Blog

  • Mizah: Flaştan Flaş Karar

    Geçen hafta bir dosyam için, müdafii olduğum sanık ile adliyedeyim. Dosyamız karara çıkacak. Esas hakkında savunmaya iyi hazırlandık, daha önce sunduğumuz dilekçeler de gayet güzel ve açıklayıcıydı zaten. Celseye iki gün kala emsal Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı da buldum, bizim olaya gayet benziyor. Dedim tamam, bu kararı duruşmada sallarım, beraatı alırım.

    Mahkemenin hâkimi ihraçlar sonrası yeni tayin edilmiş. Önceki hâkim sanığı tanıyordu, yenisi de bir görsün, masumiyeti anlasın istiyorum. O nedenle temsil ettiğim sanığın da duruşmaya gelmesini ve son savunmasını yapmasını söyledim, vicdanlara da hitap edeceğiz bir yandan. Duruşma başladı, beş dakika sanık konuştu, on dakika ben konuştum. Hâkimin “toparlayalım avukat bey”leri ve benim “ama çok önemli hâkim bey”lerim ile on bir dakika hatta…

    Zabıtlarda klasiktir, hüküm öncesi üç aşağı beş yukarı şu yazar: “Araştırılacak başka bir husus kalmadığı anlaşılmakla, duruşmanın bittiği bildirildi”.

    Ve hüküm… Kürsüsünden aşağıya doğru eğilip katibine bir gereç veren ve “evet Şaziye Hanım şu flaştaki metni kopyalayalım” diyen bir hâkim, Şaziye Hanım’ın klavyeye basışından ve önümdeki ekrandan hissettiğim “ctrl+c” ve “ctrl+v” hareketleri, kopyalanan metinde sanığın suç işlediğinin sabit olduğu, artırım ve indirim nedenleri filan… Özetle: “yağdır mevlam ceza”.

    Ceza önemli değil (öyle ya, ceza bu; verilir, alınır, ertelenir, affedilir, çekilir, çektirilir); hâkimin dersine çalışması ve celseye hazırlıklı gelmesi hoşuma gitti. Baksanıza, dosyayı o kadar iyi analiz etmiş ki, benim esas hakkında savunmama dahi ihtiyacı kalmamış. Dosyayı daha esas hakkında savunmayı dinlemeden kafada bitirmesi ve kararı hazırlaması, ne kadar zeki hâkimlerimiz olduğu noktasında beni ziyadesiyle rahatlattı. Bana da ders oldu bir yandan. Sen son gün gel, sıra bekleyen bir sürü dosya varken on dakika savunma yap, emsal kararlardan filan söz et; bunlar hep yanlış işler. Arkadaş; karar hazır zaten, ne yoruyorsun değil mi; kendini, hâkimi, kâtibi, mübaşiri ve hukukumuzu.

    Dediğim gibi, karara takılmıyorum; hâkimin “flaş” pratikliğine hayran kaldım. Ben hâkim olsam böyle hareket etmezdim, karar öncesi “bize beş dakika müsaade edin avukat bey” derdim, avukat ve temsil ettiği şahsı dışarıya alırdım. Önce “kopyala yapıştır”la flaşımı konuştururdum, sonra yalandan – dakika oyalanırdım, çay filan içerdim, düşünüyormuş ve kararımı esas hakkında savunmayı da göz önüne alarak veriyormuş gibi yapardım; adliye koridorunda kararımı bekleyen avukat da, sunduğu Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararının hükme tesir edip etmeyeceğini, savunmasının dikkate alınıp alınmayacağını düşünürdü. Bir anlamda kandırmış olurdum avukatı.

    Ama artık adil ve dürüst yargılama var; bak, gözümün içine baka baka dayadılar flaşı. Celseden bir gün sonra da gerekçeli kararı UYAP’ta gördüm, bu ayrıca hoşuma gitti. Eskiden haftalar, hatta aylar sürerdi gerekçeli kararın açıklanması. Bak benim hâkimime, bir gün sonra açıkladı gerekçesini. O da iddianameden “kopyala yapıştır”dı. Yalnız bu hâkim sadece bir yerine dokunmuştu iddianamenin; iddianamede ayrı yazılan ve dâhi anlamında kullanılan de’yi birleştirdi. Birleştirici bir hâkimdi.

    Hâkim dakikalık savunmamdan yorulmuş olacak ki, karardan sonra duruşmalara ara verdi. Otoparktan aldı aracını, çekti gitti arabayla (egzozuna boğuldum). Ofise döndüm sonra, işverenim geldi, sırtıma vurdu, unut dedi filmleri; avukatsın sen avukat kal, giy dedi cübbeleri…

  • Portre: Avukat Ahmet Hilmi Feyzioğlu anısına, saygıyla…

    Avukat Ahmet Hilmi Feyzioğlu, 1968’de girdiği İstanbul Hukuk Fakültesi’ni 1974 yılında bitirdi. Avukatlık stajından sonra 1977 yılında, T. Maden-İş Sendikası’nın Bursa şubesinin avukatlığını üstlendi.

    Avukat Ahmet Hilmi, sendika avukatlığı yapmanın yanı sıra bir devrimci olarak işçi sınıfının mücadelesinde de aktif olarak yer almıştır.

    Bursa’daki gerek farklı sendikaların gerek demokratik kitle örgütlerinin gerekse hukuki yardıma ihtiyacı olan her devrimcinin yanında oldu, savunmalarını üstlendi.

    Arkadaşlarının anlatımıyla Ahmet Hilmi için örgütlü bir devrimci olma, kimi zaman mahkemeye verilecek dilekçeyi yazmak, yeri geldiğinde sendika binasına kömür taşımaktı. Kimi meslektaşlarının ‘Amele misin, avukat mısın?’ diye takılmalarına içerlemezdi. Parti ne görevi verirse ve koşullar neyi gerektiriyorsa ona uygun davranırdı. Hatta sonucunda ölüm bile olsa…

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 9. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Portre: Ahmet Cemal’den Ders Notları…

    1 Ağustos günü dostları, öğrencileri ve sokak kedileriyle ona yaraşır şekilde uğurladığımız sevgili hocam Ahmet Cemal ile çok da uzak olmayan bir tarihte, 2015 yılında tanıştım. Bu tanışmanın benim için yeri büyüktür. Öyle ki öğrencileri ile kurduğu Ahmet Cemal Kültür Atölyesi’ne (ACKA) giriş mülakatında, doktora giriş mülakatından daha çok heyecanlanmıştım. Ve bu heyecan benim aynı sene başladığım doktora derslerine değil, ACKA derslerine devam etmeme neden olmuştur.

    Bugün, yani Ahmet Cemal’in ölümünün ardından, hayatımda çok önemli yer edinen kitapların çoğunun da onun tarafından çevrilmiş olmasının rastlantı olmadığını düşünüyorum. Belki bir başka deyişle şöyle bile diyebilirim; ACKA’dan önce de çevirileri ile düşünce dünyamı oluşturan biri imiş Ahmet Cemal. Onun da hukuk mezunu olması ve hatta yüksek lisans yapması, bir süre hukuk bölümünde akademisyen olarak bulunması ve sonrasında ise tüm bunlardan ayrı, kendisini edebiyat ve çeviri ile düşünce tarihi ve yönteminde bulması beni ona hayran bırakan onlarca sebeplerden bazılarıdır.

    Yazınızın devamını Hukuk Defterleri’nin 9. sayısında okuyabilirsiniz.

     

     

  • Hukuk ve Sanat: Geçmiş… Geçmiş midir?

    Hafıza bireyin hatırladıklarının ötesine geçen, insanın toplumsallaşma sürecinde gerçekleşen ve bu toplumsal ilişkiler içinde anlam bulan bir olgudur. Bu nedenle bireylerin kendilerine ait bellekleri de toplumsal olarak belirlenir. Yaşanan travma bazen kuşaktan kuşağa aktarılır: Bu nedenle, olaylara tanık olanlar ve toplumsal hafızanın devamı olarak bireyler, edebiyat alanında yaşananları yeniden sorgulama ihtiyacı duyarlar.  Beatriz Sarlo, Geçmiş Zaman olarak Türkçe’ye çevrilen kitabında geçmiş zamanın onu zihninde taşıyan özneler tamamen ortadan kaldırılmadığı sürece yok olmayacağını belirtir ve devam eder; “Anılar, tanık olan kişiler tarafından söze ve yazıya döküldükten sonra, önü kesilmez şekilde, nesilden nesile aktarılmaya devam edecektir.

    Yaşadığımız ülkenin tarihi de 10 yıllık aralarla darbelerle dolu. Bugün Türkiye’de 60 yaşında olan herhangi biri, hayatında 3 darbe ve 1 darbe girişimi görmüş durumda. Bu “darbeli” hayatın gelecek nesillere mirası olmayacağını söylemek ise mümkün görünmüyor. Bununla birlikte 15 Temmuz 2016 tarihinden bu yana da olağanüstü hal döneminde var olmaya çalışıyoruz. Yaşananların siyasal iktidarın sahibi olanların sorumluluğunda olduğu açıktır ancak bir yandan da tüm bu tarihsel süreçte yaşananlara karşı sessiz kalanların sorumluluğunu düşünmemiz gerekir.

    Bu yüzden “Geçmiş geçmiş midir?” sorusunu ortaya atarak, kafamızı tüm bu “hafıza”, “geçmişle yüzleşme” tartışmalarının doğduğu ve dünya tarihinin en kanlı ve acımasız katliamına ev sahipliği yapan Nazi Almanya’sına ilişkin bir anlatıya çevirecek ve Türkiye’de ve dünyada çok satanlar arasına da girmiş “Okuyucu” (1995) kitabıyla tanınan Bernhard Schlink’in bu kitaptan daha önce 1987’de ilkini Walter Popp ile birlikte yazdığı, ikinci ve üçüncü kitaplarda ise tek başına kaleme aldığı dedektif anlatısı olan Selb üçlemesine (Selb’in Yargısı/ Selb’in Hilesi / Selb’in Ölümü) değinmeye çalışacağız.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 9. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Felsefesi: Martir mi? Cumhuriyet için Öldü mü? : Laikleştirme Politikalarında Farklılaşma

    Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’i, birkaç yıldan beri Türkiye’deki neredeyse bütün kitapçılarda en ön raflarda… Tahminen dünyada da öyle. İncil’den sonra en çok dile çevrilmiş kitap olma unvanını taşıyan bu hacmi küçük, ünü büyük eserin birdenbire yayıncıların ilgisini çekmiş olmasının nedeni, üzerindeki telif hakkının 1 Ocak 2015 tarihi itibariyle kalkmış olması. Bilindiği üzere, telif hakkının koruma süresi post mortem auctoris (yazarın ölümünden sonra) 70 yıl. Kanuni düzenlemeler nedeniyle kitabın daha önceden alenileştiği İran, Kanada, Japonya gibi bu kuralın istisnasını oluşturan ülkeler bir yana bırakılacak olursa, eserin şu anda hala kamusal alana girmediği sınırlı sayıda ülke kalmış durumda; bunlardan en dikkat çekeni ise, yazarın yurttaşı olduğu Fransa.

    Nedeni sorulduğunda, cevabın ilk paragrafta verilen nüansta, yazarın Fransa yurttaşı ‘olmasında yattığını söylemeye hacet yok. Uyanık bir göz de, Saint-Exupéry’nin ölüm tarihinin 1944 yılı içinde, yani II. Dünya Harbi sırasında olduğunu hemen yakalayacaktır: Saint-Exupéry, geçirdiği bir kazadan sonra bıraktığı Hava Kuvvetleri’ne yüzbaşı olarak 1939’da dönmüş; Fransız ordularının mağlubiyetinden sonra Amerika’ya gitmesine rağmen, 1943 yılında Müttefiklere yardım amacıyla Kuzey Afrika’da görev yapmaya başlamış; bir çıkarma için haritalama çalışması amacıyla 31.07.1944 tarihinde gerçekleştirdiği uçuşu sırasında, uçağı Marsilya açıklarında denize düşmüştür. Bunun üzerine kendisi 1948 yılında “mort pour la France” (Fransa için öldü) olarak tanınmıştır. Bu statüde olan yazarların eserleri üzerindeki teliflerin süreleri, diğer yazarlardan farklılaşmaktadır. Nitekim Saint-Exupéry’nin eserleri üzerindeki telif hakları Fransa’da ancak 2033 yılında kalkacaktır.

    Türkiye’de kaleme alınmış birçok edebiyat eserinde “şehit” kelimesi yerine Fransızca kökenli “martir”in (martyr) kullanıldığı bilinir. Çünkü iki kelime birbirinin tam anlamıyla çevirisidir: martyr, Eski Yunanca μάρτυς, Latince martus’tan; kısaca şahitten gelir. Bu anlamda şehit, Tanrının varlığına şahadet anlamı taşır. Ancak yukarıdaki paragrafta Fransa’da devletin yurttaşlarına martyr payesi vermediğini, bunun yerine 02.07.1915 tarihinde çıkarılan bir Kanunla mort pour la France olarak tanıdığı söylenmişti. Martyr’in anlamında yüklü olan dinsellik, 09.12.1905 tarihli Kilisenin ve Devletin birbirinden ayrılmasına dair Kanunla (loi du 9 décembre 1905 concernant la séparation des Églises et de l’État) laiklik konusunda yeni bir yola girmiş olan III. Cumhuriyet’in kelime tercihi konusundaki titizliğini göstermektedir. Bu titizliğin bir başka nedeninin emperyalist bir ülke olan Fransız ordularında, Kuzey Afrikalı, yani Müslüman askerlerin bulunması olduğu düşünülebilir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 9. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Öğrenci Gözünden: Üniversitelerde İlerici Hukukçular Kulüpleri’nde buluşalım

    Ülkemiz bir yol ayrımında…

    1993 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti tasfiye edildi. Şimdi ise yerine başka bir cumhuriyet kurma çabası var; gerici ve alabildiğince piyasacı bir cumhuriyet. Başta laiklik ve kamuculuk olmak üzere cumhuriyetin ilerici birikimine saldırıyorlar. Şeriat eğitimini ilkokula, piyasacı Bologna sürecini üniversitelere yerleştirirken, evrimi müfredattan kaldırıyorlar. Üniversiteleri, memleketin yarınını yetiştiren fakat memleket meselelerinin tartışılamadığı, bir korku yuvası haline getirdiler. Akademisyenleri işleri ile tehdit ediyorlar, yerleştirmek istedikleri cumhuriyete karşı duruş sergileyen herkes gibi eğitimcileri de ya bölücü ya da FETÖ’cü ilan edip KHK’ler ile tutukluyorlar. OHAL süresini ‘kamu düzeni ve yararı’ adı altında keyfi süreklilik haline getiriyor, Türkiye’ye dikiş tutmaz ve karanlık bir deli gömleği dikiyorlar.

    Bu deli gömleği Türkiye’ye dar gelir!

    Gerek 2010 referandumunda gerekse 2017 Başkanlık rejimi referandumunda söz konusu gerici rejimin hukuksal anlamda yerleşmesinin önü açılmış ise de, referandumun toplumsal kesimlerin büyük bir bölümü içinde meşruiyet yaratamaması, özellikle, gericiliğe karşı tarihsel bir karşı duruşa sahip, Haziran direnişiyle bu tarihsel karşı duruşu koruduğunu kanıtlayan bir gençlik kuşağının varlığı, AKP eliyle kurulmak istenen gerici ve alabildiğince piyasacı bu rejimin yerleşmesinde bir kriz noktasına denk düşmekte ve rejimin yerleşmesine karşı büyük bir mücadele olanağını yansıtmaktadır. Memleketin ilerici birikimine sahip çıkan milyonların örgütlü mücadelesi, bu deli gömleğini yırtıp atacak yegâne güç olarak önümüzde durmaktadır.

    Yeni Bir Ülke, Yeni Bir Üniversite, Yeni Bir Hukuk İçin…

    Üniversitelerden bilimin, aydınlanmanın, hukuk eğitiminin kamusal niteliğinin tasfiye edilerek piyasa hukuku ve kariyerizmin egemen kılınmaya çalışıldığı bir kesitte, ülkemizin ve üniversitelerimizin içinde bulunduğu cendereden çıkabilmesi için yukarıda ifade etmeye çalıştığımız benzer kaygıları taşıyan tüm İlerici Hukukçuları birlikte düşündüğü, tartıştığı, ürettiği ve paylaştığı bir ortak zemini üniversitelerde yaratmak üzere İlerici Hukukçular Kulübü’nün bir parçası olmaya, bağımsız, eşitlikçi ve özgür bir ülke, yeni bir cumhuriyet mücadelesine katkı sunmak amacıyla yola çıkan İlerici Hukukçulara omuz vermeye çağırıyoruz.

  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Cezaevlerinde Sağlık Hakkı İhlali

    Türkiye, olağanüstü hal döneminde 2. yılına girdi. Bu dönemin en belirgin araçlarından biri ise KHK’lar oldu. Bu KHK’lardan biri ile ihraç edildikleri işlerine dönmek için 6 ayı aşkın süredir açlık grevinde ve cezaevinde olan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın sağlık durumları gün geçtikçe kritik ve geri dönülmez bir hal alıyor. Bu bağlamda devletin cezaevlerinde bulunanların sağlık hakkının sağlanmasına yönelik yükümlülüklerini AİHM ve uluslararası insan hakları mevzuatı bakımından incelemek için bu makale kaleme alınmıştır.

    Bu makalede cezaevlerinde sağlık hakkı; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye ile ilgili verdiği yaşama hakkı, işkence yasağı, özgürlük ve güvenlik hakkı ile ilgili kararları incelenmiştir. Sonuç bölümünde de cezaevi kavramı daha kurumsallaşmış adı olarak hapishane kavramı biçiminde ele alınmış, kapatma ve sağlık hakkı ihlali arasında iktidar söylemi bağlamında ilişkiye değinilmiştir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 9. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: OHAL Rejimi Altında Avukatlık Mesleğini Onuruyla İcra Eden Tüm Meslektaşlara… (03.10.2017)

    Yayın kurulu üyemiz Bengisu İçten, Türkiye Barolar Biriliği Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüş, avukatlık mesleğine ilişkin fiili mücadelesini ve akademik çalışmalarını sürdüren Avukat Başar Yaltı ile Avukatlık Kanun Tasarısı ışığında avukatlık mesleğini, yargı erkinin avukat sac ayağı üzerinden Türkiye’deki hukuk sistemini konuştu.

     

     

     

    Bengisu İçten: Öncelikle tasarının hazırlanış süreci ile başlamak istiyorum. Avukatlık Kanunu’na ilişkin değişiklik yıllardan beri gündemde olan bir konu ve bu konuya ilişkin çeşitli taslak metinler üzerine çalışıldığı biliniyordu. Ancak son olarak Adalet Bakanlığınca 12 Haziran’da bir tasarı metni yayımlandı. Türkiye Barolar Birliği ve baro temsilcileri bu metnin hazırlanış sürecinde aktif olarak yer aldı mı? Adalet Bakanlığı Türkiye Barolar Birliği ve baro temsilcilerinden görüş istedi mi? 

    Başar Yaltı: Avukatlık Kanunu’nun tümden değiştirilmesine ilişkin talep uzun yıllardan beri var. Bunun kaynağı hem mevcut kanunun çağdaş gelişmeler karşısında yetersiz kalması hem de ortaya çıkan bir takım ihtiyaçların giderilmesine yönelik olarak değerlendirilebilir. Bu ihtiyaçlar; birazdan ayrıntılarıyla konuşacağımız avukatlık sınavı, siyasi iktidarın rahatsız olduğu hususlar ve baroların, avukatların rahatsız olduğu hususlar olarak belirlenebilir. Siyasi iktidarın muhalif baro yönetimlerini elemine etmek amaç ve hedefine yönelik olarak Avukatlık Kanunu değişikliği gündeme geldi. Türkiye Barolar Birliği’ne bu tasarı getirildi. TBB’den bir temsilci Adalet Bakanlığı’ndan gelen uzmanlarla toplantıya katıldı. Ortaya bir taslak çıktı. Ancak bu taslak barolar birliği yönetiminde görüşüldüğünde ben şiddetle muhalefet etmiştim. TBB yönetimi olarak taslağı kabul edilemez bulduğumuzu belirten, kırmızı çizgilerimizi de belirttiğimiz bir bildiri yayınladık. Bizden bir arkadaş ile Adalet Bakanlığı’ndan gelen uzmanların yaptığı çalışma o zamanlar görevde olan bakan Bekir Bozdağ’ın önüne gittiği zaman, bakan Bozdağ taslağın üzerinde oynayarak özellikle barolar ve barolar birliğinin seçimine ilişkin hususlarda düzenlemeler yaparak son şeklini verdi. Bu tutum kabul edilebilir bir tutum değildir. Ancak daha sonra siyasi iktidarın değişiklik yönünde bir gayreti olmadı. Günümüze geldiğimizde Anayasa değişikliğinden sonraki tek adam yönetimine geçişten sonra artık en ufak bir muhalefeti bile fazla bulan siyasi iktidar anlayışı daha çok meslek örgütlerinden gelen siyasi muhalefeti kırmak üzere meslek örgütlerini ele geçirmeye karar vermiş gözüküyor. Mimar ve mühendis odaları, tabip odaları gibi. Hatta daha ileri giderek tam manasıyla hakim olamayacağını anladığı TOBB, sanayi odaları, ticaret odaları seçimlerini ertelediğini görüyoruz. Meslek odalarında ya bu kurumları işlevsiz hale getirecek düzenlemeler yapıyor ya da seçimlerine müdahale edecek yeni yöntemler bulmaya çalışıyor.

    B.İ.: Yeni tasarı avukatlık stajına kabul ve avukatlığa kabul olmak üzere iki sınav öngörüyor ve bu sınavların uygulayıcısı olarak Adalet Bakanlığı, Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi veya uygun görülecek başka bir kurum işaret ediliyor. Öncelikle bu sınavın işlevliliğini sormak istiyorum. Her yıl yenileri eklenen yüzün üzerinde hukuk fakültesi binlerce öğrenci alıyor. Hukuk fakültesi elbette meslek edindirme amaçlı bir fakülte değil ancak on binlerce mezuna biz sizi mezun ettik ama sayınız çok fazla diyip sınava tabi tutmak, asıl sorunu görmezden gelen kolaycı bir uygulama değil mi? ayrıca gerek hakimlik savcılık sınavları gerekse diğer merkezi sınavlarda sicili pek de parlak olmayan yukarıdaki kurumlar ne kadar şeffaf ve güvenilir bir sınav yapabilir? 

    B.Y.: Başta da belirttiğim üzere Avukatlık Kanunu’nun değişiklik talebini oluştursan kimi ihtiyaçlar söz konusu. Bunların başında da sınav konusu geliyor. Bildiğiniz gibi avukat sayısı hızla artıyor. Bunun kaynağı gereksiz ve denetimsiz bir şekilde açılan hukuk fakülteleri. Yaklaşık 70’in üzerinde hukuk fakültesi faal olarak eğitim veriyor. Bu fakülteler her yıl on beş bin civarı öğrenci alıyor. Türkiye’de avukat sayısı 105,000 civarında. Bu sayı hızla 5 6 sene içinde 150,000’i geçecektir. Çünkü hiçbir eleme yapılmadan hukuk fakültesinden mezun olanlar 1 yıllık stajın ardından avukat olabilmekte. Uzun yıllardan beri avukat sayısının azaltılması için bir yöntem olarak sınav düşünülmüştü, aslında bildiğiniz gibi geçmiş dönemde avukatlık kanunda sınav getiren bir değişiklik olmuştu. Ancak daha sonra siyasi değerlendirmelerle o hükümler uygulanmadan kaldırılmıştı. Türkiye sınav yapılmadan avukat olunabilen tek ülke. Bir eleme sistemi getirilmesini doğru buluyorum. Bana göre sınavın uygulayıcısı Türkiye Barolar Birliği olmalıdır. Bunun altından kalkacak teknik imkanlarda, maddi imkanlarda var.

    B.İ.: Yıllardır tartışılan işçi avukatlık ifade olarak olmasa da ücret karşılığı birlikte çalışan avukat biçiminde kavramsal olarak tasarıda yer alıyor. Danıştay’ın işçi avukatlık yönetmeliğinin yürütmesini durdurmasını da birlikte değerlendirdiğimizde neler söyleyebilirsiniz?

    B.Y.: İstanbul Barosu yönetiminde bulunduğum zaman bir avukat yanında çalışan arkadaşlarımızla, bu konuya ilişkin çalışma yürüten gruplarla uzun görüşmeler yapıp, İstanbul Barosu Yönetimi olarak o zaman bir taslak yönerge hazırlamıştık. Barolar Birliği yönetimine seçilince aynı mücadeleyi orada da verdik. Nitekim önce bir yönerge daha sonra da uzun mücadeleler sonucunda bence çok büyük bir kazanım olan yönetmeliği yayımlamayı başardık. Daha sonra avukat arkadaşlar bu yönetmeliğe karşı davalar açmış ve Danıştay’da maalesef yönetmeliğin yürütmesini durdurmuştur. Bu yönetmeliğe bir avukat yanında çalışan avukat arkadaşların sahip çıkması gerekir düşüncesindeydim ama sayıları çok olmasına rağmen bir araya gelmeyi beceremedikleri, bir araya gelenlerde kendi içinde parçalandıkları için bu yönetmeliğin arkasında yeterince durulmadı. O davaya çok sayıda avukat tarafından müdahale edilmiş olsaydı zannediyorum Danıştay’ın bakış açısı çok farklı olurdu. Danıştay yönergeyi iptal ederken bunun bir yönetmelik olarak düzenlenmesi gerektiğini belirtmişti. Ancak yönetmeliğin yürütmesini de aynı konunun kanunla düzenlenmesi gerektiği gerekçesiyle durdurdu. Tasarı da ücret karşılığı birlikte çalışan avukat olarak yer alması bu haliyle kanuna girmesi halinde ve orada da yönetmeliğe atıfta bulunulması durumunda mevcut yönetmelik iptal edilse dahi yeni yönetmelik barolar birliği tarafından düzenlenir. Yönetmeliğin içeriğinin nasıl olacağı ise geniş bir mücadele alanıdır. Bizim çıkarttığımız yönetmeliğin iki temel amacı var; birincisi bir avukat yanında çalışan avukat arkadaşların emeğinin sömürülmesinin önüne geçilmesidir, ikincisi de Yönetmelik koşullarının çok ağır olduğunu söyleyen pratikte patron, tırnak içinde patron avukat geçinenleri ki bunların içinde baro başkanları da var ortak çalışmaya zorlamaktır.

    B.İ.: Avukatlık şirketlerinin kurulması ve reklam yasağının kaldırılması da yeni düzenlemeler arasında. Aslında ayrı ayrı üzerine çokça şey söylenebilecek bu iki başlığı ben size avukatlık mesleğinin piyasalaşması hususunda sormak istiyorum. Bu iki düzenlemeyi mesleğin piyasalaşması konusunda nasıl değerlendiriyorsunuz?

    B.Y.: Avukatlığım ticarileşmesinin, piyasalaşmasının ayrı bir boyutu var. Avukatlık şirketlerinin ticari bir şirket olarak faaliyet göstermesinin kabulü mümkün değil. Ancak şu boyutunu da unutmayalım. Sonuç olarak Avukatlık Kanunu’nun 2. maddesi dikkate her zaman alınmalıdır. Avukatlık Kanunu 2 ve 34 dikkate alınarak kendine özgü bir şirketleşmenin, ihtisaslaşmanın normal karşılanabileceği düşüncesini taşıyorum. Ama dediğim gibi avukatı bağımsızlığından koparmayacak şekilde, patron çalışan ikilemi yaratmayacak bir ortaklık söz konusu olabilir. Şirketleşme en çok vergi avantajları bakımından talep ediliyor. Avukatın emeğine %18 KDV uygulanması, bir takım masraflarını gider olarak gösterememesine ilişkin pratik ihtiyaçlardan kaynaklı, temel olmayan çözülebilir bir konu olduğunu düşünüyorum. Zaten avukatlık ticari bir faaliyet olarak asla görülemez ve değerlendirilemez.

    B.İ.: Ama kapitalist sistem içinde uygulaması ne olur, nasıl olur bunlar da ayrı tartışma konusu.

    B.Y.: Elbette, bazı şeyleri hangi sistem içerisinde, hangi düzen içerisinde yaşadığımızı görmezden gelerek değerlendiremeyiz. Türkiye siyasi bakımdan liberal, ekonomik bakımdan tam bir kapitalist sistem içerisindedir. Neo-liberal anlayışla, emeğin sömürüldüğü, gelir dağılımının bozulduğu, belli sermaye kesimlerinin oluşturulduğu, örneğin siyasal İslama dayanan yeşil sermayenin yaratılması gibi ve cehaletin, yoksulluğun arttırılmasına dayanan bir ekonomik sistemin siyasal sistemle uyumlu olduğunu düşünüyorum. Mevcut siyasi iktidarı 1980 askeri darbesinin devamı ve tamamlayıcısı olarak görüyorum. Belki sermaye düşük ölçekte el değiştirdi ancak sömürü, gelir dağılımındaki dengesizlik ve bozukluk giderek arttı. Özal’ın bir zamanlar söylediği orta direk diye bir kesim kesinlikle kalmadı. Yeni açıklanan gelir dağılımı rakamları da bunu ortaya koyuyor. Bir tarafta sermayeyi, banklardaki hesapların %80’ine yakınını kontrol eden dar bir kesim öbür tarafta yoksulluk içinde ama tevekkülle kendisini avutan, yardımlarla yetinen bir çoğunluğun olduğu iki uçlu bir yapı söz konusu. Bunun sonuçları siyaseten de iyi olmayacaktır.

    B.İ.: Peki reklam yasağının kaldırılmasına gelecek olursak, ekonomik gücü daha yüksek olan avukatların daha da büyümesi ve daha küçük ölçekli hukuk bürolarını, avukatları yutması sonucunu doğurmaz mı?

    B.Y.: Eğer uzmanlaşmayı kabul edeceksek reklam yasağının kaldırılmasını bu kapsamda değerlendirmek gerek. Uzmanlaşma endüstri çağının, bilişim çağının kaçınılmaz bir sonucu.

    B.İ.:    Reklam yasağının kaldırılmasının etkisi ihtisaslaşma düzeyinde kalır mı?

    B.Y.: Reklam yasağının ihlalleri şu an bile önlenemiyor. Örneğin avukat levhasının boyutları bile mevzuatta düzenlenmiş ancak ona bile uyulmayan etik dışı bir tutum görülüyor.

    B.İ.: Tasarının 129. maddesi TBB’ye ve barolara müdahale açısından çok kritik. Faaliyetten men’e varan düzenlemeler söz konusu. İktidarın avukatlık mesleğini kendine tehdit olarak gördüğü ve sıranın avukatlara geleceğini her fırsatta vurguladığı şu dönemde bu düzenlemeyle ilgili neler söyleyebilirsiniz?

    B.Y.: Türkiye genelinde barolar mevcut siyasi iktidara muhalif görüş taşıyan yönetimlerden oluşmaktadır. Elbette bu muhalefet birazdan ayrıntılarıyla konuşacağımız üzere ciddi bir muhalefet oluşturmasa da siyasi iktidarı rahatsız ediyor. Çünkü bugün Türkiye’de otoriter, tek kişiye bağlı bir siyasi iktidarın anti-demokratik, hukuk devletiyle, hukuk ilkeleriyle, evrensel insan haklarıyla bağdaşmayan uygulamaları olduğunu, hukukun araçsallaştırıldığını, yargının bir silah olarak kullanıldığını biliyoruz. Tepkilerini yeterli görmesek de bu uygulamalara tepki gösteren kurumların başında barolar geliyor. Benim tepkilerini yeterli görmediğim, eleştirdiğim baro yönetimlerinden siyasi iktidar son derece rahatsız. Hele ki İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Adana, Bursa barosu gibi avukatların yaklaşık %60’ını temsil eden bu barolar muhalif yönetimler tarafından yönetildiği için siyasi iktidar tarafından çıkarılan hukuksuz, dayanaksız, evrensel ilkelere aykırı yasalaşma çalışmalarında, insan haklarına aykırı uygulamalarda örneğin olağanüstü hal uygulamalarında ya da yargılamalardaki usulsüzlükler kapsamında tepki gösteriyorlar. Bu tepkilerden rahatsız olan siyasi iktidar bu barolardaki yönetimlerin gücünü kıracak bir yöntem olarak Avukatlık Kanunu’nun barolardaki seçimler barolar birliğindeki seçimler modelini değiştirmek istiyor. Avukatlık Kanunu’ndaki değişikliklerin asık amacı bu. Bu değişikliklerin bugüne kadar neden bekletildiği ya da Avukatlık Kanunu’nun örneğin neden Kanun Hükmünde Kararnamelerle tırpanlanmadığına gelirsek kağıt üzerinde de olsa Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’nın 2. Maddesinde de belirtilen niteliklerin varlığında dışarıda demokratik bir devlet olarak görülüyor, biliniyor. Bu nedenle içeride majestelerinin muhalefeti şeklinde bir muhalefetin varlığı siyasi iktidarı dış görüntü bakımından çok da rahatsız etmiyor.

    B.İ.: Tasarı haziran başında yayımlandı, TBB’nin veya baroların bu konuyla ilgili bir girişimi çalışması söz konusu mu? Tüm bu süreçlerde TBB’nin müdahalelerde geciktiğini veya atıl kaldığını söyleyebilir miyiz?

    B.Y.: Barolar birliği başkanının, baro başkanlarının veya temsilcilerinin yayınladığı bildiriler, verdiği demeçler siyasi iktidar tarafından pek hoş karşılanmasa da az önce belirttiğimiz demokratik görünüm bakımından katlanılan durum haline geliyor. Zaten bu muhalefet şekli sonucu olmayan, etkisi olmayan, havada kalan bir muhalefet şekli olduğu için mevcut baro yönetimlerini rahatsız edecek bir uygulamaya da girmiyor. Oysa Türkiye’nin içinde bulunduğu, özellikle yargı alanında yaşanılan duruma ilişkin siyasi iktidarın 2010 Anayasa Referandumundan da önceye dayanan, yargıyı ele geçirme, yargıya müdahale çalışmaları, o süreçte FETÖ ile bir ayrılıkta söz konusu olmadığı için FETÖ terör örgütü ile birlikte yaptıkları 2010 Anayasa değişikliği ile Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapılanmasının tam istedikleri gibi oluşması, onun öncesinde de özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin aracılığıyla, kumpas davaları yoluyla, toplumun üzerinde, muhalif olabilecek kesimler üzerinde tam bir sindirme yapılmıştı. Bu davalara az veya çok baro yönetimleri ve avukatlar karşı çıkmıştı. Ancak baroların gösterdiği muhalefetin, o gün de bugün de çokta yeterli olduğu söylenemez. Benim de bir dönem içinde bulunduğum barolar birliği döneminde yapılan bildiri yayınlamaktı. Yargının, hukukun bu kadar ayaklar altına alındığı, hiçe sayıldığı, araçsallaştırıldığı, siyasetin sopası haline getirildiği, toplumun ve muhalif bütün kesimlerin üzerinde bir Demokles’in kılıcı gibi tutulduğu bir ortamda yapılan muhalefet, verilecek tepki bildiri yayınlamanın ötesine geçmesi gerekirdi. Ancak maalesef muhalif dediğimiz baro yönetimleri bile bunu başaramıyorlar, sağlayamıyorlar, etkili bir muhalefet, etkili bir hak arayışı gösteremiyorlar. Bu durum sadece baroların sorunu, avukatların sorunu değil. Anayasa’nın 36. maddesinde de belirtilen hak aramanın etkili bir şekilde yapılabilmesi için avukatların varlığını tam olarak hissettirmeleri gerekiyor. Çünkü yargılamada halkın, vatandaşın tek bir temsilcisi var, o da avukat. Dolayısıyla yargılama süjesi olarak avukatın etkili bir konumda olması gerekiyor. Boynu bükük, ittirilen kaktırılan, onuru kırılmış bir avukat istenemez, kabul edilemez, avukatların buna isyan etmesi gerekir.  Hem kendi adlarına hem halk adına. Yargılamada, hak aramada, adil yargılamanın koşullarının yerine getirilmesinde halkın biricik temsilcisi avukattır. Avukatın onuru her şeyin üzerindedir. Bu onura sahip çıkacak olan baro yönetimleridir. Baro yönetimlerindeki bu ataleti irdelediğimizde avukatla baro yönetimleri arasında çok ciddi bir yabancılaşmanın var olduğunu görüyoruz. Bu yabancılaşma ortadan kaldırılmadığı takdirde baro yönetimlerinin tepkisi sadece söz olarak kalacaktır. O sözün ağırlığı ne kadarsa siyasi iktidardaki etkisi de o kadar olacaktır. Eylemselliğe dökülmemiş muhalefet zaten görülmez, görmezlikten gelinir, iktidar tarafından da dikkate alınmaz.

     

    B.İ.: Baro yönetimleri ve avukatlar arasındaki yabancılaşma eylemselliğin önüne geçiyor olabilir mi?

    B.Y.: Yabancılaşma mevcut baro yönetimleriyle avukat arasındaki kopukluğun biricik nedenidir. Bugün İstanbul Barosu delegelerini bile toplayamaz haldedir. Herhangi bir yerde eylemli bir muhalefet yapamamalarının birincil nedeni de budur. Bütün büyük barolar için aynı şeyi söyleyebiliriz. Tepki vermesi gereken, üstelik muhalif oldukları bilinen baro yönetimlerinin eylemli bir tepkisizlik içinde olmalarının nedeni arkalarında avukatın desteğini bulamamalarından kaynaklanıyor. O nedenle siyasi iktidar aslında barolardan çok da şikayetçi değil. Buna rağmen avukatlık kanunu değişebilir. Çünkü siyasi iktidar kendini o kadar güçlü hissediyor ki muhalefet olasılığını bile ezecek, yok edecek önlemleri şimdiden alıyor.

    B.İ.: Az önce değinmiştik aslında, siyasi iktidarın baro yönetimlerini yakıcı bir tehdit olarak görmesi halinde bunu OHAL rejiminin koşullarından faydalanarak Kanun Hükmünde Kararnamelerle getirilecek düzenlemelerle kontrol etme yoluna gidebilirliğini. Ancak sizin de vurguladığınız gibi böyle bir durum söz konusu değil.

    B.Y.: Şu an da benim kanaatim o yönde. Olağanüstü halden yararlanarak Anayasa’ya açıkça aykırı Kanun Hükmünde Kararnameler yayımlamaktan çekinmiyor siyasi iktidar. Çünkü Anayasa Mahkemesi dediğimiz kuruluş olağanüstü hal süresince Bakanlar Kurulu’nun çıkardığı KHK’leri denetlemeyeceğine karar verdi.

    B.İ.: Eski kararlarına aykırı olarak… 2001 değişikliği ile Avukatlık Kanunu’na baro yönetimlerinin görevlerine ilişkin olarak giren hukukun üstünlüğü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak görevi az önce konuştuğumuz hususların hukuksal dayanağını oluşturuyor diyebiliriz.

    B.Y.: Bu yetki hem barolar hem barolar birliği için geçerli. Bu göreve bağlı olarak barolar ve barolar birliği meclisin çıkardığı yasalara ve siyasi iktidarın uygulamalarına karşı zaman zaman tepkiler veriyorlar ancak bu tepkiler yetersizdir. Yetersizlik öyle bir noktaya vardı ki geçenlerde Urfa Barosu Başkanı polisler tarafından darp edildi. Buna ilişkin hiç kimse doğru dürüst bir tepki veremedi. Yani artık siyasi iktidarın gözünde avukatın bir itibarı yoktur, olması da gerekmez. Çünkü avukat ne kadar itibarlı olursa hukuk o kadar itibarlı olur. Dolayısıyla hukukun itibarsızlaştırılması gerekiyor ki otoriter bir yönetim kurulabilsin. Hukuku bir bütün olarak ele aldığımızda bu iktidar döneminde özellikle iki alanda ciddi müdahale olduğunu görüyoruz. Cumhuriyetin temel değerleriyle hesaplaşma hevesi ve anlayışı özellikle hukuk ve eğitim alanında yoğunlaşıyor. Geçenlerde cumhurbaşkanının biz her yeri ele geçirdik tek kişiyiz. Ama maalesef bu toplumun kültürünü tam anlamıyla değiştiremedik minvalinde bir açıklaması olmuştu. Cumhuriyetin kuruluş aşamasındaki devrimlerin temel amacı aydınlanmadır. Aydınlanma devrimini biz gecikmiş olarak Avrupa’dan 300 400 yıl sonra cumhuriyetin kurulmasıyla yaşadık. O biçimsel gözüken, yapılan bütün devrimlerin temel amacı kültürel değişim için uygarlaşma içindi. Uygarlaştıkça dinin etkisinin toplum üzerindeki etkisinin kalmayacağı bilindiği için eğitim sistemini imam hatipleştirmeye, emevi anlayışının bugünkü yansıması olan Suudi-sünni anlayışına bağlı olarak değiştirmeye çalıştılar. Hukuka müdahale ise hukukun meşruluk üretme niteliğinden gelir. Siz hukuka uydurarak eylemlerinizi, işlemlerinizi yaparsanız o meşru gözükür. Yargı karar verdi diyerek meşruluğunuzu belli ölçüde sağlarsınız. Ancak nasıl bir yargı? Nasıl bir Yargıç? İşte burada yargıcın nasıl olması gerektiği hususu gündeme gelir.  Şuan da Türkiye’de yargıcı memurlaştırdılar. Hatta daha da ileri giderek polisi yargıçlaştırdılar. Kamu yönetimini yargıçlaştırdılar. Böyle bir kamu yönetimi oluştu. Buna bağlı da yargı sistemi. Yargının evrensel amacı yasama yürütme işlemlerini denetlemektir. İçinde bulunduğumuz durum bu tablo çok vahim. Ancak tüm bu koşullara rağmen mücadele kararlılığını kaybetmemek gerekir.

    B.İ.: Kesinlikle. Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.