Blog

  • İktisat Notları: Türkiye Varlık Fonu

    Fon sistemi, bütçe dışında ve özel amaca yönelik kaynak tahsisi uygulaması olarak, kamusal kaynakların parlamentoda optimal tahsisine yönelik bütçede birlik ilkesine aykırıdır. Bununla beraber, özellikle savunma ya da istihbarat vs. gibi bazı stratejik alanlarda,fon uygulamasına geçildiği görülmektedir. 1950’li yıllarda ve izleyen dönemde Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar gibi körfez ülkeleri yanında, Norveç, Çin, Rusya ve Kazakistan gibi petrol, doğal gaz ya da sair gelir kaynakları yüksek bazı ülkelerin Bağımsız Varlık Fonları (Sowereign Wealth Funds) veya sair adlarla kurdukları fonlar özel yatırımların finansmanında kullanılır. Günümüzde toplam değeri yaklaşık 11 milyar dolara ulaşan onbeş ulusal varlık fonunun % 60’ı petrol ve doğal gaz gibi devamlı gelir sağlayan kaynaklara dayanmaktadır. Türkiye’de 2016 yılı Ağustos ayında oluşturulan fon yönetimi, doğal kaynaklara ya da cari fazlalık gibi devamlı gelir sağlayan kaynaklara dayalı olmayıp, çeşitli kamu kuruluşları bünyesinde atıl olduğu ve “ekonomiye kazandırılması”(!) düşünülen kaynakların işletilerek ya da ipotek edilerek gelir sağlanması mantığına dayandırılmaktadır.

    ***
    Türkiye’de 19 Ağustos 2016 tarihinde 6741 sayılı yasa ile oluşturulan Türkiye Varlık Fonu Anonim Şirketi (TVFAŞ) kamu kesimi bünyesinde olup, özel hukuk hükümlerine tabi bir kuruluştur. Yasa ile kurulan şirket, yapısı ve işleyişinin Bakanlar Kurulu tarafından belirlenmesi ve stratejik yatırım kararlarının Bakanlar Kurulu onayına bağlı olması açılarından kamusal; piyasa kuralına göre faaliyette bulunma yetkisiyle özel; vergi muafiyeti ve kamu personel mevzuatı dışında tutulması ile de hibrid yapılı bir kuruluştur. Sayıştay denetimi dışında olan şirket, bağımsız denetim kurumu raporları ışığında Parlamento Plan ve Bütçe Komisyonu denetimine tabidir. Şirket müdürü ve beş kişilik yönetim kurulunun Başbakan tarafından seçiliyor olması şirkete kamusal nitelik kazandırmakla beraber, yönetici ücretlerinin kamuoyundan saklı tutulması ve şirkete tanınan olağanüstü yetkiler, devasa boyuttaki kamu varlığının yönetimi hakkında ciddi kuşku yaratmaktadır.

    Fon, aktarılan büyük kaynaklarla girişilecek çok çeşitli ticari ve finansal faaliyetler sonucunda devamlı kaynak üreterek çoğalabilen, ürettiği kaynaklardan vergi muafiyeti nedeniyle bütçeye aktarım yapmayan, amorf yapılı, görece otonom, KİT benzeri işletme niteliğindedir. Bu durum, TVFAŞ’ne başat olan siyasal erke, gerek üzerine oturduğu muazzam aktiflerin, gerekse ticari ve finansal faaliyetlerle sağlanacak gelirlerin gölgesinde eş zamanlı ve zamanlar arası demokrasi dışı güç ve yetki sağlama potansiyelitaşımaktadır.

    Hemen her tür vergi, resim ve harçtan muaf tutulmakla beraber, kamusal koruma çemberi avantajına da sahip olan fon işletmesi, kamu bütçesine, özel kesim sermayesine ve kamu iktisadi teşebbüslerine karşı da olağanüstü avantajlı konumdadır. Böylesi avantajlı kılınan şirket fonuna, Ziraat Bankası, PTT, BİST, BOTAŞ, ÇAYKUR, Eti Maden; TÜRKSAT, THY ve Halkbank gibi önemli varlıklar yanında, Hazineye ait bazı taşınmazların da dâhil edilmesiyle, siyasi otoriteye muazzam güç sağlayacak şekilde, merkantilizm öncesinde görülen “krematistik hazine” yapısını andırır bir yapı oluşturulmaktadır. Bu hususun önerilen anayasal yönetim sistemi bağlamında dikkate alınması gereklidir!

    Atıl olduğu düşünülen kamu varlıklarının ekonomiye kazandırılması, finansal şoklara karşı ekonominin korunması vb gibi ifadelerle gizlenen şirketin asıl amacı, yurtiçi ve yurt dışı kamu ve özel yatırımlara iştirak etmek ve kanal İstanbul ya da üçüncü havalimanı veya petrol- gaz boru hatları inşası gibi büyük yatırımlara, faiz haddini yükseltmeden, iç ve dış finansman sağlama yolunun açılmasıdır. Diğer bir deyişle, asıl amaç, bugünün ve geleceğin varlıklarının riske atılması pahasına, siyasi erke güç sağlamaktır.

    Bu hal ve statüde varlık fonu ihdasının genel yorumu şöyle yapılabilir:

    -Oluşum Bağımsız Varlık Fonları sistemine aykırıdır. Kamu açığı ve cari açık veren Türkiye, petrol ya da gaz gibi doğal kaynaklar itibariyle de zengin bir ülke olmadığından, fonunakım halinde karşılığı yoktur. Fona devredilen stok halindeki kamu varlıklarının parlamento denetiminde ve fayda-maliyet ya da maliyet etkinlik ölçütüne dayandırılmadan, siyasi rant amaçlı her türlü ekonomik faaliyete sokulması ya da ipotek altına alınması, fonların çok ciddi risklerle karşı karşıya gelmesine ve/ veya kamusal varlıkların değersizleşmesine ya da elden çıkmasına yol açabilir.

    – Demokratik bütçeleme sistemine aykırıdır. TVFAŞ’nin faaliyet kârlarının hemen tüm vergilerden muafiyeti yanında, işlemlerin Sayıştay denetiminin dışında tutulması, bütçede birlik prensibine ve kamusal işlemlerde etkinlik denetim ilkelerine aykırıdır. Kurum olarak KVFAŞ, KİT ve özel sermayeye rakip kuruluştur; fon gelirleri ise, genel bütçeye aktarılmayan kamu geliri olarak paralel bütçe oluşturma potansiyeli taşır.

    – Anti-demokratik siyasal erk oluşumuna yol açar. Farklı kamu otoriteleri tarafından kullanılabilecek kaynakları parlamento dışında tek siyasi otorite altında toplamak,parlamento dışı siyaseti egemen kılar. “Krematistik hazine” yönetimine başat olan siyasetçi, ekonomik faaliyetlerle devamlı büyüyen fakat bütçeye katkı yapmayan fon üzerinden demokratik kurallara aykırıolarak toplumsal hâkimiyet sağlar.

    – Nesiller arası anti-demokratik ve haksız kaynak dağılımına yol açar. Fona dayalı olarak parlamento dışı siyasi kararlarla çeşitli ekonomik faaliyetlere girişilmesi sonucunda gelecek nesiller, kendilerinin karar mevkiinde olmadığı dönemde alınmış siyasi kararlarla ciddi maliyetler yükleniyor olabilir. Bu durum egemen siyasi erkin nesiller arası demokrasi dışı hâkimiyet kurması anlamına gelir.

  • Hukuk Felsefesi: Peki, Bu Çöken Nedir?-2

    Geçen yazıyı Türkiye’nin sistematik hukuk sorununu teşhis etmeye çalışırken, Saf Hukuk Kuramının Türkçede yayımlanmasından mülhem Kelsenci bir soru ile bitirmiştim: Çöken, Anayasa değil de grundnorm olabilir mi? Bu sayıda, akla ilk geldiğinde şık görünen bu düşüncenin peşinden gitmek yerinde olacak, zira Türkiye’de hukuk sisteminin ortadan kalktığına dair gündelik ifadeler teorik zeminde Anayasacılar camiası dışında ciddi bir yansıma bulmuyor.

    Aslında, sorulan soru hukukçu bilincine yönelik daha temel başka bir sorunun üzerinde kurulu sayılabilir: Normların etkililiklerini yitirmesi acaba geçerliliklerini yitirmelerine de sebep olabilir mi? Gödel’den bildiğimiz üzere, kapalı sistemlerde, mantıksal olarak, o sistemin cevaplayamayacağı en az bir soru vardır. Sadece normların norm üretebileceği iddiasıyla bir normatif sistem alanı belirleyen Kelsen de doğal olarak meseleyi arafta bir değerlendirmeyle karşılamak zorundadır: “Geçerliliğin tanımlanmasında gerçeklik nasıl tümden göz ardı edilemiyorsa, geçerliliği gerçeklikle özdeşleştirmek de mümkün değildir.” (Kelsen: 74).

    Açalım: Eğer bütün normlar etkililik sahibi iseler (insanların fiili davranışlarının hukuk sistemine denk düşmesi- gerçeklik), ortada bir norm bulunması anlamsızlaşır. Herkesin normlara uyduğu durumda kural koymak gereksizdir. Hiç kimsenin normlara uymadığı durumda ise başka türden bir anlamsızlık söz konusudur. Öyleyse geçerlilik ve etkililiğin belli bir dengede durması gerekir. Bu demektir ki olan ve olması gereken arasında karşılıklı bir “gerilim” ilişkisi sadece var değildir, gereklidir de.(Kelsen: 74)

    Türkiye’nin anayasasızlaştırılmasına ilişkin tartışma tam da bu çizgide cereyan ediyor. Anayasa’nın radikal şekil ve oranlarda (Meclis toplantısında açık oy kullanılmasından OHAL kararnameleriyle yasal düzenleme yapmaya kadar) ihlal ediliyor olmasından kaynaklanan siyasi krizimiz, hiçbir durumda hukuken etkiliğin büsbütün ortadan kalkmasına kadar varmıyor. Fakat çok ilginç bir fenomen ile de karşı karşıyayız: Hukuk sisteminin sistem olduğuna ilişkin bilincin aşınması… Elbette, geçerli bir anayasanın varlığında bu maddi varlığın geçerliliğini kendisinden aldığı normu sorgulamak yersizdir ve mantıksal açıdan böyle bir olgunun normu tahrip etmesi mümkün değildir. Dahası, Kelsen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın geçerliliğini bir uluslararası hukuk sorunu olarak ele alıp etkililik krizini sosyolojik hukuk analizlerine terk edecektir zira, “ [U]luslararası hukukta etkililik ilkesi sadece devlet hukuk sisteminin ilk anayasasına, böylece de sistemdeki her bir hukuk normuna değil bir bütün olarak alınan sisteme atıfta bulunur.” (Kelsen: 30). Fakat elbette Kelsen’i etkililik ve geçerlilik arasındaki dansın kesintiye uğradığı bir ülkede üstelik de hukukun olağan işleyişini by-pass eden bir yürütme müdahalesini öngörememiş olması nedeniyle eksikli olarak görmek büyük bir haksızlık olurdu. Neresinden bakarsanız bakın deparlamenterizasyonun neticesi olan bir Türk tipi “dolanma” hukuku, Kelsen’ in açıkça batı demokrasileri için ürettiğini söylediği kuramı ile açıklanabilir olmaktan uzaktır. Bu ise bize hukuk kuramının batı aklının steril suları dışında nasıl işlevsizleşebileceğini açıkça gösteriyor.

    İlk yazıya iki kitapla başlamıştık. Şimdi Hukuk ve Devlet Üzerine’ yi yeniden elimize almamız gerekiyor. Zira Kelsen İkinci Savaş sonrasında doğal hukukçuluğun, insan haklarının pozitif hukuk dizgesine eklenmesiyle işlevsizleşmesini takiben, en fazla Sovyet hukuk teorisyenleri tarafından eleştirilmiş, kendisi de Komünist Hukuk Kuramı adlı bir metin yazarak Marksist teoriyi bir tür doğal hukukçulukla itham etmişti; zira içinde bulunduğu paradigma dahilinde, bir tür sınıfsız ve hukuksuz toplum tahayyülü başka türlü açıklanamazdı.

    Marksist düşünceye göre, hukuk nesnel ve özerk bir normatif sistem değildir . (Marx, Engels: 55) Fakat elbette onu adlandırabilmemizi sağlayan farklılaşma 18.yy’ın sonlarından itibaren görece özerk bir işleyişi tespit etmemize olanak tanır. Kelsenci normativizmin ise bu sistemin Kıta Avrupasından çıkan en kapsamlı teorisi olduğu söylenebilir. Ancak hukuk, doğal hukukçu idealist bataktan kurtulduğunda dahi nesnellik iddiası içinde, hukukçular açısından “çarpık” bir dünya algısı yaratır. Hukuktan ideolojiyi temizleme iddiasındaki bir saf hukuk öğretisinden bahsedenlere, tam da bu yüzden, hukukun “objektif” varlığıyla bir ideoloji “teşkil ettiğini” hatırlatmak gerekir:

    Ne var ki devlet, toplum karşısında bağımsız bir güç katına çıkınca, bu kez kendisi yeni bir ideoloji yaratır. Gerçekten de meslekten politikacılar, kamu hukuku teorisyenleri ve özel hukuk alanındaki yazarlar, ekonomik olguları ve ekonomik ilişkileri el çabukluğu ile hasıraltı ederler… hukuki biçim her şey sayılır da ekonomik öz bir hiç sayılır.” (Marx, Engels: 58)

    Bu türden formalist teoriler, formun ideolojiyi taşıyan yapısını görmezden gelirler. Oysa sorun bir kere ortaya gerçek ilişkiselliğinde konduğunda, etkililiğe ilişkin artan tahripkâr hareketler de salt bir hukuk sosyolojisi sorunu olarak algılanmaktan çıkar, ontolojik bir hal alır.

    Bitirirken başlıktaki soruya dönecek olursak; çiğnenen anayasal sistem bağlamında çökenin salt grundnorm olmadığını; çünkü hiçbir çöküşün salt hukuki bir çöküş olmadığını söylemek mümkündür. Arttıralım: Üst yapısal tüm alt sistemlerin çürümüşlüğü birbirine zorunlu olarak bağlıdır. Hukuk sisteminin sistem olduğuna ilişkin kurucu bilincin tahribatı; ahlaki, dinsel ya da örf ve adetsel olandan normatif düzlemde ayrılamaz ve eş düzeyde etkililik sorunu yaratır. Karmaşık sistemlerin işleyişini iyi bilenler, böylesi bir etkililik kaybının işlevsel açıdan bir nitelik dönüşümüne yol açacağını rahatça saptayabilir. Velhasıl, “bu çöken”, bütün ilineklerinin karmaşıklığında bir toplumsal yaşayıştır ve aslında böyle olması da iyidir. Zira bu sayede yeniden inşa, ancak burjuva paradigmasının dışında mümkün olacaktır.

  • Çeviri: Güçsüz Bir Yol Arkadaşı: Neoliberalizm Çağında İnsan Hakları / Prof. Dr. Samuel Moyn

    I
    GİRİŞ

    Uluslararası insan hakları hukukunun bir neoliberal fenomen olduğunu kabul etmek fazlasıyla yaygındır. Bu yaklaşımın zamanlaması da yerindedir: insan hakları devrimi ve piyasa temelli düzenin başarısı en nihayetinde birlikte ortaya çıkmıştır. Ortaya konan yeni bir makalede, Marksist uluslararası hukukçu Susan Marks, Naomi Klein’ın The Shock Doctrine kitabını, benim 1970’li yılları bu iki fenomenin yükseliş noktası olarak nitelendiren uluslararası insan haklarının yakın tarihi çalışmam ile karşılaştırmaktadır. Susan Marks her iki tarihsel yaklaşımda da insan haklarının yeni keşfedilen yüzünün doğuda ve batıda uygunsuz ve tehlikeli görülen çekici siyasi yönelimleri bastırma vaadini içerdiğini gözlemlemektedir.[foot]Bkz. Susan Marks, Four Human Rights Myths in Human Rights: Old Problems New Possibilities 217 (Kinley et al. eds., 2013). Aynı zamanda bkz. Naomi Klein, The Shock Doctrine: The Rise OfDisaster Capitalism 11 (2007); Samuel Moyn, The Last Utopia: Human Rights InHistory (2010); Samuel Moyn, Substance, Scale, and Salience: The Recent Histography of Rights, 8 Ann. Rev. Of L. &Soc. Sci. 123(2012).[/foot] Marks, Klein’ı kastederek “Bugün bildiğimiz insan hakları hareketi 1970’li yıllarda şekil almakta ve bu yeni hareketin belirleyici özelliklerinden biri apolitik motivasyonlar olarak karşımıza çıkmaktadır.”[foot]Marks, dipnot 1, s. 226[/foot] Ancak Marks’a göre Klein, makalesindeki asıl başarıya insan haklarının içinde bulunduğu neoliberal koşulların kendi hedeflerini belirlemesinde etkileyici rol oynadığına dikkat çekerek ulaşmaktadır.

    “Klein hareketin ortaya çıkmasındaki bağlamın önemli bir ayağının Moyn’un belirtmeyi unuttuğu açı olduğunu düşünüyor: o dönemde, şimdi aşina olunan özelleştirme, serbestleştirme ve devletin sosyal tedarikten elini çekmesi gibi politik talimatlarla ‘özel’ kapitalizmin neoliberal şeklinin ortaya çıkışı. O zaman ve şimdi etkili olan entelektüeller için bu son ütopyadır… Klein’in bakış açısına göre, o halde, insan haklarının tarihçesinin kapitalizmin tarihçesinden soyutlanarak açıklanması mümkün değildir.”[foot]Marks, dipnot 1, s. 226 ve 226 n. 44 (Bu noktada Marks, Milton Friedman’ın 1976 senesinde, Uluslararası Af Örgütü’ne Nobel ödülü verildiği seneden önceki sene ekonomi alanında Nobel ödülü kazandığını belirtir)[/foot]

    Neoliberalizm gurusu Friedrich Hayek, 1970’lerdeki insan hakları devriminin en çok etkilenen tanıklarından biridir. Ancak enteresan olan şudur ki, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü gibi temel hakların anayasallaştırılmasına destek olmasına rağmen Hayek bu devrimin iğneleyici eleştirmenlerindendir. Bir röportajında, Jimmy Carter’ın Amerikan başkanlığına seçilmesiyle ilişkilendirilen insan haklarına ilişkin sohbetinde (tüm modalarda gibi) bu durumu riski yüksek olan geçici bir ilgi olarak tanımlamaktadır:

    “On sekiz yaşındaki bir kişinin insan hakları kavramının mevcut idarenin buluşu yahut daha eski tarihli bir buluş olup olmadığı konusunda emin olmayacağı kesindir, ancak bu fenomenin tamamen yeni bir keşif olduğunu söylerseniz, buna da doğrudan inanmayacağını düşünüyorum. Bu kişi Amerika Birleşik Devletleri’nin 200 yıldır insan haklarına bağlı olduğunu düşünecektir ki bu da aslında oldukça absürt bir çıkarım olacaktır. Aslında ABD insan haklarını iki yıl önce ya da en fazla beş sene önce keşfetmiştir. Bir anda bu Amerika Birleşik Devletleri’nin ana amacı olmuştur ve bu amaç diğer ülkelerin politikalarına müdahaleyi temellendiren bir seviyeye ulaşmıştır. İnsan haklarının genel amacını desteklesem dahi, bunun diğer ülkelerin politikalarına müdahale bağlamında hiçbir şekilde gerekçe sağlayabileceğini düşünmüyorum… Ancak ABD’de şu an baskın görüş bu şekildedir.”[foot]Robert Chitester’in Friedrich Hayek ile UCLA’deki Görüşmesi, ilgili sitede mevcut: http://www.hayek.ufm.edu/ index.php?title=BobChitester-partI&p=videol&b=930 &e=1037.[/foot]

    Buna karşın, bu son moda popülerliğinden beri insan haklarının dayanıklılığı ekonomik liberalizm ile uluslararası insan haklarının gerekli olan –bir eşdeğerlik olmasa da– uyumunun birçok olumlu neticelerine sebep olmuştur. Doğrusu Marksist sol, piyasa özgürlüğü ile insan hakları arasındaki ilerlemenin işbirliği ilişkisine yönelik iddia ortaya koyan neredeyse tek kaynaktır.[foot]Kabul edildiği üzere, diğerleri “insan haklarını” somut harekeler ve hukuki rejimler olarak nitelendirmek yerine, neredeyse her zaman bir değerler bütünü olarak görme- ktedir Bkz., örn.John C. W. Touchie, Hayek And Human Rights:Foundations For A Minimalist Approach To Law(2005).[/foot] Düşünüldüğünün aksine, neoliberalizmi insan haklarının ilerlemesi için bir araç olarak tanıtmak, bunların ikisini suç ortağı olarak lanse etmekten çok daha yaygın bir yaklaşımdır.

    Bu hususta muhtemelen en dikkat çekici yaklaşım Ernst-Ulrich Petersmann tarafından savunulmaktadır. Ernst-Ulrich Petersmann’a göre insan hakları hukuku çok verimli gözükmese de, ekonomik özgürlük ile insan hakları arasındaki genel ilişki en nihayetinde kazançlı ve güçlü bir ilişkidir. Bunlardan ilkini veya ikincisini desteklemek aslında aynı sonucu verecektir.[foot]Ernst-Ulrich Petersmann, Time for a United Nations “Global Compact for Integrating HumanRights in the Law of Worldwide Organizations: Lessons from European Integration, 13 Eur. J. Of Int’l L.621, 621-22 (2002). Aynı zamanda bkz.Ernst-Ulrich Petersmann, Human Rights and InternationalTrade Law: Difning and Connecting the Two Fields, in Human Rights And International Trade (Thomas Cottier et al. eds., 2005).[/foot] Petersmann şu ifadeleri kullanır:

    “İnsan haklarından istifade etmek, en verimli ve demokratik şekilde işlerin hür vatandaşlar arasında bölünmesini sağlamayı; ekonomik refahı, seçim özgürlüğünü korumayı; sınırlar arasında sıkışmış olan kıt kaynakların, hizmetlerin, bilgilerin vatandaşların talep ve ihtiyaçlarına uygun olarak liberal ticaret aracılığıyla serbest akışını desteklemeyi, dağılmış bilginin ve ekonomik kaynakların kullanılmasını gerektirir.”[foot]Petersmann, Time for a United Nations, dipnot6, s. 629.[/foot]

    Bu bakış açısı altında, uluslararası insan haklarının ilerletilmesi ile ekonomik özgürleşme arasında su sızmamaktadır. Petersmann’ın bu iki fenomenin aidiyeti hakkındaki iyimserliği eleştiri oklarının hedefinde olsa dahi, ana akım uluslararası insan hakları hukukçuları genel olarak kendi normları ile standart piyasa düzenlemeleri arasında geniş bir uyumluluk öngörmektedir. Bununla birlikte, uluslararası insan hakları değerlerinin “küreselleşmenin” kötü gitmesi durumunda, bundan bağımsız olarak her zaman ayrı tutulması gerektiğini ifade etmektedirler.[foot]Philip Alston meşhur şekilde Peterman’ın amacını “uluslararası insan haklarını kaçırma, veya daha uygun söylemek gerekirse Hayek’leme” olarak ifade etmektedir. Bkz. Philip Alston, Resisting the Merger and Acquisition of Human Rights by Trade Law: A Reply to Petersmann, 13 Eur. J. Of Int’l L. 815, 816(2002).[/foot] Kabul gören bu görüşe göre, uluslararası insan hakları, genellikle insanların hayat şartlarını geliştiren uluslararası piyasa serbestleşmesi dönemine yol göstermek, ehlileştirmek ve “medenileştirmek” için hukuki ve diğer standartlar sunabilmektedir.[foot]Bkz. örn. Rhoda E. Howard-Hassmann, Can Globalization Promote Human Rights? (2010); David Kinley, Civilising Globalisation: Human Rights And The Global Economy 1-3 (2009).[/foot]

    Bu makalede – analitik olan durum ile tarihsel olan diğer arasında – insan hakları ve neoliberalizm arasındaki Marksist ve diğer ana akım pozisyonları kabul etmenin çok erken olduğu savunulmaktadır. İlk pozisyon dikkate alındığında, bazı zamanlarda birbirine çok kolay bağlanabilen iki fenomen arasında basit bir konjonktürü kanıtlamak dışında çok daha fazla analitik belirginlik gereklidir. İkinci pozisyon dikkate alındığında ise, günümüze kadar yaşananlar ve “neoliberalizm” başlığı altında çeşitlenmiş eleştiriler de göz önünde bulundurulduğunda, insan haklarının kapitalizmin kendi tarihi boyunca ortaya çıkardığı noksanları onarmada (tersine çevirmeyi bir yana bırakın) sunduğu katkının çok minimal düzeyde kaldığını gösteriyor. Temel insan haklarının elde edilmesi veya ihlal edilmesi noktasında kapitalizmin doğrudan ilişkilendirilmesi zorlama bir saptama olacaktır. Ancak şu kesindir ki, kapitalizme ilişkin tüm tarihsel kayıtlar göz önünde bulundurulduğunda, kapitalizmin en büyük kurbanı hem ulusal hem de küresel düzlemde “eşitliktir”. Bu “eşitliği” (mevcut kaynakların ve olanakların kullanılmasındaki eşitliği) 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve benzer şekilde ortaya çıkan uluslararası insan hakları hareketlerinde savunmaya tenezzül etmediği bir gerçektir. Şüphesiz küreselleşen neoliberalizm ile uluslararası insan hakları arasında aynı dönemde ortaya çıktığından ve paralel olarak geliştiğinden dolayı çok sıkı bağlar bulunmaktadır. Ancak Marksistlerin iddia ettiğinin aksine insan hakları ile neoliberalizm arasındaki etkileşimler o kadar da belirgin değildir. Aslında, bu ikisi arasındaki en önemli bağlantı kaçırılmaktadır: İnsan hakları devrimi sürekli olarak kendisini koruma altına almak adına normatif, gerçek bir zemin yaratma peşindedir; bu koşturma sırasında da neoliberalizmin eşitsizlik tavanını yükseltmesine karşılık vermede -bu duruma bir tanı koyma konusunda dahi– başarısız olmuştur.

    “Neoliberalizm”, özellikle sol söylemde, gerçekliklerinden ziyade, başka açıklamalar yapmak için bir zemin olarak kullanılmakta, genellikle daha geniş tartışmalar bağlamında önemli bir çıkış noktası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte, gerektiğinde güvenli bir liman olarak da konumlandırılmakta, uğruna şeytani düşünceler uzaklaştırılan, bir kutsal su gibi de kullanılmaktadır. Anlaşılabilir bir öfkeyi yansıtabilmesine rağmen, neoliberalizmin zaman zaman kötülüklere karşı koruyucu bir tılsım olarak yükselmesi aslında büyük bir kafa karışıklığının göstergesidir.[foot]Bkz. örn. Keally McBride, Neoliberalism:Its Untimely Life and Timely Death,paper presented at American Political Science Association annual conference, September 2013.[/foot] Yine de, David Singh Grewal ve Jedediah Purdy’nin belirttiği üzere, piyasa çözümleri ya da yerel ve uluslararası düzlemde devlet tasarrufları açısından bu konunun en azından tartışmaya dahil edilmesi, Amerikan hukuk camiasının şu zamana kadar bu konuyu sürekli olarak göz ardı etmesinden daha faydalı gözükmektedir.[foot]David Singh Grewal &Jedediah Purdy, Introduction: Law and Neoliberalism, 77 Law & Contemp. Probs., no. 4, 2014 at 1.[/foot]

    Ancak Amerika’nın ötesine geçildiğinde, neoliberalizmin insan haklarına ilişkin bir bilim kategorisi olarak öne çıkması bu ikisi arasındaki bağlantının doğasının, sonrakini düşünürken ilkini ihmal etme düşüncesi kadar ilgiyi hak ettiğini gösterir. Stephen Hopgood, yeni çalışmasında kişisel bir gözlem olarak “insan hakları, güç ve parada olduğu gibi, küreselleşen neoliberal demokrasinin sonuçlarından biri haline gelmiştir”demektedir.[foot]Stephen Hopgood, The Endtımes Of Human Rıghts 95 (2013).[/foot] Ayrıca şimdiye kadar Wendy Brown, Susan Marks ve başkaları gibi Marksistler insan hakları ile neoliberalizm arasındaki kronolojik rastlantıları makul bir saptamaya yetmeyecek kararsız ve doğrulanmamış iddialarla sunmuşlardır. Öyle ki, tarihsel “rastlantı” ve arkadaşlıklardan – ki neoliberalizm ve insan hakları arasında bunlar kesinlikle vardır– gerçek nedensellik ve ortaklığa daha çok uzun bir yol vardır. Brown, mevcut açıklamalarının merkezindeki klasik suçlamasında şu şekilde bir görüşle yola çıkmaktadır. “İnsan hakları söyleminin merkezinin diğer siyasal seçenekleri daha zayıf bir şekilde açıklayabilip açıklayamadığı veya nasıl açıkladığını ölçmeye çalışacağız.”[foot]Wendy Brown, “The Most We Can Hope For…”: Human Rights and the Politics of Fatalism, 103 S. Atlantic Q. 451, 461- 62 (2004)[/foot] Brown’un güçlü bir sonuç sunmak yerine açıkça daha fazla tartışma talep etmesi söz konusudur. Bu da diğerlerinin eş zamanlı olarak sunduğu kesin arkadaşlık ithamları ve yer değiştirme teorileri karşısında daha zayıf durmamaktadır.[foot]Bkz a.e, Aynı eserde, farklı yere götürmek konusunda çekingen de olsa, Brown insan haklarının neoliberalizmi global serbest ticaret ile meşrulaştırdığından ve bunu “eski liberal reformistlerin planlarında olduğu gibi aslında fazlasıyla etkisi olan açık reformları, iyilik yapıyormuş veya karanlık sonuçları engelliyormuşçasına göstermesinden yola çıkıyor” a.e., s. 461.[/foot]

    Farklı adalet düzenlerinin yer değiştirmesinin insan haklarının yükselişi sebebiyle etkilendiği görülse de, bu konuda daha kesin bir iddianın işe yaramayacağını düşünüyorum.[foot]İnsan hakları ve emperyal ajandalar arasındaki ilişki benim burada ele almadığım farklı bir konudur, ancak kendi görüşüm ortada kısmi bir nedensellik ilişkisinin daha güçlü olduğudur, zira ahlaki değerlerin yeri geldiğinde daha büyük güçler (ve aktörler) için rol oynayabildiğini görmüşüzdür.[/foot] İnsan haklarının her neoliberal kazanımın içeriği ile çakıştığını söylemek daha çok şey söylemek değil – tam aksine daha az şey söylemektir. Özellikle bu söylem yanlış bir şekilde neoliberalizmin dünyada her ilerlemek istediğinde insan haklarınagereksinim duyduğunu ya da vice versa insan haklarının her ilerlemek istediğinde neoliberalizme gereksinim duyduğunu ortaya koyacaktır. İnsan haklarının yükselişinin günümüzün piyasa temelciliğiyle ne kadar zayıf bir şekilde bağlantılı olduğunu belirtmek önemli bir çıkış noktasıdır. Kanaatimce, ikisi arasında yalnızca zayıf bir ilişki bulunduğunu saptamanın insan haklarının son birkaç yüzyıldaki olağanüstü yükselişinin tarihsel yargılamasında önemli sonuçlar ortaya çıkaracağını düşünmekteyim.

    İnsan haklarını neoliberal çağın serbest piyasa zaferini nedensel olarak azmettirdiği konusunda mazur görmek, sonuç olarak bu durumun bugünkü önemine ilişkin herhangi bir savunma içermeyecektir. Bu durum yadsınmamalıdır. Zira insan haklarının neoliberal gelişmelere karşın bir nevi vicdani kaldıraç etkisi sağladığını düşünmek kayda değerdir. Ancak insan haklarının sağladığı normatif kılavuzluğun değeri tartışılmaz olsa dahi, burada ortaya çıkan sorunun saptanması gerekmektedir. İnsan hakları kılavuzluğu çoğunlukla bir dizi tembihten başka anlam taşıyamamaktadır. Daha da kötüsü ise, insan hakları neoliberalizmin basit sonuçlarına yönelik asgari bir koruma alanı yaratmaya odaklandığında (ki bunlar bazı durumlarda önemli katkılar da sunabilir) eşitsizliğin yerel ve küresel alanda açtığı yaralarla yüzleşmekte yetersiz kalmaktadır. Daha az tedirgin edici olmakla birlikte, insan haklarının kısa zamanda neoliberal kardeş düşmanıyla küresel düzlemde paylaştığı alanda yeterli değişiklikleri yapmadığını savunmak çok daha kolaydır. İkisi de bu düzeni seyrettikleri için ayıplanmış ancak bu düzeni engellemede güçsüz olmuşlardır. İnsan haklarının en azından hukuki olarak benimsenmiş, kurulmuş olduğu hallerde dahi neoliberalizmin tehdit ettiği ana değer olan eşitliğe dair söyleyecek hiçbir sözü olmamaktadır. Bu durumda her ikisinin de faydalı kaynaklar olduğunu söylemek zorlaşmaktadır.

    Eğer benim Marksizm ile ana akım görüş arasında konumlanan görüşüm kabul edilir ise, neoliberalizme ilişkin anlaşılır öfkeden dolayı insan haklarına karşı çıkmakta eleştirel veya siyasal hiç bir zemin bulunmayacaktır. Bunun yerine, mevcut dönemin ekonomik dönüşümleri, bu dönüşümleri formüle etmek veya bunlara ilişkin daha ciddi analitik açıklamalar bulmak isteyenlere ağır bir yük yüklenecektir ve onlara bu zamana kadar karşılaştıklarından çok daha çetin bir politik direniş gösterilecektir. Dolayısıyla insan hakları söylemleri ve hareketlerinin eşitsizlik konusuna geldiğinde bir şey sunacakları mümkün görünmediğinden ve bu konu için mücadele vermediklerinden – insan hakları söylemleri, yaklaşımları ve hareketleri tarihsel yoldaşını suç ortağı yaptığı yönündeki eleştirilerden kaçınmak için sosyoekonomik alan dışındaki minimalist görevlerine odaklanacaktır.

    Bu makale, güncel tartışmalardaki kendine özgü önemi ve bunlara uygulanması sebebiyle, Karl Marx’ın haklar teorisi ile başlayarak, neoliberalizm ile insan hakları arasındaki ilişkiyi Marksist pozisyonlar bütününde inceleyerek bu sonuçlara ulaşmayı amaçlamaktadır. Daha sonrasında, bu teorinin uluslararası insan hakları ile kapitalizmin neoliberal dönemini benzer şekilde irdelemek için yalnızca bir başlangıç noktası olduğu vurgulanacaktır. Makalenin diğer kısmında bu ikilinin yirminci yüzyılın sonlarında yaşadığı yoldaşlığa odaklanacak, bunlar arasındaki uyum ve uyumsuzluğu irdelemek için eşzamanlı kayıtlarını not düşecektir. Son kısımda ise neoliberalizmin asıl sonucunun eşitsizliğin azaltılmasını engellemek olduğu hallerde insan haklarının ne kadar minimum düzeyde koruma sağlayabildiği anlatılacaktır. Görülecektir ki, mevcut insan hakları rejimleri tek bir formül üzerinde yoğunlaşırken hiyerarşik eşitsizlik tavanı tutarsızca yükselmiş ve bunun yeniden inşa edilmesi için çok az çaba gösterilmiştir.

    II
    Hakların Cennet Bahçesi

    İnsan haklarını “neoliberal” kapitalizm için bir “özür” gibi görmek için çok çalışmanın yapılması –şu zamana kadar yapılmışlardan kesinlikle çok daha fazla çalışma yapılması- gerektiğini söyleyerek başlamalıyız. Bunun sebebi kısmen de olsa Karl Marx’ın metinlerinin bıraktığı boşlukların doldurulması ile ilgilidir. Bu konuda iki çakışan sebep bulunmaktadır. İlk olarak, Marx’ın haklara ilişkin kendi beyanında, uluslararası insan haklarının bugün kurumsal olarak ne kadar yeni olduğunu hatırlatan değişik fazlar bulunmasıdır. İkinci olaraksa, Marx’ın tanıklık ettiği küreselleşen kapitalizm ile günümüz arasında önemli farklılıklar bulunmasıdır. Marx’ın çalışmaları hak kuramı üzerinde düşünmek için önemli kaynaklar sağlamaktadır. Buna karşın günümüz kapitalizminin “neoliberal” formuna ve yine günümüz hak hareketlerinin küresel reformculuk özelliğine karşı yabancı ve sessiz kalmaktadır.

    Marx, elbette, “insan haklarına” dair en ünlü eleştirisini Yahudi Sorunu Hakkında adlı eserinde vermektedir. Bu eserde Marx, kendi tasavvur ettiği “insan özgürleşmesi” ile kıyasladığı “siyasal özgürleşmenin” Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi nezdinde ne kadar başarısız kaldığına dikkat çekmektedir.[foot]Bkz. Karl Marx &Friedrich Engels, The Marx-Engels Reader (Robert C. Tucker ed., 2d ed. 1978).[/foot] Ancak bu dönemsel metinde, Marx insanlık tarihinin büyük bir kısmı boyunca insan haklarının ana niteliğinin ne olduğu hakkında faydalı bir görüşe varmaktadır: insanlar uzun bir süre boyunca sadece devlet yapısı içinde varlık ve farkındalık kazanabilmiştir.[foot]Bkz. a.e., s. 24-24[/foot] Kuşkusuz, doğal haklara ilişkin siyasal söylemin karşılıklı empati ile ortaya çıktığı, daha da önemlisi kapitalist sosyal ilişkilerin doğumu ile genişlediği konusunda hiç şüphe yoktur. Marx neticede hak kavramını özgün devletçi çerçeveyle sınırlamanın yanıltıcı olduğunu anlamıştır.[foot]Klasik argüman olarak C.B. Macpherson, The Political Theory Of Possessive Individualism: Hobbes To Locke (1962).[/foot] Ancak Fransız Devrimi’nin 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’ni erken bir kaynak olarak ele almakla, Marx, doğal hakların ahlaki felsefesinin tarihsel olarak devletin (ulus devletin dahi) siyasal olarak işlevselleştirilmiş temsiline dayandığına da inanmaktaydı.[foot]Richard Tuck gibi tarihçiler Marx’tan çok daha derin bir nedensellik ilişkisi saptamıştır. Zira Marx erken modern dönemdeki doğal hukuk teorisi ile hakların yükselişine ve önemli, uzun dönem siyasi değerlerin farkında olan modern devlete farklı bakmaktadır. Bkz. Richard Tuck, The Rights Of War And Peace: Political Thought And The Internation- al Order From Grotius To Kant (2001). Ben de Tuck’ın genel argümanını kendi kitabımda uluslararası insan haklarını çözümlerken az çok takip etmiş bulunuyorum. Bkz. Moyn, dipnot 1, bölüm 1.[/foot] Marx bu birlikteliği tesadüfi bir hata olarak değerlendirmemişti; onun için bu tam tersine hakların yükselmesinin temel özelliklerinden biriydi. Lafzi olarak başka bir anlatımla, Marx’ın insan haklarına ilişkin eleştirisidevlet içindeki siyasal özgürleşmeye yönelik kalmıştır. Eğer Marx’ın eleştirisi hakların soyutlanmasına yöneltilirse, bu halde (kurumsal olarak somut ve tarihsel olarak belirgin olmaktan ziyade) bir devlet tarafından sağlanmış siyasal vatandaşlık forumunun içinde bir soyutlanma olarak karşımıza çıkacaktır.[foot]Burjuvazi rejimi haklarına cevap verirken bu yüzden dev- let ve sivil toplum arasındaki farklılaşmanın tasfiye edilmesi gerekiyordu, ve bu Engels’in belki de sonradan belirttiği “devletin sönmesine” tekabül ediyordu.[/foot]

    Marx’ın, özgürleşmenin temsilcisi olarak, devletin sınırlandırılması açısından ısrarı ve devlet eliyle yapılan hareketlere karşı rahatsızlığı, yirminci yüzyılın anti-kolonileşme çağında birçok kişi tarafından küçümsenmişti. Aslında kendisi de bireysel haklara verdiği önemi çerçevelendirirken,en temel yaklaşımında global kapitalle ilişkisini kurmamıştır. Marx’ın eleştirisi ahlak temelli felsefe açısından hakların kolayca soyutlaştırılmasına dönüşebilecektir. Ancak dönüşse de dönüşmese de nihai olarak bu bakış açısını modern uluslararası ve küresel insan hakları siyasetine uygulamak önemli ölçüde teorik çalışma gerektirecektir. Aslında pozitif hareketlilik yaratan ve yeni kanuni opsiyonlar sunan uluslararası insan hakları siyaseti Marx’ın devletçi düzlemdeki yöntemler ve Fransız devriminde gözlemlediği kurumsallaşmış hak siyaseti eleştirilerine cevap niteliğindedir. En nihayetinde, insan hakları aktivistlerinin tercih ettiği yol bu olmasa da, devletin burjuva merkeziyetçiliğive bu düzende çalışan insanları hareketlendirmesi, küreselleşmenin hak alanında ana oyunculardan biri olduğunu göstermektedir.

    Tüm bunlar “insan hakları” ile “modern kapitalizm”in (“neoliberalizmi” de içerecek şekilde) birbirini tetikleyebileceği anlamına gelmektedir ve bu Marksistler dahil, hatta özellikle onlar için her zaman aşikâr olmayabilecektir. Marx’ın Yahudi Sorunu Hakkında adlı metninden sonraki teorik gelişimi hak alanında sağlam bir zemin sağlamaktadır. Ancak bu gelişim bir o kadar da önemli engeller barındırmaktadır. Güncel araştırmaların gösterdiği üzere, ilk başlarda Marx ilerici bir reformun ortaya çıkmasında hak arama alanına başvurmaya sıcak bakmamaktadır.[foot]David Leopold, The Young Karl Marx: German Philosophy, Modern Politics, And Human Flourishing 150-63 (2009); Justine Lacroix &Jean-Yves Pranche, Karl Marx fut-il vraiment un opposant aux droits de l’homme?: Amancipa- tion individuelle et thgorie des droits, 62 Revue Francaise De Science Politique 433 (2012) (her ikisi de Marx’ın hakların özgürleşmek için ortaya çıkarılışını ortaya koyuyor)[/foot] Gerçekten de, Andrew Sartori’nin de belirttiği üzere, liberalizmin kurucu özgürlük vaadi ve onun Marx’ın anladığı biçimde haklara ilişkin söyleminin, kapitalizmin yükselişini ve bunun aleni olarak meydana getireceği zararları gizlediğini belirtmektedir.[foot]Andrew Sartori, Liberalism In Empire: An Alternative History (2014). Makalenin bu bölümünün hazırlanmasında Profesör Sartori’nin yardımları için minnettarım.[/foot] Ancak asıl zorlu kısım Marx’ın haklara ilişkin nihai eleştirisinin genel kaldığına ilişkindir. Marx -kendi zamanında varsa da ilgisini çekmeyen- uluslararası insan hakları rejimlerine ve hareketlerine karşı dar analizler yapmaktan kaçınmıştır. Bu kısıtlı analizlerden ziyade Marx, sermayenin küreselleşmesi, mülkiyet anlayışı ve sosyal soyutlanma ilişkilerine odaklanmıştır.

    Yahudi Sorunu Üzerine adlı gençlik dönemi eserinden sonra Marx, önceki tariflerindeki devletçi vurguyu değiştirmek için burjuva haklarına ilişkin sunumunu değiştirmiştir. Ancak bu teorik kaymalar aslında gerçekten (potansiyel olarak) küreselleşen piyasa ilişkilerinin bireysel hakları rahatlıkla yasal form olarak değerlendirebilecek sosyal soyutlamaların gerektiği izahatına dikkat çekmekteydi. Bu sebeple Marx’ın Kapital’deki iddiasına göre kapitalist piyasa:insanların doğuştan gelen hakları için bir Cennet Bahçesidir (Garden of Eden)..[Orada bireyler] kanun önünde eşit olan özgür insanlar olarak anlaşmalara varırlar. Onların anlaşması müşterek iradelerinin ortak hukuki ifadesinin sonucudur..Bazı şeylerin önceden tesis edilmiş uyumuna uygun olarak veya alim bir öngörünün teşviki altında, bu kişiler müşterek faydaları, ortak mutlulukları ve ortak çıkarları için çalışırlar.[foot]Karl Marx, Capital: A Critique Of Political Economy 280 (Çev. Ben Fowkes, 1976).[/foot]

    Marx’ın eleştirisinin değişmiş formunda bile,- piyasaların modern küreselleşmesi ve mülkiyet hakkına uygun olan- genel izahatı ile son yıllardaki uluslararası insan hakları rejimlerinin ve hareketlerinin özelliklerini yakalama ihtiyacında olan daha spesifik izahatı arasında çok önemli değişiklikler bulunmaktadır.[foot]Marx’ın yazdıklarına bakıldığında, doğal haklar ve insan hakları kendisinin zamanında özgür sözleşme ve özel mül- kiyet için bir meşruiyet zemini oluşturuyordu. Bugünkü neo- liberaller on dokuzuncu yüzyıldaki arkadaşlarına nazaran ekonomik liberalizmi savunurken doğal haklar veya insan haklarını çok daha nadir kullanıyor. Sebebi de reformistler- in ve hümanistlerin kendi amaçları doğrultusunda bu dili daha başarılı bir şekilde benimsemesidir. Karşılaştırmak için bkz. Robert Green Mccloskey, American Conservatism Inthe Age Of Enterprise 1865-1910, ch.5 (1951) (entitled “Judicial Conservatism and the Rights of Man”), ve Samuel Moyn, Nationalism and Capitalism as Nineteenth-Century Rights Movements, in Oxford Handbook Of Human Rights History (Devin O. Pendas ed.) (her ikisi de ondokuzuncu yüzyılda liberal hakların popülaritesini ortaya koyuyor)[/foot]

    En nihayetinde “neoliberal kapitalizm” kapitalizmin tarihinde Marx’ın hiç bilmediği bir alandır. Benim buradaki amacım açısından çok daha önemli olan, bugün insan haklarının küresel piyasa ilişkilerinin mevcut şeytani formunu değiştirebilecek ve hatta tersine dönüştürebilecek bir güç olarak sunulmasıdır (ancak savunduğum üzere, bunun gerçekleşmesi noktasında sağlam bir inancım bulunmamaktadır). İnsan hakları kuramı hukuki düzenlerle, sürekli değişen siyasetle, sözleşme özgürlüğünün korunmasıyla ve özel mülkiyet ile etkileşimini kaybetmiştir. Buna karşın, Birleşmiş Milletler’den sözleşme yapma mekanizmalarına kadar insan hakları rejimlerinde ve Uluslararası Af Örgütü’nden küresel anti-yoksulluk kampanyalarına kadar insan hakları hareketlerinde amaç diğerlerinin yaşadığı zorlukları iyileştirmek, hatta hakkaniyetli bir paylaşımda ısrar etmektir. Bugün insan hakları ile ilgili ne denilmek istenirse istensin, bu düşünceler Marx’ın önceki eserinden keskin bir şekilde uzaklaşmalı ve temel olarak Marx’ın sonraki eserleri üzerine yoğunlaşmalıdır. Zira Marx’ın neoliberalizm ve insan haklarını bugünkü bilinen şekliyle teorileştirmesi mümkün değildi. Ancak, insan hakları noktasında yapılan ana itiraza Marx’ın da katılacağını söylemek yanlış olmayacaktır: Neoliberalizm ile aynı tarihsel dönemi paylaşmasına rağmen, insan hakları neoliberalizmi yerinden etmek için hiç çaba sarf etmemiştir.

    III
    İnsan Hakları ve Neoliberal Ekonomi Birliktelik ve Uyumsuzluk

    Neoliberalizmin ortaya çıkış teorileri geçmişten günümüze hızlı ve heyecan verici bir literatürün konusu olmaya devam etmekle birlikte, aslında temeli fazlasıyla basittir. Yirminci yüzyılın ortasında devlet temelli büyüme ve dağılım beklentisi belirginleştiğinde, Friedrich Hayek ve ilk başlarda pek tanınmayan yurttaşları, on dokuzuncu yüzyıl ekonomik liberalizm anlayışının kompleks bir yeniden doğuşunu teklif ederek, batının refah devletini komünist ekonomi planlaması ile ilişkilendirmiştir (tam da aslında refah devletlerinin liderleri komünist meslektaşları ile global bir mücadelenin içine girmek üzere iken). Otuz yıl sonra 1970’lerin ortasında, refah devleti projesinin yarattığı ekonomik krizin içinde, neoliberaller bir anda kendi görüşlerini ileri sürebilecekleri bir açıklık bulmuştur.[foot]Bkz. Angus Burgin. The Great Persuasion: Reinventing Free Markets Since The Depression (2012).[/foot] Neoliberalizm tarihinin geri kalanı bu dönüm noktasından sonra bilinir hale gelmiştir: Kuzey Atlantik endüstri bölgesiyle birlikte uluslararası programlar global güneye doğru (daha da önemlisi eski komünist Doğu Avrupa’ya doğru) karşıt güçlerin zararına kapital hareketini canlandırmıştır.[foot]Entelektüel temeller için, Burgin dışında, dipnot 26, bkz. Serge Audier, Nto- Liberalismes: Une Archeologie Intellec- tuelle (2012). Günümüze kadar neoliberalizmin genel tarihi sürpriz şekilde entelektüeldir ve 1970’lerde kanunlaştırılmış politikalar hakkında hiçbir benzer çalışma bulunmamak- tadır. Ancak erken dönem resimler ve yapıtaşları için bkz. David Harvey, The Road From Mont Ptlerin: The Making Of The Neoliberal Thought Collective (Diethelm Plehwe &Philip Mirowski, Eds., 2009); David Harvey, A Brief His- tory Of Neoliberalism (2005); See Also Johanna Bockman, Markets In The Name Of Socialism: The Left-Wing Origins Of Neoliberalism (2011); Colin Leys, Market-Driven Politics: Neoliberal Democracy And The Public Interest (2003); Jamie Peck, Constructions Of Neoliberal Reason (2013). Kapitalist gerilemelere, (yapısal kuvvetlere değil de) ağır bir şekilde ekonomi mesleğine dayanarak yazılan cevap için bkz. Never Let A Serious Crisis Go To Waste: How Neoliber- alism Survived The Financial Meltdown (2013).[/foot] Şaşırtıcı şekilde, bu basit hareketlenme insan haklarının yükselişi ile sayısız paralellikler içermektedir. En nihayetinde uluslararası insan hakları 1970’lerde yeni bir kavram değildi ancak bu on yılın ortasında yeni koşullarla birlikte bir gecede prestijini arttırmayı başarmıştı. Ve 1970’ler boyunca (günümüzde de) uluslararası insan hakları politikalarının birincil hedefi post-kolonyal ve kalkınmacı devletler olmuştur (ve olmaya da devam etmektedir). Bu rastlantılar (Marksist tabirle) “kaza eseri değildir.”

    Bu çıkarım için verilebilecek en makul açıklama insan hakları ve neoliberalizmin hem bir selef, hem de bir hedef paylaşmasıdır: Refahçı batı ve kuzeyde zaten mutlak hakim olan kalkınmacı devletçilik artık global güney ve Doğu Avrupa’da da belirgin etki yaratmaya başlamıştır. Farklı şekilde belirtmek gerekirse, insan hakları ve neoliberalizmin ikili çıkışında karşılarında duran ortak geleneksel düşmanlar ve negatif koşullar en sonunda prestij kaybetmiştir. Kuzey Atlantik boyunca görülen ulusal-refahçı taahhütler normalde kolektivist şartlarda savunulurken, tam da insan hakları ve neoliberalizm başarıya ulaşmaya başlarken güçsüzleşmiş, hızlı büyüme ve özerk ekonomi peşindeki post-kolonyal kalkınmacı ulusal-devlet eğilimleri buna katılmıştır. Söz konusu ayrılıklar yaşanmadan, bu ortak geçmişe karşı çıkılan yolda ne uluslararası insan haklarının ne de neoliberal politikaların 1970’lerin ortasında benzer şekilde aniden yükselmesi mümkündü.

    Neoliberalizm ve insan hakları temel ideolojik yapıtaşları da paylaşmaktadır. En açık olanı, her ikisinin de bireye verdiği birincil değerdir. Her ikisinde de bireyin özgürlüklerine kolektivist girişimlerden daha fazla değer atfedilmektedir. Daha da ilginci, devlete, özellikle de ulusal-devlete karşı ortak bir antipati ya da en azından bir şüphe beslemektedirler. Zira her ikisi de devletin ahlaki değerlerini (politik reformları kanunlaştırmak adına o yapıyı kullanmalarına rağmen) reddetmektedir.

    Neoliberalizm ve insan hakları benzer negatif tarihsel koşullar ve ideolojik yapı taşları paylaşsa da, sorulması gereken soru bu ortak izlerin iki fenomenin nedensel bağlılığının boyutlarını yanlış yansıtıp yansıtmadığıdır. En nihayetinde insan haklarının piyasa temelciliği ile dostluğu belli bir yere kadar gidebilecektir. Açıkçası insan hakları taraftarlarına göre de, insan hakları bir umut ve reform ışığı olarak kabul görmekte ve tipik olarak totaliter ve otoriter devletlere karşı yöneltilmektedir. Bu tür devletler bugünün dünyasında pek çok yerde bulunmakta ve insan hakları savunucuları da bu devletlere karşı politikalarını ekonomik ilişkilere hiçbir bilinçli bağlılık hissetmeden sürdürmektedir (daha doğrusu, bilinçli ancak sosyal adaletin sağlanması temelinde düşünerek sürdürmektedir). Devletlerin zulmü, despotluğu ve yanlış yönetimlerine karşı dikilen insan hakları hareketi sonuçta ulusal refah devletinin geri dönüşüne yönelik bir tarife sağlamamaktadır. Böylesi bir geri dönüşü tek başına sağlamasına da zaten imkan bulunmamaktadır.

    Dolayısıyla, insan haklarının neoliberal çağın ortaya çıkışını nasıl takip ettiğini hızlıca değerlendirmek gerektiğinde, sorunlu bir kronolojik eşzamanlılık, negatif koşullar ve belirsiz akrabalık tanımlamaları içinde kaybolunabilmektedir. Tüm bunlar belki de neoliberalizm ve insan hakları arasında zayıf da olsa bir suç ortaklığına işaret etmektedir; ancak bu kesinlikle zalimane bir sinerjiye tekabül etmemektedir. Bu iki fenomen arasındaki paralelliklere rağmen, bütüne bakıldığında 1970’lerdeki başarı anlarının birbirlerinin başarılarına dayanıp dayanmadığı bambaşka bir konudur. Söz konusu durumun varlığından şüphe duymak için de pek tabi birçok sebep bulunmaktadır.

    Global prensipler aracılığıyla uluslar üstü bir siyasi hareket şekillenmeye başlamış, insan hakları kuramı Birleşmiş Milletler belgeleri ve usulleri altında çok belirgin şartlarda değişmiş ve canlandırılmıştır (1948 yılına ait İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve ona dayalı uluslararası denetim prensipleri de buna dahildir). Birleşmiş Milletler’in dışında bu hareketin yayılmasında üç temel sebep-sonuç ilişkisi bulunmaktadır: (1) Soğuk Savaş’a dayalı kişisel bağlılık hissedilen değerlere (özellikle de sosyalizme) inancın kaybolması ve bunun varsayımsal olarak yeni “apolitik” hareketlere yaraması; (2) uluslararası sistemde devlet meşruiyetinin sağlanması için insan haklarının bir dil olarak öne sürülmesi, sürpriz şekilde bu durumun ilk önce Amerika başkanları ve Batı Avrupalı liderler tarafından desteklenmesi; (3) anti- kolonileşmenin başarıya ulaşması; batı başkentleri tarafından yeni hak temelli bir uluslararası denetimin talep edilmesi ve bunun bir anda kabul edilebilir görülmesi.[foot]Bkz. Moyn, dipnot 1. Daha fazla faktör için aynı zamanda bkz.The Rebirth of Politics from the Spirit of Morality: Ex- plaining the Human Rights Revolution of the1970s, in The Breakthrough: Human Rights in the 1970s 226 (Jan Eckel &Samuel Moyn Eds., 2013). On The American Case, See Barbara J. Keys, Reclaiming American Virtue: The Human Rights Revolution Of The 1970s 75-152 (2014).[/foot]

    Neoliberalizm ve uluslararası insan haklarının paralel yükseliş rastlantısına yönelik yapılan tartışmalardan biri,Amerika kıtasının güneyinde 1973 sonrası yaşanmış bir örnek ile somutlaştırılabilmektedir. Bilindiği üzere, General Augusto Pinochet 1973 darbesindeki düşüşü sonrası Milton Friedman’ı danışmanı olarak atamış ve neoliberal Mont Pelerin Society ile birlikte Şili’de belli toplantılar yapmıştır. Gerçekten de Naomi Klein bu örneği kendi neoliberal “şok” yaklaşımının başlangıcı olarak nitelendirmektedir.[foot]Klein, dipnot 1, s. 7.[/foot]Bugüne kadar yazılmış en popüler neoliberalizm tarihi olarak nitelendirilebilecek bu kitabın bir bölümünde Klein insan haklarının nasıl kapitalizm ve terör arasındaki ilişkiyi “at gözlüğüyle” göz ardı ettiğini ele almaktadır.[foot]a.e., s. 118-21[/foot] Bu çerçevede Klein haklı olarak, Uluslararası Af Örgütü’nün salt belirli devlet ihlallerine karşı bilgisel politikalara yoğunlaşmak adına yapısal sorunlara gelindiğinde (örneğin sınıf mücadelesinde ve Marksist’lerin gördüğü karşı devrimde) tavır almadığını ifade etmektedir.[foot]a.e., s. 118-19[/foot] Susan Marks da bu duruma katılarak “neoliberal yapılaşmanın sonuçları toplumu ısırmaya başladığı zaman, aktivistlerin eleştirilerini devlet ihlallerini açıklamakla sınırlandırdığını, asıl bu ihlalleri mümkün kılan koşulları sorgulamadığını” belirtmektedir.[foot]Marks, dipnot 1, s. 9.[/foot]

    Latin Amerika’daki yanlış yönetim şekillerine karşı yeni uluslarüstü bir hak hareketinin varlığı yerinde (ve tabi ki önemli) olmakla birlikte, tam olarak neyin amaçlandığının neyin amaçlanmadığının açıklığa kavuşturulması önem teşkil etmektedir. Günümüz itibarıyla bilindik olan bu bilgisel aktivizmin ilk çıkış sebebini kimse darbelerin kendilerine ya da Pinochet hükümetine karşı getirilen eleştirilerin bastırılması veya diğer otoriter rejimler olarak nitelendirmemektedir.[foot]Belirtilen hususu ortaya koymak için daha derin bir hikayeye ihtiyaç duyulmaktadır. Benim bildiğim kadarıyla sadece 1973 yazında kendi ülkelerindeki darbe sonrası Uruguay tehcirleri sırasında, ve daha sonrasında içselleştirilmiş solculuğun karşısında insan haklarının tanıtılarak benimsenmesi ve diğer on yıllara sıçraması sırasında bu gibi durumlar gözlemlenmiştir. Bkz. Ania Markarian, Left In Transformation: Uruguayan Exiles And The Latin American Human Rights Networks, 1967-1984 67-106 (2005).[/foot] Marks’a nazaran Klein, eğer biri suçlu ilan edilecekse bunun rejimin içindekiler değil, ancak rejimi dışarıdan eleştirenler olabileceğini belirtmektedir. Zira tarihin o döneminde rejim içindeki kişilerin çatışmayı yoğunlaştırdığı alanı dar tutması ve ekonomi temelli devlet terörünü göz ardı etmesi kaçınılmaz olmuştur. Klein’a göre “İnsan hakları hareketinin her şekli fazlasıyla sınırlandırılmış alanlarda işleyebilmektedir… Etkilenen ülkelerde… ortadan kaybolmalarla ilgili olarak politik veya ekonomik ajandalardan bahsetmiyorlardı çünkü bunu yapmak kendilerinin de kaybolması riskini beraberinde getiriyordu.”[/foot]Klein, dipnot 1, s. 149[/foot] Klein aynı zamanda şunu da ekleyebilirdi. Uluslar ötesi insan hakları hareketi yapısal eleştiriler yapmamanın bedellerini tarih boyunca ödemiştir. Buna rağmen bu hareket, ayrıştırıcı devrimci politikaların aksine, koalisyonlar kurarak yoluna devam etme gayesini muhafaza etmiştir. Bu süreçte yine de uluslararası sol ayakta kalmış ve insan hakları kuramı 1970’lerde belirli başarılara imza atmıştı. Bunun sebebi de solun birçok ülkedeki vahşi baskılara maruz kalmasına rağmen yeri geldiğinde başarılı şekilde insan hakları hareketlerine paralel olarak diktatöryal yönetimleri açığa çıkarmak için doğru koalisyonlar kurmuş olmasına bağlanmıştı. Klein haklı bir biçimde “insan hakları hareketinin Chicago okulu ideolojisinin ilk kanlı deneyinden yara almadan kurtulmasına yardım ettiğini” belirtmiştir.[foot]a.e.[/foot] Bu bağlamda insan hakları hareketine getirilen suçlamalar aslında diğer kuvvetler (tarihte kendisi için açık bir alan var iken solun ilerlemesindeki eksiklikler ve hatalar) düşünüldüğünde ağır kaçabilmektedir. Ayrıca Klein “insan hakları hareketinin cuntanın en kötü suiistimallerine son verilmesinde çok belirleyici bir rol oynadığının” da farkındadır.[foot]a.e., s. 147[/foot]

    Klein’ın günümüze kadar eleştiriler getiren kitabının geri kalan hiçbir bölümünde insan hakları hareketinden (kendi kritiklerini oluşturmak adına bilgiler sıralamaktan başka) bahsedilmemektedir. Her halükârda, neoliberalizm ve insan haklarının 1970’lerdeki tartışılabilir nedensellik ilişkisinden daha da enteresanı, iki hareketin 1980’lerde devamlılığı, erginliğe ulaşmaları ve 1990’larda neredeyse tam olarak ulusal ve uluslararası arenaya hâkim olmasıdır. Uluslarüstü sol dünya çapında 1970’lerde yaşamaya devam etse de, 1980 ve 1990’larda (bugün de aynı şekilde) insan hakları şablonları sol söylemlere göre tüm dünyadaki reformcu bireylerin ve grupların hayalini süslemiştir ve günümüzde de süslemeye devam etmektedir – ve birçok toplumsal fenomen ile nedensellik ilişkisinin kurulmasında da hakkının verilmesi gerekmektedir. (Neoliberalizmin başarıları karşısında bir “sosyal direniş” olduysa da, sol bununla hem pratikte, hem de teoride etkili mücadele edememiştir.[foot]Bkz. Social Resilience In The Neoliberal Era (Peter A. Hall&Michale Lamont eds., 2013).[/foot])

    Latin Amerika ve özellikle başka bölgelerde insan hakları patlaması ile neoliberal zaferin ilişkisinin nasıl çerçevelendirmesi gerektiği hala tamamen ucu açık bir araştırma sorusudur. Her yerde ve her politik süreçte bu durum aynı mı gelişmiştir? Şahsen ben insan hakları hareketinin her yapısal ve “politik” kritiği susturduğunu ve neoliberal çağın da bu şekilde doğrudan çok daha makul ve inandırıcı şartlara kavuştuğunu düşünmüyorum. Bu kesin tespiti yapabilmek için çok daha fazla çalışmamız gerekmektedir. Mary Nolan’ın temkinli şekilde ortaya koyduğu gibi “Farklı ülkeler ve farklı haklar nezdinde insan hakları ve piyasa temelciliği arasında sadece tek bir ilişki bağı bulunmamaktadır.”[foot]Mary Nolan, Human Rights and Market Fundamentalismin the Long 1970s, in Towards A New Moral World Order: Menschenrechtspolitik Und Volkerrecht Seit 1945 172, 174 (Norbert Frei &Annette Weinke eds., 2013). Bu makale ara- daki ilişkiyi tam anlamıyla saptamak isteyecek kapsamlı bir araştırma için gerekli olan önemli bir ön çalışmadır. Aynı zamanda bkz. Mary Nolan, Gender and Utopian Visions in a Post-Utopian Era: Americanism, Human Rights, Market Fundamentalism,44 Cent. Eur. Hist. 13 (2011).[/foot] Aynı gözlem farklı zaman ve siyasi gelişmeler içinde yapılabilecektir. Temelde uzak gibi gözüken bu yol arkadaşlığının tarihi daha tam olarak yazılmış değildir.

    Bana göre, neoliberalizm ve insan hakları arasındaki ilişkiyi anlatmanın en iyi yolu, mevcut araştırmalar dahilinde bakıldığında, ikisinin paralel gidişatıdır ve (Susan Marks’ın muhteşem çalışmasında ima ettiği gibi) trajik sonuçlar doğuran sosyal ıstırapların temel sebeplerine eğilmemeleridir.[foot]Bkz. Susan Marks, Human Rights And Rootcauses,74 Mod. L. Rev. 57 (2011).[/foot] Yine de bu saptama kısmen isabetlidir, zira insan hakları adaletsizliği yorumlamak ve tespit etmek açısından düşünülebilecek diğer tüm sistemlere nazaran çok daha başarılı koalisyonel bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır. Kitabım Son Ütopya’da bahsettiğim üzere, uluslararası insan haklarının prestijinin ve devamlılığının sağlanması ancak temel soysal ilişkileri hesaplamalarına katmasına bağlıdır. Bunun başarılması da ancak bu konularda sorumluluk hissetmesi ve ahlaki açıdan kendini kusurlu addetmesi ile mümkündür.[foot]Bkz. Moyn, dipnot 1.[/foot] Söz konusu programlı sessizlik ve sosyal temeller yaratma noktasındaki kifayetsizlik iddia edildiği gibi insan hakları politikalarının bilgisel yaklaşımının “yüzeyselliğinden” kaynaklanıyor ise de, bu politikaların tek başına veya birincil olarak suçlanabilir olması mümkün değildir. En nihayetinde ortada birçok kuvvetin yarattığı ikna etmekten yoksun bir yapı ve programsız bir düzen var iken, bu düzenin salt insan hakları hegemonyası ile yaratıldığına inanmak mantıksız olacaktır.

    Eğer yukarıdaki yaklaşım –ve bir sebep-sonuç ilişkisinden ziyade ortada sadece bir tarihsel rastlantı olduğu– kabul edilirse, o zaman analizimizde insan haklarını suçlama (veya günah keçisi ilan etme) şansı daha da azalacaktır. O zaman ortaya çıkan sonucun aslında bir yapısal düşünce sistemi ve aktivist politik strateji yoksunluğundan kaynakladığı ileri sürülebilecektir. İnsan hakları daha geniş çapta bir sendromun semptomu olarak gözükmektedir. Dolayısıyla bu hareketi eleştirme dozunun da değişmesi gerekecektir. Eleştiriler karşısında, insan haklarının belirli görevlerde kullanışlı olduğu (örneğin devlet suiistimallerini ortaya çıkarmak), ancak başka alanlarda yetersiz kaldığı ve hem yeni analiz sistemleri hem de ulusal ve uluslararası yeni aktivizm şekilleri ile desteklenmesi gerektiği belirtilebilecektir.

    IV
    Sosyo-Ekonomik Düzlemde İnsan Haklarının Başarısızlığı

    Harvey klasikleşmiş kitabı Kısa Tarihi’nde, çalışmasının amacına ve kendisini konumlandırdığı pozisyona denk düştüğünden olsa gerek, sürpriz bir şekilde insan haklarının ortaya çıkışı noktasında cömert davranmıştır. Harvey şöyle demektedir:

    Hakların evrenselleşmesi zihinlerdeki ilerici amaçlar için kullanılmıştır ve kullanılmaya devam etmektedir. Uluslararası Af Örgütü, Sınır Tanımayan Doktorlar ve diğerleri tarafından en muhteşem şekilde temsil edilen geleneğin neoliberal düşüncenin bir yardımcısı olarak nitelendirmek mümkün değildir. İnsanlığın tüm tarihi bunun için (hem Batı hem de Batı dışındaki klasik liberal versiyonlar için) fazla komplikedir.”[foot]Harvey, dipnot 27, s. 178.[/foot]

    İnsan hakları hakkında getirilen çeşitli eleştiriler kolaycı olabilmesine rağmen–örneğin birinci jenerasyon özgürlüklere sınırlamalar getirmek, emperyal projelerle aynı safta olmak, yurtdışındaki askeri olmasa dahi demokratik olmayan müdahalelere meşruiyet zemini sağlamak veya tabana egemen siyasete elitist bir uzaklıkta kalmak– Harvey bunları göz ardı etmenin hata olacağı düşüncesindedir. Harvey’e göre, “evrenselcilerin her yaptığını şeytanlaştırmak, her türlü hakkın öne sürülmesinde azınlığın zorlamasını, sınıfsal tekeli tekrar oluşturmak için piyasa-temelli etiği sorumlu tutmak, en nihayetinde hak alanlarının tamamını neoliberal hegemonyaya talihsiz şekilde terk etmek demektir. Ortada savaşılacak bir savaş vardır ve bu savaş sadece evrensel düzlemde hangi hakların hangi şartlarda öne çıkarılacağı ile ilgili değil aynı zamanda hangi evrensel prensiplerin ve hak konseptlerinin kurulacağı ile ilgilidir.”[foot]a.e., s. 178-79.[/foot]

    Her şeye rağmen, evrenselciliğin, hatta insan haklarının bir şekli için getirilen bu varsayımsal özürden dolayı rehavete düşülmemelidir. Bu özür sonuçta şu ana kadar mevcut yasalaştırılmış evrensel insan hakları hukuku ve politikalarının ne kadar etkili olduğu sorusunu ortadan kaldırmayacaktır – özellikle de neoliberalizmin doğrudan etkilediği ekonomik yapılar konusunda.[foot]Bkz. Samuel Moyn, Do Human Rights Treaties Make Enough of a Difference?, in Cambridge Companion To Human Rights Law (Conor Gearty &Costas Douzinas ed., 2012).[/foot] Bu bağlamda uluslararası insan hakları politikaları açısından gözü pek ve acımasız hükümlere varılabilecektir. Zira fazlasıyla duygusal umutları bir yana bırakıp, entelektüel ve pratik seferberliği geliştirmenin zamanı gelmiştir. Eğer insan hakları hareketi ezikbir şekilde neoliberal kardeşinin ast ikizi olarak kalacak ise –gizemli ortak bir kadere sahip olup, yürüdükleri yolda yol göstermeden sürüklenecek ise- o zaman kısa ve uzun vadede farklı türde bir muhalefet gerekecektir.

    Geçtiğimiz günlerde, ampirik politika araştırmacıları insan haklarının herhangi bir değişiklik yaratıp yaratmadığını –pozitif bir etkisi olup olmadığını– çözme gayesinde oldular. Benim görüşüme göre, insan haklarının dili ekstrem rejim formlarının meşruiyetini kaybetmesini sağlamak açısından önemli bir rol oynamıştır. Yine de, insan hakları hareketinin Sovyet bloğunun, Latin Amerika otokrasilerinin ve başka bölgelerin siyasi transformasyonunda sebep-sonuç ilişkisi yaratacak bir görev üstlendiği fazlasıyla tartışmalıdır. Bunun yanında, insan hakları hukukunu araştıran her türlü çalışmanın kötüye kullanılma ihtimalini de göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Sınırları aşan insan hakları seferberliğine eleştirel bakan ampirik analist Beth Simmons yerel düzeyde insan haklarının daha etkili olduğuna kanaat getirmektedir. Simmons, modern vatandaşlığın siyasi ve materyal koşullarının önceden var olduğu yerlerde insan hakları hukukunun ifade özgürlüğü ve vücut dokunulmazlığı gibi haklar nezdinde anayasa hukukunun bile sağladığından öte lokal düzeyde hareketlilikler, seferberlikler yarattığına dikkat çekmektedir.[foot]Bkz.Beth A. Simmons, Mobilizing For Human Rights: Inter- national Law In Domestic Politics 151-71 (2011).[/foot] Harvey’nin, hak savunuculuğu sırasında yaratılan özgürlükçü imkanlar açısından optimizmi bu gibi konularda fazlasıyla makul gözükmektedir. Ancak ampirik politika araştırmacıları insan hakları normlarının ekonomik ve sosyal kazanımlar konusunda başarılı bir vakasını saptayamamaktadır. Simmons, Kathryn Sikkink ve diğerleri de insan haklarının sadece belli haklara odaklandığını ve başkalarının ıstırap çektiği farklı hak alanlarını -özellikle de sosyoekonomik düzlemde koruma bekleyen hakları- savsakladığını belirtmekte ve bu dehlizden insan haklarını kurtarmaya çabalamaktadır.

    İnsan hakları normlarının ve hareketlerinin piyasa temelli çağın yapısal transformasyonları karşısında ne gibi eksiklikler taşıdığına dair yapılacak kısa ve dolayısıyla yüzeysel kalacak araştırmalarda basit ve önemli bir noktanın akılda tutulması gerekmektedir: Hukuki çerçevede insan hakları egaliter bir ajanda çizmemektedir. Pek tabi lokal ve global düzeyde tamamen başarıya ulaşmış bir insan hakları korumasını hayal ettiğimizde, bu korumanın en azından eşitlikçi bir gelir dağılım tablosunu, hem de tarih boyunca bilinen diğer tüm önemli başarıları aynı anda ortaya çıkarması mümkündür. Ayrıca insan hakları ve neoliberalizmin paradoksal ilişkisini kabul ettiğimiz takdirde de, mevcut ekonomik ve sosyal haklar ajandası ile daha eşitlikçi bir ajanda arasında farklılıklar göz önüne çıkabilecektir.[foot]Daha az karşıt bir görüşte ekonomik haklar ve genel sosyal adalet teorilerini (uygun şekilde oluşturulmuş) farklı şekilde ele alan görüş için bkz. eremy Waldron, Socioeconomic Rights and Theories of Justice (New York University School of Law Public Law and Research Paper Series Working Paper No. 10-79, 2010), mevcut: http://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstractid=1699898.[/foot]Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nde yer alan amaçlara bakıldığında ne kadar çok şey vaat edildiğinin değil tam tersine ne kadar az konuya dikkat çekildiğinin fark edilmesi mümkündür. Zira Sözleşme, tam teşekküllü egaliter bir rejim empoze etmek yerine, ev sahipliği, sağlık ve yemek gibi alanlarda sadece asgari bir koruma tabanı öngörmektedir.

    Klein’ın şok doktrin iddiasının dramatize ettiği üzere neoliberal politikaların devlet baskısı ile beraber yürüdüğü bölümlere (örneğin Pinochet’nin Şili’sine) yoğunlaşmak popüler ve anlaşılırdır. Ancak, belirli durumlarda neoliberal zaferlerin sadece sivil ve siyasi özgürlükler için değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal haklar için de kapsamlı bir barış sağladığı tezinin savunulduğunu görmek fazlasıyla rahatsız edicidir. Eğer kabul görmesi beklenen bu ekstrem düzeni görselleştirmek gerekirse, bu alternatif gerçeklikte, bir kişinin tek başına her şeye sahip olduğu ve bunun yanında Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki her şeyi topluma (yapacağı harcamalarla) sağladığı bir düzen çizmek gerekecektir. Bu da kesinlikle mümkün gözükmemektedir. Evrensel Beyanname’nin en çok alay konusu olan 27. maddesinin ücretli tatiller kısmı bile dünyayı alt üst eden hiyerarşik gelir düzeni ile tamamen uyum içindedir.[foot]Bkz. Universal Declaration of Human Rights, dipnot10.[/foot] Toplum son otuz yılda öylesine bir senaryoya itilmektedir ki, eski eşitlikçi refleksler başarı ile rafa kaldırılmakta, eşitsizlik artmakta ve belirli korumaların sağlandığı bir ajanda ile olabilecek en berbat yoksulluk düzeni hafifletilmeye çalışılmaktadır. Sert bir biçimde genelleştirmek gerekirse, hiyerarşik gelir sıkışmasında tavandaki dağılım yok edilmeye çalışılsa da, mevcut çağımızda asıl amaç dünyanın en sefil kesimini daha da fazla acı çekmekten kısmen kurtarmak adına koruyucu bir taban yaratılmasıdır.[foot]Genel olarak bkz. Thomas Piketty, Capital Inthe Twenty-First Century (2014).[/foot]

    Konsept olarak bakıldığında, ekonomik ve sosyal haklar ajandası egaliter ajandaya göre farklı -ve daha minimalist- bir yaklaşımdır. Biri başarıya ulaşırken diğerinin kaybetmesi muhakkaktır. Tarihsel noktada, ekonomik-sosyal ajandanın sonuçları her zaman öncelikli görülmüş -ve bazen başarıya ulaşmış- iken, bu çağda egaliter ajanda terk edilmeye yüz tutmuştur.

    Tarihsel olarak iç içe geçmiş bu ajandaların yolunu anlayabilmek için iki önemli nitelik gerekmektedir. Birincisi, insanlığı yoksulluktan kurtarmak adına ne kadar yol alınmış olursa olsun, temel korumayı karşılayacak bir taban yaratılması için bile daha çok mesafe kaydedilmesi gerektiğidir. Gelir ve zenginlik dağılımının geniş çevrelere yayılmasının sağlanması ve artan eşitsizliğin önüne geçilmesi noktasında sessiz kalınmamalıdır. En nihayetinde bu süreçte hiç kimse sosyal ve ekonomik hakları değersizleştirmek amacında da değildir. İkincisi, sosyoekonomik düzlemde gelen başarıların neredeyse hiçbirinin normatif insan hakları kurallarının uygulanması, insan hakları hukuku rejiminin hüküm sürmesi veya insan hakları seferberlikleri ile sağlanmadığıdır. Son birkaç on yıla bakıldığında, yoksulluğun azalmasında (dünya nüfusunu oluşturan rakamlara dayalı olarak, tarihten günümüze şu ana kadarki en büyük farkla) realist tek bir faktör önemli rol oynamaktadır: Çin devletinin politikaları.[foot]Bir kaynağa göre, Çin 600 milyon kişiyi neoliberalizm çağında (1980-2010) yoksulluktan çıkardı. Bu rakam dünya çapında yoksulluğun dörtte üçünün azaltılması demek. See Towards the End of Poverty, The Economist, June 1, 2013, available at http://www.economist.com/ news/leaders/21578665-nearly-1-billion-people-have- been-taken-out-[/foot] Başka faktörler de pek tabi yoksulluğun azalmasında -yemek ve suya ulaşım, sağlık gelişmeleri ve başka alanlar- önem teşkil etmektedir, ancak insan hakları koruması, teşvikleri, projeleri dahilinde bu alanların listede öncelikli sıralarda yer almadığı, belki de hiç yer almadığı söylenebilecektir.

    Şimdi ekonomik ve sosyal hak ajandalarının (başka kurallar veya sebeplerden ortaya çıkan korumalardan ayrı tutarak) değerini küçümseyen bu perspektifi öncelikle yerel veya ulusal korumalar ile, sonrasında da uluslarüstü ve global korumalarla birlikte düşünelim. İnsan hakları tarihi 1970’ler ve 1980’leri atlattıktan sonra, ekonomik ve sosyal haklar ile ilgili global bir diyaloğun hiç bulunmadığı bir ortamda, bu diyalog yükselişe geçmeye başlamıştı. Ancak maalesef bu retorik ve bu retoriğin çerçevesinde çizilen standartlar reel dünyada kendi başına hiçbir sonuç yaratamadı. Somutlaştırmak gerekirse, bu başarısızlığı sosyoekonomik hakların prestiji yüksek yargı yolları ile yürürlüğe konulma çabasında, özellikle de ulusal mahkemelerin anayasal normları uluslararası insan hakları hukuku ile yorumlama amacında (minimum çekirdek korumayı sağlama amacında) görmek mümkündür.

    Uzun yıllar boyunca, Güney Afrika bu gelişmelerin öncülüğünü yürütmek adına, özellikle de Grootboom davasından sonra bir laboratuvar olarak görülmüştür.[foot]Bkz. Government of the Republic of South Africa and Others v. Grootboom and Others 2001 (1) SA 46 (CC) (S. Af.) (başvuranların sosyal ve ekonomik hak taleplerini haklı çıkarmış ve hükümet politikalarını bunların tesisi için teşvik etmiştir)[/foot] Alanında lider Amerikalı akademisyenler Güney Afrika mahkemelerinin politikalar belirlerken hem sosyoekonomik hakları, hem de demokratik meşruiyeti göz önünde bulundurmasını “demokrasi- zanaatkarlığı” olarak nitelendirmiştir.[foot]Bkz. Cass R. Sunstein, Designing Democracy: What Constitutions Do 221-38 (2001);Mark Tushnet, Weak Courts, Strong Rights: Judicial Review And Socual WelfareRights Incomparative Constitutional Law chs. 6-8 (2009).[/foot] Mahkemelerin sosyoekonomik hakların korunması noktasında minimum çekirdek standarda uymayan politikaları geçersiz kılabileceği, kendi başına yaptırım mekanizması dayatmasa dahi hükümetin demokratik kanallarını harekete geçirebileceği düşünülmüştü.[foot]Bkz. Sunstein, dipnot 50. Bu hikaye özellikle Amer- ikalılara çekici gelmiştir, çünkü ortada liberal yargı rejiminin zirve yapması ve siyasetin hakimlerle ilgili “kürsüden yasa yapıyorlar” ithamlarından korkulması dolayısıyla bir ülkenin kendi vatandaşlarının sosyal hakları anayasallaştıramaması söz konusu.[/foot] Ancak, özellikle minimalist ve müdahalesiz modelde sonuçlar hayal kırıklığı yaratmıştır: Beklentilerin aksine görüldü ki Güney Afrika yargısı yasamayı veya politik kanalları teşvik etmek bir yana, demokratik kanalları da sessiz kalmaya zorlamıştır. Maalesef, yargısal yaptırımlar, Güney Afrika özelinde ve diğer yerlerde, bir değişim yaratmaktan uzak kalmıştır.[foot]Bkz. Paul O’Connell, The Death of Socio-Economic Rights, 74 MOD. L. REV. 532 (2011).[/foot] Özellikle, David Landau’nun gösterdiği üzere, ekonomik hakların tesis edilmesi noktasında mahkemeler güçsüzün ve savunmasızın yanında durmak yerine (örneğin emeklilerin devletin cari açık baskısı altında haklarını alamaması gibi durumlarda) varlık odaklarının safını tutmaktaydı.[foot]Bkz. David Landau, The Reality of Social Rights En- forcement, 53HARV. INT’LL.J.401 (2011).[/foot] Tabi ki, sosyoekonomik hakların korunmasında yargısal yaptırımların başarısız kalması diğer sosyoekonomik hak koruma çabalarının da başarısız olduğu anlamına gelmemektedir. Ancak bugüne kadar insan hakları sistematiğinin vatandaşlık kavramını refah yönünde tekrar formüle ettiği bir duruma, başka kuvvetlerin de etkisi yüzünden rastlanmamıştır (örneğin Simmons’ın politik ve sivil hakların gelişmesi noktasında takdir ettiği partizan hareketlilik bu kuvvetler nezdinde sayılabilecektir).[foot]Bkz. Simmons, dipnot 44.[/foot]

    Bu esnada uluslararası hukukta artarak devam eden bir tartışmaya da değinmek gerekmektedir. Uluslararası insan hakları normlarının, özellikle de mevcut neoliberal şablonunda, globalleşmeyi karşısına alabileceği veya evcilleştirebileceği düşünülmektedir. Bu tartışma iki alanda patlama etkisi yapmıştır: Bu alanlardan birincisi uluslararası ticaret hukuku ve politikalardan medet ummak, ikinci alan ise kurumsal sosyal sorumluluk projeleri olmuştur. Ancak söz konusu alanlar için insan hakları prensiplerinin normatif uyumluluğunun tam olarak oluştuğunu söylemek mümkün değildir.

    Petersmann ve diğerleri, insan hakları ve globalleşme arasındaki ilişkinin birbirine destek veya ortak kimlik üzerinden dahi değerlendirilebileceği kanaatindedir. Bu tespitlerinde özellikle mülkiyet haklarının ve serbest piyasa koşullarının insanların diğer ihtiyaçlarına kapı açtığını ve bunları hayata geçirdiklerini düşünmektedirler.[foot]Bkz. Petersmann, dipnot 6.[/foot]  Serbest ticaret ve dolaşım ne kadar ilerletilirse, insan haklarının kapsamaya çalıştığı tüm alanların da o kadar fayda sağlayacağı ileri sürülmektedir. Ana akım insan hakları akademisyenlerinin cevabı ise normların ayrımları ve öncelikleri üzerinden şekillenmekte ve hiçbir normun kendi koruma amacının dışında yan etkileriyle veya uzak yararları ile, örneğin ekonomik büyüme gibi, yanlış yansıtılmaması gerektiği üzerine yoğunlaşmaktadır.[foot]Bkz. Alston, dipnot 8.[/foot]  Ana akımdaki optimistler ticaret arenası ile kurumsal sosyal sorumluluk gibi alanlar arsında “küçük bağlar” kurarak hak prensiplerinin yükseldiğini umut etse de, bu umudu kayda değer şekilde meşrulaştıracak bir alana daha rastlanmamıştır.[foot]Petersmann önceki yıllardaki polemiklere cevap olarak çok açık bir şekilde belirtmektedir ki, ticari liberalleşme ile insan hakları arasındaki “küçük bağların” bu şart- larda oluşması mümkün değildir. Dolayısıyla kendisi ile ana akım optimistler arasına mesafe koymuş ve daha önceki söylediklerini açıklığa kavuşturmak adına kapi- talizm ile insan hakları arasında (her iki taraflı olarak) ortak bir alan bulunmasının zor olduğunun altını çizmiştir. Bkz. Ernst-Ulrich Petersmann, The Promise of Linking Human Rights and Trade, in Linking Global Trade And Human Rights: New Policy Space In Hard Economic Times (Daniel Drache & Lesley A. Jacobs ed., 2014)[/foot]

    Ana akım hesabına belki de en yenilikçi bakış açısını David Kinley geliştirmiştir. Kinley, globalleşme kuramının çoğu zaman göz ardı ettiği uluslararası insan hakları standartları ile kendini değiştirebileceğini düşünmektedir. Naif ve heyecanlı globalleşme taraftarlarının dört gözle beklediği faydaların da samimi olarak gerçeğe dönüştürülebileceğine inanmaktadır.[foot]Bkz. Kinley, dipnot 9.[/foot] Kinley’nin pozisyonu, global marketleşmeyi acınacak şekilde tartışma kabul etmeden savunan partizanlar ile tam tersi sürekli şeytanlaştıran gruplardan kurtulmak üzerinedir.Piyasa temelli kuvvetler ile insan hakları arasında bulunan “kavşakların ve yardımlaşma zeminlerinin” maksimize edilmesi gerekmektedir.[foot]a.e., s. 32.[/foot]  Kinley ve bu görüşte yazan düşünürler neoliberal piyasa temelcilerini kendi içinde iyi niyetli görüşlere sahip olmakla birlikte hatalı bir biçimde serbest ticareti ve çok uluslu firmaları insanlığı sefaletten kurtaracak kahramanlar olarak görmekle eleştirmektedir. Globalleşen kapitalin hiçbir eksiği yokmuş gibi insanlığın tüm ihtiyaçlarını giderebileceğini düşünen bu tür piyasa temelcilerini Kinley çürük elmalar olarak nitelendirmektedir. “Neoliberalizme” her halükârda eleştirel bakanlar ise globalleşmenin hiçbir ilerici özelliğinin olmadığını ve saf şeytanlıkla dolu olduğunu düşünmektedir.[foot]Bkz Howard-Hassman[/foot]  Bu tarz radikal bir pozisyondan kendimizi koruyarak, yaratılabilecek “etik globalleşmenin” gelecekte bir umut olduğunu belirtmek gerekmektedir.

    Aynı sosyal hakların yargı eliyle tesis edilemediği gibi, insan haklarının da acı bir şekilde hem uluslararası ticaret hukukunda, hem de kurumsal sosyal sorumlulukta efektif olamadığını -ve bunun yakın bir zamanda da değişemeyeceğini- söylemeliyiz.[foot]Economic Globalisation and Human Rights (Wolfgang Benedek et al. ed., 2011) (ekonomi hukukunun farklı alanlarında insan hakları imkanlarına ilişkin araştır- ma sunmaktadır)[/foot] Bu tespite rağmen, insan haklarının ticari tartışmalarda zorlu ve dolambaçlı yollardan geçerek sürpriz ilerlemeler kaydettiğini belirtmeliyiz. En son 2006’da Santiago’da, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Genel Direktörü Pascal Lemy Washington Consensus’unun ötesine geçilmesi, insan haklarının ticaret tartışmalarında yer alması gerektiğini belirtmiştir.[foot]Bkz. Pascal Lamy, Director-General, World Trade Or- ganization, Humanising Globalisation (Santiago, Chile, Jan. 30, 2006), ilgili sited mevcut: http://www.wto.org/english/news-e/sppl-e/sppl16_e.htm.[/foot] Ancak bu zeytin dalından önce de Washington Consensus hakkında yapılan eleştirilere insan hakları çevreleri çok fazla ilgi göstermemekteydi.[foot]Bkz a.e.[/foot] (Burada ticaret anlaşmaları sırasında insan haklarına saygıdan çok, anlaşmalar dahilinde en alt tabakaya kalkınma niteliğinde kazanç ödemesi yapılması tartışılıyordu.) Ne olursa olsun sürpriz bir hızda uluslararası ticaret ile insan haklarının yolları kesişmiş ve DTÖ çevrelerinde bir zorunluluk hissi uyandırılarak iş düzenlemelerinde ve tıbbi patentlerde -yukarıda belirtildiği üzere ampirik olarak kanıtlanmamış olsa dahi- insan hakları faydalı etkiler sağlamış, taleplerini geçirmiştir.

    Tabidir ki, insan hakları normları, hukuku veya politikaları ile ticaret hukukunun yeniden düzenlendiği hipotezini ortaya koymak çok farklı bir tartışmadır. Ana akım analistler bile insan hakları normlarının ticaret tartışmalarında retorik olarak çok az ilerleme kaydettiğinin, DTÖ’nün uyuşmazlık çözüm mekanizmasının insan hakları tesisleşmesinde çok uygun bir araç olmadığına dikkat çekmektedir.[foot]Kinley’nin ifadesine göre, “Ben artık insan hakları ve ticaretten birlikte bahsedildiğinde gözlerini devirmeye başlayan ticaret uzmanlarının (avukatların, ekonomis- tlerin, ulusal ve uluslararası bürokratların, ve akade- misyenlerin) sayısını unuttum” Kinley, dipnot 9, s. 91. Uyuşmazlık çözümü konusunda bkz. James Harrison, The Human Rights Impact of the World Trade Organi- zation (2006).[/foot] Andrew Lang, neoliberal ticaret hukuku üzerine yazdığı etkileyici yazısında, olumlu bir yaklaşımla, tarih boyunca insan haklarının çok az duyarlılık oluşturabildiği noktalarda nasıl işletilebileceğini araştırmaktadır.[foot]Bkz.Andrew Lang, World Trade Law After Neoliberal- ism: Reimagining The Global Economic Order (2011).[/foot] Lang çok kesin bir dille endişesini dile getirerek, ticaret rejiminin sadece kendisinin kolektif amaçlarında reforma gitmesi halinde daha iyi bir kılavuz ortaya koyabileceğini belirtmektedir (buna hem teoride, hem de pratikte sağlıklı bir siyasileşme eklenebilecektir[foot]a.e., s. 190-220.[/foot]). İnsan hakları hukukuna ticaretin dışarıdan etkisine yoğunlaşmak adına şu analiz yapılmaktadır:

    Uluslararası ekonomi yönetimi sırasında kolektif amaç sorusunun sorulmasının önü tıkanmaktadır. Eleştirel seslerin global ticaret yönetiminin temel amaçları hakkında tartışma açması beklenirken, tam tersi ticaret projelerinin önceliği ve yeri tartışılmaya başlanmıştır. Global ticaret yönetiminin kolektif amaçlarının tartışılması gerekirken, global ticaret rejiminin diğer düzenleyici ve siyasi otoriteler ile (örneğin insan hakları hukuku ile) arasında nereye konumlandırılacağı tartışılmıştır. “Sosyal” değerlerin ve amaçların ticaret hukukuna entegrasyonunu sağlama çabaları bu şekilde meyve vermeyecektir. Ticaret rejiminin doğası ve varlık amacı tartışılmalı ve temel yaklaşımlar değiştirilmelidir.”[foot]a.e., s. 10-11. Ben yine de Lang’ın insan hakları stratejilerinin “farkında olmadan kolektif amaçların önünü tıkamakta temel neoliberal hareketlerle birlikte suç ortağı” olduğunu söylerken fazla ileri gittiğini düşünüyorum. Zira bu tespit ancak insan haklarının, dikkat dağıttığı veya başaramadığı durumlarda değil, ancak ciddi şekilde engellediği durumlar ortaya konula- bildiğinde yapılabilecektir.[/foot]

    Lang, bu olası hamleyi İkinci Dünya Savaşı sonrası “bütünleştirilmiş” liberalizm olarak nitelendirmektedir. Bu dönüşümün, yenilenmenin sağlanması için insan haklarının daha da geliştirilecek normatif sözlüğünün potansiyel bir çıkış noktası olacağını düşünmektedir.[foot]a.e., s. 313-54.[/foot] Lang’ın teklifleri ikna edici olsa da olmasa da, insan hakları politikalarının ticaret düzleminde yüzeysel kaldığı ve farklı bir yaklaşım gerektiği görüşü tartışılmazdır.

    Uluslararası ticaret hukuku için yapılan analizler ve benzer gözlemler, insan haklarının entegre edilmesi noktasında tarihi kısa da olsa kurumsal sosyal sorumluluk politikaları için de geçerlidir. Şirket yönetimlerinde insan haklarının yükselişi yakın tarihte ortaya çıkmakla birlikte, tamamen hukukun dışında “etik” bir forma da sahiptir. Birleşmiş Milletler’in hazırladığı “Çok Uluslu Şirketler ile Diğer İş Kuruluşlarının İnsan Hakları Açısından Sorumluluk Kuralları” tarih olduktan sonra John Ruggie devreye girmiş ve BM özel temsilcisi olarak yeni bir çalışmaya başlamıştır. Ruggie, “pragmatik” düzlemde hazırlanan ve hukuk alanının dışında bırakılan, İnsan Hakları Konseyi’nin de 2011 yılında onayladığı, İş Hayatı ve İnsan Haklarının Kılavuz Prensipleri’nin mimarıdır.[foot]John Gerard Ruggie, Report of the Special Representative of the Secretary-General on the Issue of Human Rights and Transnational Corporations and Other Busi- ness Enterprises, UN Doc. A/HRC/27/31 (Mar. 21, 2011) Aynı zamanda bkz. John Gerard Ruggie, Just Business: Multinational Corporations And Human Rights)[/foot] Cömertçe bir yaklaşımla baktığımızda bile, salt bu prensiplerin varlığı yüzünden ticari şirketlerin ıslah olduğu veya olacağı konusunda iyimser olunmamalıdır. Özellikle de Ruggie’nin herkesin onayını almak adına tartışılacak biçimde kanunilik (ve bazen hakların kendileri) açısından verdiği tavizlerden sonra bu kılavuza kurtarıcı gözüyle bakmak için çok erkendir.

    Ana akım düşünürler insan haklarının “içeri sızma” adı verilen bir politikayla da başarıya ulaşacağını düşünmektedir. Bu içeriye sızma politikası ile amaç sosyoekonomik düzlemde bir kuruma önce küçük zararsız bir prensibin tanıtılması ve bunun en sonunda belirli koşulları dikte edecek kadar güçlü bir tehdit haline gelmesidir. Ruggie’nin politikaları yerleşmiş tutumların değiştirilmesi noktasında bu içi boş Truva politikalarından dahi daha etkisiz gözükmektedir. Tabi ki yeni geliştirilen bu tür stratejiler global ticari güçlerin zırhlarına karşı tamamen değersiz olarak addedilemeyecektir. Bunların mevcut kullanışsızlığının ileride değişip değişmeyeceğini zaman gösterecek, ancak şimdilik şans pek yanlarında olacakmış gibi gözükmüyor.

    Uluslararası ticaret regülasyonu ve şirket sorumlulukları açısından insan haklarının tamamen retorik bir değer ifade ettiği bir çağda yaşamaktayız. Pratikte neoliberalizmin öncü karşıtlarından olsa da “retorik öncülükte” ciddi risk bulunmaktadır. İnsan haklarının yürüttüğü bu salt retorik öncülük, 1999 DTÖ karşıtı Seattle protestolarından on beş yıl sonra Occupy Wall Street protestolarında karşımıza çıkmış bulunmaktadır. Bu süreçte kaybedilen kavgalar sonrasında insan haklarının normatif taleplerinin, hukuki rejimlerinin ve mobilize stratejilerinin etrafından dolanılmasına imkân sağlanmış ve istemeden de olsa farklı sistemlerin yararına çalışmıştır. Lang’ın söylediği üzere, insan haklarını genel bir dil olarak global adaletsizlik hareketine karşı gereğinden fazla geniş bir perspektifle ele almamak gerekmektedir. Hak temelli bakış açısına sahip veya hak diliyle konuşan birçok sivil toplum kuruluşu sorunlarına bazen kısmen, bazen de tamamen etkisiz bir şekilde bu perspektif ile yaklaşmaktadır.[foot]Lang, dipnot 65, s. 100 (ciddi şekilde 1997-200 arasında ticaret tartışmalarında insan haklarının yükselişini, özellikle de TRIPS anlaşması çerçevesinde kata- loglamıştır) Kıyaslamak için bkz. Tomer Broude, From Seattle to Occupy: The Shifting Focus of Global Protest, in Linking Global Trade And Human Rights 91 (2014).[/foot]

    Şunu da belirtmek gerekir ki, ne yazık ki daha kimse vahşi piyasa temelciliğine karşı entelektüel veya pratik bir sistem öne sürememiştir. Ancak bu, özellikle günümüze kadar dünyayı değiştirmekteki başarısızlıkları göz önünde bulundurulduğunda, insan haklarına sarılmamızı gerektirmemektedir. Zira insan haklarını ekonomik ilişkileri yeniden düzenleyebilecek mutlak veya kaçınılmaz bir araç olarak tanıtmak yerinde gözükmemektedir.

    V
    Sonuç: İnsan Haklarını Eleştiri Biçimleri

    Uluslararası insan hakları ile küresel neoliberalizmin birlikte yükselmeye başladığı 1970’lere kadar olan silik tarihi nasıl olursa olsun, bu iki fenomen, kendilerine olağanüstü hareket imkânı sağlayacak Soğuk Savaş’ın sonuna kadar çok küçük başarılar elde etmiştir. 1993 yılında Viyana’da gerçekleşen İnsan Haklarına ilişkin Dünya Konferansı, Dünya Ticaret Örgütü’nün 1995 yılında kurulmasına kadar geçen dönemde insan haklarının planlı bir biçimde tekrar gündeme gelmesine olanak sağlamıştır. Bugüne kadar ortaya çıkan esas sorun ise insan haklarının sosyoekonomik düzleme dair sadece retorik ürettiği süreçte, buna karşın neoliberalizmin dünyayı derinlemesine değiştirmesi olmuştur. Daha da etkileyici olan ise, neoliberalizmin belirli zamanlarda insan hakları hareketlerinden daha efektif bir iş çıkarmasıdır: Neoliberalizm kapitalin dağıtımında sahip olduğu güç ile hem devletler nezdinde, hem de küresel düzlemde korkunç etkiler yaratmıştır. Buna rağmen neoliberalizm, özellikle Çin’de uygulandığı biçimde, yoksulluğu herhangi bir başka faktörden daha fazla azaltmıştır. (Bu neoliberalizm destekçilerinin söylediği gibi, neoliberalizmin eksiksiz bir şekilde insanların yararı için çalıştığı anlamına gelmemektedir.)

    Kısmen bu sebep dolayısıyla insan haklarının küresel ekonomideki rolüne kuşku ile yaklaşanlar ana akım optimistlere insan haklarının uluslararası ekonomik düzene olan etkisinin yetersiz kaldığını ifade etmektedir. Bu kişilere göre ana akım düşünürlere sapla samanı ayırmada güvenilmemelidir, zira ana akım küreselleşmenin kendisi hakkında çok sınırlı eleştiriler getirmektedir. Ana akım piyasa temelciliğine naif desteklemelerden kendisini uzak tutmaya öncelik vermekle birlikte, onun yerine aynı bağlılıklara sahip biraz daha farklı bir konsept ortaya koymaktadır. Paul O’Connell’a göre, politika ve ekonominin olağanüstü bir şekilde değişeceği, kendisinin “ikincil globalleşme” dediği konsept gerçekleşmeden, globalleşmeyi neoliberalizmden kurtarmak hiçbir şekilde mümkün değildir.[foot]Paul O’Connell On Reconciling Irreconcilables: Neo-liberal Globalisationand Human Rights, 7 Hum. Rts. L. Rev. 487, 493-95 (2007). Aynı zamanda bkz. Rho- da E. Howard-Hassmann, Reply, 9 Hum. Rts. L. Rev. 127 (2009); Paul O’Connell, Not Seeing The Forest For The Trees, 9 Hum. Rts. L. Rev. 135 (2009).[/foot] Susan Marks’a göre de insan hakları hukuku insan hakları ihlallerinin en derin sebeplerine indiği durumlarda dahi, neoliberalizme veya herhangi bir kapitalizm şekline yapısal eleştiri getirebilecek organizasyon sistematiğine sahip değildir.[foot]Bkz. Marks, dipnot 39.[/foot] Bu “planlanmış sefaletin” sebeplerini ve alternatiflerini sistematik olarak değerlendirirken siyasette ve hukukta yeni bir yaklaşımın benimsenmesi gerekmektedir.[/foot]a.e.[/foot] Mevcut haliyle uluslararası insan hakları, acilen gerekli tanıyı koymamız ve çaresini aramamız gerekirken, sadece dikkat dağıtmaktadır.[foot]Bkz. Marks, dipnot 1.[/foot]

    Bu eleştirilerin anlaşılabilirdir. Ancak ben bu makalede her zaman ihtiyatlı bir bakış açısına sahip olmaya çalıştım. Zira insan hakları rejimlerini ve hareketlerini neoliberalizmle “suç ortaklığı” yaptığı şeklinde suçlamanın da verimli olduğuna inanmıyorum. Belirttiğim üzere, ben insan haklarının ekonomik düzenlemelere normatif standartlar belirleyebileceğini veya belirlemesi gerektiğini düşünmüyorum: insan hakları bunu yapabilmek için, özellikle de sosyoekonomik düzleme etki edebilmek için, fazlasıyla minimalist kaçmaktadır. Sosyal adalet arayan egaliter teori sosyoekonomik düzlem için daha koruyucu (ve yüksek) şartlar aramaktadır.[foot]Bu sebeple, O’Connell’ın insan hakları normlarına, neoliberal globalleşme arzusunu yargılayacak ve ikincil bir globalleşmeye çağıracak, ana normatif standartlar olarak yaklaşmasını doğru bulmuyorum. En nihayetinde, basit bir şekilde uluslararası insan haklarının ulaşmaya çalıştığı birçok amaç var iken, eşitlik bunlar arasında birinci sırada gelmemektedir.[/foot] Ancak insan hakları normlarının ortaya koyduğu yargılamaların minimalist standartlarının da bu tür maksimalist alternatiflere bir engel teşkil ettiğini düşünmüyorum. İnsan haklarının mevcut etik standartlarını yargı kararlarında yüksek standartlar geliştirilememesi veya efektif siyasi hareketler hazırlanamaması noktasında “problemin bir parçası” olarak görmüyorum. Ancak dörtnala artan eşitsizlik çağında insan haklarının bu şekilde savunulmasını da sönük bir iltifat olarak algılamak gerektiğini düşünüyorum.[foot]Kıyaslamak için bkz. David Kennedy, The International Human Rights Movement: Partof the Problem?, 15 Harv. Hum. Rts. J. 101 (2002). Kennedy klasikleşmiş eserini 10 sene sonra tekrar ziyaret ettiği zaman vardığı hüküm farklı olmuştur – ve kanaatimce de daha doğru olmuş- tur: “Belki de (insan hakları) hareketi çiğneyebileceğin- den fazlasını yemeye kalkışmıştır.” David Kennedy, The International Human Rights Movement: Still Part of the Problem?, In Examining Critical Perspectives On Human Rights 21 (Rob Dickinson et al. ed. 2012)[/foot]

    İnsan hakları normlarını veya hareketlerini dikkat dağıtıcı ya da yetersiz olarak eleştirmek önemli olabilir, ancak bu eleştiri de kendi içinde eksik ve minimal kalmaktadır. İnsan hakları normlarından ve hareketlerinden sürekli olarak beklenti içinde olunan bir çağda, en iyi varılacak sonuç bir yara bandının kurşun yarasına uygun olmayacağıdır (yara bantları yeri geldiğinde kullanışlı olsa da). Analitik ve politik olarak bakıldığında, insan haklarına soyutlayıcı eleştiriler getirmek, insan haklarının başarısız olduğu -zaten başarılı olmak için hiçbir zaman dizayn edilmediği- alanlarda başarıya ulaşacak yeni kullanışlı alternatiflere fayda sağlamamaktadır. Sınırlı amacı ve kısa süreli kazanımları olan bir insan hakları hareketine yoğunlaşmak ve amaca ulaşmak adına zaten en başından beri uygun olmayan politikalar yerine salt yeni politikalar istemek, özellikle de sosyoekonomik düzlemde işlemeyen bir stratejidir. En nihayetinde piyasa temelciliğinin şu an güçsüz bir yol arkadaşı değil, tehdit eden bir düşmanı olmalıdır.

  • Söyleşi: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Vesilesiyle… (27.02.2017)

    Yayın kurulu üyemiz M. Elif Erhan, İlerici Kadınlar Derneği GYK üyesi Umut Kuruç ile Türkiye’de kadın sorunlarını, iktidarın kadın politikalarını ve kadın mücadelesini konuştu.

    M. Elif Erhan: İlerici Kadınlar Derneği’ni biraz anlatmanızı isteyerek başlayalım. Nasıl kuruldunuz, amaçlarınız neler, neler yapıyorsunuz?

    Umut Kuruç: İlerici Kadınlar Derneği (İKD), aslında ciddi bir ihtiyaca karşılık kuruldu diyebiliriz. “Nedir bu ihtiyaç?” ya da “Bu ihtiyaç nasıl doğdu?” sorularını sorarak, bunlara cevap vererek başlamakta fayda var. Dünyada ve Türkiye’de, ki biz ülkemize odaklanarak bakalım, 1980’lerle birlikte sermaye sınıfının emekçi kitlelere dönük ciddi bir saldırısıyla karşı karşıya kalındığını görüyoruz. O günlerden bu güne geldiğimizde elimizden alınanlara bakmak gerekiyor. Emekçi sınıfların 1980’lere, 1990’lara kadar elde ettiği bütün kazanımların birçok yerde yavaş yavaş, ülkemizde ise büyük bir hızla kaybedildiğini görüyoruz.

    Bunlara hak gaspları diyelim. Kim gasp ediyor? Sermaye sınıfı, patronlar ve onların idare mekanizmaları. Bu hak gaspları karşısında güçlü bir mücadeleyi örgütleyemeyen bir emek cephesi görüyoruz bir de. 1980’lerle birlikte o güne kadar elde edilen kazanımların nasıl elde edildiği adeta unutuluyor ve yerini düzen içinde “çözüm” arayan birtakım “mücadele” başlıkları alıyor. Bunlar daha ziyade kimlikler üzerinden, yani, cinsiyet, etnik, dini kimlikler. Yani, artık toplumsal kurtuluştan ziyade bireysel kurtuluşun öne çıktığını, bu anlamda da emekçi kitlelerin hak ve kurtuluş mücadelesini örgütleyecek anlayıştan ziyade, bunu dışlayan veya kenar süsü olarak bir yerlere iliştiriveren, adına “sivil toplum” denen kimlik mücadeleleri.

    Kadın mücadelesi de Türkiye’de özellikle bu süreçte tarihsel kazanımlarını borçlu olduğu emekçi ve işçi kadınların mücadelesinden, onun hedeflerinden kopmaya başlıyor ve hızlı bir dönüşüm yaşıyor. Yani, kadın mücadelesi 1857’de ABD’deki Cotton tekstil fabrikasında greve çıkan on binlerce kadın işçinin mücadelesinden, 1908’deki Ekmek ve Gül Grevi’nden, 1789’da Paris’te Fransız Devrimi’nin ateşini yakan “ekmeğimiz nerede?” sloganıyla Versailles kapılarına dayanan binlerce yoksul, emekçi kadının kavgasından, 1871 Paris Komünü’ndeki Louis Michel’lerin, Avrupa’da 1848’deki devrimlerde en ön saflarda yer alan işçi kadınların mücadelesinden, 1917 Şubat’ında “ekmek ve barış” sloganıyla büyük Ekim Devrimi’ni başlatan kadın işçilerin yürüyüşünden kopuyor. Türkiye’de ise 1873’te tersane ve tramvay grevinin en ön saflarındaki yoksul kadınlardan, 1876 feshane grevini örgütleyen işçi kadınlardan, 1908 Sivas ekmek isyanının kadınlarından, 1910-1911 dokuma ve tütün grevinin neferlerinden, 15-16 Haziran büyük işçi direnişinin kadınlarından… Bu tarih bir bakıma yok sayılıyor. Oysa, kadınların kazanımlarının işçi sınıfının mücadelesinden, onun kazanımlarından bağımsız olmadığını tarih bize gösteriyor.

    Böylece, salt biyolojik bir başlığa ve salt toplumsal cinsiyetin sınırlarına sokulan kadın mücadelesi kaçınılmaz olarak ilerici niteliğini silikleştiriyor, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonuç olduğu, sürecin ise bambaşka bir bağlamda ve ölçekte ele alınması gerektiği göz ardı ediliyor. Kadının özgürlüğü cinsiyete hapsedilirken, toplumsal özgürlükle tam karşıt bir yere oturan türbana özgürlük bile talep edilebilir hale geliyor kadın mücadelesi adına. Oysa şu açıktır, gericilik asla özgürlük adına talep edilemez. Gericiliğin özgürlüğü olmaz.

    Siz toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, kadına yönelik şiddeti, bu sonuçların ortaya çıkmasını sağlayan, bunları besleyen bataklığı kurutmadan, bu zemini yıkmadan ortadan kaldıramazsınız. O halde, öncelikle bu bataklığı kurutmak, bu zemini ortadan kaldırmak üzere bir mücadele örgütlemek gerekiyor. Az önce bahsettiğim tarihsel birikimimiz bunu bize gösteriyor zaten.

    MEE: Tam bu noktada İKD’ye geliyoruz değil mi?

    UK: Evet, İlerici Kadınlar Derneği (İKD) adının bu topraklarda tam da yukarıda değindiğim birikim ve hedef nedeniyle tarihsel bir anlamı var. Bir yandan kadınların emek mücadelesinde yer almasını sağlayan, bir yandan da kadın sorunu diye adlandırılabilecek başlığı gündeme getiren ve bu ikisini (emek ve kadın mücadeleleri) birleştirerek binlerce üyesiyle Türkiye sathına yayılmış bir örgütlülük, tarihsel bir mirastır İKD.

    Elbette işin bir de”ilericilik” yanı var. Türkiye’de kıskançlıkla sahip çıkılması gereken, ayağımızı bastığımız, ancak ayağımızın altından çekilen zemindir. Ayağımızın altından çekilen ve yeri hızla gerici ideoloji tarafından doldurulan bütün ilerici değerleri ifade eden kavramsallaştırma olarak ilericilik… On yıllardır çok ciddi bir gerici saldırıyla karşı karşıya olduğumuz açık. Bundan en hızlı ve en çarpıcı biçimde biz kadınlar payımızı alıyoruz. Bütün gerici ideolojik, kültürel girdiler kadının toplumsal alandaki konumunu belirliyor, kamusal alanda kadının ancak ikincil bir varlık olduğunu kabul etmesiyle nesne olarak var olmasına yol açıyor.

    Her ay onlarca kadının katledilmesine, yaşamlarına ilişkin tasarruflarının ortadan kaldırılmasına, kız çocuklarının küçücük yaşta evlendirilmesine, eğitim haklarının ellerinden alınmasına, kadın emeğinin esnek istihdamına, üretim ilişkilerinde açık kapatan stepne olmasına kadar gidiyor bu gerici saldırının sonuçları.

    O halde ‘ilerici’ olmak önemli. Hem tarihsel olarak, hem de bugün karşı karşıya olduğumuz gerici saldırıyı püskürtmek için… İşte bu nedenle İlerici Kadınlar Derneği’nin varlığı ve mücadelesi önemli.Hem bu mirası sürdürmek, hem de bu ismin hakkını vermek önemli. İş sadece isimle bitmiyor. Çok ciddi bir sorumluluk gerektiriyor.

    1970’lerin Türkiye’sinde binlerce kadını mücadeleye katmış, emekçi sınıfların mücadelesiyle birleştirmiş, sosyalist hareket içerisindeki kadınların sesi olabilmiş, kadın mücadelesini örgütleyebilmiş ve toplumsallığı yaygın, birçok kazanım elde etmiş büyük bir dernek İKD. Belki tam da bu nedenlerle 12 Eylül öncesi 1979’da sıkıyönetim komutanlığı tarafından kapatılıyor.

    Bugün Türkiye’deki siyasi atmosfer, emekçi sınıflara dönük zincirlerinden boşalmış saldırı, gerici kuşatma, hepsi en başta kadınları etkiliyor.Sömürü daha da artarak sürerken, gericilik ayağımızı bastığımız zemini altımızdan alırken bugünün Türkiye’sinde İKD’nin gerekli olduğu da açık.

    MEE: Bu mücadeleyi nasıl örmek istiyor İKD, amaçlarınız neler?

    UK: Bizler de bunun gerekliliğinden hareketle 2015 yılında İKD’yi yeniden kurduk. Öncelikli hedefimiz elbette toplumsal cinsiyet eşitsizliğine neden olan zemini ortadan kaldırmak. Nedir bu? Üretim ilişkileri ve bunun bir sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal ilişkilerle kadının ikinci sınıf insan olmasına yol açan bütün nedenlerin ortadan kaldırılması için mücadele etmek ve elbette bu mücadeleyi kazanmak.

    Yerine koyacağımız, insanca bir yaşam, eşit ve özgür bir düzen için örgütlenirken kadına yönelik her tür ayrımcılığa karşı, siyasal, ekonomik, ideolojik ve toplumsal alanlarda mücadele etmek.Karşımızdaki cepheyi geriletmek ve gerici kuşatmayı kırmak.

    Kadınların üretim sürecinde, kadın olmalarından kaynaklı yaşadıkları sorunların ve eşitsizliklerin söz konusu olduğunu biliyoruz. Emekçilere dönük saldırıların parçası olarak çıkarılan çalışma yasalarıyla da bu durum güçlendiriliyor, pekiştiriliyor. Esnek istihdam, güvencesiz çalışma, taşeronlaştırma artık yasalarla da bağlanıyor. Bu da belki en fazla kadın emeğini, kadının üretim sürecine katılmasını etkiliyor. Bütün bu koşulların ortadan kaldırılması ve insanca ve güvenli çalışma için, eşit işe eşit ücret hakkı için mücadele en başa yazdığımız hedeflerden.

    Üretim sürecinde ve toplumsal ilişkilerde kadının eşitliğini sağlayacak en önemli başlıklardan biri deev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı gibi işlerin kamu hizmeti olduğu gerçeğinin kabul edilmesi. Bu düzende, yani sermayenin egemen olduğu düzende değişim değeri olan mal ve hizmetin üretilmesindeki doğrudan emeğin bir değeri vardır. Ancak, bunun yeniden üretilmesini sağlayan emek “görünmezdir”, değersizleştirilmiştir çünkü değişim değeri yoktur. Oysa, ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı gibi işlerin üretim sürecinin bir parçası olduğu açıktır ve bunlar kamu hizmeti olmalıdır. Kadının toplumsal yaşamdaki eşitliğinin en önemli koşullarından biridir bu.

    Bunun sağlanması için en başta kadınları hedef alan gerici kuşatmanın ortadan kaldırılması gerekir. Gericiliğin kadınlar üzerinde yarattığı tahakküme karşı AKP politikalarında cisimleşen kadına yönelik her tür saldırının karşısında aydınlanma ve laiklik mücadelesini yürütmek ve bu kuşatmayı dağıtmak İKD’nin en önemli hedeflerindendir. Çünkü gericiliğe karşı ilericilik kavgasının olmazsa olmazı kadın mücadelesidir.

    MEE: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle, ülkemizdeki kadınların durumu ile ilgili bir değerlendirme yapabilir misiniz?

    UK: Öncelikle ülkemizin içinde bulunduğu duruma kısaca göz atmakta fayda var. 1923’te kurulan Cumhuriyet’in, 1980’den itibaren hazırlanan zemin ve AKP iktidarı tarafından tasfiye edildiğini söylemeliyiz. Ancak, AKP’nin yeni rejiminin kurulma sancıları da sürüyor. Son olarak 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimi sonrası diktatoryal yönetimleri andıran bir yapı kurulmuş, toplumun ilerici kesimlerine dönük baskı ve şiddet temel politika haline getirilmiştir. Bu tabloda, baskı ve şiddete en fazla maruz kalan kesimin yine kadınlar olduğunu söylemek gerekir.

    Türkiye’de AKP iktidarı ve onun yerleştirmeye çalıştığı yeni rejimin kurulma sürecinin temel özellikleri, emperyalizme tam boy teslimiyet, piyasalaşma ve dinci gericileşmedir. AKP’nin iktidar olduğu 15 yıllık süreçte kadınlara yönelik piyasacı ve gerici saldırılar sistematik bir biçimde sürdürülüyor. Cumhuriyet döneminde kadının sahip olduğu bütün hak ve kazanımlar da geri alınmaya çalışılıyor.

    AKP’nin Yeni Türkiye’sinde kadınların istihdam oranı düşerken enformel sektörlerde güvencesiz ve kayıt dışı çalışmalarıyaygınlaşıyor.

    Buna bazı rakamlarla örnekler vermek gerekirse;

    Kadınların iş gücüne katılım oranı %30.8, kadın istihdamında kayıt dışılık oranı %52’dir.

    12 milyon kadın ‘ev kadını’ olarak tanımlanmaktadır.

    Esnek çalışma temel çalışma biçimi haline getirilmektedir.

    Kadınların enformel sektörlerde istihdamı artmaktadır.

    AKP’nin Yeni Türkiye’sinde kadına yönelik şiddet ve cinayetler katlanarak artmıştır.

    Yetersiz olan verilere göre son 14 yılda 7 binin üzerinde kadın cinayeti işlenmiştir.

    Kadınlar birinci derece akrabaları ve aile fertleri tarafından şiddete uğramaktadır.

    Şiddet ve cinayetlerin sebepleri arasında boşanma, ayrılma isteği birinci sıradadır.

    Kadınlar fiziksel şiddetin yanı sıra, sözel, ekonomik, cinsel ve psikolojik şiddete de maruz kalmaktadır.

    Türkiye toplumsal cinsiyet eşitliğinde 145 ülke arasında 130. sıradadır.

    Bütün bunlar olurken, hukukun kadını korumadığı, kadına şiddet uygulayanlara iyi hal indirimlerinin yaygın bir şekilde uygulandığı gerçeği ile de karşı karşıyayız.

    AKP’nin yeni Türkiyesi’nde iktidar kadın bedeni üzerinden bütün toplumu tahakküm altına almaya çalışıyor.

    Kadının toplumsal işlevinin annelik olduğu, varlığının ise sadece aileyle sınırlandırıldığı iktidar mensuplarınca sürekli dillendiriliyor.

    Çok küçük yaştan itibaren kız çocuklarının örtünmesineçocuk yaşta evlilikler eşlik ederken, istismar edilmeleri normalleştiriliyor.

    AKP iktidarı bütün bu süreci toplumsal planda aslında kadınlar üzerinden örgütlemiştir diyebiliriz. Önce kadınları hedef almış, böylece toplumun en küçük ekonomik yapıtaşı olarak gördüğü aileyle başlayarak, toplumun bütününükendi ideolojisi doğrultusunda yeniden şekillendirmeye, toplumsal dokuyu dönüştürmeye girişmiştir. Kadın bedeni üzerinden bu kadar çok propaganda yapılmasının altında yatan temel neden burada aranmalıdır.

    Bütün bunların elbette farklı toplumsal kesimlerde rahatsızlık yarattığını ve bir direncin de söz konusu olduğunu söylemek gerekir.

    TEKEL Direnişi gibi, Haziran Direnişi gibi büyük kalkışma ve direnişlerle karşı karşıya kalan iktidar da, bu birikimi toplumun hafızasından kazımak için gerek ideolojik, gerekse siyasi şiddet ve basıncını arttırıyor.

    8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü Türkiye işte böyle bir tabloyla karşılamıştır. Verilmesi gereken cevap açık olmasına rağmen, son yıllarda 8 Mart’lar kadınların eşitlik ve özgürlük taleplerini haykıracakları, piyasacılığa, gericiliğe ve işbirlikçiliğe karşı mücadeleyi yükseltecekleri, bu çerçevede örgütlülüklerini büyütecekleri bir tarih olacağına, ne yazık ki bunun çok dışında bir manzarayla karşı karşıya kalabiliyoruz.

    İlk soruda bahsettiğim gibi salt biyolojik toplumsal cinsiyet eşitsizliği sınırlarına sokulan, talepleri bununla sınırlı kalan bir panayırla karşı karşıya kalabiliyoruz ne yazık ki. Eşitlik mücadelesi düzenin bütünlüklü saldırısı göz ardı edilerek havada asılı bir patriarka karşıtlığına, özgürlük ise cinsiyete hapsediliyor. Ortaya çıkan tablo ise yerini hafızalarda ertesi gün unutulacak cinsiyet temelli ‘esprilere’ ve dudaklarda hafif bir gülümsemeye bırakıyor.

    MEE: Peki daha önce de bahsettiğiniz gibi, çalışmalarınızda gericilikle mücadele önemli bir yer tutuyor. Kadınların mücadelesi açısından laikliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

    UK: Gericiliğe karşı mücadelenin önemini tarihsellik içerisinde ele almak gerekir. Üretici güçlerin gelişiminin önünü açan toplumsal ve siyasi dönüşümler ilericidir. Gericilik ise kavramsal olarak evrenin ve toplumların mutlak değişmezliğini veri alır.

    Son 15 yıldır Türkiye’de aydınlanma fikri ile ortaya çıkan insanlık tarihinin önemli kazanımlarının iktidar tarafından yok sayıldığını, Orta Çağ karanlığına dönüşün hakim bir eğilim olduğunu hep birlikte yaşıyoruz.Oysa, tarihsel ilerlemeyle elde edilen kazanımlar bizim zeminimizdir. Biz bu kazanımları daha ileri taşıma hedefiyle yol almaya çalışırken zeminimizin ayaklarımızın altından çekildiği bir durumla karşı karşı karşıyayız.

    Laiklik kabaca din ve devlet işlerinin ayrılmasının çok ötesinde, kadının toplumsal yaşamda eşit olmasının teminatı aslında. Hatta sadece kadının değil, toplumsal yaşamın bir bütün olarak akla ve bilime göre gelişmesinin, zenginleşmesinin teminatı. Bunun ortadan kalktığı bir toplumsal yapının nasıl şekillenebileceğinin ipuçlarını bugün yaşayarak görüyoruz. Dolayısıyla, bu geriye gidiş, akla ve bilime aykırı dönüşüm derhal durdurulmalıdır. Tam da bu yüzden kadınlar gericiliğe karşı ilerici değerlere sahip çıkarak örgütlü hale gelmeli ve mücadeleye katılmalıdır. Az önce belirttiğim toplumsal ilerlemenin öznesi olduklarını göstermelidir.

    MEE: Son on yılda emekçi kadınların toplumdaki yerinde ne gibi değişiklikler olduğundan biraz daha ayrıntılı bahsedelim isterim.

    Türkiye’de kadın emeğinin her geçen gün daha da görünmez ve değersiz hale getirildiği zaten açık ve sürekli dillendirdiğimiz bir gerçek. Mesela her 4 kadından 3’ünün ücretsiz çalıştığını, 12 milyon kadının çalışma hayatına katılamadığını biliyoruz.

    Çalışma hayatına katılanların ise ucuz ve güvencesiz işçi olarak sayılarının arttığını da biliyoruz. Çalışan kadınların ücretlerinin aynı işi yapan erkeklerden yüzde 23 daha düşük olduğu da bir gerçek. İşsizlikten de en fazla kadınlar etkileniyor.

    Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık olarak yayınladığı Küresel Cinsiyet Eşitsizliği 2016 Raporu’nda Türkiye 130. sırada. Zaten ölçülen ülke sayısı 144… Bu rakam 2006 yılında 105 mesela. Yani eşitsizlik hızla artıyor. Yine Dünya Ekonomik Forumu raporuna göre Türkiye’de kadınlar erkeklerin sadece %62’si kadar kazanıyor ve ülkemiz ücret eşitsizliğinde 98. sırada. İşsizlik oranı yüzde 20’lere ulaşmış iken kadın işsizlik oranı yüzde 28’e dayanmış durumda. Yine aynı kurumun geçtiğimiz aylarda yayınladığı Kapsayıcı Büyüme ve Kalkınma Raporu’na göre kadınların işgücüne katılım oranında Türkiye, kendi gelir kategorisindeki 26 ülke arasında son sırada. Kadın ve erkek gelir eşitsizliğinde ise yine son sıradayız.

    Kürtajın yasaklanması girişimleri ve kadınlara ‘en az üç çocuk doğurma’ dayatılırken, 26 ülke arasında ücretli gebelik izinlerinin en düşük olduğu üçüncü ülke de Türkiye.

    Kadınların işgücüne katılım oranı TÜİK verilerine göre 2015 için % 27,5. Birçok kadının ise kayıt dışı sektörlerde çalıştığı ve bu nedenle sosyal güvenlik kapsamında yer almadığını da biliyoruz.

    AKP’nin 2012’de hazırladığı Ulusal İstihdam Stratejisi (UİS) belgesinde kadınlara, özel politika gerektiren gruplar arasında yer veriliyor. Türkiye’de çok düşük olan kadın istihdamını artırmak için çözüm olarak esnek istihdam sunuluyor. Buna göre kadına yönelik esnek istihdam biçimleri kısmi süreli çalışma, belirli süreli çalışma, özel istihdam büroları aracılığıyla uzaktan çalışma, çağrıya bağlı çalışma olarak tanımlanıyor.

    Düşük ücretli, güvencesiz çalışma biçimlerini düzenleyen yasalar ve yönetmelikler de 2016 yılında yürürlüğe kondu biliyorsunuz. Yarı zamanlı çalışmayı yasal ve meşru hale getiren Gelir Vergisi Kanunu’nda Değişlik Yapılmasına Dair Torba Yasa ile bu yasaya bağlı çalıştırılacak kadınların özel istihdam büroları aracılığıyla nasıl kiralanacağını düzenleyen ve Özel İstihdam Büroları Yasası da dediğimiz İş Kanunu ile Türkiye İş Kurumu Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, kadınların çalışma hayatını daha da zorlaştırıyor. Bu iki yasa ve ardından çıkarılan yönetmelikler ise kadın istihdamındaki piyasacı vegericizihniyeti gözler önüne seriyor.

    Yarı zamanlı çalışma emekçi kadınlar için eksik ücret ve emekliliğin imkânsız hale gelmesinden başka bir şey değil. Kadınların geleceği özel istihdam büroları adındaki köle işletmelerine teslim ediliyor.Yani, emekçi kadınlara saldırıda, gericiliğe bir de zincirlerinden boşalmış bir piyasacılık ve tam boy sömürü eşlik ediyor. Son 10 yılı böyle özetleyebiliriz.

    MEE: Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasındaki kadınlar için en büyük sorunlardan biri de göç. Göç, bu coğrafyadaki kadınları nasıl etkiledi?

    UK: ‘Göçün ardında yatan temel sebep nedir?’ diye bakmak gerekiyor öncelikle. Buraya baktığımızda ise temel sebebin emperyalist kapitalist sistemin kendisi olduğunu görüyoruz. İnsan hareketleri diye tabir edilen göçün esas olarak 1990’lardan itibaren büyük bir ivme kazandığını görüyoruz. Bu sürecin hangi tetikleyicilerle ortaya çıktığına ve beslendiğine göz attığımızda emperyalizm ve kapitalizmin ağırlığını görmek mümkün. Nedir bu beslenme kanalları ve tetikleyiciler?

    SSCB’nin ve Sosyalist Avrupa ülkelerinin dağılması Ekonomik koşulların hızla zorlaşması

    Savaşlar, iç çatışmalar, doğal afetler nedeniyle insanların yerlerinden edilmesi

    İş güvencesinin ortadan kalkması, istihdamın geçici hale gelmesi

    Yani, zincirlerinden boşalmış emperyalizmin, sermaye düzeninin sonuçları…

    Göç aslında tam olarak Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasında yerinden edilmiş insanları ifade eden bir kavram değil. Yerinden edilmiş ve göçe zorlanmış demek daha doğru. Bugün Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasında insanlar hangi nedenlerle yerinden ediliyor ve göçe zorlanarak sığınmacı, mülteci ve göçmen oluyor? Esas odaklanılması gereken yer burası bana kalırsa.

    Esas ve en büyük neden emperyalizmin bölgedeki politikaları ve doğrudan veya dolaylı yürüttüğü savaşlar diyebiliriz. Savaşın en büyük mağdurlarının ise kadınlar ve çocuklar olduğu açık. Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de savaş, kadınlar için taciz, tecavüz, şiddet, evini terk edip güvencesiz koşullarda göç, iltica, sığınma demek, ağır psikolojik travma demek.

    Göçe zorlanan insanların, mültecilerin ve sığınmacıların sorunları, daha ülkelerinden kaçışlarıyla başlar ve sanıldığının aksine sığınacak ülke bulunca son bulmaz, aksine hızla artar. Mülteci ve sığınmacı olmak nüfusun en bağımlı kesimini ağır ve olumsuz etkiler. Bu kesim mülteci hareketliliğinin çoğunluğunu oluşturan kadınlar ve çocuklardır.

    Ülkelerini, evlerini terk etmek zorunda bırakılan kadınların, göç/iltica sürecinde saldırı, şiddet ve tehlikelere maruz kaldığı verilerle de ortada olan bir gerçek. Geçiş sürecinde ve yerleştirildikleri kamplarda da tehdit ve istismar sorunuyla karşı karşıya bırakılan kadınları, bir de fuhuş ve taciz/tecavüz bekliyor ne yazık ki.

    Yıllardır kan dökülen, sömürgeciliğin bütün kahrını çekmiş olan bir coğrafyadan bahsediyoruz Ortadoğu derken. Bu topraklar savaşların, ateşkeslerin, petrolün, çıkar ilişkilerinin süreklileştiği, bugün ise sadece biçim değiştirerek devam ettiği yerler.

    Bugün ise bu coğrafya daha zayıflatılmıştır aslında. Her gün bombaların patladığı, savaşın sürekli hale geldiği, gericiliğin en vahşi şekilde kendini gösterdiği Ortadoğu’da görünmeyen ciddi bir kadın sorunununda sürdüğünü biliyoruz.

    Emperyalizmin ve işbirlikçilerinin yobaz çeteler aracılığıyla Ortadoğu’nun tek laik ülkesi olan Suriye’de 2011 yılı ile başlayan saldırısı, öncesinde ABD emperyalizminin Irak’ı işgali yüz binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın yerinden edilmesine neden oluyor.

    IŞİD ve benzeri yobaz çeteler tarafından kaçırılarak cariye yapılan, köle olarak pazarlarda satılan, bu zulmü yaşamamak için yaşama veda eden kadınlardan bahsediyoruz.

    Gericiliğin eşlik ettiği emperyalist savaşın, kadınların hayatındaki korkunç sonuçları çarpıcı örneklerle dolu maalesef.

    Araştırmalar Türkiye’deki Suriyeli kadın sığınmacıların para karşılığı evliliklere zorlandığını, kadınların bu evlilikler aracılığıyla sistematik cinsel istismara maruz kaldıklarını ortaya koyuyor. Birçok ilde kız çocuklarına 20-50 TL karşılığında fuhuş yaptırıldığı, evlerde gündelikçilik yaptırılanlara ise, 75-100 TL’lik iş için 10-15 TL ödendiği ortaya çıkıyor. Muta nikâhı da denen evliliklerin kadınları, fuhuş çetelerinin ağına düşürmek üzere kullanıldığı, ülkelerinde ya da sığınmacı olarak Türkiye’de ikamet eden genç Suriyeli kadınları imam nikâhı adı altında kandırarak fuhuş sektörüne çeken insan ticareti çetelerinin varlığı, IŞİD gibi yobaz çetelerin ele geçirdikleri kadınları ve kız çocuklarını köle ve cariye olarak sattıkları da gün gibi ortada.

    Bir de bunların üzerine sığındıkları ülkedeki birçok kesimin, bu göç etmeye zorlanmış insanlara karşı geliştirdiği ırkçı, milliyetçi tutum ekleniyor. İnsanların göçe zorlanmalarına, kendi iktidarlarının bu insanların hayatlarında neden olduğu saldırganlık ve oyunlara tepki göstereceklerine, sığınmacı ve göçmenlere yöneltiyorlar öfkelerini.

    Bu tablo karşısında ortaya çıkan şudur: gericiliğe ve savaşa karşı mücadele ile emek ve ekmek mücadelesi bugün gerek ülkemizde, gerekse Ortadoğu coğrafyasında mutlak bir biçimde emperyalizme ve onun işbirlikçilerine karşı mücadeleyle paralel yürütülmek zorunda. Aksi takdirde sadece vicdan rahatlatıcı, dayanışmacı ve fakat sadece ve sadece geçici, hedeften uzak yöntemlere başvurmak yukarıdaki tablonun, bununla mücadele etme zorunluluğunun üstünü örter ve tekil sorunlara çözüm üretmeye çalışmanın dehlizlerinde kayboluruz.

    MEE: Son olarak belirtmek istediğiniz bir husus var mı?

    UK: Kadın başlığında gündelik hayatımızda sürekli karşılaştığımız saldırılara gösterdiğimiz tepkiyi anlamlı ve sistematik bir mücadeleye evriltmemiz gerekiyor. Sadece erkek düşmanlığından ya da mevcut iktidarın erilliğinden ibaret bir perspektifle, dışavurumcu bir tarzda verilecek mücadelenin, suya yazı yazmaktan başka bir şey olmadığını görmek lazım.

    “Hepimiz kadınız, aynı saftayız” yaklaşımına ilişkin de bir şeyler söylemek gerektiğini düşünüyorum.

    Mesela, 90’ların kanlı iktidarlarının ortağı, hatta başbakanı Tansu Çiller, Meral Akşener gibi figürler ile bu kanlı dönemde evlatlarını kaybeden Cumartesi Anneleri aynı safta mıdır? ABD’nin Ortadoğu’da kanlı senaryolarını hayata geçirdiği dönemlerde ABD hükümetlerinin dışişlerinde birinci elden sorumluluk almış Madeleine Albright, Condoleezza Rice ve Hillary Clinton ile Irak’ta tecavüze uğrayan, savaşta çocuklarını kaybeden, toplumsal hayatta ellerinde olan bütün haklarını teker teker kaybeden Iraklı kadınlar aynı safta mıdır? Güler Sabancı, Ümit Boyner, Emine Erdoğan, Hayrünnisa Gül ile sel sularında boğulan kadın işçiler, mevsimlik tarım işçisi kadınlar aynı safta mıdır? Kadının cinsel bir meta haline getirilmesinin sembollerinden biri olan Playboy dergisinin sahiplerinden Christie Hefner ile yaratılan bu çürümüş ortamda tacize, tecavüze uğrayan kadınlar aynı safta mıdır?

    Kadınların sınıfsal konumlarından bağımsız olarak ‘ortak sorunlarına’ işaret etmek, bunun daha da ötesine geçerek tüm kadınlara karşı tüm erkekleri karşıya almak ve kadın-erkek arasındaki güncel sorunları merkeze koymak, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini doğuran, var eden koşulları ortadan kaldırıp yerine eşit ve özgür bir toplumsal düzen kurma hedefinden yoksundur. Böyle bir yaklaşım mevcut toplumsal yapı ve siyasi düzen içerisinde bu sorunun çözümünü arar ama bulacağını söylemek mümkün değildir.

    MEE: Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz, çalışmalarınız da başarılar diliyoruz.

    UK: Ben teşekkür ederim. Sizin vasıtanızla da tüm emekten yana, özgür, eşit güzel günler için mücadele etmek isteyen kadınları İKD’de buluşmaya davet ederiz.

  • Mücadele ateşi sönmeyen hukukçu: Av. Gülçin Çaylıgil’e ölümünün 4. yılında saygıyla…(24.08.2012)

    Avukatlık mesleği ve hukuk mücadelesi denildiğinde ilk akla gelenlerden biridir Av. Gülçin Çaylıgil. Kendisini dört sene önce 10 Nisan 2013’te kaybettik. Çaylıgili’i ölümünden kısa bir süre önce yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz’le yapmış olduğu röportajı yeniden yayınlayarak saygıyla anıyoruz.

     

    OLYMPUS DIGITAL CAMERA

     

    Adalet için taviz vermeden meslek hayatı boyunca mücadele etmiş bir hukukçuyla başlamak istedik. Aklımıza gelen ilk isimlerden biri ise tabii ki Gülçin Çaylıgil oldu. Gülçin Hanım hiç tereddüt etmeden teklifimizi kabul etti. Üç yıl önce İstanbul’unu bırakmak zorunda kalıp yerleştiği Bodrum’da, Ağustos ayının sonlarında büyük bir samimiyet ve sıcaklıkla bizi ağırladı.

    Gülçin Hanım’ın hayatı aslında Türkiye siyasi tarihinin bir özeti. 1952 yılında başladığı meslek hayatında onlarca ‘düşünce suçu’ davasında müdafi sıfatıyla yer almış. 12 Mart döneminde Deniz Subayları Davası, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının İstanbul’daki davaları, Aydınlık Davası, Madanoğlu Davası, TKP Davası; 12 Eylül döneminde TİKP Davası, DİSK Davası, Aydınlar Dilekçesi Davası, THKP-C Davası, Devrimci Sol Davası bu davalardan bazıları. Gülçin Hanım, Harun Karadeniz, Adnan Benk, Orhan Apaydın, Doğan Avcıoğlu, Çetin Altan, Ahmet Altan, Vedat Günyol, Server Tanilli, Yalçın Küçük, Talat Turhan, Uğur Mumcu gibi birçok aydın ve sanatçının savunuculuğunu üstlenmiş. Hiçbir zaman ideallerinden ödün vermeyen Gülçin Hanım, kendi deyimiyle 90 eksi 2 yaşında bir hukukçu olarak düşünce ve ifade özgürlüğü için içindeki mücadele ateşini hiç söndürmemiş.

    Yeni mesleğe başlayanlara “İyi takım elbiseler giyin, müvekkillerinizin karşısında simit yemeyin” öğütleri, nerelerden ‘paranın vurulacağı’ nasihatleri veren meslektaşlarının aksine “İsyankar olun, muhalif olun. Kuzu kuzu oturmayın.” diyen bir hukukçuyla meslek hayatını ve özel yaşamını konuştuğumuz üç saati sizlerle paylaşıyoruz.

    “Avukatlığı lüks olarak yaptım.”

    Evrim Şenöz: Öncelikle bizi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Gülçin Hanım ne zaman Bodrum’a yerleştiniz? Burayı seviyor musunuz?

    Gülçin Çaylıgil: Hayır. İstanbul’da doğdum orada büyüdüm. Mesleğim, çevrem hep orada. Tabii ailem, arkadaşlarım da. 3 senedir buradayım. Özellikle ben bunu bilmiyordum, tıbbi bir deyim doktorların söylediği: Yaşlılarda travma oluyor, yer değiştirmek. Moda’daki bir komşumuz annesini karşı taraftan Kadıköy’e getirmiyordu, bir travma yaşamasın diye. Onu anlıyorum. Bazen çok bunalıyorum burada çünkü yaşlıyken geldim buraya. Bir de ben hiç şehirden çıkmadım, hiç kasaba hayatı bilmiyorum. Birden çevremi bırakıp buraya geldim. Kiralar belimi büktü. Hiç bilemedim yaşlılıkta bir evin lazım olabileceğini. Avukatlığı lüks olarak yaptın derdi bana kardeşim, doğru. Yani para için yapmadım, ücret falan düşünmedim. Bir gün bir ev gerektiğini de aklıma getirmedim. Neyse burada sevimli bir ev sahibimiz var. Reşide’yle birlikte paylaşıyoruz kirayı suyu şuyu buyu… Bana yaşlılığı tarif et dedilerdi; yaşlılık hayal kuramamak. Geleceği yok insanın. Avrupalılardan öğrendim, benim Fransa’da yaşayan bir arkadaşım var. 3 yıl sonrasını planlarlar. Türklerde öyle bir şey yok, hele bu yaşta plan yapacak geleceği yok.

    Yarım asırlık hukuk mücadelesi

    EŞ: Türkiye’de her şey belirsiz olduğu için sanıyorum.

    GÇ: Öyle ama siz gençsiniz sizin için değil tabii. Kaç senelik avukatsınız?

    EŞ: İki senelik.

    GÇ: Demek iki senelik. Ben en son İpek Çalışlar’ın ve Ahmet Altan’ın davalarına girdim. 2007’de bıraktım avukatlığı. 1952 yılında başladığıma göre 55 yıl olmuş. Yarım asır. Ama hep sevdiğim tarafını yaptım. Yani bir ara, Sahir Erman’ın eşi vardır Gül Erman, yakın arkadaşımdı. Staj Eğitim Merkezi vardı. Utanırdım müdürüm demeye ama oranın da müdürü oldum. Staj Eğitim Merkezi’nin yürütme kurulu vardı onun başıydım yani ama her şeyi Gül yapardı. Orada da 6 veya 8 sene hocalık yaptım. Genç stajyerlere ders veriyordum, çok keyifli geliyordu bana. 70 – 80 kişilik staj eğitim sınıfları vardı. Birçok hocamız vardı. Ben de ceza hukukuyla ilgili ders veriyordum. Özellikle meşhur 301. madde ve ceza usulu ile ilgiliydi. Bu tatsız değildir deyip işkenceden başlıyordum. Ders vermek çok hoştu o da kanserden gitti elimden. Lanetliyim. Önce bir göğsüm alındı. Sonra ses tellerimin yarısı alındı. Deha bir doktorum var. “Yarısı yetmiyor mu, n’olacak.” diyor bana.

    “Cezalar şahsileştirilmiyor”

    EŞ: Biraz önce 55 sene bilfiil avukatlık yaptığınızı söylediniz. Hiç hakim veya savcı olmayı düşündünüz mü?

    GÇ: Allah göstermesin. Hiç karar veremezdim. Çok kitap okurdum. Camus’yu severdim. Camus’nün hukukla ilgili bir kitabı vardır. Yargının, hukukun ne olduğunu anlatır. Asla karar veremezdim. İnsanları mahkum etmek, karar vermek o kadar yüzeysel karar veriliyor ki! Karar verebilmek için o insanın çocukluğundan başlamalısınız. Herkese aynı madde uygulanıyor. Şahsileştirilmiyor cezalar. Bu güya şahsileştirilmiş hali. Hakimin takdir yetkisi var. İtalyanlar güya yapmış bunu. Biz de oradan aldığımız için…

    EŞ: Peki bu 55 yıllık meslek hayatınızda siyasi davalara geçişiniz nasıl oldu?

    GÇ: Beni ilk etkileyen dava Adnan Benk’in davasıdır. Doçentti. İlk defa kelepçe vurulup cezaevine gönderilen bir bilim adamı. Edebiyat fakültesinde tanıdım. Çok yakın arkadaşım, sonra da kardeşimin kocası oldu. Sonra Vedat Günyol çıktı karşıma. Onun Yaşar Kemal’le birlikte bir davası oldu. Babeuf’ü çevirmişler, onunla ilgili bir davaydı. Böylece tüm yazarçizer tayifesi gelmeye başladı. Sonra Türkiye İşçi Partisi’ne girdim. Beni Disiplin Kuruluna üye yapmışlar. Ben o arada Paris’teydim. Döndüm. Ve partide hukuk bürosunda çalıştım. Toplu davalara girdim. Böylece kendimi aydın davalarının, siyasi davaların içinde buldum. Ben hep avukatlığın bu tarafını sevdim. Allah rahmet eylesin neyse ki ortağım vardı Ziya Nur, Kürt, kocaman bir adam. Bize para kazandıracak, bizi yaşatacak davalara o girerdi. Boşanmaydı, araziydi… hiç bana sorarsanız bilmem onları. Her şeyi paylaşırdık hem gelir hem gideri. Uzun seneler böyle idare ettik sonra o vefat etti. Asistanımız vardı bıcır bıcır. Onunla ortak olduk. O hala bizim Baro Han’daki yazıhanemizde avukatlık yapıyor. Ben uzun süre avukatlık yaptım şimdi 90 eksi 2 yaşındayım ama içim titriyor şu kalabalık Ergenekon davasını gördükçe ses tellerim iyi olsaydı ona girerdim.

    EŞ: Sizinle ilgili okuduğum kitap ve röportajlardan anladığım kadarıyla hep savunduğunuz insanlarla bir bağ kurmuşsunuz. Sizi en çok etkileyen hangi dava oldu?

    GÇ: Müvekkillerimi severim hep. Sadece bir kere bir katil davası aldım. Adını bile unuttum bak. Çok yakın bir arkadaşımın yeğeniydi. Gelip gittiler devamlı, “Ben bu davaları bilmem, başkasına yönlendireyim” desem de “İlla sen” dediler. Annesini öldürmüş çocuk. Tahrik falan da yoktu. O yüzden o müvekkilimi sevemedim. Oysaki ben müvekkillerimle can ciğer arkadaştım.

    Bak nasıl girdim bu davalara derken… geçen gün baktım, Yalçın Küçük’ün tam 19 klasörü var bende. Bir de Ahmet Altan’ın öyle. O çok güzel yazar. Sorguya verdiği cevaplar harikadır. Hatta çok gülerek anlatırlar bir davasında sorgusundan sonra ne diyorsunuz dedi Hakim. Gayri ihtiyarı “çok güzel efendim” dedi. Çok akıcıdır yazıları.

    EŞ: Gülçin Hanım sizin de diliniz çok akıcı. Birkaç dilekçenizi okuma fırsatım oldu. Edebi metin denebilecek dilekçeler. Genç bir meslektaşınız olarak nelerden beslendiğinizi merak ediyorum.

    GÇ: Meslek hayatıma 52 yılında başladıysam 60’lı yıllarda beni neler beslemiş olabilir? Beni hukuka iten babamın askerden atılmasıydı. Babam değerli bir kurmay binbaşı, Damat Ferit Paşa’nın yaveriyken Cumhuriyet döneminde vatan haini diye askerden atılıyor. Halbuki vatan sevgisini veren, Atatürkçü kadın olarak yetiştiren babamdır. Ona yapılan haksızlık beni hukuka itmiştir. Hak hukuk mücadelesine bu ve biraz da Camus itmiştir.

    “Bir Cumartesi bana gelip Marksizm öğrenecekmiş”

    EŞ: Dilekçelerinizde ben başka bir şey de gördüm. Siz o dilekçelerde adeta mahkeme heyetlerine ve savcılara Marksizm dersi veriyorsunuz.

    GÇ: (Gülerek) Şimdi benim fırlama bir yeğenim var. Gazeteci bir ara çok adı geçerdi. Nokta’nın genel yayın müdürüydü, Arda Uskan. Benden iki yaş büyük kardeşimin oğluydu. Bir gün bana telefon ediyor. “Teyze, bir Cumartesi sana geleyim de bana Marksizm öğret” diye.’ Bir Cumartesi bana gelip Marksizm öğrenecekmiş. Hayatımızı bunu öğrenelim diye geçirdik. Kapital’den başladık, ne demiş ne yapmış Marx diye. O gelmiş bir Cumartesi Marksizm öğrenecekmiş.

    Ooo bizimki geldi.(Kedileri balkon kapısı dışına gelmişti ve Gülçin Hanım onu içeri aldı.) O bizim canımız. Reşide’yle ikimiz tarihiz. Reşide Çin’den geldi, benim kardeşim onun nikah şahidiydi. Sonra eşiyle birlikte Fransa’ya gitti. 30 sene orada kaldı. 1995 yılında Türkiye’ye geri geldi. O zaman tekrar bulduk birbirimizi. Onun kulakları iyi duyar, beni iyi işitiyor. Körler sağırlar birbirini ağırlar derler ya işte öyle. Psikiyatr bir profesör vardı. Çocuklar ve yaşlılar için evcil hayvan çok önemli derdi. Gerçekten bizim neşemiz oldu bu, geldi gitti nerede diye hep tetikteyiz. Reşide daha düşkün. O annesi ben teyzesi… Bu bize sokaktan geldi ama ameliyatlı geldi, yine ev kedisiymiş yani. Bodrum kedileriyle podyuma çıkacak. Bodrum kedileri onu başka bir hayvan zannediyorlar sanırım. Şimdi yine az tüyleri. Kışın tüylerinden yakası oluyor. Çocuk yok, kediyle uğraşıyoruz. Yalnız bir İtalyan atasözü var, Vedat Günyol söylerdi: “İnsana Tanrı çocuk vermezse şeytan yeğen verirmiş.” Hakikaten benim iki şeytan yeğenim var.

    “Bilirkişilerin bilmez kişiler olduğunu yazdım.”

    EŞ: Hatırladığınız en abes davanız hangisiydi?

    GÇ: Valla o kadar abes davalara girdim ki. Olmayan var mı deseniz daha doğru olur. Gerçek hakim çok az tanıdım. Kültürlü, mesleğini bilen çok az hakim tanıdım. 5. Ağır Ceza Mahkemesi hakimi başkanı vardı, genç öldü. Bir onu tanıdım. Bir de Afife vardı Türk sanat müziği söylerdi, kocası da spikerdi. O adamın kardeşi Rasih Ediboğlu yine kültürlü bir hakimdi.

    Benim zamanımda bir de raporcular vardı. 141 – 142. maddeler için. Komünizm propagandası var mı yok mu diye bakıp var diyen. Allah rahmet eylesin ama Sahir Erman ve Sulhi Dönmezer. Bunlar raporculardı. Ben bu bilirkişilerin aslında bilmez kişiler olduklarına dair yazdım. Bir gecede 12 tane rapor inceleyip kendi arşivlerimden bunların komünizm propagandası var dediği ama kesin kararla beraat çıkmış davaları buldum. Bunları mahkemeye sunardım bunlar bilir değil bilmez kişiler diye.

    Örneğin raporcu değildi Köksal Bayraktar. Ben davayı özetleyen bir dilekçe koyardım. O beni bu yüzden çok severdi. Koca dosyalar için bir, bilemezdin bir buçuk sayfalık bir özet koyardım. Köksal Bey iyi hukukçudur, raporcu değildir. Vardır belki bilmiyorum ama yani biz onu iyi diye tanıdık…

    Bahsettiğim 5. Ağır Ceza Başkanı tatlı bir adamdı. Bana Gülçin Hanım soyadlarınızı takip edemez oldum demişti. ‘Hasa’ soyadım. Evleniyorum ‘Feyzioğlu’ oluyor. Ayrılıyorum tekrar ‘Hasa’ oluyor. Sonra tekrar evleniyorum ‘Çaylıgil’ oluyor. Çok şeker bir adamdı. Yani kasıntı oluyor hakimler, bu çok tatlı bir adamdı. Genelde bir şey imzalatmaya giderseniz, üstten böyle bakarlar. İlk defa ben Selimiye’de “Buyurun oturmaz mısınız” diyen bir hakim gördüm. Hala arkadaşımdır, Levent Akyüz. Askeri hakimler odada ayakta tutmaz hemen oturturlardı. Bir de çok okuyorlardı. Sivil hakimleri geçmişlerdi. Askeri Yargıtay’dan çok iyi kararlar çıktı. Ama biz neler gördük o mahkemelerde. Askeri Mahkemeler, Devlet Güvenlik Mahkemeleri… O adliyede zaten her sene dört kapı vardır girişi değiştirirler. Dördüncü kapıdan girin derler, o biter ikiden girin derler. Neyse ki ben Kadıköy’de oturuyordum, yakındı.

    EŞ: Şimdi olsa Hasdal’a, Silivri veya Çağlayan’a gitmeniz gerekecekti.

    GÇ: Evet. Silivri… Fikret İlkiz vardır avukat. Biz Cumhuriyet’te ekip olarak çalıştık. Ben Cumhuriyet’teyken bana dediler ki “Gülçin Hanım kurun ekibinizi.” Biz zaten Fikret’le yazıhanede birlikte çalışıyorduk. Eski stajyerimiz Öznur Gündoğdu ile üçümüz bir ekip olduk. Şimdi Fikret Silivri’ye gidiyormuş geliyormuş o anlatıyor. 2007’den evvel olsaydı biz de oradaki davalara gidecektik.

    EŞ: Oradaki davaları takip edebiliyor musunuz?

    GÇ: Gazetelerden takip edebiliyorum. Bir de benim Fransa’dan bir arkadaşım vardır. Orgeneral emekli, Çetin Doğan’ı burada tanımış. Onu tanıdım. Hatta bir gün karısıyla beni Orduevine götürdüler. Orduevinin ayrı bir yeri paşalar için orada oturduk. Ben asker kızıyım. Üç sene annemle gelip yazları buradaki kamplarda kaldık çünkü asker ailesinin hakkı var. Ben istesem gidip orada yiyip içebilirim ama Reşide’yi almazlar. Zaten sıkıcı bir çevre. Bir gün annemle dolaşıyoruz kampta. Ortada boş çevrili bir alan var, generallere aitmiş ve yalnızca bir kadın oturuyor. Yaşlı bir kadın annem, “buyurun oturun” demiyorlar. Sonra plajda bir kadına söyledim bunu. “Ama onların hakkı” dedi. Orada yalnız oturmak haklarıymış!

    “Siyasi davalardan adalet beklenmez.”

    EŞ: Girdiğiniz sıkıyönetim mahkemeleri ve DGM’ler ile şu anki özel yetkili mahkemeler ile ilgili sorular sormak istiyorum. Bu mahkemeler arasında fark var mıdır? Neler söylemek istersiniz?

    GÇ: Şimdi bunlar siyasi mahkemeler, bunlardan adalet beklenmez. Ben derdim ki bu dosyalar sadece usulsüzlükleri tespit etmeye yarar. Biz ne yapmışız, ne kadar usülsüz ve hukuksuz bir dönem geçirmişiz, bunları görmeye yarar. Bir Fransız avukat gelmişti buraya. ‘Kaybolmuş davaların’ avukatı demişti bana. Gerçekten baştan bilirsiniz kaybedeceksiniz ama orada didinirsiniz, ne için? Usulsüzlükleri tespit ettirmek için. Bir yemekte tanıştık bunlardan biriyle. 2 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin hakimi vardı Levent Bey sonra avukat oldu, Baro Han’a geldi, ahbap olduk. Ona gelmişti işte bu hakim. Tarık Bey, genç biri. “Nasıl o kararları verdiniz?” dedim. Kitap ve yazarlarla ilgili karar vermişti. Koskaca herif ağlamaya başladı ve “Komutanın emriyle” dedi. Böyle mahkemelerde avukatlık yaptık. Avukatlık bu, ‘kaybolmuş davaların’ avukatıydık.

    EŞ: Şimdi tamamıyla avukatları davalardan silmek istiyorlar. CMK m.188’e getirilecek ek madde ile müdafi duruşmada bulunmasa da mahkemenin karar verebileceği düzenlemesini getirmek istiyorlar.

    GÇ: Korkunç bir şey. Avukatlar terk ediyordu mahkemeyi. Silivri’de de öyle sanırım. Ben derdim ki eskiden en azından biri sembolik olarak kalsın çünkü kendi başlarına karar veriyorlar en azından usulsüzlüklere biri kalıp itiraz etsin, beyanda bulunsun. Zapta geçirtirdim ben her şeyi. Sonra yine bunlardan bir tanesi avukat oldu bizim Baro Han’a geldi. Sanırım sevdiler bizim hanı(!). Yalnız bir tanesi öldü, çok gaddar bir hakim vardı. Onu almadı Baro. Çizmeci veya Takkeli. Tam hatırlamıyorum. Kötülerin adı çabuk unutulur. Bir tane de genç vardı, Metris’te. Çok canımızı yaktı, hayatımızı kararttı bunlar.

    EŞ: Siz açlık grevlerini de yaşadınız değil mi?

    GÇ: Açlık grevi… Yalçın Küçük’e bir gün “Bırak artık öleceksin” dedim. Sultanahmet cezaevindeydi. Sonra o cezaevi kapatıldı. Bahçesinde DİSK ödül veriyordu. Cezaevinin içi nasılmış diye Öznur’la bir girip bakalım dedik. Ağlayarak çıktık. O cezaevi ranzalarında nasıl yaşadılar. F tipi odaları gibi ama ışıksız, ranzalar dolu.

    EŞ: F tipleri de tecrit, ayrı bir işkence hali.

    GÇ: Evet. Düşün ki bir de bunlar karanlıktı. Yalçın mum isterdi. Yalçın da çok çekti, hep hapishanelerde… Zavallı, çok çekti. Kaşınıyor, rahat durmuyor. Kaç tane davasına girdim. DGM’de Öcalan’a “Sayın” demiş. Suriye’de gider röportaj yapar, dönerken alırlar bunu.

    EŞ: Siz Yalçın Küçük’ün kitaplarını da incelerdiniz yayınlanmadan önce değil mi?

    GÇ: Evet ilk kitaplarında hatta teşekkür yazısı vardır. Gülçin okudu, suç yok diye. Gerçekten makalelerini bana okuturdu.

    EŞ: Büyük bir hukuk mücadelesi vermişsiniz.

    GÇ: Evet, çok. Yalçın’ın ve Ahmet’in klasörleri vardı. O kadar çok dosya ki. Bakırköy 6. Ağır Ceza’da artık yargıçla neredeyse aşk yaşayacaktık. Çok tonton, efendi bir adam vardı. Ne güzel ağır ağır anlatıyor Gülçin Hanım dermiş. Mahkemede antipatik olmaya gelmez. Kim bu ukala kadın derler, müvekkiliniz için kötü olur.

    “Manifesto’da komünist propaganda yok diye savunma yaptık.”

    EŞ: Hiç sinirlendiğiniz bir anınız olmadı mı? İnsan bu hukuksuzluklara dayanamaz.

    GÇ: Aslında ben kısa, öz konuşurum. Konusunu iyi bilen öyle yapar. Şimdi bir gün Yargıtay’da babası arkada, kız yanımda manifestoyu savunuyoruz. Komünist propaganda yok diye. 21 üniversiteden rapor getirttim okullarda ders kitabıdır diye. Al sana abes dava işte. Bir de Türkçe’ye çevrilmiş bir kitap var, Amerikan generalinin kitabı. Adam “Bizim nizami ordularımız vardır. Bir tarafta da çapulcu üstü başı dökük olanlar. Ama onlar kazanır” diye yazmış. Burada işte komünizm propagandası buldular. Ben de Amerikan Konsolosluğu’ndan bu general hakkında bilgi istedim. Özgeçmişi geldi gayet güzel(!) Hayatı komünizmle mücadele ile geçmiştir diye. İşte böyle absürtlüklerle uğraştık.

    EŞ: Siz Staj Eğitim Merkezi’nde de yer aldınız biraz önce söylediğiniz gibi. Staj Eğitim Merkezi’nde kaç sene çalıştınız?

    GÇ: 8 sene çalıştım. Çok hoşuma giderdi hoca olmak orada. İlk öğrettiğim müddetlerdi. Bir gün bir avukat geldi Ziya’nın odasına. Bir kararı kesinleşmiş. Bundan daha korkunç bir şey olamaz. 7 yıl mı ne hapis cezası, temyiz tarihini kaçırmış. Her hata affedilir ama bu olmaz. Avukat da insan hata yapabilir ama müddet kaçırmak olmaz. O yüzden ilk öğrettiğim bunlardı. Çok severek yaptım işte bu hocalığı. Onlar da sevdiler beni. Gelirler beni görmeye bazıları Bodrum’a geldiklerinde. Tabii gençler için güzel bir yer burası. Hatta bir gün Ferid Edgü’nün kızı çok şaşırdı. Dedim “Gençler için çok güzel Bodrum.” Şaşırdı kız “Ben de yaşlılar için güzel diye düşünüyordum” dedi. “Yaşlılar için ne var ki yavrum” dedim. Denize de giremiyorum. Moda’da burunda otururdum Lozan plajında 78’e kadar denize girdik. Benim dedem de Moda’da otururdu. Şifa sokakta bir  köşkte. Fransızca hocasıydı. O zaman bak odyovizüeli keşfetmiş. Kendini yere atarmış “tomber” diye, kalemi kırarmış “casser” diye. Çocukların aklında kalırmış. Hareketli diye ona “Deli Mehmet Ali bey” derlerdi, “Petit Comte” (küçük kont) derlermiş ufak tefek olduğu için…

     

    OLYMPUS DIGITAL CAMERA

    EŞ: 55 senelik bilfiil hukuk mücadeleniz var. Günümüzdeki hukuk mücadelesinin nasıl olması gerektiği hakkında ne düşünüyorsunuz?

    GÇ: Öncelikle özel mahkemelerin kaldırılması için mücadele edilmeli. Biz DGM’nin kaldırılması için İstanbul Barosu olarak tüm Baroları toplayıp korkunç bir mücadele vermiştik. Yürüyüşler yaptık. Kalktı ama yenisi kondu. Şimdi herkes gevşek. Herkes aldığı dava sayısına, kazanacağı paraya bakıyor. Hukukçularda bir muhalefet, böyle bir ruh görmüyorum.

    EŞ: Tam da buraya geliyordum. Peki hukukçu nasıl olmalı sizce?

    GÇ: Kıpır kıpır, muhalif olmalı. Keşke şu andaki davalara cübbemi giysem de girsem. Ama işte 2007’de yukarıdaki bu belayı musallat etti, ses tellerim gitti. “Sen bana inanmaz mısın al sana” bir göğüs gitti, “sen bana inanmazsın al sana” bir kanser daha, ses tellerim gitti. Yarısı yetiyor işte. “İnanmadığım Allahıma şükürler olsun” Yalçın Küçük’ün lafıdır. İşte inanmadığım Allahıma şükürler olsun. Annem benim yanımda bunu deme derdi ama namaz falan kılmazdı. Babam çok aydındı. 18 yaşında ne isterseniz onu seçin derdi. Bizim bir ‘Tia’mız vardı. Rumca ya da Ermenice teyze demek. Elmadağ’da otururdu kilisenin yanında, bizi kiliseye götürürdü. Babam kiliseyi duydu. Küçük yaşta kiliseye götürmesin, din eğitimi almasınlar, 18 yaşında kendileri seçer dermiş. Ben de annemi tehdit edermişim kiliseyi söylerim bak babama diye.

    Kardeşim de beni tehdit ederdi. Adana’da otururken sokakta çocuklardan küfür öğrenirdim. Kardeşim de “küfür ettiğini babama söylerim” diye beni tehdit edip her işini bana yaptırırdı. Babam bir gün fark etti, bir çocuk devamlı süklüm püklüm oturuyor. Sonra tabii o cezalandırıldı tehdit ettiği için. Çocukken tanıştık yani tehditle küfürle.

    “Bizim zamanımızda olsaydı biz isyan ederdik. Partimiz vardı bir kere.”

    EŞ: Peki hukuk öğrencilerine, yeni mezunlara ne önerirsiniz?

    GÇ: İsyankar olun, muhalif olun. Kuzu kuzu oturmayın. Tayyip Bey bunu çok iyi başardı. Tayyip Bey de Cemil Çiçek de yapılan icraatları çok iyi anlatıyorlar. Geçen gün Bilgesu sordu “Ne düşünüyorsun?” diye. “Valla” dedim “Ben sanal bir alemde yaşıyorum.” Yani kendimi ait hissetmiyorum. Bu benim hükümetim değil. Başka bir yerde yaşıyorum sanki. Bir rüyada gibi, bu gelecek ve geçecek. Bu döneme ait hissetmiyorum. Siz hissediyor musunuz? Meclise ve televizyondaki adamlara bakıyorum fındık bıyıklı adamlar benim adamlarım değil. Ne bu?

    Bizim zamanımızda olsaydı biz isyan ederdik. Partimiz vardı bir kere. En güzel zamandı. Mehmet Ali Aybar ve Behice Hanım dönemleri İşçi Partiliydim. Eşek gibi çalıştık partinin hukuk bürosunda. 25 kişiydik. Tüm kanunları elden geçirdik. Nasıl yapılması gerekirdi, neler hukuka aykırı onları ayıkladık. Hiç alakam olmayan Orman Kanunu’nu inceledim. Nizamettin ile Orman Kanunu’nun hukuka aykırı maddelerini çıkardık. Partiye verdik. Öyle laf ola bir parti değildik. Ben senatör adayıydım. O zaman adam kıtlığı var, 40 yaş üstü olacaksın ve yüksek tahsilli olacaksın. Bizim partide işçiler var o yüzden ben de aday oldum B’li bir yerden şimdi neresiydi tam hatırlamıyorum.

    Biz gençken “ohh ne rahat, güzel demedik” çok çalıştık. Para geliyor bir yerden demedik. Kirada oturuyorum diye çok şaşırıyorlar bana. Askeri Mahkeme’de devamlı vekalet koyuyorum dosyalara. Askeri hakimken Levent Bey falan diyormuş ki “Ooo ne kadar zengindir, boyuna vekalet getiriyor.” İnanmıyorlarmış kirada oturduğuma. Öyle çalışıyorduk.

    EŞ: Tercih bunlar tabii…

    GÇ: Tabii tercih canım. Moda’daki ev sahibim, Gülçin Hanım parayla dava alsaydı Moda’yı satın alırdı dermiş. Aklıma gelmezdi benim. Ama yaşlılıkta bir eve ihtiyaç varmış. Kiralar belimizi büktü. İşte buraya geldik iki oda bir de F tipi odamız var burada. Moda’da da birinci katta oturuyorduk, Kafe Kemal’in orada. O sırada üç ev değiştirdik.

    EŞ: Moda’daki evinizde bir röportajınızı izledim. Bu kitaplık oradaydı. Modada yürüyüş yaparken sizin evinizi gördüğümü, “Ah ne güzel kitaplar” dediğimi hatırlıyorum.

    GÇ: Her geçen gerizekalı “Kütüphane mi burası?” diye soruyordu. İçeride yaşlı bir kadın var, kütüphane olur mu orada? Hatta birgün –Moda’da kadınlar yürüyüş yapar sabahları- bir tanesi geldi bir beyle, “Bunları okudunuz mu” diye sordu. Ev sahibimiz de “Yok bakmak için almış” dedi. Adnan Benk benim eniştemdi. Okuduğu kitapları elinden çıkarırdı, ben alırdım. 3000’e yakın kitap var. Şimdi her yere yavrum gibi bunları taşıyorum. Kıyamıyorum.

    Burada Mimar var Serdar, evin çocuğu gibiydi. Dereköy’de oturuyor. O gelir bakar bakar kitaplara. Alır getirir kitapları. Aldığı kitaplar için kağıt koyar. Geçen gün iki kitap getirmiş. Kapitalleri almış. Birini çok beğenmiş. Neyi beğendiyse, roman değil ki bu. Biri çok güzelmiş, hangisi sormadım.

    EŞ: Siz roman okumayı da çok seviyorsunuz değil mi?

    GÇ: Kitapsız olmaz. Her zaman başucu kitabım vardır. Yılmaz Özdil’in kitabını aldım yeni. Tam bir fırlama, hınzır zekası var. Ama daha açmadım. Gazetedekileri okuyorum. Burada Nurgül var kütüphaneci, kolilerden çıkarıp düzenledi Nurgül kitapları. Kız çalışıyor 5’e kadar sonra geliyordu. Bunları düzenliyordu.

    Bak Serdar kitaplarımı getiriyor da ama İstanbul’da bir kızım var o getirmedi kitabımı onu biliyorum. Ben de çok mahcubum. Fikret İlkiz’in kızı tanıştırmıştı bir fotoğrafçıyla. Kitap okumaya meraklı. Onda İzmir’de bir profesörün İstiklal Mahkemeleri’yle ilgili kitabı vardı. O kitap da bende kalmış. Ben İstiklal Mahkemeleri’ni araştırıyorum diye almıştım. Adapazarı’nda yargılandı babam. Saçmalığa bak hangi asker sadrazamın yaveri olup da savaşa gitmem der. Şimdi “ben Gül’ün yaverliğini yapmam” diyebilir mi arkasından giden subay? İşte öyle askerlikten atılıyor sonra bir kanunla geri aldılar onu. Ne kadar sevinmişti ki o zaman bir Macar şirketinin CEO’su, müdürü. Hatta bir gün kız kardeşim Simin’e sınıfta sormuş öğretmen “baban ne kadar maaş alıyor” diye Simin de “750 lira” demiş, doğru. Yalan söylüyor diye öğretmen Simin’e tokat atmış. İşte o kadar kazanırken babam işi bıraktı ve askerliğe döndü. Gittik Nişantaşı’ndan Balıkesir’e Mıntıka Kurmay Başkanlığına. Balıkesir’deki taş eve tıkıldık. Babam bir mutlu bir mutlu. Şimdi ben de cübbemi giysem… (Telefon çalar, açmaya gider)

    Kalkarken bacağım ağrıyor, iyice topal oldum. Moda’dayken evimizin çocuğu olmuştu Levi, şimdi GATA’da doktor. “Kalk gel buraya seni maymuna çevirirler” dedi. Hiç maymuna çevirecek bir adam değil burada Salih Bey var, ortopedist. Çok yetenekli ama ilaç dayıyor birden. Burada boğazıma bakan Murat var hemen ona soruyorum bir şey olunca. Gözlerim için de güzel bir göz doktoruna gönderdi. İki gözünüzde katarakt var dedi o doktor. Doğal benim yaşımda. Ne kadar dedim? 3.200 dedi bir tanesi için. Toplam 6.400 lira yani. Anında Suphi Acar’a telefon ettim. Haydarpaşa Numune’de hemen ameliyat etti. Burada bir de gözlükçü var. Çok şeker adam ama insanı gaza getiriyor gözlük camlarını Nasa’dan getirttim diye. Göz doktoruma telefon ediyor güneş gözlüklerimin derecesi için. Güya onlar Nasa’dan geldi. 900 lira verdim tam gaza geldim. İlk gün cebimde 10 lira, buraya gelecek kadar para kaldı. Geri kalan 400 lirayı orada bıraktım. Sonra eve gelince “Ben ne yaptım?” dedim. Ismarladı da adam yanımda. Benim bütçem kötü oldu. Gözlerim rahat şimdi ama iyi gaza getirdi.

    EŞ: Biraz önce İstiklal Mahkemeleri’yle ilgili araştırmam oldu demiştiniz. Siz bu konularda makale yazdınız mı? Sizin ölüm cezasına dair bir makaleniz olduğunu biliyorum. Başka var mı?

    GÇ: Genelde bilirkişilerle ilgili yazardım. Onlarla çok uğraştım. Hatta bir asliye ceza hakimi, bilirkişiyle ilgili bir şey söyleyecektim ki “Biliyorum Gülçin Hanım biliyorum gördüm” dedi, okumuş yazdıklarımı. Hukuk mecmuasında da çıktıydı. Necla Fertan’la Orhan Bey iki avukat olarak bir hukuk dergisi çıkarırlardı. Benim dönemimde bu dergi çok okunurdu. Orada yayınlanmıştı. Bilirkişilerin nasıl bilmez kişiler olduklarını yazmıştım.

    EŞ: Necla Fertan’la herhalde uzun yıllar çalıştınız?

    GÇ: Necla çok yakın arkadaşımdı, çok güvenirdim ama bazı davaları benim başıma sarardı. Mesela Yalçın’ı o başıma sardı.

    EŞ: Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz Gülçin Hanım. Sizi daha fazla yormayalım.

    GÇ: Hiç yorulmadık. İyi ki geldiniz çok sevindik. Bizi insansız bırakmayın. Her zaman bekleriz. Siz de Bodrum’a geldiğinizde burada kalabilirsiniz. F tipi odamızda. Çok memnun oldum. Benim için vapurdan, Moda’dan denize, martılara, yıldızlara bakın! Burada yıldız yok…

    EŞ: Biz de çok mutlu olduk. Çok teşekkür ederiz.

  • 5 Nisan Avukatlar Günü Vesilesiyle Genç Avukatların Sorunlarına Bakış

    5 Nisan Avukatlar Günü dolayısıyla mesleğe bir kala vaziyette olan ve yoğun mesleki sorunlar içerisinde pek de sesi duyulamayan stajyer avukatlar ve stajyer avukatlar özelinde genç avukatlar üzerine birkaç söz söylemek; sorunlarımızı ve isteklerimizi dile getirmek amacıyla bu yazıyı kaleme almaktayım.

    Staj; mesleğin icra edilişini görmek, fakültede teorisi öğretilen konuların uygulamadaki yerini anlamak, tecrübe edinerek hukuki alanlarda uzmanlaşma yolunda ilk adımları atmak için gerekli bir süreçtir. Keza, Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Staj Yönetmeliği’nin 1. maddesi bu görüşe paraleldedir:

    “Bu Yönetmeliğin amacı Avukatlık stajının hukuk bilgilerini bilimsel verilerden ayrılmaksızın ve bilimin yöntemlerini kullanarak somut olaylara uygulayabilen, yargılama süresince yargılama faaliyetinin yönetimine ve kararın oluşumuna etkin biçimde katılabilen, meslek ilke ve kurallarına bağlı, hak arama özgürlüğünün yaşama geçmesi için uğraş veren, insan haklarına saygılı, demokrasi ve hukukun üstünlüğünden ayrılmayan, bağımsız ve özgür avukatların yetişmesi için hukuksal, sanatsal, eğitsel olanakların sağlanmasıdır.’’

    Stajın amacı teorik olarak böyle olsa da, stajyer avukatlık pratikte başka boyutlara evrilmiş, stajyer avukatlar bir nevi ucuz iş gücü haline gelmişlerdir. Bu ucuz iş gücü haline gelmenin başlıca sebebi; mevzuat hükümlerinin stajyer avukatların gelir getiren bir işte çalışmasına yasak getirmesidir. Uygulamada stajyer avukatların tamamına yakınının belli bir ücret karşılığında hukuk bürolarında çalıştığı ancak bu ücretlerin oldukça düşük olduğu, özellikle adliye stajında kanun yerini bulsun diyerek belli aralıklarla imzaya gidildiği hepimizin malumu. Ortada bir çelişkinin var olduğu aşikar: Mevzuat hükümlerinin stajyer avukat aleyhine olan hükümleri işletilmekte, diğer hükümlerse kağıt üzerinde kalmaktadır. Fiili durum ve mevzuat birbiriyle uyuşmamakta ve bundan maddi-manevi en çok zarar gören de stajyerin kendisi olmaktadır.

    Meslekleri öğrenirken çıraklık aşamalarından geçmek doğaldır. Ancak bu durum, yasal güvence olmadan emek ortaya konması, mevzuat hükümlerinin oluşturduğu zeminden faydalanılması ve emeğin sömürülmesi anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla ‘doğal’ olduğu iddia edilen ama aslında yapay olduğu bariz olan bir süreç söz konusudur. Başta biz stajyer avukatlar ve genç avukatlar olarak bu fiili durumun doğal olduğu yanılgısına kapılmamalıyız.

    Sorunların çözümünde çıkış yolu olarak, kanun koyucu tarafından gerekli yasal düzenlemelerin yapılması görülebilir. Ancak yukarıda söylediklerim yıllardır tekrarlanıp dururken herhangi bir adım atılmamakta ve yolun başındaki hukukçular her geçen gün daha kötü şartlar altında çalışmaya ikna olmak zorunda kalmaktadır. Peki ne yapılmalı? Staj süresi zaten 1 yıl, nasılsa geçer, kan kusup kızılcık şerbeti içtim mi demeli? Aynı şekilde genç işçi avukatlar, birkaç yıl dişimi sıkayım, sonra kurtulurum diyip bir mücadele içerisine girmemeli mi?

    Bu sorulara vereceğimiz cevapların evet olması hukuk alanında gittikçe tırmanan kapitalist anlayışın galibiyeti anlamına gelecek ve ileride mensubu olmaktan onur duyacağımız bir mesleğin ortada kalmamasıyla sonuçlanacaktır.

    Avukatlık mesleği; medeniyetler tarihiyle yaşıt, hak arama ve savunma denince akla gelen, kadim ve de kutsal bir meslektir. Toplumların kaderinde önemli rol oynamış; otoriterliğin, zorbalığın, çarpık adalet anlayışının karşısında durmuş sayısız hukukçu bizlere bu mesleğin büyük bir sorumluluk ve topluma karşı önemli bir görev olduğunu öğretmiş, insanlık için son derece elzem bu mesleğin layıkıyla yerine getirilmesini vasiyet etmişlerdir. Bu vasiyete sahip çıkmak tüm meslek fertlerinin borcudur. Adaletin; toplumun ayakta kalması, insanlığın ileri gitmesi için vazgeçilmez bir kavram olduğunu göz önüne alırsak bu borcu layıkıyla yerine getirmemenin mesleki mirasları çiğnemek olduğu görülecektir.

    Bahsini ettiğim bu meslek temel değerleri sıradan bir “meslek güzellemesi” olarak değerlendirilmemeli; aksine olması gerekenin tam olarak bu olduğu, mesleğin doğasının bu şekilde olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Biz stajyer avukatlar ve mesleğe yeni başlamış genç avukatların karşılaştığı en büyük problemlerden biri de aslına bakarsanız bu yanlış tavır ve ‘hayalci, gerçeğe ayağı basmayan’ olarak görülmemizdir. Bizlere sürekli dayatılan “Bunlar teorik söylemler, pratikte işler böyle yürümez.” tarzı yaklaşımlar sebebiyle mesleğimizi seçerken içimizde barındırdığımız idealizm törpülenmeye çalışılmaktadır. İdeal olanın uygulamada olmadığını söyleyip idealist yaklaşımları neredeyse ayıplayan bir tutumla kavramların içinin boşaltılması, çürümüşlüğün normalleştirilmesinden başka bir şey değildir.

    Bugün, ülkede kötü giden birçok şey gibi mesleğimiz de zor zamanlar geçirmektedir. Avukatların; gittikçe mesleklerini icra etmekte zorlandığı, baskı politikalarıyla canından bezdirilmeye çalışıldığı, geçim sıkıntılarının iyice arttığı bir ortamda stajyer avukatlık özelinde genç avukatların sorunlarına değinirken, bu sorunların toplumdaki genel tablodan ve ülkede gittikçe temel vasıflarından kopan hukuk düzeninden ayrı ele alınabilecek hususlar olmadığını belirtmek gerekir. Bu bakımdan değerlendirme yaparken meseleye bütünsel bakmak yerinde olacaktır. ‘Nerem doğru ki!’ misali stajyer avukatlık da eğri olan tüm diğer uzuvlar gibi temel sorunun yansımalarından sadece birisidir.

    Stajyerlerin yeterince sesini duyuramaması ve stajyerlik statüsünün yıllardır bir sorun olmaya devam etmesinde kabahat olan bitene kayıtsız kalan kanun koyucuda olduğu gibi yeterli mesleki dayanışmayı gösteremeyen meslek mensuplarındadır. Bu mesleki dayanışma her ne kadar pozitif hukukta barolar vasıtasıyla sağlanmış gibi gözükse de pratikte bunun gerçekliği olmadığı ortadadır. Dolayısıyla çözüm yolu olarak gördüğümüz dayanışma ancak sağlam bir örgütlenme mekanizması ve mesleğin kutsallığına olan inançla sağlanabilir.

    Avukatlık mesleğinin bugününde, meslektaşlar içerisinde bir sınıf farklılığı olduğu olgusu inkar edilebilir bir husus değildir. Gittikçe büyüyen ve kar marjı artan bir sektörde emek-sermaye çelişkilerinin yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla Türkiye’deki işçi sorununun mesleğimize yansımaları işçi avukatlık özelinde zuhur etmiştir. Stajyer avukatlar ise dünyada gittikçe güçlenen prekaryatik düzenin yansımalarından nasibini almış ve güvencesiz bir statüye hapsedilmişlerdir. Bu minvalde hayalini kurduğumuz mesleki birlikteliğin ve örgütlülüğün fertleri; emeğine yabancılaşmak istemeyen, mesleğini doğasına geri kazandırmak isteyen avukatlar ve stajyer avukatlar olmalıdır. Mesleğe ilk adımını atanlar olarak önce kendi hakkımızı, bize ait olanı kazanmak için çaba göstermeliyiz, en büyük tecrübe ve kazanım bu olacaktır.

    Tüm meslek mensuplarının bir arada aynı haklı mücadeleyi vermesi her ne kadar arzu edilen bir durum olsa da bunun mümkün görünmediği, doğası gereği sınıfların çıkarlarının uzlaşamazlığının söz konusu olduğu ortadadır. Sınıf mücadelesinin bütünsel ele alınması ve tüm meslekleri kapsar şekilde değerlendirilmesi gerekse de avukatlık mesleğine has bir durum olan ‘avukatın bağımsızlığı’ kavramı da es geçilmemeli ve verilecek mücadelede amaçlardan biri de bu bağımsızlığı yeniden elde etme olmalıdır. Bağımsızlık; sadece devlete karşı bağımsızlık değil, avukatın topluma, müvekkiline ve hatta kendine karşı bağımsızlığını da kapsar. Dolayısıyla mesleğin ruhu, özü olan bağımsızlık kavramını avukatlık kavramından çıkarırsak mesleğimiz ortadan kaybolacak ve ideal adalet anlayışına ulaşmak gittikçe zor bir hâl alacaktır.

    Dar grupçu bir yaklaşım amacı olmaksızın ve de bunun özellikle karşısında durarak; hukuk asgari önemine kavuşturulmak, hukuksuzluk ve adaletsizlik toplum nezdinde en aza indirgenmek isteniyorsa; bunun yolu hukuk insanlarının nitelikli bir eğitimden geçmiş olmalarının yanı sıra aralarındaki mesleki dayanışmalarının güçlü olmasından geçer. Eğer bu ülkede güç sahipleri için avukatlık mesleği hala rahatsızlık uyandıran bir meslekse bunun sebebi, geçmişte ortaya konmuş mesleki dayanışma örnekleri ve mesleğin kutsallığına olan bağlılığını korumuş meslek erbaplarıdır.

    5 Nisan günü tüm bu sebeplerle bir baro etkinliğiyle geçiştirilmemesi gereken, mesleki mücadele ve birliğin önemini çağrıştıran, tarihsel köklerini mazlumun yanında olmaktan alan bir mesleği hak ettiği itibara tekrar kavuşturmayı akla getiren bir gün olmalıdır.

    Avukatlar Gününüz kutlu olsun.

  • 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Yasası ve Uluslararası Tükenme İlkesi

    Türkiye’de 1995 yılında 4 farklı Kanun Hükmünde Kararname yayınlanarak Sınai Mülkiyet Hakları koruma altına alınmış, bu geçici düzenleme 22 yıl Türkiye’de Sınai Mülkiyet Haklarının korunması görevini üstlenmişti. Geçen 22 yıllık sürede sürekli olarak bir Kanun çalışması oluğu söylenegelmiş, mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen Sınai Haklar bu yıllar boyunca Kanun Hükmünde Kararname ile korunmaya devam etmişti. Son yıllarda ise Anayasa bakımından temel haklardan olan mülkiyet hakkının ancak kanun ile kısıtlanabileceği gerekçesiyle mahkemeler 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin (556 sayılı KHK) çeşitli maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş ve marka hakkının kısıtlanması veya ortadan kaldırılmasına ilişkin hükümler teker teker iptal edilmeye başlanmıştı. Bir Sınai Mülkiyet Yasası’nın çıkarılmasının önemi böylelikle elzem bir hal aldı. 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Yasası (Yasa) bu açıdan büyük önem taşımaktadır.

    Genel itibariyle Yasa’da, AB mevzuatı ile uyumlu ve TRIPS’in gerekliliklerini içeren KHK’lerin genel ruhu korunmakla birlikte, uygulama ve tescil kapsamında önemli yenilikler de mevcuttur. 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname yönünden de birçok yenilik ve değişiklikleri içermektedir. Ancak Yasa’nın getirdiği en önemli yenilik ve değişikliklerden birisi, Genel Hükümlerde yer alan, uluslararası bir kavram olan “hakkın tükenmesi ilkesi” bakımındandır.

    Bilindiği gibi sınai mülkiyet haklarının tükenmesi, sınai mülkiyet korumasının sağladığı tekelci hakkın sınırlandırılması amacıyla ortaya çıkmış bir kavramdır. Buna göre, sınai mülkiyet hakkı sahibinin ve/veya onun yetkili kıldığı kimsenin koruma kapsamındaki ürünü piyasaya sunması sınai mülkiyet hakkı sahibinin hakkının tükenmesi, yani artık sınai mülkiyet hakkına konu ürünü alan kişinin ürün üzerinde (ürünün özgünlüğüne halel getirmeksizin) dilediği gibi tasarruf etme hak ve yetkisine sahip olacağı anlamına gelmektedir. Sınai mülkiyet hakkını tükenmesi serbest piyasa ekonomisinin bir gerekliliği olarak doğmuş, sınai mülkiyet hak sahiplerinin rekabeti kısıtlayıcı önlemler almasını engelleyerek paralel ithalatın da önünü açmıştır. Burada kısaca, sınai mülkiyet hakkının tükenmesinin kapsamından da bahsetmek gerekecektir. Hakkın tükenmesi ilkesi bakımından benimsenmiş coğrafi sınırlar bulunmaktadır. Buna göre hakkın tükenmesi, “ülkesel tükenme”, “bölgesel tükenme” ve “uluslararası tükenme” olmak üzere üç farklı coğrafi sınır kapsamında değerlendirilmektedir.

    Türkiye’nin Kanun Hükmünde Kararnameler ile benimsediği coğrafi sınır olan ülkesel tükenmede, sınai mülkiyet hakkı belirli bir ülke sınırı içerisinde hakka konu ürünün hak sahibi ve/veya yetkili kıldığı kimse tarafından piyasaya sunulması ile hakkın yalnızca o ülke bakımından tükendiği kabul edilirken, AB tarafından benimsenmiş “bölgesel tükenme”de ise coğrafi sınır belirli bir ülke değil birden çok ülkenin oluşturduğu bir bölge için tükenmiş kabul edilmektedir. Serbest piyasa ekonomisinin idealize ettiği sistem ise “uluslararası tükenme ilkesi”dir. Buna göre, sınai mülkiyet hakkı kapsamına giren ürün hak sahibi ve/veya yetkili kıldığı kimse tarafından dünyanın herhangi bir yerinde piyasaya sürülmekle artık hak sahibinin hakkının tükendiği kabul edilmektedir. Uluslararası tükenme ilkesi bugün literatürde hala daha tartışmalı olan, serbest piyasa ekonomisi bakımından “olması gereken”, piyasa rekabet ortamının tamamen bağımsız ve kendi içerisinde dengesini bulduğu, sınai mülkiyet hakkı sahibinin herhangi bir kontrol ve denetim mekanizmasının kalmadığı tamamen liberal bir sistemdir. Her ne kadar savunucuları tarafından sınai mülkiyet korumasının kapsamı bakımından olması gereken olarak ele alınsa ve hem tüketicinin hem de satıcının faydasına olan bir sistem olarak görülse de gelişmekte olan ülkeler bakımından sınai mülkiyet hakkı sahibinin ve tüketicinin bu sistemde gerçekten kazanan olup olmadığı tartışmalıdır.

    Yukarıda bahsedildiği üzere, Türkiye’de 6769 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesinde önce benimsenen ilke “ülkesel tükenme ilkesi” iken, 6769 sayılı Yasa taslağı uzun müddet tartışıldıktan sonra son anda yasanın Genel Hükümler altında yer alan ”hakkın tükenmesi” başlıklı 152. maddesinden bir son dakika kararı ile “Türkiye” ibaresi çıkarılmış ve madde metni aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:

    Hakkın tüketilmesi

    MADDE 152- (1) Sınai mülkiyet hakkı korumasına konu ürünlerin, hak sahibi veya onun izni ile üçüncü kişiler tarafından piyasaya sunulmasından sonra bu ürünlerle ilgili fiiller hakkın kapsamı dışında kalır. (2) Marka sahibi, birinci fıkra hükmü kapsamına giren ürünlerin üçüncü kişiler tarafından değiştirilerek veya kötüleştirilerek ticari amaçlı kullanılmasını önleme hakkına sahiptir.

    Söz konusu madde hükmünde “Türkiye’de” ibaresinin çıkarılmış olması artık yeni kanun ile “uluslararası tükenme” ilkesinin benimsendiği şeklinde yorumlanmaktadır. Madde içeriğinden bu hususun açıkça belirtilmemesinin uygulamada yargı kararlarında çelişkiler yaratabileceği kaygısı bir yana İsviçre ve Norveç örnek gösterilerek benimsenen bu ilkenin Türkiye’de özellikle yerli yatırımcı ve tüketici bakımından ne derece olumlu olacağı şimdiden bir tartışma konusu. Öneriyi getiren bir kısım akademisyen ve kamu tarafı “uluslararası tükenme ilkesi”nin yalnızca ülke ekonomisi için değil aynı zamanda tüketici açısından da olumlu sonuçlar doğuracağı konusunda ısrarcı. Öneriyi getirenlerin argümanları, Türkiye’nin ithalatçı bir ülke olması sebebiyle uluslararası tükenmenin ülke menfaatlerine daha uygun olduğu ve bu sistemin tüketici yararına sonuç doğuracağı hususlarına dayanmaktadır. Ulusal tükenmenin kabul edildiği durumlarda global şirketlerin ülkeleri pazarlara böldüğü ve ürün fiyatlandırmasına kendi çıkarları yönünde belirleyici oldukları bunun ise tüketicinin zararına sonuç doğurduğu ileri sürülmektedir. Uluslararası tükenmenin benimsenmesi ile tüketicinin kaliteli ürünü daha ucuza alacağı farz edilmektedir. Bu açıklamalara istinaden uluslararası tükenmenin ülke menfaatine daha uygun olduğu düşüncesiyle söz konusu öneri getirilmiştir.

    Ancak taslağa son dakika görüş veren özel sektör ve sivil toplum kanadı ise aynı oranda emin değildir. Taşıdıkları kaygılar derin ve anlamlıdır. AB müktesebatına uyum süreci kapsamında bir fazın kapanmasında önemli mihenk taşlarından olan söz konusu yasada, AB tarafından benimsenen ilke yerine şuan AB üyesi ülkelerin, rekabetçi serbest piyasa konusunda büyük hassasiyet taşımlarına rağmen “uluslararası tükenme ilkesi”ne, hem de geçmişte üye ülke hakimleri tarafından uluslararası tükenme ilkesinin benimsenmesi gerektiğini belirten birçok yargı kararı mevcut olmasına rağmen, ön yargı ile yaklaşılırken; Dünyanın en liberal ve gelişmiş ekonomilerinden olan İsviçre, Norveç ve Kanada gibi ülkelerin örnek alınması ise şaşırtıcıdır. Söz konusu madde hükmünde ithalatın bir istisna olarak tutulmamış olması yerel üreticiler açısından söz konusu ilkenin benimsenmesinin yarardan çok zarar doğuracağı kaygısı mevcuttur. Yerel hak sahibi olan üreticinin ya da yetkili dağıtıcısının yeni bir Ar- Ge’yi Türkiye’de piyasaya sürmesi 3. kişilerin söz konusu sınai mülkiyet hakkını haiz ürünleri dünyanın herhangi bir yerinde piyasaya sunma hakkı tanımaktadır. Dolayısıyla, ithalatçı bir ülke olmanın kabullenişiyle getirilen öneri, üretici ve ihracatçı bir ülkeye dönüşme gayesinin önüne ket vurabilecektir. Bu durumda hangisinin ülke menfaatine daha uygun düştüğü ise önemli bir tartışma konusu olarak önümüze çıkmaktadır.

    Bunun yanında uluslararası tükenme ilkesi gerçekten tüketici lehine sonuçlar doğurmakta mıdır? Bu da yine tartışmalı bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Serbest piyasa ekonomisinin idealize ettiği rekabet ortamında üretici ve/veya satıcı tüketiciye ulaşmak için rekabet ederken fiyat endeksinin de tüketici lehine değişkenlik göstermesi beklenir. Uluslararası tükenmenin ise serbest piyasa ekonomisi için idealize edilen sistem olduğunu yukarıda vurgulamıştık. Ancak tükenme uluslararası dahi olsa, bu ürünü Türkiye’de ilk kez piyasaya sokan kişi, ilk olmanın verdiği avantaj ile yüksek bir fiyat belirleme özgürlüğüne sahip olacak ve bunu hiçbir maliyete katlanmaksızın yapabilecektir. Zira hak sahibi veya onun yetkili kıldığı satıcı ürünün fiyatını belirlerken, hem ürünün geliştirilmesi için yapılan maliyetleri hem de ürünün piyasada tanıtılması, tutundurulması ve tüketiciye sunulacak olan satış sonrası hizmetleri de dikkate alarak yaparken; ürünü piyasaya sokan herhangi bir kişi için benzer maliyetlerin bulunmayacağı açıktır. Kaldı ki son dönemde döviz dalgalanmalarının yüksek olduğu Türkiye’de söz konusu sistem tüketiciden çok ürünü piyasaya süren kişi yararına olacak, bu arada üreticinin elindeki en güçlü materyal olan piyasaya göre ürün üretme ya da piyasaya ürünü ilk süren olma araçları da elinden alınacaktır. Dolayısıyla burada kazanan tüketiciden çok ürünü piyasaya sokan olabilecektir. Ürünün fiyatının ucuzlaması, piyasada başka aktörlerin de ürünü arz etmeleri sonucu oluşur ki; bu da zaten ulusal tükenme halinde dahi, hukuka uygun yollarla yapılan paralel ithalat imkanı ile sağlanmaktadır. Dolayısıyla uluslararası tükenme ilkesi doğrudan “ucuz ürün” doğurmamaktadır. Bunun dışında, piyasaya giren ürünlerin kontrol edilebilirliği üretici açısından mümkün olmayacağından kaçak ve sahte ile mücadelede uluslararası tükenme ilkesinin yardımcı olmayacağı aksine zorlaştıracağı da düşünülmektedir.

    Söz konusu ilkenin benimsenmesinde örnek gösterilen ülkeler, unutulmamalıdır ki liberal ekonomilerse de sosyal devlet kavramını benimsemiş ve bunu iyi çalıştıran ayrıca üretim kapasitesi de görece düşük ülkelerdir. Dolayısıyla sosyal devlet olma yolunda önünde büyük mihenk taşları bulunan Türkiye için sistemin tüketiciyi ve kamu yararını ne denli koruyarak ilerleyeceği ve gerçekten serbest piyasa ekonomisinin tüketici yararına çalışıp çalışmayacağı önemli soru işaretleri olarak duruyor.

    Dünya’da literatürde oldukça tartışmalı olan ve özellikle marka hakkı sahibinin hakkının kapsamı bakımından önemli çekinceler yaratan uluslararası tükenme ilkesinin Türkiye’de ne gibi sonuçlar doğuracağı ileri vadede uygulama ve çıkacak yargı kararlarıyla şekillenecek. Ancak yıllar boyunca Yargıtay’ın meşhur Police ve sonra Dexter kararı ile desteklediği tartışmalı görüşü üzerinden yorumlanmış ülkesel tükenme ilkesinin uygulamaya yön verdiği düşünülürse, uluslararası tükenme ilkesinin doğuracağı sonuçlar şimdiden oldukça düşündürücü.

  • İhtiyacımız Sözde Değil, Özde Demokrasi

    Günümüz dünyasında, bugün için varılan noktada en ideal yönetim biçimi, demokrasinin, yani temel hak ve özgürlüklerin, hukukun üstünlüğünün, laikliğin, basın ve ifade özgürlüğünün egemen olduğu yönetimlerdir.

    İnsanlık, bu yönetim biçimine ağır bedeller ödeyerek ulaşmıştır.

    Türkiye’de de 1919’larda başlayan ulusal kurtuluş savaşının ardından, bu değerleri yaşama geçirmek için zorlu bir uğraş verilmiştir.

    Demokratik ve laik cumhuriyet hedefiyle, saltanat kaldırılmış, çağdaş bir ülke ve toplum inşasına girişilmiş ve bu kapsamda önemli adımlar da atılmıştır.”muasır medeniyet seviyesi” sloganı, şiarı da bu yaşam biçimine işaret eder.

    Ancak demokratik ve laik cumhuriyete karşı olanlar, gerici Arap rejimlerini kendilerine örnek alanların çabaları da hep süregeldi.

    Emperyalizmden güç alan, saltanata, biat kültürüne bağlı kişi ve gruplar, cemaatler, tarikatlar hemen her dönem iktidarda olan sağcı iktidarlarla iç içe olup, dini de kullanarak önemli mevziler kazandılar. Devlet içinde her kademede egemen hale geldiler.

    12 Mart, 12 Eylül askeri darbeleri de bu kesimlerin güçlendiği dönemler olarak tarihe geçti.

    Şimdilerde ise, ülke yönetiminde bulunanlar, yani 15 yıllık AKP iktidarı döneminde “dindar devlet”, İslam dünyasının lideri” hedefini saklamadan çalışmalarını tepe noktaya çıkardılar.

    F. Gülen cemaati adeta bir koalisyon hükümeti kurarak devletin kilit noktalarında kadrolaştı. Sonrasında koalisyon ortakları hazineyi, kadroları, arazileri, devleti paylaşmada anlaşmazlığa düşmüş olmalılar ki, ayrı düştüler, düşman kardeş oldular ve birbirlerine karşı “devleti tek başına ele geçirmek için” darbe bile planlayıp uygulamaya koydular.

    15 Temmuz darbe girişiminin ardından iktidarı elinde bulunduran yönetim, zaten sol için, iktidara muhalifler için yürüttüğü baskıcı, hukuk tanımaz uygulamalarında ses duvarını aştı. 12 Mart, 12 Eylül Askeri darbeleri ile kıyaslamaya, neredeyse bu iki darbeyi aratacak değerlendirmelere konu oldu.

    Fetö’cülerin siyasetteki, TBMM’deki, hükümetteki kadrolarına hiç dokunulmadı.

    Bugün terörist başı dedikleri Fetö ile ülkeyi uzun süre birlikte yönetenler, “ne istedilerse verdik” diyenler, F. Gülen’in elini öpmek, başlarını kapatmak için sıraya giren siyasetçiler bugün hala görevlerini sürdürüyor. Gözaltına alınan, cezaevlerine konulan, işten çıkartılanlar içerisinde elbette Fetö yandaşları, finansörleri de var.

    Ancak ilan edilen OHAL ile birlikte çıkartılan kararnamelerle asıl hedef olarak iktidara muhalif olanlar, solcular, sosyalistler seçildi. Fırsat bu fırsat binlerce akademisyenin görevine son verilerek üniversiteler tam teslim alındı. Zaten 15 Temmuz darbe girişiminden bağımsız olarak son on yıldan beri muhalif bilinen yüzlerce üniversite öğrencisi okullarından atıldı, kimisi cezaevlerine dolduruldu.

    Bununla yetinilmedi muhalif bilinen öğretmenler, memurlar işlerinden atıldı üye oldukları sendikalar çökertilmeye çalışıldı.

    Sayılar on binleri buldu, tam bir hukuksuzluk ülkeye egemen oldu.

    Mesleğim olan gazeteciliğe, medya yaşamına bakacak olursak aynı vahamet, aynı hukuk dışılık burada da çok açık bir biçimde görülecektir.

    15 Temmuz’dan sonra OHAL KHK‘ları ile 45 gazete, 16 dergi, 3 haber ajansı, 23 radyo kapatıldı. Bu ay itibarıyla 157 gazeteci cezaevinde.

    Dışarıda olan, cezaevlerinde olmayan 100 dolayında gazeteci için cumhurbaşkanına hakaret gerekçesiyle 3 bini aşkın dava açılmış bulunuyor.

    Bu süreçte kapatılan yayın kuruluşlarında çalışanlar ve halen kapatılmayan kurumlarda çalışanlardan 4 binden fazla basın emekçisi atıldı, işsiz bırakıldı.

    Referandum süreci de kullanılmak suretiyle iktidara muhalif olan kişi ve kuruluşlar terörist ilan edilerek hedef gösterilmekte, itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır.

    Nitekim son olarak İstanbul’da Müjdat Gezen Sanat Merkeziyakılmak istendi. Demokrasilerde bu tür uygulamaların yeri yoktur ve ülkeyi yönetenler evrensel hukuka bağlı kalmak zorundadır. Demokrasi, insan hakları, hukuk insanlar için var.

    Hukuk insanların, günlük yaşamını, iş yaşamını huzur ve güvenlik içinde sürdürmesi için var.

    Ancak bugün artık bunlar adeta lüks hale geldi.

    İş güvencesi yok, insanlar politik görüşleri nedeniyle, haksızlığa itiraz ettikleri için işlerinden atılıyor, işsizliğe açlığa mahkum hale getiriliyor.

    Örgütlü, sendikalı oldukları için, sendikaları iktidara muhalif görüldüğü için işlerine son veriliyor.

    Üniversiteler iktidarın belirlediği yandaş rektörlerin, dekanların yönetiminde hükümetin üniversiteleri haline sokuldu. İtiraz eden bir avuç akademisyene de son darbeler vuruldu. Dikensiz gül bahçesi yaratıldı.

    Geçmişte bağımsız bilim kurumları olan üniversitelerde rektörler, dekanlar hükümetin valisi gibi çalışmazken bilime, özerk, bağımsız üniversite kavramına, öğrencilerine sahip çıkarlardı.

    Bununla ilgili bir örneği, kendi yaşamımdan vermek isterim.

    Ben 1971 yılında SBF Basın Yayın Yüksek Okuluna ( şimdiki İletişim Fakültesi) başladım.12 Mart askeri muhtıra dönemi. SBF yine iktidarın hedefi. Mümtaz Soysal, Bahri Savcı, Sadun Aren gibi hocalarımızın birçoğu Mamak cezaevinde. Biz de hocalarımıza ve üniversitelere yönelik baskılara karşı eylemler, boykotlar yaptık. Yıl 1973 Nisan. Bu eylemler nedeniyle BYYO’dan 7 öğrenci gözaltına alındık. Önce emniyet sarayı, sonra Yıldırım Bölge Askeri Tutukevi’nde ben ve 6 arkadaşım bir ay süreyle gözaltında kaldık. TCK 142 den “Komünizm propagandası ve öğrenim özgürlüğünü engellemekten” yargılandık. Sonra mahkememiz dışarıdan devam etmek üzere tahliye olduk. Okulumuza döndük. Öğrenimimize devam ettik ve dört yılda okulumu bitirdim. Yıl kaybım olmadı. Hakkımızda soruşturma açılmadı, okuldan atılmadık. Çünkü o sırada BYYO okulunun müdürünün adı Muammer Aksoy’du.

    Gözaltından sonra Muammer Aksoy’un dersindeyim. Ders biter bitmez koridorda Aksoy hocaya yetiştim. “Hocam, sağolun, biz 7 arkadaş bir aydır okula gelemedik. Bizim için soruşturma açmadınız, teşekkür ederiz.” deyince, yanıtı çok sade oldu; “Yavrum benim derdim siz değilsiniz, benim derdim ve kavgam hukuksuzluğa karşıdır. Size haksızlık yaptılar, hukuksuzluk yaptılar.”

    Mülkiyede hocalar öğrencilerine sahip çıkmıştı. Hukuksuzluğa karşı çıkmıştı.

    İktidarlar her dönemde kendilerine yandaş olmayanları düşman gibi görmüştür.

    Ülkemizde son 100 yıl içinde öldürülen gazeteci, yazar, aydın sayısı 90 dolayında.

    Sabahattin Ali, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, İlhan Erdost, Hrant bunlardan sadece birkaç örnek isim.

    Bu öldürülenlerin tümünün iki ortak özelliği var.

    Birincisi, bu kişilerin tümü, dönemin iktidarlarına karşı yazılar yazan, konuşan, “muhalif” olarak görülen kişiler.

    Bu kişilerin ikinci ortak özelliği, hiçbirinin katilleri bulunmuyor. Birkaç tetikçi ortaya çıksa da azmettiren gerçek güçler bulunmuyor. Suçlular, devletin “derinliğinde” kayboluyorlar.

    Son 15 yıldan beri yaşanan bu dönem, ülkemizde basın, düşünce ve ifade özgürlüğü için tam bir karanlık, baskıcı yıllar olarak basın tarihinde şimdiden yerini aldı.

    Bu dönemde iktidar, sermaye ile kol kola, kendine bağlı işadamları aracılığıyla gazetelere el koydu, yönetimlerini değiştirdi, kayyumlar görevlendirdi. Sonunda medya kuruluşlarının yüzde 90’ını denetimine, kontrolüne aldı. Buna da “havuz” medyası denildi.

    Yani gelinen noktada ülkemizde medya sektörünün yüzde 90’ı devletleştirildi, iktidarlaştırıldı.

    Görülmemiş sayıda gazeteci, yazar, küçük ya da büyük çıkarlar için iktidarın emrine, kucağına attı kendisini. Adeta genetiği değiştirilmiş bir gazeteci türü ortaya çıktı. Baskıya uğrayan, cezaevlerine atılan arkadaşlarını, meslektaşlarını savunmayan gazeteci türü. Mesleklerini, haberciliği, evrensel basın ilkelerini değil iktidarı, cumhurbaşkanını, savunma yolunu seçtiler.

    Ülkemiz, Uluslararası kuruluşların değerlendirmelerinde, basın ve ifade özgürlüğü sıralamasında Afrika ülkeleri ile birlikte anılıyor.

  • Başkanlık ve Olağanüstü Hal: Türkiye’nin “Olağan”ı Olacak mı?

    Başkanlık Anayasası tartışmalarında gölgede kalan temel bir değişiklik daha var. 15 Temmuz’da yaşanan kanlı darbe denemesinden sonra ilan edilen “olağanüstü hal” dahi yeterli ölçüde tartışılamazken Başkanlık Anayasası teklifinin 12. maddesinde mevcut Anayasa’daki “olağanüstü yönetim usulleri” bölümünün tamamen yeniden düzenlenmesi de ilgi çekmiyor. Oysa, 16 Nisan’da Türkiye, esas olarak, başkanlık ile birlikte bir olağanüstü hal rejimine geçip geçmemeyi de oylayacak.

    AKP’nin MHP ile birlikte getirdiği Anayasa değişiklik teklifinin ilk halinde, başkanlık, devletin idari yapısının bütünüyle Meclis düzenlemelerinin konusu olmaktan çıkartılarakbaşkanlık kararnameleri ile düzenlenmesi ve olağanüstü hal yönetiminin yeniden ve ülkenin olağanüstü hal boyunca tamamen başkanın kararlarıyla yönetileceği şekilde düzenlenmesi öngörülmüştü. Ancak nedeni açıkça ifade edilmese de, başkanlık tartışmalarının yumuşak karnı olan “bölünme” endişelerine imkan vermemek için bu bölümler tekliften çıkartıldı.

    Teklifin “başkanlık” düzenlemeleri yoğun olarak tartışılırken, ülkenin sürekli bir olağanüstü hal durumunda bırakıldığı ve başkanın dilediğince ve keyfince yönetmesine imkan veren yeni düzenleme ise mevcut Anayasa’daki olağanüstü hal ve sıkıyönetim gibi yönetim usullerine rahmet okutacak cinsten olmasına rağmen gündeme gelmiyor.

    Kısa bir karşılaştırma

    Mevcut Anayasa’da iki temel olağanüstü yönetim usulü öngörülüyor. Bunlardan birincisi “Tabiî afet ve ağır ekonomik bunalım sebebiyle” veya “Şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması sebepleriyle” ilan edilebilen olağanüstü hal iken diğeri ise özünde askeri yönetim biçimleri sayılması gereken sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali olarak düzenlenmiş.

    Olağanüstü hal ilanı için doğal afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinin veya “hür demokrasi” düzenini veya temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması gerekiyor.

    Olağanüstü hal her durumda süresi altı ayı geçmemek üzere ilan edilebiliyor. Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından belirlenen olağanüstü hal süresi Meclis tarafından değiştirebilirken her defasında dört ayı geçmemek üzere uzatılabiliyor veya kaldırılabiliyor.

    Yine, yürürlükteki Anayasa’ya göre, olağanüstü hal ilanı halinde, yurttaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri, temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, gereken tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usullerinin yasayla düzenleneceği öngörülüyor.

    Ayrıca, olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabiliyor. Bu kararnameler, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulurken bunların onaylanması için ise 30 günlük bir süre öngörülmüş.

    Bununla birlikte sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali ise Anayasa’nın tanıdığı “hür demokrasi” düzenini veya temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelen ve olağanüstü hal ilânını gerektiren hallerden daha vahim şiddet hareketlerinin yaygınlaşması veya savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, ayaklanma olması veya yurt veya Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmanın veya ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması sebepleriyle ilan ediliyor.

    Temel olarak, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halinde de olağanüstü hal ile benzer usul ve esaslar uygulanıyor.

    Öte yandan, “Olağanüstü hal yönetimi” başlığıyla önerilen yeni düzenleme ise tüm bu olağanüstü yönetim biçimlerini tek başlıkta toplarken kararı sadece başkanın alabileceğini düzenliyor.

    Savaş, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, seferberlik, ayaklanma, yurt veya Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışma, ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması, anayasal düzeni veya temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerinin ortaya çıkması, şiddet olayları nedeniyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması, doğal afet veya tehlikeli salgın hastalık ya da ağır ekonomik bunalımın ortaya çıkması hallerinde ilan edilebilen olağanüstü hal düzenlemesinde süreler yönünden değişiklik olmadığı gibi yine Meclis’in onayı korunuyor.

    Önerilen düzenlemedeki önemli üç değişiklikten ilkinde, yurttaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı ve hangi hükümlerin uygulanacağı ve işlemlerin nasıl yürütüleceğinin yasa ile düzenleneceği kabul edilirken mevcut düzenlemede yasayla düzenleneceği öngörülen gerekli tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usulleri ise madde metninden çıkarılıyor.

    Burada, teklifin komisyon görüşmelerinde idari yapının başkan tarafından düzenlenmesini öngören bölümlerinin çıkartılmış olması nedeniyle bir boşluk doğduğu ve AKP’lilerin telaş içerisinde yürüttükleri Meclis görüşmelerinde bu boşluğun gözden kaçtığı söylenebilir.

    Ancak bu değişiklik ile başkanın yasaların ötesinde herhangi bir kısıtlama ve kural olmadan dilediğini yapabilmesinin idari altyapısının oluşturulduğu açık. Burada temel hak ve özgürlüklerin durdurulmasına ilişkin “geçici” vurgusu ya da sıkıyönetim usulünün kaldırılmış olması gibi makyajlar ise durumu değiştirmiyor.

    İkinci değişiklik ise daha vahim. Mevcut Anayasa’ya göre temel hak ve özgürlüklerin kanun hükmünde kararnameler ile düzenlenmesi mutlak olarak yasak. Ancak değişiklik teklifiyle, olağanüstü hallerde başkan, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda hiçbir sınırlama olmaksızın kararname çıkarabilecek.

    İçinden geçtiğimiz olağanüstü hal döneminde patronlara teşvikler ve televizyon kanallarının seçim dönemlerinde eşit yayın yapma yükümlülüğünün kaldırılması gibi “olağanüstü” ihtiyaçların da karşılandığı düşünüldüğünde AKP’nin bu düzenleme ile başkana tanıdığı yetkinin sadece fiilen değil yasal olarak da sınırsızlaştığı görülüyor.

    Aslında, sadece bu düzenleme dahi tek başına bu değişikliğin reddedilmesi için yeterli bir sebep oluşturuyor. Düzenleme, AKP eliyle kurulan İkinci Cumhuriyet rejiminin bütün derdinin esas olarak Meclis’ten tamamıyla kurtulmak olduğunu da açıkça gözler önüne seriyor.

    Son değişiklik ise kararnamelerin onaylanması için Meclis İçtüzüğü’nde öngörülen 30 günlük sürenin uzatılarak kanun hükmündeki kararnameler için öngörülen olağan süre olan üç aya çıkartılması oldu.

    Türkiye’nin “olağan”ı olacak mı?

    Bir yanda bugün artık 8. ayına giren olağanüstü hal uygulaması diğer yanda ise bu denli geniş yetkilerle düzenlenen anayasa değişiklik teklifi var. AKP’nin, kelimenin tüm anlamlarıyla ve çıplaklığıyla, devletin tüm zor gücünü kullanarak sürdüregeldiği fiili durum aynı zamanda bu teklifle yasal bir zemine de kavuşturulmak isteniyor. Türkiye, aslında genel olarak, kapitalizmin bir türlü çözemediği tıkanma halinin bir sonucu olan ve uzun süredir bahsedilen İkinci Cumhuriyet rejiminin yerleşememe sorununu “olağanüstü hal” sürekliliği dışında yönetememe noktasına kadar gelmiş durumda.

    Aslına bakarsanız, İkinci Cumhuriyet rejimi, Türkiye’nin 12 Eylül darbesi ile birlikte etkisi altına girdiği “güçlü yürütme” tezinin mantıksal sonuçlarına götürüyor. Bu sonuçların adı, artık tartışmasız olarak,“kuvvetlerin tekleşmesi” olarak konulabilir. Türkiye’nin özünde 15 Temmuz darbe girişiminden bağımsız olan ama ondan çıkartılan fırsat ile tamamen yerleştirildiği bu yönetim biçiminin temelinde sermayenin giderek daha hızlı ve karmaşık araçlarla karşılanması gereken ihtiyaçlarının yattığı açık.

    Nitekim AKP’nin ekonomik krizi ötelemek için hazırladığı ve sürekli yenilerini eklediği teşvikleri kanun hükmünde kararnamelerle uygulamaya geçirmesi de buna bir örnek teşkil ediyor.

    AKP, zaten iktidara geldiği ilk günden beri yargıyı bir kambur, üzerine basılıp geçilmesi gereken bir engel olarak görüyordu. İkinci Cumhuriyet rejimi için alan düzlemesi yapan operasyonlar dışında, işi “üzerinden greyder ile geçmek”ten “yargı darbesi” laflarına kadar vardıran AKP’nin Başkanlık Anayasası teklifinin içerisindeki bu düzenleme ile yasama erkinin de üzerinden “greyder ile geçme”nin önemli bir adımını attığı anlaşılıyor.

    Ancak meselenin AKP’yi aşan Türkiye’nin dünya emperyalist sistemine uyum ile ilgili boyutunu ve Türkiye’nin tarihselliğini de unutmamak gerekiyor. 12 Mart ve 12 Eylül ile başlayan yürütmenin güçlendirilmesi hamlelerinin 90’ların sonlarından itibaren “temel kanun” ve ardından gelen “torba kanun” uygulamalarıyla yasamanın hızlandırılmasıyla taçlandırılmasının ardından yeni bir aşamayı yaşıyoruz.

    Türkiye için, tıpkı kapitalist diğer ülkeler gibi “olağan” olanın artık sadece “olağanüstü hal” olduğu anlaşılıyor.

    Türkiye dünyada yalnız mı?

    Dünyaya baktığımızda Cezayir’de Selefi İslamcıların iktidara gelmesini engellemek için askerin yönetime el koymasıyla başlayarak 1992’den 2011’e, Suriye’de Baas’ın iktidarı almasıyla başlayarak 1963’ten 2011’e veMısır’da1967’den 2012’ye dek süren olağanüstü hal uygulamalarını görüyoruz.

    Bu ülkelere bakınca siyasal İslam’ın temsilcilerinin yıllarca “demokrasi havariliği” yaptıktan sonra iktidara gelmeleriyle son birkaç yıl içerisinde bu toplumları ne hale getirdiği akla gelmeli. AKP’nin de dönüp dolaşıp vardığı noktanın her fırsatta eleştirdiği bu ülkelerle aynı olması siyasal İslam’ın görece kısa sürede tükenen nefesini gözler önüne seriyor.

    Bunların yanı sıra, İsrail 1948’den bu yana, daha önce 1939-1952 arasında 2. Dünya Savaşı ve 1950-1978 arasında “komünizm tehdidi”nedeniyle olağanüstü hal ilan eden ABD Eylül 2001’den bugüne ve Fransa Paris saldırılarının ardından Kasım 2015’ten beri olağanüstü hal içerisinde. Kısacası, “hür dünya” da o kadar “hür” değil.

    Dahası 2010 yılından sonra Demokratların Kongre’de çoğunluğu tamamen kaybetmesiyle Barack Obama’nın 6 yıl boyunca ülkeyi “idari emir”lerle yönettiğini de not edelim.

    Kolaylıkla görülebileceği üzere yürütmenin güçlendirilmesinin ve olağanüstü hal uygulamalarının esas olarak dünya pratiğinden ayrı ve Türkiye’ye özgü olmadığı açık. Meselenin sadece “üçüncü dünya”ya ait olmadığı da.

    Ayrıca, AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ın özünde siyasal İslamcı olmaları ve siyasal İslam’ın yönetim başarısızlığı da görülmeli. Nitekim AKP ve Erdoğan’ın bir dönem her türünü ayaklar altına aldıklarını iddia ettikleri milliyetçiliğe yelken açmış olmaları da sağ alternatiflere karşı “son şans” olarak görülebilir.

    Dolayısıyla AKP ve Erdoğan’ın bu anlamda yalnız olmadığı ve yalnız kalmayacağı söylenebilir.

    Sonuç yerine: Türkiye’nin merkezileşme tercihi

    Kapitalizmin içerisinden geçtiği dönemin en temel özelliği zenginliğin giderek daha az kişide ve daha yoğun olarak birikirken yoksulluğun yaygınlaşması ve derinleşmesi. Bu durum, kitlelerinin değişim isteklerinin temel motivasyonunu oluşturuyor. Ancak buna karşılık verilemedikçe, giderek daha sık, daha hızlı, daha teknik, daha anlaşılmaz, daha takip edilemez ama doğrudan veya dolaylı olarak daha baskıcı rejimlerle ilerleniyor. Sermayenin ihtiyaçları sevimli ve sempatik “solcular” ile kızgın ve halkla “aynı dili” konuşan sağcılar tarafından karşılanmaya çalışılıyor.

    AKP’li Türkiye, kendi özgünlüğünde yapılan hataların da getirdiği sıkışmışlığını devlet iktidarını “merkezileştirmek” ile aşmaya çalışıyor. Hukuk, bu anlamda, bir yapı kurumu olarak, fiili durumun adının konması adına yeniden yazılıyor. Sadece “seçim meşruiyeti” hamaseti ile her şeyin hallolabileceğini düşünmek mümkün değil ama Türkiye kapitalizmi sermaye için fazlasıyla verimli geçen 2000’li yılların ardından yeniden “o güzel günler” için güç biriktirmek istiyor.

    Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında yürürlüğe konulan “olağanüstü hal” ile bir yandan yeni dönem için alan düzlenirken bir yandan da yeni dönemin “olağanüstü hal” rejimi düzenleniyor. Bu planın işlememesi, sadece referandumun boşa çıkarılmasıyla değil ancak sonrasında gerçek bir değişimin öncülüğünün üstlenilmesiyle mümkün.

    Hukuk ise idealin değil var olan toplumsal ilişkilerin yansıması olmayı sürdürüyor.

  • Olağanlaşan Olağanüstü Halimiz…

    Türkiye’de 2013 28 Mayıs’ında Gezi ile başlayan Olağanüstü Hal durumunun, artık olağan bir hal durumu olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. 15 yıldan beri Türkiye’yi tek başına yöneten bir adamın, yönetme gücünün tükendiği ve kontrolü kaybetme noktasına geldiğini anladığı fırtınalı Haziran sonrasında, bütün tek adamların yaptığını tekrarlamasıdır aslında olağanüstü hal…

    Ve ne yazık ki artık olağan bir haldir bu durum, Türkiye için.

    2010 Mayısında İsrail karasularına zorla girmeye çalışan bir gemi, Erdoğan-Gülen koalisyonundaki ilk çatlak olması bakımından önemliydi. İktidar paylaşımındaki bu savaş 2013 yılı sonundaki 17-25 Aralık operasyonlarıyla açık bir çatışmaya dönüşünce Türkiye’de bugün olağanlaşan Olağanüstü Hal dönemi resmen başlamış oldu.

    7 Haziran 2015 seçim sonuçları, Türkiye’yi yönetmeye devam edebilmenin tek yolunun, daha otoriter, daha baskıcı, daha yasakçı ve daha zalim olmaktan, kısaca olağanlaşan bir olağanüstü hal yönetiminden geçtiğinin göstergesiydi. İktidar sahipleri bir an bile tereddüt etmeksizin ve onlarca insanın kanı pahasına, iktidarda kalmanın tek yolu olan sıcak savaşı (içeride ve dışarıda) topluma dayatmaktan geri durmadılar.

    Birkaç yıllık çözüm süreci ansızın sona erdirildi ve PKK ile neredeyse ortak bir mutabakatla başlatılan kanlı çatışmalar sürecine geçildi. Onlarca insan öldü. Suikastleri, bombalı saldırıları ve yerle bir edilen kentleri ile Türkiye de artık Arap Baharı mevsimindeydi. Böyle bir mevsim darbesiz geçiştirilemezdi elbette. 15 Temmuz 2016 da “Allah’ın lütfuyla” iktidarsavaşında son gülen Reis oldu.

    Öldürmeyen her darbe ile daha da güçlenen RTE artık eline geçirdiği tüm iktidar olanaklarını kendi istikbali ve iktidarı için sınırsız bir şekilde kullanabilirdi. Geriye işin kolay kısmı kalmıştı. Yasaları fiili duruma uygun hale getirerek 1923 Cumhuriyeti’nin cenazesini defnetmek…

    ***

    İçinde bulunduğumuz Olağan(üstü)Hal’inüstündeki örtünün 15 Nisan’da çekilmesi ile toplum olarak olağanüstü gayret ve çabamızın karşılığını almış olacağız.

    Bu daha başlangıç…

    İçinden geçmekte olduğumuz bu sıcak savaş sürecinde yüzlerce insan öldürüldü, öldürülmeye devam ediyor.

    Türkiye Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler ve NATO kapsamındaki bazı görevler ile garantörlük kapsamındaki Kıbrıs Harekatı dışında ilk kez yabancı bir ülkede savaşa girdi.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri askeriyle, polisi polisiyle savaştı ilk kez.

    Mahkemeler yasalara göre değil apaçık talimatlara göre kararlar verir oldu.

    Yöneticilerin kişisel çıkarları toplumun çıkarlarının önüne geçti.

    Muhalif olmak düşman olmakla eş tutuldu.

    Resmi söylemi benimsemeyen tüm basım ve yayın organları susturuldu.

    Cehalet, kundakçılık, sübyancılık, üfürükçülük ve her türlü kural tanımazlık itibar ve iltifat görürken, yasalara saygılı davranmak ve iktidardan da yasalara saygı göstermesini istemek en ağır cezaya müstahak sayıldı.

    Bilim adamları üniversitelerden, gazeteciler gazetecilikten uzaklaştırılıp hapislere atılırken, şaklabanlık profesörleri üniversite kürsülerine, ağzı bozuk yalakalar gazete köşelerine doluşturuldu.

    Bu listeyi uzattıkça uzatmak mümkün…

    Ancak kesinlikle yararsız…

    Çünkü toplum olarak yaşadığımız olağanüstü süreci artık olağan bir süreç olarak algılamaktayız. İşte olağanüstü halin olağan hale gelmiş olmasıdır asıl mesele…

    Büyük Nazım’ın dediği gibi;

    “Mesele esir düşmekte değil,
    Teslim olmamakta bütün mesele…”

    Teslim olmamak için son bir şansımız var mı?

    Olağanlaşan olağanüstü hali bitirmek için son bir şans olabilir mi?

    2017 Nisan’ı Türkiye için yeni bir ilkyaz olur umarım.

    13 Mart 2017-İstanbul