Blog

  • Mercek: Yetmez Ama Evet(çiler): Bizimki Bir Kan Davası Mı?

    12 Eylül 2010 Referandumu bir döneme ilişkin konulan son nokta idi. Referandum ve ardından gelen Haziran 2011 seçimleri ile birlikte AKP iktidarı tarafından devletin hemen hemen bütün kurumları ele geçirilmiş ve yeni rejimin inşası için yol alınmaya başlanmıştı.[foot]Diğer yandan, bu iki tarih, iktidar cephesinde yaşanan anlaşmazlıkların su yüzüne çıkmasının da başlangıcı oldu. Ancak bu yazıda dönemin AKP iktidarı ile tüm bileşenler (parti/hükümet, cemaat, liberaller…) kastedilmektedir.[/foot]

    2010 Referandumu ile esas olarak yapılmak istenen (ve sonrasında da hayata geçirilen), başta Anayasa Mahkemesi ve HSYK olmak üzere yüksek yargının kendilerine yakın bir kompozisyonda yeniden yapılandırılması idi. Geri kalan değişiklik önerilerinin bu temel amacı maskelemekten başka bir işlevi bulunmuyordu.

    Polis ve yargı içerisindeki etkinliği ile süreci yönlendiren “Fethullah Gülen Cemaati/ FETÖ” referandum sonrasında buralardaki gücünü ve etkinliğini daha da artırmıştı. AKP de bu örgütlenmeyi arkasına alarak, bir yandan kendi iktidarını sağlamlaştırmış, toplumu şekillendirme çabasını sürdürmüş, diğer yandan da muhaliflerini tasfiye etmişti. Nihayetinde AKP ile Cemaat el ele Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesini tamamlamışlardı.

    Yaşanan süreç iktidar bileşenleri tarafından “vesayet rejiminin sona erdirilmesi” olarak tanımlandı. Liberal ve dinci yazarların en önemli ideolojik silahlarından biri “vesayet rejimi” kodlaması oldu. Asker vesayetine son verilmesi ve ileri demokrasinin kurulması için mücadele ediliyordu!

    “Yetmez ama evet” de, 2010 referandum sürecinde bir kampanya sloganı olarak ortaya çıkan sonrasında ise bunu çokça aşarak “kendilerince” bir lobicilik faaliyetine girişen grubu (grupları) anlatmakta idi. Onlar bitmeyen “demokrasi” mücadelelerini veriyorlardı!

    Oysa aradan geçen zamanda yaşanan birçok “demokrasi karşıtı” gelişme bir yana, son 16 Nisan 2017 Referandumu sonuçları da doğrudan 2010 Anayasa değişiklikleri ile bağlantılıdır. Bunun yanında, 2010’da baştan sona yeniden yapılandırılan yüksek yargı, 2017 Referandumu’nun sonuçlarında da doğrudan belirleyici olmuştur. Kerameti kendinden menkul solcular olan “yetmez ama evet”çi liberaller de o dönem ve sonrasında AKP iktidarına verdikleri destek ile bugünlerin esas sorumlularındandırlar.

    Peki, tamam sorumlular. Ama bu geçmişte kalmadı mı? Artık yeni bir dönemdeyiz ve helalleşmek gerekmiyor mu?[foot]CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın konuya dair yaklaşımı oldukça dikkat çekici: “Yetmez ama evetçilerle helalleşmek lazım: AKP’nin bu kadar güçlenmesinde, baskıcı olmasında bu liberal aydınların çok büyük payı olduğunu düşünüyorum. Gelinen noktayla ilgili onların da günahları çok. Kendisi gibi düşünmeyen, hatta yaşam tarzı uyuşmayan insanlar tarafından desteklenmesi, AKP’nin en büyük başarısıydı. Tayyip Erdoğan’la demokrasiyi aynı karede gösterme konusunda çok başarılı oldular. (…) Beraber değiliz ama onlar da CHP’nin çizgisine geldi. Bu kesimlerin CHP’nin izlediği politikaları desteklediklerini düşünüyorum. Ayrıca bu konuda bir parantez açmak istiyorum: Artık bu kesimlerle de helalleşmek lazım. Kan davası yapmamak lazım. (…) 16 Nisan öncesinde görüldü ki, onlar da demokrasiyi savunuyor. O halde artık bu insanlarla helalleşmek lazım.” http://www.gazeteduvar. com.tr/yazarlar/2017/06/09/veli-agbaba-yetmez-ama-evetcilerle-helallesmek-lazim/ (Erişim tarihi: 06.07.2017)[/foot]

    Tabii ki kan davasına dönüşmemesi gerek. Buna kim itiraz edebilir? Zaten kimsenin 2010’un üzerinde tepindiği de söylenemez. Bunun yanında, sanırım kimse “yetmez ama evet(çiliğin)” 2010 yılında kalan bir kampanya sloganından ibaret olduğunu da söyleyemez. Tamam, örgütlerden, kitlelerden çok lobicilik faaliyetlerine dayanan bu toplamın kendilerini ifade eden toplumsal bir karşılığı bulunmamaktadır. Ama zaten bunu aramazlar da. Esas olarak da kendileri bir güç odağı olma, çeşitli alanlarda güç odakları yaratma çabası içerisindedirler.

    Bu toplamın Türkiye’ye dair bütünlüklü bir projeden çok döneme göre değişen projeleri bulunmaktadır. Tabii bu temel noktaları olmadığı anlamına gelmemektedir. “İnsan hakları merkezli” liberal bir “solculuk” üzerinden politika üretmekte, “muhalefet” yapmaktadırlar.[foot]Bu siyaset tarzının yazıda bahsi geçen, bitmeyen “demokrasi” mücadelesi ile de doğrudan bağı bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalist bir ülke olduğunu herkes kabul eder. Ancak, sermaye sınıfının egemenliği reddedilmese de, en iyi ihtimalle hep ihmal edilir. Bir toplumsal sınıfın egemenliğinden söz edilmediğinde de (ya da arka plana atıldığında) çeşitli siyasal aktörler arasındaki sürtüşmeler büyük bir heyecanla karşılanır.[/foot]

    Bir süredir sessizlik içerisinde olan bu toplam, doğal olarak 2017 Referandumu’nda, anayasa tartışmalarına konjonktür kendileri açısından hiç uygun olmadığından “yetmez ama evet” diyemediler. Yine, doğal olarak artık AKP destekçisi de değiller. Bunun yanında, hep söylediğimiz gibi 2. Cumhuriyet yalnızca AKP’nin rejimi değildir. Hiçbir zaman da öyle olmamıştır. Bir süredir yeni bir “yetmez ama evet(çi)” dalga olasılığına ilişkin işaretlerin artmış olması da bununla ilgilidir. Özellikle “adalet yürüyüşü” ile birlikte bu toplamın sesleri tekrardan yükselmeye başladı. Bu dalgaya soldan (ve bu sefer daha geniş bir yelpazeden) yenilerinin katılacağını da söyleyebiliriz. Herkesin kendine göre bir “gerekçesi” bulunmaktadır. Artık 2. Cumhuriyet çok daha geniş bir toplam için kalıcı bir rejimdir.[foot]Bir de ulusalcı kanatta Vatan Partisi’nde cisimleşen ancak onu aşan bir “yetmez ama evet”çi toplam bulunmaktadır. Ancak bu yazının konusu değiller.[/foot]

    Peki, bu dönemin gerekçeleri neler olabilir?

    Türkiye gibi gündemin oldukça hızlı değiştiği bir ülkede birebir öngörülerde bulunmanın zorlukları olduğu açık. Bunun yanında “temel” konular bazen geri plana düşse de hiçbir zaman gündemden düşmemekteler.

    Bunlardan biri (ve en önemlisi) merkeziyet/ ademi merkeziyet tartışmasıdır. Bu tartışmada ademi merkeziyetçilik sola hap halinde sürekli doğru seçenek olarak sunulmaktadır. Deniyor ki; yerelleşme halkın yönetime katılımını sağlayacak bir modeldir, erk paylaşıldıkça kucaklayıcı, etkin ve demokratik olur.

    Tabii bu tartışmanın Kürt sorununun çözümü için yürütülen tartışmalar ile birlikte düşünülmesi gerekmektedir. Hem o zaman daha “güçlü” ve “dokunulmaz” argümanlar kullanılmakta: Halkın yönetimde söz sahibi olması, bunun toplumun tüm alanlarına yayılması. Evet, aynen böyle ifade ediliyor. Yazılanların çizilenlerin sosyalist bir iktidarda halkın yönetime katılmasına dair bir tartışma olduğunu düşünmeyin. Hemen önümüzdeki günlere dair politika berlirlemeye dair yaklaşımlar bunlar

    Ve tabii, liberaller bu sefer CHP’liler, daha doğrusu CHP – HDP zemininde birlikçiler olarak karşımıza çıkmaktalar.[/foot]artigercek.com sitesinde çok fazla örnek bulabilirsiniz. Ben Erol Katırcıoğlu’ndan bir örnek ile yetineceğim. Yeni bir siyaset geliyor başlıklı yazısında Katırcıoğlu şunları söylemiş: “Bu yeni siyasetin kodlarının neler olması gerektiği konusunda CHP’nin tutumunun ne olacağını bilmiyoruz. Bu yürüyüşü bir türlü vazgeçemedikleri “devletçi” ve “merkezci” bir kafayla mı okuyacaklar, yoksa ülkedeki bütün mağdurların taleplerinin kendi talepleri olması gerektiği üzerinden bir tür “mağdurların siyaseti” olarak mı okuyacaklar? Bu soruların cevaplarını henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var. O da bu toplumun “seküler” kesiminin siyasete adımını atmakta olduğu. Bu adım sanırım bütün önceden öngörülmüş ezberleri bozacaktır.” https://www.artigercek.com/yeni-bir-siyaset-geliyor (Erişim tarihi: 06.07.2017)[/foot]

    İşte helalleşmeye tam olarak bu noktada (karşılıklı olarak) ihtiyaç duyulmaktadır. Peki, şimdi AKP’nin karşısında gözüküyorlar diye, bu toplamın solun içinde dolaşmasına, sol adına konuşmasına izin verilebilir mi? Siyasette, birazcık süreklilik aramayalım mı? Gerçekten kimsenin hafızası yok mu? Ne güzel!

    Farkındayım, şimdiye kadar içinde solun olmadığı bir tablo anlattım.

    Sol ise bir çıkış arıyor.

    Var olan güç birliklerinin yanına yenileri ekleniyor. Sürekli olarak ittifak yapacak yeni güçler aranıyor. Peş peşe imza metinleri yayınlanıyor. Her çaba kuşkusuz önemli. Sol ortaklaşmanın da, birlikte mücadele etmenin de yollarını aramalı ve bulmalı. Çünkü ülkeye, bu gidişata ancak güçlü bir sol müdahale edebilir.

    Ancak yaşadıklarımız, yaşananlar solun bu ülkenin geleceğine dair (de) ortaklaşması, bunun mücadelesini bugünden örmeye başlaması gerektiğini gösteriyor. AKP karşıtı politikalar mutlaka bütünlüklü bir politik hattın içerisine yerleştirilmeli.

    İhtiyacımız, aklını da bağımsızlaştırabilmiş bir sol. İhtiyacımız, solun bağımsız örgütlenebilmesi.

  • İşçi ve emekçilere düşenler…

    Kapitalizmin ekonomik sıkıntı ve krizlerinin en fazla vurduğu kesim işçi ve emekçiler oluyor. Günümüzde de yaşanılan sürece baktığımızda, sermayenin ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için işçi ve emekçilerin daha güvencesiz, gelecek beklentisinin olmadığı, insani olmayan koşullarda çalışmaları için neredeyse her gün yeni hukuki bir düzenleme çıkarılıyor. 15 Temmuz darbe teşebbüsü bahanesiyle çıkarılan KHK’larla işçi ve emekçilerin hakları birer birer gasp ediliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan da, geçen hafta Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nde yaptığı konuşmada; “Şu anda OHAL ile uğraşıp duruyorlar. OHAL olmamış olsaydı bu kadar rahat, bu kadar huzurlu olarak bu adımlar atılamazdı. OHAL’in sınırlarını da biz belirleriz. OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Soruyorum: İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde Türkiye’de OHAL vardı, ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Ama şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz. Çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz biz OHAL’i.” diyerek bunu itiraf etmiş oldu.

    Biz de 8. sayımızda dosya konumuzu tam da bu sebeplerle “Türkiye’de işçi ve emekçilerin durumu” olarak belirledik. Dosyamıza değerli dostumuz Dr. Orkun Sair Durmaz, Türkiye’de iş hukukunun nasıl bir süreçte doğduğunu ve geliştiğini kaleme aldığı “Türkiye’de İş Hukukunun Doğuşu (1909-1947) Üzerine Bir Deneme” başlıklı yazısıyla katkısını sunarken, Türkiye’de anayasal hak olmasına rağmen iktidarın her fırsatta sınırlamaya çalıştığı grev hakkını yayın kurulu üyemiz Güneş Selduman “İşçilerin Hak ve Özgürlüklerinin İnsan Hakkı Niteliği Çerçevesinde Anayasa’nın 90/5. Maddesi” başlıklı yazısıyla Anayasa m.90/5 hükmü ve uluslararası sözleşmeler kapsamında ele aldı. Av. Dr. Murat Özveri grevleri adeta yasaklamak için kullanılan grev ertelemesi kurumunu dergimiz için “Grev Yasağının Adına Grev Ertelemesi Denilmiştir” yazısında değerlendirdi. Yine dosyamızda gündemde hala sıcaklığını koruyan ve çalışanların büyük tepkisini çeken kıdem tazminatı fonuna ilişkin değerlendirmelerini Necdet Okcan “AKP İktidarının Kıdem Tazminatında Bitmez Tükenmez Fon Sevdası” başlıklı yazısında paylaşırken, dostumuz Demir Silahtar geçen sene sonunda hızlıca kabul edilen ve 2017 yılının başında uygulamaya geçen zorunlu bireysel emeklilik sisteminin işçi ve emekçiler açısından ne anlama geldiğini “Emekçilerin Sosyal Güvenlik Hakkına Yeni Bir Saldırı Daha: Zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi” başlıklı yazısında ortaya koydu. İş hukuku ve sosyal güvenlik hukuku alanında çalışan Ar. Gör. Hande Heper ise, dünyadaki ve Türkiye’deki ekonomik ve siyasi dönüşümler ışığında iş hukukunun geldiği noktayı ve Türkiye’de bu sürecin AKP hükümeti döneminde işçi ve emekçilerin hakları bakımından ne şekilde somutlandığını “Esnekleşme bağlamında çalışma ilişkilerinin geldiği nokta: güvencesizlik” başlıklı yazısında değerlendirerek dergimize katkısını sundu.

    Bilindiği üzere, Anayasa referandumu ile yapısı tekrar değiştirilen ve akabinde bu yeni yapıya göre üyeleri seçilen Hâkim ve Savcılar Kurulu’nun 3 Temmuz’da yayımlanan bir kararnamesi ile 780 hâkim ve savcının görev yeri değiştirildi. Bu kararname ile Yargıçlar Sendikası üyesi hâkim ve savcıların yanında kimi önemli davaların hakimleri, Anadolu’nun farklı yerlerine atanarak sürgün edilmiş, AKP’ye yakınlığı ile bilinen hâkim ve savcılar ise merkezi yerlere getirilmiş oldular. Bu sayımızda İstanbul Anadolu Adliyesi’nde görev yaparken bu kararname ile sürgün edilen Yargıçlar Sendikası üyesi hâkim ve savcılarımızın açıklamalarına da yer verdik. Bu vesileyle, söz konusu hukuksuz ve haksız uygulamayı kabul etmediğimizi, bağımsız yargı için Yargıçlar Sendikası ve üyeleriyle her zaman her yerde birlikte mücadele etmeye devam edeceğimizi belirtmek isteriz.

    ***

    8. sayının Mercek sayfasında yayın kurulu üyemiz Av. Bilgütay Hakkı Durna, I. Cumhuriyet’in yıkılarak yeni rejimin inşa edilmesinde AKP’yi destekleyen ve 2010 Anayasa Referandumu’nda ‘Yetmez ama Evet’ diyen ancak günümüzde AKP’ye muhalif kesimler içerisinde yer alanların konumlanışını, “Yetmez Ama Evet(Çiler): Bizimki Bir Kan Davası Mı?” başlıklı yazıyla değerlendirdi.

    Aynı zamanda bu sayıda ceza hukuku alanında çalışan değerli dostumuz Ar. Gör. Baran Kızılırmak, Anayasa referandumu ile cumhurbaşkanının partili olabilmesinin önünün açılmasıyla birlikte ceza hukukunda yer alan cumhurbaşkanına hakaret suçunu yeniden değerlendirirken, Av. Ertekin Aksüt ceza muhakemesinde en sorunlu uygulamalardan biri olan tutuklama kurumuna ilişkin değerlendirmelerini paylaşarak dergiye katkılarını sundu. Av. Duygu İnegöllü ise Türkiye’de mültecilerin yaşadıkları hukuksuzlukları ve sorunları uygulamanın içinden bir gözle değerlendirdi. Mültecilerin karşılaştıkları haksızlıklara ve hukuksuzluklara dikkat çekmek için dergimizin sonraki sayılarında da bu konuya yer vereceğimizi belirtmek isteriz.

    Yine 8. sayımızda yayın kurulu üyemiz Av. Afşin Burak Umar, baro odalarında ilk sayısıyla geçen ay karşılaşmış olduğumuz ve ‘hukuk ve daha fazlası’ mottosuyla çıkan h+ dergisini değerlendirdi. İktisat Notları sayfasında, iktisatçı Tunç Özdemir, dosya konusuyla bağlantılı olarak özellikle 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası OHAL döneminde iktisadi açıdan çalışma ilişkilerine ilişkin düzenlemeleri yorumlarken; Hukuk Felsefesi sayfasında genel kamu hukuku anabilim dalında araştırma görevlisi olan Ar. Gör. Buket Karaman adalet arayışını Marx’ın görüşlerini de değerlendirerek ele aldı. Hukuk ve Sanat sayfasında ise yayın kurulu üyemiz Av. Selin Aksoy’un, Nazım Hikmet’in yazmış olduğu ‘Yusuf ile Menofis’ oyununa dair keyifle okunacak yazısı da bu sayımızda yer aldı.

    ***

    Yıllardan beri süregelen Avrupa Birliği’nin, ABD’nin ve sermayenin yerelleşmeye ilişkin görüş ve talepleri, Türkiye’de AKP hükümeti iktidarı boyunca belirli bakımlardan onay gördü ve uygulandı. Ancak Anayasa referandumu ile cumhurbaşkanlığını güçlendiren sistemsel değişiklik ve Kürt sorununun Ortadoğu’daki gelişmelerle beraber durumu değerlendirildiğinde, yerelleşme, yerel yönetimler, üniter devlet, federasyon gibi kavramların kısa süre içerisinde tekrar tartışılacağını öngörmek mümkün. 9. sayımızda bu konulara bizim nasıl baktığımızı ve bunları nasıl ele aldığımızı tartışmaya başlamak istedik. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    ***

    Geçen sayıda belirtmeyi unuttuğumuz bir hususu da geç de olsa açıklamak istedik. Okurlarımızın farkına varacağı üzere, ekonomik sebeplerle 2. yılımızda dergimizin ücretini 15 TL olarak belirlemek mecburiyetinde kaldık. Bununla birlikte, dergi kapağında öğrenciler için ikili fiyat uygulamasını da kaldırmak zorunda kaldık. Bunun derginin kitabevlerinde satışına ilişkin teknik bir sorundan kaynaklandığını belirtmek ister, okuyucularımızın bu değişiklikleri anlayışla karşılayacağını umarız

    9. sayıda görüşmek dileğiyle, iyi okumalar…

    Yayın Kurulu

  • Öğrenci Gözünden (Söyleşi): Referandum Sonrası Türkiye, Hukuk ve Mücadele Üzerine… (03.05.2017)

    Referandum sonrasında, İstanbul’daki farklı üniversitelerden hukuk öğrencileriyle sohbet ettik. Geleceğin hukukçularının, referandum, anayasa değişikliği sonrası Türkiye, hukuk ve siyasete dair neler düşündüğünü sorduk. Yayın kurulu üyemiz Onur Parlak’ın gerçekleştirdiği bu keyifli ve ilgi çekici sohbeti paylaşıyoruz.

                                    

     

    Onur Parlak (Hukuk Defterleri Yayın Kurulu Üyesi): Türkiye’nin 150 yıllık anayasal birikimini ortadan kaldıracak nitelikte bir içeriğe sahip olan, giderek olağanlaşmaya yüz tutmuş OHAL rejimi altında, kamu kaynaklarının “Evet” için fütursuzca seferber edildiği, son derece eşitsiz, baskıcı ve hukuksuz bir atmosferde gerçekleştirilen anayasa değişiklik referandumunu, şaibe ve meşruiyet tartışmaları eşliğinde geride bırakmış olduk. Sizce Hukuk Fakültesi öğrencileri nezdinde bu tartışmalar nasıl bir yer edindi?

    Baran Boğa (Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2. Sınıf Öğrencisi): Türkiye’nin genelinde, referandumun meşru olmadığı en son YSK’nın mühürsüz oyları da kabul etmesiyle beraber -ki meşru olmadığı belliydi ve halk tarafından da kabul görmüş bir şeydi- net olarak ortaya çıktı. Aynı günün akşamında halkın sokağa inmesinden de bunu görebiliyorduk. Halkın sokağa inmesinin de öncülüğünü gençler, yani üniversiteli gençler yapmış oldu. Tabi ki bunun üniversitelerde etkileri de oldu ama bu yeterli değildi. Kendi okulum olan Bilgi Üniversitesi’nden yola çıkarak söyleyebilirim ki, referandum süreci biraz sessiz geçti. Okullarda çok tartışılmadı. Çünkü özellikle hocalarımız son dönemlerdeki akademisyenlerin ihracı veya barış için akademisyenlerin gördüğü muamele ile korkutuluyor. Derslerde, anayasa derslerinde veya idare dersinde ya da diğer derslerde referandumdan çok rahat bahsedemediler. Referandum öncesinde zaten Türkiye’de bir korku düzeni başladı; hatta bu korku düzeni topluma da enjekte ediliyordu. Bu, üniversitelerde de ses buldu. En son üniversitelere yaptıkları saldırılar, meslekleri ile tehdit edilen hocalarda büyük bir iz bıraktı. Cumhurbaşkanını eleştirdiği için okuldan atılan bir hocamız bile oldu. Bu sebeple hocalarımız referandum öncesinde sessiz kaldılar. Her an atılma tehdidi altında kaldılar. Özellikle bu tehdit vakıf üniversitesi devlet üniversitesi fark etmeksizin hocalarımızda psikolojik tahribat da yarattı. Öğrenciler genelde kendi aralarında tartışmadılar. Türkiye’ de olduğu gibi öğrenciler de bu seçimin meşru olmadığı, hile ile bir şekilde o sandıktan Evet çıktığına hemfikir. Hatta Referandumdan sonra yürüyüşlere örneğin üniversitemizden de birçok öğrencinin de katıldığını düşünüyorum… Ancak bu durum ne yazık ki üniversite gençliği örgütlü olmadığı için, şaibeli seçim sonuçlarına üniversitelerden ses çıkaramadı ve bu sonuçlar üniversitelerde yankı bulmadı.

    O.P.: Nasıl bir ihtiyacın ürünü olarak gündeme geldi sizce bu Anayasa değişikliği?

    Berkay Çelen (Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 4. Sınıf Öğrencisi): En basit şekilde cevaplandırmak gerekirse, yürütmenin güçlendirilmesi ihtiyacı olarak düşünebiliriz. Bu süreç Türkiye’ de yaklaşık 50 yıldır sürüyor. 71 Muhtırası ile başlayan bir süreç, arkasından 12 Eylül ile had safhaya ulaşan yürütmenin yargı önünde ve yasama önünde güçlendirilmesi anlayışı aslında en uç yorumunu bu başkanlık sistemi ile bulmuş oldu. Ve burada Türkiye özelinde de bir durum var, adına başkanlık sistemi bile demediler. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi dediler. Cumhurbaşkanın meclisi feshedebilmesi, ama meclisin feshedeceği zaman nitelikli yani 2/3 bir çoğunluğa ulaşması ihtiyacı. Cumhurbaşkanı meclis tarafından feshedilmeden önce zaten o meclisi de Cumhurbaşkanı feshedebilir. Böylelikle tamamen yasamanın, hatta yargının denetiminden bağımsız tutulmuş bir yürütme söz konusu. Bu yürütmenin başında da bir kişi var, monist yürütme diye adlandırılan sistemde mevcut Cumhurbaşkanı bu göreve getirildi. Bu bağlamda özellikle söyledikleri şey hızlı karar alma süreciydi fakat meclis dediğimiz yapı hızlı karar almaktan ziyade nitelikli bir karar alabilmek, yani halkın seçtiği vekillerin nitelikli bir şekilde halkın bütünün etkileyecek bir şekilde bir karar alması için var. Dolayısıyla hızlı karar alma ihtiyacı tamamen yapay bir ihtiyaç olarak kodlanmış durumda. Zaten 15 yıldır bütün iktidar mekanizmaları da kendi ellerindeydi, aslında bakıldığında hiç de gereği ve anlamı olmayan bir yapı söz konusu. Bunu da kendilerinden sonraki sistemi de garanti altına almak için, bütünlüklü bakarak değerlendiriyorlar diye düşünüyorum. Fakültelerdeki durum Baran’ın da dediği gibi, pek nitelikli ve yeterli değil. Bunda görece güçsüzlüğün de payı var. Üniversitelerde baskının fazla olmasına da bunu bağlayabiliriz. Olağanüstü hal etkisi ile bizim okulumuzda da kulüp çalışmaları yapılamadı, öğrencilerin Hayır’ı anlatmasına izin verilmedi. Evet’ in anlatıldığı, Hayır diyenlerin sürekli kutuplaştırıldığı, baskı altında kaldığı bir süreç yaşandı. Tamamen tek kutuplu bir süreç istiyorlar. Muhalefet ile birliktelik ve kendilerinin denetleneceği her şeyi reddettikleri bir durum söz konusu. Üniversitelerde de gördüğümüz üzere en uç noktaya getirilmiş durumda.

    İlayda Gedik (Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Temsilcisi, 3. Sınıf Öğrencisi): Dersler konusunda arkadaşlarla aynı şeyi düşünüyorum, hocalarımız konuşmadı veya süreç hakkında söz edilmedi. İlk olarak birinci sınıfta anayasa dersi var, ikinci sınıfta idare; ancak ben üçüncü sınıfta olduğum ve iki derse de girmediğim için mi acaba konuşmalara tanıklık edemedim diye düşündüm. Ardından acaba bu hangi derste konuşulacak oldu diye düşünürken aslında anayasa değişikliğinin bütün derslere sirayet ettiğini anladım. Örneğin ceza hukukunda geçen cumhurbaşkanına hakaret suçu artık nasıl yorumlanacak veya cumhurbaşkanının sorumluluğu konusu nasıl değişecek? Direkt olarak bu sıfat kaldırıldığı için bu sıfatın yerini ne alacak yoksa direkt olarak hüküm mü ortadan kaldırılacak? Bir de hocalarımız sürekli olarak ders saatlerinin yetmediğinden, konunun dışında başka bir şey konuşamamaktan şikâyet etmektedirler. O yüzden normalde de bir gazete haberi veya gündemde olan bir olay olsun, bunlar üzerinden yorum yapabilen bir fakülte değiliz. Ben isterdim ki okul hocaları dışında, Baro’dan veya komisyonlardan bir yetkili gelsin ve bize bu süreci anlatsın. Bu değişen maddeler, hükümler herhangi bir siyasi partinin veya verilecek oyun propagandası yapılmadan da anlatılabilir. Türkiye Barolar Birliği’nin web sitesindeki karşılaştırmalı değişiklik metni keşke herkese daha detaylı anlatılsaydı. Şahsi olarak benim gözlemim şöyleydi ki; “Evet” ve “Hayır” şeklinde iki kampanya süreci var ve maddeler söylenmeden halk üzerindeki kampanya süreci devam ediyor. Bu maddelerin anlatılmamasında zaten bilinçli bir tercih yapıldığı da aşikardır. Bizlere zaten “ben bu sistemi getiriyorum, tüm denetimi tek bir el altında topluyorum, denetimi kaldırıyorum, bana oy verin” diyemezlerdi. İki tarafın da dinleneceği bir sempozyum olmasını kendi okulumda çok isterdim. Tartışma ortamı ve iki tarafı da görmeyi isterdim. En azından sadece derslerde Kemal Gözler hocanın kitabına atıf yapılsaydı veya TBB’nin web sitesindeki metin söylenseydi. Nasıl bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıktığı sorusunda ise, Türkiye’nin zaten boşluğu olan bir konuydu. Türkiye parlamenter mi, yarı başkanlık mı diye tartışılan bir durumda bir anda sanki kurtarıcı gibi yansıtılan ve aslında sonumuzu getirecek başkanlık sistemi gündeme geldi. Önce bir fiili durum yaratıldı ve bu hukukiye dönüştürülmeye çalışıldı. Başkanlık sisteminin uygulandığı ülkelerde eyalet sistemi var ve bizim sistemimizde de olacak mıydı, bunu bile bilmeden halk seçime gitti. Hızlı karar alalım o yüzden başkanlığa geçelim yaftası da ilginçti; çünkü OHAL döneminde olduğumuz için zaten istenilen her şey kolayca, hızlı olarak karar alınıp eyleme geçirilebiliyordu. Neden bu kadar hızlı karar alınması isteniyor? Hızlı karar alma ile sürecin denetimden azade kılınıyor olması aşikardır. Çıkacak her yasada ben bilgilenmek istiyorum, söz hakkım olsun istiyorum ve benim söz hakkıma ket vuran bir sistemin hızı beni korkutuyor. Hızlı olması demek tartışılmıyor demektir. Zaten KHK’lar ile hızlı bir şekilde karar alınabiliyor. Neden daha fazlasını istiyoruz, bu da başka bir soru işaretidir. Diğer bir sorun ise, zaten bu Anayasa değişikliğinin kanun koyucuların eline değmeden çıkartılmasıdır. Şu ana kadar iyisi ve kötüsü ile kaç tane Anayasa gördüysek hepsini kanun koyucular yapmıştır; çünkü Anayasa yapmak kanun koyucuların işidir. Ben ilk kez bu sistemde kanun koyucuların geri planda tutulduğunu gördüm, İstanbul ekolüne veya Ankara ekolüne sahip hiçbir hocamızın fikrinin alınmadığına şahit olduk. Hukuk eğitimi almamış kişilerin hukuk yapması, kanunları, hükümleri değiştirmesi sağlıklı değildir. Bu normların nasıl oraya geldiğini bilmeden değişiklik yapmak sonuçlarını düşünmeden yasa yaratmaktır.

    O.P.: YSK’nin oyların sayım işlemi devam ettiği sırada almış olduğu karar ile mühürsüz pusula ve zarfların seçmenin oy hakkının korunması gerekçe gösterilerek kabul edilmesi, referandum sonuçlarının üzerine büyük bir şaibe gölgesi düşmesine ve seçimin meşruiyetinin tartışmalı hale gelmesine neden olmuştu, bildiğiniz üzere. Oy hakkının korunmasından ziyade seçim güvenliği değil midir sizce de esas olan? Kanun hükmünü açık bir şekilde ihlal eden ve kanuna aykırı bir işlem teşkil ederek tarihe bir hukuk garabeti olarak geçen bu karar karşısında ne söylemek istersiniz?

    İ.G.: YSK’nın Anayasa Mahkemesi’ne bir başvurusu var. Bununla ilgili bir emsal karar da mevcut. Emsal kararda alenen mühürsüz bir oy varsa bunun geçersiz olduğu yazıyor. Bir hukuk öğrencisi olarak benim öğrendiğim bir emsal kararın bir hukuk normu ile eşit olması gerekmekte. Seçim Kanunu’nda bir düzenleme mevcut, üstelik bir emsal kararımız var. Hukuku hiçe sayıp bunları yok saydığımızı farz edelim. Şöyle bir şey var ki; kanunlar geriye yürümez. İnfaz kararı hariç. Ve seçim sırasında çıkarılan bir kanunun geriye yürütülmesi açık bir şekilde hukukun katledilmesidir. Karar açık bir şekilde evinden zarf getiren kişilerin cebinden getirdiği zarfı sandığa atabileceğini söylüyor. O zaman benim 3 kişinin denetimi altında kullandığım mühürlü oyun hiçbir anlamı kalmıyor.

    Seçim güvenliği meselesi ayrı bir ihlal. Benim görevli olduğum okulda gözümün önünde açık bir şekilde oy kullanıldı. Uyarmaya kalktığımda ise bana cevabı ‘’Meclis’te bile böyle yapıyorlar’’ oldu.

    B.Ç.: Yapılan hukuksuzluklar hukuk güvenliğinin de zedelenmesine yol açmıştır. Yasaların belirliliği, önceden hangi kuralın uygulanması gerektiğinin açıklığı yok sayılmıştır. Burada şu çok önemli: Temel hakların tamamen ihlal edildiği bir durum söz konusu. Özellikle YSK Başkanı’nın seçim sonrası yaptığı açıklama amaçlarının ne olduğunu tam olarak ortaya koyan bir açıklama olmuştur. “Tam kanunsuzluk olmadığı için geçerli olmuştur” şeklinde bir açıklama mevcuttur; ancak bize fakültede 1. sınıftan beri öğretilen şey hukuka aykırılık var mı, yok mu bunun tespit edilmesi ve bu tespite göre sonuca varmak için derecelendirme yapılmasıdır. Esas olan şey kanunsuzluğun olması veya olmamasıdır. Türkiye’de yapılan seçimlerde bir mühürsüz oyun kullanılması bile bu seçimi toptan geçersiz yapar. Yapılan açıklamada tam kanunsuzluğun ne olduğunu kimsenin tam olarak bilmediğini düşünüyorum. Bu tanımı tamamen seçimi kazanmak için yaptıkları çok belli. Çünkü oylar sayılmaya başlandıktan sonra YSK tarafından açıklama yapılıyor. Seçim güvenliği, işlem güvenliği bertaraf ediliyor. Aslında “tam kanunsuzluk” açıklaması bize nasıl bir Türkiye istediklerini de açık bir şekilde göstermiştir. Hukukun olmadığı bir Türkiye yaratmak istiyorlar. YSK Başkanı’nın açıklaması ile kuralsızlığın kuralını da çıkardılar diyebiliriz. Bir diğer şaibe ise, Bekir Bozdağ’ın AYM’ye başvuruların ardından, “Anayasa Mahkemesi red yönünde bir karar veremez” açıklamasıdır. Mahkeme’ye başvurular yapıldıktan sonra yürütmeyi temsil eden bir kişinin bu açıklaması yargıya yapılan baskıyı da açıkça göstermektedir. Bu şaibeler yürütmenin yaptığı tüm işlemlerin öncesinde ve sonrasında bir kurala bağlanamayacağının da göstergesidir. Daha seçim sonuçlarının yüzde ellisi bile açıklanmadan yapılan balkon konuşmaları ve kutlamalar da tamamen görüntüyü değiştirmek ve psikolojik üstünlüğün sağlanması çalışmasıdır.

    O.P.: Hukuk Defterleri’nin 6. sayısında “OHAL, KHK’ler ve Anayasa Referandumu” başlıklı makalesiyle katkı sunan değerli hocamız İbrahim Kaboğlu ilgili yazısında Türkiye’yi 15 Temmuz’a getiren zeminin Anayasa-hukuk ve liyakat yerine din-mezhep-cemaat ilişkilerini öne çıkaran hükümet etme tarzı ile yaratıldığını, 15 Temmuz sonrasında ise hukuk ve liyakat yerine, yandaşlar ve muhalifler ayrımının sürdürüldüğünü, AKP ve cemaat biçimindeki oluşumların yeni ittifaklarına elverişli zeminler hazırlanabileceğini özellikle vurguluyordu. Bu bağlamda tüm üst kademe yöneticilerin atama, görevlerine son verme, bakanlıkların yapısı, kamu tüzel kişiliği kurulması gibi düzenlemelerin cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yapılabilmesinin Şule Özsoy Boyunsuz hocamızın deyimiyle kamu yönetiminde liyakatin yerini siyasi sadakatin almasına neden olacağından söz edilebilir mi? Ne dersiniz bu konu ile ilgili olarak?

    B.Ç.: Aslında 15 Temmuz’a baktığımız zaman bu işin bir numaralı sorumlusu darbe girişimini yapan Gülen Cemaati veya bugünkü adıyla “FETÖ” olarak gözükse de, esas olarak baş sorumlusu AKP iktidarıdır. Çünkü bu yapılanmayı bürokrasiye, hukuka, orduya yerleştiren ve bu yerleştirmeyi liyakat ile değil “siyasi sadakat” ile gerçekleştiren mevcut siyasi iktidardır. Hatta HSYK‘ya yerleştirmeler “darbeyle hesaplaşma” adı altında 12 Eylül 2010 referandumu ile kabul edilen Anayasa değişiklikleri ile gerçekleştirilmiştir ve böylece darbeyle hesaplaşma adına yerleştirdikleri bu grup yeni bir darbe girişimine sebebiyet vermiştir. Referandum sürecinde iktidar bunun hesabını muhalefetten, halktan sormaya çalıştı ve bizden mücadelesine destek istedi; ama bu işin müsebbibi AKP iktidarıdır ve süreç kendilerini de zedelemiş durumdadır. Fakat bir değişime de gitmeyen iktidar aynı şekilde yoluna devam etmektedir; sadece ittifak yaptıkları ortaklarını değiştirmiş durumdalar. Geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan bir bilgiye göre; şu an AKP il başkanlarının hâkim olarak atanması gerçekleşiyor ve toplamda 1 hafta içinde bin civarı hakim – savcı atamasının yaklaşık %90’ı AKP eski yöneticilerinden oluşuyor. Dolayısıyla bu kadar ihracın asıl sebebi veya bu kadroların nasıl doldurulacağı da ortaya çıkıyor: Yeni ortaklar yerleştirilecek, ortak bulunamadığı noktada da tamamen kendileri yerleşecek. Ben bu durumun devam edeceğini düşünüyorum; çünkü mevcut siyasi iktidarın toplumda artık karşılık yaratmakta zorlandığını görüyorum. Bu nedenle de tüm bu süreci ancak hukuksuzluklar ile, kendi kadroları ile yönetebilmeleri mümkün olacaktır diye düşünüyorum. Başbakan referandum öncesi “İtaat et, rahat et” diye bir söz söylemişti, bana göre bütün felsefeleri bu olacak ve artık liyakat esaslı değil, biat esaslı bir devlet yapılanması mevcut hale gelecektir.

    İ.G.: Darbe girişiminin ardından ilk olarak “kandırıldık” ifadesi kullanılmıştı, bir kere daha “kandırılma” riski ile bu ülke nasıl karşı karşıya bırakılabilir? Oysaki biz hiçbir zaman kandırılmadık çünkü en başından biliyorduk. İktidar ise bizden çok daha tecrübeli kişilerden oluşuyor; ancak onlar “kandırılmış” ve bir sonraki neslin de kandırılmayacağı belli değil. Sürekli olarak bir başka gruba dayanma hali söz konusu. Eğer halkın iradesi gerçekse, halkın iradesine dayanırsın ya da yalnızca kendinden güç alırsın. İktidarın ise hep dışarıdan, ne olduğu bilinmeyen, bu güvene nasıl sahip olduğu belli olmayan ve hatta hukuken bir karşılığı olmayan gruplar ile ittifak yaptığını görüyoruz ve ne yazık ki yaptırımsız kalacağını bildikleri için de istedikleri gibi hareket ediyorlar.

    B.Ç.: Yaptırım uygulayacak mekanizmaları da kendi ellerine geçirmiş durumdalar. Bu yüzden hukuka da, temel kamusal ilkelere de hiç ihtiyaç duymadan hareket edebiliyorlar.

    B.B.: Darbe girişimindeki sorumluluklarını unutturmak için referandumun kullanıldığını da söyleyebiliriz. İstikrar vurgusu ve bu tarz yapılara yeni sistemle birlikte yer verilmeyeceği de çokça propaganda edildi. Dış ilişkilerdeki milliyetçilik algısını da kullanarak darbe sürecinden yararlananın da yine mevcut siyasi iktidar olduğunu görüyoruz.

    O.P.:KHK’ler marifetiyle üniversitelerde adeta bir huruç harekâtına girişilmiş, bu ülkenin aydınlık, ilerici birikimi haksız ve hukuksuz bir şekilde üniversitelerden tasfiye edilmeye çalışılmıştır. KHK’ler ile üniversitelerin geldiği yeri nasıl değerlendirmeli, özel olarak ise bunca hukuksuz uygulamanın yaşandığı bir süreçte hukuk fakültelerinden ses çıkmamasını neye yormak gerekir?

    İ.G.: Bir ülkeyi kalkındırmak istiyorsanız önce eğitimi kalkındırmanız gerekir; tersinden eğitimi mahvederseniz de ülkenin kötüye gidişinin önünü açarsınız. Akademiye saldırma sebepleri de fikirlerin çarpıştığı bir ortamı ilk olarak yok etmek ve konuşmayı, tartışmayı, söz çıkmasını engellemek ve böylece bilinçlenmenin önüne geçmek…

    O.P.: Eğitimli seçmen kitlesinin ağırlıklı olarak “Hayır” diyor olmasının da bir payı olduğunu söylemek gerekir.

    B.B.: Ülkenin en karanlık dönemlerinde ilk harekete geçenlerin başında üniversiteler ve üniversite gençliği olmuştur. 68 kuşağı bu durumun en belirgin örneğidir.

    İ.G.: Herkesin bir siyasi görüşü olabilir, bu bir ifade özgürlüğüdür. Bu durum ancak empoze etmeye dönüştüğünde bir sıkıntı yaratır. Ben KHK ile uzaklaştırılan hocalarımın hiçbirinde böyle bir durumu yaşamadım veya not tehdidi gibi sorunlarla hiç karşı karşıya kalmadık. Yalnızca ifade özgürlüğü nedeniyle gerçekleşen bu durum, 12 Eylül darbesi ile kapatıldığı söylenen bu tip uygulamaların aslında kapanmadığını da gözler önüne seriyor. Ayrıca, KHK’ler yalnızca çıkarıldığı dönemi etkiler ve ilgili dönem sona erince etkisinin de kalkması gerekir. Ancak şu an meslekten ihraç etme ile beraber lisansların da iptal edilmesi söz konusu. Böylece kişilerin tüm yaşamlarını elinden alan bir durum mevcut oluyor.

    B.B.: Sadece üniversiteler ile de sınırlı olmayan bir uygulamadan bahsediyoruz. Hakim-savcı ihraçları, kişilerin malvarlıklarına el konulması, yurtdışına çıkış yasağı gibi uygulamalar da gerçekleştirilmiş durumda.

    B.Ç.: Yine KHK ile getirilen bir uygulama ile birlikte üniversitelerde rektörlük seçimlerinin de artık yapılmayacağını görüyoruz, doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atamanın gerçekleştirileceği bir duruma geçiliyor. Öncesinde seçimler varken de zaten fiili olarak yine bu yol kullanılmaktaydı; en çok oy alan yerine siyasi iktidara en yakın olanın, kişisel ilişkisi en çok olanın atandığı bir sistem vardı. KHK’ler ile beraber bu uygulamayı da tamamen kendi ellerine aldıklarını görüyoruz. KHK’lerin çıkarılmasındaki temel amaç acilen birtakım uygulamaları hayata geçirmektir; terör, olağanüstü bir siyasi durum yaşanması gibi hallerde bu sonuçları derhal bertaraf etme hedefi ile düzenleme yapılır. Şu an ise 9 aydır devam eden OHAL ve KHK süreci var ve bu süreçte hocalarımızın ihraç edildiğini görüyoruz. Yine hukukun bittiği bir noktada olsak da söyleyelim; bir kimsenin meslekten çıkarılmadan önce hakkında bir tahkikat yapılması, kişinin kendisine ne olacağını bilmesi lazımdır ve idari açıdan da birtakım aşamaların (uyarı, kınama) geçilmesi gereklidir. Yani şu an hukukun tüm alanlarına ve hatta OHAL’e dahi aykırılık söz konusudur diyebiliriz.

    O.P.: Referandumda AKP karşıtı toplumsallığa alternatif olarak sunulan ama politik olarak onlardan hiç de geride kalmayan “Hayır”cı birtakım siyasi figürlerin (MHP’li muhalif milletvekilleri) referandum akşamı yapmış oldukları açıklamalar ile pasifist, durumu kabullenen, hatta yeni duruma ayak uydurmaya çalışan bir tutum geliştirmelerini nasıl değerlendirirsiniz? Herkesin kendi Hayır tavrını kendince gerekçelendirdiği ve anlamlandırdığı bir düzlemde referandum sonrasında bizleri, ülkemizi nelerin beklediğinden bahsedebilirsiniz?

    İ.G.: Muhalefet liderlerinin bu tür şeyler yapması bizi de üzdü. 15 Temmuz’da halkı sokağa dökmenin ve dökülmüş olanı birleştirmenin iki çift söze baktığını gördük aslında. Zaten liderliğin de asıl vasfı budur. Bu yüzden üzücüdür. Teessüfü ben de edebilirim, doğru bulmadığımı ben de ifade edebilirim. Bunun yerine keşke ileride bizi nasıl bir cehennemin karşılayacağını tasvir etselerdi. Ne olacak, denetim mekanizmaları nasıl çalışacak gibi sorulara cevap verebilselerdi. Bir sonraki adımı -2019’u- düşünmekten ziyade; Cumhurbaşkanının partinin başına geçmesini veya üzerine basa basa idam tartışmalarını değerlendirmeliydiler. Bu da konuşulacak önemli başlıklardan birisiydi. Sonuç olarak duymak istediğim; referandumdan çıkan sonuç sonrası bizi nasıl bir Türkiye’nin beklediğine dair değerlendirmelerdi.

    B.Ç.: Tabloya genel olarak baktığımızda, diğer seçimlerde de gördüğümüz gibi, seçim gününe değin söylenilen birtakım lafların aslında hiçbir karşılığının olmadığı o akşam ortaya çıkmış durumda. Dolayısıyla muhalefetin tavrını şaşırtıcı veya üzücü bulmuyorum. Kof kabadayılık diyerek tarif edebiliriz. Çünkü bu sistemin muhalefetini yapıyorlar, bu iktidarın muhalefetini yapıyorlar ve sonuç olarak iktidar gibi muhalefet etmeye başlıyorlar. Karşı karşıya gelmekten çekiniyorlar ve yapay bir tavır gösterdiklerini düşünüyorum. Ama resmi tutanaklara göre %49’luk (bizler bu oranın daha fazla olduğunu biliyoruz) bir muhalefet mevcut. Hayır diyenler ne yapmalı dersek; “Doğru bulmuyorum” ifadesiyle yetinilmemeli, bu seçimin kazanıldığını ve ayak oyunlarıyla tersine çevrildiğini, şaibeli olduğunu teşhir etmeye devam edilmeli. Verili durumu kabullenip üzerine bir şey koymaya çalışmak değil, mevcut durumun reddi üzerinden yol almak gerektiğini düşünüyorum. İçinde bulunulan tam kanunsuzluk halini görmek gerekir. Bunu reddedip başka tartışmalar yapmak aslında iktidarın önümüze getirdiği paketi bir yerden sonra kabullenmek anlamına geliyor. Bana kalırsa düzenin kendisi reddedilmeli. Aksi durum siyasi iktidarın milli irade söylemine teslim olmak anlamına geliyor. Milli irade dediğimiz şey manevi, somut karşılığı olmayan bir kavramdır. Biz bu seçime baktığımızda şaibe, hukuksuzluk, baskı ve OHAL görüyorsak sonuç ne çıkmış olursa olsun, gördüklerimizi anlatmak ve bunlar üzerinden bir direniş hattı oluşturmak gereklidir diye düşünüyorum.

    İ.G.: Bir de şu nokta var; o gün yüzlerce avukat, hukukçu görev yaptı. “Teessüf ederim” açıklaması yerine bunların üzerinde durulmalıydı. “Arkadaşlar ilçelerimize davet ediyoruz, gelin ve sisteme tutanak girişleri için yardımcı olun, dilekçe yazılacaksa beraber yazalım, AİHM’e gidilecekse birlikte yapalım, kanun yolu açık ve birlikte mücadele edelim” çağrıları yapılmalıydı. Israrla kazanan biziz denmeliydi. Ben o akşamki konuşmadan şunu anladım: “Biz bittik.”

    Ama aslında durum böyle değildi. İki gün itiraz süremiz devam ediyordu. İnsanlara bu şekilde çağrı yapılmış olsaydı, destek istenseydi çok daha farklı olabilirdi. Muhalefetin tavrı insanların kabullenmesine ve “tamam o zaman” demesine neden oldu. Seçim boyunca ve sonrasında çaba harcayan onlarca avukatın hakkı yendi de denebilir.

    B.B.: Zaten muhalefet içinde de belli bölünmeler yaşandı. Hatta bir ara CHP’nin meclisten çekilmesi gündem olmuştu ve parti içinde de çeşitli çatışmalar yaşandı. Referandum sonrasında ana muhalefetin vereceği kritik bir karar birçok şeyi değiştirebilirdi. İlayda’nın dediği gibi bir şeyler yaparak da gidişatı değiştirebilirlerdi; ama yetersiz kaldılar. Yapmak istemediler, özellikle alay konusu haline gelen Kılıçdaroğlu’nun açıklaması halkın öfkesini ifade etmek için yetersizdi. Bu yüzden ana muhalefetin sokağa çıkma çağrısı yapması ya da seçimin meşru olmadığını ifade etmesi daha tatmin edici olabilirdi.

    O.P.: Aslında ifade edildi ama bunun hakkını verebilecek, gereğini yerine getirebilecek bir siyasi irade ortaya koyulamadı.

    B. B.: Tam olarak söylenmedi. “Hile yapıldı” dediler; ama “Kesinlikle meşru değildir, bu referandumu tanımıyoruz” demediler. Eğer deselerdi Türkiye’de birçok şey değişirdi. Çünkü halk bir noktadan sonra kabullenmeye başladı. Referandumdan sonra sokağa çıkan insanlar (Kadıköy-Beşiktaş- İzmir vs.) vardı; ancak arkalarında bir güç yoktu. Muhalefet bu noktada halka güven veremedi.

    B.Ç.: Aslında başlangıçta edindikleri bir tavırdı; kampanya mı yoksa bütünlüklü bir mücadele mi yürütülecekti? Birçok muhalefet öznesi kampanya yürütmeyi yani 16 Nisan akşamı sona erecek bir programı tercih etti. Ama halkın ya da muhalefetin tercih etmesi gereken, sonrasına da aktarılacak bir muhalefet dönemi olmalıydı. O yüzden meclis muhalefeti ya da çok büyük işler yapmış gibi görünen partilerle bir tutum farkımızın da olduğu ortaya çıktı.

    O.P.: Peki hukuk ve siyaset arasında nasıl bir ilişki tarifi yapılması ve esas olarak hukuksal alanı da biçimlendirecek şekilde bütünlüklü bir siyasal ve hukuksal mücadelenin nasıl örgütlenmesi, önümüzdeki dönem nasıl bir mücadele hattının oluşturulması gerektiğini düşünüyorsunuz?

    İ.G.: Aslında bu soru bana Cemal Bali hocanın derslerini hatırlattı. Hukuku oluşturan toplumdur, hukuktaki normu getiren toplumdur. İkisi bir bütündür. Ve toplumun o norma vereceği reaksiyonu biçimlendirir. En basitinden idam konusunu ele alalım, bugün bu konu konuşuluyorsa eğer toplumun şimdiden reaksiyon göstermesi gerekir. “Biz idamı istemiyoruz, geçmişten de biliyoruz ki idam hiçbir zaman tecavüzcülere ve tacizcilere uygulanmadı; hep siyasilere uygulandı, bu sebeple biz bu normu istemiyoruz.” denmesi gerekir. Ki hukuktaki karşılığı da, bizim toplumsal bakış açımız da değişsin ve ona göre şekil alsın, bu ikisi kesinlikle kopmaz. Siyasalı da şöyle bağlıyorsunuz; şu konjonktürde zaten hukuku yapan da siyasiler. Kanun koyuculardan onları çekeli çok zaman oldu. O yüzden bunları üçlü sac ayağı gibi de düşünebiliriz. Bu yüzden, dediğim gibi her şeyden önce insan ve toplum belirleyicidir.

    Her şeyden önce normu koyarken dikkat edilen şey caydırıcılıktır, toplumun normları değildir. Yoksa toplum kendi adaletini kendi sağlamaya çalışır ve kamu düzeni yıkılır. Dolayısıyla toplum ne istiyorsa her şey ona göre şekilleniyor. Her bireyin kendinin bilincinde olması gerekir. Nasıl oy hakkımı devrediyorsam, kanun yapma hakkım da var onu da devrediyorum ve ona sahip çıkılmak zorunda. Partilere bu yüzden kızıyorum; ben seni oraya geri çekil diye yollamadım, benim hakkımı koru diye yolladım.

    O.P.: Esas sorunun işlerin hep birtakım “kurtarıcılara” havale edilerek çözüleceğine inanılması olduğunu düşünüyorum. Çünkü yerleşik siyaset yapma kalıpları “sıradan” insanların siyasetin doğrudan öznesi olabildiği ve bunu örgütlü bir şekilde gerçekleştirdiği bir siyaset tarzına imkân tanımıyor.

    İ.G.: Her oy o kadar kıymetli ki, herkes bunun farkında olsa çok daha farklı olurdu. “Bir oydan ne olur ki?” diye düşünüyor insanlar. Halbuki o bir oylar toplansa çok daha farklı olabiliyor. Bununla ilgili istatistikler de var.

    B.Ç.: Mücadeleyi bütünlüklü kurgulamak gerekiyor. Hukuk fakültelerinde de, öğrenciler arasında da hukuka bir kariyer alanı gözüyle bakılıyor. Hukukun bağımsız ve ayrı, üstün bir alan olduğu düşünülüyor. Siyaset bu yüzden geri planda kalıyor hukuk fakültelerinde. Birçok arkadaşımız hukuka başka bir değer atfedip, geleceğini ve kariyerini düşündüğünü belirtiyor. Ama bütün sorularda da gördüğümüz üzere hukukun en temel kavramlarının bile işlemediği bir durum var ortada. Dolayısıyla hukuk, siyaset, ülke, bunları bütünsel bir şekilde bir araya getirecek bir mücadele dönemine girmemiz gerekiyor. Salt hukuk alanına sıkışmış ya da seçim dönemlerindeki kampanyalara ve teknik detaylara çekilmiş bir muhalefetten ziyade artık bu şaibeli durumu reddeden kesimlerin yeni döneme göre bir tepki örgütlemesi gerekiyor.

    B.B.: İlayda ve Berkay’ın belirttiği gibi, halkın verdiği tepkiler hukukun gideceği yolu belirler. Halk yapılan hukuksuzluklara tepki vermediğinde, hukukun arkasında halk desteği olmadığında gideceği yer bellidir. Aslına bakarsanız, özellikle referandumdan sonra şöyle bir rahatlama oldu: “Tamam biz bir şey yapmayalım, gereken yapılıyor” diye düşündü insanlar. Çünkü belli partilerin hukukçularına güvendiler. Örgütlenmediler ve hatta örgütsüz bir şekilde bile sokağa çıkmadılar. Hukukçulara duyulan bir güven vardı çünkü. Toplumsal dinamiklerle hukuk birlikte çalışmazsa bir etkisi olmuyor buraya bir set çekmek gerekiyor. Bu sebeple Berkay’ın dediği gibi, artık referandumdan sonra başkanlığın etkilerinin görülmeye başlanmasından itibaren birlikte, bütünlüklü, örgütlü bir mücadele yürütmek gerekiyor. Bunun yanı sıra, hukukla beraber çalışarak mücadele alanı belirlenmesi gerekiyor. Sadece toplumsal muhalefet ya da sadece hukuk tek başına başaramaz.

    İ.G.: Bir de bunun geçmişini düşünmek gerekiyor. İstenen buydu: Örgütsüzleştirmek. Seni bunca zaman hep değersiz gösterdiler, sen birey olarak hep değersiz ve arka planda hissettin. Örgütsüzlüğün sebebi de budur. “Sen ne yapabilirsin ki?, sadece git ve oy ver.” Topluma empoze edilen buydu. İstikrar diyorlar ya, senelerce buna alıştırdılar. “Sen ne yapabilirsin ki?, sen örgütlenemeyeceksin, sen bir şeyleri belirleyemeyeceksin. Sadece oy verirsin, her şeyi biz belirleriz, hukuku da yasayı da biz yaparız.” Ama toplumsal bir şekilde hukuku biz belirliyoruz bunun unutulmaması gerekir. Fransa’dan, İsviçre’den alıp benim önüme kanun diye koyulursa, toplum alışamıyor, adapte olamıyor. Toplumdan bağımsız kanuna alışılamadığı aşikâr. Hukuku toplum belirler, keşke kendimiz belirleseydik böylece bu kadar kırılmalar da olmazdı.

    O.P.: Son olarak Hukuk Defterleri dergisi okurlarına iletmek istediğiniz ya da eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    İ.G.: Azalarak bitmeyelim, birbirimize sahip çıkalım, örgütlenelim. Gerçekten birbirimizle olduğumuz sürece var oluruz; biz bunu geçmişte de gördük. Tecrübe gerçekten en ucuz, en güzel, en net kazanımlardan biridir. Baktığımızda aslında çok güzel bir mazi var. Örgütlenerek neler yaptığımızı görüyoruz. Kısa maziye baktığımızda Gezi Parkı’nı görüyoruz. Bunlar çok geçmiş günler değil, bizler bunu yine yapabiliriz. Hiçbir şey için geç değil, enseyi karartmayalım. Hukuk Defterleri’ni okuyan insanlar olarak az çok aynı şeyleri düşünüyoruz ama bunu yaymaya çalışmalıyız. En büyük hatalarımızdan birisi belki de bu: Çok fazla kendi içimize kapanığız, başkalarını da katmaya çalışmalıyız. Özellikle şu süreçte fark ettim ki; hazırlık sınıflarına ve yeni oy verecek insanlara ulaşmaya çalışalım, sohbetlerimize onları da katalım. Ancak bu şekilde büyüyebiliriz. Yeniliğe açık olarak…

    B.Ç.: Ellerinde bir görüntü olsa da, bir yasa geçirilmiş olsa da şunu biliyoruz ki her zaman büyük toplumsal değişimler, bu en büyük görüntülere karşı çıkarak gerçekleşmiştir. Bütün devrim ve ilerleme süreçleri hep mevcut statükoya kafa tutma süreçleriydi. Dolayısıyla ellerinde başkanlık kozu da olsa, OHAL kozu da olsa, biz bilelim ki; toplum bütün bu güçlerin üstesinden gelebilecek yegâne unsurdur. Dolayısıyla biz birlikte mücadele edebildiğimiz takdirde bu görüntüyü tersine çevirebileceğimizi hiç unutmamamız gerekiyor.

    B.B.: Özellikle hukuk fakültesi öğrencilerine seslenmek gerekirse, İlayda’nın da dediği gibi, umudun yükseltilmesi ve taşınması, örgütlü bir şekilde dışa açılarak olabilir: Tartışmalar, paneller, sempozyumlar yaparak. Mücadelenin büyütülmesi ve umudun aşılanması sağlanmalıdır. Zaten en son KHK’larla da korktukları şey belli. Akademiden, üniversiteden, hukukçulardan korkuyorlar. Korktukları için de KHK’lar aracılığıyla saldırıyorlar. Bizler bu saldırılara örgütlü bir şekilde karşılık veremezsek başarılı olamayız. Bu yüzden hukuk fakülteleri başta olmak üzere, üniversitelerde örgütlenmeli ve beraber yürünecek bir mücadele hattını çizmeliyiz.

    O.P.: Çok teşekkür ederiz…

  • Hukuk Felsefesi: Hukukun Edebiyatla İlgisi Üzerine Düşünceler

    Yer ve zaman değişince, aynı olmaz cümle.Kant

    Bildiğimiz her şeyin ucu sahip olduğumuz

    duyulardan birine, bizi biz yapan şeyler ise

    kendi varlığımıza yabancı bir duyuma çıkar.Pessoa

    Unutulmasın ki hukuk, hiçbir zaman,

    toplumun ekonomik yapısından ve bu yapı

    tarafından belirlenmiş olan kültürel

    gelişiminden daha yüksek bir yerde olamaz.Marx

     

    1. Edebiyat ve Hukuk. Felsefe Nedir?’in sonlarına doğru Gilles Deleuze ile Felix Guattari düşüncenin üç büyük formunu (sanat, bilim, felsefe) tanımlayan şeyin “her zaman kaosla kapışmak, bir düzlem çizmek, kaosun üzerine bir düzlem çekmek”[1] olduğunu söylerler. Burada sanatın işi olarak tarif edilen şey bir ütopya olarak adaletin gerçekleşme anını tarif ediyor gibidir:

    “Pessoa’da olduğu gibi, düzlem üzerindeki bir duyum işgal ettiği bir yeri mutlaka yayacak, yeryüzünün bütününde, yeryüzünün içerdiği bütün duyumları serbest bırakarak gevşetecektir: Açacak ya da yaracak, sonsuzla eşitlenecektir. Sonsuzu yeniden bulmak, yeniden vermek için sonludan geçmek, belki de budur sanatın işi”.[2]

    Sonsuzu yeniden bulmak için sonludan geçmek, normatif olanı askıya almaktır. Sonludan geçmek, sonludan geçerek onu askıya almak, duyumun mutlak yayılımı ve duyumun sonsuzla eşitlenmesi – bu eşitlik ilişkisinin kuruluşunun kerteleri gibi görünür. Bu tariften edebiyat ve hukuk ilişkisinin payını aldığını düşünüyoruz. Edebiyat, insanın dille ilişkisi kurulduğundan beri sözlü ve yazılı olarak var olan, hayatın, tarihin ve geleceğin içinde hiç ölmeden yaşayan bir canlı, bir duyumlar çokluğudur. Tarihin, yaşanmakta olanın ve yaşanacakların anlatısı olarak edebiyat, bu çokluğun kendi içine saklanışını ifade eder. Hukuk ise adalet ütopyası içinden seçtiği[3] (ya da en azından bunu iddia eder) yazılı ve yazısız kuralları yeryüzünde uygulayan bir teknik sistem olarak tanımlanabilir. Bu nedenle bilimsel düzlem içinde düşünülür: “şeylerin durumlarını, fonksiyonları ya da gönderimsel önermeleri tanımlayan, yalnızca tamamlanmamış koordinatlardan bir düzlem çizer”. Edebiyat, konu ettiklerini sonsuz bir genişlikte ve neredeyse kuralsızca dile getirir, anomiktir. Yazılı edebiyatın anıt metinlerinden günümüze kadar üretilenler gibi.  Fakat anıt Deleuze ve Guattari’nin belirttiği gibi geçmişi anan bir şey olmaktan öte bir “mevcut duyumlar kitlesidir”. Hukuk ise kurallıdır (nomik), bir hesap unsurudur (element of calculation), hukuk kaosa düzlem çeker ve duyumlar kitlesinin bir evreni olarak edebiyatla ilişkisi ürettiği ya da üretemediği adaletle sınırlıdır. Yasa metinleri ya da mahkeme kararlarının edebi değeri, bir telefon rehberi ya da kullanma kılavuzu ile kıyaslanabilir. Bunlar önemlidir, ama edebi değil.

    1. Deneyim. Hukuk ile adalet arasındaki ayrımın (Jacques Derrida’nın gösterdiği) aporetik unsurunun, yukarıda sözü edilen anlamıyla edebi olan tarafından yeniden düşünülmeye açılabileceğini iddia edeceğiz. Derrida’ya göre “[h]ukuk adalet adına uygulandığı iddiasında bulunu[r] ve adalet ‘güç kullanılarak yürürlüğe sokulması’ (enforced) gereken bir hukuka yerleşmeyi talep ed[er]”.[4] Yukarıda sözü edilen sonsuz-sonlu ilişkisinin bu açmazla birlikte ele alınabileceğini düşünüyoruz. Bir duyumun sonlu bir düzlem içinde işgal ettiği yerin mutlak yayılımı ve sonsuzla eşitlenişi, hukuk ile adalet arasındaki aporetik ilişkinin karakteriyle birlikte düşünülmelidir.

    “[…] ne zaman ki iyi bir kural, belirleyici bir yargıya göre, tikel bir duruma, yanlışsız bir biçimde kapsanan bir örneğe sükunet içinde uygulanır, orada hukuk hesaba katılmış olur belki, ancak adalet kesinlikle (hesaba katılmış) olmaz”.[5]

    Fakat diğer taraftan “hiçbir adalet, kesen bir karar olmaksızın hukuk biçiminde uygulanamaz”. Dolayısıyla adalet bir kuralın bir olaya kusursuzca uygulanması olmadığı gibi, hukukun hesaplanabilir olanın evreninde işgal ettiği konum adaleti kendinde içermemektedir. Fakat adaletin kendisi böylesi bir konum işgalini talep eder. Öyleyse sonsuz olarak adalet ile sonlu olarak (düzlem) hukuk arasındaki ilişki, tam da yukarıdaki tarif devralınarak yeniden düşünülebilir. Sonlu-hukuki-kurallı düzlem içinde işgal edilen bir konum, bir açma ya da yarma işlemiyle, sonsuz olarak adalete geçişin ve kuralsız olanın anahtarını bize nasıl sunabilir? Açma, yarma ya da geçme; hepsi bir deneyimi ifade eder ki adalet deneyimi Derrida’ya göre bir açmaz deneyimidir. “Bir deneyim, adının da belirttiği gibi, bir geçiştir, karşıya geçer ve bir hedefe doğru yol alır, o hedefe giden geçidi bulur”.[6] Fakat adaletin deneyimi, bir aporianın yani geçidi ve yolu olmayanın, dolayısıyla da deneyimlenemez olanın deneyimidir. Kurallı olan ile kuralsız olanın hem birbirlerini çağırdıkları, hem de birbirlerini imkânsız kıldıkları; dolayısıyla aslında bir geçit olmayan geçidi gerçekleştirilebilir olarak yeniden düşündüren şey ise Deleuze ve Guattari’nin sanatın işi olarak tarif ettikleri şeye (açma/yarma/geçme) oldukça yakındır. Adalet deneyimi bu anlamda edebidir. Buradaki temel sorun, bu deneyimin/geçişin temel unsurlarının ex abstracto nasıl düşünüleceği sorunudur.

    1. Geçit. Edebiyat ile hukuk arasındaki ilişkinin böylesi bir düşünüme kapı açan bir girişimin konusu olarak ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. Adalet fikrine keskin bir geri dönüş, kuşkusuz ütopik bir tahayyüle ait olabilir. Dolayısıyla burada normatif olanla karşı karşıyayız. Diğer taraftan doğal hukuk düşüncesinin, yukarıda sözünü ettiğimiz geçişi; sonlu ile sonsuz arasındaki, hukuk ile adalet arasındaki ilişkiyi kurma imkânını taşıdığını düşünüyoruz. Burada söz konusu olan tümüyle doğal hukuku olumlamaktan öte, onun temel bir ilkesi üzerine düşünmektir. Doğal hukuk, hukuku adaletle birlikte tanımlar ve düşünür.[7] Bu doğrultuda doğal hak öğretileri de “adaletin temellerinin, ilkece insan olarak insana açık olduğunu iddia eder”.[8] Dolayısıyla doğal hukuk adalet ile insan deneyimi arasında bir açıklık, geçişin mümkün olduğu bir geçit kurar. Sanatın, dolayısıyla da edebiyatın işi eğer sonludan geçerek sonsuzu keşfetmekse, edebiyat doğal hukukla birlikte, ütopik bir adalet duygusunu içeren sonlu deneyimden, deneyimin yayılışı olarak adalete geçişin tasavvurunu sunma yeteneğine sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, doğal hukukun insana ilkesel olarak açık tuttuğu adalet ilkesi tam da edebiyatın konusudur; çünkü edebiyat insan duygu ve düşüncelerinin, dolayısıyla da insani deneyimin geniş bir alanını kapsar. Edebiyat tam da bu özelliğiyle doğal hukukla yakın ilişki kurmaktadır. Hukukun, toplum yaşamını düzenlemedeki ölçütlerinin adilliği ise edebiyatın sahip olduğu yeteneğin keşfine bağlıdır ve edebiyat tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. İnsanın bütün ütopyaları edebiyatla vardır.
    2. Sonludan Geçmek. Tam bu noktada söylenilmesi gereken şey, yukarıda yazılanlara eklenmesi gereken eleştirel unsur, edebiyat ile hukuk (adalet) arasındaki bu potansiyel yaratıcı ilişkinin hukukun bugünün toplumunda oynadığı role karşı sahip olduğu güce dair olmalıdır. Burada yüzümüzü ütopyadan çevirmek zorundayız. Sözü edilen geçişin tasavvur edilebilir (son kertede) bir sınanabilirliği varsa eğer, bu ancak hukukun aynı zamanda üretim ilişkilerine karşılık geldiği bir toplumsal alanda gerçekleşebilir. Çünkü hukuk (sonlu) ile adalet (sonsuz) arasındaki geçişi mümkün kılan bir deneyim, ancak hukuksal (sonlu) biçimlerin maskeleme ve kodlama[9] işlevini kısa devreye uğratma (askıya alma) yeteneği doğrultusunda anlam kazanabilir. Yoksa adalete atfedilen o büyülü kutsallık, aynen hukuka atfedilende olduğu gibi, sadece onu ortadan kaldırmaya yarayacaktır. Marx, hukukun, niteliği (ideolojisi) gereği bir çeşit eşitlemeyi yürürlüğe koyarak oluşabileceğini belirtir; “eşitlik, eşit bir ölçeğin, ‘emeğin’ esas alınmasından doğar”.[10] Oysa yine Marx’ın ifade ettiği gibi hukuk her zaman eşitsizlikler hukukudur. Hukuk eşitlik ölçütleriyle maskeler ve kodlar. Gözlerimizin umutla edebiyata çevrilmesinin nedeni, onun eşitlik konusundaki bu mistifikasyonu, bu sonlu düzleme adaletin mührünü vurarak teşhir etme gücüne sahip olmasıdır – dolayısıyla sonlu ile sonsuz arasındaki geçişi yaratan deneyimin gerçekleştiği anda parçalanan şey aynı zamanda doğal hukukun kökenindeki adalet ve mülkiyet eşitlemesidir. Bu hukukun (ya da adaletin) kurtarılması anlamına gelmiyor: Hukuk saflaştırılamaz. Öyleyse iddiamızı netleştirelim: Edebiyat ile hukuk arasındaki ilişkinin konusu, ancak sözünü ettiğimiz anlamıyla doğal hukuku ilgilendirebilir; fakat ufkuna tam da onun parçalanışını yerleştirmektedir. Şurası çok açık, edebiyat ile hukuk arasındaki ilişki adalet deneyiminin nasıl gerçekleştirilebileceğine dair somut bir reçete sunamaz; ama deneyimin kendisini gösterebilir. Bu ilişki sadece, Franz Kafka’nın o ünlü Yasanın Önünde meselinde olduğu gibi, deneyimin saf olarak ne olduğunu (ya da tam da ne olmadığını) anlamamızı/hatırlamamızı/hissetmemizi sağlayabilir. Deneyimin kendisi ise ancak gerçek eşitliğe (sonsuza) doğru verilen bir mücadelenin ürünü olabilir. Yaşadığımız bu dünyadaki karşılığı bir idealden öte, bir manifestodur. Deneyimin manifestosu hukuk ile adalet arasındaki Derridacı ilişkiyi reddeder. Bunun yerine adaleti toplumsal bir kopuşun (ya da olayın) sonsuza yayılışı olarak düşünür. Deneyim anı şiirin ortaya çıktığı o an gibidir: “Gövdenin kimyasal bireşiminde bir seyir değişikliği, elektrik yükünde bir dönüşüm, enerji kefelerinde bir kutup yükü oynaması söz konusudur”.[11]Mücadele, sonlu olanın kimyasal birleşimini altüst etmeyi hedeflediğinde, deneyim bir seyir değişikliği olarak ortaya çıkar.

    5. Vicdan. Adalet duyumun mutlak yayılımı, duyumun sonsuzla eşitlenmesinden başka bir şey değildir. Burada belirleyici olduğunu düşündüğümüz iki şey, Antigone’de olduğu gibi, insanı diğer insanlar ve diğer canlılardan ayıran, belki de en gizemli özelliklerinden ikisi olan akıl ve vicdandır. Vicdan, Pessoa’nın söylediği gibi, tam da kendi varlığımıza yabancı olduğu için insanı insan yapan şeydir. Vicdan ortadan kalktığında hiçbir kural, hiçbir norm kötülüğü önleyemez. Bu basitçe “Tanrı yoksa her şey mubahtır” cümlesinin ifade ettiğine benzer bir anlama indirgenemez. Vicdan, adaleti evrensel bir deneyim olarak mümkün kılan duyum ilkesidir ve kendi varlığımıza, tam da tekil varlığın hayatta kalma içgüdüsüne olan bağlılığı dolayısıyla yabancıdır. Dolayısıyla adalet ile yaşam arasındaki ilişki kalbinde her zaman kurucu bir gerilim taşır. Bir duyum olarak vicdanı yaralayan şey adaletsizlik ise, onaran da onun temel ilkesi olarak adaletin yerine gelmesidir. Edebiyatın hukuka gösterebileceği tek şey, yukarıda sözü edilen hukuk-adalet açmazını açmanın kendisini, hukukun bu duyumu kendi düzlemi üzerinde nasıl sonsuzlaştırdığını, deneyimlenemez olanın nasıl deneyimlendiğini göstermek olabilir. Bu imkânı sağlayan adaletin bir duyum ilkesi ve bir ütopya olarak edebiyatın konusu ve hatta kendisi olmasıdır. Marazi insan aklı on emir ve birkaç kutsal kitapla iyileştirilememiştir. Uluslar halinde yaşayan insan zararlısını yerküre için daha kabul edilebilir bir canlı türü haline getirebilecek olan, insan ve diğer tüm canlıların birbirleriyle eşitliğine dayalı bir düşünme ve duyma biçiminin akılda giderek artan oranda yer tutması olabilir. Bu masal da doğal hukuk bulutunun örttüğü Kaf Dağı’nda, insanın konuşmaya başladığı kadim zamanlardan beri anlatılmaktadır. İnsan ne zaman eşitlik ve adaletten doğan özgürlüğünün bilincine varır, ancak o bilinçle kurulan hukuk sistemi adalet üretmeye başlayabilir. Yoksa John Berger’in dediği gibi, “Adaletin tek sözcüklük dua olduğu bir dünyada” yaşamaya devam ederiz. Bunun, bir ütopya olduğu söylenebilir. Ne var ki insanlığın en büyük anlatısı olarak edebiyat, bu ütopyaya yaklaşıyor, onu geliştiriyor, olmazsa olmazlar, olabilecek olanlar, hepsi, hepsi söyleniyor ve yazılıyor. “Ütopyanın olmadığı yerde” ise Adorno’nun dediği gibi, “düşünce kuruyup gid[iyo

    [1] Gilles Deleuze & Felix Guattari, Felsefe Nedir?, çev. Turhan Ilgaz, İstanbul: YKY, 2013, s. 186.

    [2] Deleuze & Guattari, s. 186.

    [3] Bu seçimin ideolojik ve politik boyutu bu yazının konusu değildir.

    [4] Jacques Derrida, “Yasanın Gücü: Otoritenin Mistik Temeli”, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Aykut Çelebi (haz.), çev. Ece Göztepe (Zeynep Direk, Ferit Burak Aydar), İstanbul: Metis, 2010, ss. 69-70.

    [5] Derrida, s. 62.

    [6] Derrida, s. 61.

    [7] Kemal Gözler, “Tabiî Hukuk ve Hukukî Pozitivizme Göre Adalet Kavramı”, Muhafazakar Düşünce, Yıl 4, Sayı 15, Kış 2008, ss. 77-90. Web erişim: http://www.anayasa.gen.tr/adalet.htm. (Erişim tarihi: 02.03.2017).

    [8] Leo Strauss, Doğal Hak ve Tarih, çev. Murat Erşen, Petek Onur, İstanbul: Say, 2011, s. 48.

    [9] Etienne Balibar, “Tarihsel Materyalizmin Temel Kavramları Üzerine”, Kapitali Okumak, Louis Althusser, Etienne Balibar, Roger Establet, Pierre Macherey, Jacques Rancieré, çev. Işık Ergüden, İstanbul: İthaki, 2007, s. 451.

    [10] Karl Marx & Friedrich Engels, Devlet ve Hukuk, çev. Rona Serozan, İstanbul: Ayrıntı, 2016, s. 164.

    [11] Enis Batur, Son Modernler: Edebiyat Üzerine Denemeler-1, İstanbul: Sel, 2014, s. 371.

  • Emeğin Notları: 1 Mayıs’tan 1 Mayıs’a Emekçilerin Durumu, AKP İktidarının Emekçi Hakları Karnesi ve 16 Nisan Referandumundan Sonra Emekçileri Bekleyen Tablo…

    1 Mayıs 2016 Emek ve Dayanışma Günü, İstanbul’daki kutlamaların Taksim’de yapılıp yapılamayacağı tartışmaları, terör saldırıları, patlayan bombaların tedirginliği ve AKP iktidarının hukuka aykırı olarak aldığı Taksim yasağı kararı ile Bakırköy Halk Pazarı’nda kutlanmıştı. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 27.12.2012 tarihinde aldığı DİSK ve KESK v. Türkiye (Başvuru No. 38676/08) kararında 1 Mayıs kutlamalarına getirilen Taksim yasağının hak ihlali olduğu tespit edilmişti. AKP iktidarının 2010, 2011 ve 2012 yılında Taksim’de yapılan yığınsal 1 Mayıs kutlamalarından sonra 2013 yılında tekrar başlattığı Taksim yasağı nedeniyle birçok sendika yöneticisinin yargılandığı davalarda da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına atıf yapılarak beraat kararı verilmesine rağmen, bu yasak 1 Mayıs 2017’de de devam etmiş; emek ve meslek örgütlerinin (DİSK, KESK, TTB ve TMMOB) 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama talepleri kabul edilmemiştir.

    2016 Mayıs ayında emekçiler açısından meydana gelen diğer bir olumsuz gelişme ise, işçi sendikalarının karşı çıkmasına rağmen özel istihdam büroları aracılığıyla ödünç ilişkisi kurulmasına olanak sağlayan yasa değişikliğinin gerçekleşmesiydi. DİSK’in, “kiralık işçilik yasası” olarak nitelendirdiği düzenlemenin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması talebiyle hazırladığı ve CHP’ye sunduğu raporda özetle şu görüşlere yer verilmektedir:

    Kiralık işçilik yasası Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan sosyal hukuk devleti ilkesini ve Anayasa’nın 5. maddesinde sayılan devletin görevlerini ihlal etmektedir. Yasama organı sosyal hukuk devleti ilkesiyle bağlıdır. Çok sayıda sosyal hakkı sınırlayan ve kullanılmaz hale getiren yasa, Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan sınırlama ve güvence ilkelerini açıkça ihlal etmektedir.  Ayrıca Yasa, Anayasa’da öngörülen bir nedene dayanmamaktadır ve Anayasa’nın sözüne ve özüne aykırıdır. Ölçülülük ilkesine aykırıdır ve demokratik toplum düzeni açısından gerekli değildir. Anayasa’da yer alan çeşitli temel hak ve özgürlüklerin özünü ortadan kaldırmaktadır. 6715 sayılı yasa Anayasa’nın çalışma ve sözleşme hürriyeti (madde 48) çalışma hakkı (madde 49), sendika kurma hakkı (madde 51), toplu iş sözleşmesi hakkı (madde 53), grev hakkı (madde 54), ücrette adalet sağlanması (madde 55) ve sosyal güvenlik hakkı (madde 60) başta olmak üzere çok sayıda temel hak ve özgürlüğü ciddi bir biçimde daraltmakta, kullanımını zorlaştırmakta ve sınırlandırmaktadır.

    AKP iktidarının sendikaların şiddetli itirazlarına rağmen 2016 yılında gerçekleştirdiği diğer bir yasal düzenleme ise, 10/08/2016 tarihinde yasalaşan ve kamuoyunda “Zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) olarak adlandırılan, 6740 sayılı Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’dur. 1 Ocak 2017 tarihinde kademeli olarak yürürlüğe giren Kanun, 45 yaş altı ücret karşılığı çalışanların, işverenleri aracılığıyla otomatik olarak bir bireysel emeklilik planına dahil olmasını içermektedir. Kanun ile çalışanlara, sisteme dahil olduktan sonra ücretlerinin %3’üne denk gelen bir katkı payı ödemesini öngören sistemden iki ay içinde çıkma hakkı tanınmaktadır.

    15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe teşebbüsünden sonra 21 Temmuz 2016’da Olağanüstü Hal ilan edilmesiyle birlikte ülkemiz OHAL Kararnameleri ile yönetilmeye başlamıştır. Olağanüstü halin, Anayasa’nın 120. maddesinde düzenlenen şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması sebepleriyle ilan edilmesinin gerekliliğine, kanun hükmünde kararnameler çıkarabilme yetkisinin ise Anayasa’nın 121. maddesi gereğince olağanüstü̈ hal süresince ve olağanüstü̈ halin gerekli kıldığı konularda öngörülmesine rağmen, darbe girişimi ile ilgisi olmayan binlerce kamu görevlisi, akademisyen kamu görevinden ihraç edilirken, binlerce işçi OHAL gerekçesiyle işten çıkarılmıştır.

    Yine, OHAL ilanı gerekçesiyle ilgisi olmadığı halde, 22 Kasım 2016 tarihli ve 678 sayılı KHK ile 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 63. maddesi değiştirilerek “Karar verilmiş veya başlanmış olan kanuni bir grev veya lokavt; genel sağlığı veya millî güvenliği, büyükşehir belediyelerinin şehir içi toplu taşıma hizmetlerini, bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarı bozucu nitelikte ise Bakanlar Kurulu bu uyuşmazlıkta grev ve lokavtı altmış gün süre ile erteleyebilir.” hükmü getirilmiştir. Oysa Anayasa Mahkemesi, 22.10.2014 tarihli kararıyla, 6356 sayılı Yasanın, bankacılık ve şehir içi toplu taşıma hizmetlerinde grev yasağı öngören hükümlerini Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmişti. Anayasa Mahkemesi kararları yasama ve yürütme erklerini bağlamasına rağmen, yapılan bu düzenlemenin açıkça hukuka aykırı olduğu açıktır.

    AKP iktidarı, Anayasa’ya aykırı olarak yaptığı bu düzenlemeye dayanarak, Akbank’ta Banka ve Sigorta İşçileri Sendikası (BANKSİS) tarafından alınan grev kararını, ekonomik ve finansal istikrarı bozucu nitelikte görüldüğü gerekçesiyle 60 gün süreyle ertelemiştir. Ertelemenin aslında açık bir grev yasaklaması olduğu ortadadır. Zira, yasal düzenleme 60 günlük erteleme süresi sonunda sendikanın ve işçilerin tekrar greve başlamasına olanak tanımamaktadır. AKP iktidarının, 2017 yılının ilk yarısında ertelediği diğer grevler ise Birleşik Metal İşçileri Sendikası’nın Asil Çelik ve EMİS grup toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde aldığı grev kararlarıdır.

    AKP, iktidara geldiği 2002 yılından bu yana 55.000’e yakın işçiyi kapsayan 11 grevi ertelemiş olup, bu durum Anayasa’nın 54. maddesinde güvence altına alınmış olan grev hakkının iktidarın keyfi grev ertelemeleri yoluyla fiilen ortadan kaldırıldığını ortaya koymaktadır.

    16 Nisan’da gerçekleşen tartışmalı bir Anayasa değişikliği referandumu sonucunda, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini öngören Anayasa değişikliğinin kabul edildiği açıklanmış bulunmaktadır. Gerçekleşen Anayasa değişiklikleri siyasal ve toplumsal yaşamımızda önemli değişiklikler yapabilecek nitelikte olduğu gibi, çalışma yaşamını, çalışanların, emekçilerin haklarını da yakından etkileyecektir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde, temel hak ve özgürlükler dışındaki tüm konular ile Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen konular haricindeki alanlar Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenebilecektir. Bunun emek alanında da ciddi sorunlar yaratacağı açıktır.

    Anayasa’da yer alan sosyal ve ekonomik haklar, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin istisnasını oluşturan temel haklar arasında yer almakla birlikte, temel haklar arasında yer alıp almadığı tartışmalı olan ve kanunla düzenlenmesi öngörülmeyen kıdem tazminatı, pekâlâ kararname konusu olabilecek ve Cumhurbaşkanı, kıdem tazminatı fonu kuran bir kararname çıkarabilecektir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın teşkilatının ve kadrolarının nasıl olacağı Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek, emekçileri yakından ilgilendiren Bakanlığın bağlı kuruluşları İŞKUR ve SGK’nın Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile nasıl yapılandırılacağı, İşsizlik Sigortası Fonu kaynaklarının Varlık Fonu’na aktarılıp aktarılmayacağı, cevapları belirsiz sorular olarak ortada durmaktadır. Bunun yanında, halen Bakanlar Kurulu’nun yetkisindeki grev ertelemesi ve benzeri konular, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yapılabilecek ve ciddi hukuksal sorunlar ortaya çıkabilecektir. Bakanlar Kurulu kararları idari yargı denetimine tabi iken, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri anayasal yargı denetimine tabi olacağından grev ertelemeleri tamamen grev yasağına dönüşecektir. Yüksek Hakem Kurulu’na Bakanlar Kurulu ve bürokrasi tarafından atanan üyeler Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun 11 üyesinin yedisi Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek, toplu iş sözleşmelerinin teşmil edilmesi konusu da Cumhurbaşkanı’nın yetkisinde olacaktır. Vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülüklerin oranlarına ilişkin hükümlerdeki yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapma yetkisi, Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılacaktır.

    En önemlisi ise, çalışma yaşamı ile ilgili pek çok konu Meclis’in değil, Cumhurbaşkanı’nın yetkisinde olacağı için, mevzuat yapma sürecinde sendikaların ve toplumsal örgütlerin, gerek üçlü danışma mekanizmalarını kullanma, gerekse baskı grubu olarak etkinlik gösterme işlevleri sıfırlanacaktır.

  • İktisat Notları: Özelleştirmenin Aktif ve Pasif Savunucuları ile Hukuk

    Şehir hastaneleri diye sıklıkla haberi yapılan, ancak aslı astarı hakkında pek az kişinin bilgi sahibi olduğu sürece dair kısa bir özet çıkarmak amacıyla bu derleme hazırlandı. Sağlık hizmetlerinin adlı adınca özelleştirilmesi, kamu hizmetinin altyapı finansmanı marifetiyle şirketlere devredilmesi dünyada da Türkiye’de de yeni değil. Yap-işlet-devret uygulamaları o güne göre daha geniş tartışılma olanağı bulmuşken, yeni modeller hukukçuların bile pek az ilgisini çeker oldu.

    Burada 2005 yılından bugüne kısaca mevzuat değişiklikleri özetlenmeye çalışıldı. 5396 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na Bir Ek Madde Eklenmesi Hakkında Kanun, TBMM’de 03.07.2005 günü görüşülerek kabul edildi.[1] Tasarı, Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşüldü, küçük redaksiyon önerileri dışında bir muhalefet şerhi yazılmadı.[2] 3 Temmuz 2005 Pazar günü TBMM Genel Kurulu, muhalefet partilerinin protestosu nedeniyle 235 AKP milletvekillinin katılımıyla toplandı ve 1 Ekim’e kadar tatile girdi. Sağlık alanında kamu özel ortaklığı uygulamasının temelini atan Yasa, siyasi parti gruplarının, milletvekillerinin tek bir sözü olmaksızın kabul edildi. [3] Ana muhalefet partisi bu yasa için Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapmadı. Böylece sağlık hizmetlerinin tümüyle özelleştirilmesini sağlayacak yasa mevzuata girdi.

    2006 yılında uygulama için Yönetmelik yayımlandı. Eczacı İşverenleri Sendikası, Yönetmelikle eczanelerin de şirketlere devrine izin veren “eczane” kelimesinin iptali için dava açtı. Dava sürerken Yönetmelik’ten “eczane” kelimesi çıkarıldı.

    3 Haziran 2007 günü, TBMM’nin seçimlerden önceki son oturumunda bu kez kamu özel ortaklığı uygulamasını yapacak Kamu Özel Ortaklığı Daire Başkanlığı (KÖODB) kurulmasına ilişkin 5683 sayılı Yasa kabul edildi. [4] [5] Bu kez görüşmeler kişisel muhalefet denemeleri nedeniyle biraz daha uzun sürdü.

    2009 yılında Kayseri şehir hastanesi (ihale ilanındaki adıyla Entegre Sağlık Kampüsü) için ihale ilanı çıktı. Bu dönemde ihale şartnamesi almak için başvuran bir vatandaş ihalenin, Yönetmeliğin ve dayanak Yasa’nın iptali talebiyle dava açtı. Dava halihazırda sürmekte.

    2011 yılı Nisan ayında Kayseri ihalesi sessiz sedasız tamamlandı ve Etlik Şehir Hastanesi ihalesi de 30 Haziran tarihinde yapıldı, diğer ihaleler birbirini izledi. Bu arada 12 Haziran 2011 seçimlerinden önceki son TBMM oturumunda kabul edilen 6225 sayılı Yasa ile Sağlık Bakanlığı’nın elindeki hastanelerin TOKİ’ye devrine olanak sağlayan düzenleme kabul edildi. [6]

    2 Kasım 2011’de Sağlık Bakanlığı’nın yapısını tümüyle değiştiren 663 sayılı KHK yürürlüğe girdi. KÖODB, yeni kurulan Sağlık Yatırımları Genel Müdürlüğü’ne bağlı bir birime dönüştürüldü. Aynı zamanda 20 milyon TL’ye kadar olan yatırımlara Sağlık Bakanı’nın bizzat karar verebileceğine ilişkin düzenleme de eklendi.

    31 Mart 2012 günü kabul edilen 6288 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu İle Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun’da ve Kamu İhale Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile KÖO ihalelerini alan şirketlere tam KDV muafiyeti getirildi. [7] 19 Nisan 2012 tarihinde kabul edilen 6292 sayılı Yasa ile bu hastaneler ile 2B arazileri arasındaki bağ kuruldu.

    Türk Tabipleri Birliği’nin Etlik, Bilkent ve Elazığ ihalelerine karşı açtığı davada 2012 yılı Haziran ayında Danıştay 13. Dairesi ihalelerin yürütmesini durdurdu ve dayanak Yasa’nın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. KÖODB hiçbir yasal dayanağı olmadığı halde ihaleyi alan şirketlere, kapatılacak hastanelerin arazilerini otel, AVM, rezidans yapmak üzere vermeyi vaat etmişti. Danıştay bu nedenle ihaleleri açıkça hukuka aykırı bulmuştu.

    Anayasa Mahkemesi gündemine yaklaşık 1 yıl alınmayan başvuru, yeni yasa yapılması nedeniyle “karar verilmesine yer olmadığına” dair kararla tamamlandı.[8]

    Bu arada 6428 sayılı Sağlık Bakanlığı’nca Kamu Özel İş Birliği Modeli İle Tesis Yaptırılması, Yenilenmesi ve Hizmet Alınması İle Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun 21 Şubat 2013 günü TBMM’de kabul edildi. Yasaya Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararının etrafından dolanmayı sağlamak için “Mevcut hastane arazilerinin şirketlere devrini öngören ihale şartname ve sözleşmeleri uygulanmaz” denildi. Aynı Yasa’yla şirketlerin her türlü borçlarına tam Hazine garantisi de verildi. Ancak bu kez hem Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, hem de Genel Kurul’da tüm muhalefet partilerinin sert eleştirilerine karşın yasa geçti. [9] Ancak Danıştay 13. Dairesi yapılan değişiklikle hukuka aykırılığın geriye dönük olarak ortadan kaldırıldığı kabulüyle davanın reddine karar verdi. Karar temyiz edildi ve henüz bir karar verilmedi.

    Yasanın kimi maddeleri için ana muhalefet partisi tarafından yapılan başvuru Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirildi. Bazı maddeler için davanın açılmamış sayılmasına karar verildi ve ihale edilen işlerin denetiminin de ihale edilmesini sağlayan “veya denetletir” ibaresi iptal edildi.[10] Anayasa Mahkemesi’nin kararının gerekçesinde başvuru dilekçesinde iptali talep edilen maddelere ilişkin yeterli açıklama yapılmadığı, süre verilmesine karşın eksikliğin giderilmediği belirtildi. Dahası mahkeme kararlarının uygulanmayacağına dair bir kanun maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasa’ya uygun bulundu. Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen “veya denetletir” ibaresi de 7 Eylül 2016 günlü Resmî Gazete’de yayımlanan 6745 sayılı Yasa ile yeniden getirildi.

    26 Şubat 2014 günü kabul edilen 6527 sayılı Yasa ile hem şirketlerce istenen teknik düzeltmeler yapıldı, hem de sürmekte olan davaların olası sonuçlarını önlemek için “davalarda çıkacak iptal kararları uygulanmaz” denilerek hukuk devletini şirketler için ayaklar altına alan bir düzenleme yapıldı. Değişiklikte, sözleşmelerde bakan onayı ile değişiklik yapılması da kabul edilerek aslında tüm ihale sürecinin işlevsiz kılınmasının önü açıldı. Anayasa Mahkemesi, kararında yargı kararlarına uyulmayabileceğine dair düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı bulmadı.[11] Aynı Yasa’da şirketlerin orman alanlarına da hastane yapmalarına olanak sağlandı.[12] 9 ve 10 Mayıs 2014 günlü Resmî Gazetelerde yeni KÖO Yönetmeliği yayımlanarak yürürlüğe girdi. Son olarak 27 Mart 2015 günü kredi kuruluşlarının talebiyle olduğu açıkça kanun gerekçesine yazılarak “davanın Türkiye’de görülmesi kaydıyla” ibaresi madde metninden çıkarıldı, doğacak uyuşmazlıkların yabancı tahkime tabi olacağına dair kanun yapıldı ve 6639 sayılı Yasa 15 Nisan 2015 günlü Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.[13]  Ancak bu düzenlemeye karşı Anayasa Mahkemesi’ne bir başvuru yapılmadı. [14]

    Bu arada Çevre Kanunu’nun 10. maddesindeki Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED)’ye tâbi işlerin süreç tamamlanmadan ihale edilmesini yasaklayan düzenleme unutulmuştu. Bu da 25 Kasım 2014 günlü Resmî Gazete’de yayımlanan Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği’nde 500 ve üzeri yatağı olan hastanelerin kapsamdan çıkarılmasıyla “çözüldü”. Türk Tabipleri Birliği, Türkiye Barolar Birliği ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği tarafından açılan davada 3 Mart 2016 tarihinde verilen kararla bu istisna hükmünün yürütmesinin durdurulmasına karar verildi.

    Türk Tabipleri Birliği’nin ihalelerin iptali ve KÖO Yönetmeliği ile Hazine Garantileri Yönetmeliği’ne karşı açtığı davalar henüz derdest ve şehir hastaneleri birer birer açılıyor. Kalkınma Bakanlığı’nın raporuna göre şehir hastanelerini yapan şirketlere kamudan aktarılacak bedel 25 yıl için 30 milyar ABD Doları’nı geçti. Bugüne kadar sözleşmesi bağlanan hastanelerin yıllık kira ve hizmet satın alma bedelleri yıllık 3 milyar TL’yi geçti ve kur farkı garantisi nedeniyle bu bedel belirlenebilir olmaktan çıktı.

    Mevzuat değişiklikleriyle sınırlı bu derlemede yer verilemeyen uygulamanın özellikleri ve finansman yapısının ayrıntıları ise bir başka çalışmanın k

    [1] https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/kanunlar_sd.durumu?kanun_no=5396

    [2] https://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem22/yil01/ss961m.htm

    [3]https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/Tutanak_B_SD.birlesim_baslangic?P4=14965&P5=B&PAGE1=1&PAGE2=99

    [4]https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/kanunlar_sd.durumu?kanun_no=5683

    [5] https://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem22/yil01/ss1418m.htm

    [6]https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tasari_teklif_gd.onerge_bilgileri?kanunlar_sira_no=89801

    [7]https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/kanunlar_sd.durumu?kanun_no=6288

    [8] Anayasa Mahkemesi’nin 06.06.2013 tarihli, 2012/105E. ve 2013/71K. sayılı kararı

    [9] https://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem24/yil01/ss417.pdf

    [10]Anayasa Mahkemesi’nin 01.04.2015 tarihli, 2013/50E. ve 2015/38K. sayılı kararı

    [11]http://kararlaryeni.anayasa.gov.tr/Karar/Content/8a348f96-4130-441d-958e-e64550f706f1?excludeGerekce=False&wordsOnly=False

    [12]https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tasari_teklif_gd.onerge_bilgileri?kanunlar_sira_no=149409

    [13]https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tasari_teklif_gd.onerge_bilgileri?kanunlar_sira_no=175174

    [14]http://kararlaryeni.anayasa.gov.tr/Karar/Content/27e2049f-aac1-4ef8-a119-6861dee5ea33?excludeGerekce=False&wordsOnly=False

  • Kamusal Alan, Kadın ve Hukuk

    I. Giriş

    1980’lerin sonlarından itibaren “kamusal alan” toplumsal değişmeleri açıklama ve anlamada sıkça başvurulan bir standart olarak karşımıza çıkar.  Halen etkili bir şekilde siyaset, hukuk, yeni toplumsal hareketler gibi başlıklarda önemini koruyan kamusal alan kavramlaştırması özellikle üç muhalefet alanında geniş yer bulur. Birincisi toplumsal cinsiyet ve cinsellik: Özellikle özel alanın içinde yer alan üretim, çocuk bakımı, cinsel tercihler ve mahremiyet politikalarının düzenlenmesi konuları ve bunlara dair mücadeleler. İkincisi ırk ve etnik meseleler: 1980 sonrası neo-liberalizmle kamusal haklarda geri çekilme, etnik-ırkçı şiddetin yükselişi (faşist partilerin iktidara oynayabilmeleri de buna dâhildir), milliyetçilik, kimlik politikaları meseleleri. Üçüncü olarak da siyaset ve temsiliyet ilişkileri: Bu alanda küreselleşmenin etkileri, sosyal bilimlerdeki çok kültürlülük sorunu ve ulusal düzeyde yaşanan çatışmalar.[1] Bu belirtilen sorunlar kamusal/özel ayrımının siyasal, ekonomik, toplumsal ve hukuksal olarak kendini sınırlar ve baskılar şeklinde var ettiği alanlara da işaret etmektedir. Kadının tanınma mücadelesinde kamusal/özel ayrımının kadınlar için ne anlama geldiği bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır.

    Yaşadığımız toplumsal düzende kamusal alan patriyarka, ekonomik düzen, siyasetin işleyişi, gelenekler, din, aile vb. gibi kadın üzerinde baskı kurmanın araçlarından biridir. Bir toplumsal olgu olarak kamusal alan/özel alan ayrımı bireyin dışında, kolektif bir niteliğe ve bağımsız bir gerçekliğe sahiptir; ayrıca bireylerin üzerinde baskı kurar ve onları sınırlandırır.[2] Bu yazının kendisine problem ettiği konu kadınların kamusal alanın koyduğu sınırları nasıl yaşadıkları, bu sınırları aşmak için nelerle mücadele etmek zorunda oldukları ve devletin bu sınırların çizilmesindeki ve/veya kaldırılmasındaki etkisinin ne olduğudur.[3]

     II. Kamusal Alan ve Kadın

    Kamusal alan ve kadın ilişkisini anlayabilmek için önce kamusal alan nedir, onu anlamamız gerekiyor. Bu konuda çalışmalarıyla tanınmış felsefe profesörü, sosyolog ve siyaset bilimci olarak niteleyebileceğimiz Jürgen Habermas’a bakmak gerekiyor. Habermas’a göre;

    “‘Kamusal alan’ kavramıyla, her şeyden önce, toplumsal yaşamımız içinde, kamuoyuna benzer bir şeyin oluşturulabildiği bir alanı kastederiz. Bu alana tüm yurttaşların erişmesi garanti altına alınmıştır. Özel bireylerin kamusal bir gövde oluşturarak toplandıkları her konuşma durumunda, kamusal alanın bir parçası varlık kazanmış olur. Bu tür bir biraradalık durumundaki bireylerin davranışları, ne iş ve meslek sahiplerinin özel işlerini görürken yaptıkları davranışlara; ne de bir devlet bürokrasinin yasal sınırlarına tabi anayasal bir düzenin üyelerinin davranışlarına benzer. Yurttaşlar ancak, genel yarara ilişkin meseleler hakkında kısıtlanmamış bir tarzda, yani toplanma, örgütlenme, kanaatlerini ifade etme ve yayınlama özgürlükleri garantilenmiş olarak tartışabildiklerinde kamusal bir gövde biçiminde davranmış olurlar.”[4]

    Yukarıdaki tanım tüm yurttaşların, ortak meselelerde, eşit ve özgür olarak söz, irade ve eylemleriyle var ettikleri ortak bir iletişimsellik ortamını ifade etmektedir. Ayrıca bu tanım demokratik bir ülkede neler olması gerektiğini de içermektedir.[5]

    Kamusal alanın idealize edilmiş halini ifade eden bu tanımın altına baktığımızda kamusal alanın öznesinin, hane reisi ve mülk sahibi erkekler olduklarını görürüz.

    “Özel şahıs statüsü, mal sahibi rolüyle aile reisliğini mülkün sahibiyle ‘insan’ın rollerini bağdaştırır. Özel alanın daha yüksek bir düzey olan mahremiyet alanında uçlaşması, mülk sahibi ile ‘insan’ rollerinin ‘özel’ başlığı altında özdeşleşmesine zemin hazırlar; burjuva toplumunda kamunun siyasi özbilinci de son kertede bu özdeşleşmeye dayanır.”[6]

    Yukarıdaki alıntıyı özetlersek: Burjuva oluşum sürecinde ortaya çıkan kamusal alan, dönemin belirleyici öğeleriyle biçimlenmiştir. Birincisi özel alandaki bireyler, evlerinden çıkıp kamusal alana katılırlar. İkincisi bu bireyler mülk sahibidirler. Üçüncüsü özel bireylerden kastedilenler cinsiyet açısından erkeklerdir. Kadının kamusal alanda yeri yoktur; aile ve ev içi gibi konular kadının alanı olarak görülmektedir. 18. yüzyıl burjuva kamusal alanı dışlayıcı karakterdedir. Bu model orta sınıfın sınırlarıyla çizilmiştir ve kadın bir başlık olamayacak kadar gündem dışıdır.[7] Bugün de durum çok farklı değildir: Kadın halen kamusal alanın dışındadır ve yeri özel alanda görülmektedir.

    III. Kadınların Mücadelesi ve Hukuk

    Modern dünya, eskiden var olanların dışında kendine özgü yeni bir düzen yapılandırırken, bunun bir parçası olan kamusal/özel alan ayrımı da kadınlara yönelik yeni normlar getirmiştir. Zaten cinsiyetçi yaklaşımı verili kabul eden kamusal alan ve özel alan ayrımı, iki alan olarak “iki ayrı kurallar seti”nin varlığına işaret eder. Bu iki ayrı alanda farklı iktidar biçimleri, farklı iktidar odakları olduğu varsayılır. İktidar odağı özel alanda baba veya aile reisi, kamusal alanında ise devlet olarak tanımlanmakta; özel alanda doğal yasalar (doğanın yasaları anlamında), kamusal alanda ise devletin yaptığı yasalar geçerli kabul edilmektedir.[8] Sonuç olarak her iki yasa düzeni de kadının yeri olarak özel alanı görmekte ve kamusal alana ve iktidara erişemez hale getirmek için her türlü çabayı göstermektedir.

    Hukuk var olan toplumsal düzenden, ekonomiden, siyasetten bağımsız ele alınamaz ve bunlardan bağımsız olarak ortaya çıkamaz. Bu noktada da hukukun kamusal/özel alan ayrımını veri kabul ederek hareket ettiğini, yasalarını buna göre biçimlendirdiğini görmekteyiz. Kamusal alan aslında farklılıkların çatıştığı ve bu çatışma ile kararların alındığı bir alan olması gerekir. Hukuk ise kadınların var olma mücadelesini yürüttüğü alanlardan biri olarak eşitliğin en somut tartışılabildiği cepheyi oluşturmaktadır. Hukukun sağladığı formel eşitlik gerekli, fakat yetersiz kalmaktadır. Yetersizliği eşitlik kavramının erkek üzerinden tanımlamasından kaynaklanır. Kadınların farklılığına yapılan vurgu, genellikle kadınların tümden dışlanmasını getirmektedir. Bu nedenle hukuk önünde eşitlik kadınlar için daha somutlaştırılarak düşünülmelidir. Hukuk alanında kadınlar lehine başarılar elde etmek tek başına amaç değildir; ama güçlü bir araçtır.

    IV. Sonuç

    Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi yüzyıllardır devam ediyor ve edecektir. Bu mücadele patriyarkaya, ekonomik düzene, siyasete, hukuka, geleneklere, dine, aile kurumuna, kalıp yargılara, kamusal/özel alana vb. karşı verilmektedir.

    Kadınların haklı mücadelesine küçük de olsa bir katkı yapma amacıyla “Kadın, Kamusal Alan ve Hukuk” adlı kitap çalışması yaptık. Bu kitap hem kadın mücadele tarihini ortaya koyma, hem de mevcut Türkiye hukuk düzeninde kadına biçilen rollere işaret etme ve diğer yandan da kadına yönelik düzenlemeleri açıklama girişimidir.

     

    [1] Jürgen Habermas, Küreselleşme ve Milli Devletlerin Akıbeti, İstanbul, Bakış Yayınları, 2002, ss. 85, 88, 114; Samuel Bowles, Herbert Gintis, Demokrasi ve Kapitalizm, Çev. Osman Akınhay, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1996, ss. 290-292.

    [2] Emile Durkheim, Sosyolojik Yöntemin Kuralları, İstanbul, Bordo Siyah Klasik Yayınlar, 2004, ss. 47-50.

    [3] You-me Park, Gayle Wald, “Native Daughters in the Promised Land: Gender, Race, and the Question of Separate Spheres, Masses, Classes, and the Public Sphere, Ed. Mike Hill, Warren Montag, London, Verso, 2000, p. 227.

    [4] Jürgen Habermas, “Kamusal Alan,” Kamusal Alan, Ed. Meral Özbek, İstanbul, Hil Yayın, 2004, s. 95.

    [5] Meral Özbek, “Kamusal Alanın Sınırları,” Kamusal Alan, İstanbul, Hil Yayın, 2004, s. 32.

    [6] Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, Çev. Tanıl Bora, Mithat Sancar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2000, ss. 95–96.

    [7] Park, Wald, p.  230.

    [8]Aksu Bora, “Kamusal Alan/Özel Alan: Mahrumiyet-Özgürleşme İkileminin Ötesi,” Toplum ve Bilim, Sayı 75, Kış 1997, ss. 85–93.

  • Erdoğan Teziç Gibi Bir Bilim İnsanı…

    Bilginin metalaşması sözü, daha duyulur duyulmaz zihinde bir ekşi tat bırakıyor. Tarihin bu dönüm noktasında, zihnimizi bu tada çoktan alıştırmamız bekleniyor. Zamanın bir zorunluluğudur belki bu. Her gün kullandığımız “bilgi çağı”, “bilgi toplumu” gibi adlandırmaların saf bilgiye ilişkin olmanın ötesinde, bir çeşit pazara kapı açma işlevi içerdiğini de düşünebiliriz. Bilginin yanına bilişimi de eklediğimizde, artık kendimizi bazı – doğru- sakınımlarla donatıp, bilginin meta/ekonomik boyutunun dışında bir konumda tutmamız neredeyse olanaksız. Çünkü dünyanın her noktasından erişilen “bilişimsel agoranın”[1]  dışında kalmak, tarihin ve dünyanın dışında kalmak gibi bir etkiye sahip. Bu süreç, yani bilginin metalaşması sürecini matbaanın Avrupa’da kullanılmaya başlandığı 1450’lere uzatmak yanlış olmaz.  Yoğun bir endüstrileşme sürecinin geldiği noktayı anlamak için ise, daha 1960’ların sonunda, ABD’de gayrı safi milli hasılanın %67’sini oluşturduğunu bilmekte yarar var.[2]

    Bilginin endüstrileşmesinden söz edildiğine göre, bu süreçte üretim yerleri ve üretim araçları da olmalı. İşte, bilginin en temel üretim yerleri üniversitelerdir. Bilginin meta özelliği dışında, insanın tarihsel yolculuğu içinde, insanileşme süreci içinde vazgeçilmez bir yeri olduğu tartışılmaz. Bu açıdan da yine bilginin temel oluşturulma yerleri üniversiteleridir.

    Bu tablo içinde, sistem içi/düzen içi kurumlar olan üniversitelerdeki bilim insanları, bu özelliğe karşın ve bu özellikle birlikte insanlığın yüz akı pratikleri, üretimleri, deneyimleri ile insanlara ilaç gibi gelen bilgilerini sunmuşlardır. Bilginin hem bir ürün hem de üretim aracı olması, dahası sınıf gerçeğinin ilk başlangıcından itibaren mutlak bir denetim aracı olmasına karşın, insana “iyi gelen” yanını görmemek olanaksızdır. Bu tablodaki ölçütlerden biri, sahip olduğu bilgiyi paylaşma yoluyla ilgilidir. Her yönüyle önemli bir güç olan bilginin kişilere sunulmasında/paylaşılmasında gerçekte var olan, görünür olan veya görünmez biçimde gerçekliği olan iktidar tekelini kırma iradesine sahip olmak çok önemlidir. Böyle inşaları tarih hep saygı ve coşkuyla anımsar…

    Kestirmeden söylemek gerekirse, bizim ülkemizde de –ne mutlu bize ki- böyle özel bilim insanlarımız olmuştur. Bu özel kişilerden biri olan Erdoğan Teziç’i çok yakın zamanda yitirdik.   23 Nisan 2017 tarihinde 81 yaşında yitirdiğimiz Teziç, her şeyin ötesinde bir tarihti aynı zamanda… Kendisi için değil insanlık için üreten, yaşadığı son ana kadar kendisine haksızlık edilen bir tarihsel değerdi.

    Öncü ve sıradışı olabilmek

    Erdoğan Teziç kuşağı umalım ki gelecekte daha iyi anlaşılsın ve değeri kabul edilsin. O kuşağın öncesinin efsane hocalarının da çoğu unutuldu. Hangisi için kaç tane enstitü kuruldu, bilmiyorum.

    Bu öncü kuşağın hocalarından biri, Sıddık Sami Onar’dı. Onar Hoca’ya öğrencileri 1 Nisan şakası yapmak isterler. İdare Hukuku saatinde, İdare Hukuku’na girecek 2. Sınıf öğrencileri, Medeni Hukuk dersinin 1. Sınıf öğrencileri ile yer değiştirler. Hoca derse girdiği anda hinliği anlar. Ama hiç bozuntuya vermez. Hemen derse başlayıp, “Konunun neresinde kalmıştık” diye sorar. Öğrenciler de Medeni Hukuk’ta işlemekte oldukları konuyu söylerler. Ve hoca başlar o konuyu hiç aksatmadan anlatmaya… Asıl 1 Nisan şakasını öğrenciler yaşamıştır. Bu örneğin yaşanması için, hem çok şey gerekirdi, hem de hiçbir özel şeye gerek yoktu. Sadece bilim insanı olmak yeterliydi. Bu insanlar, ne solcuydu, ne politikacı ne de başka bir şeydi. Hocaydı.  Sadece hoca. Ama, namuslu, dürüst, bilgiyi ve bilimi satmayan hocalardı.

    Öncülü böyle olan Erdoğan Teziç de aynı çizgide ve yetkinlikte bir Anayasa hocasıydı. İstanbul Hukuk Fakültesi’nin o çok ünlü Birinci Amfi’sinde Teziç Hoca’dan Anayasa Hukuku dersi dinleyen binlerce öğrencinin bir tanesinin bile onun hakkında olumsuz düşüncede olabileceğine ihtimal vermem. Hoca, binlerce kişinin kendisini sevmesi için ne bir şirinlik yapar, ne de başka bir özel davranışta bulunurdu. Sadece ve sadece kayıtsız şartsız, gurur-kibir göstermeden bilgisini sunardı öğrencilerine. Ama bilgi de bilgiydi işte. Dolu, çok yönlü, kapsayıcı ve aydınlatıcı.

    12 Eylül’ün hemen ertesinde, anayasanın bağlayıcılığını, üstünlüğünü hiç gocunmadan, üstünü örtmeden anlatırdı. Ama şunu da eklerdi: “Bu kurallar bütünü iyi bir içeriğe sahip olursa, demokrasi olur, bir başka güç onu ortadan kaldırırsa, anayasanın da bir anlamı kalmaz” derdi. Bu, bilimin ve bilimselliğin doğallığıydı bir bakıma.

    Kişisel bir not;

    Biz 1981 girişliler, İstanbul Hukuk Fakültesi’nin efsanevi Anayasa Kürsüsü’nün hemen hemen son öğrencileriydik. O Kürsü’de Erdoğan Teziç, Bülent Tanör, Bakır Çağlar, Orhan Aldıkaçtı ve Server Tanilli vardı, Süheyl Batum ve Necmi Yüzbaşıoğlu ise henüz iki taze asistandı…

    12 Eylül Anayasası’nı yazmış da olsa, Aldıkaçtı ile şimdiki zamanın şöhretli anayasacısı Burhan Kuzu kıyas bile edilmez. Buna, en kötüsü bile o kadar iyiydi, denebilir. Bülent Tanör, Bakır Çağlar ve Erdoğan Teziç’in sıradışı hocalıkları için “yaşamadan bilinmez” demek en doğru açıklamadır.

    Erdoğan Teziç hocayı 23 Nisan’da kaybettik… O bu ülkenin hocasıydı. Diğerlerine nasıl hürmet etmediyse bu ülke, O’na da -hiç olmazsa ölümüne- hürmet etmeyerek kıymet bilmezliğini gösterdi. Teziç Hoca’nın bütün üstün meziyetleri bir yana, benim kişisel tarihim için de bir özel katkısı vardı; bana yirmi bir yaşımda sigarayı bıraktıracak bir üstün öğreticiliği vardı. Yıllar sonra, yüksek lisans ve doktora sürecinde tanık olduğum “yoklama alma” uygulamalarını görünce, o hocaların meziyetlerini bir kez daha anlamışımdır. Düşünün ki, sabahın saat yedi buçuğunda, Beyazıt’ta üniversitenin o meşhur taç kapısı daha açılmamış. Ama kapı önünde biz öğrenciler bekleşmekteyiz. Hava soğuk, karlı fark etmiyor.  Çünkü saat sekizde Teziç’in Anayasa dersi var. Koskoca ve ünlü Birinci Amfi’de yer kapmak derdindeyiz. Yoklama, imza gibi bürokratik bir zorlama veya hoca korkusu değil, bizi o saatte o kapıya yığan şeyin adı; BİLİM…

    Ben o zaman Eyüp’te oturuyordum. Bütün minibüsler, otobüsler Alibeyköy’den ağzına kadar dolmuş olarak gelirdi. Sabahın altısında durakta beklemeye başlasam da, en az bir – bir buçuk saat binebilme şansım olmazdı. Bu nedenle, bir süre sonra durakta beklemeye boş verip, saat altıda yayan, Ayvansaray, Edirnekapı üzerinden Beyazıt’a yürümeye başlardım. Bir buçuk saatlik bekleme yerine o kadarlık bir yürüme süresi sonunda üniversite önüne gelebiliyorum. Her Anayasa dersinde bu böyle oluyor.  Ama gece, saat sabahın dördüne kadar bir elimde çay ve sobada fırınlanmış Birinci sigarası, diğer elimde kitap… Çay ve sigara etkisiyle uyumak da zor, iki saat sonra uyanmak da. Ve sabah sabah Eyüp’ten, Balcı Yokuşu’ndan inip, Ayvansaray’ın yokuşlu yolundan Beyazıt’a yürümek de zor…

    Bir sabah erken kalkamayıp hocanın dersini kaçırdım… O kızgınlıkla, o gün bıraktım sigarayı… İnsana sigara bıraktıran bilgisi, bilimi, ders anlatışı, böyle bir aşkı yaratan kaç hoca var ki? Hocam, keşke üzerinizde bir hakkım olsaydı da helal edebilseydim… Asıl biz üzerimizdeki ağır hakkın ile kaldık geride. Ve bu ülke anayasal demokrasinin ülkesi oluncaya kadar – şair Adnan Yücel’den mülhem- hakkını ödememiz ne mümkün….

    Şimdi yüksek sesle seslenmek isterim; EY ERDOĞAN TEZİÇ HOCAM!
    KEŞKE ÜZERİMDEKİ HAKKIN BİR KURU HELALLİKLE ÖDENEBİLECEK OLSA!

    [1] Armand Mattelart, Bilgi Toplumun Tarihi, Çeviren Halime Yücel Altınel, İletişim Yayınları.   s. 82.

    [2] age, s.51.

  • Kapitalist Türkiye’nin geldiği yer: Başkanlık rejimi

    16 Nisan’da başkanlık rejimi için gerçekleşen anayasa değişikliği referandumu Türkiye siyasi tarihinde başlı başlına önemli bir olgu olarak görülmeli. Önemi, yaşanan siyasi krizlerin hemen ardından gerçekleşmiş olması kadar kapitalist Türkiye’nin tarihsel gelişimindeki evrenin tekabül ettiği nokta ile ilgilidir. Ancak başkanlık tartışmaları ne yazık ki bu bütünlük içinde ele alınamadı. Demokrasi-otokrasi eksenine göre tarif edilmiş tek boyutlu bir tartışmanın dışına çıkılamadı.

    Halbuki, bugün gelinen nokta tek başına Erdoğan’ın kişisel ihtirasları ile açıklanamayacak boyuta sahip. Ya da başka bir bakış açısıyla, başkanlık rejimine geçiş, AKP iktidarının sıkışmasından kurtulmak için bütün ipleri eline alma girişimlerinden daha öte bir anlamla yüklüdür. Elbette bu anlamın içinde gerek Erdoğan’ın “kişisel” belirleyiciliği ve AKP iktidarının son 15 yıllık biriktirdiği kriz başlıklarının çözüm isteği de ihtiva ediliyor. Ama ifade edildiği gibi bugün başkanlık rejimine geçiş, 1923 Cumhuriyet’inden bugüne gelen bir sürecin gelişim eğilimlerini analiz etmekle mümkündür. Ve bugün Türkiye’nin yaklaşık 100 yıllık siyasi tarihine bakıldığında, başkanlık rejimine geçişin en önemli nedeni ve sonucu olarak Türkiye kapitalizminin ihtiyaçları olduğu açık olarak görülecektir. Bu gerçek görülmeden, kapitalist Türkiye’nin doğalında gerici ve baskıcı bir rejime dayanacağı gerçeğini göremeden yapılacak analizlerin ayakları havada kalacaktır.

    Belki yazının sonunda söylenecek olanı başta söylemek gerek: Tam da bu yüzden meselenin bam telini, nirengi taşını, kerteriz noktasını ya da eksenini tek başına otokrasi-demokrasi ikilemine değil, bu ikilemin bizzat kaynağı ve zemini olan sistem meselesine indirgemek gerekmektedir. Bu soyutlama doğaldır ki öncelikle sistem karşıtlığını merkeze almak durumundadır. Kapitalist Türkiye’ye evet deyip başkanlık rejimine hayır demenin çelişkileri –bugünkü aşama nedeniyle- bulunmaktadır.

    Bu satırlar okunurken doğal olarak şu tür düşünceler akla gelebilir. Başkanlık rejimine geçmeden önce de kapitalist Türkiye vardı ve ne gerekli görüldü denilebilir. Doğrudur. Ancak Türkiye kapitalizminin tarihsel gelişimi nasıl AKP’yi doğurduysa bugün bu kapitalizmi temsil eden ve yöneten devlet aygıtının da aynı şekilde başkanlığa doğru yol aldığını ifade etmeye çalışıyoruz. Başka bir deyişle gerici ve baskıcı bir rejim, kapitalizmin doğallığında bulunuyor ve tarihsel sürecinin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Ülkemiz Türkiye, emperyalist sisteme bağımlı bir ülke olması “nedeniyle” bugüne geldi. Emperyalist ülkelerde görülen devlet modellerinin daha demokratik görünmesinin altında yatan eşitsiz gelişimin doğurduğu avantajlar, Türkiye söz konusu olunca tam da bağımlılık ilişkisi yüzünden dezavantaj olarak değerlendirilmeli… Sanırız bu bakış açısı, bugün kapitalist dünyada ortaya çıkan yönetim modellerinin neden farklı olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde neden Türkiye’de gerici ve baskıcı bir modelin nasıl gündeme geldiğini de ifade ediyor. Örneğin, batı ülkelerine bakarak Türkiye’nin otokratikleştiğini düşünenler tam da batı yüzünden Türkiye’nin bu noktaya geldiğini göremiyorlar. Oysa bileşik ve eşitsiz bir gelişim karşımızdaydı. Marksist yöntemin en önemli yasalarından birisi olan bu yöntemin, bugün ülkemizin başına gelen felaketin de nedenlerini açıklayıcı bir çerçeve olarak sınırları daha kalın çizilmeli…

    Kapitalist yolun sonu başkanlığa çıktı

    Bugün başkanlık rejimine geçiş yeni bir rejimin hem son noktası hem de vücut bulduğu alandır. 15 yıllık AKP iktidarının, Türkiye’de yeni bir rejim değişikliği anlamına geldiği ve 15 yıllık sürecin sancılı ve krizlerle birlikte yol alarak Türkiye’de gerici bir dönüşüme imza attığını yazarak başlamamız gerekiyor. Türkiye kapitalizminin ihtiyaçları, dünya kapitalist sisteminin dayattıkları ve Türkiye sermaye devletinin yeniden yapılanması bugünkü başkanlık rejimine geçiş noktasında ele alınması gereken başlıklar olarak duruyor. AKP ile birlikte, 1923 yılında temelleri atılan Cumhuriyet’in temel nitelikleri ortadan kalkmış, kazanımları yok edilmiş ve büyük bir gerici dönüşüme tabi kılınarak başkalaşmıştır. Artık bugün ortada adı dışında ve elbette taşıdığı süreklilik noktalarıyla birlikte yeni bir rejimin var olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Her şeyden önce AKP eliyle kurulan bu rejimin temel farklılık noktalarının vurgulanması gerekir: İlk söylenmesi gereken ideolojik farklılıktır ki, Kemalist ideolojinin yerine Türk-İslam sentezi adıyla kodlanabilecek yeni bir devlet yapılanması gündeme gelmiştir. Laikliğin kağıt üzerinde bırakılarak ortadan kaldırılması bugünkü rejimin en önemli ayrım noktası olarak görülmeli.

    Yazının temel eksenini kaydırmamak için AKP eliyle kurulan bu rejimin diğer farklılıklarını başka bir yazıya bırakmak kaydıyla bu gerici dönüşümün tarihsel gelişimine göz atarak devam edilmeli. Öncelikle, 1923 Cumhuriyeti, 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan ve 1. Dünya Savaşı sonrası devrimlerin ve ulusal kurtuluş mücadeleleri döneminin bir ürünüydü. Gerek emperyalist paylaşım savaşının yarattığı yıkım ve kriz gerekse Rusya’da ortaya çıkan sosyalist devrim, emperyalistlerin hedefinde bulunan Osmanlı devletinin içinden çıkan Türkiye Cumhuriyeti’nin geliştiği ortam ve dayandığı temel noktalar olmuştur. Bu, emperyalizme rağmen kurulmuş bir Cumhuriyet olgusunu da beraberinde getirmiştir. Sonrasında SSCB ile genç Cumhuriyet arasındaki ilişki bu gerçekliği fazlasıyla göstermiş, ne zamanki SSCB’nin dağılması ile birlikte dünya ölçeğinde emperyalist saldırganlık ve yayılmacılık artmış, SSCB’nin dağılmasından yaklaşık 10 yıl sonra AKP ılımlı İslam adıyla Türkiye’de iktidara “getirilmiştir.” Dünya ölçeğinde yaşanan karşı-devrimci süreç 1923 Cumhuriyetinin de gerici dönüşümünü-çözülüşünü beraberinde getirmiştir. Çünkü Türkiye kapitalist bir ülke olarak dünya kapitalist sistemine bağlı bir konumda olarak bu süreçten azade olamazdı. İlk nokta burasıdır.

    İkinci nokta ise, 1923 yılında kurulmuş Cumhuriyet, kapitalist yolu seçmişti. Türkiye kapitalizmi, devlet yönetimi ve devlet siyaseti aynı zamanda uluslararası kapitalizmin değişim dönemleriyle hep uyumlu bir gelişim göstermiştir. 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan iki kutuplu dünya ile birlikte Türkiye kapitalizmi, NATO eksenine oturmuş, anti-komünizm bir devlet politikası haline gelmiştir. Nasıl yeşil kuşak projesiyle gericilik SSCB’yi kuşatmak için emperyalizm tarafından desteklenmiş ve siyasi bir güç olarak yaratılmışsa, benzer bir durum ülkemiz için de geçerliydi. Gerici ve faşist yeni güçler icat edilmiş, Türkiye kapitalizmi sola karşı gericiliği ve faşizmi, sokak ve toplumsal güç olarak kullanma yolunu gitmişti. Bugün AKP iktidarının yolu aslında bu politikalarla ortaya çıkmış, gericilik ve emperyalizm arasındaki ilişkiler bu zamanlardan beri kurularak bugünlere gelmiştir. Örneğin Suriye’de cihatçı çetelerin kullanılması bu açıdan kimseye şaşırtıcı gelmemeli, bağlar çok daha eskidir çünkü.

    NATO üyeliği ile gericiliğe kapı aralayan Türkiye kapitalizmi, yine sol ve ilerici güçlerin toplumsal çıkışını engellemek için 12 Eylül’de askeri bir cuntayla yönetimi merkezileştirmiş, sol ve ilerici düşünce devletten temizlenmek ve toplumdan kopartılmak istenmiştir. 12 Eylül askeri cuntasının en önemli söylemi Türk-İslam sentezi idi. Bugün Erdoğan’ın yaptığı konuşmalar ile dönemin cunta lideri Kenan Evren’in yaptığı konuşmaları yan yana koyarsanız arasında bir fark göremezsiniz. 12 Eylül askeri darbesinin açtığı yol gericiliğin tam boy büyümesini gündeme getirmiş, bugün AKP olarak karşımıza çıkmıştır. 12 Eylül’ün gerekçesi ise açıktır. Sermaye sınıfının ihtiyaçları için yapılması gereken düzenlemeler, 12 Eylül askeri darbesinin zoruyla gerçekleşmiştir. 24 Ocak kararları tam da burada bir kez daha vurgulanmalıdır.

    Sermaye sınıfının çıkarları için emek düşmanlığının önü açılmış, piyasalaşmaya tam boy yol verilmiş, 1923 Cumhuriyetinin örneğin kamucu adımları tasfiye edilmek istenmiştir. Bütün bu ihtiyaçlar en fazla AKP iktidarı ile birlikte hayata geçmiştir. Bu anlamıyla doğal bir süreklilik bulunmaktadır. Piyasacılık, rantçılık, emek düşmanlığı, gericilik 12 Eylül ile AKP arasında sürekliliğin ifadesi olarak karşımıza çıkmıştır.

    Ne zaman Türkiye kapitalizmi sıkışsa, sermaye sınıfının çıkarları tehlikeye girse bilin ki baskı ve merkezileşme aynı zamanda gündeme geliyor. Bugün başkanlık rejimine geçişin de merkezinde bu bulunuyor. Aynı zamanda emperyalist dünyanın çıkarları da hem Türkiye kapitalizmine hem de siyasetine yön veren olgular olarak karşımıza çıkıyor.

    Emperyalist dünya sistemi ve başkanlık

    İki kutuplu dünyanın son bulmasıyla birlikte emperyalizm saldırganlığı artırdı. Afganistan ve Irak işgal edildi. Doğu Avrupa, Alman emperyalizminin merkezinde durduğu Avrupa Birliği sistemine dahil edildi. NATO, Doğu Avrupa ülkelerine yerleşti. Gürcistan ve Ukrayna gibi ülkelerde turuncu devrimlerle yumuşak geçişler yapmaya çalıştılar. Dirençle karşılaştıkları ülkeleri ise bombalamaktan çekinmediler (Yugoslavya). Bu saldırganlık politikasının devamı olarak iki kutuplu dünyanın arasında kalan “görece bağımsız davranabilen” Arap ülkelerine sıra geldi. Arap Baharı adıyla Mısır, Tunus, Libya, Suriye gibi ülkeler teslim alınmaya çalışıldı, olmadığı durumda savaşlarla çökertilmeye ve parçalanmaya çalışıldı. Bugün bu savaşın bütün sıcaklığına tanıklık ediyoruz.

    Sonrası adımın İran olacağı açık ve Ortadoğu’da mezhep farklılıkları üzerinden Suudi Arabistan merkezli bir eksen oluşturma işine girişildi. AKP’nin iktidar olması tam da bu planın bir parçası olarak görülmeli, ılımlı-uyumlu İslam projesi, BOP eşbaşkanlığı bu zamanda gündeme geldi. 1923 Cumhuriyetinin, kapitalist Türkiye’nin girdiği yolun bir sonucu olarak ve emperyalizmin yönelimleriyle birlikte AKP’nin iktidara getirilmesiyle birlikte gerici bir dönüşüme tabi tutularak yıkılmasına ve yerine yeni bir rejimin inşasına başlanmıştır. Örneğin 1923 Cumhuriyetinin komşularıyla kurduğu ilişki AKP ile birlikte bambaşka bir çerçeveye taşınmış, yeni bir rejimin farklılıklarından bir tanesi olmuştur.

    Emperyalizmin çıkarları doğrultusunda Türkiye’de rejim de adım adım değişmiş, gerici bir karakter kazanmış ve bu gericilik aynı zamanda merkezi ve baskıcı bir modele evrilmiştir. Kaldı ki tek başına Türkiye’de değil Trump, Putin örneğinde olduğu gibi dünya kapitalist sisteminde benzer yönelimlerin aynı zamanda kapitalist dünya sisteminin krizleriyle de ilgisi ve benzerliği bulunmaktadır.

    Kapitalist Türkiye’nin egemenleri ve başkanlık

    Gerek Türkiye kapitalizminin tarihsel seyri gerekse emperyalizmin yönelimleri başkanlık tartışmalarında önemli parametreler. Bu bütünlüğün bugünkü fotoğrafına baktığımızda kapitalist Türkiye’nin egemenlerinin tercihleri de ayrıca yazılmak durumunda. Örneğin kapitalist Türkiye’nin has sahibi olan sermaye sınıfı, kendi kar oranlarını yükseltmek, yeni rant alanları açabilmek için güçlü bir siyasi yönetime ihtiyaç duymaktadırlar. Sermayenin dolaşımının hızlanması ve emek sömürüsünün yoğunlaşabilmesi için hızlı bir devlet erkinden yanadırlar. Başkanlık tartışmalarında sermaye sınıfı, bir sınıf olarak AKP’nin yanında yer almıştır örneğin. Referandum sonrası Rahmi Koç’un açıklamalarına ya da referandum sandıkları daha kapanmadan TÜSİAD’dan yapılan açıklamalara yeniden bu anlamıyla bakılmalıdır.

    Kapitalist Türkiye’nin en önemli ayağı sermaye devletidir. Sermaye devletinin de bugün başkanlık rejimine geçişi arkasında durduğunu net olarak yazmamız gerekiyor. AKP eliyle kurulan yeni rejim, 1923 Cumhuriyetinin tasfiyesini devlet mekanizmasında 15 yıllık zaman zarfında hayata geçirmiş, bu konuda yol da almıştır. Gerek yargının gerek ordunun ve gerek devlet kurumlarında laik, ilerici, Cumhuriyetçi kesimlerin nasıl tasfiye edildikleri hatırlanmalıdır (Balyoz, Ergenekon, Odatv vs. gibi hukuksuz davalar, 2010 referandumuyla yargının ele geçirilmesi vs. gibi.). Bugün kurulan yeni rejimin kendi devletini kurmakta, ordu, yargı, bürokrasi ve akademi alanında kadrolaşmaktadır. 15 Temmuz darbesiyle ortaya çıkan durum, aslında yeniden yapılanmayı hızlandırmış, yeni düzen kendi mekanizmalarını adım adım kurmaktadır. Başkanlık rejimine geçiş tam da böylesi bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

    Elbette bu duruma eklenecek son şey ise, AKP eliyle kurulan yeni rejimin sıkışma başlıklarını aşma olgusudur. Ortadoğu’da, Kürt başlığında ve ekonomik alanda yaşanan sıkışma da bugünkü gerici sermaye devletinin merkezileşme eğiliminin nedenlerinden bir başkası olarak ayrıca görülmelidir.

    Sonuç yerine

    Başkanlık rejimine geçişin özünde ülkemizin yaşadığı karşı-devrim süreci bulunmaktadır. Bu gerici bir dönüşümdür. Türkiye’nin girdiği kapitalist yolun ve bağlandığı emperyalist sistemin bir sonucu olarak ortaya çıkan gerici AKP rejiminin kendi iktidarını ve rejimini oturtma girişimidir. AKP eliyle kurulan bu rejim, gerici, baskıcı, hukuksuz ve emek düşmanı bir rejim olarak karşımızdadır. Böylesi bir rejimin başkanlık modeliyle yönetilebilmesi bu açıdan şaşırtıcı sayılmamalı.

    AKP eliyle kurulan bu rejim, kapitalist Türkiye’nin ihtiyaçları ile ilgilidir. Gerici ve baskıcı bir rejim dışında kapitalizmin sürdürülmesinin yolunun sonuna gelinmiştir çünkü… Bugün başkanlık rejimine karşı durmak aynı zamanda kapitalizme karşı durmayı da beraberinde getirmelidir.