Blog

  • Mizah: Akşam’da Bir Haber

    Bir haber okudum Akşam’da, yeni bir yargı paketi geliyormuş. Şu, 2022 yılının sonunda teklif metnini gördüğümüz, “adil yargılanma hakkının güçlendirilebilmesi amacıyla” ceza davalarında süreleri “fiksleyen” paket değil ama başka bir paket geliyormuş. Akşam’ın yalancısıyım. Belki de Akşam, bu bilgiyi Sabah’tan almıştır, bilemiyorum.

    Sabah demişken; bu yeni pakete göre, artık sabah baskını olmayacakmış. Sabahın erken saatlerinde yapılan ev baskınlarına “ev bir devlettir, kimse işgal edemez” sloganı ile çekidüzen verilecekmiş. Güzel slogan. Demek ki bundan sonra baskınlar sabah değil, tok karnına akşam yapılacak, evler de akşam basılacak, o işgal sayılmıyor herhalde, Akşam’a göre.

    Bunun yanında; avukatların da hâkim ve savcılarla aynı haklara sahip olmaları için adım atılacakmış. Tabii çok muğlak bir kavram bu, aynı haklara sahip olmak ne demek? Hâkim ve savcılar hangi haklara sahip ki avukatlar da o haklara sahip olacak? Mesela adliyelerde artık biz avukatların da mı özel asansörü olacak? Baro kartımızla örneğin İstanbul Adliyesinde -2. kattan 7. kata 17 dakikada çıkarken, hâkimlerimiz savcılarımız gibi VIP asansörle 17 saniyede mi erişebileceğiz gittiğimiz yere? (Hoş, esas VIP asansör gibi bir şey olacaksa, ona sadece avukatların sahip olması lazım; zira avukat her mahkemeyegider,hersavcıylagörüşür;hâkim ise sadece mahkemesine gider, savcı da sadece kendisiyle görüşür, neyse…)

    Avukatların hâkim ve savcılarla aynı haklara sahip olacağına başka bir örnek olarak da tuvaletler geldi. Biliyorsunuz biz avukatlar ancak sade vatandaş tuvaletine girebiliyoruz, kalemlerin karşısında bulunan tuvaletlere ise personel harici kimse giremiyor. Biz de adliye personeli değiliz. Belki bu paketle bu mağduriyetimiz giderilir, avukatlar da hâkim ve savcılarla, mübaşirlerle aynı yerde ihtiyaç giderir. Ama bunu bir paketle nasıl anlatacaklar, onu pek anlayamadım. Herhalde pek yakışık almaz, “avukatlar da hâkim ve savcılarla aynı yerde ihtiyaç giderecek” gibi bir düzenleme. Aklıma da başka türlü bir düzenleme gelmedi öte yandan. Ha etkin bir çalışma yaparlarsa helal olsun, sonuçta henüz görevine yeni başlamış bir hükümetin ilk işlerinden biri olarak avukatların hâkim ve savcılarla aynı hakka sahip olması gerektiğini düşünmesi takdire şayan. Çiçeği burnunda işbu hükümetimizin her daim destekçisiyiz.

    Yine habere göre; aile hekimi gibi herkesin bir aile avukatı olacakmış, vatandaş her türlü hukuki sıkıntıda avukatlarından yardım alacakmış, parayı ise devlet ödeyecekmiş. Zaten yargının iş yükünün büyük bölümü, dilekçe ile bile kapanabilecek bir olayın vatandaşların haklarını ve hak arama yollarını bilmediği için uzamasından kaynaklanıyormuş, aile avukatları ile aynı zamanda yargının iş yükü de büyük oranda rahatlayacakmış.

    Haberin bu kısmını okuyunca hemen dışarıya çıktım ve aile gibi görünen 100 insan topluluğuna bu düzenlemeyi sordum. 100 topluluktan 70’i “bizim oğlumuz / kızımız / gelinimiz / damadımız / kaynanamız / kayınpederimiz / baldızımız / kayınçomuz / kuzenimiz / eniştemiz / yengemiz / bacanağımız / eltimiz avukat, başka avukat istemeyiz” dedi, 15’inde de direkt “ben avukatım” diyen çıktı. Kalan o 15 toplulukla da anlaşamadık, “No Turkish” dediler.

    Tabii Akşam sağ olsun, vatandaşların haklarını ve hak arama yollarını bilmemesinden kaynaklı olarak davaların bu kadar uzadığını öğrendim ve çok üzüldüm. Aşk olsun o vatandaşlara, ne diye uzatıyorlar bizim davalarımızı? Bir de Akşam’a göre bazı olaylar bir dilekçe ile kapanıyormuş. Üç düzine yıldır bu meslekteyim, dilekçe ile kapanan davam olmadı, demek ki Akşam’ın olmuş.

    Bir de yeni pakete göre, hukuk fakültesi kontenjanları düşürülecekmiş. Yukarıda yaptığım “Hüsnel” ankette 100 grubun 15’inde direkt ben avukatım diyen çıktı, sayı 100’de 30’lara 40’lara varmadan kontenjan düşmemeli, olmaz öyle şey. Avukat çok olsun, hem aile avukatlarıgelmeyecekmiydi?

    Neyse, akşam, pardon paket şeriflerimiz hayrolsun.
    Ailenizin avukatı,
    Hüsnü

  • Kavramları Tersyüz Ediyoruz: Devlet ve Demokrasi

    Devlet, yasa yapıcısı ve uygulayıcısı olarak, vergiler, mahkeme, polis, asker gibi toplumu düzenleyici ve/veya baskılayıcı kurum ve kurallarıyla ülke çapında egemen siyasi erktir. Bu ve benzeri geniş kapsamlı semptomatik tanımlama devlet aygıtının kâh koruyucu, kâh baskılayıcı yüzünü simgeler. Toplumsal açıdan semptomatik görüntüleriyle algılanan devlet aygıtı, arka planda toplumsal- sistemsel işlevi bağlamında baskılayıcı yüzüyle Hobbes’un Leviathan’ı olarak karşımıza çıkar. Toplumsal kuralları koyarak düzeni sağlayan devlet; demokrasi, liberalizm ve özgürlükler bağlamında nerede durmaktadır? Bu yazı da devlet aygıtını demokrasi ve özgürlükler bağlamında odağa koyarken, devlet-sistem ve devlet-sermaye ilişkisi ele alınacaktır.

    Tarihsel süreçte baskılayıcı işleviyle sınıfsal toplumların yönetsel aygıtı olarak ortaya çıkan devlet olgusunu, doğal olarak, sömüren ve sömürülen sınıfların bulunmadığı ilkel toplumlarda görmeyiz. Feodal sistemde feodal beyler ve köleler şeklinde sömüren ve sömürülen sınıfların oluşumu, baskı örgütü olarak ilkel hâliyle devlet olgusunu tarih sahnesine taşımıştır. Ancak bu oluşum, modern toplumlarda görüldüğü şekliyle örgütlenme formatında değil, mülk sahipliğinden kaynaklanan kişisel güç ve yetki kullanımı biçiminde ortaya çıkmıştır. Feodal bey hem mülk sahibi olarak hem de kamusal erkleri uhdesinde toplayarak, baskıcı yöntemle yöneticilik yaparak mal varlığını korumuş ve yönetmiştir. Yasa yapıcısı ve uygulayıcısı olan feodal bey, beslediği silahlı güçlerle de hâkimiyetini içte ve dışta sürdürmüştür. Feodalitenin yıkılışı ve ulus devlet formatına geçişle, feodal beyin haiz olduğu kamusal yetkiler devlet örgütüne devredilirken, mülkiyet hakkı sermaye sahiplerinde kalmıştır. Ulus-devlet yapılanmasında mülk sahibi sermaye sınıfı karşısında, emekçiler ve devlet mülksüzdür. Ulus devlet düzenine geçişle, hem emeğin geçimini sağlayabilmesi, hem de devlet aygıtının kamusal işlevlerini ifa edebilmesi, üretim araçlarına sahip sermayenin yatırım yapıp ekonomiyi işler konuma getirmesi koşuluna bağlanmıştır. Bu süreçte demokrasi3 ve liberalizm konuları da güç ilişkisi bağlamında şekillendirilmiştir.

    Westfalia Antlaşması ile oluşmuş ulus devlet yapılanması, 1917 Sovyet devrimiyle kapitalist ve kolektivist olarak yol ayırımına girerek, toplumsal mülkiyet biçiminde ve devlet aygıtının oluşum ve işlevlerinde mutlak farklılaşmalar gerçekleşti.

    Şöyle ki, kapitalist sistemde sermayenin başatlığı altında devletin işlevleri sermaye birikimine katkı yapıcı şekilde tanımlanırken, kolektivist sistemde devlet aygıtı ekonominin dümenine geçerek, ekonomi yönetiminde merkezi planlamayı hâkim kıldı.

    Feodal yapılanmaların tarihin deriliğinde kalması, kolektivist yapılanmanın ise çöküşü sonucunda günümüzün tek örneğini kapitalist devlet yapılanması oluşturur. Bu durumda feodal devlet yapılanmasını iktisat tarihi alanına, kolektivist devlet yapılanmasını ise iktisadi sistemler alanına terk ederek, kapitalist devlet yapılamasına odaklanıp, ekonomi ve politika bilimi ışığında devlet, demokrasi ve liberalizm konularını ele alacağım.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 38. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Atölyelerimizden Notlar: “Anayasal Bir Hak Olarak Barınma Hakkı” Atölyesi Raporu

    Kahramanmaraş depreminde yitirdiğimiz hayatların anısına

    Okumakta olduğunuz bu kısa rapora son halinin verildiği dakikalarda, Kahramanmaraş ilimizde gerçekleşen ve 10 diğer ilimizi etkileyen ülkemizin yaşadığı en büyük depremlerden birisinin doğurduğu felekaletin sonuçları ile yüzbinlerce insanımız savaşmaktaydı. Bu satırların yazıldığı 9 Şubat gününde İçişleri Bakanlığına bağlı olarak afet ve acil durumların doğurduğu sonuçları bertaraf etmesi için kurulan Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığının verdiği resmi rakamlara göre dahi 14351 kişi hayatını kaybetmiş, 63 bin 794 kişi yaralanmıştı. Bu rakamların yıkılan ve henüz ulaşılamayan binlerce binada yaşayan kişiler düşünüldüğünde maalesef artacağı muhakkaktır. Felaketin bir başka acı boyutunda ise evleri yıkıldığı yahut güvenli olmadığı için ağır kış koşullarında gıdaya, temiz suya dahi erişimde zorluk çeken ve bu şartlarda yakınlarının kurtarılmasını bekleyen binlerce depremzede bulunmaktadır.

    Bu noktada belirtmek gerekir ki İTÜ Afet Yönetimi Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu’nun da haklı olarak dikkat çektiği1 üzere deprem başta olmak üzere bir doğal afet ile en iyi mücadele, insanların yıkılan binaların enkaz altından kurtarılmasına yönelik olmayıp insanların enkaz altında kalmayacak konutlarda oturmasına yönelik çalışmaktır. Meselenin yaşam hakkı açısından bir başka boyutu ise devletin deprem bölgelerinde hayatını kaybeden kişilerin yaşam haklarına ilişkin usuli yükümlülükleridir. Bu noktada AYM’nin Van depreminde yıkılan Bayram Otelde yaşamını yitiren 24 kişiye ilişkin yapılan ceza soruşturmasında soruşturulan kamu görevlileri hakkında soruşturma izni verilmemesine dair “Kerimoğlu” kararı unutulmamalıdır. Mahkeme, caydırıcı bir ceza soruşturması yürütülmediği için depremde vefat eden Selman Kerimoğlu’nun eşi ve çocuklarının yapmış olduğu başvuruda yaşam hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Ancak AYM’nin bu kararına ve bu kararın gereğinin yerine getirilmesi için yapılan soruşturmada Bakanlık müfettişlerinin yazmış olduğu rapora rağmen İçişleri Bakanlığı tarafından dönemin Van Valisi ve Van AFAD yönetimi hakkında yine soruşturma izni verilmemiştir. Şu ana kadar maalesef çok az şekilde kamuoyunda tartışılmış olsa da Kahramanmaraş’da yaşanan depremler ve sonrasında yıkılan binlerce binanın nasıl ve kimlerce inşa edildiğine ve bu binalara ilişkin kamu görevlilerinin denetim yükümlülüklerini yerine getirmediğine ilişkin etkin soruşturmaların yürütülmesi, hem hayatını kaybeden kişilerin yaşam hakkı açısından hem de gelecekte benzer afetlerde yaşanacak kayıpların önlenmesi için elzemdir.4 Bu açıklamalardan sonra başta deprem olmak üzere tüm doğal afetlere karşın birincil öneme haiz olduğu kuşkusuz olan barınma hakkına dair Hukuk Defterlerinin 13 Ekim Perşembe günü gerçekleşen “Anayasal Bir Hak Olarak Barınma Hakkı” başlıklı atölyesinde tartışılan bazı hususları kısaca aktarmak gerekmektedir:  İnsanlığın en temel ihtiyaçlarının başında gelen neo-liberalizmin de yol açmış olduğu sosyal eşitsizlikle daha da tartışılmaya başlanan barınma hakkı, pandemi ile ağırlaşan iktisadi krizler ışığında tekrar sorgulanmak zorunda kalmış ve uluslarası, kıtasal ve ulusal insan hakları belgeleri ve anayasalarda kendisine doğrudan ya da dolaylı olarak yer bulmuştur. Bunlara örnek olarak, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Haklar Sözleşmesi, Avrupa Sosyal Haklar Şartı, BM Ekonomik, Sosyal Haklar ve Kültürel Haklar Komitesinin Yorumları ve birçok ulusal anayasa gösterilebilir. Türkiye’de tıpkı karşılaştırmalı hukuktaki birçok anayasa gibi Yunanistan Anayasası’nın 21 maddesi, Finlandiya Anayasasının 19. maddesi, Portekiz Anayasasının 65. Maddesi gibi) 57. maddesinde “konut ihtiyacına yönelik planlama vurgusu” ile konut hakkına olsa yer vermiştir. Şüphesiz 1982 Anayasasının barınma hakkına dair tercihi, devleti yoksul ve dar gelirli ailelerin sağlık şartlarına uygun biçimde konut ihtiyacını karşılayacak tedbirler almakla yükümlü kılan 1961 Anayasasına kıyasla daha zayıf bir düzenlemedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 38. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Emeğin Notları: İnsan Olmaya Bağlı Zayıflıklarından Arınmış İdeal (!) İşçi

    Bu yazının kaleme alınmasına esin kaynağı olan, “Severance” isimli bir dizi. Bunun nedeni, dizinin günümüzün çalışma ilişkileri, çalışmanın geleceği ve işçinin iş yaşamı-özel yaşamı dengesi üzerine düşündürtmesi. Olan bitene biraz dikkatli baktığımızda, insan onuru ile bağdaşmayan çalışma koşulları ve distopik olduğunu zannettiğimiz bir ofis ortamının kendi çalışma koşullarımıza biraz fazla benziyor oluşu, içimizi ürpertiyor. Senaryodaki yegâne bilim kurgu unsuru, Lumon Endüstrileri adı altındaki şirketin, “mükemmel” iş yaşamı-özel yaşam dengesini sağlama iddiasıyla geliştirdiği teknoloji: “Severance prosedürü”, yani çalışanlarının çalışma saatlerindeki bilinci ile çalışma saatleri sonrasındaki bilincini birbirinden ayıran prosedür. Bu sayede Lumon, özel yaşamlarında ne gibi sorunları olduğundan habersiz, özel yaşamlarından ve bir anlamda “insanlığından arınmış” çalışanlardan en yüksek verimi elde edebilmeyi umarken; bunu kabul eden çalışanların ise olması gereken iş-yaşam dengesine kavuşabilecekleri iddia edilmektedir. Lumon çalışanları, sabah işe gelip binanın bodrum katına indiklerinde, dış dünyada kim olduklarını, aileleri, arkadaşları olup olmadığını artık bilememekte; dış dünyadaki anıları erişilmez hâle gelmekte, özel yaşamlarına ilişkin unsurları tümüyle işyerinin kapısında bırakmaktadır.

    Sorgulatıcı ve sürükleyici gelişmeler, “zihni ayrık” olmayı kabul etmiş ve bu işyerinde çalışmakta olan, başroldeki Mark’ın dış dünyada hatırlamadığı ama ofisteki 4 kişilik departmandaki “en iyi arkadaşı” Petey’nin işten açıklanmayan bir nedenle çıkarılması, Mark’ın Petey yerine departman şefi olması ve Helly isimli genç bir kadının işe alınması ile başlar. “Ayırma prosedürü”ne yeni tabi tutulmuş olan Helly, bir toplantı odasında tek başına uyanır, kapı kilitlidir, masa üzerindeki diyafondan gelen sesin kendisine sorduğu kim olduğu, nerede doğduğu gibi sorulara yanıt veremeyerek, anketten tam puanla “başarılı” bulunur. Çünkü işverenin amaçladığı tam da budur: Kim olduğunu dahi hatırlamayan ve sadece çalışmaya odaklı işçiler. Ayırma prosedürü işe yaramıştır. Ancak Helly bunun farkında bile değildir.

    Oysa ayırma prosedürüne tabi tutulmadan iki saat kadar önce, kendisini kayda alan kameraya karşı elindeki rıza metnini okuyan Helly’nin şu cümlelerle “rıza”sının alındığı anlaşılmaktadır: “Kendi hür irademle ayrılma adı verilen prosedüre katılmayı kabul ediyorum. Algısal geçmişimin cerrahi operasyonla alınarak iş hayatım ve özel hayatımdaki anıların ayrılması için rıza gösteriyorum. Bu değişimin geri dönüşünün mümkün olmayacağını biliyorum. Bu beyanı özgürce veriyorum”.

    Özgür iradesiyle karar verdiğine inandırılmış olmak

    Bedensel ve ruhsal bütünlüğüne aşırı bir müdahale niteliğindeki bu prosedüre işçinin gösterdiği rıza, gerçekten özgür iradesine mi dayanmaktadır, bu rıza geçerli sayılabilir mi? Kendisi ve ailesinin geçimini sağlayabilmek için bulabildiği işten elde edeceği gelire muhtaç olan işçinin, kendisine dayatılan çalışma koşullarını pazarlık konusu yapabilecek bir gücü var mıdır ki, işe alınabilmek için ileri sürülen koşullara serbest iradesiyle karşı koysun veya bunlara rıza gösterdiği kabul edilsin. Bilindiği gibi rızanın, temel bir hakka müdahaleyi meşru kılan bir hukuka uygunluk gerekçesi sayılabilmesi için her şeyden önce bunun özgür iradeye dayanması gerekmektedir. Örneğin esasen tarih öğretmeni olan Mark’ın, Lumon’da işe girerek, bu prosedüre “rıza” göstermesinin ardında, karısının ölüm haberinin yarattığı acı ile başa çıkamaması yatmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 38. sayısında bulabilirsiniz.

  • Hukuk Fakülteleri İşçi Avukat Üretme Fabrikaları

    İşçi avukatlık artık hayatımızın bir gerçeği hâline geldi. Ülkemizde toplumsal düzeni ve ideolojiyi yeniden üreten hukuk gibi üst yapı kurumunun profesyonellerinden biri olan avukatların sınıfsal konumları giderek değişiyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerde bu dönüşüm daha önce yaşanıp tamamlansa da bizim gibi sermaye birikimi geç oluşan, buna binaen geç kapitalistleşen ülkelerde avukatlar küçük burjuva olan konumlarını kaybederek işçileşiyor. Yazımızın ana gövdesini artan hukuk fakülteleri ve verilen binlerce mezunun da yer aldığı yedek sanayi ordusu oluşturacaktır. Yazı boyunca açıklamalar ve değerlendirmeler Marksist ekonomi politiğin kategori ve kavramları ile yapılacaktır. Yazının amacı alanda gittikçe fazla tartışılıp anlaşılmaya muhtaç olan işçi avukatlık meselesine Marksist açıdan bir çözümleme yaparak ve akabinde bunu hukukçular arasında da tartışılır hâle getirmektir.

    Sermaye birikimi ve yedek sanayi ordusu

    Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde -feodal, antik, köleci vb.- nüfus baskısı arızi biçimdedir. Bu üretim biçimlerinde, nüfus baskısı zorunlu göç gibi uygulamalarla ortadan kaldırılmaya çalışılır ya da bu nüfus baskısı, üretim ilişkilerini değişime zorlar. Ancak kapitalizme geldiğimizde ise bu nüfus baskısı yeniden üretilir. Kapitalizm ile birlikte emek üretkenliği muazzam derecede artmıştır. Öyle ki diğer üretim biçimleri ile kıyaslanamayacak durumdadır. Bu denli emek üretkenliği ve üretimin olduğu yerde her insan yaşamak için gerekli geçim araçlarına ulaşamaz. Sermaye oluştuktan sonra varlığını sürdürmesi için mülksüzleşmiş emekçiler sınıfına ihtiyaç duyar. Bu kişiler üretim ve geçim araçlarından yoksun, emek gücünden başka satacak bir şeyi olmayan kişi, yani işçidir. İşçinin emek gücünü satın alan ve üretim araç ve gereçlerinin mülkiyetini elinde bulunduran kişi de kapitalisttir. İkisi de birbirinin varlık kaynağıdır.

    Sermayenin ilkel birikim sürecinden sonra yani üretim araç ve gereçlerinin sermaye hâline geldiği, üreticileri de mülksüz hale getiren süreçten sonra sermaye ihtiyaç duyduğu emek arzını kendisi yaratmak zorundadır. Burada biraz sermaye birikimini açmakta fayda var. Üretim sürecinde yaratılan artı değer1 kendini gerçekleştirdikten sonra ana sermayeye eklenir veya bağımsız bir sermaye olarak biçim alır. Kapitalistin üretim sürecinde piyasada hazır bulduğu makineler, ham maddeler gibi üretim araçlarının yanında emek gücünü, yani işçiyi de hazır bulması gerekir. Sermaye devamlı olarak büyüme eğilimlidir. Büyüme sırasında da sermayesini harekete geçirecek emek gücüne ihtiyacı vardır. Üretim araçlarını ve hammadde gibi malzemeleri piyasada hazır bulur, çünkü bunlar diğer kapitalistler tarafından üretilmişlerdir. Emek-güçlerini satamadıkları için ücret alamadıkları halde, onu satışa hazır hâlde tutabilmek için gerekli minimum geçim araçlarına ulaşanlar var oldukça kapitalistlerin ellerinin altında hazır emek gücü bulunur. Bu minimum geçim araçlarını elde etmelerinde de kolektif sermaye dediğimiz devletin önemli bir rolü vardır. Yardım gibi mekanizmalarla bunların geçim araçlarına ulaşmalarını bir parça sağlarlar. Aslında makarna ve kömür dağıtılması bir anlamıyla da buraya tekabül eder. Velhasıl sermaye birikiminin zorunlu koşulu olan ve pazarda hazır bulunmak zorunda olan mülksüzleştirilmiş bu toplum kesimine “nispi aşırı nüfus”, başka bir ifade ile “yedek sanayi ordusu” denir. Burada hemen faal emek ordusu kavramını da açıklayarak devam edelim. Faal emek ordusu, sermaye birikim koşulları ve kapitalizmin çevrimsel karakteri dikkate alındığında en az bir tam çevrim döneminde aynı işini koruyan kesimdir. Kapitalizm doğrusal bir birikim seyri izlemez. Çevrimsel bir döngü ile adeta bir spiral hareketle ilerler. Bu hareketler canlanma, gönenç (refah), kriz ve durgunluk şeklinde dönemlerdir. Bir çevrim bu dört dönemi de kapsar.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 38. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Dünün Muktedirlerinden Bugünün Egemenlerine Politik Miras ve Karar: ÇHD Davası

    “Aslında avukatlara sanki kanunlar izin vermiyor

    sadece tolerans gösteriyor gibiydi.

    Açıkçası, ceza mahkemesi, avukatları tanımıyordu.

    Mahkemede yer alan tüm avukatlar da güvenilmez avukatlardı.”

    Franz Kafka

    9 yıllık Çağdaş Hukukçular Derneği davasının karar duruşması 7-11 Kasım tarihleri arasında Silivri Hapishanesi içerisine yerleştirilmiş duruşma salonunda görüldü. 20 avukat için açıklanan hüküm ile toplam 146 yıl 7 ay hapis olmak üzere mahkûmiyet kararı verildi. ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı ile Barkın Timtik ve Oya Aslan hakkında tutukluluğun devamı kararı verildi. Davanın reddi, düşme ve tefrik kararlarını bir kenara bırakırsak tüm sanıkların “örgüt üyesi” olduğuna karar verildi. Tabii, kanun yollarımız açık olmak kaydıyla… Bir savunma avukatı müdafilik yaptığı davaya dair ne anlatabilir? Kararın ne kadar haksız olduğunu; Anayasanın ve sözleşmenin hangi maddelerinin ve dahi mevzuatımızın nasıl ihlal edildiğini anlatmak ile sizi dosyanın tozlu sayfaları arasında bir geziye çıkarmak belki de doğru olan olurdu. Lakin yargılamanın diğer özneleri dosyanın siyasi bir hesaplaşma amacıyla yaratıldığını bir an için akıllarından çıkarmazken, siz değerli okuyuculara “temyiz sebeplerimizi” izah etmenin bir haksızlık olacağı kanaatindeyim.

    Zira gerçekten yargı sisteminin yürütücüleri dosya evrakı ile hiç ilgilenmediler. Her gün bir çarkında ezilmekte olduğumuz bu yargının iç karartıcı manzarası bu davanın üzerinden bir an için dahi çekilmedi. İktidarın Çağdaş Hukukçular Derneği ve avukatlık pratiğiyle olan hesabını bu davayla gördüğüne dair bir an bile şüphe etmememiz sağlanamadı. Her aşamada biz Kafka’nın tabir ettiği hukuk düzenindeki “güvenilmez avukatlardık”, sanık meslektaşlarımızdan farklı olarak hâlâ duruşma salonunda cübbe ile oturabiliyor olmamız ise bize gösterilen “tolerans”.

    Başka bir dünyada ya da hukuk pratiğinde dosya savcılarının iddialarını konuşup dosyanın gerçekten içine bakabilirdik. İddianamesi 146 yıllık hükme dönüşen bir soruşturma savcısının belki davasıyla gurur duyması dahi gerekebilirdi. Tabii o savcı örgüt üyeliği, sahte delil ve tanık yaratmak iddialarından firari olmasaydı. 13 tane ne idüğü belirsiz gizli tanık beyanını dosyaya koyan savcılığın 9 yılda duruşma salonuna tek bir tanığını dahi getirememesini ve hatta getirmeyeceğini söylemeye tenezzül etmemesini hukukumuzda nereye koyabiliriz? Peki ya dosyada cismi görünen uyuşturucu bağımlısı tek tanığın dosyanın soruşturmasını hazırlayan polis memurlarıyla birlikte kumpas kurduğu için bir ömür hapishanede kalmaya mahkûm edildiği gerçeğiyle ne yapalım? Evet, meslektaşlarımızın kaç kez hangi davalara baktığına ve nasıl bir avukatlık pratiği yaptıklarına dair “polis değerlendirmesini” de bir kenara bırakırsak dosyada bulunacak deliller de bunlar.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 38. sayısında okuyabilirsiniz. 

  • Altılı Masanın Anayasa Değişikliği Taslağı Üzerine Bir İnceleme

    Giriş

    Uzun yıllardır ülke siyasetinin ve hukukçularının üzerinde bir siyasal rejim heyulası dolaşıyor. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından kabul edilen 1982 Anayasası’ndan itibaren Türkiye’deki siyasal rejimin niteliği, birçok tartışmaya konu olmuş ve Anayasa’nın bazı düzenlemeleri kafalarda farklı sorulara ve yorumlara yol açmıştı. 1982 Anayasası’nın hangi siyasal rejimi öngördüğü Cumhurbaşkanının geniş yetkileri dolayısıyla tartışmalara konu olmuştu. Bu tartışma özellikle Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören 2007 Anayasa değişikliği ile başka bir biçime büründü. Cumhurbaşkanının ilk defa halk tarafından seçildiği 2014 yılı itibariyle de birçok anayasa hukukçusu açısından Türkiye, artık anayasal gerçeklikte de bir yarı başkanlık rejimine sahipti. 2017 Anayasa değişikliği ise Osmanlı- Türk anayasal gelişmeleri açısından bir kopuş yarattı. Öyle ki bu değişiklik sonucunda Türkiye’de ilk defa bir “başkanlık rejimi” inşa edildi.

    Yasama ve yürütme erklerinin birbirinin görevine son verebildiği ve yasamanın yetkilerinin önemli ölçüde ortadan kaldırıldığı kendine özgü bir başkanlık rejimiydi bu. Yasama ve yürütmenin işlemleri arasındaki farklar belirsizleşmişti. Örneğin Cumhurbaşkanının çıkarmış olduğu Cumhurbaşkanlığı kararnameleri her ne kadar kanun altı olarak gösterilse de anayasal gerçeklikte kanun etkisine sahip olabiliyordu. Uzun yıllara dayanan tarihi mücadelelerle elde edilen bütçenin parlamento tarafından belirlenmesi ilkesi dahi ortadan kaldırılıyordu. 2017 Anayasa değişikliklerinin Osmanlı-Türk Anayasal gelişmeleri açısından bir geriye gidiş olduğu açıktı. Bu durumun geniş muhalefet cephesinde bir tepki yaratmaması imkansızdı.

    Nitekim o cephenin bileşenlerinden biri olan Altılı Masa, 28 Şubat 2022 tarihinde güçlendirilmiş parlamenter rejime dönüş vaadi ile toplumun karşısına çıktı. Bu tarihten dokuz ay sonraysa Anayasa değişikliği önerisi taslağını kamuoyuna duyurdu. Bu taslak siyasal rejim değişikliğini merkeze alsa da4 bununla sınırlı değil. Taslak, Anayasa’nın 80’den fazla maddesinde değişiklik öngörüyor. Bu yazı kapsamında söz konusu değişikliklerin siyasal rejim ve temel hak ve özgürlükler ile yargı organına bakan yönüne değinmeye çalışacağım.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 38. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Cumhuriyet’in İkinci Yüzyılına Girerken Türk Ceza Hukuku İçin İki Önemli Tehlike Kaynağı: Ceza Hukukunda Tersine Dalga ve Tipe Uygunluk Olabilir Mi Düşüncesinde Değer Erozyonu

    I. Giriş: Dalga Fenomeni

    Özgürlük mücadelesinin tarihi, dalgalara bölünerek okunabilir. Gözler, böylesi bir okumayı, demokrasi bağlamında yapmaktadır: Demokrasinin seyri adeta bir sarkacı anımsatmaktadır zira demokrasinin gelişmesi, ilerlemesi hususunda doğrusal bir gelişimden bahsedilemez; daha ziyade dalga ve ters dalga metaforu ile anlatıldığı üzere, ilerleme ve gerileme dönemleri birbirlerini izlemektedir. Nasıl ki demokratikleşme dalgalarından bahsedilebiliyorsa, aynı şekilde otoriter ya da özgürlükçü karakteri ağır basan ceza hukuku dönemlerini anlamak için de aynı mecaz yardıma çağrılabilir. Erman, böylesi bir okuma ile ceza hukukundaki otoriterleşmeyi ve dönüşümü analiz ettikten sonra tıpkı 19’uncu yüzyılın sonu ya da 20’nci yüzyılın ortalarında olduğu gibi tüm dünyada özgürlükçü ceza hukukunun yeniden yeşereceğine dair umut beslediğini söylüyordu.

    Yakın tarihli bir çalışmamda3 belirttiğim üzere, Türkiye’de “Düşman Ceza Hukuku (Das Feindstrafrecht)” tartışması kendisine önemli bir yer bulmuşsa da kavramın pejoratif olarak ele alınması haricinde anılan tartışmanın liberal ceza hukukunun günümüzdeki kriziyle ve dönüşümüyle olan ilgisi, geniş ölçüde ihmal edilmiştir. Böylelikle Türkiye’deki ceza hukuku tartışmaları, insan haklarına dair yaşanılan sorunların basit bir tezahürü ve geçici bir gelişme olarak anlaşılmaktadır. Özgürlük mücadelesinde uluslararası dalgalardan ve ters dalgalardan bahsetmek, sorunu yalnızca “ulusal bir problem” olarak görme vehminden kurtulmamıza olanak tanıyabilir. Ancak ceza hukukunda otoriterleşmeye yönelik ters dalgadan bahsederken Türkiye’de kristalize olmuş bir özellikten de bahsetmek zorunludur: Normun menzili dışında uygulanması ya da tipe uygunluk değer erozyonu.

    Elinizdeki kısa yazıda, otoriter ceza hukuku ters dalgasından ve Türkiye özelinde norm kavramının değer yitiminden bahsederek Cumhuriyet’in ikinci 100 yılına girerken geleceğe doğru bir bakış atacağız.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 38. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Cumhuriyet’in 100. Yılında Medeni Kanun

    4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe giren 743 sayılı Türk Medeni Kanunu (Türk Kanun-u Medenisi), Cumhuriyet’in ilanı sonrasındaki hukuk devriminin en önemli parçalarındandır. Bu adımın değerini kavrayabilmek için şüphesiz geriye bakmak gerekir.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun hukuk düzeninde, din, devlet ve hukuk bütünleşikti. Kişiler arasındaki ilişkiler İslam’ın fıkıh kurallarına (şeriata) göre biçimlenmiş, nikah, boşanma, nafaka, miras, sözleşme, faiz, sigorta gibi konular dinsel kurallara bağlanmıştı. Kişilik, eşitlik ve özgürlük kavramları yerine; kulluk, yasaklar, buyruklar, ayrıcalıklar ve fermanlar hüküm sürmekteydi. Ulemanın karşı çıkması ve baskısına rağmen kabul olunan Tanzimat’la özel hukuk alanında bazı kanunlaşma hareketleri başlamış, 16 kitaptan oluşan Mecelle’nin (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye) kitapları münferit şekilde 1869-1876 yılları arasında kanunlaştırılmıştı. “Görünüşte” bağımsız nitelikte olan kanun, fıkıh kurallarından arındırılamadı. Şer’iye Mahkemeleri şeriat esaslarına göre muhakeme etmeye devam etti. Kişiler hukuku, aile hukuku, miras hukuku ve eşya hukukunun büyük kısmını kapsamadığı gibi özellikle hak ehliyetinde eşitlik ilkesinden, irade özerkliğinden, sözleşme serbestliği ilkelerinden uzak kalan, kadının ehliyetinin sınırlı olduğu, kocanın kadına, erkek çocuğun da kız çocuğa oranla mirastan iki misli pay alması gibi kurallara sahip Mecelle’nin Cumhuriyet’in hedeflediği sosyal yapıyla bağdaştırılması mümkün değildi. Cumhuriyet’in benimsediği model ile medeni hukuku devletten ve dinden tümüyle ayırmak kaçınılmaz hâl almıştı. Lâik esaslara dayanmak isteyen yeni devletin hukukunun dini esaslara bağlı kalması, devrimin ruhu ve zamanın ihtiyaçları ile bağdaşmamaktaydı. Bu nedenle kodifikasyon çalışmaları başlamış ve İsviçre Medenî Kanunu “dünya Medenî Kanunları içinde en yenisi, anlaşılması en kolayı, en demokratı ve en pratiği olduğu” gerekçesi ile iktibas (resepsiyon) edilmiştir. 1926 yılında Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesi ile eski hukukun tamamıyla kaldırılması ve Roma hukuku ile Pandekt hukuku esaslarına uzanan yeni bir hukukun kabul edilmesi amaçlanmıştır. İmre’nin deyimiyle bu, “özel hukuk tarihinde görülen en büyük ve en dikkate değer ve diğer taraftan da en cesur bir inkılâp hareketidir”. Siyasal-kamusal kazanımlar 1921 ve 1924 Anayasaları ile, sivil toplum-özel hukuk alanındaki kazanımlar ise 1926 tarihli Medeni Kanun ile elde edilmiştir. Bu sefer Serozan’ın ifadesiyle “bu Kemalist devrimle birlikte siyasal-kamusal yaşamda kul yurttaşa dönüşürken, sivil-özel yaşamda da ırgat, maraba ve yanaşma ‘işçiye’, cariye ve avrat ‘kadına’, veledi zina da ‘evlilik dışı çocuğa’ dönüşmüştür”.Aynı zamanda bu, bireyin hukuki kişiliğini ve hak ehliyetini kazanmasıdır. Lâiklik ilkesinin esasıyla, din kuralları hukuk kurallarından arındırılmış; tek eşlilik, resmi nikah, eşit miras hakkı, kadına boşanma hakkı, mahkemelerde eşit tanıklık hakkı, ana ve babaya çocuğun dini eğitimini belirleme hakkı tanınmıştır. Kanun taslağının genel gerekçesi içerisinde olan ancak daha sonra taslaktan çıkartılan kısımda (sadeleştirilmiş) şu ibareler yer almaktaydı: “Mecelle’nin kaidesi ve ana hatları dindir. Halbuki, insan hayatı, her gün hatta her an esaslı değişimlere maruzdur. Bunun değişikliklerini, yürüyüşünü hiçbir zaman bir noktada tespit etmek ve durdurmak mümkün değildir. Kanunları dine dayalı olan devletler kısa bir zaman sonra memleketin ve milletin taleplerini tatmin edemezler. Çünkü dinler, değişmez hükümler ifade ederler. Değişmemek, dinler için bir zarurettir… Dinin, hüküm halinde kanunlara girmesi tarihin seyrinde çoğunlukla hükümdarların, zorbaların, kuvvetlilerin keyfi arzularını tatmine vasıta olmasını gerektirmiştir. Özellikle çeşitli dinlere mensup tebaayı ihtiva eden devletlerde tek bir kanunun bütün camiada uygulanabilme kabiliyetini kazanabilmesi için bunun din ile münasebetini kesmesi milli hâkimiyet için de bir zorunluluktur. Çünkü kanunlar dine dayalı olursa ve vicdan hürriyetini kabul mecburiyetinde bulunan devlete, çeşitli dinlere mensup olan tebaası için ayrı ayrı kanun yapmak icap eder. Bu hal günümüz devletinde esas şart olan siyasi, sosyal ve milli birliğe tamamen aykırıdır. Hatırlamak gerekir ki; devlet yalnız tebaası ile değil; ecnebilerle de temastadır …”

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 38. sayısında ulaşabilirsiniz.