Blog

  • Engelliler ve Erişilebilirlik

    Dünya Engelliler Günü nedeniyle, engelli bireylerin sorunlarına yönelik yazı yazmam istenmişti. Yoğunluğumdan dolayı yetiştiremedim. Bu nedenle arayıp durumu ilettim. Ancak bana, engelli sorunları her daim günceldir bu nedenle her zaman yazıp gönderebilirsiniz cevabı verildiğinde çok mutlu oldum. Çünkü gerçekten de engelli bireylerin sorunları sadece özel hafta ve günlerde hatırlanacak ve konuşulacak kadar ufak değildir. Türkiye’de engelli birey sayısı, toplam nüfusun %12.29’unu, süreğen hastalığa sahip kişi sayısı ise %9.70‘ni oluşturmaktadır. Bu oran değerlendirilirken, hanesinde engelli birey olan ailelerin özellikle anne ve babaların, sorunlardan kaynaklı olarak ruhsal sakatlık yaşadıkları da unutulmamalıdır. Zira Türkiye’de engelli bireylere yönelik üretilen politikaların halen dahi sorunlara çözüm olmadığı, sorunların çözümünde engelli birey ve ailelerinin yalnız bırakıldığı, sonuçta da ruhsal yönden sorun yaşayan yeni bireylerin topluma bu vesile ile katıldığını unutmamak gerekli.

    Fiziksel erişimin sadece engelliler için değil herkes için gereklidir

    Erişilebilirlik öncelikle fiziksel çevre olmak üzere ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel çevreye erişimi, dolayısıyla bu çevre içinde yer alan haklardan yararlanmayı, toplumsal yaşama aktif bir şekilde katılmayı ifade etmektedir. Engelli bireyler yönünden fiziksel erişim yaşamsal bir öneme sahiptir. Fiziksel erişimden kaynaklı sorunlardan yaşlı, hamile ve geçici engeli olanların -ayak kırılması ve sair- olumsuz etkilendiği dikkate alındığında aslında “herkes için erişim” demek daha doğru olacaktır.

    Engellilerin toplumsal yaşama aktif olarak katılımlarının önündeki en büyük engellerden biri fiziksel erişim sorunudur. Halen dahi bu sorunun çözüme kavuşturulmamış olması engelli bireylere bakış açısını ortaya koymaktadır. 5378 Sayılı Kanun ile engelli bireylere yönelik her alanda düzenleme getirilmişken aynı yasanın Geçici 2. maddesi ile tanınmış hakların fiilen kullanımının adeta engellenmiş olmasının nedeni, yasa koyucu ve uygulayıcıların, çözüm odaklı olmamaları, sorumlu kişilerin, sorunların çözümü noktasındaki bilgisizlikleri, eğitimsizlikleri veya samimiyetsiz/ gönülsüz olmaları gösterilebilir.

    5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun, Geçici 2. maddesinde “kamu kurum ve kuruluşlarına ait mevcut resmî yapılar, mevcut tüm yol, kaldırım, yaya geçidi, açık ve yeşil alanlar, spor alanları ve benzeri sosyal ve kültürel alt yapı alanları ile gerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılmış ve umuma açık hizmet veren her türlü yapılar bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi (7) yıl içinde engellilerin erişebilirliğine uygun duruma getirilir.” düzenlemesi ile fiziksel erişime ilişkin sorunların çözümünü adeta yedi (7) yıl ötelemiştir.

    5378 Sayılı Yasanın Geçici 2. maddesi gereğince, ilgililerin, kısa-orta ve uzun vadede çözülebilecek sorunları tespiti ile derhal proje geliştirme ve faaliyete geçmesi beklenirken, aksi olmuştur. Yasal düzenlemelerden sonra, en basit- kaldırım, rampa-sorunların çözümü talep edildiğinde dahi, kurum yetkililerinin, sorunu en kısa zamanda çözmeye çalışacaklarını belirtmekle birlikte, yasa gereği “yedi yıl süre verildiği” verisini de hatırlattıkları sıkça görülmüştür. Aynı yaklaşım sağlık hizmetlerinin sunulduğu görüntüleme merkezleri için dahi söz konusu olmuştur. Doğrudan insan hayatını ilgilendiren, başta sağlık hizmetlerine erişim hakkı olmak üzere, 5378 Sayılı Yasanın Geçici 2. maddesindeki gerekçe ileri sürülerek, ötelenmesi, bu konuda yetkililerin etkin mücadele etmemesi ayrımcılık içeren davranış olarak kabul edilmelidir. Yasada öngörülen sürelerin dayanak yapılarak sorunların çözülmemesi ve bugünlere gelinmesine adeta yasal (!) olarak göz yumulmuştur.

    Oysa kanun koyucu tarafından, süre tanımaksızın, yasada, fiziksel erişimin sağlanmasına yönelik çalışmaların derhal başlatılacağı yönünde bir düzenleme yapılmış olması daha isabetli olacak, bu durumda “makul süre” kavramı kendiliğinden devreye girecek ve makul sürede sorumluluklarını yerine getirmeyenler hakkında hukuki ve cezai yaptırımlar uygulanabilecekti.

    5378 sayılı yasa ile verilen sürenin sonuna gelindiğinde, fiziki erişimin sağlanması konusunda yasal sorumluluklarını yerine getirmeyenler hakkında yasal yollara başvuru hakkı kullanılabilecek, davalar açılacakken, iki milletvekilinin önerisi ile süre bir yıl uzatılmıştır. Yasada mevcut 7 yıllık süre “sekiz” yıl olarak yer almıştır. Bununla da yetinilmemiş, ilgililerin, yapılacak denetim sonrasında eksikliklerini tamamlamaları için birinci fıkrada belirtilen sürenin bitiminden itibaren iki yılı geçmemek üzere ek süre verilmiş, düzenleme ile yedi yıllık süre 1+2 olarak uzatılmıştır.

    Nihayetinde bugün itibariyle, halen fiziki erişim ve ulaşım sorununda bir arpa boyu yol alınmadığı bilinen, ispata ihtiyaç duymayan bir husustur. Aynı yasada, yükümlülüklerini yerine getirmeyen kişi/kurumlara getirilen müeyyideler caydırıcı olmadığı gibi, halen dahi denetimlerin gerçekleşmemesi nedenleri ile fiziksel erişim sorununun kısa vadede çözümünün mümkün olmadığı görülmektedir.

    Fiziksel erişimin sağlanamadığı bir ortamda, engelli bireylerin adalete, eğitime, sağlığa temel hak ve özgürlüklere erişim haklarının varlığından söz edilemez. Bireyin kendini geliştirebilmesi, maddi ve manevi varlığını sürdürmesi, onurlu bir yaşama kavuşabilmesini sağlamak için gerekli tüm ihtiyaçlarını karşılaması ancak ve ancak fiziksel erişimin sağlanması ile mümkün olacaktır.

    Şu anki sistemin kendisi, engelli bireylerin sorunlarına çözüm üretmek yerine ailelere sorumluluklar yüklemektedir. İdari yöneticiler tarafından sorunların görmezden gelinmesi, genişleyen dalga halkaları gibi sorunların artmasına neden olmaktadır. Engellilere yönelik sağlıklı ve etkili politikalar üretilememesi ve sorumlu olan kişilerin engelli bireylere ayırımcılık barındıran yaklaşımları engellileri birçok haktan yoksun bırakmıştır.

    Engellilerin yasalardan kaynaklı haklarına erişim için en etkili yol olan adalete erişim hakkının kullanılmasının önündeki birincil engel, fiziksel erişim engelidir. Bunun yanı sıra, diğer engeller; yargının yavaş işlemesi, yargı unsurlarının engelli hukuku alanında yeterli eğitilme sahip olmaması ve nihayetinde yoksulluk olarak sıralanabilir. Adliye binalarının, büyük şehirlerde birkaç merkezde toplanması da diğer bir engel olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle büyük şehirlerde, şehir merkezlerinde yer alan adliye binalarına ulaşım için harcanan süre şehirlerarası yolculuklarda geçirilen süreye denk gelmektedir. Gerek yasa uygulayıcılardan kaynaklı kişisel/ kurumsal sorunlar, gerekse engellilerin engellerle mücadeledeki zayıf çabaları, mevcut yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesini ve sorumluluklarını yerine getirmeyen ilgililer hakkında işlem yapılmasını güçleştirmektedir.

    Fiziksel erişimin sağlanması için dahi yasal yollara başvurulmak zorunda kalınması, yasal yolara başvuru hakkının fiziksel erişim engeli nedeniyle etkin olarak kullanılamaması, engelli bireylerin, ülkemizde hayata aktif katılmak için yaşadıkları zorlukları göstermesi nedeni ile önem arz etmektedir. Yine yargı mensuplarının, engelli bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin kullanılması için şart olan fiziksel erişimin sağlanmasının öneminin bilincinde olmaları, farkındalıklarının arttırılması zorunludur. Zira şu anda ülkemizde adli ve idari yargıda bu konuda hizmet veren çoğu hakim ve savcının yeterli eğitim ve birikime sahip olmadıkları acı bir gerçekliktir.

    Erişim sorunun çözümü noktasında engellilerin aktif rol almaları zorunludur.

    Sorunların çözümü noktasında, engellilerin hak arama bilincinin gelişmemiş olması, engelli bireylerin, engellerinden kaynaklı yaşadıkları problemler sebebiyle kendilerinde mücadele edecek güç bulamamaları madalyonun diğer yüzünü oluşturmaktadır. Bu nedenlerle fiziksel erişimin çözüme kavuşturulmasını talep noktasında engelli bireyler etkin olarak rol alamamaktadırlar. Ayrıca engelli bireylerin eğitim düzeyinin yetersiz olması yanında ekonomik olarak da zayıf durumda olmaları, sorunun çözümünde odakta yer almalarına rağmen, çözüm sürecine yeteri kadar katılamamaları mücadeleyi zayıflatmaktadır.

    Engellilerin sosyal yaşama intibakının sağlanması kavramı hayatımıza yeni yeni girmeye başlamıştır. Daha yolun başında bulunmaktayız. Engellerle mücadele bu hız ve bu anlayışla devam ettiği sürece engelli bireylerin toplumsal yaşamda hak ettikleri yeri bulmaları kolay olmayacaktır.

    Sorunların çözümü için başta yasa koyucu olmak üzere, yasa uygulayıcılara, yerel ve merkezi yönetimde görevli ve sorumlu kişilere engelli hakları ve engellilerin günlük yaşam ve ihtiyaçlarına dair ciddi bir eğitim verilmesi, uygulamada çıkan sorunların kişilerden kaynaklı olması halinde ise etkin denetim ve yaptırım mekanizmalarının harekete geçirilmesi, merkezi ve yerinden yönetimde ilgili birimlerde görev alan yetkililerin, engelli bireylere hizmet sunan STK’lar ile aktif bir şekilde işbirliği sağlanması, yasa koyucunun engellilere yönelik mevzuat düzenlendiğinde bu STK’lardan görüş alınarak çözüm üretmeleri zorunludur.

  • Kişisel Verilerin Korunması Kapsamında “Adli Google” Olarak Tanımlanan Adli Veri Bankası Projesi

    Adalet Bakanı Bekir Bozdağ tarafından 10 Ekim 2016 tarihinde yapılan bir açıklama ile ilk kez gündeme geldi adli veri bankası projesi. Bakan; “Adli Veri Bankası”nın bir anlamda “Adli Google” uygulaması olacağını, kurulan bir komisyon ile Türkiye’nin suç haritasının çıkarılmakta olduğunu, adli veri bankasında suçların gerekçelerinin de yer alacağını, önleyici hukuk bakımında da etkili kullanılması beklenen veri bankasından vatandaş, akademisyen, gazetecilerin araştırma yaptıklarında suçların yoğunlaştıkları alanları, en çok cinayetin ne zaman işlendiğini, hangi ilde, hangi ilçede, hangi mahallede, gece mi gündüz mü, yaz mı kış mı, maktulün cinsiyeti, eğitim durumu, mesleği, yaş aralıkları dahil pek çok veriye erişebileceklerini, belirterek bir tanımlama yapmıştı.

    Yapılan açıklamada uygulamanın 1 Ocak 2017’den itibaren uygulamaya geçeceği ifade edilmişti ve basından öğrenildiği kadarıyla uygulama başlatıldı. Basında yer alan haberlere göre; Bakan’ın “talimatıyla” hayata geçirilen proje, Bakanlığa bağlı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü, Bilgi İşlem ve Eğitim Daire Başkanlıkları tarafından yürütülecek olup, UYAP ekranı üzerinden mahkeme ve savcılık zabıt katipleri tarafından veri havuzuna giriş yapılacak, bu veriler uzmanlar tarafından istatistik üretmek üzere ilgili birimlere verilecek. Projeden beklenen fayda, adalet politikaların şekillendirilmesi ve suçun önlenmesi için gerekli önlemlerin önceden alınmasını sağlamak olarak ifade edilirken, bir yandan da bakanlık personeli ile hakim ve savcı performansının izlenebilir hale gelmesi de vurgulanan hususlardan birisi.

    Dikkatinizi çekmiş olmalı; bütün bilgiler basından alınma. İddiaya göre, adalet politikasının şekillendirilmesinde, suçla mücadelede büyük katkı sunması gereken proje ile ilgili hiçbir metin, yasal düzenleme, yönetmelik, genelge vb. referans alınabilecek doküman yok. Bakan Bozdağ’ın Ekim’de yayımlanan açıklamasında, bu proje için “yasal düzenlemeye ihtiyaç olmadığı” vurgulanırken, projenin büyük bir gizlilik içerisinde yürütüleceği mi söylenmek istedi, bilemiyoruz. Ancak, böylesine “büyük bir veri tabanı” oluşturulması ve sonrasında “işlenmesi” sırasında, dayanak alınabilecek bir yasal düzenlemenin bulunmaması, proje ile ilgili sadece basın bilgilendirilmesi yapılması, pek de iyi bir başlangıç gibi görünmüyor.

    Bahsedilen içerikte bir projede, suçun önlenmesi gibi son derece önemli bir hedefin varlığı, kamu yararını işaret ediyor görünmektedir. Evet, belirli bir çerçevede ele alınmış bir suç haritası girişimi, suçun ve suçluluğun analizine dair ham verileri işleyerek kullanılabilir hale getirebilecek, ötesinde kamuoyu duyarlılığı sağlayarak farkındalık oluşturabilecektir.

    Bu ve benzeri girişimler yeni de değil. ABD ve Avrupa ülkelerinde çeşitli isimlerle bu içerikte projeler gündeme geldi. Gelişen bilgi teknolojileri aracılığıyla çok büyük verileri işlemek mümkün hale geldiğinden beri, istatistikler giderek öne çıkartılıyor. Ancak, teknolojik gelişmenin “iyi” niyet ve sonuçlarının yanı sıra, özellikle dikkate alınması, sorgulanması ve dengelenmesi gereken “kötüye kullanım” imkanları sunduğu da tartışmasız.

    Kanımca böylesi bir proje için dikkate alınması gereken başlıca kavramlar “şeffaflık, veri koruma ve güvenliği ile mahremiyet” olmalı. Bakan’ın açıkladığı suç haritası/veri tabanında yer alan verilerin neredeyse tamamı 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’na göre kişisel veri kapsamında. Hatta ceza mahkumiyeti, güvenlik tedbirleri gibi veriler “özel nitelikli” kişisel veriler olarak kabul edilmiş. Dolayısıyla, “adli google” uygulaması en başından itibaren veri koruma ve güvenliği kapsamında ele alınması gereken bir konu.

    Uygulamanın yasal sınırlarının kişisel verilerin korunması ilke ve düzenlemeleri belirlenmesi, temel hak ve özgürlükleri de gündeme getiriyor. Zira 6698 sayılı Kanun’un 1.maddesinde amaç “kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak” olarak belirtilmiş.

    Her ne kadar Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nda bu tür kamusal amaçlarla veri işlemede açık rıza aranmayacağı kabul edilse de bu muafiyet kişisel verilerin işlenmesi ilkelerinin göz ardı edilebileceği anlamına da gelmiyor. Kanun’un 4 üncü maddesine göre, kişisel veriler “belirli, açık ve meşru amaçlar” için “amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü” olarak işlenebilecek, işleme amacına uygun bir süre saklanabilecektir. Yani, hangi amaçla olursa olsun, kişisel verilerin işlenmesi hakkı sınırsız değildir.

    Yine Kanun’da “istisnalar” başlığı altında çeşitli “işlemeler” Kanun’un kapsamı dışında bırakılmış olsa da, bu hallerin gerçekten de istisnai durumlarla sınırlı olarak tanımlanması gerekmektedir. Aksi durumda, özellikle kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılan pek çok “kişisel verilerin işlenmesi” faaliyeti Kanun ve dolayısıyla denetleme dışına çıkarılmış olacaktır.

    Bu çerçevede bakıldığında, böylesi önemli bir konuda “yasal düzenlemeye gereksinim olmadığı” yaklaşımı doğru ve kabul edilebilir değildir. Zira; Bakanlığın görevleri arasında sayılabilecek bir husus bile olsa; şeffaflık temelinde amaç, yöntem ve sorumlulukların belirlenmesi açısından mutlaka bir düzenleme yapılmalı, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile uyum sağlanmalı ve kamuoyu ciddi bir şekilde bilgilendirilmelidir.

    Buna karşın; işin daha başlangıcında, projenin sadece basın üzerinden anlatılması bile sıkıntılıdır. Kamuoyunun merak ettiği, süreci açıklayan, yetki ve sorumlulukları gösteren bir yasal sürecin tasarlanmaması ve paylaşılmaması projenin meşruiyetini sorgulatmaktadır.

    Proje ile ilgili pek çok soru vardır; veri tabanına esas veriler HANGİ KAYNAK/LARDAN TOPLANMAKTADIR? HANGİ veriler, NASIL işlenecektir? Paylaşılacak veriler nasıl ANONİMLEŞTİRİLECEKTİR? Suç haritası oluşturulacak mıdır? Oluşturulacaksa KAPSAMI ne olacaktır? Coğrafi bir harita olacaksa hangi detayda bilgilendirme olacak? Veri tabanı kimlerin bilgisine/erişimine açılacak? Herkese eşit düzeyde erişim hakkı sağlanacak mıdır? Bu kadar büyük ölçekteki veri tabanı güvenliği nasıl sağlanacaktır? Veri güvenliği ihlallerinden kim, hangi ölçüde sorumlu olacaktır? Ve bu soruların cevabı basın açıklamalarında değil yasal metinlerde bulunmalıdır.

    Benzeri bir düzenlemenin “suç haritası” (crime-mapping) adıyla gündeme geldiği İngiltere’de veri koruma otoritesi tarafından hazırlanan 2014 tarihli görüşte, şeffaflığın önemine vurgu yapılarak, suç haritasının kamuoyu ile paylaşılmasında belirli kişi/yeri işaret eden bir somutlukta veri paylaşımının olumsuz etkilerinin olabileceği, belirli bölge ve sakinlere yönelik ön yargı oluşturabileceği, sıklıkla veya eş zamanlı güncellemeler yapılması halinde veri güvenliği ihlali risklerinin artabileceği gibi uyarılar bulunmaktadır.

    Bu uyarıların yanı sıra, ülkemiz gerçekleri dikkate alındığında, “adli google”da toplanan verilerin işlenmesinin hangi yazılım/programla, ne şekilde yapılacağı da son derece önemlidir. Basına yapılan açıklamalarda yer almasa da, bu büyüklükteki bir ham verinin, amaçlar doğrultusunda işlenmesi bir algoritma, dolayısıyla yazılım gerektirmektedir. Bakanlık yazılım olarak neyi tercih etmektedir? Hangi programı kullanmaktadır? Bunlara dair hiçbir bilginin olmaması da dikkat çekicidir.

    Sonuç olarak; yeni ve bize özel bir uygulama söz konusu değil. Bilimsel tabanlı çalışmalar, özellikle sosyal sorunların çözümünde dikkate alınmalıdır. Ancak, şeffaflık ve katılımcılık olmaksızın, ben yaptım, talimat verdim, oldu, demekle olacak bir durum söz konusu değil. Bu gerçeğin kabulüyle bütün toplumsal kesimlerin görüş ve önerileri dikkate alınarak ve her bir aşamada şeffaflığa uygun kamuoyu bilgilendirmesi yapılarak hareket edilmesi demokratik esaslar açısından zorunluluk olarak görülmelidir. Aksi halde, ülkemize ait çok yüksek düzeyde işlenmiş verinin tüm dünyaya yayılması, farklı amaçlarla ticaretinin yapılması, içeride otokrasi temelli yaklaşım ve hedeflere uyarlanacak şekilde kullanılmak istenmesi dahi mümkün ve söz konusu olacaktır.

    Bugünün en büyük güç ve tehdit kaynağı BİLGİ ise nasıl kullanacağımızı ve korunacağımızı bilmemiz gerekiyor, değil mi?

  • Anayasa Değişikliği ve İstikrar

    Sınıf ilişkileri bağlamında anayasa Bir toplumun sınıfsız ve gerçek anlamda ortak çıkarları için birarada yaşaması, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki uyuma bağlıdır. Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu toplumlarda ise, üretim araçlarını elinde bulunduranlarla üretici güçlerin arasındaki bağımlılık ve sömürü ilişkisi sebebiyle, bu kesimler arasında bir uyumun değil, bir çıkar çatışmasının olduğu kabul edilmelidir. Dolayısıyla kapitalist toplumlar sınıflı yapıyı sürdürmekte olup, bu toplumun hukuku her şeyden önce üretim araçlarına sahip olan sermayedarların çıkarlarına uygun olarak şekillenmektedir. Yine bu çıkarlar doğrultusunda, kapitalist devletler varoluşlarının devamlılığı ve halkın gözündeki meşruiyetlerinin sağlanması için tarih boyunca iktidarlarında kimi sınırlamalara gitmişlerdir. Bu sınırlamaların şekillendirilmesinde elbette üretici güçlerin yani işçi sınıfının mücadeleleri yadsınamaz.

    Modern hukuk sisteminde anayasalar ise, devlet ve kurumlarının, halk karşısında bahsettiğimiz iktidarını sınırlandırma işlevini gören en önemli metinler olagelmişlerdir. Bu bir anlamda devletin keyfi eylemlerine karşı bir güvence sağlarken, diğer anlamda ise iktidarın müdahalelerine de hukuki bir kılıf hazırlamış ve bu müdahalelere meşruiyet sağlamıştır. Örneğin kökenleri Rousseau ve Hobbes’a kadar dayanan sözleşmeci gelenek, modern devletin toplumsal sözleşme ile oluştuğunu ve toplumsal sözleşme ile söz sahibi olan iradenin devlette egemenlik sahibi olduğunu vurgular. Bunun en önemli göstergesi de anayasalardır. Anayasalarının temelinde tüm toplumun oluşturduğu bir konsensüsün olduğu söylenerek, burjuva devletinin meşruiyeti bu toplumsal sözleşmeye dayandırılır.

    Modern devletin oluşumu ve anayasalar elbette tarih boyunca aynı kalmamıştır. Sermayenin ihtiyaçları, üretici güçlerin yani işçi sınıfının mücadelesi devletin ve anayasaların oluşumunu belirlemiştir. Örneğin;

    II. Dünya savaşı sonrası yapılan anayasaların çoğu devletlerin birçok alana müdahale gücünü arttırmış, güçlü merkezi kurumlar yaratmıştır. Ancak bu dönemin özelliği bu güçlü merkezi kurumların yanında vatandaşlara verdiği temel ve sosyal özgürlük alanlarıdır. Ve bunların gerçekleşmesinde devlete verilmiş olan pozitif yükümlülüklerdir. Bu dönemde, güçlü merkezi yapıların birçok alana müdahalesi düzenlenmiş olsa da denetim mekanizmaları ayrıntılı olarak öngörülmüştür. 1973 petrol kriziyle başlayan dönem ise, kapitalizmin krizinin neo-liberal politikalarla bertaraf edilmesini öngörüyordu. Özellikle 90’lı yıllarda Sovyetlerin yıkılmasıyla daha hızlı ilerleyen bu politikalar ile, ulusal otoritelerin daha esnekleşmesi, küçülmesi ve böylece sermayenin daha serbestçe hareket etmesi talep edilmiştir. Günümüzde de uygulamasıdevam eden ve bu dönemde yapılan anayasalarda veya anayasa değişikliklerinde devletin sosyal haklar konusunda pozitif yükümlülüklerinde gerilediği ayrıca devletin üretim ve ticaret alanından yavaş yavaş el çektirilmeye çalışıldığı gözlenebilmektedir. Sermaye bu otoriteyi devletlerin yanında, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte kullanabileceği bir yapı talep etmiştir. Hatırlanacak olursa, bu politikaların en önemli adımlarından biri özelleştirme hareketleri olmuştur.

    Ne var ki, neo-liberal politikaların etkisiyle, özelleştirmelerin hızlıca yürütüldüğü, merkezi otoritenin daha küçültüldüğü bir düzen, bekleneni getirmemiş ve sermayenin ihtiyaçlarını karşılayamamıştır. Dünya ekonomik ve siyasal kriz dinamikleriyle karşı karşıyadır. Sermayenin taleplerini karşılayamayan neo- liberal politikaların nasıl revize edileceği ya da bunun yerine tam olarak neyin geleceği belli değilken, buradaki boşluklar doldurulmaya başlanmıştır. Örneğin bu durum, ABD’de olduğu gibi, merkezi otoritelerin tekrar güçlenmesi yönünde bir talebi doğurabilecektir. Peki Türkiye’de AKP tarafından bu taleplerin cevabı nasıl verilmeye çalışılıyor?

    Güçlü merkezi otorite mi gücün tek elde toplandığı başkanlık mı?

    Gazete Manifesto’da 15 Kasım 2015 tarihinde yazdığım “Gericiliğin yaratılmak istenen hukuku” başlıklı yazıda[foot]http://gazetemanifesto.com/2015/11/15/gericiligin-yaratilmak-istenen-hukuku/[/foot], AKP’nin, Türkiye’deki kurumların dönüşümünde ve I. Cumhuriyet’in tasfiyesinde kullandığı en önemli araçlarından birinin hukuk olduğunu, gerek dava yoluyla gerekse çıkardığı torba kanunlarla bu tasfiyeyi gerçekleştirdiğinive II. Cumhuriyetin yerleşmesi için adımlar attığını belirtmiştim.

    Bu adımlar bakımından 15 Temmuz Darbe girişimi AKP’ye farklı imkanlar sağladı. Darbe teşebbüsünü adeta fırsata çeviren AKP, OHAL süresini ikinci kere uzatıp, terör ve darbecilerle mücadele bahanesiyle KHK’ları hem Meclisten geçiremediği birçok düzenlemeyi kanunlaştırmanın hem de muhalifleri temizlemenin bir aracı olarak kullanıyor. Bununla birlikte yeni bir anayasa yapımının halkın geniş kesimleri tarafından kabul görmemesi, Meclisteki Anayasa yapım komisyonunun uzlaşamaması, AKP tarafından bu konuda başka bir öneri hazırlanmasına sebep oldu. AKP, – yeni bir anayasa yapımı yerine- MHP ile mutabık kalınan anayasa değişiklik önerisini Meclis’e sundu.

    Bu öneride AKP, anayasa konusunda da I. Cumhuriyet’in tasfiyesinde kullandığı torba yasa aracını kullanarak, son haliyle 18 madde teklifi ile Anayasa’nın 50’den fazla maddesini değiştirmeyi planlıyor. Ancak öyle düzenlemeler ki ne anayasa hukukçuları yapılan değişiklikleri sistematik açıdan birşeye benzetebiliyorlar ne de kendileri açıkça bunun ne olduğunu belirtebiliyorlar. Adeta ihtiyaçları için mevcut sistemlerin bazı özelliklerini alarak bu özellikleri Cumhurbaşkanında birleştiriyorlar[foot]Derginin bu sayısında anayasa değişikliği ve başkanlığa ilişkin yazan sayın hocalarımız, yapılan değişikliklerin neden başkanlık sistemi olmadığı, bu değişikliklerin niçin kabul edilemeyeceği ve bu değişiklik sonucu ortaya çıkacak olan yapının hangi sebeplerle kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler birliği olduğu, dolayısıyla da yapılan rejim değişikliğinin geleceği noktanın ne olduğu farklı şekillerde ifade etmişler. Bu sebeple, bu konuda daha fazla şey söylenebileceğini düşünmediğimden ve değişiklik maddelerinin bu kapsamda tek tek irdelenmesinin de bir anlam ifade etmediğini düşündüğümden değişiklik önerisi metnine ilişkin bir açıklama yapmayacağım.[/foot]. Adının ne olduğunu kendileri bilmediğinden Türkiye’ye özgü başkanlık vb. kavramları önümüze koymaya çalışıyorlar.

    AKP tarafından bu anayasa değişikliği ile; merkezi otoritenin güçlenerek istikrarın sağlanacağı, yapılan reformlar ile daha hızlı ve daha etkin bir yürütmeye sahip olacağından ekonomik kalkınma ve büyümenin geleceği, yasama ve yürütme doğrudan halk tarafından seçileceği için darbe anayasalarıyla kurgulanmış Cumhurbaşkanlığı makamı vesayet makamı olmaktan çıkacağı, temel iki işlevi yasa yapmak ve iradeyi denetlemek olan yasamanın, kuvvetler ayrılığı esas alındığı için asli işlevlerini daha etkin biçimde yerine getireceği, küresel ve bölgesel düzeyde risklerin farklılaştığı bir dönemden geçerken, iyi işleyen yönetim sisteminin Türkiye’yi uluslararası alanda daha etkin hale getireceği iddia ediliyor[foot]Bkz. Serpil Çevikcan’ın 7.1.2017 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki yazısı, http://www.milliyet.com.tr/12-maddede-ak-parti-kampanyasi-siyaset-ydetay-2374441/[/foot] . Yani kısacası tüm sorunların çözümü olarak halka anayasa değişikliği gösteriliyor. Akla gelen bir soru ile bunu bertaraf etmek mümkün. Erdoğan ve AKP, bu değişiklik ile gerçekleşecek tüm imkanlara şu anda sahip değil mi? Bunun yanıtı elbette olumlu olacaktır. Buradaki asıl mesele, her burjuva devletinin ne olursa olsun eninde sonunda yasal ve meşru bir zemine ihtiyaç duymasıdır. Erdoğan, güçlü merkezi yapıdan öte erklerin tek bir merkezde (yani somut olarak kendisinde) toplandığı bir rejimi Anayasa değişikliği ile yasal zemine taşımak, atacağı adımlarda sürprizler olmadan devam etmek istemektedir.

    AKP’nin anayasa değişikliği için sunmuş olduğu ihtiyaçlara ilişkin iddialar toplumsal uzlaşının yani halkın çoğunluğunun ikna olmasının talebidir. Bunu ifrada kaçıranlar da yok değil. Örneğin 2010 Anayasa referandumunda yetmez ama evet diyen ve sonrasında Cumhurbaşkanı başdanışmanı olarak devam eden Av. Mehmet Uçum, 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünde halkın darbecilere karşı tutumunu milli demokratik halk devrimi olarak tanımlayıp, yıkmanın tamamlandığını şimdi ise inşa sorunun ortada bulunduğunu ve bu anayasa değişikliğinin de buraya oturduğunu açıklaması, aslında toplumda bulunmayan toplumsal uzlaşıyı sağlama çabasıdır. Bu açıklamayı bir not daha düşmeden geçmek istemiyorum. Uçum’un açıklamasında altının çizilmesi gereken bir yer daha var. Uçum, anayasa değişiklik önerisinin rejim değişikliği olmadığını söyleyen AKP’lilerin aksine, ortada “bir inşa sorunu” olduğunu ve anayasa değişikliğinin de buraya oturduğunu belirterek, tam da meselenin rejim değişikliği sorunu olduğunu ağzından kaçırmıştır[foot]İlgili röportaj için bkz. http://www.haberturk.com/gundem/haber/1346153-mehmet-ucum-halk-isterse-cumhurbaskanina-meclis-seciminden-2-hafta-sonra-karar-verebilir.[/foot] .

    Bu toplumsal uzlaşının hangi noktada sağlanmaya çalışılacağını tahmin etmek ise, bir buçuk senedir yaşadıklarımıza baktığımızda zor değil. Anayasa değişikliği görüşmeleri ve referanduma gidilirken, büyük olasılıkla Türkiye’de bombaların patlamaya ne yazık ki devam etmesi,milli söylemlerin daha güçlü çıkmasıve böylece bu şekilde toplumsal uzlaşının sağlanmaya çalışılması büyük bir olasılık olarak karşımızda durmaktadır.

    İstikrar mı yeni krizler mi?

    Son olarak üzerinde durulması gereken bir noktanın altını çizerek bu tartışmayı şimdilik sonlandıralım. Yukarıda bahsettiğimiz sermayenin talepleri, yasama, yürütme ve yargının neredeyse tek bir kişide toplandığı bir rejim ile karşılanabilecek midir? Güçlü merkezi yapı ile gücün tek elde toplandığı bir yönetimin kesişişim noktaları olsa da aynı kavramlar olarak açıklanamazlar, gelecekleri noktalar da aynı olmayacaktır. Türkiye’nin tarihinin 90 yıllık devlet geleneğine bakıldığında, AKP’nin toplumda yarattığı ayrışmalar, bu toplumsal uzlaşıyı sağlamanın çok uzağındadır. MHP ile anlaşıp bir an önce Meclis’ten anayasa değişikliklerinin geçmesi istenmekte, toplumsal talepler göz ardı edilmektedir. Zaten bu Anayasa değişikliklerinde halkın farklı kesimlerinin talepleri hiçbir şekilde yer almamaktadır.

    15 senedir iktidar olan AKP’nin iktidarı almak için Gülen Cemaati ile birlikte hareket etmesi ve kadrolaşmasına izin vermesi sonucu darbe teşebbüsü yaşanan, iç ve dış politikada atılan adımlarla katliamlar yerine dönen, birçok gazetecinin, akademisyenin tutuklanarak cezaevine konduğu, laikliğin rafa kaldırılarak dinselleşmenin önünün açıldığı bir ülkede, anayasa değişikliği referandumdan geçse bile her geçen gün toplumdaki gerginliği daha da arttıran bir iktidarın, rejim değişikliğiyletoplumsal uzlaşı sağlayabilmesi olanaklı değildir. Meclis’te anayasa değişikliği görüşmeleri yapılırken Meclis önünde bunu protesto eden halka polisle saldıran, görüşmeleri devlet televizyonundan yayınlamayanbir hükümetin bu uzlaşıyı sağlayabilmesi mümkün gözükmemektedir.Bu anlamda, bu rejim değişikliğinin sürdürülebilir olmadığı ve bu sebepleistikrarı değil, nihayetinde yeni krizleri beraberinde getireceği hesaba katılmalıdır.

  • Başkanlık Sistemi Üzerine Düşünceler

    Giriş[foot]Burada zikredilen düşünceler evvelden çeşitli röportaj ve kısa yazılarda hemen hemen aynı cümlelerle belirtilmiştir. Ancak okumakta olduğunuz çalışma, giriş bölümüne öznellik üretimi üzerine yapılan eklenti ve yazının bölümleri içerisinde “Millet ve iktidarı arasındaki ilişkinin somutlanış biçimi” başlığı altında sunulan yeni hususlarla donatılmış, bu haliyle de öncesinin basit tekrarı olmanın ötesine geçmeye çalışmıştır. Değerli okurun bilgisine ve insafına sunulur.[/foot]

    Akli dengesi yerinde olan insanlar arasında sağlam bir siyasi-toplumsal kriz yaşamadığımızı düşünen var mıdır acaba? Zannetmiyorum. Peki, varlığı su götürmeyen bu krizden yeni bir hükümet biçimi ile çıkabilir miyiz? Bu soru artık sıkça sorulmaktadır. Okumakta olduğunuz yazı da zikredilen bu soru ekseninde şekillenecektir.

    (Uzun cevap tarafından kesintisiz olarak takip edilecek olan) Kısa cevap şöyle: Siyasal-toplumsal krizler yeni hükümet biçimleri önererek atlatılamaz. Kriz dediğimiz şey mevcut haliyle toplumsal yapımızın güncel ve somut çelişkilerimizi erteleme kapasitesindeki azalmaya tekabül etmektedir zira.

    Çelişkilerinizi (çözemeyeceğiniz kesin ama bir de) erteleyemez iseniz ne olur? Bir dolu şey olur. Tabii “bi- dolu-şey olur” deyip geçemeyiz. İlerleyelim: [Toplumsal ilişkilerin] Taşıyıcıların[ın] psikolojileri açısından bakıldığında endişe, huzursuzluk, gelecek kaygısı ve sair sıkıntılar öne çıkar. Nevroz denilen rahatsızlığın eldeki (psikolojik, ideolojik, siyasi, iktisadi, hukuki vs.) araçlarla mevcut sorunların çözülememesinden neşet ettiği hatırlanmalıdır. Yurttaşlar kendilerini yöneten kuralların teşekkülü sürecine katılamadıkları zehabına kapılabilirler (belirli durumlarda iyi bir şeydir bu ama o belirli durumlarda olduğumuzu düşünmüyorum.)

    Yurttaşlar kendilerini yöneten kuralların teşekkülü sürecinde yer almadıklarını hissettiklerinde, bu kuralların neşet ettiği bütün mercilerin (başkanlık, hükümet, parlamento vs.) ve dahi adı geçen makamlarca üretilen norm ve kararların meşruiyeti sorgulanır hale gelir. Sizi temsil etmediğini düşündüğünüz bir başkanlık makamının, hükümetin ya da meclisin kararlarına ancak şiddet muhatap olmak korkusuyla, harici zor neticesinde uyarsınız, o da uyarsanız… Nihayetinde başkanlık sistemi de temsili demokrasinin bir halidir. Şunu demek istiyorum: Uykusu kaçmış birisinin sol tarafından sağ tarafına doğru dönmesinin kendisine ferahlık getirmeyeceği ne kadar aşikar ise; temsilden mütevellit krizlerin temsili demokrasinin bir halinden ötekine geçmekle atlatılamayacağı da o kadar aşikardır.

    Temsildeki sıkıntı ile meşruiyet arasında bir bağlantı kurduk, daha doğrusu açık olan bu bağlantıyı vurguladık. Şimdi meşruiyet krizinden ilerleyelim: “Yurttaşların kendilerini yöneten kuralların oluşumunda pay sahibi olduğu” inancındaki sarsılma, “toplumsal bütünlüğün olduğu haliyle sürdürülmesi” gerekliliği üzerinde sarsıcı bir etki doğurur. Toplumlar organizmalara benzemezler. Toplumsal bütünlük ön-verili olmadığından onun çeşitli şekillerde yeniden üretilmesi gerekir. Toplumsal bütünün yeniden üretilmesini sağlayan en temel amillerden birisi hakim bir cumhuriyet projesidir. Bu noktada cumhuriyet projesinin ne olduğuna bakmak lazım. Cumhuriyet projesi dediğim şey, “mevcut onca çelişkiye rağmen, ön-verili olmayan toplumsal bütünlüğü neden her gün aynen yeniden üretmemiz gerektiği” sorusuna verilen iktisadi, siyasi, ideolojik cevabın kümülatif etkisidir. Cumhuriyet projelerinin belirli bir yapıcısı bulunmaz, bunlar pek çok kimsenin, odağın, failin çoğu kez tasarlanmamış katılımlarıyla oluşan öznesiz süreçlerin ürünüdürler. Ancak bu öznesiz süreçte failliğe de yer vardır, yani bazıları diğerlerinden daha etkin olabilirler. Tarihin belli başlı noktalarında birileri yapının etkilerinin en görünür olduğu pozisyonu tutuyor olabilir.

    Krizin taşıyıcılar üzerindeki  etkilerinden bahsediyor idik. Bu etkilerden/semptomlardan birisi de isteksizliktir. Makro süreçler açısından bakıldığında “isteksizlik” olarak açığa çıkan tavır, toplumsal enerjinin kanalize edilememesi neticesi doğuran sınıfsal gerilimlerden mütevellit durgunluğa (çaresizlik haline) denk düşer. Çoğu “hüzünlü ödün verme faaliyetine” denk gelen tavırlardan müteşekkil olan toplumsal pratiklerimizi, olduğu halleriyle sürdürme konusundaki isteksizliğimiz, toplumsal yapımızın somut çelişkilerimizi erteleme kapasitesindeki eksikliğinden başka neye tekabül edebilir ki? Bir an gelir artık toplumsallığı yeniden üretme isteğimizi (yutkunmalarımızı, hukuka bağlı kalma hevesimizi, biraz daha sabredince işlerin düzeleceğine yönelik imanımızı) külliyen terk edebiliriz. “Külliyen terk etmenin” mevcut toplumsal konumumuzu yukarıya doğru değiştireceğine ya da beklemenin her durumda kaybettireceğine yönelik inanç arttığında her şey beklenmedik bir hızla değişir. Yani biriken enerji harekete geçer, durduğunuz yere göre hayırlı ya da hayırsız bir takım neticeler üretir.

    Hükümet biçimleri, muhakeme biçimleri, güvenlik personeli istihdam biçimleri, döviz hesaplarını değerlendirme yolları, eğlence biçimleri, yeni futbol seyir nizamları, cenaze adapları, kandil kutlama üslupları, düğün biçimleri, yurtseverlik göstergeleri, bıyık biçimleri, davet biçimleri vs… hepsi bu “terk etme, hem de külliyen terk etme” ihtimalinin varlığında anlam kazanır. Sayılanlar toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde amil -bir yere kadar kendi otonomilerine sahip- biçimlerdir/kurumlardır, kabul edilebilirlikleri göreli istikrarın varlığına bağımlıdır. Hal böyle olunca kriz dönemlerinde anlam yitimine maruz kalırlar. Kriz aşılamadıkça bunlara bir haller olur, yeni istikrar imkanlarının arayışı içerisinde yeni –istikrarsız ve geçici içerikler- edinirler.

    Bir cumhuriyet projesi çöküp de yenisi onun yerini almadığında toplum gerçekten evlere şenlik öznellik beyanlarıyla oldukça tuhaf bir evre içerisine girer. Diziler ya da arkadaş toplulukları ya da parklar… toplumsallığın üretildiği ya da bunun temsilinin gerçekleştirildiği her yer acayip, kimsenin içeriğini tam anlamıyla bilemediği yeni ve istikrarsız öznellik beyanlarıyla dolar taşar. Makbul olanın hangisi olduğunu gösterecek büyük bir öznenin seslenişinin eksikliğinde (birden ziyade “büyük özne adayı”nın rakip varlıklarında) tavırlar, hitaplar, jestler, mimikler, kıyafetler, tarzlar (duruş tarzları, ilişki tarzları, oturuş tarzları, başörtüsü-saç-şapka-fiyonk ve sair kıyafet tarzları) istikrarsız bir şekilde günlük yaşamın içerisine kayar. Mekânlar işlevleri ile ayrılamaz hale gelmeye başlar. Bir önceki döneme ait siyaset pozisyonlarını sabitleyen göstergeler uçuşup karışır. Kendisini meşrulaştıracak bir gelecek beklentisi sunamayan bulanıklık hali olası karşılaşmaların hoş arifesi olmaktan çıkıp, sislerin içerisinden her an fırlayıp üzerinize çıkabilecek bir kamyonun kuytusuna (pusu atma yerine) dönüşür. Artık (müstakbel ya da eski) damatlık ve gelinliklerimizle birlikte çatıların üzerinde dansa durma (raks etme) vakti yaklaşmıştır.

    Krizin taşıyıcıları üzerindeki etkilerinden/semptomlarından birisi de -aşamamazlık halinden kaynaklı- fırsatçılıktır. Şunu (kaldıysa eğer) akılda tutalım: Krizin etkilerini kendi menfaati için kullanmaya çalışan eylem odakları (siyasi özneler) her durumda krizi çözmeyi (sistemin çelişkileri erteleme kapasitesini artırmayı) istemekle yükümlü de değildirler. Özellikle daha iyisini umamayacak durumda olanlar (daha kötüsünden korkanlar) çıkmazların uzamasından yana tercih bildirirler. Bu son duruma girmiş bir siyasi öznenin, sonradan toparlanıp eski güzel günlerine geri dönebildiği görülmemiştir. Nihai evre, yukarıda bahsedilen istikrarsız öznellik tarzlarının daha da çeşitlenmesiyle sonuçlanır. Toplumsal hayat büyük boyutlu bol kostümlü (ama yine de yavan) bir sosyal gösterinin etrafında çiçeklenir: Büyük cenaze törenleri, öfkeli konuşmalar, “ben diyorum bu hayvanlar bir türlü anlamıyor” bakışları, tarafların akrabalarını evlendiren düğünler, öfkeli gururlar, “belki yarın”lar ve benzerleri… (Çoğu durumda düpedüz salak olan) Kahraman daha konuşmadan, diyeceği denilmiş, suyu da verilmiştir.

    İster çaresizlikten, ister yapacak daha iyi bir iş olmamasından, ister yeni “şiddet teknolojilerine”[foot]“Şiddet teknolojisi” terimini post- yapısalcılık kokuyor, en sevmediğim koku. Salt bu gerekçeyle kavramın kafası hemen oracıkta vurabilir idi. Ama vurulmadı zira “şiddeti” de “iktidarı” da sıkı sıkı sıkıya sınıf ilişkilerine referansla kullanır iken, yazıktırma/çiziktirme key m öyle gerektirdi.[/foot] yönelik ihtiyaçtan olsun bugün Türkiye’de birileri anayasa yapım işine girişmiştir. Şu durumda birazdan kopacak olan vaveylayı  hesaplayıp, bir takım tanım ve saptama yapmak; dolayısıyla anayasa yapım sürecinin (itiş-kakışının) -gönüllü gönülsüz- taraflarına birkaç hususu hatırlatmak yerinde olacaktır. Anılan maksatla önce konvansiyonel olmayan bir anayasa tanımı yapılacaktır. Ardından Cumhuriyet projesi kavramı üzerine birkaç tespit sunulacaktır. Bunu “bağlantılı sorular” başlığı izliyor. Dördüncü olarak (meşruiyet sorununun anlaşılmasında kolaylık sağlayabileceği düşünüldüğünden) 21, 24, 61 ve 82 Anayasalarında millet ve iktidarı arasındaki ilişkinin somutlanış biçimi üzerine yorumlar yapılacaktır. Bu çerçevede parlamenter sistem, başkanlık sistemi ve bu ikisi arasındaki pozisyonlar üzerine bir takım tesbitler sunulacaktır.

    Konvansiyonel olmayan bir anayasa tanımı

    1-Anayasa yapım işine girişecek kimselere getirilebilecek ilk öneri, yapacakları şeyi önce kendilerine bir tanımlamalarıdır. İnsan tanımlayamadığı bir şeyi yapamaz zira. Alın size konvansiyonel/klasik olmayan tanım: “Anayasa hâkim bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesidir!”. “Niye klasik bir tanım verilmedi?” diye sorabilirsiniz. Hâkim bir cumhuriyet projesinin yokluğunda, konvansiyonel/klasik anayasa tanımlarınız bir işe yaramaz. “Devletin yapısını ve yurttaşların devlet karşısındaki temel haklarını içeren bir metin” olarak anayasa (klasik) tanımı anlamını yitirir; klasik bir tanım verilememesinin sebebi budur. Bir başka deyişle, “Hak ne?”, “Bir hak ne zaman temel/esas hak olur?”, “Temel olmayan haklara ne yapacağız?”, “Çatışan temel haklar arasında hangisini seçeceğiz?”, “Devletin karşısı neresi?”, “Devletin biçimi içeriğini nasıl etkiler”, “İstanbul’un orta yeri hala sinema mıdır?” ve sair bir milyon soru ile başa çıkmak mümkün olmadığından söz konusu anlam yitimi kaçınılmaz hale gelir.

    Kıssadan hisse, hâkim bir cumhuriyet projesi oluşturmadan anayasanın ne olduğunu tanımlamaya kalkışmayın. Tanımlayamadığınız şeyi de – sakın ama sakın- yapmayın. Şu da kulağınıza küpe olsun: (Anayasa hâkim bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesi olduğundan) projeniz, hakim bir projeniz yokken –haliyle- bunun normatif ifadesi de olmaz. Cüssesi olmayanın gölgesi olur mu hiç? Tekrar edelim: Anayasa yaparak hâkim bir cumhuriyet projesi oluşturamazsınız. Kendisi yokken normatif ifadesini aramayın, olmaz, önce hâkim bir cumhuriyet projeniz olmalıdır (kime söylüyorum ben?).

    “Cumhuriyet projesi” ve bunun “hâkim olması hali”

    2- “Cumhuriyet projesi, hem de hâkim bir cumhuriyet projesi” olacak deyip duruyoruz. Girişte kısa bir tanım da verdiydik. Onu biraz açalım: Tanım 1: Cumhuriyet projesi dediğimiz şey, “mevcut onca çelişkiye rağmen, ön-verili olmayan toplumsal bütünlüğü neden her gün aynen yeniden üretmemiz gerektiği” sorusuna verilen cevabın toplumu oluşturan öbeklerin en az birisi içerisinde kabul görmesi durumunun kelli felli ismidir. Cumhuriyet projelerinin belirli bir yapıcısı bulunmaz, bunlar pek çok kimsenin, odağın, failin çoğu kez tasarlanmamış katılımlarıyla oluşan öznesiz süreçlerin ürünüdürler. Birinci tanım kapsamında cumhuriyet projeleri bir yüzü geleceğe bakan bir diğer yüzünü ise muhayyel bir geçmişe dayandıran silindirik (boru kılıklı) rüzgâr/yel makinelerine benzetilebilir. Tanım 2: “Cumhuriyet projesi” verili bir toplumsal zaman ve uzamda bulunan kimselerin, geleceği, kapitalist toplumsal formasyonlara mündemiç onca çelişkiye rağmen (verili sınırlar içerisinde) bir arada kurma gerekçelerini içeren birbiriyle tutarlı (aynı ideolojik formasyondan neşet eden) hikâyeler, inançlar, ön-kabuller, gerekçeler, mitler, hesaplar ve dahi planlar, toplamına verdiğimiz “uygun ad”dır. Söz konusu “uygun ad” kendisine denk gelen anlatıları taşımaya hevesli insan öbeği içerisinde çöreklenen çeşitli illete -en başta da isteksizlik illetine- melhem/merhem olabilecektir.

    Geleceği bir arada kurmak şart olmadığı, toplumsal çelişkiler çoğu kez katlanılabilirlik sınırlarını aştığı ve kendi içinde haklı öfkelerin bir kısmı uçarken bir diğer kısmı biriktiği için, hâkim bir cumhuriyet projesinin (ve bunun ürünü olan toplumsal bütünlüğün) varlık ya da yokluk durumunun küçük hayatlarımız üzerine doğrudan ve büyük etkiler üretebileceği zahmetsizce söylenebilir.

    “Anayasa hâkim bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesidir” dedik. Ardından cumhuriyet projesinin anlamını sorguladık. Peki, projenin hâkim olması ne ifade eder? İlgili projenin en velut, keskin hasımları için dahi mevcut diğer olasılıklara nazaran “ehveni şer” haline gelmesini ifade eder. Belirtelim: Projenin hasımsız – herkes için doğrudan istenebilir- olması durumunda, iktidar “tadından yenmez” bir hale gelir. Ama “ehveni şer” formülü bile işe yarar. Bu durumda da sisteminiz (şer ve şiddetin yanı sıra) rıza (dahi) üretecektir. (Hâkim olma hali için daha fazla lakırdı arayabilecek ilgili okur, Ana Fikir sitesinde yayınlanmış bulunan “Hipokrasi ve Hegemonya” başlıklı çalışmayı da karıştırabilir.)

    Bağlantılı sorular

    3-“Hâkim bir cumhuriyet projesi bulunmasa ne olur?” Evvelden bulunduydu da ne olduydu?” gibi sorular üretilebilir. Toplumsal bütünlüğü sağlayan en temel unsurlardan birisi başta da ifade edildiği gibi hâkim bir cumhuriyet projesidir. Ve şu noktada biliyoruz ki toplumsal bütünlük ön-verili değildir. Hâkim bir cumhuriyet projesinin bulunmaması durumunun bu nedenle geçici olması gerekir. Söz konusu durum kalıcı hale gelir ise ya olağan üstü usullerle yeni bir proje oluşturma teşebbüsleri gündemi kaplar ya da toplum parçalanır. Olağan-üstü usuller deyince aklınıza yalnızca bir taraf/bir reçete gelmesin. Herkes kendince bir şeyler yapacaktır artık.

    Millet ve iktidarı arasındaki ilişkinin somutlanış biçimi

    4-Kaynağını ulustan/cumhurdan almayan bir iktidar bugünün gelişmiş kapitalist toplumları için mümkün gözükmemektedir. Cumhur ve iktidarı arasındaki ilişkinin (bilebildiğimiz kadarıyla) üç modeli bulunmaktadır.

    Buna göre hükümet,

    ya milleti temsil etme (milletin doğrudan ve yegâne temsilcisi olma) yolu ile devlet iktidarının sahibi olduğu varsayılan bir meclise karşı sorumludur, o meclisin iradesini realize etmektedir (birinci durum);

    ya parlamentonun ve yargının yanı sıra, milletin/halkın iradesini ifade ettiği kurumlardan yalnızca birisi olarak yönetim “işlevini” yerine getiren bir organdır (ikinci durum),

    ya da halk tarafından parlamentonun yanı sıra, başkanın şahsında doğrudan yetkilendirilmiş bir temsili aygıttır (üçüncü durum).

    İlk durum güçler birliği ilkesi tarafından belirlenen meclis egemenliği sistemine denk gelir. Burada millet ve onun tahdit kabul edilmez, üstün iradesi meclis tarafından temsil edilmektedir. Meclis yürütme ve yargının içerisinden çıktığı temel temsil makamıdır[foot]1921 Anayasası’nın 2. Maddesinde bulunan “İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder” ve 1924 Anayasası’nın 4. maddesinde bulunan “Türkiye Büyük Millet Meclisi milletin yegâne ve hakikî mümessili olup Millet namına hakkı hâkimiyeti istimal eder” ifadeleri anılan durumu tescil eder.[/foot].

    Anılan sistem İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı’da ve onun çevresini oluşturan toplumlarda büyük ölçüde terk edilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri hegemonyası altında yeniden[foot]Uzun Ondokuzuncu Yüzyıl ve kısa Yirminci Yüzyılın ilk yarısında unutulmuş göründüğü için “yeniden” tabiri kullanılmıştır.[/foot] baskın hale gelen güçler ayrılığı prensibi ve –“medeni” (civilised)[foot]Uluslararası Adalet Divanı’nı kuran statünün 38. Maddesi gereğince.[/foot] milletlerce benimsendiği haliyle- hukukun evrensel prensiplerine riayet ilkeleri, kendi egemenliği üzerinde hiçbir tahdit kabul etmeyen meclis egemenliği sistemiyle örtüşmemektedir.

    Güçler birliği esasına (birinci durum) dayalı temsil anlayışı ABD hegemonyasıyla bütünüyle uyumsuz bir hale gelmiştir. Bir başka deyişle güçler birliği prensibiyle işleyen ve egemen olan meclise:

    “senin iradenin üzerinde medeni milletler tarafından yorumlandığı haliyle insan hakları var”

    ya da

    “senin çıkardığın yasayı senden bağımsız olarak millet iktidarını kullanan anayasa mahkemesi anayasaya uygun bulmadı”

    kabilinden cümlelerle hitap edilemeyeceğinden ABD merkezli uluslararasılaşma süreçleri ilk durumla uyuşmaz hale gelmiştir.

    Amerika Birleşik Devletleri (ABD) bağdaşıklarına ve Üçüncü Dünya ülkelerine dayattığı yeni bir devlet formunu ve sermayeyi uluslararasılaştırırken, meclis egemenliği sistemini (güçler birliği prensibini) devre dışı bırakma siyasetini gütmüştür ve hala gütmektedir.

    ABD hegemonyası bir devletin kendi bünyesinden başka yerlerden neşet eden sermaye gruplarına ve (farklı menşeleri olan) sermaye gruplarının da birden ziyade devlete bağlı olarak hareket edebildiği bir stratejiyi sunarken; kendi içerisinden kalkıp da Tokyo’lara, Berlin’lere operasyon çekecek sermaye gruplarının önünde kontrol edilemez, üstün, haris, milli ve sair sıfatlarla donatılmış meclis iradeleri bırakmak isteyebileceğini düşünmek mantıklı ise burada yazılanlar da mantıksızdır tabii.

    İkinci Dünya Savaşı sonrası benimsenen meşrulaştırıcı kurgular silsilesi içerisinde, “milletlerin kendi iradelerini doğrudan kullanmaları” (tam yetkili temsilcileri olan meclislerinin iktidarını kırpmaları, onları ‘organlardan biri’ konumuna sokmaları) –şık- formülünün arkasındaki neden ABD Hegemonyası sürecinde yeni formüllerle (1-millet kendi iktidarını kendi organları aracılığıyla kullanır. 2- Özgürlük (yatırım özgürlüğü- sermaye birikimi) bir milli devletin sınırlarına kapatılamaz. ABD özgürlüğün koruyucusu olacak, yedi denizde bayrak dolaştıracaktır vs.) izah edilen yeni bir uluslararasılaşma dalgasıdır. Söz konusu uluslararasılaşma salt sermaye hareketlilikleri için değildir, devlet biçimlerinin de uluslararasılaşmasını gerektirir.

    Bizim 61 ve 82[foot]61 Anayasası’nın 4. ve 82 Anayasası’nın 6. maddesindeki “Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır” ifadesi bu durumu açıkça saptamaktadır. Gelinen noktada Meclis Millet’in yegâne temsilcisi olmaktan çıkmıştır.[/foot] Anayasalarımızın dayandığı/benimsediği ikinci durum (zannedildiğinin aksine CHP DP kapışmasının deneyimlerinden değil) yukarıda bahsi geçen meşrulaştırıcı kurgular silsilesinin yerelleşmesidir. O aynı zamanda günümüz parlamenter sistemlerinin kurgusudur. Bu kapsamda 61 ve 82 Anayasalarında ortaya çıkan güç şemasının kökeni Türkiye’nin özgül tarihinden çok sistemin tarihi ve mantığı içerisinde aranmalıdır.

    61 ve 82 Anayasalarında normatif ifadesini bulan (mevcut) güç şemasına göre meclis, bakanlar kurulu ve yargıyla birlikte milletin iradesini kullandığı organlardan sadece birisidir. Anılan organlardan herhangi birisi bir diğerinin türevi değildir. Millet temsilini yalnızca mecliste bulmaz. Artık Millet iradesini üç ayrı erkin somutlaştığı ve biri diğerini denetleme iktidarına sahip üç ayrı teşkilat aracılığıyla (yetkili organlar eliyle) kullanacaktır.

    Tesis edilen bu yeni düzende (güç şemasında) yetkili organlar, iktidarlarını/yetkilerini doğrudan milletten alıp millet adına kullandıklarından, Anayasa’ya göre aralarında bir hiyerarşi tertiplemek (seçilmişleri atanmışlara tercih etmek) mümkün olmayacaktır.

    Artık güçler ayrılığı prensibine göre işleyen meclise

    “senin iradenin üzerinde medeni milletler tarafından yorumlandığı haliyle insan hakları var”

    ya da

    “senin çıkardığın yasayı senden bağımsız olarak millet iktidarını kullanan anayasa mahkemesi anayasaya uygun bulmadı”

    kabilinden cümlelerle hitap edilebilecektir.

    Cumhurbaşkanının yetkilerini doğrudan milletten alan bu üç organ üzerinde esaslı bir iktidarının olmaması gerekliliği de bu kurgunun doğal sonucu olarak karşımıza çıkar. Ancak merkez ülkelerde Reagan ve Thatcher, çevre ülkelerde ise seçilmiş Allende’yi askeri darbe ile alaşağı eden Pinochet’nin Şili’si ile başlayan neo- liberal dönemde hükümet etmenin gereklilikleri, cumhurbaşkanlığının yapısında parlamenter sisteminin kurgusuna uymayan değişiklikleri gündeme getirmiştir. Kanun hükmünde kararname yoluyla yapılan düzenlemeler ve Cumhurbaşkanlığının simgesel rolünü dönüştüren anayasal düzenlemeler neo-liberal dönemin yürütme iktidarını yargı ve yasama karşısında güçlendirmeye yönelik hukuk politikalarıyla açığa çıkmıştır.

    Son durum (üçüncü durum) başkanlık sistemine denk gelir. Yürütme işlevini yerine getiren (bu erki kullanan) organın başının da tıpkı parlamentonun/meclisin kendisi gibi millet/ulus tarafından seçilmesi durumu, Türkiye’nin yabancısı olduğu bir başka sistemi, başkanlık sistemini (ya da kimilerine göre “yarı başkanlık” olarak adlandırılabilecek bir durumu) gündeme getirecektir.

    Başkanlık sistemlerinde (halk ya da milletten aldığı varsayılan yetkiyle) hükümet eden dolayısıyla yürütme iktidarını kullanan, inisiyatif alıp politika üreten ürettiği politikalar neticesi toplumsal artığın üretimi, bölüşümü, paylaşımı ve tüketimi üzerinde esaslı etkiler doğuran bir organ görmekteyiz.

    Başkanlık sisteminin ikinci durumda verilen güç şemasına uygun olduğu da kolaylıkla söylenebilir. Kümülatif bir temsilcisi olmayan millet iradesini organları aracılığıyla gerçekleştiriyor ve işte doğrudan milletten neşet ettiği düşünülen yürütme organı başkanın çatısı altında yerli yerinde duruyor.

    Peki fark nedir? Hatırlayalım parlamenter sistemlerde de millet yürütme erkini hükümet üzerinden kullanmaktaydı. Ancak burada hükümet meclis içerisinden çıkıyor, bu suretle iktidarda bulunan gruplar hükümet edebilmek için meclis içerisinde hâkimiyet kurmak durumunda kalıyorlardı.

    Bu son durumu “güvenoyu”, “gensoru” gibi hükümeti düşürebilecek imkânlarla birlikte düşündüğümüzde, parlamenter sistemlerde yürütme iktidarına sahip olmanın önkoşulunun, yasama iktidarını elde tutmak olduğu hususu göze çarpacaktır.

    Başkanlık sistemlerinin ayırt edici yanı, bir kez seçilen başkanın, iktidarını yeniden üretmek için seçildiği süre boyunca meclisi kontrol etme zorunluluğunun/önkoşulunun esaslı olarak zayıflamasında (erozyona uğramasında) bulunabilir. Bir başka deyişle, parlamenter sistemde bakanlar kurulu ve liderinin parlamentodaki çoğunluğa olan bağımlılığı, başkanlık sisteminde çok daha azdır.

    Tekrar edelim: Parlamenter sistemde bakanlar kurulu ve liderinin parlamentodaki çoğunluğa olan sürekli bağımlılığı, başkanlık sisteminde görülen bir özellik değildir.

    Parlamenter sistemlerde yürütmenin başı eyleme iktidarı ile mücehhez olup (yani politika belirleme araçlarıyla donatılmış olup), seçilmiş meclise karşı doğrudan sorumludur.

    Devletin başı ise –iktidarını doğrudan milletten alan üç kuvvetin sorumlu başları karşısında- sorumsuz olacaktır. Devlet başkanının sorumsuzluğu onun iktidar kulanamamasından –bu iktidarın milletin organlarına bırakılmış olmasından- mütevellid bir durumdur.

    Dolayısıyla parlamenter sistemlerinde cumhurbaşkanına tanınan iktidar (olumsalın karşıtı olarak) negatiftir. Cumhurbaşkanı eyleyebilmek (politika belirleyebilmek; köprü yaptırmak, su kanalı açmak) için değil, eyleyenlerin (eyleme iktidarı ile mücehhez olanların) eylemlerini düzenleyebilmek için yetkilendirilmiştir, o da sınırlı olarak.

    Gelinen noktada başkanlık sistemini (yarı-başkanlık ve parlamenter sistemlerden ayıran iki temel hususu şöyle sıralayabiliriz:

    Başkanlık sistemlerinde:
    1-Başkan yürütme erkini kullanır. İktidarı negatif değil olumsaldır, pozitiftir. Dolayısıyla başkan tercihlerde bulunur, hükümet eder. Bir başka deyişle inisiyatif alıp politika üretir. Ürettiği politikalar neticesi toplumsal artığın üretimi, bölüşümü, paylaşımı ve tüketimi üzerinde esaslı etkiler meydana getirir.

    Hükümet iki şehrin arası iletişim ve etkileşimi yeni demiryolu döşeyerek mi yoksa deniz yoluyla mı sağlayacaktır? İki şehir arasındaki etkileşimi artıracak önlemlere gerek var mıdır? Niye ulaşım ve iletişim alanındaki kısıtlı yatırımlar o iki şehre gidecektir de diğerlerine gitmeyecektir? Alternatif ulaşım ve iletişim rotaları nasıl olacaktır? Subvansiyonlar nasıl dağıtılacaktır? İmar politikaları nasıl şekillenecektir? Döviz politikası ne olacaktır? İthal ikameci mi yoksa ihraç ikameci bir politika mı benimsenecektir? Az önce verilen sorular ve benzerleri (ister iktisadi ister siyasi ya da kültürel esaslı) politika üretiminin teknik bir şey olmadığı, her kararın bir miktar menfaati korurken bir seri menfaate de halel getireceği gerçeğini hatırlamanıza yardımcı olacaktır.

    Başkanlığın uhdesine verilen eyleme imkanı, tercih etme (dolayısıyla dışarıda bırakma), başlatma, ilerletme, tatbik etme ve neticelendirme iktidarını içerir.

    2-Başkanlık makamının elinde tuttuğu erkin (yürütme erkinin) bekası/sürekliliği iktidar partisinin parlamentodaki üstünlüğünün hergün yeniden üretilmesi koşuluna bağlı değildir. Başkan, parlamento karşısında iktidarını hergün aynen yeniden üretme zorunluluğundan [büyük ölçüde] kurtulmuş olan kimsedir.

    Yarı başkanlık sistemi ya da partili cumhurbaşkanlığı gibi isimler altında zikredilen öneriler parlamenter sitemlerle başkanlık sistemleri arasında olduğu varsayılan birtakım durağa işaret etmektedir.

    Bizim sunduğumuz kriter açısından bir sistemi yarı başkanlık sistemi yapan husus makama gelen kişinin nasıl seçildiği sorusuna verilebilecek bir yanıtla belirlenemez. En baştan söylemek gerekir ki : “Parlamenter sistemi” ve başkanlık sistemini” makamların işlevleri üzerinden anlatıp/açıklayıp, iş yarı-başkanlık haline gelince kişinin göreve getirilme yöntemine referansla tanım yapmak çelişiktir. Ya üçünü de atanma usullerine ilişkin betimleyici bir üslupla sıralamak ya da hepsini işlevsel açıklamaya tabi tutmak gerekir.

    İşlevsel yorumdan gidersek, bir sistemi yarı-başkanlık sistemi yapan şeyin başkanlık sistemini belirleyen ve yukarıda verilmiş olan unsurlardan birisinin bulunmaması olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre:

    1-Verili bir meclise karşı sorumlu olan (iktidarını hergün yeniden ilgili meclis karşısında üretmek durumunda olan) (seçilmiş) başkanın inisiyatif kullanabilmesi ve olumsal müdahalelerle politika belirleyebilmesi

    ya da

    2-ilgili başkanın iktidarını yeniden üretmek için meclise karşı bağımlı olmaması ama bu sefer meclise karşı sorumlu bir hükümetin katılımıyla

    olumsal politikalar üretmesidir. Bu son hal, partili cumhurbaşkanlığı diye birşey olabilecek ise, işte onun mantığına denk düşer.

    Söz konusu mekanizmaya uygun şekilde, yarı başkanlık sisteminde
    • devlet başkanı ve hükümet ayrı ayrı seçilir; makamların farklı seçim zamanlarında doldurulması da önerilebilinir;

    • birinci varyantta yarı- başkan hükümetin yerini ele geçirecektir. Bir başka deyişle hükümete dönüşecektir. Dolayısıyla cumhurbaşkanının negatif, kolaylaştırıcı (eyleyenlerin eylemlerini etkinleştiren) iktidarı yanı sıra politika üreten iktidara da (iktidarın pozitif vechesine de) sahip olacaktır.

    • ikinci varyantta başbakan(lık makamı) varlığını korur, başbakan parlamento karşısında sorumlu olmaya devam eder ve yasama sürecine tasarı formatında öneri sunma iktidarını korur. Bu durumda başkan olumsal-eyleyici iktidar kullanamaz; kullanması durumunda başkanın işlemlerinin hukuki denetimi ciddi sorunlar yaratır.

    • ikinci varyantta bakanlar -başkanlık sisteminde olduğunun aksine- başkanın adamları statüsünde olmayıp zayıflamış olan başbakan çevresinde, eskisine (parlamenter sistemin hükümetine) nazaran daha müstakil hale gelmiş pozisyonları tutarlar. Söz konusu varyantta başbakanlık makamının koordine edici imkanları azalır. Söz konusu makam kendisine ait olmayan eylemlerin siyasi/hukuki sorumluluğunun kaydırılacağı bir makama dönüşebilir.

    • her iki varyantta da bakanlar yasama meclisine karşı sorumlu olmak durumundadırlar (bir başka deyişle yarı-başkanlık sistemlerinde de yürütme iktidarını kullananlar parlamento üzerindeki iktidarını her gün aynen-yeniden üretmek durumundadır).

    • siyasetin en temel mekanı meclistir.

    Şu durumda yarı-başkanlık sistemi olarak adlandırılan ve esasını yarı- başkanın

    1-(sorumsuz olmaya devam ederken) belirli (sınırlı) alanlarda kişisel (bakanlar kurulundan bağımsız) iktidar tatbik edebilmesi

    ya da

    2-(hükümetin yerine geçmek
    suretiyle) sorumlu olup aynı anda cumhurbaşkanlığına ait negatif iktidarı da kullanması

    esasına dayandıran yarı-başkanlık sisteminin bir sentezden ziyade parlamenter sistemin yasama aleyhine zayıflatılmış bir versiyonunu oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

    Netice

    Nihayetinde, bugünün Türkiye’sinde (yani hâkim bir cumhuriyet projesine sahip olmayan bir ülkede) “anayasa yapım becerisi” ya da “başkanlık sistemini getirme kabiliyeti” krizi yükselerek aşmaya yarayabilecek imkânlar sunmamaktadır.

    Krizi uygun şekilde aşabilmek için isteksizliğimizi adanmışlığa çevirebilecek bir rüzgâr makinesi gerekir. Bu da yetmez rüzgâr makinesinin ürettiği yel bütün değirmenlere dönme gerekçesi üretebilecek kadar güçlü olabilmelidir. Bir başka deyişle hegemonik cumhuriyet projesi denilen şeyin tesisi ve etkisi, rıza üretebilme kapasitenizle (göreli de olsa istikrarlı hale getirebileceğiniz bir birikim rejimi sunma becerinizle) bağlantılıdır.

    Rıza değil de şiddet üreterek hükmetmeyi hedefleyenler (başkanlık sistemini krizi yükselerek aşmak için değil de sunabileceği ek şiddet imkânları için isteyenler) için çok ama çok güçlü küresel müttefikler gerekir. Bunlardan da mahrumsanız, hem doğa-üstü hem de ikna edici hikâyeler yazabilmeniz ve hikayenizi dinleyenleri geçici olarak değil uzun süre için ikna edebilmeniz beklenir.

  • Patronlu Bir Hiper Başkanlık Teklifi

    Anayasa değişikliği teklifinin gerekçesinde,istikrar en önemli hedef olarak gösterilmektedir. Bu tespit, devletle toplum arasındaki dengeyi daha da bozmaktadır. 2002 yılından itibaren TBMM’de çoğunluğun oluşumunda büyük bir sorun yaşanmaması, siyasal sistemin yönetilebilir olmadığı suçlamasını anlamsız kılmaktadır. Meclisteki disiplinli ve öngörülebilir çoğunluk, hükümet politikalarının gerçekleştirilmesini kolaylaştırmış, muhalefetin desteğine ihtiyaç duymamıştır. Hükümet ve parti yönetimi tek bir kişide toplanmış, TBMM ise hükümet karşısında kurumsal açıdan zayıf kalmış ve bağımsız bir kuvvet merkezi olarak kendisini gösterememiştir. Özellikle iletişim ve örgütlenme özgürlüğü ve hukuk güvenliğinin anlamını yitirdiği böyle bir ortamda, hükümet biçimine odaklı bu değişiklik teklifinin, Anayasanın sistematiği ve içeriği bakımından sorgulanması gerekmektedir.

    1. Anayasal Usul  ve Bütünlüğe Aykırılıklar

    Teklifle öngörülen hükümler, kendi içerisinde anayasal usul bakımından tutarsızlık ve aykırılıklara yol açtığı gibi, yürürlükteki Anayasa normlarıyla bir anlam bütünlüğü oluşturmaktan da uzaktır.Yalnızca bu kadarıyla bile bu Teklif, Türkiye’nin huku ksistemi ve anayasal geleneklerine büyük zarar verecektir.

    Anayasal usule ilişkin aykırılık ve karmaşaya şu örnekler verilebilir;

    a. Teklifin sadece bir maddesiyle (md. 19), Anayasanın toplam 58 maddesinde değişiklik yapılmaktadır. “Torba anayasa” olarak adlandırılabilecek bu yöntem, hukuk güvenliğine(Anayasa md. 2), Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığına (AY md. 11) ve Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki tekliflerin Genel Kurulda iki defa görüşülmesi gereğine (AY md.175) aykırıdır.

    b. Anayasanın 77. maddesinde değişiklik öngören Teklif, Cumhurbaşkanlığı seçimi usulüne ilişkin 101. maddeye atıf yapıyor. Oysa bu usul, mevcut Anayasanın 102. maddesinde düzenlenmekte. Anayasanın 102. maddesi ise Teklifin 19. maddesinin e bendi ile yürürlükten kaldırılmak isteniyor. Bu durumda, seçim usulünün son şeklini anlayabilmek için üç ayrı maddedeki düzenlemeyi birlikte değerlendirmek gerekiyor. Bu karmaşık düzenleme yöntemi, bu metnin milletvekilleri ve halk tarafından doğru değerlendirilmesinde büyük zorluklar doğuracaktır.

    Anayasanın sistematik bütünlüğünü bozacak hükümlere ise şu örnekler verilebilir;

    a. Cumhurbaşkanına ilişkin hükümler, Anayasanın III. Kısım 2. Bölümde yürütme başlığı altında yer almaktadır. Buna karşın teklifte, Cumhurbaşkanın seçim dönemine ilişkin hükümlere yasamanın düzenlendiği 1. Bölümde yer veriliyor (AY md. 77 / Teklif md. 4).

    b. Anayasa hukukumuzda milletvekilliğinin “düşmesi” hali dışında (AY md. 84), “düşürülmesi” şeklinde ayrı bir kurum yer almamaktadır (Teklif md. 5).

    c. Anayasanın 101. maddesinde, Cumhurbaşkanının tarafsızlığını vurgulayan “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir” hükmü madde metni dışına çıkarılırken, 103. maddede yer alan yemin metninde aynı amaca yönelik “üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma” ibaresi varlığını korumaktadır. Aynı şekilde partisiyle ilişkisi süren Cumhurbaşkanı, Anayasanın 104. maddesine göre “Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Milletinin birliğini temsil” edecektir. ABD Başkanı bile böyle bir görev üstlenmemiştir (ABD Anayasası md. 2). Partili bir başkanın böyle bir işlev yerine getirmesi de beklenemez.

    2. Demokratik Cumhuriyete Aykırılıklar

    Demokratik devletler arasında parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçen bir örneğe rastlamıyoruz. Zira ABD’de var olan kuvvetli liberal iç dinamiklerin bulunmadığı farklı coğrafyalarda başkanlık rejiminin taklit edilmesi, başkanlık rejimiyle bağdaşması çok zor siyasal rejimleri ortaya çıkarmaktadır. Bu tür siyasi uygulamaların vardığı sonuç askeri ya da sivil oligarşik iktidarların diktatörlüğü olmaktadır.

    ABD’deki hükümet sistemi, “paylaşılmış kuvvetlerin ayrılmış kurumları” olarak ifade edilebilir. Buna karşılık Teklifle getirilmek istenen düzenlemeler incelendiğinde, yasama ve yürütme arasındaki “ayrımının, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasıyla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği” öngörmediği net biçimde anlaşılacaktır (Başlangıç prg. 4). Parlamentoyu zayıflatıp, yürütmeyi aşırı güçlendirdiği için bu teklif, “Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik devlet” ile de bağdaşmayacaktır (AY md. 2).

    Hatta bütün vatandaşların devlet başkanlığı makamına aday olabilmesini engelleyecek biçimde Cumhurbaşkanı seçilme yeterliliği için “doğuştan Türk vatandaşı olma” koşulunun aranacak olması, dar anlamda Cumhuriyetin gereklerini bile karşılamayacaktır (AY md. 1, 2 ve 66, Teklif md. 8).

    a. Parlamentonun Zayıflatılması

    Teklifte bu doğrultuda yer verilen düzenlemeler şöyle sıralanabilir;

    – TBMM’nin, Bakanlar Kurulunu denetleme ve KHK çıkarma

    yetkisi verme yetkileri kaldırılıyor (AY md. 87, 98 ve 91, Teklif md. 6 ve 7).

    – Bu bağlamda bilgi edinme ve denetleme araçları kısıtlanıyor. Sözlü soru ve meclis soruşturması kaldırılıyor (AY md. 98, Teklif md. 7).Oysa parlamento gerekli gördüğünde yürütme organı, parlamenterlerden gelecek soruları yanıtlamadığı takdirde yasama büyük darbe alacaktır.

    – Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların meclis soruşturması sonucu Yüce Divana sevk edilebilmesi için gereken çoğunluk TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğundan 2/3 çoğunluğuna çıkarılmıştır. Bu durumda, TBMM üyesi ve siyasi sorumluluğu olmayacak bakanların görevleriyle ilgili suçlarından dolayı ceza sorumluluklarına gidilebilmesini, meclis üyesi ve siyasi sorumluluğu olan bakanlara göre orantısız biçimde zorlaştırılmıştır. Üstüne üstlük bir de aynı kişiler kişisel suçları bakımından yasama dokunulmazlığından yararlanabileceklerdir (Anayasa 100, Teklif md. 11).

    – Cumhurbaşkanının işlediği iddia edilen suçlardan Yüce Divanda yargılanabilmesi için TBMM üye tamsayısının 2/3’ünün oyu aranacaktır (Teklif md. 10). Böyle bir kurumun işlemeyeceğini, tarihsel örnekler açıkça göstermektedir (Weimar Anayasası md. 59).

    – Teklifle çeşitli partilerden ve bağımsız milletvekillerinden oluşan 20 milletvekilinin cumhurbaşkanlığına aday gösterebilmesi önleniyor. Parlamento içinden bu yetki sadece parti gruplarına tanınıyor (AY md. 101, Teklif md. 8).

    – Hakim parti siteminin özellikleriyle birlikte değerlendirildiğinde yasama seçimlerinin başkanlık seçimleriyle birlikte yapılması, yasama-yürütme çoğunluğunun aynı partiye geçmesi konusunda ciddi bir etki yaratacaktır (Teklif md. 4).

    – Meclisin kendi seçimlerini yenilemesi için şu an basit çoğunluk yeterliyken, Teklifle bu kararı alabilmesi için TBMM üye tamsayısının 3/5’i gibi nitelikli bir çoğunluk aranacaktır (AY md. 77, Teklif md. 12). Ancak bu kararla birlikte Cumhurbaşkanlığı seçimleri de yenilenecektir.

    b. Cumhurbaşkanının Güçlendirilmesi

    Kuvvetler ayrılığı ilkesi özellikle cumhurbaşkanının yetkileri artırılarak örselenmektedir. Şöyle ki;

    – Yürütmenin tüm yetkileri tek kişide toplanıyor. (AY md. 8 ve 104, Teklif md. 9 vd.)

    – Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini “Anayasanın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak” yerine getirme şartı kaldırılıyor (AY md. 104, Teklif md. 9).

    – Bir yandan Teklifle Cumhurbaşkanına Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verme yetkisi tanınırken (md. 9), öte yandan Anayasada savaş hali ilânına ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğuna dair hüküm varlığını sürdürmektedir (AY md. 92). Yukarıda belirtilen Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini “Anayasanın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak” yerine getirme şartı da kaldırılınca, bu iki düzenlemenin birbiriyle uyumlu yorumlanması mümkün olmayacaktır. Anayasanın bütünlüğü ilkesi ihlal edilmektedir.

    – Tarafsız ve partiler üstü hakem konumu kalkan Cumhurbaşkanının, “Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını” temin etme yetkisinin sürmesinin de bir mantığı kalmamıştır. Siyasi yetkiler kullanan iki organdan biri haline gelen Cumhurbaşkanının, diğer organının üzerinde, kendisiyle düzenli ve uyumlu çalışmasını sağlama gibi bir iktidarının olması düşünülemez. Yalnızca bu düzenleme bile erkler arasındaki denge ve kontrolün hiç önemsenmediğini açıkça göstermektedir (AY md. 104, Teklif md. 9).

    – Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar ile üst düzey kamu yöneticilerini tek başına atama yetkisinin tanınması, ABD’den tamamen farklı olarak, başkana dayalı bir yönetimi ortaya çıkaracaktır ( Teklif md. 9 ve 14). ABD’deki hükümet sisteminde ayrılmış kurumlar birlikte devlet yönetimine katılmaktadır. Bu hükümet sisteminde bugün önleyici unsur kuvvetlerin yasama ve yürütme olarak ayrılması değil, başkanlık, başkanlık bürokrasisi, çok sayıdaki komitesiyle Kongre ve nihayet yargı şeklindeki çok sayıda siyasal aktörün varlığıdır. Kongre önemli idari görevlilerin atanmasına da etki etmektedir. Bu özelliklerin olmaması, başkanlık sisteminden tümüyle sapma anlamına gelecektir.

    – Temel hak sınırlamaları dışında kalan kanunla düzenlenebilecek tüm konularda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılabilecektir. Ayrıca Anayasada temel hak sınırlamaları dışında, Teklifte belirtilenin aksine “münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen” başka bir konu da yer almamaktadır. Teklifte kararname çıkarılamayacağı belirtilen “Kanunla açıkça düzenlenen konular” ile “kanunlarda farklı hükümler bulunması hali” ise iki organ arası yetki çatışmalarını çözmeye hiç uygun olmayan muğlak ifadelerdir. Cumhurbaşkanlarının kanun gücünde kararname yetkilerini kötüye kullanarak yasama yerine geçmeye karar verdikleri hallerde, kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı biçimde güç aşırı derecede kendi üzerlerinde yoğunlaşacaktır.Siyaset biliminde bu tür sistemler, “havaleci (delegasyoncu) demokrasiler” olarak nitelendirilmektedir. Yasama organının bu tür kararnameleri reddetme gücünün olmaması, cumhurbaşkanının yasamayı bir kenara itmesi ve yasama yetkisini eline geçirmesi anlamına gelecektir. Bu durumda rejimin otoriter bir tek kişilik iktidara dönüşmesi kaçınılmaz olmaktadır. ABD örneğinde olmayan bu tür kanun gücünde kararname yetkisine ancak Latin Amerika ve Afrika Anayasalarında rastlanmaktadır.

    – “Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askerî Şûranın kararları yargı denetimi dışındadır.” hükmünü içeren ve hukuk devletiyle çelişen Anayasanın 125/2. maddesinin yürürlükten kaldırılmasının öngörülmesine rağmen, özellikle yasama işlemi niteliğindeki cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin denetimi bakımından çıkabilecek belirsizlik, TBMM’yi cumhurbaşkanının kötüye kullanabileceği kararnameler karşısında hukuksal korumadan yoksun bırakabilecektir.

    – Teklif öngördüğü fesih mekanizmasıyla başkanlık sisteminin özünden ve temel mantığından uzaklaşarak, onun içerdiğigüçlü “frenler ve dengeler” sistemiyle bağdaşmayan, iktidarın bir merkezde aşırı ölçüde yoğunlaşmasına yol açabilecek bir sistem kurmaktadır. Zira fesih / seçimleri yenileme mekanizması tamamen parlamenter sistemlere özgü bir mekanizmadır. ABD örneğinde yoktur. Yasamayı fesih yetkisine başkanlar ancak Zimbabwe gibi birkaç Afrika ülkesinde bulunmakta ve bu yetkiyle iktidarlar kişiselleşmişlerdir. Böylelikle denetlenemeyen aşırı güçlenmiş bir hiper – başkanlık yapısı ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu yetki, devlet başkanına, kendi siyasi ajandası ile uyuşmayan parlamento çoğunluklarını her an gerçekleşebilecek bir fesih tehdidi ile engelleme fırsatı verecektir.

    – Teklifte yer alan “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.” hükmü uyarınca ikinci kez seçilen bir cumhurbaşkanı görev süresini tamamlamak üzereyken erken seçim kararı alınırsa yeniden aday olabilecek ve bir kez daha seçilirse, görev süresi kendiliğinden 15 yıla çıkabilecek ( Teklif md. 12). Bu hüküm, cumhurbaşkanın görev süresini iki dönemle sınırlayan Anayasa maddesiyle çelişeceği gibi meclis çoğunluğuyla aynı partiden olan cumhurbaşkanının görev süresini de belirsiz hale getirir.

    Yukarıda ana hatlarıyla değinilen bu Teklifle, başkanlık sisteminin yozlaşmış biçimi olan patronlu bir hiper başkanlık sistemi kurgulanmaktadır. Bu kurgunun temel amacı, yasama ve yargı organlarını çok sınırlı bir alana indirgeyerek, iktidarı kontrol ve denge araçlarından arınmış olarak cumhurbaşkanına bırakmaktır.

  • Anayasa Değişikliği Girişimi Üzerine Bazı Notlar

    1) Genel Görünüm

    Türkiye’de “başkanlık” adı altında yürütülen tartışmalardan bağımsız olarak, anayasa hukuku kitaplarının çoğunda güçler ayrılığı ve güçler birliği ile ilgili iki klasik ifade yer alır. Bu iki ifade kendi kitabımda şöyle formüle edilmiştir:

    — “Öncelikle yargının diğer güçlerden ayrılması, yargı işlevinin doğasından kaynaklanan bir zorunluluktur. Çünkü diğer güçlerden bağımsızlığı sağlanmamış bir yargı, zaten ayrı bir devlet işlevi olarak değerlendirilemez”. — “güçlerin yürütmede toplanması, yönetimi demokratik olmaktan çıkarır.

    İşte şu anda Mecliste bulunan Anayasa Değişikliği Önerisinin özü aktardığım bu iki cümlelerden ibarettir. Yasama ve yürütme güçleri aynı elde toplanmıştır. Yargının ise yoğunlaşmış bu güce bağımlı duruma getirilerek hak ve özgürlükleri koruyucu bir gücü ve etkisi kalmamıştır. İşin özeti budur. Kemal Gözler’in yeni makalesine “Elveda Kuvvetler Ayrılığı” başlığını vermesi” aynı gerçeği yansıtmaktadır. Başlığın bir de devamı var: “Elveda Anayasa”[foot]Ayrıntılar için bkz. Kemal GÖZLER, http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-v2.html[/foot]. Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin ünlü 16. maddesinden esinlenmiş. Buna da aynen katılıyorum. Zira “Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur”.

    Bu tespitin ayrıntılarına girmek ve buna bağlı eleştirilere bilimsel bir dayanak aramak anlamsızdır. Çünkü bu yönde yapılacak çalışmalar, gündemdeki Anayasa değişikliğinin siyasal ve hukuksal özünü hiç mi hiç etkilemez. Buna karşılık anayasa değişikliğine girişenlerin taktik gereği yapacakları küçük düzetmelere vesile olur; bu da bilimsel tepkilerin göz önünde tutulduğu söylemini birlikte getirir ve sonuçta güçlerin yürütmede birleştirilmesi girişimine adeta demokratik bir hizmet sunulmuş olur.

    Biraz önceki saptamamıza illa bir dayanak aranıyorsa, Sayın Cumhurbaşkanı’nın söylemlerine bakmak yeterlidir.

    “10Ağustos’ta Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesiyle Türkiye’de bir dönem fiilen bitmiştir. … parlamenter sistem, … geri dönüşü olmamak üzere milletimiz tarafından bekleme odasına alındı. Bu bekleme ne zamana kadar sürecek; ya mevcut uygulamaya anayasal zemin kazandırılana kadar ya da bunun yerine yeni bir sistem ikame edilene kadar...”[foot]http://odatv.com/parlamenter-sistem-bekleme-odasina-alindi–2403151200.html[/foot].

    Cumhurbaşkanı birkaç ay sonra bu söylemini daha da netleştirmiştir: “İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken bu fiilî durumun hukukî çerçevesinin yeni bir Anayasa ile netleştirilmesi, kesinleştirilmesidir”[foot]Kemal Gözlerin 30 Nolu dip notu: Milliyet, 14.8.2015, http://www.milliyet.com.tr/ erdogan-turkiye-nin-yonetim/siyaset/ detay/2102172/default.htm; Cumhuriyet, 14.8.2015, http://www.cumhuriyet.com. tr/haber/siyaset/345623/_Turkiye_nin_ yonetim_sistemi_ ilen_degisti_.html; BBC, 15.8.2015, http://www.bbc.com/turkce/ haberler/2015/08/150814_erdogan_sistem. Sözleri Cumhurbaşkanının kendi ağzından dinlemek için bkz.: https://www.youtube. com/watch?v=YaECGxHgY0I.[/foot]. Meslektaşımız Kemal Gözler, bu söylemi, içinde bulunduğumuz “anayasasızlaştırma” sürecinin açık bir itirafı[foot]Gözler, s.13.[/foot] olarak nitelemişti.

    Görülüyor ki AKP’nin Anayasa arayışının, güçler birliğine dayalı Türk Tipi “Başkanlık” dışında bir uzlaşmaya konu olamayacağı, daha bu konuşmalardan açıkça belli olmuştu.

    2) Başkanlık ya da Yarı Başkanlık Kavramlarının Yozlaştırılması

    a) Önce bilgisizliğe dayanan, ya da kasten anlamazlıktan gelinen bir başka kavramdan başlayalım. “Parlamenter sistemde iki başlılık”. İktidar çevrelerinde “İki başlı yönetim olur mu?” gibi söylemlerden geçilmiyor. Oysa “iki başlılık” Anayasa Hukuku öğretisinin parlamenter sistemlerde yürütme organının özelliğini açıklamak üzere kullandığı teknik bir terim. Bir yanda yürütme işlerinde yetkili olan ve Meclise karşı siyaseten sorumluluk taşıyan Bakanlar Kurulu (yürütme organının yetkili ve sorumlu kanadı). Diğer yanda yürütme alanında yalnızca sembolik yetkilerle donatılmış bulunan, ama gerçekte yetkili olmadığı için Meclise karşı siyasi sorumluluk taşımayan yürütme organının ikinci başı: Cumhurbaşkanı. Öte yandan Cumhurbaşkanı aynı zamanda devletin de başı. Şu halde yetkiler belli ve sorumluluklar belli. Bu anlamda iki başlılığı en iyi açıklayan Anayasa’nın 105. maddesine bakmak yeterlidir:

    Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır; bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur.

    Görülüyor ki Cumhurbaşkanının iki türlü işlemi var:

    — Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda tek başına yapabileceği belirtilen işlemler: Bunlar daha çok Devletin başı sıfatıyla yetkili olduğu alanı gösteriyor.

    — Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlara göre ancak, Başbakan ve ilgili bakanın imzalarıyla yapabileceği işlemler. İşte bunlar da yürütme organının özgül alanını oluşturuyor. Bu alanda yetki Bakanlar Kuruluna ait olduğu için Meclise karşı sorumlu olan da Bakanlar Kurulu.

    Bunun tarihsel süreçten gelen bir mantığı ve demokratik bir içeriği var. Önceleri Kralların mutlak olarak sahip oldukları yasama ve yürütme yetkileri, büyük mücadeleler sonunda halkın seçtiği meclislere ve onun güvenini kazanmış olan hükümetlere geçmiş. Bu iki alan görev olarak birbirinden ayrılmış biri diğerini denetleyecek eşit silahlara sahip bir yapı içinde parlamenter sistemi oluşturmuş. Bu mücadele 1215 Magna Carta’dan günümüze kadar uzanan bir zamanı kapsıyor. Bizdeki başlangıç noktası 1876 Anayasası. Bugün Avrupa’da krallık yine var. Ama yetkileri devletin birliğini temsil dışında yasama ve yürütme organlarına geçmiş. Krallığın kaldırıldığı yerlerde ise aynı sembolik işleve sahip Cumhurbaşkanları gelmiş. İşte cumhurbaşkanının tarafsız statüsü de buradan kaynaklanıyor.

    Şimdi Meclis’te görüşülen Anayasa Değişikliği önerisi, ülkemizde 150 yıla yaklaşan bir siyasal sisteme son veriyor. Bakanlar Kurulunu kaldırıyor. Tüm yürütme yetkilerini Cumhurbaşkanına veriyor. Olağan ya da olağanüstü kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi de tek başına ona verilmiş. Böylece kendisine yasama alanına aktif müdahale imkânı sağlanmış. Buna karşılık Meclis’in hükümeti denetleme yetkileri etkisizleştirilmiş. Cumhurbaşkanı Meclis’i dilediği zaman feshedebiliyor. Meclis’in seçimlerin yenilemesine karar vermesi ise üye tam sayısının 3/5 çoğunluğunun kararına bağlı. Bu durumda Cumhurbaşkanın seçimleri de birlikte yenileniyor. Yani silahlar eşit değil. Öte yandan Cumhurbaşkanı artık tarafsız değil partili. Güçlü konumu nedeniyle partisinin milletvekili adaylarını da o belirliyor; böylece yasama organına partisi kanalıyla hâkim duruma getirilmiş.

    b) Değerli meslektaşım İbrahim Kaboğlu, son yazılarından birine “Parlamentarizm Kalkıyor, Ama Başkanlık gelmiyor.” diye başlık atmış. Çok doğru. Ama daha da doğrusunu ararsak, içinde yaşadığımız siyasal gündemde parlamenter sistem zaten fiilen ortadan kalkmıştı. AKP’nin hedefi ise hiçbir zaman anayasa hukuku öğretisinin anladığı anlamda bir başkanlık ya da yarı başkanlık sistemi olmamıştı.

    Sonuçta benzeri olmayan, Sayın Cumhurbaşkanının kişiliğine özgü bir yönetim biçimi anayasallaşmak üzere. Ama bunun yerine Anayasa Değişikliği Önerisinde gerçekten ABD’nin başkanlık modeli getirilmiş olsaydı, sonuç çok mu farklı olurdu? Bence fazla bir şey değişmezdi. Anayasa’daki parlamenter sistemi neye benzettilerse, başkanlık da aynen onun akıbetine uğrardı. Sebebi gayet basit: Çünkü tüm eleştirilen yanlarına rağmen başkanlık sistemini ABD’de demokratik bir model olarak başarılı kılan koşullar bizde bulunmuyor.

    — Bir kere bizde siyasal iktidarın bölünmesi anlamına gelen federatif yapı yok, tam karşıtı üniter bir devlet yapısı var. Ama bu üniter yapı, Sevr antlaşmasıyla parça parça edilmiş ülke ve ulus bütünlüğünü yeniden kurmanın zorunlu bir yolu olarak seçilmiş. Onların federatif yapısı ise İngiliz tahakkümüne karşı birleşen eyaletlerden kaynaklanıyor. Yani iki ayrı ve farklı tarihsel süreç. İkisi de kendi içinde tutarlı ve haklı.

    — Demokratik siyasal yaşamımızın vazgeçilmez unsurları olarak benimsenen siyasal partiler, ABD’den farklı olarak ideolojik bir temele ve bunun gerektirdiği parti disiplinine sahip.

    — Parti disiplininin lider sultasına kaymasını önleyecek olan parti içi demokrasi güya anayasal bir ilke; ama fiilen yok; Siyasi Partiler Kanunu’nda tüm ayrıntılarıyla düzenlenmiş bulunan önseçimi uygulamak partilerin takdirine bırakılmış. Önseçim olmayınca milletvekili adayları, parti lideri ve çevresince belirleniyor.

    — Seçim sistemimiz, yüksek barajlı bir nispi temsil; partiye kim hâkimse adayları da o belirliyor. Bu da lidere bağımlı milletvekilleri blokunu üretiyor ve güçler kaynaşımına yol açıyor. Anayasa Değişikliği Önerisi bu durumu daha da koyulaştırmış durumda.

    — Meclis tek yapılı. Kendisine bağımlı milletvekilleriyle Meclise hâkim olan lider, yasama – yürütmeye de bütünüyle hâkim oluyor.

    — Buna ek olarak yargının demokratik meşruiyetini sağlıyoruz aldatmacasıyla 12 Eylül 2010 Anayasa Değişikliği sonunda yargı da yürütmenin tam etkisine alındı ve o zamanki koalisyon ortağı olan FETÖ’ya teslim edildi. Şimdi ise HSYK’nın yapısı, yargıyı FETÖ’den temizleme adına daha da siyasallaştırılıyor, Anayasa Değişikliği önerisine göre, yarısı doğrudan cumhurbaşkanınca seçilecek. Diğer yarısı ise Cumhurbaşkanı ile meclis çoğunluğunu neredeyse özdeşleştiren yeni yapısıyla TBMM tarafından seçilecek. Yargının kendi mensuplarınca yönetilmesi ise tarihe karıştı.

    — Uzlaşma kültürü desen hiç yok. Daha önce tarafsız bir cumhurbaşkanı üzerinde bile uzlaşamayan, anayasa değişikliklerinde ya da yeni anayasa yapma iddialarında hiçbir uzlaşma aramayan dayatmacı bir siyasal yapıda uzlaşma kültüründen söz etmek zaten abesle iştigal olurdu.

    — Başkanlıksistemikatıbirgüçlerayrılığını gerektiriyor. Sayın Cumhurbaşkanımız ise güçler ayrılığından şikâyetçi. Anayasa Değişikliği önerisi de güçlerin Cumhurbaşkanında toplanmasını hedefliyor.

    Şimdi ülkenin içinde bulunduğu koşullar bu denli farklı iken, ABD modeli bir başkanlık sisteminden söz etmek, zaten milleti kandırmak olurdu. Nitekim AKP’nin ilk önerisinde “Türkiye’ye özgü”, bir başkanlık sisteminden söz ediliyordu. Şimdi ise “Cumhurbaşkanlığı sistemi” gibi yapay bir terim seçilmiş.

    Bu nedenle gerçek aranıyorsa, anayasa öğretisinin ortak terimleri olan parlamenter, başkanlık ya da yarı başkanlık terimlerini Türkiye’deki güncel gelişmelerle ilgili olarak kullanmaktan vazgeçmek gerekir. Çünkü bu terimler Türkiye bağlamında öz anlamlarını yitirdiği gibi, siyasal iktidarca sabırla ve kararlılıkla kurgulanan yeni bir Türkiye düzenini maskelemekten başka bir işe yaramadı.

    Türkiye’deki güncel gelişmeleri karşılayacak bir terim aranıyorsa, aslında gerçeği en uygun olanı “Reislik Sistemi” olmalı. İşin içinde bir de kendisine “Başbuğ” denilmesinden hoşlanan biri daha var. Ama o belirleyici olmayıp yalnızca bir destek hizmeti sunduğu için yeni sisteme adını veremez.

    3) Anayasa Tarihimize Saygısızlık

    Şimdi bu açıklamaları parlamento tarihimizle karşılaştıralım. Birinci TBMM tüm güçleri kendinde toplamıştı. Ama buradaki güçler birliği, işgal altındaki bir ülkenin kurtuluş mücadelesinin zorunlu kıldığı bir yönetim biçimiydi. Dünya Savaşı’nda çok şeyini kaybetmiş bezgin bir halkı, bu kez bir kurtuluş savaşı için seferber etmek, yeni bir ölüm- kalım mücadelesi içine çekmek, Mustafa Kemal’in deyimi ile “ülkeden önce halkı kazanmak”la mümkündü. Bunun için de ulusal kurtuluş savaşını halka mal etmek ve hareketin önderliğine seçimle

    gelmek gerekiyordu. Ancak Birinci TBMM, savaşın en yoğun döneminde bile Mustafa Kemal’in istediği olağanüstü yetkileri, üç aylık sürelere bağlı olarak verdi ve yoğun bir denetim çemberi içine aldı. 1924 Anayasası’nı yapan İkinci TBMM ise, Mustafa Kemal’in tartışılmaz otoritesine rağmen, o zamanki Anayasa Komisyonunun Cumhurbaşkanı için önerdiği üstün yetkilerin hiçbirini kabul etmedi:

    • Cumhurbaşkanına TBMM’ni fesih yetkisini vermedi;
    • yasaları geri çevirme yetkisinin ancak nitelikli çoğunlukla aşılabilmesine izin vermedi;
    hükümetin tutacağı yolu meclise bildirmesini yeterli görmedi güvenoyunda ısrar etti.

    2. TBMM milletvekillerinin gösterdiği bu direnç, günümüzün, parti disiplini ile lidere bağımlı milletvekilleri için ders alınması gereken bir örnektir. Mustafa Kemal’in, Meclis’in gösterdiği direnci, liderliğine ve kurmak istediği rejime bir karşı çıkış olarak değerlendirmemiş olması ise, günümüzün siyasal liderlerinin tarihimizden öğrenebilecekleri bir demokrasi dersidir.

    Şimdiki Anayasa Önerisi ise demokrasi tarihimizle alay edercesine Bakanlar Kurulunu ortadan kaldırıp tüm yürütmeyi Cumhurbaşkanına bağlarken, yasamayı da onun vesayetine veriyor.

    Oysa 2. Meşrutiyetin Meclisi Mebusan’ı bile o zamanki Anayasa’da yer almadığı halde, yani 1909 Anayasa değişikliğinden önce, padişahın hükümetini güvenoyu istemeye zorlamış, hatta siyasal sorumluluğu fiilen harekete geçirerek hükümet düşürmeyi başarmış bir meclisti.

    Şimdi görevde bulunan TBMM üyeleri, Padişahtan koparılan, ama Mustafa Kemale bile verilmeyen yetkileri Cumhurbaşkanına verirlerse, parlamento tarihimize Meclisi Mebusan üyeleri ile Birinci ve İkinci TBMM üyelerine büyük saygısızlık yapmış olurlar.

    Türkiye, tarihsel birikimi ve deneyimiyle bunu hak etmiyor.

    Bu gerçek bir yana, Anayasa Mahkemesi tarafından denetimi zaten sıfırlanmış bulunan KHK’ler düzeni altında yapılacak bir Anayasa değişikliği, Türkiye’yi anayasasızlaştıranların kendilerini bu yoldan meşru kılma arayışından başka bir anlam ve işleve sahip olamayacak.

    Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’lerle ilgili yeni kararında bu alanda hiçbir denetim yetkisine sahip olmadığına karar vermiş ve böylece geçici bir yönetim olan OHAL’e kalıcılık sağlamıştır. Bireysel başvurular da bu mantıkla uygulanırsa, AİHM’nin Anayasa Mahkemesi’ni devreden çıkarması kaçınılmaz hale gelecektir.

    Bütün bu tablo, genç meslektaşımız Tolga Şirin’in deyimiyle KHK’den “Anayasa Hükmünde Kararname”ye geçiş heves ve eğiliminin bir yansıtmasıdır.

    4) 12 Eylülle Hesaplaşma Masalı

    Bir de özellikle 2010 Anayasa Değişikliği sırasında kullanılmış olan bir çarpıtma var: “12 Eylül ile hesaplaşma”.

    Bu söylem, “YETMEZ AMA EVET”çilerin de ana sloganı olmuştu. Şimdiki değişiklikte de benzer şeyler söyleniyor. Oysa bugünkü OHAL KHK’ler Düzenine Anayasa Mahkemesi tarafından sağlanan “denetimsiz alan şemsiyesi”, 12 Eylül ruhunun en karakteristik yansımasıdır. “Temel hak ve hürriyetler için anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alabilme” (AY m.15/1) ve “OHAL KHK’lerin yargısal denetime kapalı olması (AY m.148/1 cümle 3) gibi düzenlemeler, 1982 Anayasası’ndan önceki anayasaların hiçbirinde yer almamıştır. Bunları titizlikle koruyan ve 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kurulan OHAL KHK düzenini bu maddelere dayandıranların, 12 Eylülle hesaplaşmaktan söz etmeye hakları yoktur.

    Sonuç

    • Anayasa Değişikliği girişimi AKP lideri için dikilmiş bir elbisedir. “Ulusun Anayasası “diyebileceğimiz kalıcı bir nitelik kazanamaz.

    • Ulusun Anayasası, ancak barajsız bir seçimle ulusu tam olarak temsil edecek bir kurucu meclis eliyle hazırlanırsa, bu sıfata hak kazanabilir.

    • Demokratik yelpazede böyle bir Kurucu Meclis’in kurulmasına en uzak ortam, Anayasa Mahkemesi’nin yardımıyla OHAL KHK’lerine kalıcı bir etkinin sağlandığı bugünkü ortamdır.

  • Pilotların Sessizliği

    Eğitim sisteminde ne zaman bir değişiklik yapılmak istense, yeni uygulamanın boyutları ile orantılı olarak dillerden düşmeyen kelime “pilot” oldu.

    Yeni bir ders müfredata eklenecektir, “önce ‘pilot’ okullarda deneyelim” denir. Yeni sınav sisteminin örnekleri önce pilot illerde uygulanır.

    Maskat, “uçak kalktığında” bir kazaya meydan vermemektir. Ancak milyonlarca kişiyi ilgilendiren “pilot uygulamalar” çoğu zaman, uygulanmak istenen yeni sistemin sıkıntılarını tüm ayrıntıları ile ortaya çıkarmaz, ancak ipuçları verir.

    Yine de bilinir ki, pilot uygulama ile başlayan yeni sistemden, uygulamanın yürütücü pilotu “alarm verse de” vazgeçilmez…

    ***

    Bir de “otomatik pilot” var…

    “Milli Eğitim arazisini”, istenildiği zaman istenen her türlü değişikliğin yapılabilmesi için “uygun” hale getiren eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’ten duyulmuştu. Nimet Çubukçu’ya bakanlık koltuğunu devrederken “devrim niteliğinde adımlar attık, işler otomatik pilota bağlanmıştır, yeni bakana yol haritası verilmiştir” demişti.

    Bu açıklamadan sonra, olması gereken, “pilot uygulamalara” son verilmesiydi. Yani Milli Eğitim’in temel eleştirisi haline gelen, sistem değişikliklerinin bitmesi… Ancak, görüldü ki, uçak değil “pilot uygulamalar” otomatiğe bağlandı.

    ***

    “Pilot”, o günden bugüne, milyonlarca kişiyi etkileyen “uygulamalara” imza attı. Ancak pilotun dikkat çeken bir özelliği daha vardı: Sessizliği…

    Misal: 4+4+4 sistemi…

    Sistemi tanımlayan yasa tasarısı, Şubat 2012’de Meclis’e sunuldu. Ankara’nın eğitim muhabirleri, böyle bir sistem hazırlığının olduğunu, sistemin bazı ipuçlarını aylar önce öğrenmişti. Haberler yazıldı. Manşetler çekildi, yeni bir sistem doğuyordu… Ancak o dönemin Milli Eğitim Bakanı, hükümete yakın gazeteleri arayarak, sistemde bir değişiklik olmadığında diretti, “manşetleri yıktı.” 3-4 ay sonra, yeni sistemin yasası Meclis’e geldiğinde, sessizliğe büründü.

    ***

    “Dershanelerin kapatılması” da “pilot”un temel sorunlarından biri oldu. “Baş pilot” hep söylüyordu ama, “otomatik pilotlar” bir türlü meseleye eğilemiyordu. Yeni bir bakan bu işle görevlendirildi. Müsteşarı ile birlikte çalışırken, yine manşetler atıldı: Eğitimde büyük darbe.

    Bakanlık, “Bakanlığımız, dershanelerin özel okullara dönüşmesini kolaylaştıracak bazı teşvikleri öngören bir yasa hazırlığı içindedir. (Haberde) mevzuat çalışmaları ile ilgili, kamuoyunu yanlış yönlendirecek yalan unsurların monte edildiği görülmektedir.” açıklamasını yaptı.

    Haber doğruydu ama, yanlış yazılmıştı. “Pilot” bu açıklamadan sonra yine sessizliğe büründü. Dershaneleri özel okula dönüştüren tasarı yine 3-4 ay sonra Meclis’e sunuldu.

    “Eğitimde devrim niteliğinde adımlar” için kullanılan temel kavram “pilot”, kardeş kavramı “proje” ile birlikte karşımıza çıktı bu kez: “Proje okul…” Eğitimin imam hatipleştirilmesi, dinsel eğitimin müfredatın içine işlemesi “projesi”, artık ikinci aşamaya geçmişti. “Baş pilot”un oğlunun talimatı ile 1 milyon imam hatipli “projesi” tamamlanmış, nicelik sorunu çözülmüştü. İkinci aşama, “nitelik” projesi devreye girdi.

    “Proje okul” adımı, aslında diğer bir projenin içine yedirildi. “Dershaneleri kapatma” projesine ilişkin mevzuatın içindeki bir madde, o zaman dikkati çekmişti ancak, uzun zamandır yaşanılan bunalımın temeli olan tartışmalar başladığından, önemsenmemişti.

    Düzenlemeye göre, “otomatik pilot” istediği okulda projeler başlatacak, bu okulun yöneticileri de yine “otomatik pilot” tarafından belirlenecekti.

    O dönemde sistem şöyle anlatılmıştı, pilotlar tarafından: “Örneğin futbol üzerine ihtisaslaşan bir lise isteniyor. Milli Eğitim sistemi içinde bir yöneticisi olacak, ancak ona bir yönetici yardım edecek. O da misal: Fatih Terim…”

    Bu kadarı anlatıldığı için sıkıntı yoktu. Ancak daha sonra bir düzenleme daha yapıldı. “Bir öğretmen bir okulda 8 yıldan fazla görev yapamayacak. 9. yıl okulu değiştirilecek” denildi. Bu da “40 yıl aynı okulda görev yapan öğretmenler var” sözleri ile açıklanmaya çalışıldı.

    Eğitim otomatik pilota alındığından, tehdidi farkeden; müdürler, öğretmenler değil öğrenciler oldu… Mezuniyet törenlerinde uygulamayı protesto ettiler.

    Öğrenciler sevdikleri, o okulda, eğitim öğretime hizmeti ile sivrilmiş öğretmenlerinin görev yerlerinin değiştirilmesini istemiyorlardı. “Pilot” sessizdi.

    ***

    “Pilot” yine sessizdi.

    Ama, bir iç yazı hazırladı. Yazının içeriği “talimat” da değildi, “genelge” de değil, “mevzuatı hatırlatan bilgilendirme” de değildi:
    “Son günlerde bakanlığımızın bazı güzide kurumlarının isimleri, yazılı ve görsel medyada siyasi çıkar amaçlı kullanılarak yıpratılmakta ve dolayısıyla imajları olumsuz etkilenmektedir…. bazı siyasi çevreler ve STK’lar tarafından organize edildiği anlaşılmaktadır… Okullar üzerinden bu mahiyette siyasi içerikli bildiri yayımlanması suçtur… iyi niyetli girişimler olmadığı görülmektedir… meri mevzuat çerçevesinde işlem yapılması…”

    Sistemin ayrıntılarını tam olarak bilmediği için endişelenen öğrencilerin protestoları, sistemin ayrıntılarını açıklamayan bakanlık tarafından bastırılmak istenmişti. Pilot yine sessiz ama hırçındı…. Uçak havadaydı, sistem işliyordu. Tam da bu sırada “baş pilot” ses verdi. “Proje okulların yönetimine akademisyen müdürlerin atanmasını” istediğini söyledi. Yani bir proje okulun başına “ilahiyat profesörü” istiyordu…

    Proje okulların öğretmenleri bir bir okullarından alınıyor, başka okullara gönderiliyordu. Öğrenciler ve veliler protesto ediyordu.

    Veliler ve öğrenciler, amacın proje uygulanmak için seçilen okulun, niteliğini değiştirmek olduğunu söylüyorlardı. Öğretmenler ellerinde bavul yeni okullarına giderken, protestolar polisiye önlemlerle engellenmek isteniyordu.

    Pilot, bir konferansa katılacaktı. Önü muhabirler tarafından kesildi. Öğrenciler-veliler, silahların gölgesinde eğitimin “proje” adı altına dinselleştirmesine karşı çıkarken, “pilot” sorulara 3 kelime ile yanıt verdi: “Hayır, hayır, hayır…”

    Soruları yanıtlamayan “pilot”, “sessiz kalması gerektiğini…” açıklıyordu. Yılların deneyimi ile “hayırda hayır var mantığı”nı işleten pilot, her zaman olduğu gibi “sessizliğin ikrardan geldiğini” unutuyordu.

    Deneyimli öğretmenler ellerinde bavul, okuldan okula koşarken, mahkeme koridorlarından haber geldi…

    Bir öğretmen sendikası, “proje”nin hukuksuz olduğu gerekçesiyle, mahkemeye başvurmuş, en yüksek idare mahkemesinin en yüksek kurulu, konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşımaya karar vermişti…

    Ziller neye çalacak?

    Tüm bu planlar doğrultusunda proje olarak seçilen okulların zilleri neşeli ezgiler içermeyecek. Her şeyden önce okulların yönetici ve öğretmenleri doğrudan atanacak. Bu demek oluyor ki, MEB, bu okullar için akademik ve idari kadrolarında bugüne kadar uyguladığı hiçbir kurala uymayacak. Mevcut öğretmenler içinden görev süresi 8 yılı bulanlar başka okullara gönderildi. Yönetmeliğe göre, öğretmenler, kendi istedikleri okula atandı. Ancak yönetmelikte geçici madde, isyanın temelini oluşturdu. O öğretmenlerin birçoğu il milli eğitim müdürlükleri tarafından res’en gönderildi. Proje okullarda gönderilen öğretmenlerin yerine gelecek kadro için ise herhangi bir yazılı sınav, sözlü sınav, liyakat koşulu konulmadı. Tek koşul öğretmen olmaya bağlandı. Gerisini “pilot” halledecek.

    Böylece darbe girişiminden sonra en çok gündemde olan liyakat tartışması, bu okullar için yeni bir pencereye açılacak. Pilotun muteber gördüğü kadroların liyakatinin yeterli olmadığı yerlere getirilmesi tartışması proje okullar için uzun yıllar geçerli olacak. Bu da okulların eğitim kalitesine yönelik soru işaretlerini beraberinde getirecek.

    Bu soru işareti de yıllar içinde sınavlardaki başarı oranları ile kendisini gösterecek.

    ***

    Proje okulların eğitim sisteminin kangreni haline gelen sınavlarla da problemi olacak.

    Şu anda mevcut okuyan öğrencilerin mezun olması ile, eğer MEB gerekli görürse, okul öğrenci alımı için yazılı ve sözlü sınav yapabilecek. Bu kural sadece ortaokul bölümü olan liseler için uygulanacak. Ama yine de bu MEB’in kendi sınav sistemi dışında, bu okulların bağımsız bir sınav düzenleme yetkisi ile donatılması anlamına gelecek. Yani bu okullar MEB’in merkezi sınav sisteminin dışında kalacak.

    ***

    Türkiye’nin gözde liselerinin öğrencilerini isyan ettiren proje okulları düzenlemesi Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından Anayasaya aykırılık gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne taşındı. Kurul, proje okullarına yönetici ve öğretmen görevlendirilmesinin kararının doğrudan Milli Eğitim Bakanı’na bırakılmasını “sınırı belli olmayan ve herhangi bir ölçüte dayanmayan çok geniş bir yetki” olarak değerlendirdi. “Yasama organı tarafından temel ilkeleri konulmadan, çerçevesi çizilmeden, sınırsız, belirsiz, geniş bir alanı düzenleme yetkisinin yürütme organının bir parçası olan Milli Eğitim Bakanı’na bırakıldığı” ifadelerinin kullanıldığı kararda, düzenlemenin, hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu ifade edildi.

  • 6763 Sayılı Kanun İle Ceza Yargılama Sisteminde Yapılan Değişiklikler

    6763 sayılı Kanun 2 Aralık 2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kamuoyunda daha çok çocukların cinsel istismarı suçuna ilişkin getirilen düzenleme ile bilinen ve ciddi tartışmalara neden olan Kanun pek çok konuda değişiklik içermektedir.

    6763 SK. öncelikle kanun yapma tekniği bakımından bazı sorunlar taşımaktadır. Yürürlükte olan Kanun hükmünün bir fıkrasında veya maddesinde değişiklik yapmak için ilgili fıkranın tümü ile kaldırılıp yeniden yazılması yerine, fıkranın içine kelime ve cümleler ekleme veya çıkarma yöntemi kullanılmıştır. Bu durum değişiklik metninin ilk bakışta anlaşılmasını güçleştirmektedir.

    Bu çalışmada 6763 SK. ile ceza yargılama sisteminde getirilen değişikliklere değinilmiştir.

    1. Duruşmaların Adliye Dışında Yapılabilmesi

    Şüpheli hakkında düzenlenen iddianamenin kabul edilmesi ile ceza yargılamasında kovuşturma aşamasına geçilir. Duruşmada; iddia ve savunmalar ortaya konulur, deliller ileri sürülür ve tartışılır, yapılan yargılama faaliyeti sonucunda hüküm kurulur.

    Sanık hakkındaki duruşmanın, davayı görmeye yetkili ve görevli mahkemenin önceden belirlenmiş duruşma salonunda yapılması esastır.

    Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK) 19. maddesi uyarınca, yetkili hakim veya mahkeme, hukuki veya fiili sebeplerle görevini yerine getiremeyecek durumda ise yüksek görevli mahkeme, davanın başka yerdeki aynı derecede bir mahkemeye nakline karar verir.

    6763 sayılı Kanunun 21. m. ile getirilen düzenleme ile CMK’nın 19. m.’nin başlığı “Davanın nakli ve duruşmanın başka yerde yapılması” olarak değiştirilmiş ve maddeye 3. fıkra eklenmiştir. Yapılan bu değişiklikle sanık veya mağdur sayısının fazlalığı veya güvenlik gibi nedenlerle duruşmaların adliye dışında bir yerde örneğin bir cezaevinin yerleşkesinde yapılmasına imkan tanınmıştır.

    Bu düzenleme başta terör suçları olmak üzere çok sanıklı davaların, adliye binaları dışında, muhtemelen de cezaevi yerleşkeleri içinde veya özel olarak yapılmış duruşma salonlarında yapılmasına yasal dayanak getirmiştir.

    Bu düzenlemede yer alan gerekçe, Silivri Ceza ve İnfaz Kurumları Yerleşkesinde yapılan ve kamuoyunda “Silivri Yargılamaları” olarak bilinen duruşmaların, yasal imkan olmadan adliye dışına çıkarılmış olduğunun kanun koyucu tarafından kabul edilmesi anlamına da gelmektedir.

    Duruşmaların adliye dışında; kapalı spor salonlarında, cezaevi yerleşkelerinde veya başka bir özel mekanda yapılması, yapılan yargılamanın olağan dışı olduğunu gösterir. Adliye binaları dışında oluşturulan salonlarda yapılan yargılamalardan çıkan kararlar daima tartışmalı olmuştur. Üstelik, özel güvenlik rejimine tabi tutulan; ada, askeri birlik için veya cezaevi yerleşkesi içi gibi yerler yargılamanın aleniliği bakımından da eleştirilmelidir.

    2. Vücut Dokunulmazlığına Karşı İşlenen Suçlarda Tutuklama

    CMK’nın 100/4 maddesi uyarınca; sadece adli para cezası öngören veya hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez. 6763 SK. ile yapılan değişiklik ile vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenen suçlarda bu yasak kaldırılmıştır. Bu düzenleme, kamuoyunda tartışmaya neden olan bazı olaylarda, cezanın üst sınırının iki yılı geçmemesi nedeniyle tutuklama kararı verilememesine bir tepki olarak getirilmiştir. Bu hüküm uyarınca, basit yaralama kapsamında kalan suçlar için bile tutuklama kararı vermek mümkündür.

    Tutuklamanın bir ceza değil koruma tedbiri olduğu esasına aykırı olan bu düzenlemenin yerinde olmadığı kanısındayım. Tutuklama, bir ceza olmadığı gibi, işlenen suça yönelik olarak ortaya çıkan toplumsal tepkiyi gidermenin yolu veya aracı da değildir.

    3. Tahliye İstemlerini İnceleme Süresi

    CMK’nın 103/1 maddesi uyarınca, Cumhuriyet savcısı, şüpheli veya müdafi, tutuklu olan şüphelinin adli kontrol altına alınarak serbest bırakılmasını isteyebilir. Aynı Kanunun 104/1 maddesi uyarınca soruşturma aşamasında şüpheli, kovuşturma aşamasında sanık veya bunların müdafi tahliye isteminde bulunabilir. Bu istemler üç gün içinde karara bağlanmalıdır (CMK 105). 6763 SK. 23. madde ile şüphelinin/ sanığın veya müdafinin yapacağı bu istemin incelenme süresi, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar bakımından yedi güne çıkarılmıştır. Tahliye isteminin incelenmesine ilişkin karar verme süresi örgüt faaliyeti kapsamında olmayan suçlar bakımından yine üç gün olarak uygulanacaktır.

    4. Tutukluluk Süresi Aşıldığı İçin Verilen Adli Kontrole Uygun Davranmayan Şüphelinin/Sanığın Tutuklanması

    CMK 102. m. uyarınca; tutuklulukta geçecek süre, ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlar bakımından üç yılı diğer mahkemelerin görevine giren suçlar bakımından ise 1 yıl 6 ayı geçemez. CMK 109/7 m. uyarınca, azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle serbest bırakılan şüpheli/ sanık hakkında adli kontrol tedbirleri uygulanabilir.

    Adli kontrol tedbirlerine uygun davranmayanlar hakkında tutuklama kararı verilmesini mümkün kılan CMK’nın 112. maddesinin, azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle adli kontrol altına alınarak serbest bırakılan şüpheli/sanık hakkında uygulanıp uygulanmayacağı tartışmalıydı.

    6763 SK. 24. maddesi ile CMK’nın 112. maddesine eklenen fıkra ile bu tartışma sona erdirilmiştir. Bu hüküm uyarınca, azami tutukluluk süresinin dolmasıyla nedeniyle adli kontrol altına alınarak serbest bırakılan şüphelinin/sanığın adli kontrol tedbirlerine uygun davranmaması halinde tutuklama kararı verilebilecektir. Ancak bu şekilde verilen tutuklama kararı uyarınca tutuklulukta geçecek süre; ağır ceza mahkemesinin görev alınana giren suçlarda dokuz ayı, diğer mahkemelerin görev alınana giren suçlarda ise iki ayı geçemeyecektir.

    5. Koruma Tedbirlerinde Yapılan Değişiklikler

    Kamuoyunda “17/25 Aralık Soruşturmaları” olarak bilinen süreçte, bazı koruma tedbirlerine ilişkin karar verme yetkisi sulh ceza hakimliklerinden alınarak ağır ceza mahkemelerine verilmişti. Ceza yargılamasının sistematiğine aykırı, günün olaylarına yönelik tepki olarak konulan bu düzenlemeler 6763 SK. ile kaldırılmıştır. Buna göre;

    Taşınmazlara, hak ve alacaklara el koymayı düzenleyen CMK m. 128 uyarınca verilecek el koyma kararı soruşturma aşamasında sulh ceza hakimi tarafından verilebilecektir.

    128. maddeye 674 sayılı KHK ile eklenen ve 6758 SK. ile aynen kabul edilen 10. fıkra uyarınca, el konulan taşınmaz, hak ve alacakların idaresi gerektiğinde bu malvarlığı değerlerinin yönetimi amacıyla kayyım atanabilir. Kayyım atanması kararı da soruşturma aşamasında sulh ceza hakimi tarafından verilecektir.

    CMK m. 135’de yapılan değişiklik uyarınca; iletişimin tespiti ve denetlenmesine ilişkin kararı verme yetkisi soruşturma aşamasında sulh ceza hakimine aittir.Yapılan değişiklikle gecikmesinde sakınca bulunan hallerde bu kararın Cumhuriyet savcısı tarafından da verilmesi kabul edilmiştir. Cumhuriyet savcısının verdiği kararın 24 saat içinde sulh ceza hakiminin onayına sunulması, hakimin de kararını 24 saat içinde vermesi esası benimsenmiştir. Bu süre içinde hakimin karar vermemesi veya onay istemini reddetmesi halinde iletişimin tespitine ilişkin kayıtlar imha edilecektir.

    CMK m. 139’da yer alan gizli soruşturmacı görevlendirilmesi ile CMK m. 140’da düzenlenen teknik araçla izleme kararı verme yetkisi ağır ceza mahkemesinden alınarak sulh ceza hakimine verilmiştir.

    CMK’nın 128, 135, 139 ve 140. maddelerinde düzenlenen koruma tedbirleri; Kanunda sınırlı olarak sayılan suçlar bakımından mümkündür.

    6763 SK. belirtilen suç tiplerine bazı ilaveler yapmıştır. Buna göre;

    a)CMK’nın 128. maddesinde düzenlenen taşınmazlara, hak ve alacaklara el koyma tedbiri; organ veya doku ticareti yapmak (TCK 91), silahlı örgüt kurmak, yönetmek ve üye olmak (TCK 220/2), tefecilik (TCK 241) suçlarının,

    b)CMK’nın 135. maddesinde düzenlenen iletişimin dinlenmesi, tespiti ve kayda alınması tedbiri; organ veya doku ticareti yapmak (TCK 91), nitelikli dolandırıcılık (TCK 158), silahlı örgüt kurmak, yönetmek ve üye olmak (TCK 220/2), tefecilik (TCK 241) suçlarının,

    c)CMK’nın 139. maddesinde düzenlenen gizli soruşturmacı görevlendirilmesi tedbiri; örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarının (TCK 188),

    d)CMK’nın 140. maddesinde düzenlenen teknik araçlarla izleme tedbiri; organ veya doku ticareti yapmak (TCK 91), nitelikli dolandırıcılık (TCK 158), silahlı örgüt kurmak, yönetmek ve üye olmak (TCK 220/2), tefecilik (TCK 241) suçlarının, soruşturulmasında da uygulanabilecektir.

    6. İddianamenin Okunması Yerine Anlatılması

    CMK m. 191 uyarınca duruşma; yoklama ile başlar, ardından iddianamenin kabulü kararı okunur. Sanığın açık kimliği ile kişisel ve ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alındıktan sonra iddianame veya iddianame yerine geçen belge okunur.

    6763 SK. 29. maddesi ile CMK’nın 191/1-b maddesi değiştirilmiştir. Bu hüküm uyarınca, iddianame veya iddianame yerine geçen belgede yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve deliller ile suçlamanın hukuki nitelendirmesinin anlatılması ile yetinmek mümkündür. Bu düzenlemeye paralel olarak CMK’nın 202/4-a maddesinde yer alan “iddianamenin okunması” hükmü, “iddianamenin anlatılması” şeklinde değiştirilmiştir.

    7. Karşı Oyun Yazılması Hükmü Veren Hakimin Gerekçeyi Yazamaz Hale Gelmesi

    Yapılan duruşma sonucunda verilen hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içeriğini düzenleyen CMK’nın 232. maddesinde de değişikliğe gidilmiştir. Maddenin 3. fıkrası uyarınca hükmün gerekçesinin, hükmün açıklanmasından sonra en geç onbeş gün içinde yazılması gerekir. Yapılan değişiklikle karşı oy veren hakim var ise karşı oy gerekçesinin de aynı süre içinde yazılması hükme bağlanmıştır. Esasen bu hükme gerek yoktu. Zira hükmün gerekçesi tabirine var ise karşı oy yazıları da dahildir. Bu nedenle hükmün gerekçesinin on beş gün içinde yazılmasına ilişkin kanun hükmü var ise de karşı oyların da bu süre içinde yazılmasını zaten gerektirmekteydi.

    CMK’nın 232. maddesine eklenen 5. fıkra hükmüne göre duruşmada hükmün açıklanmasından sonra, hükmü veren hakim veya hükme katılan hakimlerden birisinin; ölmesi veya herhangi bir nedenle (istifa, emeklilik, görevden uzaklaştırma gibi) görevini yapamaz hale gelmesi halinde açıklanan kısa karara uygun gerekçeli karar, görev yapamayacak duruma gelen hakimin yerine görevlendirilen hakim tarafından yazılır.

    Esasen bu hükme de gerek yoktu. Zira benzer durumlarda, getirilen düzenlemeye uygun uygulama zaten yapılmaktaydı. Bu şekilde görevlendirilen hakim açıklanan kısa karara uygun gerekçeyi yazmakla birlikte kendisi açıklanan hükmün yerinde olmayan noktaları olduğu kanısındaysa bunları da gerekçeye yazabilecektir. Bu şekilde yazılan farklı görüşlerden hangisinin yerinde olduğu kanun yolu muhakemesi sonucunda belirlenecektir.

    8. Kaçak Tanımında Yapılan Değişiklikler

    CMK’nın 247/1 maddesi uyarınca; “hakkındaki kovuşturmanın sonuçsuz kalmasını sağlamak amacıyla yurt içinde saklanan veya yabancı ülkede bulunan ve bu nedenle mahkeme tarafından kendisine ulaşılamayan kişiye kaçak denir.” Bu düzenleme kaçaklık durumunun ancak kovuşturma aşamasında söz konusu olabileceğini hükme bağlıyordu.

    6763 SK. ile yapılan değişiklikle; hakkındaki soruşturmayı sonuçsuz bırakmak için yurt içinde veya yurt dışında saklanan kişilerin de kaçak olarak kabul edilmesi esası getirilmiştir. Bu düzenleme ile kaçaklık statüsü soruşturma aşaması için de kabul edilmiş, kaçak olmanın yaratacağı diğer sonuçların soruşturmanın başlangıcı anından itibaren uygulanmasının önü açılmıştır.

    9. Zorlama Amacıyla Verilen El Koyma Hükmündeki Değişiklikler

    CMK’nın 248. maddesi uyarınca hakkında yapılan kovuşturmayı sonuçsuz bırakmak için yurt içinde veya yurt dışında saklanan kaçak kişinin, duruşmaya getirilmesini temin etmek için, Türkiye’de bulunan mallarına, hak ve alacaklarına, bu amacı sağlamakla orantılı şekilde el konulması mümkündü.

    6763 SK. ile yapılan değişik ile kaçak tanımı soruşturma aşamasını da kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Bu düzenlemeye paralel olarak, hakkındaki soruşturmayı sonuçsuz bırakmak için yurt içinde veya yurt dışında saklanan kişinin, yakalanmasını temin etmek için soruşturma aşamasında da mallarına, hak ve alacaklarına el koyma imkanı sağlanmıştır. Bu yöndeki kararı soruşturma aşamasında sulh ceza hakiminin vereceği benimsenmiştir.

    Yapılan değişiklikle CMK’nın 248. maddesinde düzenlenen tedbirin verilebileceği suçların arasına TCK’nın 309, 310, 311, 312 ve 313. maddelerinde düzenlenen Anayasal düzene ve bu düzeninin işleyişine karşı suçlar da eklenmiştir.

    10. Uzlaşmaya İlişkin Olarak Yapılan Değişiklikler

    6763 SK. ile uzlaşma konusunda önemli yenilikler getirilmiştir. CMK’nın 254. maddesinde düzenlenen uzlaşma konusunda öncelikle isim değişikliğine gidilmiş, maddenin kenar başlığı “uzlaştırma” olarak değiştirilmiştir.

    Uyuşmazlığın iki tarafının, kendi arasındaki bir etkinlik olarak anlam kazanan “uzlaşma” kavramı yerine, uyuşmazlığını iki tarafının arasına giren bir başka kişinin (uzlaştırıcı) etkinliği ile tarafların uzlaşmasına vurgu yapan “uzlaştırma” kavramı benimsenmiştir.

    Bununla birlikte getirilen “uzlaştırma” kavramın kurumun kendisini değil kurumun yapılış biçimine ilişkin olması nedeniyle, kurumdan bahsederken “uzlaşma”, bu kurumun yapılmasına ilişkin işlemlerden bahsederken ise “uzlaştırma” kelimesinin kullanılması yerinde olacaktır.

    a)6763 SK. ile Yapılan Değişiklikten sonra Uzlaşma Kapsamına Giren Suçlar

    6763 SK. ile yapılan değişiklik ile uzlaşma kapsamına giren suçların sayısı arttırılmıştır. Buna göre;

    aa)Takibi şikayete bağlı suçlar, bb)Kasten yaralama (TCK 86/1, 86/2) kasten yaralama suçunun ihmali davranışla işlenmesi suçu (TCK 88), konut dokunulmazlığının ihlali suçu (TCK 116), çocuğun kaçırılması ve alıkonulması suçu (TCK 234), dördüncü fıkrası hariç olmak üzere TCK’nın 239. maddesinde yer alan ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması suçu, cc)TCK’nın 106/1 maddesinin 1. fıkrasında yer alan tehdit suçu, dd)Hırsızlık suçunun basit hali (TCK 141),
    ee)Dolandırıcılık suçunun basit hali (TCK 158) uzlaşma kapsamındadır.

    Bundan ayrı olarak, önceki düzenlemede yer alan; “etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçların” uzlaşma kapsamında olamayacağına ilişkin düzenleme kaldırılmıştır. Buna göre; takibi şikayete bağlı olan ve etkin pişmanlık hükümleri kapsamına giren suçlar da uzlaşma kapsamına girmiştir.

    Bu düzenleme uyarınca; hırsızlık suçunun daha az cezayı gerektiren hali (TCK 144), mala zarar vermek (TCK 151), hakkı olmayan yere tecavüz (TCK 154/1), güveni kötüye kullanmak (TCK 155/1), bedelsiz senedi kullanmak (TCK 156), hukuki bir ilişkiye dayanan alacağı tahsil amacıyla dolandırıcılık (TCK 159), kaybolmuş veya hata sonucu elden çıkmış eşya üzerinde tasarruf (TCK 160) suçları bakımından uygulama yeri bulacaktır. Belirtilen düzenleme ile bu suçlar da uzlaşma kapsamına girmiştir.

    Cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan bazıları şikayete tabidir. Ancak bu suçlar uzlaşma kapsamına alınmamış ve önceki düzenleme korunmuştur.

    Uzlaşma kapsamında kalan bir suçun uzlaşma kapsamında olmayan bir suç ile birlikte işlenmesi halinde uzlaşma hükümlerinin uygulanmayacağına ilişkin önceki düzenleme de korunmuştur.

    b) Çocuklar Tarafından İşlenen Suçlarda Uzlaşma

    6763SK.ileuzlaşmakonusundayapılan değişikliklerden en önemlisi çocuklar tarafından işlenen suçlar bakımından uzlaşmanın genişletilmesidir. Esasen bu düzenleme 10 yıl önce yapılan yanlışlıktan geri dönülmesi anlamındadır.

    2005 yılında yürürlüğe giren 5395 sayılı ÇKK’nın 24. maddesinde, suça sürüklenen çocuklar bakımından özel olarak düzenlenen uzlaşma kurumu 06/12/2006 tarih ve 5560 SK. ile yürürlükten kaldırılmış ve uzlaşma hükümlerinin çocuklar bakımından da yetişkinler ile aynı usule tabi olacağı kabul edilmişti.

    5560 SK. ile getirilen bu düzenleme başta Çocuk Hakları Sözleşmesinde olmak üzere uluslararası belgelerde yer alan çocuğa özgü adalet sistemi oluşturma yükümlülüğüne aykırıydı.

    6763 SK. ile “mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar bakımından üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar” da uzlaşma kapsamına alınmıştır. Böylece çocuklar tarafından işlenen suç, yukarıda belirtilen ve uzlaşma kapsamında kaldığı bildirilen suçlardan olduğu takdirde, ceza miktarına bakılmaksızın uzlaşma kapsamında olacak, bu suçlar arasında sayılmamakla birlikte cezasının üst sınırı üç yıla kadar hapis cezası veya adli para cezası olan suçlar da çocuklar bakımından uzlaşma kapsamında sayılacaktır.

    Kanımca çocuklar hakkındaki düzenlemedeki en önemli eksiklik, uzlaşma nedeniyle hakkında kamu davası açılmayan çocuğun suç tekrarı riskinin önlenmesi için bir tedbir öngörülmemiş olmasıdır. Bu durumdaki çocuklar bakımından, ÇKK’nın 5. maddesinde düzenlenen koruyucu ve destekleyici tedbirlerin bir veya bir kaçının verilmesine gerek olup olmadığı konusunda çocuk hakimliğinin bir değerlendirme yapmasının zorunlu olması gerekirdi.

    Yasa böyle bir zorunluluk öngörmemiş ise de buna engel bir durum yoktur. Çocuk hakkında uzlaşma nedeniyle kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar veren uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısının ÇKK’nın 6. maddesi uyarınca aile ve sosyal politikalar il müdürlüğüne veya ÇKK’nın 7. maddesine göre doğrudan çocuk hakimliğine (çocuk hakimliğinin olmadığı yerde aile mahkemesine, aile mahkemesinin de olmadığı yerde asliye hukuk mahkemesine) bildirimde bulunması ve çocuk hakkında gerekli koruyucu ve destekleyici tedbir kararlarının alınmasını istemesi mümkündür. Esasen çoğu zaman bu bildirim ve talep gerekli görülmelidir. Aksi takdirde aynı çocuğun bu uzlaşma kapsamına giren veya girmeyen başka suçlar ile tekrar adli makamların önüne gelmesi olası bir sonuçtur.

    Burada kanun yapma tekniği bakımından bir hataya da değinmek isterim. Çocuklar tarafından işlenen suçlara ilişkin ayrıksı usul hükümleri 5395 sayılı ÇKK’da sayılmıştır. Söz konusu Kanunun 24. maddesi “uzlaşma” başlığını taşımaktadır. Çocuklar bakımından uzlaşma hükümlerinin CMK’nın 253. maddesinde değil 5395 sayılı ÇKK’nın 23. maddesinde yer alması sistematik bakımından daha yerinde olurdu.

    c) Soruşturma Aşamasında Uzlaştırma İşlemleri

    Yapılan değişiklik ile uzlaştırma işleminin soruşturmanın en başında yapılması anlayışı terk edilmiştir. Buna göre, suç işlendiği izlenimini veren halin ortaya çıkması ile başlayan (CMK 2/1-e, 160/1) ceza soruşturması başlayıp yürütülecek, soruşturma sonucunda, şüphelinin üzerine atılı suçu işlediği hususunda hakkında dava açılmasına yeterli şüphe sebebi var ve soruşturma konusu suç uzlaşma kapsamında ise şüpheli hakkında iddianame düzenlenmeden önce soruşturma dosyası uzlaştırma bürosuna gönderilecektir.

    Böylece; soruşturmanın en başında taraflara uzlaşmak isteyip istemeyecekleri sorulmayacak, soruşturma tümü ile yapılarak delillerin ortadan kaybolması riski önlenecek ve nihayet soruşturma sonucunda şüphelinin üzerine atılı suçu işlediği hususunda kamu davası açmaya yeterli delil elde edilememesi halinde uzlaştırma işlemine gidilmeden kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar verilecektir.

    Soruşturma dosyasının uzlaştırma bürosunun gönderilmesinden sonra bu büroda görevli Cumhuriyet savcısı dosyayı uzlaştırmacıya verecektir. Uzlaştırmacının nasıl seçileceği, görevini nasıl yerine getireceği konusunda Adalet Bakanlığının 6 ay içinde çıkaracağı yönetmelik hükümleri uygulanacaktır.

    Uzlaştırmacı, uzlaşmayı sağlayıp sağlayamadığını bir rapor ile uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısına bildirecektir.

    Taraflar arasında uzlaşma sağlanmış ve bu uzlaşma tarafların özgür iradesine dayalı, hukuka, ahlaka ve kamu düzenine aykırı olmayan bir uzlaşma ise uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı kamu adına kavuşturmaya yer olmadığına dair karar vererek soruşturmayı sonlandıracaktır.

    Taraflar arasında yapılan uzlaşma sonucunda belirlenen edimin yerine getirilmesinin ileri bir tarihe bırakılmış olması veya taksitlendirilmiş olması halinde uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı kamu davasının (CMK 253/19), edimin yerine getirilmesi halinde kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile soruşturmayı sonlandıracaktır.

    Taraflar arasında uzlaşmanın sağlanamaması veya sağlanmış olan uzlaşmada belirlenen ve yerine getirilmesi ileri bir tarihe bırakılan veya takside bağlanan edimin yerine getirilmemesi halinde uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı iddianame ile kamu davası açacaktır.

    d) Kovuşturma Aşamasında Uzlaştırma İşlemleri

    İddianamede belirtilen suç nitelemesinin yargılama sırasında değişmesi ve suçun uzlaşma kapsamında kaldığının belirlenmesi halinde ne yapılacağı konusunda 6763 SK. yeni bir düzenleme getirmiştir. Bu düzenleme uyarınca, mahkeme yargılamaya konu suçun uzlaşma kapsamında kaldığını tespit ettiğinde, kendisi uzlaştırma işlemlerini yapmayacak ve dosyayı gerekli uzlaştırma işlemlerinin yapılması için Cumhuriyet başsavcılığı uzlaştırma bürosuna gönderecektir.

    11. Direnme Kararlarının Öncelikle Yargıtay Özel Dairesine Gönderilmesi

    CMK’nın 307/2 maddesinde yapılan değişiklik ve 5320 SK.’na eklenen geçici 10. madde ile direnme kararı verilen dosyaların Yargıtay’a gelmesi halinde, dosyanın öncelikle önceki kararı veren Yargıtay Özel Dairesine gönderilmesi, bu daire tarafından, direnme kararının usul ve yasaya uygun olmadığı sonucuna varıldığında dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi esası benimsenmiştir.

    Sonuç

    6763 SK. ceza yargılama sistemimizde önemli değişiklikler getirmiştir. 2005 yılında yürürlüğe giren CMK’da yapılan pek çok değişikliğin günün koşulları altında yapılmış tepkisel düzenlemeler olduğu anlaşılmaktadır. Yapılan tepkisel düzenlemeler üzerinde yeterince düşünülmeden ve tartışılmadan yapıldığı için sistemi zorlamakta, bir süre sonra yapılan değişiklikler geri alınmakta ve yenileri getirilmektedir. Bu durum uygulamanın daha da karmaşık hale gelmesine yol açtığı gibi hukuk güvenliğini sarsmakta, kişilerin ve toplumun yargıya onan inancını zedelemektedir.

    Usul hukukuna ilişkin düzenlemelerin, masumiyet karinesi uyarınca masum olduğu kabul edilen kişilere yönelik olduğunu unutulmamalıdır. Soruşturmanın ve kovuşturmanın sürdürülmesi gereği ile kişi hak ve özgürlükleri arasında ve daima kişi hak ve özgürlükleri lehine bir denge kurulmalıdır.

    CMK’da yapılan değişiklikler arasında en yaygın uygulama alanı bulacak olan değişiklikler uzlaşmaya ilişkin olanlardır. Uzlaşmaya ilişkin düzenlemeleri ele alırken ve bu hükümlerin yaygınlaştırılmasını ileri sürerken dikkatli olmak gerekir. Zira suç ile bozulan toplum düzeninde tek zarar gören kişi suçtan zarar gören değildir.

    Adalet sisteminin tek hedefi mağduru tatmin etmek veya hakimlerin iş yükünü azaltmak değildir. Suç işleyen faillerin ne yapıp edip mağdur ile uzlaştığında cezadan kurtulacağına ilişkin yaygın inancın oluşması adalet sisteminin ve cezaların caydırıcılığını ortadan kaldırır. Uzlaşma baştan reddedilecek bir kurum olmadığı gibi tüm sorunları giderecek sihirli bir değnek olarak da görülmemelidir.

  • Aydınlık bir geleceğe dair umutla…

    Havanın kurşun gibi ağır olduğu, üçüncü kez uzatılan bir OHAL dönemini yaşıyoruz… Bombaların patlamaya, hak ve özgürlükleri sınırlayan KHK’ların çıkmaya, gericiliğin toplumsal hayatın derinliklerine nüfuz etmeye devam ettiği ülkemiz, 2017’ye daha ilk dakikalarında gerçekleşen bir saldırıyla girdi.

    Sadece 2015 ve 2016 yıllarında, 26 bombalı ve silahlı katliam gerçekleşti. Yılın son günlerinde Rusya Büyükelçisi öldürüldü, 2017 yılının daha ilk günlerinde ise Reina ve İzmir Adliyesi saldırıları yaşandı. Bizler, bir yandan bombalarla korkutularak sindirilmeye çalışılırken bir yandan da OHAL döneminde bir anayasa ve rejim değişikliği sürecine sürükleniyoruz.

    2016 yılının Mayıs ayında ilk sayımız ile yola çıkarken, dergimizin cumhuriyetin yeniden yapılandırılması sürecinde yayın hayatında başladığını, hukukun ise en başından itibaren bu sürecin önemli enstrümanlarından biri olduğunu söylemiştik. Sözü edilen sürecin 15 Temmuz sonrasında nasıl hız kazandığını da gördük. Ülke içerisinde bunlar yaşanırken, aynı zamanda bir bölgesel savaşın içine doğru girdiğimiz de açık. Emperyalizmin Ortadoğu’daki ılımlı İslam projesinin bir parçası ve rol modeli olan Türkiye üzerinden Suriye’ye radikal cihatçı çetelerin geçişine izin verildi. Suriye ve Irak’ın parçalanması hedeflenmişken bugün ülkemiz de bölgesel krizin bir parçası durumuna geldi. Dış politika ile iç politikanın birbirine geçtiği böylesi bir dönemde; hukuk sistemi de bulunduğumuz krizde sömürü ve baskı mekanizması olduğu kadar aynı zamanda burjuva siyasetinin çözüm mekanizması olarak da kullanılmaya çalışılmaktadır. Bir yandan kitleler hukuk eliyle tahakküm altına alınırken diğer yandan da çözümün sadece hukuksal mekanizmalar üzerinden sağlanacağına dair algı yaratılmaktadır.

    ***

    2017 yılına katliamların yanında, Anayasa değişikliği tasarısının hayata geçmesiyle başlamış olduk. TBMM Anayasa Komisyonu’nun 18 maddeden oluşan “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapan Kanun Teklifi”, 30 Aralık 2016 tarihinde kabul edildi.

    Dolayısıyla, 2. sayımızda başladığımız anayasa tartışmalarına bu sayımızda “Anayasa ve Rejim Tartışmaları” dosya konusu ile devam ediyoruz.

    Prof. Dr. Fazıl Sağlam, “Anayasa Değişikliği Girişimi Üzerine Bazı Notlar” başlıklı yazısında, teklifteki düzenlemelerin yarı başkanlık, başkanlık ve cumhurbaşkanlığı kavramları içerisinde nereye oturduğuna ve nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin görüşlerini ifade etti. Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu, “Patronlu Bir Hiper Başkanlık Teklifi” yazısıyla hükümet biçimine odaklı bu teklifi, Anayasa’nın sistematiği ve içeriği bakımından değerlendirirken; Prof. Dr. Ali Murat Özdemir “Başkanlık Sistemi Üzerine Düşünceler” başlıklı yazısıyla söz konusu teklifi başkanlık sistemi üzerinden inceleyerek dergimize değerli katkılarını sundu. Yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz ise, “Anayasa Değişikliği ve İstikrar” başlıklı yazısında anayasa değişikliği talebinin ne anlama geldiğini istikrar önermesi bakımından inceledi.

    ***

    İlk sayıdan bugüne geçirdiğimiz süreye, dergimizin dosya konularına, içeriklerimize, yazarlarımıza ve hukukun siyasal alanda oynadığı role baktığımızda dergimizin dostlarıyla birlikte önemli bir düşünsel boşluğu doldurmaya aday olduğunu gözlemliyoruz. Bu nedenle hukukun altını üstüne getirmeye ve hukuku ters yüz etmeye devam edeceğiz. Bu çaba ve mücadelenin başka alanlarda da bir arada süreceğine inancımız tamdır.

    2017 yılının ilk çeyreği içerisinde yapılması planlanan anaysa değişiklik referandumu, ülke tarihimiz açısından büyük bir dönüm noktası olacaktır. Böyle bir dönüm noktasında ilerici ve aydın hukukçuların birlikte mücadelesine olan ihtiyacımız daha da artmaktadır. Bu duygu ve düşüncelerle, Yayın Kurulu olarak yeni yılınızı kutlar, ülkemize getirilmek istenen bu rejime karşı “Hayır”ımızı yükselteceğimiz bir yılı birlikte geçirmeyi dileriz.

    ***

    Altıncı sayımızın dosya konusunu ise OHAL olarak belirledik. Bununla birlikte aynı sayımızda 8 Mart özelinde kadın hakları ve mücadelesine ilişkin bir çalışmayı da hazırlamayı düşünüyoruz. Mart- Nisan sayımıza katkı sunmak isteyen okurlarımızın bizimle irtibata geçebileceğini belirtmek isteriz. Yine dergimizin yer almasının iyi olacağını düşündüğünüz kitabevlerini bizimle paylaşmanızı beklediğimizi tekrar hatırlatırız.

    Önümüzdeki sayımızda buluşmak üzere…

    Yayın Kurulu