Blog

  • Üniversitelerde Dönüşüm: Önce Yüksekokullaşma Şimdi Medreseleşme

    Yükseköğretim Kurulu (YÖK), 12 Eylül 1980 askeri darbesini yapanların hazırlattığı 6 Kasım 1981 tarih ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile 1982 Anayasası’nın bir ürünüdür. YÖK Başkanı’nı, Cumhurbaşkanı seçip atamaktadır. 1982 yılından bu yana, üniversiteler YÖK’ün kıskacındadır ve üniversitelerde giderek artan bir şekilde piyasacı ve gerici dönüşümler gerçekleşmektedir. YÖK Başkanları 2008’e kadar, genelde kendilerini seçen kişiye bağımlı olmuş olsalar da, yürütmeye bir ölçüde de olsa iyi-kötü kendi kişiliklerini yansıtmışlardır (Okçabol, 2007). Ancak 2007 yılında AKP’nin Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçmesinden sonra YÖK, kısa sürede AKP’lileşmiş ve piyasalaşıp gericileşmesi hız kazanan üniversitelerin AKP’lileşmesi süreci başlamıştır (Okçabol, 2013). Günümüzde ise, üniversiteler medreseleşme sürecine girmiştir.

    1982-2008 Dönemi

    İlk YÖK Başkanı Pof. Dr. İhsan Doğramacı (Aralık 1981-Temmuz 1992), kendisini atayan Kenan Evren’den etkilenmek yerine onu daha çok etkilemiştir. Üniversiteleri, akademik ve demokratik değil, darbeci bir anlayışla yönetmiştir. Kamu üniversitelerinde öğrenciden katkı payı alınmasına başlanmıştır. Kendi vakfına özel Bilkent Üniversitesi’ni kurdurmuştur. Bu toplumun başına ‘Türban’ konusunu sardırmıştır. Güzel (1991: 15)’e göre, “YÖK üyeleri ve YÖK’ ün atadığı rektör ve dekanların çoğu Aydınlar Ocağı üyesi ve yakını kişilerdir.” Doğramacı, bu hizmetleri nedeniyle de, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nden 2007 yılında TBMM Onur Ödülünü almıştır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Eğitimde 4+4+4’ün Sonuçları

    4+4+4; 16. yılına giren AKP iktidarının ilk günden bu yana sürekli ve birbiriyle iç içe geçirerek sürdürdüğü gerici-piyasacı/özelleştirmeci eğitim politikaları doğrultusunda, dönemin Başbakanı R. Tayyip Erdoğan’ın “Dindar ve kindar nesil” biçiminde formülleştirdiği amaca dönük bir kesintili eğitim yasasının adıdır. Gündeme getirilmesiyle sonuçlandırılması (30 Mart 2012), eğitim gibi, ülkenin hem bugününü hem yarınını doğrudan ilgilendiren, konunun tarafları ve uzmanlarıyla yürütülmesi gereken, ciddi ön hazırlıklar gerektiren bir konuda, yaklaşık 5 yıl önce başlayan süreç için Cumhuriyet’in bilimsel, laik-karma eğitim sistemini bütünüyle yok etme projesi denebilir.

    1997’de yasalaşan 8 yıllık kesintisiz eğitim uygulamasıyla söz konusu 4+4+4 yasası arasında geçen zamanda ülkemizde özellikle kız çocuklarımızın eğitime ulaşma olanaklarının arttığı, kişi başına düşen eğitim süresinin de ciddi bir yükseliş gösterdiği verilerle ortadayken, AKP iktidarınca yürütülen Cumhuriyet eğitimini çökertme planının somut programı olan 4+4+4 yasası, beşinci öğretim yılındadır ve kamuoyunun gündeminde sıkça yaşanan tartışmalarla sürdürülmektedir.

    Eğitim programlarından sınav uygulamalarına, yönetici atamalarından altyapı eksikliklerine dek oldukça çeşitlenen boyutlarıyla sürekli artan ve giderek günübirlik değiştirilen kararlarla 4+4+4 sürecinde ortaya çıkan sonuç tam bir kaos, anarşi ya da keşmekeş olarak tanımlanabilir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Din, Laiklik ve Eğitim Üzerine Kimi Düşünceler

    Ülkemizde, genelde laiklik siyasal bağlamda ele alınır ve din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlanır. Bu anlamda sadece teokrasinin (din devletinin) almaşığı olarak düşünülür. Bu, laikliğin dar bir konumlandırılışıdır. Felsefi temelde bakıldığında laiklik aslında, insanın, varlık, bilgi ve değere beşerî olanaklarla baktığını anımsamasından ibarettir. İnsan “tanrı” olmadığına göre, tanrısal olarak bakamaz. Bu, doğal olarak, insani düzlemde, theo-ontoloji (tanrısal varlıkbilim), theo-epistemoloji (tanrısal bilgibilim) ve theo-aksiyolojinin (tanrısal eylembilim) olanaksızlığına işaret eder. Kutsal metinler aracılığıyla insanlara Tanrı’nın seslendiğine inansak bile, kutsal metinlerin, beşerî olan dil, kültür ve insanın bilişsel yapısı tarafından sınırlandırıldığını görürüz. Bunu görmek için herhangi bir kutsal kitabı okumak yeterlidir. Bu sınırlılık yüzünden dinsel metinler, pek çok tarihsel ve yöresel anlayışlar içerir. Kaldı ki, kutsal metinler doğrudan bir şey de söylemezler; onu okuyan insanın yetenekleri, bilişsel durumu, algıları, yaşam deneyimleri, varlık, bilgi ve değerlere bakışı metni anlamlandırmasına etki eder. Bu yönüyle, kutsal metinlere yönelik her okuma bir yorumlama etkinliğidir ve yorumlama beşerî bir faaliyettir. Şu halde, hem dinsel metinlerin kendisi beşerî araçları kullanır hem de onu anlamaya yönelen özne onu beşerî olanaklarla anlar ve yorumlar. Yani böylelikle her şey aslında beşerîleşmiş olur. Bu, insani düzlemde tanrısal bir ontoloji, tanrısal bir epistemoloji ve tanrısal bir aksiyolojinin olmadığını gösterir. İşte laiklik, insanın sınırlı olan antropo- ontoloji (insani varlıkbilim), antropo-epistemoloji (insani bilgibilim) ve antropo aksiyolojiye (insani eylebilim) mahkûm olduğunun bir itirafıdır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Türkiye’nin Değiştirilemeyen Kara Yazgısı

    Bir hukuk dergisi için yazılan bu yazıda, Cumhuriyet ile birlikte eğitimin ve toprak mülkiyetinin devrimci bir anlayışla yeniden kurgulanma çabası ile doğrudan ilintili olan hukuksal metin ve uygulamalardan yola çıkarak sonuca ulaşmayı uygun bulduk.

    1923’ten başlayarak Köy Enstitüleri’nin uygulamaya geçtiği 1940’a değin “aklın özgürleşmesi” ile “üretici (Atatürk’ün deyişiyle ‘hakiki müstahsil’) köylünün özgürleşmesi”ne birlikte odaklanan bir dizi hukuksal girişim, uygulama ve tasarım, Köy Enstitüleri uygulamasına kaynaklık etmiştir.

    Cumhuriyet devrimini gerçekleştiren kadronun neden “aklın özgürleşmesi” ile “üretici köylünün özgürleşmesi”ni birlikte öncelemek istediğini anlamak için Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda Türkiye’nin durumuna bir göz atmak gerekir:

    1927’deki nüfus sayımına göre, 12,6 milyonluk nüfusun 9 milyonu çiftçidir. Tarıma elverişli 21-22 milyon hektarlık arazinin yalnızca 4-5 milyon hektarı işlenebilmektedir.

    Devlete, vakıflara (dinsel örgütlenmelere, tekkelere, medreselere bağlı) ve özel kişilere ait olan bu toprakların çoğunluğu derebeyi niteliğindeki büyük çiftçilerin elindedir. Nüfusunun yüzde 95’inin çiftçi olmasına karşın, işlenir toprakların yüzde 65’i nüfusun yüzde 5’nin elindedir.

    Çiftçilerin yüzde 20’sinin elinde tarım aracı bile yoktur.

    Eğitim alanına gelince:

    1897’deki istatistiğe bakılırsa Osmanlı’da, okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 10’nun altındadır. Kimilerine göre de, bu oran yüzde 1’dir.

    Eğitim; mahalle mektepleri ve medreselerde tümüyle dinsel egemenlik altındadır.

    Yani, nüfusun ezici çoğunluğu ümmi, bir başka anlatımla kör cahildir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Güvenlik Kültürü ve İş Sağlığı Güvenliği Sorunları

    “Hiçbir iş, insanların can güvenliğini tehlikeye atacak kadar acil ve önemli değildir.” ilkesinden hareketle düşünecek olursak: çalışanlarımızın güvenliklerinin ve bu güvenlik kurallarına uymanın onların sağlıkları üzerine yapacağı olumlu tesirleri bilmek, hem çalışanlar olarak geniş bir nüfus kesimini, hem de çalıştıranlar olarak gene azımsanmayacak bir nüfus kesimini, huzurlu ve mutlu kılacaktır.

    İşyerlerimizde iş sağlığı ve güvenliği sistemlerini kurmak ve oturtmak için yaptığımız çalışmaların büyük bir kısmı, hem işveren ve vekillerini hem de işçileri ikna etmekle geçiyor. Oysa yapılan ve yapılacak çalışmaların tümü onların maddi ve manevi kayıplarını önlemeye yöneliktir.

    Peki bu böyle olmakla birlikte hem çalışanları hem de çalıştıranları onların faydalarına olacak işlerde ikna etme zorunluluğu nedendir? İşte bu sorunun cevabı ‘güvenlik kültürü’ kavramı içinde yer bulur.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.

     

  • Müftüyle Gelen…

    AKP iktidarı gerici düzenlemelerine dur durak bilmeksizin devam ediyor. Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda değişiklik hedefleyen ve müftülerle birlikte imam ve müezzinlere nikâh yetkisi verilmesiyle birlikte sağlık personelinin takibi dışında doğan çocukların (evde doğumlar gibi) doğum bildiriminin sözlü beyanla nüfus kaydının yapılması da TBMM Genel Kurulu’nda geçtiğimiz ay kabul edildi.

    2016 yılında kadın ve kız çocuklarını “tecavüzcüleriyle evlendirme” yasa tasarısını geri çekmek zorunda kalan AKP, her zamanki iki adım ileri bir adım geri taktiğiyle “alıştıra alıştıra” gericiliği toplumsal yaşama adeta zerk edecek adımları atıyor.

    Dindar ve kindar nesiller yetiştirmenin gereklerini hem müfredattaki gerici dönüşümlerle hem de kadının varoluşunu hapsettiği aileden yola çıkarak toplumsal yaşamın düzenlenmesi ile hayata geçiriyor.

    Nikâhtan yola çıkarak kadını ve böylece de toplumu dinsellikle kuşatıyor.

    Tasarı meclisten geçmeden hemen önce “İsteseniz de istemesiniz de bu yasa Meclis’ten geçecek” diyen Tayyip Erdoğan “Senin memurlarının lafını o Anadolu’daki kız dinlemez ama bir hoca efendinin lafını Anadolu’daki kız da erkek de dinler” sözleriyle laikliğin kırıntısı olarak kalan mekanizmaları gayri meşru ilan ederken bu gerici dönüşümü toplumsal alanda tahkim etmeye girişiyor.

    Diyanet İşleri bünyesindeki müftülerin nikâh kıyabilmesi, babanın 9 yaşındaki kız çocuğuna şehvet duymasını normalleştiren, “Tecavüzcüden imam olur”, “Ateistle evlenilmez, kestiği hayvanın eti yenmez!” fetvalarını veren bir kurumun, hukuki alanla birlikte toplumsal yaşamın bütününe müdahale kapıları açılmış oluyor.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İlhan’la Karşıyaka’da

    5 Kasım sabah, Sıkıyönetim nizamiyesindeyiz.

    6 Kasım sabah, Sıkıyönetim nizamiyesindeyiz.
    7 Kasım sabah, Sıkıyönetim nizamiyesindeyiz.
    7 Kasım Cuma, akşam, mesai biterken gözaltına alınıyoruz. 1917 Ekim Devrimi’nin büyükelçiliklerde, konsolosluklarda kutlandığı saatlerde, tam da o saatlerde canhıraş dövülüyoruz biz. “Var mı lan sol yayın?” diye.

    7 Kasım. Bir beden olarak İlhan bir battaniye arasına sığıyor. Bir ölü olarak Türkiye coğrafyasına sığmayacak.

    o

    12 Eylül’ün 25. yılı dolayısıyla 12 Eylül sabahı Başbakanlık’tan alınıp Zincirbozan’a dinlenceye kapatılan Demirel, yıllar sonra, karşılaşacağı Kenan Evren’e sorar: “11 Eylül günü akan kan, 13 Eylül günü nasıl durdu?” Yanıtlamaz Evren. Demirel: “Kanın üzerinde oturuyorsun!” diyecektir.

    19- 24 Aralık 1978 K.Maraş kanlı olaylarının ardından 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş ama sokakta kan azalmamış, artmıştır.

    Senaryo NATO modelidir: Kızılordu Kafkas sınırında apardadır. İçerde “komünist” Ecevit iktidardadır. Minarede imam, “dini bütün müslümanları”, kazması varsa kazmasıyla, baltası varsa baltasıyla, kızıl kanı dökmek için cihata çağırmaktadır. Maraş kan içindedir. Bu, “düşürülecek olan iktidarı” tilkilerle kargaların kapma oyunudur. Güvercinler hedeftedir.

    Harp Akademileri Komutanı Bedreddin Demirel, 1978 başında askeri müdahale düşüncesindedir. Evren, bir askeri müdahale için ortamın daha da olgunlaşmasını ister yani daha çok kan ister.

    Ortamın olgunlaşması demek, sokaktaki kanın Kızılırmak olup ülkenin bağrından akması demektir. Sayılar gerçeğin iskeletidir. Sokakta kan dökülmeye başlandığı Aralık 1974’ten 11 Eylül 1980 akşamına değin 69 ayda, soldan- sağdan 5.388 kişi siyasal amaçlarla öldürülmüştür. 13 ilde sıkıyönetimin ilan edildiği 26 Aralık 1978’den 12 Eylül 1980’e değin, yani 21 ay içerisinde siyasal nedenlerle 3.463 kişi öldürülecekti. Bu, şöyle de açıklanabilir: Sıkıyönetim öncesi dönemde, 48 ayda 1.425 ölü; sıkıyönetim döneminde 21 ayda 3.463 ölü. Sıkıyönetim döneminde, Ecevit’in başbakanlığı sırasında, ayda ortalama 67,9 ölü; sıkıyönetim döneminde, Demirel’in başbakanlığı sırasında ayda ortalama 305,5 ölü.

    Orgeneral Bedreddin Demirel’in anlatımıyla, bir askeri darbe için ortam, beşli cuntanın başı Evren açısından olgunlaşmıştı. Ama sayılara bakılırsa darbe için ortam, olgunlaşmamış, olgunlaştırılmıştı. Ortam olgunlaştığı için darbe yapılmamış, darbe yapmak için ortam olgunlaştırılmıştı. Bir askeri müdahale için sokakta kan dökülmesinden ayrı olarak belirtelim ki, Orgeneral Demirel’in düşündüğü gibi olsaydı, yani ordu 1978 başında müdahale etseydi, -çok yazdım, çok yineledim- 12 Eylül 1980’e kadar öldürülmüş olan 5.388 kişi yerine 382 kişi öldürülmüş, dolayısıyla 5.006 kişi yaşamda kalmış olacaktı.

    Öncesi ve sonrasıyla 12 Mart da, 12 Eylül de nasıl ki, Truman ve Eisenhower doktrinlerinin öz çocukları ise, 12 Eylül sonrasının işkence odaları, cezaevi hücreleri, darağaçları da bu doktrinlerin Türkiye’yi kuşatan öz çocuklarıydı. Çünkü, 12 Eylül öncesi dökülen kan, kan dökenlerin yolunu açmakla kalmadı; 12 Eylül, kan dökme gücünü, sokakta dökülen kandan aldı. 12 Eylül yönetiminin döktüğü kan, insanın insan olma özgürlüğünün işkenceye yatırıldığı, filistin askısına gerildiği, darağacına çekildiği sistemin (12 Eylül anayasası ve yasaları anımsansın) gücü oldu. Bu anayasa ve bu yasalar, anayasa ve yasa olma gücünü, soluğu alınmış canlardan aldılar. Çünkü ne kadar öldürdüyseler, kendilerini o kadar güçlü ve o kadar özgür duyumsadılar ve bu nedenle de “hiç korkmadılar”.

    12 Eylül yönetimi “kanın üstüne oturmuş”tu, ama yalnızca kaidesi değildi kan, kendisi de (mayası da denebilir) kanla yoğrulmuştu.

    12 Eylül cuntasının oluşturulmasının amacı, ülkeyi kardeş kavgasından, iç savaştan kurtarmak değildi. Çünkü kardeş kavgası, iç savaş, tasarımsal 12 Eylül erkini oluşturmak için çıkarılmıştı. İç savaş ve kardeş kavgası büyütüldü ve o, 12 Eylül erki oldu. Bir askeri darbe ortamının oluşturulması için ne kadar kan döküldüyse, 12 Eylül askeri yönetimi o kadar kan döktü: Filistin askısında, işkence tezgahında, cezaevi hücresinde, darağacında.

    Bir kez daha yineleyerek bitireyim:

    Onlar öldürüldüler.

    Doğal ki öldü onlar.
    İnsan olmanın onurunu yüceltti onlar,

    özgürleşmenin yükselen bayrağı onlar şimdi.

    Çağdaş kölelikten, özgürlüğe giden çetin yolda işkencelerin,

    cezaevi baskınlarının, öldürümlerin, darağaçlarının çetin yolunda,

    boyun eğmeyenlerin, ezilmeyenlerin bilincinde soluk alıyor onlar, direncinde yaşıyor onlar.

    Biz onlarla övünçlüyüz.

    Biz onlarla dirençliyiz.

    Biz onlarla büyüyen bir ateşiz.

  • Mercek: Tutuklu Avukatlar

    Önce bir itiraf ile başlamam gerekiyor. Bir hukuk dergisine yazılan bu yazı için hâlihazırda ülkede toplam kaç avukatın tutuklu olduğuna dair kesin bir bilgiye ulaşamadım. Bir sayı 350. Ancak bu sayının da kaynağına ulaşmam mümkün olmadı. Tutuklu hukukçu sayısının ise hâkim ve savcılarla birlikte 3000 ile 4000 arasında olduğu söyleniyor. Farkındayım, verilen bu rakam da bin gibi bir sayı aralığından oluşuyor.

    Bununla birlikte, bu sayılar FETÖ üyesi hukukçuları da içeriyor. FETÖ’nün yargı içerisindeki örgütlenmesinin boyutları düşünüldüğünde sayı “makul” de görülebilir. Ancak sağlıklı bir soruşturma ve yargılama süreci yürütülmediği soruşturmaların sahipleri dahil, herkes tarafından kabul ediliyor. Bylock kayıtlarının hukuki nitelendirmesi siyasi iktidar tarafından bir türlü yapıl(a)mamakta. Bu nedenle yargı da bu konuda “kararını” verememekte.

    Sanırım yalnızca bir örnek dahi ne demek istediğimi anlatacaktır. Saadet Partisi İstanbul İl Yönetim Kurulu üyesi, Hukuki Araştırmalar Derneği (HUDER) İstanbul Şube Başkanı Avukat Mustafa Yaman’ın telefonuna Bylock indirildiği iddiasıyla tutuklanması sonrası AKP’den de yoğun itirazlar geldi. Yaman’ın avukatı da tutuklamaya isyan edenlerden. Uzun olmakla birlikte, avukatın savunmasının bir bölümüne yer vermek istiyorum.

    Sorguda sorulan soruları görünce şaşırdım. Mustafa beyin üye olduğu Hukukun Üstünlüğü Platformunun Baro Başkanı adayıyım, bu platform hukukçulardan oluşan bir yapıdır, biz Mustafa bey ile farklı görüşlerde ancak bu yapıda birlikte yer almaktayız. Ben 2010 yılından 2012 yılına kadar hem başkanı hem de adayı olarak Mustafa beyin görüştüğü kişilerle Mustafa beyden daha çok görüştüm, çünkü o dönemde sonradan FETÖ örgütü üyesi olduğu dernekle seçim münasebetiyle bir aradaydık ve çalışmaları birlikte yürütüyorduk. O dönemde Boğaziçi Hukukçular Başkanı Fikret Duran’la bizim görüşmeler yapmamız normaldir çünkü bu seçim çalışmalarına ilişkindir. Bu görüşmelerin FETÖ örgütüyle bir bağlantı ortaya koyması mümkün değildir. (…) Ben bu yapıyla mücadele eden bir meslektaşım. Darbe davalarının platform başkanlığını yürütüyorum. Bu davalarda vekil olarak görev aldım. (…) Bu mücadele elbette önemli bir mücadeledir. Bu mücadelenin başarılı olması için ne olduğu belli olan yaklaşık 25-30 yıldır tanıdığım bu meslektaşım tutuklanır ise bu sorgulanır hale gelir. (…)”[foot]http://www.milligazete.com.tr/haber/1212712/mustafa-yamanin-tutuklanmasi-ak-partiye-yakin-isimleri-de-isyan-ettirdi (Erişim tarihi: 10.11.2017)[/foot]

    AKP-Cemaat ilişkisinin geçmişine yönelik tespitler içeren kısımları (şimdilik) bir kenara koyalım. Bu yazının konusu değil. Ancak dikkat edilmesi gereken bir husus var. Saadet Partili HUDER başkanının avukatı darbe davalarının platform başkanı. Kişisel kefaletini bir kenara koyarsak, söyledikleri soruşturmaların (ve yargılamaların) zemininin çok sağlıklı olmadığını bize bir de o cepheden gösteriyor.

    Soruşturmalar sağlıksız olmakla birlikte, esasen bir noktadan sonra da kasıtlı bir hal almakta. Darbe girişimini “fırsata” çeviren AKP, soruşturmalar ve davalar üzerinden memleketi hizaya sokma halini de devam ettirme çabası içerisinde. Hâl böyle olunca da hedef doğrudan sol, ilerici yapılar oluyor.

    Şu anda 20’ye yakın Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi avukat tutuklu. Yine Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyesi bir dizi avukat da tutuklu. 100’den fazla avukat ise “kısıtlama” kararı nedeni ile müvekkillerinin duruşmalarına girememekte. Bu yazı kaleme alınırken ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı gözaltına alınmıştı. Gözaltının dayanaksız ve hukuksuz olduğunu sağır sultan dahi duymuş durumda. Buna rağmen Kozağaçlı’nın tutuklanması şaşırtıcı olmayacaktır. Yine, Yargıçlar Sendikası’nın neredeyse tüm üyeleri sürgün edilip, meslekten ayrılmaya zorlandılar. Sendika sol bir kimliğe sahip olduğu için üyeleri cezalandırılmakta.

    ÇHD Genel Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı’nın gözaltına alınması sonrasında 17 baro tarafından gerçekleştirilen ortak basın açıklamasında “Avukat üstlendiği görev ile yargılanamaz.” denilerek Kozağaçlı’nın serbest bırakılması talep edildi.[foot]Tabii Türkiye Barolar Birliği ve onun sağcı başkanı Metin Feyzioğlu daha önce tutuklanan avukatlar ile ilgilenmediği gibi Kozağaçlı’nın gözaltına alınması ile de ilgilenmedi. Konumu itibari ile avukat- lara onarılmaz zararlar vermeye başlayan Metin Feyzioğlu’nun istifasının istenmesi artık bir zorunluluk halini almıştır.[/foot]

    Kuşkusuz önemli. Baroların üzerine ölü toprağının atıldığı bu dönemde, açıklamanın yapılmış olması dahi tek başına oldukça önemli.

    Ancak, şu anda ÇHD’li avukatlara yönelik yürütülen ancak potansiyel olarak her solcu, ilerici avukatın potada olduğu tutuklama saldırısının tek başına avukatsız bir hukuk sistemi istenmesi ile ilgisi olduğu düşünülmemelidir. Kuşkusuz bu boyutu bulunmaktadır. En azından “uyumlu” bir avukatlık istenmektedir.

    Ancak esas boyut gözden kaçırılmamalıdır. Evet Selçuk Kozağaçlı, diğer ÇHD’li avukatlar gibi avukatlık pratiği nedeni ile gözaltına alınmıştır. Ancak, gözaltına alınma nedeni ÇHD Başkanlığı’dır. Bu ikisinin birbirinden ayrılamayacağının da farkındayım. Yalnızca bir noktaya işaret etmek istiyorum.

    Esasen saldırı solun temsil ettiği siyasi kimliğe ilişkindir. Doğrudan düşünce ve ifade özgürlüğü, siyaset yapma hakkı teslim alınmak istenmektedir. Yaratılmak istenen “korku toplumu” için avukat tutuklamaları da önemli örneklerdir.

    Zor zamanlardan geçiyoruz.

    Zor zamanların avukatları, hukukçuları her zaman oldu. Halit Çelenk bunların en başına yazılan isimlerden biridir. Çağdaş Hukukçular Derneği’nin kurucularındandır. Mesleğini eşitlik, özgürlük, adalet mücadelesinin bir parçası haline getiren, inandıkları uğruna sonuna kadar mücadele eden, kararlı ve sorumluluk sahibi bir hukukçu idi.

    İlerici, devrimci hukukçular onun yolundan gidiyor.

    Dayanışma duygularımız ile…

  • 2017 yılının sonuna gelirken…

    Devletler tarafından uygulanan ya da uygulanmak istenen eğitim sistemleri o ülkede nasıl bir toplumun inşa edilmek istendiğinin de bir göstergesi. Dolayısıyla Türkiye’deki eğitim sistemini tarihsel olarak anlamak ve AKP tarafından hem zorunlu eğitimde hem de üniversite eğitiminde yapılmak istenen köklü dönüşümü buna göre değerlendirmek önem kazanıyor. 10. sayımızda tam da bu sebeple, “Eğitimde dönüşüm…” başlığıyla bu konuyu farklı açılardan ele almak istedik.

    Dosya kapsamında Işık Kansu, 1923 Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte eğitim sistemine ilişkin atılan adımları ve özellikle Köy Enstitüleri deneyimini “Türkiye’nin Değiştirilemeyen Kara Yazgısı” başlıklı yazısıyla ele alırken; Doç. Dr. Hasan Aydın, laik eğitimin önemini “Din, Laiklik ve Eğitim Üzerine Kimi Düşünceler” yazısında değerlendirdi. Zorunlu eğitimdeki dönüşümü ve son değişiklikleri “Eğitimde 4+4+4’ün Sonuçları” başlıklı yazıyla Nazım Mutlu incelerken, Prof. Dr. Rıfat Okçabol “Üniversitelerde Dönüşüm: Önce Yüksekokullaşma Şimdi Medreseleşme” başlıklı yazısıyla dergimize katkılarını sundu. Yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz ise “AKP’li yılların eğitimde yarattığı dönüşüm üzerine…” başlıklı metni kaleme aldı.

    ***
    Bu sayımızda yine birçok değerli dostumuzun yazısı bulunuyor. Ancak bunlar içinde çok özel bir yazı var: Muzaffer İlhan Erdost’un, 7 Kasım 1980 günü Mamak Askeri Cezaevi’nde gözaltındayken işkence edilerek öldürülen kardeşi İlhan Erdost anısına kaleme aldığı yazı. Bu yazıyı yayınlamaktan onur duyuyor ve yayınladığı birçok kitapla gençleri ve emekçileri aydınlanmacı, bilimsel, bağımsız ve eşitlikçi bir düzen mücadelesi ile tanıştıran değerli yayıncı İlhan Erdost’u katledilişinin 37. yılında büyük bir özlem ve saygıyla anıyoruz.

    Yine, Erdost gibi işkencehanede değil ama Diyarbakır’ın dar bir sokağında katledilen ve hâlâ faili bulunmayan Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’yi ölümünün ikinci yılında, aydınlanmanın ve bilimin savunucuları değerli hocalarımız Server Tanilli ve Bülent Tanör’ü de ölüm yıldönümlerinde saygı ve özlemle anıyoruz.

    ***

    10. sayımızda 16-17 Eylül’de yapılan Olağanüstü Genel Kurul toplantısı ile Mustafa Karadağ’dan sonra Yargıçlar Sendikası başkanı seçilen Hâkim Ayşe Sarısu Pehlivan ile hukuktaki dönüşüm, hukuk mücadelesi ve Yargıçlar Sendikası’na ilişkin yaptığımız söyleşiyi okuyabilirsiniz.

    ***

    Yine bu sayımızda, çalışma hayatındaki iş sağlığı ve güvenliği sorunlarını ve hükümetin bakış açısını MESKA Vakfı Yönetim Kurulu üyesi Hüseyin Avni Yardımcı inceledi. Avukat Ayşenur Demirkale, 20 Kasım Çocuk Hakları günü sebebiyle çocuk haklarına ilişkin düzenlemeleri Türkiye açısından ele alırken; sevgili dostumuz Ödül Gökçe, “Hukuk ve Sanat” sayfasında çocukların gözünden şiddet ve suçu konu alan üç filmi bizler için değerlendirdi. İlerici Kadınlar Derneği Genel Başkanı Umut Kuruç, 25 Kasım “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” vesilesiyle hem müftü nikâhı konusuna hem de AKP’nin kadınlara ilişkin politikalarına dair görüşlerini bizimle paylaştı. 3 Aralık “Dünya Engelliler Günü” dolayısıyla Altı Nokta Körler Derneği Denizli Şube Başkanı Avukat Reşat Göcen, Türkiye’de engelli haklarına ilişkin düzenlemeleri ve uygulamalarına ilişkin tabloyu çarpıcı bir şekilde ortaya koydu.

    “Hukuk Felsefesi” sayfamızda Hâkim Enver Kumbasar, Marksist hukuk anlayışına ilişkin bir çerçeve sunan değerli yazısıyla dergimizin bu sayısına katkıda bulunurken; Mizah sayfamızda ise sevgili arkadaşımız Avukat Hüsnü Niyetli, yargıdaki tasfiyeler sonrasında ceza mahkemelerinde üye yetersizliği sebebiyle yaşadığı bir olayı bizimle paylaşarak mizahi bir şekilde bu soruna ışık tuttu.

    ***

    OHAL döneminde yeni bir yıla daha giriyoruz. Birçok avukat arkadaşımız tutuklu, binlerce akademisyen hâlâ üniversitelere/işyerlerine dönmek için bekliyor. Haklarında ceza davaları açılmaya başladı bile. Bunların başında ise açlık grevine devam eden Nuriye Gülmen ve Semih Özakça var. Tüm bu karanlık tabloda, umuda ve dayanışmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Bu sebeple, birlikte biraz da olsa gülümseyebilmek, dost yüzlerle sohbet edebilmek ve dayanışmak için Hukuk Defterleri olarak 15 Aralık Cuma günü saat 19.00’da İstanbul Basın Kurumu Tesisi Gazeteciler Lokali’nde okur ve yazarlarımızla buluşuyoruz. Tüm dostlarımızı dayanışma yemeğimize bekliyoruz.

    ***

    Ekonomik kriz tartışmaları uzun zamandır gündemde ve gidişat bu konunun daha fazla tartışılacağının da sinyallerini veriyor. 11. sayımızda dünyada ve Türkiye’de neo-liberalizm ile birlikte sosyal devletin çöküşünü özellikle ekonomik boyutuyla ele almak istiyoruz. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, iyi okumalar…