Blog

  • İşçilerin Direniş Kenti: Zonguldak

    Maden işçisi abimin,

    Ali Nahit Acar’ın değerli hatırasına…

    Güneşli bir günde

    Masmavi göreceğiz

    Karadeniz’i Balkaya’dan Kapuz’ a kadar,

    Karış karış biliriz bu şehri;

    EKİ’nin çiçekli bahçeleri,

    Rıhtıma kömür taşıyan vagonlarıyla;

    Paydos saatlerinde yollara dökülen,

    Soluk benizli insanlarıyla.

    Siyah akar Zonguldağın deresi Yüz karası değil, kömür karası

    Böyle kazanılır ekmek parası

    (Orhan Veli Kanık, 1946)

    Uzun Mehmet’i bilirsiniz. Zonguldak’ta kömürü bulan kişidir. Öyküsü 1820-1829 yılları arasında geçer. Öykünün farklı anlatımları olmakla beraber, en bilineni şöyledir: Uzun Mehmet Ereğli’nin belli başlı ailelerinden birine mensuptur. Askerliğini bahriye eri olarak yapmıştır. Terhis olurken kendisine, subayları tarafından kömür numunesi gösterilmiş ve memleketine dönünce siyah taşlardan araması istenmiştir. Uzun Mehmet askerlik dönüşü, bir gün dere kenarında dolaşırken siyah taşlar görür. Aklına askerde gösterilen yanan siyah taşlar gelir. Bunlardan biraz toplayarak ocağa atar ve yandığını görür. Sonrasında da toplayıp çuvala koyduğu kömür numunelerini İstanbul’a götürür. Padişah İkinci Mahmut, kömürün bulunuşuna çok sevinerek Uzun Mehmet’i ödüllendirir. Böylece taş kömürünün bulunuşu, 8 Kasım 1829 olarak tarihe geçer. Sonrasında, Uzun Mehmet kömürü bulmasını hazmedemeyen kişilerce öldürülür.

    Tarihçe ve yönetim

    Sanayi Devrimi kömüre olan ihtiyacı artırırken, kömür havzalarında yaşayan köylülerin hayatını da baştan sona değiştirdi. Üretim arttıkça şehirler büyüdü, işçilerin sayısı arttı. Kömür havzalarında da madenci şehirleri oluşmaya başladı.

    Kömür Zonguldak’ta, yukarıda bahsedildiği üzere 1829 yılında bulundu. Ancak işletilmeye başlanması daha sonraki yıllara, 1848 yılına tekabül eder. Bu yıllar aynı zamanda yabancı sermaye eliyle Anadolu’ya ilk demiryollarının da döşendiği yıllardır. Böylece Zonguldak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli sanayi alanlarından biri olmuştur. Zonguldak kenti varlığını kömür madenciliğine borçludur. Yüzyıllardır tarımsal faaliyetlerin yürütüldüğü bölgede madencilik ile değişimler de meydana gelmeye başlamış, tarımsal bir bölge yavaş yavaş ağır sanayi bölgesine dönüşmüştür. Bölgeye göç ile gelen işçiler genellikle yer üstünde ve tam zamanlı olarak istihdam edilirken, bölgenin yerlisi işçiler yer altında ve münavebeli işçi olarak çalışmakta idiler. Köylüler işçileşirken, münavebeli çalışma nedeni ile köy ile bağlarını hiçbir zaman tam olarak kopar(a)madıklarından “klasik” sanayi işçisinden bir dizi farklılık taşımaktaydılar. Bunun yanında, artık ülkenin diğer yerlerinde yaşayan köylülerden tamamen farklı bir yaşamları bulunmakta idi. Zonguldak’ta neredeyse her ailede maden işçisi (ve “Alamancı”) bulunmaktadır. Bugün de gerek kömür üretiminin gerekse işçi sayısının ciddi şekilde azalmış olmasına rağmen bu özellikler devam etmektedir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yeni Spor Anlayışı

    Kentlerde özellikle hafta sonları yürüyoruz, koşuyoruz… Metodunu bilmesek de her parkta olan spor aletlerini kullanıyoruz; halı sahalarda futbol, beton zeminlerde basketbol, yazın kumsallarda voleybol oynuyoruz. Spor salonu diye vücudumuzu güzelleştiren, değiştiren paraları dökeceğimiz yerler aklımıza geliyor. Sporu tüm yaşama yayılmış bir kültür olarak görmüyoruz, diyet sendromu ile sporda kısa ataklar yapıyoruz.

    Diğer yandan ve daha yoğun olarak spora pasif (izleyici) katılım yapıyoruz. Spor etkinliğinin yapıldığı alanlarda, o alanların taşındığı ekranlarda izliyoruz, spor üzerine bahis yapıyoruz ve yaşadığımız her yerde yorumluyoruz.

    Spor yaşantımızda reddedilmeyecek bir ağırlığa sahip. Toplumun tüm gelişmeleri spora aktif ve pasif bakışı etkiliyor. Toplumu etkilediği gibi toplumda sporun gelişimine benzer ölçüde etkide bulunuyor. Bu etkileşime geçmeden önce spora tanım ve tarih açısından bakmak gerekecek.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısından okuyabilirsiniz.

  • Sosyal Devletin Çöküşü

    Sosyal devlet rejimi, işlevsel niteliği itibariyle kapitalizmin tamamlayıcısı, ideolojik niteliği itibariyle de sistemin meşrulaştırıcı ve karşıt rejimlere karşı koruyucu kalkanıdır. Sosyal devlet rejiminin yaşama geçirilme ve uygulama düzeyi, farklı dönemlerde yaşanan sınıf mücadelelerinin siyasal arenadaki uzlaşmacı çözümünün yönetsel yansımasıdır. Bu niteliği ile sosyal devlet olgusu mutlak olmayıp, zamanla değişen ve sistemin içsel işleyişi ve dışsal koşullara göre şekillenebilen izafî bir uygulamadır. Piyasa ekonomisinin tamamlayıcısı özelliği ile sosyal devlet uygulaması, kapitalizmin yol açtığı gelir dağılımı bozukluğunun bir dereceye kadar giderilmesi ve bireylere olabildiğince eşit olanak sağlanması amacıyla, sosyal güvenlik, eğitim ve sağlık ya da ulaşım-iletişim gibi zamanla değişebilen çok farklı alanlarda devreye girer (Barry, 2015). Söz konusu hizmetler kamusal üretim olarak topluma sunulabildiği gibi, kamusal finansmana dayalı özel kesim üretimi olarak da sosyal devlet anlayışı çerçevesinde topluma sunulabilir. İkinci durumda müteşebbis ve kâr faktörü devreye girdiğinden hizmetin kamusal yükü ağırlaşır. Sosyo-ekonomik alanda ise, çalışamaz durumda olan yaşlılar, ağır sakatlar ve mutlak engellilere bakım yanında, tüm topluma yaygın sağlık, işsizlik ve emeklilik sigortası gibi destek hizmetler de en temel sosyal hizmet araçlarındandır (Barr 2012; s.10-3 / Esping-Andersen, 1990).

    Kapitalist sistemde mülksüz devletin kaynaklarını vergi yolu ile özel kesimden sağlıyor olmasının doğal sonucunda, sosyal devlet hizmetlerinin maliyeti de özel kesimce karşılanır. Başka bir deyişle, hiçbir ekonomide “bedava öğle yemeği yoktur”! Kapitalist üretim modelinde yaratılan katma değerin ücret dışında kalan büyük bölümü kâr veya artı değer olarak sermaye sahibine ya da rantiyeye tahakkuk ettiğinden, sosyal devlet politikalarında talep cephesi ile maliyete katlanma durumunda olan sunum cephesi arasında belli belirsiz bir tür sınıf mücadelesi yaşanır (Offe, 1984). Sosyal devlet yükleri vergilerle karşılandığına göre, her bir yükümlü vergi verirken “mali yük” e katlanır, sosyal hizmetten yararlanırken “mali kazanç” sağlar ve aradaki fark “mali bakiye” olarak ortaya çıkar (Musgrave, 1959; 182). Sosyal devlet politikaları ile oy avcılığı yapmak durumunda olan siyasal erk, bir yandan mali kazanç sağlayanlarla mali yükleniciler arasında sosyal uzlaşmayı sağlamaya çalışırken, diğer yandan da sistemin aksayan yanlarını “toplumsal huzur” vb. gibi sözde ifadelerle geçiştirmeye ya da bürokratik perdelemelerle kamuoyunun gözünden uzak tutmaya çalışır (O’Connor, 2009; 69-70).

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Karşılaştırmalı Anayasa Yargısında Sosyal Haklar: Güney Afrika, Hindistan ve Türkiye

    Giriş ve Ön Tespitler

    “İnsan bölünmez bir kişiliğe sahiptir. Onun yaşama hakkı, sadece terörizme ve yargısız infaz risklerine karşı güvenlikte olduğu bir toplumsal düzeni gerekli kılmaz. Geçimini sağlayabilmesi… (de) gerekir.” Enseignement des droits de l’homme, UNESCO, Vol. IV, 1985, p.63.

    Sosyal haklar iktisaden zayıf konumda olan sosyal sınıfların egemen sınıflar karşısındaki eşitlik ve adalet taleplerinin bir yansıması olarak gelişmişlerdir. Bu hakların varlık sebebi, temel insan ihtiyaçlarının karşılanması ve bu şekilde de evrensel bir değer olan “insan onuru”nun korunmasıdır. Sosyal haklar, onurlu bir yaşam için gerekli asgari koşulları sağlayarak insanın fiziksel, düşünsel ve manevi varlığını güvence altına alacak araçları ifade eder. Bu haklar, “herkese” tanınmıştır; ancak elbette toplumun yoksul ve marjinalleştirilmiş kesimleri için özel bir önem taşırlar ve kişilerin özerk bir birey olarak topluma katılabilmesinin önündeki maddi ve manevi engellerin aşılmasını sağlarlar.

    İnsan onurunun korunmasında yaşamsal önemi olan sosyal hakların yargısallaştırılması konusu, bu hakların ortaya çıkışından beri tartışılmaktadır.4 Küreselleşme olgusuyla da birlikte, devletin rolünün azaltılması ve toplumsal ihtiyaçların piyasaların insafına bırakılması eğilimi karşısında tüm dünyada eşitsizlik, ciddi boyutlarda yoksulluk, yoksunluk ve sosyal dışlanma baş göstermiştir. İnsan hakları alanında bunun yansıması, sosyal hakların ikincilleştirilmesi ve hatta yok sayılmasıdır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Ülkemizde Faili Meçhul Cinayetler ve Hukukta Zamanaşımı

    Çok uzun yıllardır Türkiye’nin okuyan, anlayan insanlarının vicdanında kanayan bir yara, failleri meçhul bırakılan siyasi cinayetler. Aileler eli erdiğince yakınını unutturmamaya çalışsa da, bireysel çaba ve etkinliklerin geniş kitlelere ulaşamadığı da bir gerçek. Gerçekleştirilen anmaların da çoğu zaman, alışılageldik bir formaliteyi yerine getirmenin ötesine geçmediği rahatlıkla gözlemlenebilir. Süreçte ailelerin çoğunlukla sonuçsuz bir hukuk mücadelesiyle karşılaştığını ve alanlarının daraldığını da söyleyebiliriz. Böylesine acı deneyimden gelen ortaklığı yaşayanların ise bir araya gelip bir platform çatısı altında birleştiğini, birbirlerinin yaralarını sardığını, dahası yine birbirlerinin yürüyen hukuk mücadelesine manevi destek olduğunu vurgulamak ise şaşırtıcı olmaz. Ne acı ki, adaletin sağlandığı ülkelerde ne faili meçhul cinayetler olur ne de aileler kendilerinin ve toplumun yarasını sarmak için sürekli bedel ödemek durumunda kalır.

    Toplumsal Bellek Platformu

    Ülkemizde faili meçhul cinayete giden simge isimlerin aileleri ilk defa, 1980 yılında öldürülen yazar Ümit Kaftancıoğlu ailesinden Canan Kaftancıoğlu’nun çabasıyla bir araya geldi. Sıcak bir haziran günü, babalar günü etkinliğinde buluşan, bu coğrafyada yaşamının önü kesilmiş on altı aileydi. Hatta etkinliğin adı: “Benim Babam Bir Kahramandı” idi. Bu isim kimseyi yanıltmasın. Aileler, kahraman babalar yahut kahramanlaştırılan babalar düşlemediler. Hatta Brecht’in ‘Galilei’ oyununda geçen, “ne yazık kahramanlar yetiştiren toplumlara…” söyleyişi zihinlerindeydi. Yalnızca hayatlarının çok çeşitli dönemeçlerinde yanlarında olan, iyi ve kötü zamanlarında sarılabildikleri babalarıyla hayatlarını sürdürmeye niyetlendiler. İstediler ki, devlet kahraman olsun, babalarını, bu ülkenin de yazarlarını, şairlerini, gazetecilerini, aydınlarını korusun! Etkinliğin amacı Türkiye’nin yaşanılası bir geleceğe sahip olması için kahramanca ölümün üstüne yürüyen bu onurlu insanları yeni kuşaklara güçlü ve doğru bir şekilde anımsatmaktı. Sadece nasıl değil aynı zamanda neden öldürüldüklerini bir kez daha düşündürmekti. Etkinlik sonrası sürdürdükleri görüşmelerde, ruhlarının ve akıllarının ne kadar çok birbirine benzediğini sevinç ve gururla gördüler. Bir aile olduklarını hissettiler. Aileye her geçen gün yeni bireyler eklendi; üzülerek gördüler ne kadar geniş bir aile olduklarını. Bu isimleri gelecek kuşaklara doğru taşımayı hedefleyip toplumsal belleğimizi diri tutma adına birlikte neler yapılabileceklerini konuştular. Bu konuşmalar sırasında tüm ailelerin geçmişte yaşadıkları ve karşılaştıkları hukuksuzluğun birbirinin neredeyse aynısı olduğuna tanık oldular.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İş Yargısında Neler Oluyor?

    2017 yılının en çok konuşulan hukuk olaylarından biri de iş hukukunda zorunlu arabuluculuk ve hukukçu bilirkişiliğin kaldırılması idi. Aslında birbirinden farklı olan bu iki kurumu ortak ele almamızı zorlayan neden, iş davalarında her iki kurumun çakıştırılmalarını sorgulamaktır. Hukuk ve iş kamuoyunun yaygın kanısı, iş mahkemelerinde hukukçu bilirkişiliği kaldırarak davaların uzamasını ve bu yolla daha zayıf durumda olan işçinin, işverenle dezavantajlı durumda arabuluculuğa zorlanmasıdır. Bu konuda siyasal değerlendirme yapmak elbette sendikalar ve siyasi partilerin görevidir. Ancak, hukukçu bilirkişiliğin kaldırılması, mesleğin profesyonelleri olan yargıçlarla avukatların iş koşullarını oldukça zorlayacağa benziyor. Konunun işçi işveren ilişkilerini nasıl etkileyeceği de bir başka sorun. Sorunu bir dizi yasal mevzuat hükümlerini açıklayarak anlatmak mümkün. Ancak en iyi anlatım yolunun örnek üzerinden gitmek olduğunu düşündüğümden, geçmiş günlerde kaleme aldığım bir yazıyla örneklendireceğim:

    “İşçi Şakir 10 yıldır bir atölyede asgari ücretle çalışmaktadır. Son aylarda maaşlar geç ödenmekte, fazla mesailer ise hiç ödenmemektedir. Şakir, fazla mesailere güvenerek aldığı kapıcı dairesinden bozma dairenin taksitlerini ödeyememeye başlamıştır. Bankadan uyarı yazıları üst üste gelmeye başlar. Şakir, karısının kendisine “sen ne biçim adamsın” der gibi bakmaya başladığını düşünmektedir. Bir sabah işe gitmek için durağa vardığında, işyeri servislerinin de kaldırıldığını öğrenir. Aslında çalıştığı sektörde ihracat durduğu için işveren zora girmiştir. Bunu öğrenen Şakir, yeni bir iş arayışına girer. Bir yandan da birikmiş kıdem tazminatı ve ücret alacaklarını alabilmek için dava açmaya hazırlanmaktadır. Çünkü işyeri her an kapanabilir, işveren ortadan kaybolabilir diye paniğe kapılmıştır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: KHK’lar ile “Normalleşen” Türkiye

    15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası yaklaşık bir buçuk senedir olağanüstü halde yaşıyoruz.

    OHAL sürecinde, 2017 yılında yapılan Anayasa referandumu ile başkanlık sistemi geldi, yasama yargı ve yürütme erklerinin yapısı değiştirildi. Yine bu referandumla yapısı değiştirilen HSK tarafından binlerce hâkimin görev yerlerinde değişiklik yapıldı. Yine 31 KHK ile sayısız kanunda sayısız değişiklik yapıldı, kamu görevinden binlerce kişi nedeni açıklanmadan, çoğunun haklarında hiçbir soruşturma dahi olmadan çıkarıldı, telefonunda Bylock bulunan birçok kişi tutuklandı[foot]27 Aralık 2017’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, yapılan araştırmalara göre 11 bin 480 GSM numarası kullanıcısının telefonlarına “Mor Beyin” yazılımı sebebiyle Bylock’u iradeleri dışında yükle- dikleri açıklandı. 697 sayılı KHK ile 1823 kişi görevini iade edildi, tutuklu birçok kişi de tahliye edildi. Bunun FETÖ tarafından gerçek kullanıcıları saklamak için yapılan bir girişim olduğu belirtildi[/foot].

    KHK’lar sırf bunun için de çıkartılmadı. OHAL süresince iflaslara erteleme getirilmesinden arabalarda kış lastiği uygulamasına; OHAL kovuşturmalarındaki duruşmalarda en çok üç avukat bulundurulmasından, avukat görüşüne kısıtlama getirilmesine; geçici köy korucularının unvanının “güvenlik korucusu” olarak belirlenmesinden, emniyet tarafından yürütülen araç tescil hizmetlerinin noterliklere devredilmesine; Bursa’nın Gemlik ilçesinin deprem riski nedeniyle taşınmasından, taşeron işçilerin kamu kurum ve kuruluşlarına geçirilmesine; Yargıtay’ın üye sayısı arttırılarak istinaf mahkemelerine gerekçeden dolayı kararı bozma halinde dava açma zorunluluğundan, Yargıtay’a 10 yıldan fazla hapis cezalarının temyiz incelemelerini duruşmasız yapabilme yetkisine kadar birçok alanda düzenleme yapıldı ve esas olarak kanunlarla düzenlenebilecek hususlarda -Meclis ekarte edilerek- KHK’lar ile değişiklikler yürürlüğe geçirilmiş oldu.

    Bunca dönüşüme ve hukuka aykırı yapılan düzenlemelere rağmen, 696 sayılı KHK’da getirilen terör ve darbe suçuyla cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlülere duruşmalarda tek tip kıyafet uygulaması ile “sivillere” de yargı muafiyetinin getirilmesi birçok kişi tarafından kaygı verici, hukukun ve hukuk devletinin bitmesi olarak yorumlandı. AKP’ye OHAL süresince destek vermiş birçok yazar “bu kadarı da fazla” noktasında mutabık kaldı.

    ***

    Aslında “bu kadarı da fazla” olan Türkiye’deki siyasi aktörlerin beklentileri ve talepleriyle ilgili. II. Cumhuriyet’te bir normalleşme arayışındalar. Görmedikleri ya da görmek istemedikleri ise “bu kadarı da fazla” olanın II. Cumhuriyet’te normal olan olması. Çünkü bu AKP’ye değil, AKP’nin baş aktör olarak inşa ettiği ancak sermaye sınıfının talepleri doğrultusunda şekillenen yeni düzene ilişkin.

    Yeni düzen, Meclis’in devre dışı bırakılarak KHK yerine başkanlık kararnameleriyle düzenlemelerin geçeceği, özellikle sermaye sınıfının ve sistemin ihtiyaçlarının daha hızlı şekilde karşılanacağı bir Türkiye’yi yaratıyor. Bu taleplerin karşılanması için ise bunun karşısında olacak engellerin hızlıca bertaraf edilmesi gerekiyor.

    Bu engellerden biri Meclis idi. Anayasa düzenlemesi, KHK’lar ve OHAL sonrasında da başkanlık kararnameleriyle bertaraf edilmiş oldu. Yargı ise sorun olmaktan çıkarıldı. Özelleştirme uygulamalarını durduran Danıştay daireleri ile politik dosyalarda istenilen kararları vermeyen Yargıtay dairelerinde tasfiyeler yapıldı, HS(Y)K yapısı değiştirildi. Şimdi ise Cumhurbaşkanının talimatıyla soruşturma başlatan savcılar, talimat gelmeden karar veremeyen hakimler ve AYM kararına uymayıp tahliyeleri reddeden mahkemeler[foot]Bilindiği üzere Ocak ayı başında AYM tarafından, kapatılan yayın organı Zaman Gazetesi eski yazarlarından Şahin Alpay ve yazar Mehmet Altan’ın dosyalarını incelenmiş ve hak ihlali gerçekleştirildiği kararı verilmişti. Bu karara rağmen, yerel mahkemeler, Şahin Alpay’ın ve Mehmet Altan’ın tahliye talebini reddetti.[/foot] var.

    Bir diğer engel ise muhalif kesimler. Tek tip kıyafet zorunluluğu, avukat görüşü sınırlamaları, sanığın duruşmada bulunma zorunluluğunun ortadan kaldırılması, sokağa çıkanlara karşı sivil güçlerin müdahalesinin yargı dışı bırakılması vb. hususlar da buna tekabül ediyor. Muhaliflerin kişilikleri, saygınlıkları yok edilmek isteniyor ve ayrıca topluma korku salınarak mesaj verilmeye çalışılıyor.

    İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Okulun çevresinde bir uyuşturucu satıcısını gördüğümüz zaman, beni ne kadar kınarlarsa kınasınlar, ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler o uyuşturucu satıcısının ayağını kırmaya polis görevlidir” sözlerini ve “bunu kim yaptırdı derse beni gösterin, gerekirse beş on sene yatarım” demesini buradan okumak gerekir. Çok geçmeden Adıyaman İl Emniyet Müdürü’nün “Biz uyuşturucu satıcılarının bellerini kırdık, kırmaya devam edeceğiz. Yeri gelirse kafalarını kıracağız” ifadelerini kullanması da tesadüf değildir.

    Aslında tam da bu sebeple, 15 Temmuz darbesi sonrası Eylül 2016’da Soylu İçişleri Bakanı olarak göreve başlamıştır. Soylu’nun Mehmet Ağar’la olan ilişkisi ve darbe teşebbüsü sonrasında boşalan emniyet kadrolarının “Ağar’ın kadrolarıyla” yeniden yapılandırıldığı iddialar arasında. Soylu’nun geldiği DYP’nin eski genel başkanı ve dönemin başbakanı Tansu Çiller’in Susurluk skandalına karışanlara sahip çıkmak için söylediği “Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” sözünü de hatırlamakta yarar var.

    ***

    Eğer tüm bu yaşadıklarımız II. Cumhuriyet’in kodlarında varsa ve bu durum -kimi yumuşamaların olabileceği bir tarafa bırakılırsa- aslında bir olağanüstü değil olağan hal ise, tartışılması gereken böyle bir sistemde nasıl bir hukuk mücadelesi verileceğidir. Mesele tam olarak sadece OHAL’in kaldırılması, AKP’nin ya da Erdoğan’ın gitmesi değil; bunları içerecek şekilde bu sistemsel dönüşüm karşısına, bizim nasıl bir adalet, hukuk ve ülke talebiyle çıkacağımızdır.

  • Sosyal devletten yeni dünya düzenine

    Dünyada ve Türkiye’de sermaye sınıfı kapitalizmin yakın dönem krizini aşmak için uzun zamandır arayışta. Bu arayış, sermayenin daha hızlı hareket edebilmesi, rekabetin güçlendirilmesi gibi ihtiyaçlara cevap olma arayışı. Bu arayışın ürünü neo-liberal politikaların hedefi ise, sosyal devlet oldu. Yeni dünya düzeni, sosyal devletin çöküşüne sahne oldu. İşçi sınıfının ve emekçilerin kazanımları tek tek ellerinden alındı, alınmaya da devam ediyor. Türkiye’de yaşanan sistemsel dönüşüm sürecinin bununla bağlantılı olduğu da açık. 11. sayımızda biz de, sosyal devletin çöküşünü farklı yönleriyle ele almak istedik.

    Dosya kapsamında anayasa hukuku araştırma görevlisi arkadaşımız Gözde Atasayan “Karşılaştırmalı Anayasa Yargısında Sosyal Haklar: Güney Afrika, Hindistan ve Türkiye” başlıklı yazısıyla sosyal hakların yargısallaştırılmasına ilişkin bir inceleme yaparken, Prof. Dr. İzzettin Önder iktisadi açısından dosya konusunu “Sosyal Devletin Çöküşü” yazısında değerlendirdi. Kapitalizmin geldiği noktada sporun nasıl ele alındığını Kerem Usluer “Yeni Spor Anlayışı” başlıklı yazısında kaleme alırken; yayın kurulu üyemiz avukat Bilgütay Hakkı Durna, “İşçilerin Direniş Kenti: Zonguldak” yazısında bir zamanlar işçi sınıfının kalesi olan Zonguldak’ı yazdı. Avukat H. Murat Yurttaş ise sosyal devleti, “Sınıfın Çekilmesi, Sosyal Devletin Çöküşü” başlıklı yazısıyla sistem ve sınıflar açısından değerlendirdi.

    ***
    Ocak ayı, ülkemizdeki birçok faili meçhul cinayeti bize tekrar ve tekrar hatırlatıyor. Uğur Mumcu, Hrant Dink gibi aydınlarımız tam da bu ayda katledildi. Sivas katliamında kaybettiğimiz değerli yazarımız Behçet Aysan’ın sevgili kızı Eren Aysan, faili meçhul cinayetleri, bunlar karşısında devletin ve yargının durumunu bu sayımızda kaleme aldı. Bu vesileyle, Hukuk Defterleri olarak ülkemizde faili meçhul cinayetlerde katledilen tüm aydınlarımızı saygıyla ve özlemle anıyoruz.

    ***
    11. sayımızda, ceza hukuku ve yargılamalarındaki değişim ve dönüşüme ilişkin de dört yazı yer alıyor. Yargıç Dr. Enver Kumbasar yazısında düşman ceza hukuku kavramını değerlendirirken, Yargıç Murat Aydın SEGBİS sistemini ve sanıkların duruşmalarda bulunma hakkını KHK ile değişen düzenleme ışığında ele aldı. Yayın kurulu üyemiz avukat Ertekin Aksüt de günümüzde suçların öngörülemez hale gelmesini örneklerle açıkladığı yazısı ile katkıda bulundu. Değerli arkadaşımız ceza hukuku alanında çalışan araştırma görevlisi Baran Kızılırmak ise ceza muhakemesi hukukunun organize suçluluk karşısında dönüşümünü dergimiz için değerlendirdi.

    Yine bu sayımızda, başka çok değerli yazarlar da okuyucularımızla buluşuyor. Yargıçlar Sendikası başkan yardımcısı Nuh Hüseyin Köse, iş yargılamasındaki değişiklikleri dergimize değerlendirirdi. Hukuk fakültesi öğrencisi iken yazılarıyla dergimize katkı koyan Berkay Çelen, hukuk fakültesini bitirdikten sonra stajyer avukat olarak yaşadığı sorunları ve bu kuruma ilişkin değerlendirmelerini dergimiz için kaleme aldı. Mercek sayfasında yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz, son KHK’ları ve ülkede gelinen süreci değerlendirdi. Hukuk Felsefesi sayfasında yayın kurulu üyemiz Gökçe Çataloluk, KHK ile gelen tek tip kıyafet uygulamasını ele alırken, Hukuk ve Sanat sayfasında yine yayın kurulu üyemiz Selin Aksoy, Sevgi Soysal’ın cezaevinde geçirdiği günleri ve uygulamaları anlattığı “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu” kitabını değerlendirdi. Mizah sayfamızda ise sevgili arkadaşımız Avukat Hüsnü Niyetli, yargıdaki dinselleşmeyi mizahi bir dille yaşadığı bir olay üzerinden anlattı.

    ***
    Bu sene her ay yapmayı hedeflediğimiz atölyelerimize başlıyoruz. Ocak ayında gerçekleşecek ilk atölyemiz iş yargılamalarındaki değişikliklere ilişkin olacak. 27 Ocak Cumartesi günü saat 14.00’da Carmela Cafe Kadıköy’de söz konusu değişiklikleri tartışmaya okuyucularımızı bekliyoruz.

    ***

    12. sayımızda 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle, günümüz Türkiye’sinde kadını, kadın haklarını ve kadın mücadelesini ele almak istiyoruz. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, iyi okumalar.