur.[21]  AYM’nin bu kararda benzer Şahin Alpay-II kararı ve Enis Berberoğlu-III kararlarından ayrılan önemli bir yönü, AYM’nin  bu kez “bireysel başvuru hakkının” ihlal edildiğine hükmetmesidir.[22] Buna göre AYM’nin bireysel başvuru yolunda verdiği kararların uygulanmaması, bireysel başvuru hakkını ihlal edecektir. Böylece Mahkeme, çağdaşları Federal Alman Anayasa Mahkemesi ya da Macaristan Anayasa Mahkemesi gibi “temel hak türeten” bir yargı organı olarak işlev görmeye devam etmektedir.[23]

    Buna karşın Yargıtay 3. Ceza Dairesinin ise son kararı ile “yargı yoluyla hukuki kavramların aşınmasının” nadide ancak bayağı bir örneğini[24] oluşturduğunu ifade etmek gerekmektedir.  Anayasa hukukçusu Tolga Şirin’in de haklı olarak belirttiği[25] üzere Yargıtay 3. Ceza Dairesinin son kararında sadece birçok anayasal ve hukuki kavramın yanlış kullanılması değil[26]; aynı zamanda yüksek bir mahkemenin hiçbir kanuni bir dayanak olmaksızın  tamamen anayasadan ve yasadan kaynaklı yetkilerini kullanan bir yargı organının kararını hiçe sayması söz konusudur. Bu hususun  1982 Anayasası’nın hiç kimsenin kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağını söyleyen  6. maddesini de ihlal ettiği ortadadır. [27]

    Bu noktada akla gelen bir başka soru ise Anayasa Mahkemesi’nin yargısal aktivizm ile açıklanamayacak ve “anayasanın tastamam uygulanmaması”[28] anlamına gelen bu tutum karşısında ne yapacağıdır?

    Bu noktada yine karşılaştırmalı anayasa tarihinden bir örnek, anayasa yargısının meşruluğunun ve kurumların itibarının kolay elde edilemeyeceğini göstermesi açısından paylaşmaya değerdir.

    2. Dünya Savaşı sonrasında 1949 Bonn Anayasası ile kurulan Federal Alman Anayasa Mahkemesi’nin ilk sınavı, Soğuk Savaşın hemen başlangıcında Şansölye Konrad Adanuer’in yeniden silahlanma politikası kapsamında yurttaşlardan “ Savunma Harcı” alınmasına yönelik yasa teklifi sonucunda olmuştur. Bu teklif, her ne kadar yeni kurulan cumhuriyette iktidar ve muhalefeti karşı karşıya getirse de, teklifin anayasa ve siyasal tarih açısından asıl önemi ilk kez kamuoyunda bu denli politikleşmiş bir tartışmanın anayasa yargısı önüne taşınması ile olmuştur.[29] Avrupa Savunma Birliği’ne  Federal Almanya’nın yeniden katılmasına ilişkin anlaşmanın onaylanmasına dair yapılan iptal davası öncesinde Federal Hükümet, Cumhurbaşkanını “iptal davasının reddine” dair bir mütalaa vermeye teşvik etmiş; bunun Hristiyan Demokrat yargıçların çoğunlukta olduğu 2. Daire’de görüşülmesi için de hükümet davayı açan sosyal demokrat SPD grubuna karşı, uluslararası anlaşmalara karşı dava açılmasının  parlamento üstünlüğünü zedelediği hususunda bir  organ davası açmış ve böylece davanın 2. Daire’de görüşülmesini sağlamaya çalışmıştır.[30] Bu girişim ise “bumerang etkisi” yaparak geri dönmüş, Mahkeme  konuyu  Genel Kurul’a havale etmiş ve bu durum hükümet çevresinde şok etkisi yaratmıştır.[31]Genel Kurul’un vermiş olduğu karar ise parlamenter muhalefet açısından daha da  çarpıcıdır: Mahkeme, parlamentonun uluslararası anlaşmaları basit çoğunlukla onaylamasına dair bir kuşku bulunmadığını belirtmekle beraber, muhalefetin uluslararası anlaşmalara karşı iptal davası açmasının sadece bir hak değil, bir yükümlülük hatta anayasal bir görev (Verfassungsauftrag) olduğunu vurgulamıştır. Karara karşı bu dönemde  hükümet temsilcileri çok yoğun tepki göstermiş; kararın hukuki değil “ sıfır etkisinde (Nullum) olduğunu ifade etmişlerdir.[32] Dehler’in Anayasa’dan FAYM’nin en yüksek organ olduğunu çıkarmaya yönelik yasa girişimlerine karşı FAYM Yargıcı  Gerhard Leibholz’un  hazırladığı mütalaa Mahkeme tarafından 20’ye karşı 2 oyla kabul edilmiş ve gerek muhalefet gerekse de kamuoyunun desteği ile söz konusu yasal girişim akim kalmıştır.[33]

    Her ne kadar daha sonra  anlaşma Fransa Parlamentosunda kabul edilmese de ve Adenauer seçim zaferi ile anayasayı değiştirecek bir çoğunluk etse  de,[34] kararın esas etkisi yeniden silahlanmaya yönelik değildir. Mahkeme, yoğun hükümet baskısına karşın ortaya koyduğu  tutum ile başta basın olmak üzere kamuoyunun yoğun desteğini sağlamıştır.[35] Ve böylece Mahkeme’ye 1953’ten sonra Adalet Bakanının onayı olmaksızın kendi bütçesini çıkarma yetkisi tanınmıştır.

    Özetle belirtmek istediğimiz şudur ki, bir anayasal organ meşruluğunu şüphesiz anayasa metninden alır ancak toplumların “ anayasal inanç” olarak nitelendirebileceğimiz duygusunun  başta anayasa yargısı olmak üzere anayasal organlar için geçerli olmasının yollarından birisi de o organların kurumsal itibarlarına kendilerini sahip çıkmasıdır. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin bu Yargıtay 13. Dairesinin  bu “anayasasızlaştırma” girişimine karşı göstereceği kurumsal refleks de  anayasa tarihimiz açısından oldukça önemli bir  köşe taşını oluşturacaktır.

    4. “Atalay” Vakasının Ardından Anayasa Mahkemesi’nin Yapısına Dair Muhtemel Kanun Değişiklikleri ve  “ Hukuk Devleti” Açısından Sonuçları

    TİP Hatay milletvekili Can Atalay’ın Yargıtay 3. Dairesinin anayasaya açıkça aykırı bu iki kararı sonrasında tahliye edilmemesi ve böylece 1982 Anayasası’nın 153. maddesinin açık hükümlerine karşın AYM’nin bireysel başvuru kararlarının uygulanmaması sonucunda ise  AYM kararlarının etkiliğinin arttıracak yasal düzenlemeler yerine tam tersi şekilde AYM’nin bireysel başvuru konusundaki kararlarına ilişkin 6216 Sayılı Kanun’un 50. maddesinde değişiklik yapılarak, Mahkemenin  bireysel başvuruya ilişkin yetkilerinin sadece ihlal tespitinde ve tazminata hükmetme yetkisi ile sınırlandırılması gündeme gelmiştir.[36]

    Öncelikle tekrar ve tekrar vurgulamak gerekir ki insan hakları yargısının ve bunun en önemli araçlarından birisi olan bireysel başvuruda ihlal tespitinin nihai amacı eski hâle iadedir (restitio in integrum).[37] Bu noktada  6216 Sayılı Kanun’da değişiklik yaparak AYM’nin  bireysel başvuru kararlarını sadece ihlal tespiti ya da tazminata hükmetmekle sınırlamak, çoğu başvuruda ihlalin eski hâle iadesini mümkün kılmayacaktır.

    Oysa ki 6216 Sayılı Kanun ile bireysel başvuruda ihlal kararı sonucunda AYM’nin yapabilecekleri, karşılaştırmalı örneklere bakıldığı zaman mevcut durum ile dahi yetersizdir. Örneğin anayasa yargısı açısından bireysel başvurunun en başarıyla uygulandığı örneklerden birisi olan Federal Alman Anayasa Mahkemesi (FAYM), “anayasa şikayeti” adı verilen bireysel başvuru yolunda ihlal tespitinde bulunduğu zaman, eğer ihlale yol açan bir mahkeme kararıysa o kararı kaldırma (aufheben) yetkisine sahiptir.[38] Öyle ki ihlalin yasaya karşı yapılan bir anayasa şikayetinde tespit edilmesi durumunda ise FAYM, tıpkı norm denetiminde olduğu üzere o yasayı üstelik geçmişe etkili olacak şekilde de iptal etme yetkisini haizdir.[39] “Amparo” usulüyle yine başarılı bir bireysel başvuru örneğini oluşturan İspanyol Anayasa Mahkemesi ise, yine ihlale konu olan işlemi, mahkeme kararını hatta yasayı iptal edebilir, uygulanmasını sınırlayabilir ya da ihlal edilen hak veya özgürlüğün yeniden inşası için gerekli önlemleri alabilir.[40]

    Peki bu tür bir değişikliğin AİHM önünde etkisi ne olacaktır? Hiç şüphesiz AİHM de bir yargı yolunun etkili olması için koşullardan birisi olarak ihlalin giderilmesini (eski hâle iade) şart koşmaktadır.[41] Nitekim Anayasa Mahkemesi de Şerafettin Can Atalay-3 kararında esasında  Türkiye açısından bu muhtemel sonuca Gürcistan örneğini vererek, Apostol/Gürcistan kararında “Gürcistan Anayasa Mahkemesi’nin kamu mercileri veya yargı organlarınca alınan kararları iptal edebilme yetkisinin bulunmaması sebebiyle söz konusu başvuru yolunu etkili kabul edilmediğini” belirterek dikkat çekmiştir.[42] Bu nedenle 6216 Sayılı Kanunda yukarıda bahsedilen türden bir değişiklik AİHM önünde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunu etkisiz kılacak ve bireysel başvuru tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olmaktan muhtemelemen çıkacaktır.

    Hukuka aykırı biçimde tutularak, seçme ve seçilme hakkı ve kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı başta olmak üzere pek çok hakkı ihlal edilen TİP Hatay Milletvekili Can Atalay açısından ise kararın bu biçimde uygulanmamasının sübjektif sonucu ise muhtemelen AİHM önünde yapılacak muhtemel bir başvuruda Türkiye’nin bir kez daha AİHS’in kişi özgürlüğü ve güvenliğine dair 5. Maddesi ile birlikte AİHS’in 18. maddesini de ihlal etmesi gerekçesiyle ihlal tespiti ile yüzleşecek olmasıdır.[43]

    Tüm bu  tespitlerin ise anayasal bir devlet ve bir hukuk devleti açısından kuşkusuz çok kötü bir manzaraya işaret ettiğini açıklamaya ise lüzum bulumamaktadır.

    5. Sonuç Yerine

    Bir hukuk devletinin hiç kuşkusuz en önemli unsurlarından birisi mahkeme kararlarının uygulanmasıdır. Bu durum, merkezileşmiş bir anayasa yargısı modelinin benimsemiş bir ülke olan Türkiye’de ise Anayasa Mahkemesi kararları açısından daha da ayrı bir anlam ifade etmektedir.

    Çok partili demokrasiye geçildiğinden bu yana “milli irade” kavramının siyasal ve dahi anayasal tartışmaların merkezinde olduğu Türkiye’de ise “ tutuklu milletvekili” olgusu ve bu olguya ilişkin verilen Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması ise esasında anayasa hukukunun somut verileriyle açıklanması oldukça zor bir durumdur.

    [1] Türk  Dil Kurumuna göre “oksimoron”, zıt anlamlı iki kelime, kavramın bir arada kullanılmasıdır. Bkz. https://sozluk.gov.tr/oksimoron

    [2] Bkz. Ahmet Mert Duygun, Popülist Anayasacılığa Giriş, Anayasa Hukuku Dergisi – Cilt: 9/Sayı:19/Yıl:2020, s. 437vd.

    [3] Gezi Parkına ilişkin yapılan eylemlere dair AYM’nin çok sayıda verdiği “ toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı” ihlali de göz önünde bulundurulduğunda  bu davadan verilen mahkumiyetlerin değerlendirilmesi ise bambaşka bir yazının konusu olmayı hak edecekniteliktedir.

    [4] AYM, Mustafa Ali Balbay Başvurusu, Başvuru Numarası: 2012/1272.

    [5]AYM, Mehmet Haberal Başvurusu, Başvuru Numarası: 2012/849.

    [6] Tolga Şirin, Özgürlük ve Güvenlik Hakkı- Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi – 1 (Ankara: 2018), s.275.

    [7] İlgili anayasa değişikliği süreci ve eleştirisi hakkında bkz. Eyüp Kaan Demirkıran, Karşılaştırmalı Hukukta ve Türk Hukukunda Yasama Bağışıklıkları, Yetkin Yayınları, Ankara, 2023,  s.548vd. Bu anayasa değişikliği AİHM tarafından “anayasa değişikliğinin suistimal edilmesi olarak” nitelendirilmiş ve böylece uluslararası bir yargı organı tarafından bir “suistimalci anayasacılık” örneği olarak tespit edilmiştir. Bkz. AİHM, Kerestecioğlu Demir v. Turkey, Başvuru No: 68136/16.

    [8] AYM, Kadri Enis Berberoğlu(2) Başvurusu, Başvuru Numarası: 2018/30030.

    [9] Bu kararın eleştirisi için, Kemal Gözler, “İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Anayasa Mahkemesine Karşı”, https://www.anayasa.gen.tr/berberoglu-2.htm  (Erişim tarihi:10.01.2024)

    [10]AYM, Kadri Enis Berberoğlu(2) Başvurusu, Başvuru Numarası: 2018/30030.

    [11] Anayasa Mahkemesi’ne göre bunlar, yeniden yargılama  işlemlerine başlanılması, mahkumiyet hükmünün infazının durdurulması, başvurucunun hükümlü sıfatının durdurulması, yeniden yapılacak yargılama durma kararı verilmesidir.

    [12] Bu hususta bkz. Ulaş Karan, Milletvekilliği Düşürülen Bir Kişi Anayasa Mahkemesi Tarafından Verilen Bir İhlal Kararı Sonrasında Yeniden Milletvekili Sıfatını Kazanabilir mi?, Lexpera Blog, https://blog.lexpera.com.tr/milletvekilligi-dusurulen-bir-kisi-anayasa-mahkemesi-tarafindan-verilen-bir-ihlal-karari-sonrasinda-yeniden-milletvekili-sifatini-kazanabilir-mi/ (Erişim tarihi:10.01.2024)

    [13] AYM, Leyla Güven Başvurusu, Başvuru Numarası: 2018/26689.

    [14]AYM, Ömer Faruk Gergerlioğlu Başvurusu, Başvuru Numarası: 2019/10634.

    [15] Nitekim uygulamada Anayasanın 14. maddesinin kapsamına hangi suçların girdiği Yargıtay kararları ile tespit edilmeye çalışılmaktadır.  Bkz.Osman Serkan Gülfidan, Yasama Dokunulmazlığı- Müessesinin Amacı Karşısında 1982 Anayasasının Yasama Dokunulmazlığının Kapsamı ve Sınırları- Oniki Levha Yayınları, s.107vd.

    [16]Bkz. AYM, Şerafettin Can Atalay (2) Başvurusu, Başvuru Numarası: 2023/53898.

    [17]Bu kararın eleştirisi için bkz. Sibel İnceoğlu,  Milletvekili Av. Can Atalay’ın dokunulmazlığı üzerine, Bianet, https://bianet.org/yazi/milletvekili-av-can-atalay-in-dokunulmazligi-uzerine-281508 (Erişim Tarihi: 10.01.2024).

    [18]Bkz., Tevfik Sönmez Küçük, Anayasa Hukukunda Çağdaş Eğilimler Işığında Parlamenter Dokunulmazlıklar, Legal Yayıncılık, (İstanbul: 2019), s.370. Aynı yönde  tutuklu milletvekili sorunun  Anayasa’nın 14. Maddesinin farklı yorumlarından kaynakladığı yönünde bkz. Demirhan Burak Çelik, Tutuklu Milletvekilleri, Seçme ve Seçilme Hakkı ve Anayasa Mahkemesi, in: Seçim, Demokrasi ve Seçim Sistemleri Sempozyumu (ed. Havva Karagöz/ Atagün Mert Kejanlıoğlu), On İki Levha Yayıncılık, İstanbul 2019, s.99. Nitekim 1961 Anayasasında yer almayan bu kural, yazarın belirttiği gibi 1982 Anayasasının yapım sürecinde Milli Güvenlik Konseyi  tarafından anayasaya eklenmiş; ancak bu istisna her ne kadar 2007 sonrasında bazı milletvekilleri için uygulansa da bu milletvekilleri, tutuksuz yargılanmışlardır.  Aynı yönde bkz. Gülfidan, s.97.

    [19] Cem Eroğul, Anatüzeye Giriş(Anayasa Hukukuna Giriş)

    [20] Yasama ihmaline ilişkin  bkz. Tolga Şirin, Yasama İhmali Yoluyla Anayasaya Aykırılık: Kemal Gözler’in Yazısı Vesilesiyle Bir Değerlendirme, in: Norm ve Olgu(Gözler, Altıparmak ve Şirin’in HAGB Kararı Tartışmaları), Yetkin Yayınları, Ankara 2022, s.41.

    [21] Şerafettin Can Atalay Kararı-III Başvuru No: 2023/99744.

    [22] Şerafettin Can Atalay Kararı-III Başvuru No: 2023/99744.

    [23] Bu noktada Avrupa Adalet Divanının “ unutulma hakkı içtihadı”  uluslararası insan hakları yargısından,  Federal Alman Anayasa Mahkemesi’nin ise geçtiğimiz sene pandemi tedbirlerine ilişkin verdiği “ okulda eğitim hakkı” , Macaristan Anayasa Mahkemesi’nin geçmişte türettiği “özkimlik- kendini belirleme hakkı” gibi haklar  bu noktada akla gelen ilk kararlar olmaktadır. Bu hususta bkz. Jorge Luis León Vásquez, Die grundrechtsschaffende Gewalt Vorschlag für eine Methodik zur Prüfung der Schaffung neuer Grundrechte durch die Verfassungsgerichte, Dunckler&Humblot Verlag, Berlin 2024, s.33.

    [24] Anayasa tarihinde yargının totaliter ya da otoriter rejimler için nasıl başarılı bir aparat olarak işlev gördüğüne ilişkin  bkz.  Helmut Kramer ,  Zum Gebrauch und Missbrauch der juristischen Methoder zur Stabilisierung(nict nur) totaliterer Systeme, Zum Gebrauch und Missbrauch der juristischen Methode zur Stabilisierung(nicht nur) totalitarer Systeme,in : Die Unabhaengigkeit des Richters( Hrsg: Holzwarth/Lamprecht/Schalk/Spaeth/Zech),Mohr Siebeck, s.33vd.

    [25] Bkz. Tolga Şirin, Yargıtay 3. Ceza Dairesinin Süregelen Hataları, https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sirin/yargitay-3-ceza-dairesinin-suregelen-hatalari,43035 (Erişim tarihi:10.01.2024)

    [26]  Yargıtay örneğin Kıta Avrupası anayasal modelini benimsememiş olan Pakistan hukuk sisteminde bir merkezileşmiş anayasa mahkemesi olduğunu iddia etmiş ve Pakistan Yüksek Mahkemesini “Pakistan Anayasa Mahkemesi” olarak nitelendirmekten geri durmamıştır. Bkz. Yargıtay 3. CD, E: 12611 K:2024/1. Mahkeme bunun dışında “süper temyiz mahkemesi” ya da “anayasaya sadakat” gibi hukuki ama bir o kadar da teknik kavramları  pejoratif biçimde kullanmaktan  çekinmemiştir. Aynı yönde bkz. Şirin, https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sirin/yargitay-3-ceza-dairesinin-suregelen-hatalari,43035  (Erişim tarihi:10.01.2024)

    [27] Bu madde ilk kez 1961 Anayasası ile düzenlenmiştir. Bkz. Fevzi Demir, Cumhuriyet Dönemi Türk Anayasaları ve Hükümet Sistemleri, https://hukuk.deu.edu.tr/wp-content/uploads/2020/01/Fevzi-Demir3.pdf

    [28] 1961 Anayasası döneminde Anayasa Mahkemesi’nde açmış olduğu davalarla anayasa hukukunun ve temel hakların gelişmesine büyük katkısı olan ve parlamenter muhalefet açısından siyasal tarihimizdeki yeri yadsıanmayacak olan Türkiye İşçi Partisi’nin(TİP) kurucu genel başkanı Mehmet Ali Aybar, İşçi Partisinin  anayasanın tastamam uygulanmasını hedeflediğini ve bunun %100 devrimci bir hareket olduğunu ifade etmektedir. Aybay’ın bu sözleri ve TİP’in anayasa mahkemesinde açmış olduğu davalar için bkz.  M. Murat Öngel, “Anayasa’nın Eksiksiz, Tastamam Uygulanması”: Türkiye İşçi Partisi’nin Anayasa Mahkemesi’nde Açtığı İptal Davaları (1963 – 1971), ViraVerita E-Dergi, Sayı 6, s.43-44.

    [29] Bu tartışma için bkz. Dieter Grimm, Die Historiker und die Verfassung- Ein Beitrag zur Wirkungsgeschichte des Grundgesetzes, C.H. Beck Verlag,  München 2023, s.65vd.

    [30] Grimm, s.71-72.

    [31]  BVerfGE 2, 143.

    [32] Bu görüşleri söyleyen kişi dönemin Adalet Bakanı Dehler’dir. Bkz Grimm, s.72.

    [33] Grimm, s.73.

    [34]  Avrupa Savunma Anlaşması yerine Almanya Kuzey Pasifik  İttifakı Nato’ya girmiştir.

    [35] Grimm, s.72.

    [36]  Bkz. https://www.haberturk.com/aym-yargitay-krizinde-son-perde-bireysel-basvuru-yasasinin-50-maddesi-degisiyor-3639293(Erişim tarihi:11.01.2024)

    [37]  Bu konuda detaylı bilgi için bkz. Hüdanur Aygut, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Sisteminde İhlallerin Onarılması, Yıl 2017, Cilt: 22 Sayı: 37, 177 – 216

    [38] Michael Sachs, Verfassungsprozessrecht, s.161 vd.

    [39] Sachs, s.162.

    [40] Sibel İnceoğlu, Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru: Türkiye ve Latin Modelleri, Oniki Levha Yayıncılık, s.120vd.

    [41] Bu hususta bkz. Kerem Altıparmak, Öllü Doğan Çocuk: 685 Sayılı KHK ile Kurulan OHAL Komisyonu, Ankara Barosu Dergisi, 75.1, (2017), s. 69-88.

    [42] Şerafettin Can Atalay Kararı-III Başvuru No: 2023/99744, Prg. 30.

    [43] AİHS’nin 18. Maddesine ilişkin detaylı bir çalışma için bkz. Benan Molu, Siyasi Amaçlı Tutuklama Yasağı Çerçevesinde İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 18. Maddesinin Kapsamı, Onik, Levha Yayıncılık, İstanbul 2019.

  • Felaket Kapitalizminde Anayasal Çöküş

    7-8 Kasım 2023, ülkece çok uzun sürecek bir kâbusa uyandığımız unutulmaz tarih aralığı olmaya adaydır[1]. Bu tarihi aralıkta Anayasaya karşı art arda iki darbe yapılarak çok önemli bir eşik daha aşılmış ve anayasal düzenin tabutuna son çivi de çakılmıştır.

    Bu ülkede siyasi iktidar bugüne kadar birçok Anayasa ihlali gerçekleştirmiş, Avrupa İnsan Hakları ve Anayasa Mahkemesinin bazı kararlarını tanımamıştır. Yargı da bu kararlara (bazılarına hiç uymayarak) ciddi bir direnç göstermiştir. Ancak 7 ve 8 Kasım’da yaşananlar bundan çok farklıdır. Bu kez anayasal düzene karşı önce “yasa” ardından da “yargı kararı” ihdas edilerek, yasama ve yargı erklerince cepheden yapılmış açık bir taarruz vardır.  Yasama darbesi, esas olarak Anayasanın mülkiyet, konut, barınma ve özel yaşamın gizliliği, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama haklarını; yargı darbesi ise, seçme-seçilme, siyasi faaliyette bulunma, adil yargılanma, kişi özgürlüğü ve güvenliği haklarını hedef almıştır. 7 Kasım’da kabul edilen “yasa” ile Anayasanın başlangıç bölümü dahil, birçok maddesi işlevsiz hale getirilirken; 8 Kasım’daki “yargı kararı” ile de, hem Anayasa hem de “aktivist” olarak tanımlanan AYM (Anayasa Mahkemesi) işlevsiz hale getirilmiştir[2]. İşte bugüne kadar olan bitenden farklı olarak, eşiğin aşıldığı ve Anayasa ihlallerinden Anayasa darbesine gelinen nokta da tam burasıdır.  CHS (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi) ile (demokrasilerin olmazsa olmazı) kuvvetler ayrılığından kuvvetler birliğine geçen iktidar (yürütme), tamamen kontrolü altına aldığı yasama ve yargı eliyle, kendisinin de varlık nedeni olan anayasal düzene ve bu düzenin temeli olan Anayasaya doğrudan başkaldırmıştır. Hatta bununla da yetinmeyen yargı, yaptığı suç duyurusuyla, Mahkemeyi kriminalize ederek, gelecekteki AYM kararları üzerine ipotek de koymuştur. Bundan böyle, Anayasa Mahkemesinin yasalar, kararnameler ve mahkeme kararları üzerinden yasama, yürütme ve yargının yanı sıra siyasi partilerin Anayasaya uygunluğunu denetleme imkanı kalmadığı gibi; Yüce Divan sıfatıyla Cumhurbaşkanı ile yardımcılarını, TBMM başkanı ile bakanları, yüksek yargı mensuplarını, Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanlarını (görevleriyle ilgili) yargılama gücü de kalmamıştır. Dolayısı ile 7-8 Kasım darbeleriyle anayasal düzen fiilen son bulmuştur. Dolayısı ile “Tek adam” rejimi için de geriye, “rezerv alan” ilan edilmiş bir ülke ve Anayasa Mahkemesinin dikensiz gül bahçesinde yeni düzenin anayasasını özgürce yazmak kalmıştır.

    21 yıl önce yönetime geldiğinde, Cumhuriyetle doğrudan hesaplaşmayı göze alamayan siyasi iktidar, onun yerine, takiyye amaçlı diline doladığı “vesayet rejimine”, “statükoya” karşı özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü savunuyormuş gibi yaparak; başta neoliberaller olmak üzere, Cumhuriyetle sorunu olan politik kesimlerden hatırı sayılır bir destek almıştır. Estirdiği “demokrasi rüzgarı” ile 2010 yılında referanduma giderek sandıktan da istediği sonucu alan iktidar; ilk iş olarak Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun ismini ve yapısını değiştirerek tamamen kontrol altına aldığı bu Kurul üzerinden yargıyı da denetim altına aldıktan sonra; şaibeli 2017 referandumuyla da parlamenter rejime son vererek, hızlı bir geçiş yaptığı CHS sayesinde yasama, yürütme ve yargıyı tek elde toplayıp kendi vesayet rejimini kurmuştur. Nihayet, 7-8 Kasım 2023’de gerçekleştirdiği iki aşamalı anayasa darbesi ile de “hukukun üstünlüğü” söylemini bir kenara bırakıp, “üstünlerin hukuku” adına, karşı devrim anayasasının taşlarını döşemeye başlamıştır.

    7 Kasım’da Meclisten apar-topar ve sorunsuz olarak geçen torba “yasa” ve 8 Kasım’daki yargı “kararı” ile yurttaşların anayasal güvence altındaki en temel hakları gasp edilirken; 8 Kasım hamlesi, 7 Kasım düzenlemesine karşı gelişebilecek toplumsal tepki ve direncin önünü kesecek psikolojik bir bariyer olarak da düşünülmüştür. Öyle ki; 7 Kasım “yasası” ile yerleşim yerlerindeki özel mülklere ve kamusal alanlara el koyma, buraları ranta açabilme ve yurttaşı göçe zorlama yetkisini ele geçiren iktidar; bu yasal zorbalığa karşı oluşabilecek toplumsal direncin önünü baştan kesebilmek adına da 8 Kasım’daki yargı darbesine yol vermiştir. Böylece; çevre aktivisti, hak savunucusu, Gezi Davası hükümlüsü, Türkiye İşçi Partisinin Hatay milletvekili, avukat Şerafettin Can Atalay üzerinden, haklarını arayacak tüm yurttaşlara ciddi bir gözdağı verilirken; 6 Şubat depreminde en büyük acıyı yaşayan Hatay halkının yarınları ile birlikte iradesi de yok sayılmıştır.

    Anayasa Mahkemesinin milletvekili Atalay’a ilişkin ihlal kararını (böyle bir yetkisi ve görevi olmadığı halde) tanımadığını (esasen yok hükmündeki) bir kararla ilan eden; üstüne üstlük yasamaya da milletvekilliğini düşürmesi için talimat veren Yargıtay 3.Ceza Dairesinin bu hamlesine karşı (çok yetersiz de olsa) toplumsal bir tepki ortaya konulurken; ülke genelinde kentlere, yurttaşın mülküne ve geleceğine el koymanın yasal kılıfını hazırlayan yasama hamlesine karşı, birkaç zayıf ses dışında toplumdan hiçbir tepki veya direnç gelmemiş olması çok düşündürücüdür. Aslında (başlangıç nedeni çevre duyarlılığı iken, iktidarın söylemleri ve tutumuyla politikleşip ülke çapında yayılan) Gezi direnişi ile yerel bazdaki çevre, emek ve hak direnişlerini bir yana bırakırsak; çok uzun yıllardır onca altüst oluşa, sosyal ve ekonomik krize rağmen, toplum sanki şoklanmış gibi, olan bitene hiçbir tepki ver(e)memektedir. On yıllardır üst üste (hem siyasal, hem de doğal) bunca afetin yaşandığı ülkemizdeki tabloyu Naomi Klein’in “Şok Doktrini” ile açıklamak mümkündür. Klein bu durumu felaket kapitalizmi diye adlandırıyor. Bu doktrine göre, beklenmedik felaketler karşısında şoka giren toplum, normal şartlarda rıza göstermeyeceği iktidar politikalarına kolayca teslim olmaktadır. Ancak bu döngünün bizde neredeyse yazgıya dönüşmesinde; muhalefetin seçim sandığına sıkışmış mücadele pratiği ve teslimiyetçi politikaları ile rıza üretme süreçlerinde iktidara sürekli meşruiyet alanı açan işlevsel payı da hiç unutulmamalıdır.

    Anayasa darbesine geri dönersek; 8 Kasım’da iktidar, Anayasa Mahkemesini ve Anayasayı tanımadığını açıkça ilan edip, anayasal düzene yıkıcı bir darbe vururken; 7 Kasım’da ise, mevcut yasanın yeterince açamadığı kanalları hızla açacak yeni bir ekskavatörü devreye sokuvermiştir. 2012 yılında yürürlüğe giren ve kamuoyunda “Kentsel Dönüşüm Yasası” olarak bilinen, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Yasa ile rantsal dönüşüme kapı aralayan iktidarın, riskli alan gerekçesiyle evlerine el koyup, kent dışındaki rezerv alanlara itmeye başladığı yurttaşlara, ekonomik kriz ile pik yapan kira fiyatları nedeniyle  kentlerden göçmek zorunda kalan yurttaşlar eklenirken; şimdi sıra mülkiyeti kendilerine ait evlerde ikamet eden yurttaşlara da gelmiştir. Onlar da yeni “yasa” sayesinde (riskli yapıda veya alanda olup olmadıklarına bakılmaksızın) rezerv alan ilan edilecek olan mahalleleriyle birlikte kentlerden tasfiye edileceklerdir. Tabii mülkleri de ellerinden alınarak. Eğer şanslı iseler, devlet kendilerine kentin dışında bir ev satacak; ama parasını ödeyemezlerse, sonuçta o ev de devletin olacaktır.

    İktidarın ülke çapında -kamusal veya özel- tüm yerleşim alanlarını ulusal ve uluslararası piyasaya açma zarureti nedeniyle, bidayette yürürlüğe koyduğu Kentsel Dönüşüm Yasası, (rezerv alanların yeni yerleşim yerleriyle, yıkım şartının ise riskli yapı ve alanlarla sınırlı olması, itiraz yollarının hâlâ etkili olması vb. nedenlerle) yeni rejimin dönüşüm temposuna ayak uyduramayınca; işte bu yeni “yasa”   devreye sokularak[3], iktidarın önündeki Anayasa, yasa ve yargı engeli de bir çırpıda bertaraf edilmiş bulunmaktadır. Böylece iktidar, 6306 sayılı Yasada yaptığı değişikliklerle, önce; deprem riski olsun-olmasın, yeni-eski tüm yerleşim yerlerini (kırsal alanlar da dahil olmak üzere) istediği an rezerv alanı ilan etme hak ve yetkisinin yanı sıra buradaki yurttaşların mülklerine kolluk gücüyle el koyma, onları kent dışına sürme,yeni mülklerine de ortak olma hak ve yetkisini eline almış; ardından da bu uygulamalara karşı hak arama özgürlüğü ile yargısal denetim yolunu neredeyse kullanılamaz hale getirmiş bulunmaktadır. Bu “yasa” ile evrensel hukuk kuralları ve Anayasa tarafından güvence altına alınan temel haklar açıkça çiğnenmiştir. Oysa iktidar, bu düzenleme sayesinde deprem riskine karşı hızlı hareket etmek isteyen idarenin önündeki engelleri ortadan kaldırıp, yurttaşı koruma altına aldıklarını savunurken; riskli binaların ve riskli yapıları ve alanların depreme dayanıklı hale getirilmesine ilişkin herhangi bir düzenlemenin “yasa”da yer almıyor oluşu da fazlasıyla dikkat çekicidir. Konuyla ilgili konuşan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki de; “Milletin evlerine bakanlık el koyup ne yapacak? Türkiye’de bir cenah olayı ideolojik çerçevesinden bakıp, ısrarla muhalefet olsun diye bir şeyi yalan yanlış söylemeye devam ediyor. Kimsenin malında gözümüz yok. Mevcut kullandığımız alanlar içinde varsa rezerv alan olarak kullanmak istiyoruz. Rezerv alan olarak ilan ettiğimiz yerler boş ve kamu arazileri. Kamu alanı varsa, burayı biz rezerv alan ilan edelim istiyoruz.”[4] diyerek; şimdiye kadar boş alanları ve kamu arazilerini rezerv alan ilan ettiklerini, şimdi ise mevcut yerleşim alanlarında da aynı şeyi yapacaklarını açıkça itiraf ederek, yurttaşların yüreğine epeyce bir su serpmiştir! Doğal olarak, bu açık itirafından sonra Sayın Bakana, yerleşim yerlerini durup dururken niye rezerv alan kapsamına aldıklarını sormanın da hiçbir anlamı  kalmamıştır. Kaldı ki, iktidarın kentsel dönüşüm konusundaki sicili de neredeyse bir itirafname gibidir. Örneğin, 99 depremi için toplanan vergilerin duble yollara harcanmış olması; afetlere ve depreme hazırlık konusundaki 21 yıllık kayıtsızlık; “Biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ediyoruz.” açıklamaları; olası afetler için belirlenen toplanma alanların dahi imara açılmış olması; deprem beklenen bölgelerdeki imar afları; 6306 sayılı Yasanın 11 yıllık uygulanmasında riskli yapılar yerli yerinde dururken[5] rantsal dönüşümün yarattığı hak ihlalleri ve insanlık dramları bir yana; 7 Kasım “yasa”sının hiç vakit kaybetmeden el attığı Hatay ve Üsküdar’dan gelen çığlıklar da bize, iktidarın “kentsel dönüşüm” politikaları hakkında fazlasıyla fikir vermektedir. Hal böyle olunca, Bakan Özhaseki’nin, her an büyük bir deprem bekleyen 16 milyonluk İstanbul’un Büyükşehir Belediye Başkanına “Kentsel dönüşümü nasıl yürüteceğimi onlara mı soracağım?” diye çıkışması da, iktidarın kenti ve yurttaşı yok sayan “ideolojik çerçevesini” çok net ortaya koymaktadır.

    Tam bu noktada, muhalefet cenahına bir kez daha dönecek olursak; CHP’nin çiçeği burnunda Genel Başkanı Özgür Özel’in, (7 Kasım darbesini pas geçmiş de olsa) 8 Kasım’da “Bu Anayasa darbesine karşı milleti direnmeye çağırıyorum!.. Yargıtayın darbe girişimine karşı sonuna kadar direneceğiz!..” diyerek, hiç alışılmamış bir söylemle ayağa kalkması, kamuoyunda haklı bir heyecan ve beklenti yaratmıştır. Ancak Özel’in bu sürpriz çıkışının hemen ardından; CHP’nin parlamento içinde olduğu kadar, parlamento dışında da tüm il ve ilçe teşkilatlarıyla sahaya çıkıp, toplumsal muhalefetle birleşmesi; en azından sözünü ettiği “Yargıtay darbesi” son bulana kadar, direnişini ülke çapında yayarak sürdürmesi beklenirken; 20 milletvekili ile Mecliste birkaç gün oturup, bir de baroların Yargıtay önündeki protesto eylemine katılmakla yetinip, meclis gündemine geri dönmesi  kamuoyunda soğuk duş etkisi yaratmıştır. Böylece Özel, samimiyet ve kararlılık gerektiren ilk sınavında siyasi bir lider olarak çok büyük bir yara alırken; CHP’nin yeni yönetimi de (Kılıçdaroğlu yönetiminin 2017’de Ankara’da başlayıp İstanbul, Maltepe’de bitirdiği adalet yürüyüşünde ve yarım kalan daha birçok eylem pratiğinde olduğu gibi) aslına rücu etmiştir.

    Bugün, Anayasa darbesi ile Anayasa Mahkemesinin ve Anayasanın iktidarca sürülüp, biçilmek üzere “rezerv alan” ilan edildiği, Anayasal düzenle birlikte anayasal yurttaşlığa son verilen karşı devrim sürecinde; başta Cumhuriyetin kurucu partisi olmak üzere, muhalefetin artık sine-i millete dönüp; evrensel hukuktan ve Anayasadan aldığı güç ve meşruiyetle “direnme hakkını” kullanarak, demokrasi mücadelesinde yeni bir aşamaya geçmek gibi bir sorumluluğu yok mudur? Bu sorumluluk bugün değilse ne zaman yerine getirilecektir? Muhalefet, ülkenin içinde bulunduğu bu dramatik tabloda, seçim sandığından hâlâ demokrasi çıkacağını sanarak (!); çıkan sonucu da sineye çekip, milleti temsil yeteneği ve işlevi kalmamış bir Mecliste muhalefet sıralarını doldurmanın anlamını ne zaman sorgulayacaktır? Gerek Meclis Genel Kurulu ve komisyonlarında gerekse grup toplantılarında yaptığınız hararetli konuşmalar ve basın açıklamalarınızla, hukuksuzlukları, yolsuzlukları ve yurttaşın sorunlarını gündeme taşıyıp, ruhumuzu okşuyor, yüreğimizi soğutuyorsunuz, amenna!.. Ama ya sonra?.. Yürütmeyi tek başına temsil eden partili Cumhurbaşkanını denetleyemeyen, ona tek bir soru bile soramayan; üstelik (bu sistemde yer almadığı için) karşısında bir hükümet dahi bulamayan; kanun yapma yetkisi kararnamelerle[6] budanan, sermaye sınıfına kâr-halka ziyan yasalar muhalefetin gözleri önünde torba torba çıkarılırken; güvenoyu, gensoru ve bütçe yapma yetkisi dahi elinden alınan; faili meçhullerin, kadın cinayetlerinin, yolsuzlukların, yargıda rüşvetin, kara para, uyuşturucu trafiği ile ticaretinin, çevre katliamlarının, parsel parsel satışların, yerli- yabancı mafyanın, tarikatlara teslim edilen eğitimin ve sağlığın, bedelli vatandaşlığın, kevgire dönen sınırların, demografik yapıya yönelik operasyonların, dış politika ile çöken ekonominin sorgulanmadığı; sözün özü, milletin egemenliğinden “tek adamın” egemenliğine geçmiş bir Mecliste, siz muhalefet olarak neyin mücadelesini veriyorsunuz? Sakın, iktidar gökte aradığı meşruiyeti sizin TBMM’deki varlığınızda buluyor olmasın?

    Her defasında muhalefetçe de onaylanmış şaibeli seçim sonuçları ile yeniden sahneye konulan bu demokrasi oyununda, bir şekilde sandıktan çıkarak meşruiyet zırhı kuşanan iktidar, karşıdevrim yolculuğunda emin adımlarla ilerlemektedir. Nitekim, 6 Şubat depreminin yarattığı şok dalgasının hemen ardından hızla öne çekilen -her haliyle Anayasaya aykırı 14-28 Mayıs seçimleri sonucunda Anayasaya darbe yapabilecek güce erişen iktidarın 7-8 Kasım hamlesi ile (parlamenter sistemin ardından) anayasal düzen son nefesini verirken; sandık demokrasisine aşık muhalefetin 7 Kasım “yasa”sı Mecliste oylanırken ortaya koyduğu performans ise adeta evlere şenliktir[7].

    Kentsel dönüşüm sürecini başından bu yana yakından takip eden; “yasa” daha teklif aşamasında iken toplumu uyaran ve tepkisini ortaya koyan TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği) ile bu “yasa”nın sahadaki ilk muhataplarından olan Hatay Barosu Başkanı Avukat Cihat Açıkalın’ın mücadelesini, bir de İstanbul Barosu Çevre Kent ve İmar Komisyonu ile Yönetim Kurulunun konuya ilişkin açıklamasını bir kenara koyacak olursak; 7 Kasım darbesine karşı ortada ne ciddi bir tepki, ne de kalıcı bir eylemlilik de yoktur. Özellikle anayasayı ve hukuk devletini savunmakla görevli olan başta TBB (Türkiye Barolar Birliği) olmak üzere, baroların 8 Kasım darbesine (kalıcı olmasa da) hızlı bir reaksiyon gösterip, Yargıtay önünde eylemli olarak ses yükseltmesi ne kadar isabetli ise; 7 Kasım darbesine karşı aynı reaksiyonu göstermemiş olmaları; TBB’nin 8 ve 10 Kasım bildirilerinde[8],[9] 7 Kasım darbesinden hiç söz etmemiş olmaları da bir o kadar düşündürücüdür. Aslında baroların, 7-8 Kasım darbeleri arasındaki illiyet bağı ile neden-sonuç ilişkisini analiz edip, her ikisi için ortak bir eylem planı ortaya koyamamış olmaları da ciddi bir zafiyettir. Diğer taraftan, 7 Kasım “yasası”nın kent düzeyindeki ilk muhatabı olan büyükşehir belediyelerinden  güçlü bir tepki gelmemesi de çok düşündürücüdür. Örneğin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, bu konuda kendi fikrini açıkça ortaya koymaktan kaçınırken; mülkiyet gaspı eleştirileri sanki bir yanlış anlaşılma imiş gibi; “yasa”nın toplumdaki olumsuz algısına değinmekle yetinip; daha çok bu süreci bakanlıkla birlikte yürütememekten şikayetçi olması da çok dikkat çekicidir[10].

    Oysa, depremle ilgisi olmayan bu torba yasa düzenlemesi ülkemiz ve toplum açısından çok dramatik sonuçlara gebe olan travmatik bir dönüşümün habercisidir. 7-8 Kasım darbe çifti ile Anayasayı ve anayasal düzeni yargısal düzeyde koruyabilecek tek kurum olan Anayasa Mahkemesi devre dışı bırakalır; toplum zapturapt altına alınırken; kentler ve kırlar, kısacası tüm ülke ölümcül bir imara, vahşi bir ranta açılacak; anayasal güvenceleri elinden alınan kiracı/mülk sahibi yurttaşlarsa maddi-manevi varlıklarını, anılarını, geçmiş ve gelecekleriyle birlikte tüm aidiyetleriylerini geride bırakarak, kent dışındaki gettolarına sürüleceklerdir. Sürülmeyenler ise (eğer ayrıcalıklı bir sınıfa dahil değilseler) ömürleri boyunca, her an sürgün edilme korkusuyla yaşayacaklardır. İşte bu da, anayasal yurttaşlığın sonu, modern köleliğin başlangıcıdır.

    Her anlamda dışa bağımlı yeni rejimin ekonomiyi çevirebilmek için sürekli yabancı kaynağa ve bu kaynağı ülkeye çekebilmek için de rezerv biriktirmeye ihtiyacı vardır. Nitekim, 7 Kasım’da Meclisten geçen “yasa” ile deprem riski taşımayan yerleşim alanlarını dahi rezerv alan ilan etme yetkisinin yanı sıra yurttaşı kentten sürme, miras hakkı ve hukukunu delip, tescil dışı alanlarla birlikte özel mülke zorla el koyma ve ortak olma hak ve yetkisi bakanlığa bu nedenle verilmiştir. Hal böyle olunca, afet ve deprem gerçeği iktidar açısından, kentsel “dönüşümün” (diğer bir deyişle mülke çökmenin) haklı gerekçesi, “riskli yapı”, “riskli alan”, “rezerv alan” gibi kavramlar da bu “dönüşümün”  yasal kılıfı olmaktan başka bir anlam ifade etmeyecektir.

    Sonuç olarak; 7-8 Kasım darbesi, Anayasa, anayasal kurumlar ve anayasal düzeniyle birlikte tüm ülkeyi rezerv alanı ilan eder ve anayasal yurttaşlığın -hatta anayasalı yurttaşlığın- sonunu getirirken, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in de isabetle söylediği gibi, tarih susanları da yazacaktır, direnenleri de…

     

    Dipnotlar

    [1] Bu makale HD Yazı İşlerine 05.12.2023 tarihinde teslim edilmiştir.

    [2] Burada ilginç olan nokta; Yargıtay 3.Ceza Dairesinin “aktivist” bulduğu için ihlal kararını tanımadığı ve bu yönde oy kullanan 9 üyesi hakkında suç duyurusunda bulunduğu Anayasa Mahkemesinin mevcut 15 üyesinden 5’inin Abdullah Gül tarafından, kalan 10 üyenin ise partili Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanmış olmasıdır. Bir an için 5 üyeyi  tarafsız ve bağımsız saysak bile (ki, imza attıkları birçok karar bunun aksini söylüyor), CB tarafından seçilen diğer 10 kişiden 4’ünün ihlal kararında imzası varken; Yargıtayın suç duyurusu ve iktidar ortağı Bahçeli’nin bu Mahkemeyi teröristlerin sırtını sıvazlamakla suçlayıp, kapatılması çağrısında bulunması; Erdoğan’ın ise 3.Ceza Dairesine destek verip, iki mahkeme arasında hakemliğe soyunması ve her ikisinin de olayı  anayasa krizine bağlayıp yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğuna vurgu yapmaları, bu “krizin” ardındaki siyasi hesabı da gün yüzüne çıkarıyor.

    [3] TBMM’de kabul edilip, 9.11.2023 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren, 7471 sayılı “Afet riski altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” 6306 sayılı Kanun, 2577 sayılı Kanun ile daha birçok kanunda da değişiklik yapmıştır.

    [4] https://12punto.com.tr/gundem/ozhasekiden-imamogluna-tepki-isine-baksin-8197

    [5]TBMM’ce 2021 yılında kurulan Araştırma Komisyonun raporuna göre Türkiye’de 10 milyon civarında olan yapı stokunun 6-7 milyon civarında olan kısmı riskli yapı statüsündedir. 2023 tarihli rapora göre ise; Kentsel Dönüşüm Yasasının çıktığı 2012 yılından bu yana, yani 11 yıldır, bu riskli yapı stokunun yalnızca %3-4’lük kısmı; İstanbul’da ise 81 bin 228 bina “Kentsel Dönüşüm” kapsamında yıkılıp yenilenmiştir. Oysa, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının tahminlerine göre, İstanbul’da 600 bin civarında bina riskli yapı statüsündedir.

    [6]CHS’ye geçişle birlikte, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) yerine Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ikame edilmiştir.

    [7] Diğer muhalif partiler bir yana, bu listede 130 milletvekili ile en kalabalık grubu oluşturan CHP’den 94 milletvekili oylamaya katılmamıştır. Oysa, örneğin; son seçimlerde Millet İttifakı ile Emek ve Özgürlük İttifakını oluşturan muhalefet partileri, sırf bu yasa için organize olup, o gün oylamaya hep birlikte katılış olsalardı, 237 kişi ile evet oyu kullanan iktidar cenahını 274 hayır oyu ile hazırlıksız yakalama şansına da sahip olacaklardır.

    [8]https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/tbb-ve-barolardan-anayasa-mahkemesi-onunde-av-can-atalay-a-ozgurluk-cagrisi-84073

    [9]https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/turkiye-barolar-birligi-barolar-ve-avukatlar-hukukun-ustunlugu-icin-yurudu-savunma-susmadi-sus-84301

    [10]https://www.sozcu.com.tr/2023/gundem/imamoglundan-kentsel-donusum-kanunu-tepkisi-boyle-surec- yonetilemez-7856945/

  • Yeniden merhaba

    Bu sayıya güzel bir haberle merhaba diyoruz. Yayın Kurulu üyemiz sevgili Akasya ile Ulaş’ın bebekleri dünyaya geldi. 26 Ocak’ta dünyaya gelen Kansu bebek hoşgeldi!

    ***

    Hukuk Defterleri’ni 2016 senesinde çıkarmaya başladığımızda, ülkemizin yol ayrımında olduğu, karşı devrimin 1923 Cumhuriyeti’ni tasfiye ettiği, kendi rejimi ile kurumlarını yerleştirmeye çalıştığı ve bunları yaparken de en önemli araçlardan birinin hukuk olduğu tespitlerini yapmıştık. Cumhuriyet’in 100. yılı içerisinde 2024 Ocak ayına geldiğimizde ise, AKP’nin yol aldığını, rejimin kurumlarını yerleştirdiğini, şimdi de meşruiyetini sağlamak için yeni anayasa gündemini açtığını söyleyebiliriz. Gelinen noktanın çok iç açıcı olmadığı doğruysa da, mücadelenin bırakılacağı değil, daha fazla büyütüleceği dönemlere girdiğimiz aşikar. Ülkemizin gördüğü en gerici Meclis bileşimi tarafından bu ülke topraklarında özümsenmiş kimi ilkeleri yok ederek bir anayasa yapılabilmesi mümkün değildir. Bağımsız yargı, kamucu ve laik bir cumhuriyet özleminde olanların daha fazla tartışması ve sesinin çıkması gereken bir dönem başlıyor. Bu nedenle, 2023 Mayıs’ta 39. sayımızı yayınladıktan sonra hem mali hem de teknik aksaklıklardan dolayı ara verdiğimiz dergimizle, Ocak 2024’te yeniden okurlarımızla birlikteyiz. Bundan sonra düzenli bir şekilde, üç ayda bir sizlerle olmaya devam edeceğiz.

    ***

    40. sayıda, dosya konumuz “Cumhuriyetin 100 Yılı ve Hukuk”. Bu konunun bir yıl boyunca dosya konusu olarak ya da farklı bölümlerde gündemde tutulmasının önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü hukukumuzun ve burada verilen mücadelenin 100 yıllık sürecini değerlendirmemiz ve sonrası için neler yapabileceğimizi tartışmamız gerekiyor. Dosya kapsamında, TOBB ETÜ Hukuk Fakültesi’nde araştırma görevlisi M. Murat Öngel, “Türkiye’de Anayasal Değişimin Ekonomi Politiği” yazısını kaleme alırken; Prof. Dr. İzzeddin Önder de Türkiye Cumhuriyeti’nin iktisadi yönelimleri ve değişimlerini “100 Yıllık Devletin Ekonomik Değişim Noktaları” makalesinde değerlendirdi. Hukukçu, 24. ve 26. Dönem Milletvekili olan İlhan Cihaner ise, 1923 Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan ancak süreç içerisinde tahrip edilen ve günümüzde tamamen yok edilmek istenen “Laiklik” üzerine yazdı. Dosyanın son yazısı ise, emekli yargıç İbrahim Fikri Talman tarafından kaleme alındı. Danışma Kurulu üyemiz Talman, kendisinin de içerisinde yer aldığı ve yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı, yargıçların özlük hakları için çok önemli mücadele örnekleri vermiş yargıçların mücadele örgütlerini “Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye’de Yargıçların Örgütlenme Pratiği” başlıklı yazısında inceledi.

    ***

    Bu sayımızı hazırlarken hem ülkemizde hem de dünyada çok önemli gelişmeler yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Yayın Kurulu olarak olabildiğince bu konulara dergimizde değerli yazarlarımızın katkılarıyla birlikte yer vermeye çalıştık. Danışma Kurulu üyemiz Av. Cem Alptekin, rezerv yapılara ilişkin hızlıca getirilen düzenlemeleri ve bu düzenlemelerin ne anlama geldiğini, “Felaket Kapitalizminde Anayasal Çöküş” başlıklı yazısında değerlendirdi. Milletvekili Av. Can Atalay’ın tahliyesine ilişkin AYM’nin bireysel başvuru kararı karşısında ilk derece mahkemesinin ve Yargıtay’ın aldığı pozisyonun hukuki değil siyasi olduğu açıkça görülse de, bu gelişmelerin bireysel başvuru hakkının geleceği açısından değerlendirmesi de oldukça önemli. Dr. Mert Duygun, “Tutuklu Milletvekillikleri Sorununda” Son Perde ve Bireysel Başvuru Hakkının Geleceği: “Can Atalay” Vakası” yazısında, bu konuda görüşlerini bizlerle paylaştı. Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi üyesi Dr. Erdi Yetkin ise, söz konusu bireysel başvuru ile bağlantılı olan esas davayı yani Gezi davasını, “Yargıtay’ın Gezi Parkı Davası Kararının Değerlendirilmesi” başlıklı yazısında hukuki açıdan değerlendirdi. Yargıda güncel davalar nedeniyle yapılan tartışmalar yanında Anadolu Adliyesi Cumhuriyet Başsavcısının Bakanlığa iletmiş olduğu rapor nedeniyle, yargıda yolsuzluk sorunu yeniden gündeme geldi. Emekli yargıç İbrahim Fikri Talman, “Yargıda Rüşvet İddiaları ve Çürümenin Başka Bir Türü” başlıklı yazısında konuyu ele aldı. 2023 senesinin Aralık ayında İsrail’in Gazze’ye müdahalesi ve yaptığı katliamlar karşısında büyük devletlerin çoğunun sessiz kalması hatta İsrail’i desteklemesi, akıllara uluslararası hukuk düzeni ve İsrail’e karşı neler yapılabileceği sorularını getiriyor. Bu sorularımızı ise, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi üyesi Dr. Cemil Ozansü “Uluslararası Ceza Hukuku ve Filistin Meselesi” başlıklı yazısıyla yanıtladı.

    Önemli gelişmelerden biri de, iktidarın medeni kanunda yapmak istediği değişiklikler. Ocak ayının başında bu konuda yapmış oldukları Çalıştay da, Medeni Kanuna ilişkin hazırlıkların hızlandırıldığını gösteriyor. Laiklik Meclisi üyesi Av. Nazan Moroğlu, Medeni Kanunun önemi ve bu konuda iktidar tarafından yapılmak istenen değişiklikleri “Devrim Yasamız: MEDENİ KANUNUMUZ” başlıklı yazısında değerlendirdi.

    40. sayımızdaki Mizah sayfasında, Hüsnü Niyetli, tutuklu bulunan müvekkilinin bir dosyasında savcının izinli olması nedeniyle yaşanan sorunları ve gecikmeleri “Ekran” başlıklı yazısında bizlerle paylaştı.

    ***

    Birçok yurttaşımızı kaybettiğimiz, birçoğunun evsiz ve hala çadırlarda yaşamak zorunda kaldığı 6 Şubat depremi üzerinden bir sene geçti. Depremdeki kayıpların sorumluluğu hiçbir devlet yetkilisi tarafından üstlenilmediği gibi, deprem sonrası verilen vaatler de daha gerçekleştirilmedi. Hatay Barosu eski başkanı Av. Cahit Açıkalın, Hatay halkının deprem sonrası yaşadığı süreci ve verilen hukuki mücadeleyi “Bir Şehri Savunmak” başlıklı yazısında bizlerle paylaştı. Bu vesileyle, depremde kaybettiğimiz tüm yurttaşlarımızı saygıyla anıyoruz. Yeniden yaşanmaması için, asla unutmayacağız, hatırlatmaya devam edeceğiz…

    ***

    Portre sayfamızda, 24 Mart 1978 tarihinde katledilen yurtsever savcı Doğan Öz’ü anıyoruz. Kontragerilla raporunu hazırlayan, DGM’lerin kapatılması için mücadele veren ve halkı için durmadan çalışan savcı Öz, evinden işine gitmek üzere arabasına bindiğinde kurşunlanarak öldürüldü. Faili belli olmasına ve kendisi de bunu kabul etmesine rağmen, yapılan yargılamalar sonucunda kimse hüküm giymedi. Kendisini, her sene olduğu gibi, ölümünün 46. yılında saygı ve özlemle anıyor, kendisinin yazmış olduğu bir şiiri de sizlerle paylaşıyoruz. Doğan Öz, her zaman olduğu gibi, yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

    Dostlar biz ölmeyiz savaşta Yarının doğması bizden yana

    Koş anadolulum kurtuluşa Koş yoksul uluslarla

    Kötülerin savaşına savaş açtık Hak bizden yana

    Doğan Öz

  • Mizah: Büyük A ve Ağabeylerimiz, Ablalarımız

    Haklı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu, malumunuz, Türk Ceza Kanunumuza “217/A” maddesi olarak eklendi. Hükümetimiz döneminde çok oldu bu ekler tabii; kanunumuzun bazı fiilleri cezalandırmaya yetmediği veya bazı fiillerin özellikle cezalandırılmasının istendiği durumda sorun, “büyük a” şeklinde yeni suç eklenerek çözülmeye çalışıldı.

    En son eklenen “büyük a” olan TCK’mızın 217/A maddesi de kamuoyunda tartışıldı tabii. Dergimizde de yer buldu hâliyle bu tartışma. Bense, düzenleme henüz yasalaşmadan söylenenleri ve düzenleme yürürlüğe girdikten sonra yaşananları aktarmaya çalışacağım naçizane, sonra da yazımı gönderip seçim anketlerine bakacağım, ilk turda bitiyor mu diye. Romatizmam var, ikinci tur yorar da beni.

    TCK m.217/A ile ilgili olarak “yerli ve milli” ağabeylerimiz, ablalarımız; bu düzenlemenin elzem olduğunu, yalanla ve dezenformasyonla mücadelenin artık kaçınılmaz hâle geldiğini, kaldı ki bu düzenlemenin başka ülkelerde de olduğunu söylediler. Yine bu suçun oluşması için birçok şartın bir araya gelmesi gerektiğinden dem vurdular, kolay işlenemezmiş yani bu suç. Mesela dediler ki, sırf yalan haber, suçun oluşması için yeterli değil; haberin ülkenin güvenliğini ve kamu sağlığını etkilemesi lazım. Yine bu bilgi paylaşımı, halk arasında endişe, korku veya panik yaratmalı, kamu barışını bozmalı ve aleni olmalı, olmalı da olmalı. Bir de şunu ekledi bu ağabeylerimiz, ablalarımız: “Yurttaşa, gazeteciye baskı ve maskı hikâye, ceza miktarı itibariyle zaten tutuklama olmaz”.

    Çizgili pijamamla televizyon başında oturup bu ağabeyleri, ablaları dinlerken ve pijama üstü cebimde bulunan kağıdıma kırmızı tükenmez kalemimle not alırken içim rahat etti tabii. Çünkü ben bu düzenleme ile; gazetecilerin ve sade vatandaşların hürriyetlerinin tahdit edileceğini, bu şahısların paylaşımlarından dolayı tutuklanacaklarını düşünmüştüm. Neyse ki öyle olma ihtimali yokmuş. Sonuçta o ağabeylerimiz, ablalarımız bilir, neyin suç olup neyin olmayacağını, kimlerin tutuklanıp tutuklanmayacağını. Nihayet düzenlememiz, muhalefetin muhalefetine rağmen, çizgili pijamam rahatlığında 18 Ekim 2022 tarihinde yürürlüğe girdi.

    Aradan geçen 6-7 ay sonrası dergiye yazı yazma zamanı gelince, 217/A ile ilgili haberleri araştırmalara giriştim kısıtlı Googleşinas imkânlarımla. Haberlere göre Bitlisli bir gazeteci, bir kız çocuğuna cinsel saldırıda bulunulduğuna yönelik 13 Aralık 2022’de yaptığı bir paylaşımdan dolayı gözaltına alınmış, 14 Aralık 2022’de tutuklanmış, 8 gün cezaevinde “konakladıktan” sonra tahliye edilmiş. Şahıs, Şubat ayında da 10 ay hapis cezası almış. Ağabeylerimin, ablalarımın söylediği; haberin ülkenin güvenliğini ve kamu sağlığını etkilemesi, halk arasında endişe, korku veya panik yaratması, kamu barışını bozması, evlerine ateş salması şartları oluşmuş demek ki, cezayı kesmişler, önden de tutuklamışlar gazetecimizi.

    Osmaniye’de de 26 Şubat 2023 tarihinde tutuklanmış iki gazeteci, depremzedelere yardım için gelen çadırların bekletildiği yönünde haberlerinden dolayı. 1 ayı aşkın süre de tutuklu kalmış gazeteciler, hamdolsun çadırlar da hiç bekletilmemiş.

    Yine, afet bölgesi ile ilgili sosyal medyada yanlış bilgi verdiği iddia edilen şahıs 12 Şubat 2023 tarihinde tutuklanmış, 1,5 ay sonra salıverilmiş. Demek ki hassas kamu barışımız ve ince ruhlu iç ve dış güvenliğimiz kötü etkilenmiş bu paylaşımdan.

    En son da malumunuz; Serdar Akinan TCK m.217/A’da tanımlı suçunu işlediği iddiasıyla gözaltına alındı, Çanakkale’den İstanbul’a götürüldü, orada serbest bırakıldı; yurt dışına çıkış yasağı ve haftada 2 kez karakola imza verme şartıyla. Hürriyeti tahdit yok gibi bir şey, “tahditçik” bir nevi…

    Sonuç olarak ağabeylerimizin, ablalarımızın söyledikleri ile gerçek çok da örtüşmemiş gözüküyor. Hâlbuki ne kadar iyi niyetli bir şekilde hazırlanmış bir düzenlemeydi bu, yazık oldu. Ama olsun, yalana karşı ne güzel mücadele örneği sergiliyoruz; bazı “istisnalar” olsa da, “büyük a” düzenlememiz ve uygulaması yerinde gözüküyor. Ağabeylerimize, ablalarımıza destek verdikleri için teşekkürler. Destekleri bol olsun…

  • Atölyelerimizden Notlar: “Anayasa Yargısında Uluslararası Andlaşmaların Denetimi” Atölye Raporu

    Sunumumda, doktora tezimin konusunu oluşturan; “uluslararası andlaşmaların anayasaya uygunluk denetimi” usulü hakkında genel bir bilgi vermeye çalışacağım[1]. Bunu yaparken salt pozitivist bir yöntem benimsemek, teknik hukuki konulara yoğunlaşmak istemiyorum. Daha ziyade bu denetim usulünün teorik arka planına ve önemine yoğunlaşacağım.

    İlk olarak belirli bazı temel kavram ve bilgileri oturtmak gerekir: Denetime konu olan bir “uluslararası andlaşma” şüphesiz iki yönlü bir metindir. Bir tarafı uluslararası hukuka bakar; diğer tarafı ise ulusal hukuka bakar. Bu metin, uluslararası hukuk ve iç hukuka ait bazı işlemlerin bir araya gelmesi ile hayat bulur. Dolayısıyla anayasa yargıcının önünde olağan bir iç hukuk normunda daha farklı bir metin vardır; yargıcın işi daha meşakkatlidir. Çünkü yargıç aslında bu denetimi gerçekleştirirken klasik bir denetim yapmamaktadır. En kaba tabiri ile söyleyecek olursak yargıç, devletin uluslararası alandaki bir yükümlülüğünü denetlemektedir ve dolayısıyla yargıcın vereceği “anayasayı ihlal” kararının çok farklı sonuçları olabilir. Bu nedenle, karşılaştırmalı anayasaya hukukunda, devletin uluslararası alanda zor durumda kalmasını engellemek için uluslararası andlaşma denetimi daha çok a priori yani devlet andlaşmayı henüz onaylamadan önce gerçekleştirilir. Uluslararası andlaşmaların onaylanmalarından sonra denetime tabi olmalarının ise a posteriori denetim olarak adlandırıldığını da ekleyelim.

     Peki anayasa yargıçlarına böyle bir denetim verilmesinin gerekçesi ne olabilir?

     Geçen atölyelerden birinde Ulaş Karadağ Hoca bizlere “küresel anayasacılık” kavramından bahsetmişti[2]. O atölyede, küreselleşmenin geldiği noktada, hukuku yaratan iradenin [liberal bir ön koşul olarak] artık parlamento iradesini aşan uluslararası iradelerden kaynaklandığını anlatmaya çalışmıştı. Bugün bize uygulanan hukuk normları, bizlerin dâhil olduğu bir süreç neticesinde değil, transnasyonel hukuk aktörlerinin iradesinden kaynaklanmaktaydı. Örneğin artık günlük hayattaki vakalara uygulanan normlar, bizlerin sözde iradesinden kaynaklanmıyor; IMF’nin ya da belirli teknoloji devlerinin iradesinden kaynaklanıyor. Bunun doğal bir sonucu da “küresel anayasacılık” dediğimiz bir olgudur aslında. İşte bu tespitten hareketle, uluslararası andlaşmaların denetimini de kavrayabiliriz…

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 39. sayısında okuyabilirsiniz.

    [1] Bu sunumda yer alan bilgilere ve tartışmalara ilişkin daha detaylı bilgi için bkz. Pınar Dikmen, “Uluslararası Andlaşmaların Anayasaya Uygunluk Denetimi”, Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2020.

    [2] Ulaş Karadağ, “Kapitalizmin Dönüşümü ve Küresel Anayasacılık”, Hukuk Defterleri Atölyesi, 21 Aralık 2022, İstanbul.