Blog

  • Künye

    HUKUK DEFTERLERİ Yayın Kurulu:

     

    Afşin Burak Umar

    Barbaros Kocatürk

    Bengisu İçten

    Bilgütay Hakkı Durna

    Evrim Şenöz

    Fulya Durak

    M. Elif Erhan

    Onur Parlak

    Özgür Şaplak Eryılmaz

    Selin Aksoy

     

    web: www.hukukdefterleri.com
    E-Posta: iletisim@hukukdefterleri.com
    facebook:  www.facebook.com/Hukuk-Defterleri
    twitter: @hukukdefterleri
    İrtibat tel: 0536 624 68 40

    Sahibi: Manifesto Medya Basın Yayın Tic. Ltd. Şti. adına Ünal Bayav
    Sorumlu Müdür: Selin Aksoy
    Yönetim Yeri: Yalı Mah. Karaağaç Sok. No: 14/1 Maltepe – İstanbul
    Yayın Türü: Yerel süreli yayın

    Basım Yeri: Başar Copy Center
    Misakı milli sok No:83/A Kadıköy /İSTANBUL
    Tel: 0216 347 24 24 (pbx)

    Tasarım: Melih Karol
    Reklam: reklam@hukukdefterleri.com
    Abonelik: abone@ hukukdefterleri.com

     

    Hukuk Defterleri’nde yayınlanan tüm yazı, fotoğraf ve çizimlerin her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

  • OHAL’in İkinci yılında Yeni Bir Adli Yıla Girerken…

    OHAL’in sürdüğü ikinci bir adli yıl önümüzde duruyor…

    Geçen adli yıl başlangıcından bu yana OHAL kapsamında yeni KHK’lar ile kamuda tasfiyeler sürer, emekçiler aleyhine birçok düzenlemeler getirilirken; Nisan ayında gerçekleşen Anayasa referandumu ile iktidar, erklerin tek bir merkezde -Cumhurbaşkanında- toplandığı anayasal düzenlemeyi uygulamaya koydu. Böylece II. Cumhuriyet’in hukuki olarak “meşru zeminini” yaratmanın ve devlet yapısını tamamıyla değiştirerek gücü tek elde toplamanın önemli bir dönemeci olan sistemsel değişikliği gerçekleştirmiş oldu.

    Referandum ile yasama erki, yani Meclis etkisizleştirilerek adeta işlevsiz hale getirilirken; yargının, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısı değiştirilerek tam anlamıyla siyasete bağımlı hale getirilmesi amaçlanıyor.  Bu bağlamda referandum sonrasında ilk atılan adımlardan biri, HSK üyelerinin değiştirilmesiydi. Yapısı ve üyeleri değişen HSK, iktidarın isteği doğrultusunda birçok ilerici ve bağımsız yargıdan yana Yargıçlar Sendikası üyesi hâkim ve savcının içinde bulunduğu sürgün atamalarını gerçekleştirdi. Yine iktidar, yargının sacayağı olan savunmayı bastırmak adına avukatları gözaltına alır ve tutuklarken, KHK’lar ile de baskı uygulayarak siyasi davalarda mesleklerini icra etmelerinin önünü kapamaya, böylece savunmayı işlevsizleştirmeye çalışmaya devam etmektedir. Bunun yanında yargının tamamıyla iktidara bağımlı hale geldiği ülkemizde, hâkim/savcılar da dahil olmak üzere hiçbir vatandaşın hukuki güvenliği kalmamıştır.

    Aslında bu düzenlemeler ve sürgünler ile yargı, sermaye sınıfı ve iktidar için dikensiz bir gül bahçesine dönüştürülmeye çalışılmaktadır. İktidarın istediği bu yargı tam da kendini, Anayasa Mahkemesi başkanı Zühtü Arslan’ın 30 Ağustos resepsiyonunda Cumhurbaşkanı önünde eğilmesinde, Danıştay başkanı Zerrin Güngör’ün ana muhalefet partisine ilişkin siyasi eleştiri yaparken yargının şimdiye kadar hiç bu kadar bağımsız olmadığını vurgulayarak iktidar savunuculuğu yapmasında kendini göstermektedir.

    Gelinen bu noktada günümüz yargısında, adaleti tesis edecek hâkim/savcılar tasfiye edilmekte, adaletin tesisi için mücadele edecek avukatlara mahkemelerde alan bırakılmamaya çalışılmaktadır. O zaman bize düşen, mücadeleye ne şekilde devam edeceğimiz tartışmasının ivedilikle ele alınmasıdır. Bu tartışma, adaletin nasıl bir yargı sisteminde tecelli edeceğine dair bir tartışmadır ve nasıl bir ülke/cumhuriyet sorusuyla birlikte düşünülmelidir. Yine bu tartışma, hâkimi, savcısı, avukatı, akademisyeni ile birlikte tüm hukukçular tarafından yapılmalı ve hayata geçirilmelidir.

    Hukuk Defterleri dergisi olarak yeni adli yılda ülkenin ilerici birikimine sahip hukukçuları, yeni bir yargıyı ve kurulacak adaletten, eşitlikten, özgürlükten, emekten yana yeni bir cumhuriyeti tartışmaya ve mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

    Hukuk Defterleri

    05.09.2017

  • HSK’nın Kararnamesi Yargının Tamamıyla El Değiştirmesinin İlanıdır

    Anayasa referandumu ile yapısı tekrar değiştirilen ve akabinde bu yeni yapıya göre üyeleri seçilen Hâkim ve Savcılar Kurulu’nun dün gece açıklanan kararnamesi ile 780 hâkim ve savcının görev yeri değiştirildi.

    Kararname ile Yargıçlar Sendikası üyesi hâkim ve savcıların yanında Soma vb. önemli davaların hakimleri, Anadolu’nun farklı yerlerine atanarak sürgün edilmiş, AKP’ye yakınlığı ile bilinen hâkim ve savcılar ise merkezi yerlere atanmış oldular.

    Daha önce de sendikanın başkanı hâkim Mustafa Karadağ, Ankara’dan Şanlıurfa’ya sürülmüş ve birçok sendika üyesine soruşturma açılmıştı. Bununla birlikte, son dönemki davalarda iktidarın onaylamadığı şekilde hareket eden mahkeme heyetlerinin değiştirildiği ve savcıların görevden el çektirildiği görülmüştü.

    Bu Kararname ile yargı bağımsızlığını savunan hâkim ve savcılar merkezi yerlerden sürülmüş olurken, yargılamaların seyrinin iktidar tarafından daha fazla belirlenebilmesinin yolu açılmıştır. Böylece yargı tamamıyla el değiştirmiş, hâkim ve savcıların teminatları yok edilmiş, yurttaşların hukuk güvenliği bitirilmiştir.

    Hukuk Defterleri Dergisi olarak bu durumun asla kabul edilemeyeceğini belirtir, yargının bağımsızlığını savundukları için susturulmak istenen hâkim ve savcıların her zaman bu hukuksuzluğa karşı verecekleri mücadelede yanlarında olacağımızı ifade ederiz.

    Bağımsız bir yargıdan yana tüm ilerici hukukçuları, bu hukuksuzluğa karşı çıkmaya çağırıyoruz.

     

    Hukuk Defterleri

    4 Temmuz 2017

  • Hukuk ve Sanat: Nâzım Hikmet Tiyatrosu Yusuf ile Menofis metnini Yakın Okuma

    Nâzım Hikmet şairliği, siyasi ve özel yaşamı ile bilinen ve bunlar üzerine onlarca kitap yazılan eşsiz bir yazardır. Ancak yazarın “oyunları” söz konusu olduğunda diğer alanlarda olduğu gibi inceleme/araştırma/anı kitap ve yazılarının/çalışmalarının pek zengin olmadığını görmekteyiz. Bununla beraber birkaç oyunu dışındaki oyunları da pek sahnelenmemektedir. Bunda Türkiye’de tiyatronun ve genel anlamda sanatın geldiği yerin ve imkânsızlıklar ile engellemelerin de büyük payı bulunduğunu da göz ardı etmemek gerekir.

    Oysa Nâzım Hikmet’in oyunlarına baktığımızda, şiirde olduğu kadar güçlü bir duygu yoğunluğu, karşıtlıklar üzerinden anlatım, toplumsalcılık ve karakter yaratma yeteneği görmekteyiz. Kendi yazınını Shakespeare, Gogol, Çehov tiyatrosunun başarı düzeyine bakarak değerlendiren Nâzım, bu nedenle üçüncü derece bir dram yazarından daha yükseklere çıkamadığını belirtse de çarpıcı toplumsal konuları işlemek için yaratıcı sanatsal teknikler kullanmış ve Meyerhold’un mirasından esinlenerek, geleneksel Türk motiflerini modern siyasete uygulamış bir yazar olarak değerlendirilmektedir.

    Prof. Dr. Sevda Şener’e göre “… Sanatının itici gücü toplumsal sorumluluk duygusu olan Nâzım Hikmet’in tiyatrosunun ana özelliği gerçekçi ve ileti ağırlık olmasıdır. Nâzım konularını genellikle günlük hayattan alır, kutsal kitaplardan, masallardan, söylencelerden aldığı konuları da günlük yaşamın gerçekleri bağlamında ve yaşanmakta olan toplum sorunlarını içerecek biçimde işler. Nâzım Hikmet için tiyatro, içinde yaşadığı toplum, arasında yaşadığı insanlar hakkında söylemek zorunluluğunu duyduğu şeyleri yaşantıya çevirerek iletebileceği uygun bir alan olmuştur. Bu nedenle, konularını ve oyun kişilerini seçerken, olayları kurgularken, mesajın doğru anlaşılmasına çalışmış, metin yazımına ve sahne olanaklarına ilişkin bütün teknik olanakları bu yolda seferber etmiştir…” [1]

    Nâzım Hikmet’in Tiyatrosu aslen Sovyetler Birliği kökenlidir, başka türlü söyleyecek olursak, Nâzım’ın tiyatro sevdası Sovyetler Birliği’ne gidişi ile alevlenmiştir. Nâzım toplamda 18 yıl Moskova’da yaşar, ilk kez 1921 yılında yani 19 yaşında Moskova’ya gelir ve Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne kayıt olur.

    “Ben, Stanislavski’nin, Meyerhold’un, Vahtangof’un Tairof’un ellerinden taze çıkmış, dumanı üstünde buram buram hayat, devrim, güzellik, kahramanlık, iyilik, akıl, zekâ kokan oyunlar seyrettim. Ben 922’de MHAT’ta (9) “Ayaktakımı Arasında”yı (10), ben Meyerhold’ta “Traelkin’in Ölümü”nü (11), “Fırtına”yı (12) “Müfettiş”i (13), ben Kamerni’de “Fedra”yı (14), ben Vahtangof’ta “Turandot”u (15), seyretmiş adamım… Bütün bunları seyredersin de donmuş, hareketsiz sanat anlayışın altüst olmaz mı? Karşında birbirinden geniş ufuklar açılmaz mı? Halkın için, halklar için, insan için umutlu, aydınlık, ileriye, haklıya, doğruya, güzele, hürriyete, kardeşliğe çağıran eserler yazmak için yanıp tutuşmaz mısın? Benim de başıma aynı şey geldi.” (Nâzım Hikmet, Oyunlarım Üstüne)

    Nâzım Hikmet’in İstanbul’a dönüşü ile ara verdiği tiyatro sevdası Sovyetler’e geri dönüşü ile yeni bir boyut kazanır.  Tiyatroda yeni yöntemler arayışında olan Nâzım, yakın dostu ve Meyerhold’un öğrencisi Nikolay Ekk ile birlikte 1925 yılında METLA Tiyatro Arteli’ni (Moskova Lenin Birleşik Tiyatro Arteli[2]) kurar. Bir kızıl diskin üstünde uzun saplı çalı süpürgesi bulunan bir afiş ile kurulan METLA’yı kurmaktaki amaçlarının, izleyicilerinin kafasında oluşan ve çağdaş insana adeta sülük gibi yapışan devrim öncesi döneme ilişkin, toplumsal ve bireysel yaşamla bağlantılı “fetişleri” silip süpürmek olduğunu belirtirler. Dış yaşamda artık savaşı kazanmış olan proletaryanın bilincini uyandıracak pek çok sorunun sahneden sorulmasının zamanı geldiğini söylerler.[3]

    Nâzım’ın kendisi de METLA için daha sonra şöyle diyecektir: “Süpürgemiz, bir yandan günlük hayatta ve insanların kafasında ve yöresindeki burjuva, küçük burjuva ve derebeylik kalıntılarının tümünü süpürecek öte yandan, bu kalıntıları bilerek bilmeyerek koruduklarını iddia ettiğimiz tiyatrolardan Moskova’yı temizleyecek.”[4]

    Bir adalet hikâyesi: Yusuf ile Menofis

    Şiirde olduğu kadar oyunları konusunda da çok üretken bir yazardır Nâzım. Kendi ifadesine göre 30’dan fazla oyun yazmıştır. 1938’de girdiği cezaevinde, 13 yıllık mahpus hayatında ise 5 oyun yazacaktır. Yusuf ile Menofis de Bursa Cezaevinde iken -1948 yılında-  yazdığı oyunlardan biri olup, aynı zamanda “Bir Aşk Masalı” oyunu ile birlikte kendisinin en fazla gurur duyduğu oyunlarındandır.[5] Oyuna kaynak olarak Tevrat’ı seçen yazar, İsrailoğullarından Yusuf’un öyküsünü kitaplarda anlatıldığı biçime bağlı kalarak, fakat yeniden yorumlayarak anlatır.

    Yusuf ile Menofis oyunu, oyuna ismini veren ve iki kutbu temsil eden Yusuf ve Menofis’in her ikisinin de mahpus olarak aynı mekânda –zindanda- bir arada olduğu sahne ile açılır. Yusuf, efendisi Potifar’ın karısı Zeliha’yı reddettiği için, onun iftirası yüzünden oradadır. Mısır’a geliş öyküsünü ise yine daha ilk sahnede dördüncü mahpusun ağzından öğreniriz. Yusuf, babasının takdirini kazanmak için kardeşlerini ihbar etmiştir; kardeşleri de onu cezalandırmışlardır. Zindanda yatan bir diğer kişi ise, oyun boyunca Yusuf’un temsil ettiği değerlere karşıt bir duruş sergileyen Menofis’tir.  Karakterler arasındaki karşıtlık oyunun giriş cümlesi ile ortaya konur:

    Menofis: Şuna bak. Şu Yusuf’a bak. İncir ağacının gölgesinde yan gelmiş oturuyor. Sonra insanlar onun için, Firavun’un zindanında yedi yıl yattı diyecekler.

    Bunun üzerine diğer mahpuslar arasında Yusuf’un zindanda bulunduğu süre içerisinde bir mahpustan zindan müdürünün yaltakçısına dönüştüğü süreç açıklanır: Yusuf, zindanda olup bitenleri zindan müdürüne anlatarak, ispiyonculuk yaparak zindan müdürünün gözüne girmiş, bu nedenle diğer mahpusların işkence görmesine sebep olmuş, karşılığında da geceleri zindan müdürünün evinde yatmaya başlamıştır. Yusuf’un daha ilk sahnede okuyucuya verilen “mahpus arkadaşlarını satan” kişiliğine ilişkin bu bilgiler, oyunun sonunda “halkını satan Yusuf”a dönüşeceğinin de nüveleridir.

    Oyun, grev hakkının da anlatıldığı bir bölüm içerir. Menofis ve diğer duvarcılar, haklarını aramak için, daha önce yapılmamış olanı yaparak ücret yerine kendilerine verilen yiyeceklerin yeterli olmaması nedeniyle yiyeceklerin artırılması için iş bırakırlar. Bu sahnede Firavun’un adaletsizliği gösterilir. Firavun’dan haklarını alamayan duvarcılar bu kez duvarı yaptıkları adamın eşi olan Zeliha’dan haklarını talep ederler. Bu sahnede Menofis’in, Zeliha’nın işlerini gören cariyeye gelip onlarla özgür bir yaşam sürmesini önerdiği bölüm de yine özgürlüğün verilmediği/alındığı üzerine tatlı bir vurguyu içerir:

    Menofis: İstersen gel bizimle. Bizimle yarı aç yarı tok gezersin, ama kölelikten kurtulursun… Ha, bak, ben duvarcı Menofis, arkadaşlarım adına, seni kölelikten azat ediyorum…(Güler) Firavun olsa burada, sorardı: Duvarcıların bir köleyi azat ettikleri mukaddes yazılarda yazılmış mı, şimdiye kadar? Hayır. Yazılmamış. Bunu da biz icadettik ve icadımızdan pek memnunum doğrusu.

    Menofis karakteri üzerinden doğruluğu, mücadeleyi ve adaleti anlatır Nâzım. Ona göre kulların artık kul olmadığı, korku bilmediği günler vardır ve var olacaktır. İnsanların öteki dünya için değil, bugün içinde yaşadıkları dünyayı dönüştürmek ve iyileştirmek için çabalamaları gerektiğini söyler.

    İkinci Mahpus: Korkuyorum bu İbrani köleden. Köleliğini, mahpusluğunu, kulluğunu, kölelere, mahpuslara hükmetmek için kullanabiliyor, diye korkuyorum. Sonra en büyük zulmünü kendi kavminden ve kendi gibi köle olana, (Birinci mahpusu gösterir) şuna karşı yapabiliyor, diye bir kat ziyade korkuyorum ondan.

    Menofis: Kulların artık kul olmadığı, korku bilmediği günler vardır.

    (…)

    Menofis: Ölmeden önce bu dünyada yaşadılar, kâtiplerin anlattığı öteki dünyada değil, bu dünyada; ellerinin, ayaklarının, gözlerinin altındaki dünyada yaşadılar. Bu dünyada yaşamak ne demektir, öteki dünyadaki çınar ağaçlarının altında değil, bu dünyadaki çınarların altında yaşamak ne demektir, biliyor musun?

    Ölümden sonra olduğuna inanılan yaşam için bugünü yok saymak, bugün içinde yaşanılan zaman için mücadele etmemek, bugünün yaşamını dönüştürmeye, iyileştirmeye çalışmamak Nâzım’ın karşısında durduğu bir düşüncedir.

    Yusuf’un yükselişi – Emperyalizm karşıtlığı – Sınıf dayanışması

    Yusuf, Firavun’un rüyasını yorumlayarak yedi yıl kıtlık olacağı konusunda uyarır ve bolluk yıllarında toplanan ürünlerin 1/5’inin ambarlarda saklanmasını ve bunu başka kimseye söylememesini öğütler – bu sayede ürün tek elde toplanabilecektir- . Firavun bu “akıllı ve bilge kişiyi” bu sayede kendisinden sonraki en önemli devlet adamı ilan eder ve buğdayın kontrolünü ona verir. Yusuf’un acımasız ve bir o kadar da aciz birine dönüşmesi de bundan sonra gerçekleşir. Bolluk yıllarının ardından kıtlık yılları başlar ve açlık baş gösterir. Yusuf ambarlara biriktirdiği buğdaylar karşılığında halkın para, hayvan, mal ve neleri varsa almaktadır. Halk karşılığında verecek bir şeyleri kalmadığında yemek karşılığında kendilerini satmayı önerir. Böylelikle Yusuf, Mısır halkını Firavun’un kölelerine, kendisini de aklını satan biri haline çevirmiş olur.

    Önceki bölümlerde Yusuf karakteri üzerinden bir yeniden yazma (yıkma-kurma) yapılmakta iken, üçüncü perdede kıtlık nedeniyle meydana gelen ölümleri ele alırken, o dönemi herhangi bir karakterin dilinden anlatmak yerine, ölüleri konuşturur. Metnin en çarpıcı ve şiirsel bölümlerinden biridir.

    Asyalı Ölü: “Ve bütün memleketlerde kıtlık vardı.” Ne zaman? Bütün zamanlarda. Benim için bütün zamanlarda hep kıtlık vardı. Ben kaç kere, kaç kere kıtlıktan öldüm.

    (…)

    Afrikalı Ölü: Kıtlıktan kaçıncı ölüşümdü aklımda kalmamış, hiç unutulmaması, hep akılda kalması gereken şeyler niçin akılda kalmaz?

    (…)

    Avrupalı Ölü: Kaçıncı ölüşümdü, benim de aklımda kalmamış. Belki bu kadar çok, bu kadar kolay öldürülemezdik, bu kadar unutkan olmasak.

    (…)

    Amerikalı Ölü: Suda, suyun yüzünde portakallar ve patatesler yüzüyordu ve silahlı adamlar onları kimse almasın diye nöbet bekliyordu. Ben o suyun kıyısında portakallara ve patateslere bakarak kıtlıktan öldüm.

    İşçi sınıfı unutkan olmamalıdır, birleşmelidir, sınıf kini taşımalı, kendi iktidarını kurmalıdır. Nâzım bir yandan da yazar olarak kendini var eder ve bir anda ölüler aracılığıyla kendini hatırlatır, bunu da mizahi bir üslupla yapar, nihayetinde kendi ülkesinde yasaklı bir yazardır.

    Asyalı Ölü: Biz burada böyle konuşuyoruz ya, biz burada böyle konuştuğumuz için, bizi burada böyle konuşturan adama propagandacı diyecekleri aklıma geldi.

    Son: Bir başlangıç

    Oyunun son bölümünde Yusuf Mısır halkıyla, Zeliha’yla ve Menofis’le hesaplaşır. Nâzım genel olarak bu oyunda Tevrat’ta anlatılan hikâyeyi Marksist ideolojik bakış açısıyla yeniden yazmış, bunu yaparken edebi-dönüştürme yoluna gitmiş, sömüren-sömürülen çelişkisi çerçevesinde diyalektik materyalizme dayanan, sınıf kavgası üzerine oturulmuş yeni bir metin ortaya koymuştur.[6] Tevrat’ta yüceltilen Yusuf karakteri yerle bir edilmiş, incelikli bir şekilde değişime uğratılmıştır.

    Menofis: Yusuf, sen Firavun’a babanın torunlarını da ve kendi çocuklarının çocuklarını da sattın. Sen Firavun’a sevdiklerini de sattın. Gün gelecek, onlar angarya memurlarının kırbacıyla çalışacak ve tarlada ve her çeşit işte, harçta ve kerpiçte, ağır işte hayatları acı olacak ve doğruma iskemlesi üzerinde kadınları erkek çocuk doğurursa o çocuk öldürülecek. Sen Firavun’a kendi çocuklarını, çocuklarının çocuklarını da sattın Yusuf!

    (…)

    Yusuf, sen de ben de binlerce yıl yaşayacağız daha. Firavun ve Rab seninle olsun, Yusuf. Hayat benimledir. (Ölür)

    Yusuf: Öldü.

    Halktan Bir Ses: Zannetmiyorum. Hayır.

    Arkadaşı Ekk, Nâzım için şöyle der: “Onun en sevdiği fikirlerden biri şöyleydi: Halkın hayatına, kendi halk tiyatro geleneklerine, folklora kökleriyle bağlı olan her milli tiyatronun, yeni ifade olanaklarını, her halktan emekçi seyircinin anladığı, yakın ve aziz bildiği geleneksellik unsurlarıyla ustaca birleştirmeyi becerebilmelidir.[7] Nâzım’ın kendisi ise karakterlerine ilişkin şöyle der: “Bu karakterlerden ikisini seçtim. Olumsuz olan tip, kendi sınıfına ve halkına ihanet eder. Olumlu karakter ise doğrunun savaşçısıdır. Halkı sevenin ve onun mutluluğu için mücadele edenin geleceği olduğunu, hainlerin ise şüphe ve nefretten kurtulamayacağını göstermek istedim.”[8]

    Nâzım, Yusuf ile Menofis’te her zaman var olacak insan karakterini çizmek istemektedir. Bugün bu metni bu denli önemli kılan da budur. Nâzım, Menofis karakteri üzerinden Yusuf’un ya da Yusuf gibilerin tekil tekil karşıya alınmasının bir anlamının bulunmadığını, Yusuf gibilerin varlığının kaynağı olan düzenin değiştirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Elleriyle, kol güçleriyle, emekleri ile yaşamı var eden işçiler, tarihi yazarlar, artık bu tarihi kendi lehlerine değiştirmeleri gerekmektedir.

    Menofis: Zafenat-Paneah… Bana bak, seni gebertebilirim ama ne olacak? Sen bataklık sineğisin. Ölüm sineği… Senin gibiler vardı, var olacak… Bataklığı kurutmak gerek.

     

    [1] Sevda ŞENER, Nâzım Hikmet’in Oyun Yazarlığı, Kültür Bakanlığı Yayınları 1. Baskı Sayfa:171

    [2] Moskovskaya Edinaya Teatralnaya Leninskaya Artel.

    [3] Antonina Sverçevskaya, Nazım Hikmet ve Tiyatrosu, Cem Yayınevi, Birinci Basım, Kasım 2002, s.37

    [4] Nazım Hikmet, “Oyunlarım Üstüne”, Yazıları, Koza Yayınları, İstanbul, 1976

    [5] Sverçevskaya, a.g.e., s.72

    [6] Cafer Gariper, Yasemin Küçükcoşkun, “Nazım Hikmet’in Ferhad ile Şirin ve Yusuf ile Menofis Adlı Tiyatro Eserlerinde Yeniden Yazma”, Nevin Önberk Yeni Tiyatro Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri I, 12.03.2007, Ankara

    [7] Oğuz Makal, Beyazperde ve Sahnede Nazım Hikmet, Yazı-Görüntü-Ses  Yayınları, 1. Basım, 2003, s.256

    [8] A. Fevralski, N. Hikmet’in dramaturjisi, Oyunlar, Moskova, 1954 aktaran Sverçevskaya, a.g.e., s.111

  • Hukuk Felsefesi: Marx’ın Hayaleti vs. Adaletin Hayaleti

    Bir hayalet dolanıyor bir süredir ülkede, hukukçu olan-olmayan herkesin dilinde. Marx’ın hayaleti kalemini ilk salladığı günden bu yana zaten dünyayı kışkırtmaya devam ediyor ancak kast ettiğim o değil, en az hayalet figürü kadar mistifikasyonla yüklü ve bu nedenle kelimenin gerçek anlamına daha yakın bir kavram: adalet. “Adalet istiyoruz!” Katledilen, tecavüze uğrayan kadınlar için; asgari ücretle günde 15 saat çalışan işçi için; ayrımcılığa uğrayan tüm etnik ve cinsel kimlikler için; Nuriye ve Semih ve daha niceleri için farklı nedenlerle adalet istiyoruz. Kimimiz salt pozitif hukukun, yazılı olan yasanın ve hatta onun lafzının uygulanmasını talep ediyor, saf pozitivizme hasret; kimimiz yasanın sözünü, ruhunu aşan bir içeriğin, olması gereken bir idealin peşinde. Hepsine adalet diyoruz. Burjuva hukukunun uygulanmasını talep etmenin adalet istemek sayıldığı bir buhranda, üstelik bir yandan da hukukun maskesini indirmeye, fetişleşmiş anlamını aşındırmaya çabaladığımız bir çağda. Az çok metodolojik tutarlılık arayışında olan materyalist hukuk araştırmacılarının içinde bulunduğu bu dilemma toplumsal delilik hallerimizden yalnızca biri. Niyetimiz soylu bir düşünüş ve yaşayış tarzına ulaşmak değil az çok tutarlılık ve hakikate yaklaşma çabası. Ancak hukukun üretici sınıfın işlerini hayata geçiren bir araç, adaletin bir ideoloji ve dolayısıyla yanlış bilinç olduğunu gördüğümüz bir anda kendimizi Kant gibi ahlak metafiziği sularında bulabiliyoruz.[1] Çelişki olmadan olmaz ama sentez arayışını bırakmak da çürümeyi getirir. O nedenle “adalet neydi?” sorusuyla köklere dönmekte ve şiarımızla beraber yeniden düşünmekte fayda var.

    Genç ve hukukçu Karl Marx’ın hukuk dogmatiği içinden maddeci yöntemden ayrılmadan nasıl bir olması gereken inşa etmeye çalıştığına bakmak gerekir. Hukuktan ekonomi-politiğe kayış ve epistemolojik kopuş sonrasındaki Marx’ın hukuka yaklaşımının hukukun aşılması gereken bir üst yapı kurumu olduğunu biliyoruz.[2] Hemen belirtmekte fayda var ki Marx’ın kendi içindeki bu süreksizlikten bir galip çıkarma niyetinde değiliz. Hukukçu habitusunda hukukun maddeci analizinin yönetimini bulma arayışından ibaret muradımız. Hukukçu Marx’a bakma ihtiyacı bundan ve yükselen adalet talebinin köklerine inme gayesindendir. Marx’ı Kantçı ve Fichteci idealizmden Hegel’e yönelten şey Hegel’in olan ile olması gereken arasında bir köprü inşa ettiğini düşünmüş olmasıydı.[3] Marx’ı hukuka yönelten de bu çaba olabilir. Ve sonrasında genç Marx’ın Hegel’den kopuşuyla hukuktan kopuşunun da paralellik arz etmesi hukuka yaklaşımındaki epistemolojik tavrına dair ipuçları içerir. Marx’ın bu yüzüne bakmamızın nedeni de tam da bugün olan ile olması gereken arasındaki krizin yarattığı sorunları aşma çabası ve toplumsal muhalefetin her veçhesinden yükselen adalet talebidir.

    Marx, Altıncı Rhine Eyaleti Meclisi’nin raporları üzerine yazdığı makalelerde odun hırsızlığının kaçakçılık suçuyla aynı cezaya tabi kılınmasına dair yapılan yasa değişikliği görüşmeleri üzerinden suç ve ceza siyasetine dair önemli tespitlerde bulunur. Söz konusu yasa gereğince yığılı ağaçları aşırmak veya kurumuş dalları toplamak bile kaçakçılık başlığı altında değerlendirilmekteydi. Yıkılmış ağaçların toplanması ile orman kaçakçılığı fiillerine aynı cezanın verilmesini eleştirirken hukukun kaynağının nerede aranması gerektiğini açık bir biçimde vurgular.

    “Aslında yıkılan ağaçları toplamayı orman kaçakçılığına göre daha sert bir biçimde cezalandırıyorsunuz, çünkü hakiki orman kaçakçılığı için açıkça beyan etmiş olduğunuz bir cezayı; onu kaçakçılık olarak adlandırarak cezalandırıyorsunuz. Bunu orman cinayeti olarak adlandırmalı ve cezasını cinayet olarak vermeniz gerekirdi. Kanun gerçeği söylemek zorunluluğundan muaf değildir. Bunlar şeylerin meşru doğasının evrensel ve güvenilir örnekleri oldukları için bu zorunluluğa tabidir. Dolayısıyla şeylerin meşru doğası kanuna göre düzenlenemez, tam aksine kanunlar şeylerin meşru doğasına göre düzenlenmelidir. Fakat kanun, orman düzenlemelerini bile ihlal etmeyen bir eylemi hırsızlık olarak niteliyorsa yalan söylüyordur ve yoksullar hukuki yalanlara kurban edilmiş olur.”[4]

    Hukukun devletle birlikte sönümlenmesi ve aşılması idealinden önce genç Marx’ın hukukla hemhal olduğu yıllarda yaptığı bu akıl yürütmede aslında hukukun “şeylerin meşru doğasına uygun” olması gerekliliği yani hukuka ve kaynağına dair bir olması gereken fikri yer alır.[5] Buna göre hukuk maddeden türemelidir, maddeyi hukuka göre biçimlendirmek gerçekliğe ihanettir ve hukuk yalan söyleme özgürlüğüne sahip değildir. Eşyanın doğasının insanlar arasındaki ilişkilere uyarlanmış biçimi olarak da geleneği işaret eder Marx. Gerçeklikten deneyimden gelmeyen kurallar normatif bir biçime kavuşmuş olsa bile onların gerçek yasalar olmadığını vurgular. Hakların temelinin bu evrensel gelenekler olduğunu söyler.[6] Bu iki anlama gelir. Birincisi, hakların veya hukuktan talep edilen olması gerekenlerin maddi bir kaynağı vardır, ismi adalet olsun veya olmasın. İkincisi Marx’ın bu erken dönem hukuk algısında hukuk kendiliğinden olumsuz bir içeriğe sahip bir yapı olarak görülmemiştir. Marx’ın çözümlemesi metnin ilerleyen kısımlarında özel çıkar yararına yapılan yasanın özünde bir yasa olmayacağı reddiyesiyle sonlanır. Ancak bu reddiyenin sebebi hukukun kendisi değil, özel çıkara kanun yapma yetkisi verilmesidir. “Eyalet meclisi özel çıkarı temsil etmiş ve bunu nihai amacı olarak ele almıştır. Böylece kanunu ayaklar altında çiğnemesi onun kuşağının basit bir neticesidir, çünkü çıkar doğası gereği kör, ölçüsüz ve tek yönlü kısaca yasa dışılığın doğal dürtüsüdür ve yasa dışılık kanunların yerini alabilir mi? Bir dilsize muazzam ses çıkaran bir trompet verilip söylev verme becerisi ne kadarsa; özel çıkarın kanun yapıcının tahtına oturup kanun yapma yetkisi o kadardır.” Başka bir şekilde ifade edersek hukuk a priori olumlu bir içeriğe sahip olmadığı gibi a priori olumsuz bir özden de oluşmaz. Belirleyici olan üretim ilişkilerinden mülhem bir hukuktan söz edilebilir. Bununla birlikte mücadele ile kazanılmış geleneksel hakları salt sistem içinde normatif nitelik kazanmalarından dolayı burjuva olarak nitelemek ve hukuksal mücadeleyi bir kenara bırakmak sistemde çatlaklar yaratmanın önünde bir engeldir.

    Bugün adalet hayaletinin kol gezdiği, adalet için yürüyenlerin 19. gününde talep edilen adaletin ne olduğunu anlamak için, kanunlarda yazılı haklara bakmaya değil, adalet yürüyüşünde ve sokakta cereyan eden tüm diğer toplumsal muhalefet biçimlerine yansıyan içeriğe bakmak gerekir. Teorinin bize işaret ettiği metafizik olmayan adalet idesi pankartlarda, flamalarda yazılıdır.

    “Siz asla bizi, suçun olmadığı yerde bir suçun var olduğuna inandıramazsınız, sadece hukuki bir yasaya dönüştürmekte başarılı olabilirsiniz. Bu ikisi arasındaki sınırı kaldırdınız, fakat bunun lehinize olduğunu düşünüyorsanız yanılmış olursunuz. İnsanlar bunu ceza olarak görürler fakat bunu suç olarak görmezler çünkü suçun olmadığı yerde ceza görmüşlerdir; cezanın olduğu yerde artık suç görmeyeceklerdir.”[7] Adalet talebinin gerçekleşmesi, hakların kazanılması, Ankara’dan İstanbul’a değil belki Ekvator ekseni boyunca yürünecek bir yoldur. Suçun olmadığı yerde ceza görenlerin artık hukukun gerçek vs. olması gereken yüzüyle sahici karşılaşmaları hiç olmadığı kadar yoğun yaşanmaktadır. Bu karşılaşma hukukun maskesini indirmek, egemen sınıfın çıkarına hizmet eden bir aygıt olduğunu ifşa etmek için bir fırsattır ancak paradoksal bir biçimde bu karşılaşma adalet talebinin en kuvvetli savunulduğu anlardan biridir. Suçun olmadığı yerde ceza görenlerin bu yüzleşmesi gökyüzündeki su damlası gibi gökkuşağı etkisi yaratırsa umuttur, adı ister adalet ister hukuksuz bir dünya olsun.

    [1] Hukuk ve adalet ideolojisi için bkz: Engels, Friedrich, Konut Sorunu, Sol Yay, Ankara, 1992, s. 93

    [2] Epistemolojik kopuş kavramı ve Marx’ın eserlerinin Althusser tarafından tasnifi için bkz: Althusser, Louis, Marx İçin, İthaki Yayınları, Çev. Işık Ergüden, İstanbul, 2015, s. 41-51

    [3] Marx, Karl, “Marx’ın babasına Mektubu”,  İçinde: Hayalet Karl Marx Seçme Yazılar, Editör: Güçlü Ateşoğlu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2017, s. 35

    [4] Marx, Karl, Orman Kaçakçılığı Yasası Üzerine Özel Mülkiyet ve Suç Siyasetine Dair İlk Yazılar, Kalan Yayınları, Çev. Selin Ceylan, Ankara, 2005, s. 11-12

    [5] Hukukun sönümlenmesi düşüncesi için bkz. Pasukanis, Evgeny, Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm, Birikim Yayınları, Çev. Onur Karahanoğulları, İstanbul, 2011

    [6] Marx, 2005, s. 18-19

    [7] Marx, 2005, s. 12-13

  • İktisat Notları: Sermayenin 15 Temmuz’u

    15 Temmuz’daki darbe teşebbüsünün öncesindeki saatlerde neler yaşandığı konusunda herkesin kendisine göre bir fikri var. Teşebbüsün başlamasını izleyen çok daha hareketli saatlerde gerçekte neler olduğu, kimlerin devreye girdiği, kimin kimle hangi pazarlıkları yaptığı konularında ise teori, tahmin, tevatür, komplo teorisi, menkıbe, adına ne derseniz; her şey bugün bile havada uçuşuyor.

    Başarısızlığa uğrayan bu darbe teşebbüsünün ardından artık herkesin dilinde kendi meşrebine göre bir hikâye, elindeyse yaşanan hengâmede koparabildiği bir şeyler var. “Allah’ın büyük lütfu” olarak gördüğü o gecenin sonunda Tayyip Erdoğan giderek daha fazla başvurmak zorunda kaldığı faşizan uygulamalar için yeni bir kılıfa ve fiili yaptırım gücüne kavuştu örneğin. Uzun zamandır devletin kapısında hazır bekleyen fakat Fethullahçıların sıra dışı alan kapatma becerisi nedeniyle bir türlü umduklarını bulamayan tarikatlara da 16 Temmuz sabahıyla birlikte gün doğdu. Lümpen gericilik her yerinden palavra ve sakillik akıyor olsa da nihayet bir kuruluş efsanesine sahip olabilirken[1] bir kısım liberal de iktidarla aralarına giren soğukluğu unutmak için bir vesile çıkarabildi o geceden.

    Olayların hangi aşamasında, hangi temsilciyle tam olarak neler konuşulmuştur, nelerin konuşulması dahi gerekmemiştir, ancak tahminde bulunabiliriz; fakat şurası kesin ki o geceden sermaye de eli boş dönmedi. Henüz kendisini güvenceye alıp alamadığından bile emin değilken, iktidarın KHK düzeninin nimetlerini sermayenin önüne sermekte bu kadar acele etmesinin başka bir açıklaması olabilir mi? En azından anlatıya göre her yeri habis bir örgüt tarafından habersizce sarılmış olan bir devleti çekip çevirmek durumunda olan bir iktidarın, darbe teşebbüsünün üzerinden bir ay bile geçmemişken zorunlu bireysel emeklilik düzenlemesini yapmasının, Türkiye Varlık Fonu’nu kurmasının başka nasıl bir anlamı olabilir? Peki AKP’nin, bugüne kadar utangaç hamlelerle gündeme getirip sonra hemen geriye çektiği kıdem tazminatı meselesinde somut adımlar atmak için en uygun dönemde olduğu söylenebilir mi? Tüm bunlar, AKP iktidarının ve Tayyip Erdoğan’ın ellerindeki seçenekler arasından tercihte bulunmaktan çok, zorunluluk arz eden hamleleri birbiri ardına yapma telaşı içinde olduklarını düşündürüyor.

    Mümkün olan her yolu kullanarak halktan, emekçilerden yerli ve yabancı sermayeye kaynak aktarmak konusundaki başarısı AKP iktidarının en önemli niteliklerinden birisi. Artık 15 yıla yaklaşan iktidarları boyunca gerek AB, ABD ve Rusya gibi güçlerin ve bunların sermayedarlarının, gerekse yerli sermayenin ilk tercihi olarak kalabilmesi bu sayede mümkün olabildi. Ne var ki bugüne kadar ite kaka sürdürülen modelin yolun sonuna geldiği gizlenemez durumda. Bu da vadedecek başka bir şeyi kalmamış olan AKP’nin elindeki tek araca, sömürüye daha fazla yüklenmesini zorunlu kılıyor. İktidarı kaybetme korkusu paranoya noktasına gelen[2] Tayyip Erdoğan, istese de ortamı yumuşatacak, eski müttefiklerinin en azından bir kısmını yeniden yanına toplamaya yarayacak göz boyama hamlelerini yapmaya bile vaktinin, imkânının olmadığının farkında. O da önündeki zorunlu hamleyi yapıyor ve elinde ideolojik olarak 15 Temmuz retoriği ve dincilik dışında hiçbir şey kalmadığını bile bile baskıda, şiddette, sömürüde vites yükseltiyor.

    İşsizlik Sigortası Fonu, Kıdem Tazminatı Fonu, Türkiye Varlık Fonu

    İşini kaybeden emekçilere, sınırlı bir süre için ve dünyadaki diğer örneklerle kıyaslandığında komik miktarlarda da olsa destek sağlamak amacıyla oluşturulan fonda, sermayenin iştahını kabartacak büyüklükte bir kaynak birikti. Teknik olarak hem işçiden, hem de patrondan yapılan kesintilerle oluşturulmuş olsa da fonun fiili kaynağı işçilerin geliri. Kurulduğu günden bu yana işsiz kalan emekçilere yapılan ödemeler fonda biriken toplam hacmin o kadar küçük bir kısmını oluşturuyor ki, fonun bu amaçla kurulmadığını anlatmak için başka bir argümana gerek kalmıyor. Zira fonun bugüne kadar yaptığı toplam harcama, fonun 100 milyar lirayı aşan toplam birikiminin onda biriden biraz fazla. Fakat bu, işsiz emekçilerin bugüne kadar fondan on milyar lira destek aldığı anlamına gelmiyor çünkü fonun harcamalarının yarıya yakını emekçilere yapılan ödemeler dışındaki “diğer harcamalar” kalemi altında görünüyor.

    Fonun amacı dışında kullanılmasına yönelik girişimler zaman zaman gündeme geldi fakat bugüne kadar çok ciddi bir kayıp yaşanmadı ve fona yönelik saldırılar bir şekilde savuşturuldu. Ne var ki iktidarın ve ufku dar yerli sermayenin artık kaybedecek zamanı yok. Bu yüzen fonda biriken parayı ufak ufak tırtıklamak bile yeterli olmuyor ve fonun tamamını sermayeye kullandırmanın bir yolu bulunuyor: Türkiye Varlık Fonu.

    Dış ticaret fazlası veren ya da petrol/doğalgaz gibi kaynaklardan yüksek gelirler elde eden ülkelerin “zor günler” için oluşturduğu varlık fonu tipi yapılar, bulundukları ülkelerin hukuk devleti kavramına aşina oldukları oranda denetlenebiliyor. Zira bu tür fonların suiistimale ve yolsuzluğa son derece açık olduğu genel kabul gören bir saptama. Prensip olarak ülkeye ait varlıkları ya da döviz girişlerini merkezi olarak yönetmek ve iktidarın kullanımına ancak yasaların imkân verdiği ölçüde müsaade etmek durumunda olan fonların fiili işleyişi ülkeden ülkeye ciddi farklılıklar gösterebiliyor. Örneğin Katar ve Cezayir dışındaki OPEC üyesi ülkeler bu tür fonlar kurduktan sonra dünya yolsuzluk endeksinde daha alt sıralara düşmüşler yani bu ülkelerde yolsuzluk algısı artış göstermiş. Bu fonların en büyüğüne sahip olan Norveç’te ise parlamento ve kamuoyu denetimi son derece etkin bir rol oynuyor ve yolsuzluk endişesi en düşük düzeyde. Hatta bu fon, yolsuzluk potansiyelinin yüksek olduğunu düşündüğü yerlerdeki yatırımlarını elinden çıkardığında, bu durum terk edilen ülke ya da kurum için ilave bir itibar kaybına neden oluyor. Türkiye Varlık Fonu (TVF) ise kuruluş yasasına göre Sayıştay denetimine dahi tabi değil. “Dahi” kelimesini kullanmamızın nedeni, Sayıştay denetimine tabi olan kurumların durumunun da kamuoyunca az çok biliniyor olması. Parlamentoda ise bu Sayıştay’ın raporlarını bile gündeme aldırtamayan bir muhalefet bulunuyor.

    Dolayısıyla TVF Türkiye için şu anlamaya geliyor: Emekçilerin cebinden çalınan paralarla oluşturulan dev fonlar, halkın alın teriyle yoktan var edilen ve sermayeye devredilmesi bugüne kadar bir şekilde engellenebilmiş olan kamu varlıkları jöleli yöneticiler tarafından iktidarın ve sermayenin emrine amade edilecek. Böylelikle AKP, dış kaynak bulmanın giderek zorlaşacağı bir ortamda yandaşlarına ve yerlisiyle yabancısıyla tüm patronlara çılgın projeler üzerinden kaynak aktarmaya, belediyelerinin izansız harcamalarını finanse etmeye ve boyundan büyük işlere kalkışmaya bir süre daha devam edebilecek. Tüm bunlar için mazeret de hazır: 15 Temmuz’un ülke ekonomisine verdiği zararı telafi edip daha güçlü, daha milli bir ekonomi inşa etmek. İsterseniz itiraz edin.

    Hukuk Askıda

    Tüm bu saldırılar cumhuriyet tarihinde eşine rastlanmayan bir hukuksuzluk eşliğinde, daha doğrusu bu hukuksuzluk sayesinde gerçekleşiyor. Cumhuriyet tarihinde ilk kez kamu çalışanı olmak özel sektörde çalışıyor olmaktan daha az iş güvencesine sahip olmak anlamına geliyor. Artık kamu çalışanlarının KHK haberlerine kulak kesildiği, KHK’ların sonuna iliştirilmiş tablolarda kendilerinin ve arkadaşlarının isimlerini aradığı bir dönemi yaşıyoruz. O tablolarda bulunan isimlerin özellikle son zamanlarda solcu, muhalif kamu emekçilerine ait olduğu herkesin malumu. Eğer o tablolardan birisinde isminiz varsa sivil ölümünüz gerçekleşmiş, kamu kesimi dışında bile olsa çalışma, herhangi bir sosyal yardım alma ve yurtdışına seyahat etme gibi haklarınız fiilen elinizden alınmış oluyor.

    Öte yandan özel sektör çalışanları için de durum pek iç açıcı değil. Getirilmeye çalışılan kıdem tazminatı fonuyla özel kesimdeki çalışanların en büyük iş güvencesi ellerinden alınmış olacak. İşten çıkarılan emekçilerin çoğu zaman tazminatlarını alamadıkları gerçeğini çarpıtarak ve onların lehine bir düzenleme yapıldığı izlenimi yaratmaya çalışılarak gündeme alınan proje gerçekleşirse işten çıkarılan emekçiler gerçekten tazminatlarını alabilecekler. Tabii herhangi bir işte kıdem tazminatını hak edecek kadar uzun bir süre çalışabilirlerse. Çalışanların bildiği gibi, kıdem tazminatının asıl önemi işten çıkarıldığınızda alacak olduğunuz para değil, patronun o parayı ödemekten çekinerek sizi yok yere işten çıkarmadan önce iki kez düşünmek zorunda olmasıdır. Fonun kurulmasıyla birlikte, tüm patronlar doğrudan kendi ceplerinden çıkmayacak bir tazminatı ödeme “riskini” üstlenmiş olacaklar. Başka bir deyişle büyüğüyle küçüğüyle ülkenin tüm patronları, emekçileri istedikleri zaman işten çıkarabilmek için dev bir imece yapmış, emekçilere sınıf örgütlülüğü dersi vermiş olacaklar. Kıdem tazminatı fonu için kendilerinden kesinti yapılacakmış; ne gam! Muhtemelen bu fon da Türkiye Varlık Fonu’na, dolayısıyla patronlara emanet edileceği için sermaye bu işten bir değil, en az iki kez kârlı çıkmış olacak.

    Peki Kale Boş mu?

    İş güvencesinin, en temel hakların ve eskiden de emekçilere fazla bir şey vaat etmeyen hukukun bile fiilen yok edildiği bir dönemde bu olan bitene itiraz etmek beyhude mi? Acaba zaman, kafamızı aşağıda tutup bu hengâmenin başımıza bir kaza bela gelmeden dağılmasını bekleme zamanı mı? Yoksa tarih, birileri bir şey yapmadığında zalimlerin işleri daha kötü hale getirmek konusunda herkesi şaşırtacak kadar yaratıcı olduğu örneklerle mi dolu?

    Eğer öyleyse ne yapmalı? Yapmak isteyene iş çok çünkü. Kılıçdaroğlu’nun korteji bugün yarın semtinize uğrar örneğin. Katılıp biraz yürüyebilir, hukuku yok edenlerden adalet talep edebilirsiniz. Ama provokasyonlara dikkat!

    Bir de örgütlenmekten bahsedenler var. Şu anda kendi gölgesinden bile korkan bir iktidara ve kısa vadeli çıkarları dışında hiçbir şeyi düşünemeyen, bu iktidarla birlikte kendisini de bilinmezliğe sürükleyen bir sermaye sınıfına karşı işçi sınıfı, sınıf siyaseti diyenler…

    [1] Pek çok kişi 15 Temmuz’dan bir gün önce ilgisiz bir kavgada çenesini kırdıran ama gazilik başvurusu yapıp AKP medyası tarafından “beş tankı durduran kahraman” ilan edilen ve devletin kendisine para ödediği “gazi” haberini hatırlayacaktır. Gazi maaşı için başvururken başarısız teşebbüs sonrasında sokak ortasına terk edilen tankın üzerinde çektirdiği hatıra fotoğrafının yanına darbe teşebbüsünden önce aldığı raporu iliştiren cengâver demokrasi savunucusu ve daha kim bilir nicelerinin hikâyesi var 15 Temmuz destanının içinde.

    [2] İktidar kanadının kendisini ne denli ağır bir tehdit altında hissettiğini örneklemesi açısından referandum sonrasındaki cılız sokak gösterilerine karşı hükümetten ve yandaş medyadan savurulan tehditleri hatırlayabiliriz. İşlerini geri alma talebiyle açık grevine başlayan iki eğitim emekçisinde bile “yeni bir gezi kalkışması başlatma” tehdidi gören, kendisini daha zor duruma düşüreceğini bile bile izansız şiddete ve hukuk dışı tutuklamalara, gözaltılara başvuran bir iktidarla karşı karşıyayız.

  • h+ : Ne Hukuk Ne De Fazlası

    Geçtiğimiz ay yeni bir hukuk “dergi”si daha yayın hayatına başladı. Baro odalarından ücretsiz olarak temin edilebilen bu yeni derginin adı: h+. Kapak künyesinde bu kısaltmanın “Hukuk ve Daha Fazlası” manasında kullanıldığı belirtilmiş, yani hukuk ve artısı demek oluyor. Buna karşın, dergiyi çıkaranlar bu güzide yayının adının “he artı”, “haş artı”, “ha artı” veyahut Türkçemizin azizliğine uğrayarak kısaca “hart” olarak anılma olasılığından dehşete kapılmış olsalar gerek, derginin web sitesini “hplus dergi” adıyla oluşturmuşlar. Buradan derginin adının esasen ülkemiz hukukçularının ortak lingua francası İngilizcenin bütün letafetiyle “eyç plas” şeklinde telaffuz edilmesi gerektiğini anlıyoruz.

    Okuma alışkanlığının hiçbir dönemde olmadığı kadar yerlerde süründüğü, meslektaşımız hukukçuların bile okuma konusunda istiap hadlerini sosyal medyanın yüz küsur karakterli mesaj uzunluklarının ötesine geçirmekte güçlük çektikleri, mahkemelerde yargıçların dahi sıklıkla doğru düzgün okunmamış layihalar ve sair dosya evrakı üzerinden hüküm verdikleri bir dönemde, akıntıya inat yeni bir hukuk dergisinin daha yayın hayatına başlamasından mutluluk duymamak, buna katkı koyanların emeğine saygı duymamak mümkün mü?

    Gelgelelim eyç plas özelinde işler maalesef biraz karışıyor. Editörün merhaba yazısında derginin amacı ve doldurmayı hedeflediği boşluk şu şekilde tarif edilmiş: “Türk yayın hayatında Hukuk konulu çok sayıda Akademik ve Bilimsel derginin varlığına kıyasla, öznesi Avukat olan ve mesleki makalelerin yanı sıra güncel yaşam konularına da değinen basılı bir dergi ne yazık ki bulunmamaktaydı. Oysaki doktorlar, mühendisler, mimarlar ve benzeri meslek grupları için güncel yaşam ile mesleki gelişmeleri harmanlayan dergiler uzunca bir süredir rafları süslüyor. Hukuk Akademisi olarak bu eksikliği gidermeyi ve mesleki makalelerin yanı sıra Avukatların hem kişisel hem de profesyonel yaşamlarına dokunan kapsamlı bir dergi sunmayı amaçladık.” (Yayıncılık alanında Hukuk Defterleri olarak bizim de sıklıkla mustarip olduğumuz ancak takdir edilir ki yayın hayatına yeni atılan bir derginin ilk sayısının üstelik sunuş yazısında daha fazla özen gösterilmiş olması beklenir olan yazım yanlışlarına ve büyük harf-küçük harf kullanımı tercihlerine dokunmadık).

    Sunuş yazısında tarif edilen bu takdire şayan amaçtan da anlaşıldığı üzere, eyç plas mesleki makalelerin yanı sıra avukatların kişisel yaşamlarına da dokunan “kapsamlı bir dergi” olma iddiasındadır. Gerçekten de, kapak haricinde altmış dört sayfadan mürekkep, kuşa kağıda basılı sayfaları, göz alıcı mizanpajıyla eyç plasın estetik açıdan göz doyurucu, latif bir yayın olduğu muhakkak. Ancak bu yayının “kapsamlı”, “avukatların güncel ve mesleki yaşamlarına dokunan” bir “dergi” olduğuna ilişkin ciddi şüphelerimiz var.

    Her şeyden önce, dergiyi çıkaranlar, avukatların kişisel ve profesyonel yaşamlarındaki sorunlara ilişkin olarak, herhangi bir menfaat gözetmeksizin güncel ve mesleki katkılarda bulunmayı hedefleyen bir hukukçular topluluğu olsa idi, henüz ilk sayısı “rafları süslemeye” başladığında kendisine tarif ettiği amaca uygun düşen bir yayın olup olmadığı konusunda, hele belki de “rakip” olarak telakki edilebilecek başka bir hukuk dergisinin sayfalarında, oldukça erken sayılabilecek bir değerlendirme yapmak sarkastik bir yargısız infaz olarak görülebilirdi.

    Oysa eyç plas, avukatların mesleki eğitimi alanını kendisine kâr kapısı olarak seçen bir sermaye şirketi tarafından çıkarılmaktadır ve ücretsiz olarak dağıtılması hasebiyle bir tür “sosyal sorumluluk projesi” olduğu iddia edilecek olsa dahi, gerek ticari hayatın gereği gerekse ultra vires bakımından bu derginin, söz konusu şirketin kârlarını maksimize etme çabasına dönük ürün yelpazesinin yeni bir unsurundan ve/veya reklamasyon faaliyetinden başka bir şey olmadığı açıktır.

    Hukuk alanında kâr elde etmeyi affectio societatis olarak belirlemiş bir sermaye şirketi, durup dururken, üstelik de ücretsiz bir mevkute aracılığıyla avukatların güncel ve mesleki yaşamlarına “dokunmaya” karar vermişse, kapitalizmin işleyişini bilen basiret sahibi her avukatın ne kadar masum görünürse görünsün bu dokunmalardan huylanması icap eder. Nitekim kapak hariç altmış dört göz alıcı sayfadan mürekkep “kapsamlı” dergimizin sayfalarında araya serpiştirilmiş birkaç mesleki makale bir yana bırakılırsa, derginin yayın hayatını sürdürebilmek için ihtiyaç duyması gayet anlaşılır olan tam sayfa reklamlara ilaveten, “Bürosunu yeni kuracak avukatlar için coworking fırsatları” başlıklı sayfalarda olduğu gibi, belirli bir firmanın ürünlerinin pazarlanmasına dönük “ürün yerleştirme” uygulamalarına da rastlamaktayız.

    Türk tipi başkanlık sistemi adı altında kuvvetler ayrılığının yok edildiği, yasama organının işlevsizleştirilerek parlamenter sistemin ortadan kaldırıldığı, mevcuttaki güdük haliyle bile yargı bağımsızlığının tabutuna son çivinin çakıldığı, OHAL ve KHK’lar aracılığıyla totaliter bir hukuk rejiminin inşa edilmekte olduğu, ilerici yargıçların sürgünler ve işten atmalarla tasfiyeye uğradığı, avukatların adliye kapılarında şiddete maruz kaldığı, yerlerde sürüklendiği bir dönemde yayın hayatına başlayan eyç plas “dergi”sinin, créme de la créme bir azınlık haricinde avukatların mesleki ve güncel hayatlarına ne kadar “dokunduğu” epey su götürür olsa da, hukukun piyasalaştırıldığı ve avukatlık hizmetinin metalaştırıldığı bir sürecin ruhuna gayet uygun bir “eser” ile karşı karşıya bulunduğumuz kesin.

    Haksızlık etmeyelim, bilhassa baro seçimlerinde avukatların orasına burasına sıkıştırılan düzinelerce ürün pazarlama broşürünün derli toplu biçimde bir araya getirilmesi ve “doktorlar, mühendisler, mimarlar ve benzeri meslek grupları için güncel yaşam ile mesleki gelişmeleri harmanlayan dergiler” gibi avukatlar için de bürolarının bekleme odalarında müvekkillerin sıcak günlerde yelpaze niyetine kullanacakları ücretsiz bir “dergi” var etmek de neden bir hizmet olarak kabul edilmesin ki?