Blog

  • Laiklik ve İdeolojik Mücadele

    Türkiye’de son 70 yıldır izlenen sistematik dinselleştirme; Cumhuriyetin modern, aydınlanmacı ve ilerici değerlerinin adım adım tasfiye edilmesi, insanların sınıfsal konumları ile siyasal tercihleri arasındaki pozitif ilişkiyi kopardı.

    Yani insanlar sosyal konumlarından hareketle akıl ve bilinçleriyle değil, inançlarıyla siyasal tercih kullanır ya da oy kullanır hale getirildi. Sırf dindar diye kendi cellatlarına oy veren geniş bir seçmen kitlesi oluşturuldu. Siyasal tercihi belirleyen temel etken din, geleneksel kültür ve etnik duyarlılıklar oldu. Sonuçta yoksullar, kendilerini ezen efendilerinin arkasından sürüklenmeye, kendi köleliklerini her gün yeniden üretmeye başladı. Bir tür gönüllü kulluk yaratıldı.

    Örneğin; AKP son üç seçim kampanyasını ekonomik-sınıfsal talepler etrafında değil, daha çok kültürel değerler ve ideolojik kavga zemininde yürüttü. Çünkü, ortada esas olarak bir rejim tartışması vardı ve siyasete rejimi değiştirme iddiasıyla giren AKP, seçim kampanyasını da din, kutsal dava, milletin değerleri gibi temalar etrafında yürüttü. Saldırılarını laiklik, cumhuriyet, aydınlanmanın kazanımları gibi ideolojik ve kültürel bir alanda geliştirdi.

    Muhalefet ve sol bu olguyu göremedi ve deyim uygunsa “fakirlik edebiyatı” üzerinden geliştirilen ve esas olarak ekonomik taleplerle sınırlandırılan bir program üzerinden siyasal mücadele yürütmeye çalıştı. Eğitim alanında/sektöründe örgütlü sol sendikalar bile ücret sendikacılığının sınırlarını aşan bir çizgi geliştiremedi.

    Ne cumhuriyetin kazanımları ne de laiklik etkin bir şekilde savunulmadı. Toplumun AKP’ye oy vermeyen yüzde 50’yi aşkın kesiminin aydınlanma değerleri etrafında birleştirilmesi için ciddi denilebilecek bir girişimde bulunulmadı. Bugün laiklik ve Cumhuriyetin temsil ettiği ilerici değerler sahipsiz kaldı.

    Sulandırılmamış bir laiklik mücadelesi

    Türkiye tarihsel bir kavşakta duruyor. Ülke, ya insanlığın ilerici birikimini içererek geleceğini yeniden kuracak ya da bir önceki çağın değerler dünyasına iade edilecek. Başka bir anlatımla, ya karşı devrim saldırısı yenilgiye uğratılacak ya da toplum İslam’ın uzayan Ortaçağ’ına teslim edilerek sonu belirsiz karanlık bir yola girecek.

    Bu çatışma ekseni kavranmadan, toplumsal güçler buna göre konumlanmadan Türkiye’de gerçek anlamda siyaset yapmak ve ülkenin kaderinde rol oynamak mümkün değildir. Sol ve ilerici güçler bakımından geniş toplum kesimleriyle buluşmanın, kitleselleşmenin ve gerçek anlamda bir siyasal güç olmanın yolu da bu gerçeği kavramaktan geçiyor. Değilse, sınıf mücadelesi alanının ve siyasal kavganın yürüdüğü sahnenin bir aksesuarı olmanın ötesine geçilemeyecektir. Bu çatışma ekseninin belirleyici ve anahtar kavramı laikliktir.

    Laiklik için ‘ama’sız, ‘fakat’sız ve sulandırılmamış bir mücadeleyi esas almayan ilerici, sol, sosyalist, devrimci, halkçı ya da demokratik hiçbir hareketin etkili olma, ciddiye alınacak bir güç haline gelme şansı yoktur. Çünkü bugün sınıfsal mücadelenin eksenini de laiklik karşısında alınacak tutum belirlemektedir. Yani emekçilerin aklı ve vicdanının yeniden özgürleştirilmesi için verilen kavga sınıf mücadelesinin eksenini oluşturmaktadır.

    Eğer bu olgu kavranamaz ve gereği yapılamazsa, işçi sınıfının en iyi olasılıkla sendikal mücadele düzeyinde -o da çok sınırlı şekilde- kalması kaçınılmazdır. Diğer bir ifade ile kapitalizme ve mezhepçi faşizan iktidara karşı siyasal mücadele bilincine sıçraması mümkün değildir.

    Çünkü laiklik, bir orta sınıf fantezisi ya da bir Kemalist saplantı değil, demokratikleşmenin de sosyalizm mücadelesinin de üzerinde yükseleceği bir zemin, olmazsa olmaz bir ön koşuldur. Laiklik, çağımızda burjuvazinin terk ettiği bir değer, iktidarını sürdürmek için bir önceki çağın ideolojisine iltica ederek sokakta bıraktığı bir ilkedir. Laiklik öncelikle emekçiler için gereklidir.

    Yarım kalan hesaplaşma

    AKP iktidarı, neredeyse 150 yıllık bir tarihsel oyluma sahip olan Osmanlı-Türk modernleşme ve aydınlanma sürecinde köklü bir kırılma yarattı. Doğunun en büyük tarihsel atılımı olan, Fransız Devrimi’nin İslam dünyasındaki en kapsamlı yorumu sayabileceğimiz 1908 Hürriyet Devrimi ve 1923 Cumhuriyeti’nin neredeyse bütün kazanımları tasfiye edildi. Siyasal İslamcılar, yıllık bir tarihsel dönemi, toplumsal deneyimi ve kültürel-siyasal birikimi, parantez içine alıp kapatmaya kalkıştı.

    Geride tamamlanamamış bir hesaplaşma, kapatılamamış bir defter kaldı. Cumhuriyet burjuvazisi ve başta TSK olmak üzere bürokrasisinin kendi devrimine ihaneti sonucu bu hesaplaşma tamamlanamadı. Türkiye’nin NATO’ya girişiyle birlikte derinleşmeye başlayan karşı devrim süreci bugün tamamlanma aşamasına geldi. Batı, sosyalist blok karşısında kendi güvenliği için Cumhuriyet devriminin yıktığı bütün gerici kurumlarla uzlaştı, Türkiye’nin aydınlanma atılımını feda etti. Bu büyük ülke Soğuk Savaş sürecinde harcandı. Siyasal İslam bir Soğuk Savaş çocuğudur. Batının imalatıdır. Giderek özerklik alanını genişletip bağımsızlaşsa da, bugünün Batı’yı hedef alsa da gerçek budur.

    İşte Siyasal İslamcı hareket bugün o yarım kalan hesaplaşmayı tamamlamaya, açık kalan defteri kendi anlayışı temelinde kapatmaya ve deyim uygunsa rövanşı almaya çalışıyor.

    Ancak, AKP iktidarı Cumhuriyeti yıktı ama yerine henüz kendi rejimini kuramadı. Ülke ve toplum adeta boşlukta salınıyor. İslamcılar bu konuda açık bir başarısızlığa uğradı. Yeni anayasa ve başkanlık sistemi dayatmasının anlamı budur. Dolayısıyla bugün derinleşen toplumsal gerilimin temelinde yatan en önemli neden, bu boşlukta kalma hali, hukuku oluşturulamayan fiili durum rejimidir.

    Bu durum ülkenin yeni bir ‘Fetret’ dönemine girdiğini göstermektedir. ‘Fetret’ dönemleri karasız dengelere dayalı bir geçiş dönemine işaret eder. Merkezi iktidarın dağıldığı bir kaos ortamı demektir. Köklü bir çatışma, tasfiye ve yeniden inşa dönemi yaşanmadan istikrar kurulamaz.

    AKP , en güçsüz döneminde krizi fırsata çeviriyor

    Şu açıktır; AKP’yi iktidara taşıyan bütün iç ve dış dinamikler değişti. Liberallerin desteğini de kaybeden Erdoğan-AKP iktidarı artık toplumsal rıza üretmekte büyük güçlük çekiyor. Bu nedenle, iktidarını sürdürebilmek için toplumu bölme ve ideolojik-kültürel bir saflaşma yaratmaktan başka bir yol bulamıyor.

    Diğer taraftan, ABD ve Batılı müttefiklerin, öngörülemez ve iki yüzlü buldukları Erdoğan yönetimine verdikleri desteği büyük ölçüde geri çekmeye başladığı görülüyor. AKP iktidarı dünyada ve bölgede adeta tecrit edilmiş gibi Böylece, “Batı’nın (emperyalizmin) kirli işlerini yapıp onların desteğini alarak iktidara gelmek ve bu iktidar gücünü kullanarak sinsice (pasif karşı-devrim yoluyla) rejimi değiştirmek” diye özetleyebileceğimiz İslamcı iktidar stratejinin, kısa vadede kimi başarılar kazansa da, orta vadede çöktüğünü gösteriyor.

    Kaldı ki, bu strateji ile gelinen aşama; derme çatma, rüküş, akıl ve bilimden uzaklaşan, içine doğru büzülen, çağının dışına düşen bir siyasal yapıdan ibarettir. Yalnızlaşmış, yıktığı geleneksel iktidar bloku yerine yeni bir iktidar bileşimi kuramamış ve giderek daralan bir klik partisi iktidarıdır. Paradoksal olarak, gücünün zirvesinde sanıldığı anda, aslında en güçsüz dönemini yaşayan bir iktidardır bu. Silkelense yıkılacak durumdadır.

    Daha bir kaç ay önce gerçekleşen 15 Temmuz darbe girişimi, AKP iktidarının aslında pamuk ipliğine bağlı ve sanılanın aksine çok güçsüz olduğunu da ortaya çıkardı.

    Ancak, İslamcı iktidara karşı etkili bir siyasal ve toplumsal mücadelenin yürütülememesi, içinden geçilen tarihsel dönemece uygun bir muhalefet stratejisi oluşturulamaması nedeniyle AKP iktidarı yeniden toparlanıyor. Erdoğan- AKP yönetimi, 15 Temmuz darbe girişiminin yol açtığı krizi bir fırsata çevirerek kendi siyasal hedeflerine ulaşmak için kullanıyor. Darbeyi bastırmaya değil, tamamlamaya çalışıyor. Bu anlamda, bütün ülkede ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) yetkilerini rejim değişikliğini tamamlamak için bir araç olarak kullanıyor.

    Toplumun her kesimiyle çatışan, dolayısıyla dinci ve muhafazakâr seçmenin desteği dışında dayanacağı anlamlı güç kalmayan AKP’nin, iktidarını sürdürebilmesinin tek bir yolu bulunuyor; baskı ve devlet terörü. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde, yüz yıllık tarihsel hesaplaşmanın belki de son muharebesinin yaşanacağı günlerden geçilecek.

    Tarihsel kavşak ve eleştiri

    Ülkenin böyle bir tarihsel kavşağa gelmesi kaçınılmazdı. Çünkü bir tarih dersidir, bilinir; kendi devrimini yarım bırakanlar ancak kendi mezarını ve mezar kazıcılarını hazırlar. Cumhuriyeti kuranlar bunu yaptı. Cumhuriyetin taşıyıcı unsurları, yıktıkları Ortaçağ düzeninin güçleriyle uzlaşmanın ve sol korkusu nedeniyle –özellikle NATO’ya girişle birlikte- kendi devrimlerine ihanet etmenin bedelini ağır şekilde ödediler. Ödemeye de devam ediyorlar…

    Cumhuriyetin solunu tasfiye edenler, ülkenin bütün dengelerini yitirerek gericiliğe teslim olmasına yol açtılar. İleriye gidemeyen cumhuriyet kaçınılmaz olarak geriye savruldu. Dramatik özet budur.

    Bugün Türkiye, geçen yüzyılın başında olduğu gibi kaderini belirleyecek tarihsel bir kavşakta duruyor. Ülke ve toplum bir kez daha yön duygusunu yitirmiş durumda. Toplum bir önceki yüzyıldan devraldığı ve aşamadığı bir dizi siyasal, kültürel, ideolojik ve toplumsal sorunla   boğuşuyor. Ülke bu yükün altında eziliyor. Daha önemlisi 21. yüzyılda bu yükle yoluna devam etmesi mümkün görünmüyor.

    Türkiye yüz yılı aşkın bir süre sonra yine benzer bir kavşakta duruyor. Toplum siyasal, kültürel, ideolojik ve toplumsal bir kargaşa yaşıyor. Gericilikle, bir önceki çağın değerler dünyasıyla hesaplaşmasını tamamlayamamış olmanın acısını çekiyor. Dinin eleştirisini tamamlayamayan toplum ve aydınlar, gerçek anlamda başka hiçbir eleştiriye de başlayamıyor.

    Hegel’in hukuk felsefesi, Marx ve laiklik

    Karl Marx, ‘Hegel’in Hukuk Felsef- esinin Eleştirisi’ kitabında, daha 1845 yılında “Almanya’da dinin eleştirisi tamamlanmıştır” der. Yani dinin, toplumsal / kamusal alandan çekildiği, siyasal yaşamın dışına çıkarılarak özel alana iade edildiğini belirtir. Marx daha sonra şu çok önemli saptamayı yapar: “Dinin eleştirisinin tamamlanması bütün eleştirilerin başlangıcıdır.

    Marx, kapitalizme yönelik bütün itirazlarını, eleştirilerini ve reddiyesini bu sapma üzerine kurar. Marksist laiklik anlayışının temelini oluşturan bu saptama yaşamsal öneme sahiptir. Bugünün dünyası ve Türkiye’si için de çok önemli, kritik ve yoğunlaştırılmış bir devrimci çözümlemedir. Çünkü Marx, dinin eleştirisini tamamlamadan kapitalizmin eleştirisini geliştiremezsiniz demektedir. Doğru bir saptama ve yaklaşımdır.

    Bugün Türkiye’de işçi sınıfının önemli bir bölümü, yoksulların çoğunluğu işte bu nedenle cellatlarına, kendilerini iliklerine kadar sömüren efendilerine, yağmacılara oy vermektedir. Çünkü Türkiye’de dinin eleştirisi tamamlanmamış, aydınlanma atılımı yarım kalmış, burjuvazi kendi cumhuriyetine ihanet etmiştir.

    O nedenle İslamcıların ve bazı alık liberallerin ileri sürdüğü gibi, “laiklik bir orta sınıf fantezisi, seçkinlere ait bir kavram ve yaşam tarzı” değil, halk için, emekçiler için, işçi sınıfı için yaşamsal öneme sahip bir ilke ve düzendir.

    Dolayısıyla sol ve sosyalist hareket bugün laiklik eksenli bir ideolojik mücadeleyi yükseltmeden, laikliği yeniden kazanmadan ya da Marx’ın ifadesiyle dinin eleştirisini tamamlamadan gerçek anlamda sınıf mücadelesini geliştirmesi neredeyse imkansızdır. Öncelikle yapılması gereken şey de, liberalizmle zihinleri lekelenen solun esaslı bir zihinsel temizlik yapması ve orijinal referanslarına dönmesidir.

    Çünkü, yukarıda da belirtildiği AKP iktidarını karşı gelişen mücadeleyi yakın zamana kadar neredeyse her aşamada, “Ne şeriatı canım, Kemalist despotizm ve askeri vesayet yıkılıyor, demokratikleşiyoruz” diyerek paralize eden, toplumsal direniş refleksini kıran liberallerin ihaneti mahkum edilmeden sözünü ettiğimiz ideolojik mücadele de kazanılamaz.

    Laiklik ‘halka ait olan’ demektir

    Laiklik kavramının etimolojik kaynaklarına baktığımızda da aynı gerçeği görürüz. ‘Laicus/Laikus’ kavramı Yunancadan gelme Latince bir kavram. Yunanca’da ‘halk’ demek. Latincedeki ‘Laicus’ da ‘rahiplerin dışında kalan’ yani seçkinlerin dışındaki toplum kesimi, ‘halk’ anlamına geliyor. İlber Ortaylı’nın belirttiği gibi; eğitim ve bilgi, ruhbana ait bir imtiyaz olduğundan, ‘Laicus/Laikus’ kavramı aynı zamanda ‘iş bilmez, eğitimi düşük’ insan anlamında da kullanılıyor. Ergin Yıldızoğlu’nun ifadesiyle; bu saptama, ruhban sınıfının bilgi üzerindeki tekeline işaret ediyor ve ‘Laicus/Laikus’ kavramı da, Antik Yunan ve Roma’da halkın, çoğunluğun yönetimi anlamına geliyordu. Bu nedenle ‘Laicus/Laikus’ kavramı ile demokrasi kavramı arasında doğrudan bir ilişki bulunuyor. Laiklik ile demokrasi tam anlamıyla eşleşiyor. Laiklik demokrasilerin temelini ve ön koşulunu oluşturuyor. Laiklik olmadan burjuva demokrasisi bile olmuyor. Eğer demokrasi seçim sandığından ibaret değilse –ki değil- zaten her sandıklı rejime de demokrasi denmiyor.

    Dolayısıyla laiklik kavramının tarihsel içeriğini ruhban sınıfının, ulemanın kurumsallaşmış dinlerin ve onlara dayalı feodal üst sınıfların toplumsal egemenliğine karşı itiraz oluşturuyor. Bu anlamda laiklik, eleştirel akıl, din adamları sınıfının (ruhbanın) bilgisini sorgulama, düşünce özgürlüğü, dini siyasi iktidar alanından (kamusal alandan) çıkartma anlamına geliyor.

    Ancak Türkiye’de uzunca süredir laiklik kavramının temsil ve ima ettiği değerler, liberal aydınların kendi yaşamlarına da ihanet ederek yaptıkları paha biçilmez katkılarıyla, demokrasinin ve özgürlüklerin karşıtı olarak sunuldu. Kavram tersine çevrildi, insan aklının ve vicdanının özgürleşmesi anlamına gelen laiklik, tam bir aymazlıkla vicdan ve ifade özgürlüğünün karşıtı gibi sunuldu. Bu girişimdeki kritik yaklaşım “laikliği yeniden tanımlama” diye ifade edildi. Bu tutum tam anlamıyla dinci ve liberal bir tuzak olarak işledi.

    Çünkü, “laikliği yeniden tanımlama” ya da “katı laiklik” diye yine son derece yanlış yaklaşımla desteklenen “kavramı yumuşatma” söylemi, “özgürlükçü laiklik” gibi bilim ve tarih dışı yeniden tanımlama çabaları, var olan rejime karşı, özgürlükleri genişletme yönünde değil, tam tersine Siyasal İslam’ın iktidarını tahkim eden, dinci-faşizan bir totaliter rejime katkıda bulunan bir işlev gördü.

    Oysa, bugün laikliği savunmak, düşünce özgürlüğünün, demokratik hakların genişletilmesini istemektir. Düşünce özgürlüğünü, demokratik hakları istemek ise, dinin iktidar alanından ve kamusal yaşamdan çıkarılmasını savunmaktır.

    Bu da bizi bir kez daha ideolo- jik-kültürel mücadele alanına getiriyor. Çünkü tarihin bazı dönemlerinde sınıf mücadelesi ideolo- jik-kültürel bir dolayım üzerinden yürür. Böyle dönemler tarihsel bakımdan kritik eşikler, toplumların kaderlerinin yeniden çizildiği anlardır. Dolayısıyla sol’un, kültürel-ideolojik alanı klasik Mark- sist öğretideki değerlendirmeden hareketle bir “üst yapı kurumu” diye nitelendirip ikinci plana atılması büyük bir hatadır.

    Çünkü, sorunu böyle değerlendirmek hem Marksist öğretideki saptama ve kavramı yanlış yorumlamak demektir hem de dogmatik bir yaklaşım olacaktır. Solun ideolojik-kültürel mücadeleyi ihmal etme lüksü yoktur. Bu yaşamsal mücadele alanından uzak durmak, “halkımızın değerleriyle çatışmamak” gibi feodal-gelenekçi bir tutumla da birleşince, gerici ideolojik-kültürel hegemonyanın yeniden üretilmesinden, üstelik bu yeniden üretime sol’dan katkıda bulunmak dışında başka bir sonuç yaratmaz. Bu da mücadeleyi kaybetmek anlamına gelir.

    Özellikle günümüzde giderek etkin şekilde tarih sahnesine çıkmaya başlayan işçi sınıfının yeni kesimleri, yani eğitimli çalışanlar bu ideolojik-kültürel mücadelenin maddi gücünü, taşıyıcı sınıfsal temelini oluşturacaktır.

  • Laiklik Eski Bir Şarkı Değil

    Biz cumhuriyetçiler, yurtseverler, solcular, sosyalistler birbirimizle çok kavga ettik.

    Lakin bir ortak noktamız var; Biz kurduğumuz cumhuriyetlerde hep büyük meydanlar yaptık, büyük meydanlara büyük heykeller diktik. Büyük meydanlar kamusal insanın yuvasıdır. Büyük heykeller insanın yükselişidir. İktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmenin bayramı Cumhuriyet, kamusal insanı hep yükseğe taşıdı.

    Kuşkusuz bir zamanlar en güzel meydanlarımızdan biriydi Taksim. O vakit betonla isyan örtmek, kepçe ile tarih yıkmak yoktu. Taksim’in ortasında bir büyük anıt var. Belki de Cumhuriyet’in hikayesini özetliyor.

    Anıtın iki yüzü var.:

    Bir yüzü kurtuluşu öbür yüzü kuruluşu anlatıyor.

    Kurtuluşun yüzünde Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü’nün dışında iki asker daha var; İki Sovyet Generali, Mihail Vasilyeviç Frunze ve Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov. Varlıkları tesadüf değil. General Frunze Kurtuluş Savaşı’nın en çalkantılı döneminde, Lenin’in talimatıyla, olağanüstü elçi sıfatıyla 13 Aralık 1921’de Ankara’ya geldi. Mustafa Kemal’le görüştü, Sakarya Cephesi’ni gezdi. Meclis’te konuştu, Mücadele için düzenlenen mitinglere katıldı. Mareşal Voroşilov ise savaşın taktiğine yardımcı olmak amacıyla Ankara’ya geldi. Milli Mücadeleye fiilen destek verdi.

    Mustafa Kemal, Cumhuriyet’in tartışmasız en önemli meydanına Osmanlı’nın üvey evladı heykel sanatının örneğini dikerken bu iki ismi unutmadı. Heykel, Cumhuriyet’in hangi ittifakla ve elbette kime karşı kurulduğunu da özetliyor. Bir yüzünde askeri kıyafetleriyle ve yanındaki generalleriyle yürüyen Atatürk, kurtuluş yolunda. Öteki yüzünde sivil kıyafetleriyle ve halkıyla kuruluş heyecanı yaşıyor.

    Cumhuriyet Devrimle Kuruldu

    Kurtuluş ve Kuruluş…

    Bir devrim neler yapmadı ki? Kentlere koca meydanlar inşa edildi. Büyük heykeller dikildi. Kız okulları, köy enstitüleri, halkevleri açıldı. Sanayileşmiş, kalkınmış bir ülke yaratmak için ekonomi planlandı. Darülfünun kapatılıp üniversite yeniden kuruldu. Avrupa’da ırkçılık kol gezerken ünlü akademisyenler Türk üniversitelerinde ders veriyordu. Şeriat yerini modern hukuka bıraktı. Kadın erkekle devlet önünde eşitlendi. Kadınlara Avrupa’dan önce seçme ve seçilme hakkı tanındı. Saltanat yerini cumhuriyete bıraktı, hilafetten laikliğe geçildi. Bütün bu devrimler ve daha fazlası yaşadığı topraklardan işgalcileri kovan bir idare tarafından kısa sürede gerçekleştirildi. Kısacası kurtuluş için savaşan adamlar postallarını çıkarıp makosenlerini giyerek bu kez toplumsal devrim mücadelesi verdi.

    Niyazi Berkes bu yüzden “Kemalizm devrimi, Mustafa Kemal’in arkasındaki bir avuç ilericiler ile, gene bu savaş içinde bulunan muazzam gericiler kütlesi arasında didişile didişile, santim santim koparılmış bir devrimdir” derken, Doğan Avcıoğlu “bağımsızlık içinde, toplumsal devrim yoluyla çağdaş uygarlığa ulaşma” ifadeleriyle devrimi özetlemişti.

    İşte cumhuriyet o devrimin Taksim Meydanı’na inşa ettiği ittifaktan koptu. Berkes’in “muazzam gericiler kütlesi” dediği siyasi yapı partileşti. Piyasa ekonomisiyle, küresel güçlerle bütünleşti. Kendisinden “santim santim” koparılan devrimleri geri aldı. AKP, cumhuriyetin tasfiyesinin siyasi öznesi oldu. Gerici ittifak, cumhuriyetin sembolik kalelerini fethetti.

    Bu Yola Mecburuz

    Cumhuriyete ve laikliğe mecburuz. Yalnız eşitlik ve özgürlük isteyenler için değil, toplumu bir arada tutmak için dahi laiklik ve cumhuriyetten başka yolumuz yok.

    15 Temmuz girişimine bakın…

    Dinci bir Cemaat, dinci bir partiye darbe yapıyor. Sokaklarda kan akıtıyor. Sonra emniyet, asker, yargı, özetle devlet ve toplum yeniden yapılanıyor. Eski Cemaat’in yerine yeni Cemaatler yerleşiyor. Okuyucular, Yazıcılar ve diğerleri… Sadece Nurcu ekolden 10 farklı grubun devlette örgütlendiği bir düzen bu. Böyle bir hukuk, böyle bir kolluk, böyle bir düzen yaşayabilir mi?

    Sadece İsmailağa Cemaati içindeki kavgalara bakın. 87 yaşındaki “kerametli” şeyhi fraksiyonlar paylaşamıyor. Marifetçiler, İsmailağacılar, Cübbeliciler… Kavga öyle büyüyor ki birbirlerine kılıç çekmeler mi dersiniz, kafir ilan etmeler mi? Öfke nöbeti birinin diğerinin içinde cami olan külliyesini yıktırıyor. Mezheplerine, tarikatlarına, fraksiyonlarına kadar nefretle bölünmüş bir halk bir arada durabilir mi?

    Laikliğin çöküşü, yurttaşlığın çöküşüdür. Yurttaşlığın çöküşü eşitliği öldürür, eşitsizlikten doğan sapkınlığı büyütür. Çocuklara tecavüz münferit mi sanıyorsunuz? Son 10 yılda muhafazakarlık ile pedofili atbaşı gidiyor. 2006 yılında çocukların cinsel istismarı nedeniyle açılan dava sayısı 2.414, verilen toplam karar sayısı ise 3.778’di. Bu davalardan çıkan mahkumiyet kararı ise yüzde 42 buçuk ile 1.607 ’ydi. 2015 yılında aynı nedenle açılan dava sayısı neredeyse yüzde 700’lük bir artışla 16.957’ye yükseldi. 24.983 kararın yüzde 55.9’u (13.968) makumiyetle sonuçlandı. Dincileşen toplum en aşağılık cinsel suçun, çocuk istismarının yatağı oldu. Böyle bir toplum ortak bir ahlaka dayanabilir mi?

    Eğitim vakıflaşıyor, vakıflar tarikatleşiyor, tarikatler iktidarlaşıyor. Türkiye’de imam hatip okullarında eğitim gören öğrenci sayısı 1 milyon 179 bin. Sadece bir yılda imam hatipli sayısı 99 bin kişi arttı. Türkiye’de geçen sene 3 bin 110 imam hatip okulu bulunuyorken bu sene bu rakam 4 bin 167’ye fırladı. Cumhuriyet devriminin halkevlerinin, köy enstitülerinin, sanat okullarının yerini artık sübyan mektepleri, tüm müfredatı dincileşmiş okullar ve “her yer hatip herkes imam” sistemi alıyor. Böyle bir düzende bilim, bilim insanı, bilimsel üretim yeşerir mi?

    Cumhuriyetin ve laikliğin yükselişi kadının da yükselişidir. Laikliğe açılan savaş kadına açılan savaştır. Dinciler kadını eve kapatır, üretimin dışına iter. Yurttaşlık hakkını tartışılır hale getirir. Türkiye OECD ülkeleri içinde kadın istihdamında en geride. Kadın yönetici oranı İslam ama cumhuriyet olan İran’ın bile gerisinde. Ekonomi bakanının işsizliği iş arayan kadınlara bağladığı, iktidarın en tepesinden “madam gibi değil adam gibi” diyerek kadının aşağılandığı, tecavüze uğradığında dahi kadının hatası aranan bir düzen. Böyle bir düzende medeni hukuk, cinsiyet eşitliği hatta aşk yaşanır mı?

    Cumhuriyet, iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirirken kaderini insanın eline verdi. Burjuvayı burjuvazi yapan, işçiyi işçi sınıfı yapan onun kendi tarihini yazabilmesi değil mi? Laiklik yoksa yazım yoktur, yazgı vardır. Sendika olmaz, grev olmaz, sigorta olmaz. Konya’daki, Kayseri’deki tarikat fabrikalarında rıza vardır, şükür vardır, tek sendika işverenindir. Yazgılı ve tarihsiz bir çağdan insan çıkar mı?

    Sanatın çöküşünden bahsetmiyoruz. İnsan yaratıcılığının en uç örneği heykellerin yıkılışını anlatmayalım. Melih Gökçek’in dinazor heykellerinin yerinde onlar vardı… Kamusal insanın sembolleri olan meydanları yıktılar.

    Cumhuriyet’in bir ayağı aydınlanmaysa öbürü kalkınmadır. Kalkınmanın sembollerini parçaladılar, yerine Arap şeyhlerinin dolarlarını, müteahhitlerin betonlarını koydular. Böyle bir ekonomiden “kendini kendi elleriyle üreten” bir düzen çıkar mı?

    Savaş Tüm Modern Değerlerle

    Bugün cumhuriyet ve laiklik çökerken Ortaçağ düzeni ilerliyor. İktidar yeniden göğe, parmaklarımızla değemeyeceğimiz yere yükseliyor. Ortaçağ kötümserliktir, korkudur. Vebadan korkar, fırtınadan korkar hatta cadılardan korkar. Cumhuriyet ve laiklik düzeni iyimserliktir. Vebayı tedavi eder, fırtınayı hesaplar, cadıların değil arseniğin öldürdüğünü bilir.

    Cumhuriyet’e savaş açanlar insanın Ortaçağ’dan çıkışının bulduğu tüm çözümlere saldırıyorlar. Hesaplaşmanın yalnız Cumhuriyet’le olduğunu sanmayın. 1827’den beri Tıbbiye, 1834’ten beri Harbiye, 1859’dan beri Mülkiye var. Ama bir gecede yok oluyor. Laiklik ve cumhuriyetin çöküşü, buharlaşan her şeyin katılaşmasıdır.

    Tekrar olsun, Ortaçağ düzenine teslim olmayacaksak, laikliğe ve cumhuriyete mecburuz.

    Şemsettin Günaytaylarla Olmaz

    Peki nasıl kuracağız?

    Nasıl olmayacağını biliyoruz.

    Laiklik Anayasa’da var, ders kitaplarında var, parti program- larında var. Ancak muhalefette yasak. “Bize dinsiz derler”, “oy kaybederiz”, “şimdi sırası mı” diyenler aynı zamanda “papazlardan papaz beğen” diyor. Dincilere karşı dincilerle mukabele ediyor. Balyozla yıkılan cumhuriyete çekiçle vuruyor.

    CHP’li Başbakan Şemsettin Günaltay’ın Meclis’teki meşhur konuşmasını hatırlıyor musunuz: “…İlkokullarda din dersleri okutturmaya başlayan hükümetin bir hükümetin başbakanıyım…”

    Günaltay’ın sözleri “dinsiz” diye suçlanmasının önünde engel olmadı.

    Kuşkusuz bir düzenin başarısı iktidar olmasında değil, karşıtlarını bile kendi düzenine mahkum edebilmesinde yatıyor. Laikliğin, cumhuriyeti güçsüz kılan, onun altına dinamit koyanlara karşı fitil olmaya hazır taraftarlarının olması. Zira vücudun kendisini bağışıklık sistemiyle savunması gibi, devrimler de kendisini tarihten hızlı koşan devrimcilerle savunuyor. Cumhuriyetin ve laikliğin bugün ardından ağıt yakanlara, mesihlere ya da peygamberlere ihtiyacı yok. Taksim Meydanı’ndaki anıt gibi, bir yüzü kurtuluşa öbür yüzü kuruluşa bakan devrimcilere ihtiyacı var.

    Eski bir şarkı değil, şimdi daha yakından duyuyoruz.

  • Laiklik Üzerine Bir Deneme

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne değin her zaman gündemde kalan bir tartışma: laiklik tartışması. Özellikle Orta Doğu coğrafyasının ve Batı dünyasının tarihsel varoluşu ve yapısal dinamiklerinin farklılıkları bu tartışmanın en temel nedenlerinden biri. İslam coğrafyasındaki farklı devlet ve yönetim uygulamaları göz önüne alındığında batı tarzı laiklik uygulaması en açık haliyle sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda gözlemlenir. Yine de az önce bahsettiğimiz tarihsel ve yapısal farklılıklar nedeniyle laikliğin Batı dünyasındaki yorumu ile Türkiye pratiği arasında gözle görülür bir ayrım vardır. Bu nedenle İngiliz tarzı “secularism” ya da Fransız İhtilali sonrasında yoğunluklu olarak kendini gösteren Fransız “laisizm” anlayışından ziyade Türkiye’de geçmişten günümüze uygulanan laikliğin kendine has, sui generis bir biçimi olduğunu söylememiz sanırız yanlış olmaz[foot]Sekülarizm-laiklik farkı için bkz: Bülent Tanör,”Laiklik, Cumhuriyet ve Demokrasi”, Laiklik ve Demokrasi, İbrahim Ö. Kaboğlu (Der.), İmge Kitabevi, 2001, Ankara, s.26.[/foot]. Bunun nedeni, Müslüman devlet yapılanmasında görülmeyen devlet ve din ayrımının Batı coğrafyasında 16. yüzyıldan itibaren kendi içinde iniş çıkışlarla dolu bir süreç geçirilerek sağlanmasıdır. Batı dünyasındaki her bir ülkenin farklı zamanlarda farklı devinimler geçirerek de olsa genel hatlarıyla reform, din savaşları, modern devletin kuruluşu ve demokrasinin yerleşmesi gibi uzun bir zaman dilimi içerisinde din ve devlet yapılanması arasındaki kopuşu gerçekleştirdiği söylenebilir.

    Kimi yazarlar tarafından modern demokrasiyi gerçekleştiren etkenlerden biri olarak görülen laikliğin[foot]Oktay Uygun, Devlet Teorisi, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 367 vd.[/foot] batıdaki temelleri son derece uzun bir savaşımın neticesi olarak karşımıza çıkar. Her ne kadar Hıristiyanlık, başta sadece ruhani olan ve “öteki dünya” ile ilgilense de kilise, Ortaçağ boyunca feodal düzendeki üçlü ayağın güçlü parçalarından biri olarak (güçsüz kral/senyörler/kilise) iktidarda da söz sahibi olmuştur. Kilisenin bu tutumu daha sonra Ortaçağ’ın karanlık çağ olarak da çağrılmasına neden olacak iktidar uygulamalarını beraberinde getirmiştir. Kilisenin iktidarı, sadece sahip olduğu topraklardan sağladığı rant üzerine kurulu değildi. Kilise bunun yanı sıra, halkı din kurallarıyla yönetme ve engizisyon eliyle yargılama yetkisine de sahipti. Bu karanlık çağın sona ermesinde Luther’in bütün insanların iman yolu ile aracısız olarak Tanrı ile ilişki kurabileceği ve Calvin’in kilisenin devlete karşı özerk olması gerektiğine dayanan düşüncelerinin etkileri olacaktır[foot]Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 2013, s.319-325.[/foot].

    Bütün bunların yanı sıra Avrupa’da aynı tarihlerde yükselmekte olan modernleşmenin çanları çalmaktadır. Modernleşmenin temelini oluşturan düşüncelerden biri de hiç kuşkusuz yine laikliktir. Monarşiler döneminde, krallar ve devlet adamlarının başucu kitabı olarak kabul edilen Il Principe’yi yazan Machiavelli, her ne kadar asıl niyeti cumhuriyetçi bir yönetimin hüküm sürmesiyse de, kiliseden arındırılmış bir yönetimin ancak bir hükümdar eliyle yürütülmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Sonradan halk egemenliğinin temellerini atacak olan Rousseau, Machiavelli’nin asıl amacını şöyle açıklamıştır: “Machiavelli, krallara öğüt verir gibi yapıp halklara büyük öğütler vermiştir”[foot]Mehmet Ali Ağaoğulları- Levent Köker, Tanrı Devletten Kral- Devlete, İmge Kitabevi, Eylül, 2008, Ankara, s.173.[/foot].

    Siyasi ve ruhani olarak parçalanmış ve kiliseye kaptırılmış iktidarınsa tek elde toplanması sorunsalını Hobbes toplum sözleşmesi üzerinden incelemiştir. Hobbes, toplum sözleşmesi öncesi kargaşa içinde yaşayan halkın bütün yetkilerini Leviathan’a devretmiştir. Hobbes’un toplum sözleşmesi fikrinden giden Locke ise liberal devlet anlayışının ve bugünkü anlamıyla kuvvetler ayrılığının temellerini atmıştır. Son olarak laik, halkın iradesine dayanan burjuva devle- tine giden merdivenin son basamağını Rousseau çıkmıştır. İşte modern monarşilerden burjuva devletine giden yolda düşünürlerin yolunu aydınlatan ve kilise-devlet ilişkisini geri dönülmez bir biçimde koparan düşünce İngiltere’de yıllar içerisinde gelişen sekülerleşme sürecini ifade eder. Ancak Fransa’da İngiltere’de olduğu gibi uzun bir süreç içinde çözülmemiş olan bu gerilim Fransız İhtilaliyle patlak vermiş, laik yönetim keskin bir biçimde halkın yaşantısına ve yönetime devrimci bir ruhla sirayet etmiştir.

    Bütün bu uzun savaşımların karşısında, Türkiye’nin sahip olduğu laiklik tarihi Batı uygarlığına göre çok daha gençtir. Belki bu düşük yoğunluklu savaşımın nedeni, laikliğin ve birçok cumhuriyet kazanımının Cumhuriyetle birlikte halk kitlelerine verilmesiyle ilintilidir. Batıda görülenin aksine Türkiye laikliği topraklarında geç ve daha kolay görmüştür.

    Türkiye tarihine bakıldığında bugünkü anlamıyla laiklik fikrinin işaret fişekleri Avrupa’dan çok sonra ancak Osmanlı’nın son dönemlerinde görülebilir. Bununla birlikte, Osmanlı dönemindeki uygulamaların laiklikle bağı kuvvetli değildir. Modern Türkiye Cum- huriyeti’nin Anayasası’nda laikliği kabul etmesine kadar, coğrafyada şeriat kuralları uygulanmıştır. Şeriat kuralları Niyazi Berkes’e göre: “İslamlığın doğuşundan hayli zaman sonra yaşamış büyük hukuk kişilerinin (Fakih’lerin) yapıtlarında çağın hukuk düşünü kurallarınca dinsel hak ve ödevlerin ülküselleştirilmiş modelleri olarak kalmıştır”[foot]Niyazi Berkes, Teokrasi ve Laiklik, Yapı Kredi Yayınları, Mart 2016, İstanbul, s. 31.[/foot]. Osmanlı İmparatorluğu’nda şeriat kurallarının içeriğinin geleneklerle, günün koşullarına göre uygulandığını savunan Berkes Osmanlı’da hukuk olarak uygulanan şeriat kuralları için “çok sayıda biçim sağlayan ‘atıl’ kurallardır, onların içeriğini doldurarak uygulayan, objektif kural niteliğini veren devlettir”[foot]Berkes, s.31 vd.[/foot] diyerek şeriat kurallarının çoğunlukla geleneklerle dolduranın gene devlet olduğunu söylemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle yıkılmasına yakın dönemde Müslümanlarla Gayrimüslimler arasında da özel hukuk ilişkilerini düzenleyen kuralların tamamen ayrıldığı, çoklu bir hukuk sisteminin uygulanmaya başlandığı gözlemlenmektedir. Ancak 18. yüzyılın başından itibaren toplumsal gelişmelerle, Osmanlı’da hem hukuki hem de cezai olarak hukukun uygulanabilirliği son derece sınırlı bir hale gelmiştir.

    Laiklik fikrinin bir nüve olarak Osmanlı’da görülmesi 1727 yılında İbrahim Müteferrika’nın ilk basımevini açmasıyla başlar. Müteferrika bu izni Şeyhülislamın fetvasıyla yalnız din dışı yazıları yazma koşuluyla edinmiştir. Sadece din dışı yazıların yayınlanması, yazı dünyasını din dışında kalan bilim ve teknikle buluşturmuştur. Bu sayede Ulema dışında, farklı kitapların okunabileceği ayrı bir eğitim kurumunun temeli atıldı. Ulemanın karşısında bilimsel temellere dayanan eğitimiyle laikliğin ilk filizlendiği okullar askeri okullar oldu. Bu askeri okullar hem tanzimat döneminin hem de cumhuriyetin kurucu kadrolarını oluşturdu.[foot]Berkes, s.35 vd.[/foot]

    Berkes’e göre, İslam dini Hristiyanlıktan farklı olarak kilise dini değildir. Devlet dinidir. Şeriat günlük hayatı da düzenler. Kur’anın ve şeriat kurallarının günlük hayatı düzenlemediği noktalarda farklı fakihlerin kendi yorumlarıyla İslam doktrin ilkelerini uygulaması farklı uygulamaları da beraberinde getirmiştir. Osmanlı bu noktada İslami hukuk kurallarında yani fıkıhta birliği sağlayamadığı ölçüde çeşitli yozlaşmalara sebep olmuştur. Şeriat doğrudan uygulanacak olan devlet türünü işaret etmemiştir. Ancak hem şeriata hem de tarikat kurallarına tarihsel olarak en fazla uyum sağlayan otorite tipi karizmatik otorite olmuştur. Bunun nedeni her ne kadar Osmanlı’da otoritenin babadan oğula geçtiği için geleneksel otorite olarak sınıflandırılacağı düşünülse de halifelik döneminde halüakt seremonisi yapılarak halifenin doğaüstü yetkilerinin meşrulaştırılması (şeriat giysisi giydirme meselesi) bağı dinsel bir törenle verilmektedir. Bu nedenle geleneksel otorite bağı zayıflamış karizmatik otorite, padişahın kişiliğinde hilafet sıfatıyla kendini bulmuştur.[foot]Karizmatik otorite ve padişah ilişkisi için bkz: Berkes, s. 56., tartışmalar için bkz: Gürbüz Özdemir, “Weberyan Anlamda Türklerde Otorite Ve Meşruiyet İlişkisi, Akademik İncelemeler Dergisi, C:9, S:2, 2014, s.69-90. http://dergipark.ulabim.gov.tr/akademikincelemeler/article/viewFile/5000083222/5000077354.[/foot]

    Osmanlı’da Tanzimat döneminin en başından itibaren hem moderniteyle tanışma isteği ortaya konulmuş hem de şeriattan ve gelenek kurallarından tamamen kopulmadığı tebaaya gösterilmek istenmiştir. Bu ikilik Osmanlı Tanzimat döneminde modernitenin tam anlamıyla kök salmasına engel olurken şeriatın düzgün uygulanmaması halk kitlelerinde itirazlara neden olmuştur.

    Tanzimat Fermanı ilk bölümünde Kur’an hükümlerine ve şeriat kurallarına saygı göstermektedir. Ancak az önce bahsettiğimiz ikiliğe örnek teşkil edecek bir biçimde ikinci bölümde, şeriata ve yararlı yasalara uyulmaması nedeniyle devletin gücünü yitirdiğinden bahsedilmiştir.[foot]Bihterin Vural Dinçkol, 1982 Anayasası Çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi Kararlarında Laiklik, Kazancı Yayınları, İstanbul, 1992, s. 28.[/foot] Tüm bu ikiliğe rağmen Tazminat döneminde yetersiz de olsa başkaca laik unsurların hayata geçirilmesi için çalışılmış ancak başarılı olunamamıştır. Buna emsal olarak yargıdaki değişiklikler gösterilebilir. Şer’iye Mahkemelerinin kaldırılması ve Nizamiye Mahkemelerinin kurulması bunlara gösterilebilecek örneklerden bir kaçıdır[foot]Dinçkol, s.29.[/foot].

    Yukarıda bahsi geçenlere benzer bir biçimde 1876 tarihli Kanuni Esasi de laik bir devlet anlayışı getirmez. Keza, Osmanlı Devleti’nin tebaası içerisindeki Gayrimüslim çoğunluğa rağmen Osmanlı Devleti resmi dinini İslamiyet olarak kabul eder. Jön Türklerin de etkisiyle 1908 yılında Meşrutiyet ilan edilmiş, ardından 1909’da Kanuni Esasi’de değişiklikler yapılmıştır. Ancak yine de laikliğin tam anlamıyla yürürlüğe konulması mümkün olmamıştır.

    Kurtuluş Savaşı’nın, milli mücadele günlerinin ruhunu yansıtan 1921 Anayasası genel iradenin öncelikle emperyalist Anadolu işgalinden kurtulması için ilk evrede laikliği ivedi bir biçimde yerine getirilmesi gereken unsur olarak görmemiştir. Buna örnek olarak 5 Eylül 1920 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu gösterilebilir. Kanunun 1. maddesi ulusal egemenlik ilkesiyle bağdaş- mayacak bir şekilde meclisin amaçlarından biri olarak hilafet ve saltanatın kurtulmasını göster- miştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi ajandasında planladığı laiklik ilkesinin hayata geçmesi ise Meclisin 1 Kasım 1922’de kabul ettiği 308 numaralı “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Hukuku Hâkimiyet ve Hükümranının Mümessili Hakikisi Olduğuna Dair” adlı kararnameye kadar bekleyecektir. Bu tarihte Saltanat kaldırılmış Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ermiştir. Laikliğin hayata geçiril- mesi için gereken ikinci ve en önemli adım ise hiç kuşkusuz 3 Mart 1924’te hilafetin kaldırıl- masıdır. Bu aşamadan sonra jakoben bir devrimle laikliğin adım adım getirilmesi üç temel kanuna dayanmaktadır[foot]Tanör, s. 31 vd.[/foot].

    Laikliğin Pozitif Düzenlenişi

    Cumhuriyetin kurucu kadrolarının öncelediği laiklik ilkesi, aslında bir devrimin öncüsüdür. Devrim sayesinde sadece devlet ve din birbirinden ayrılmamış, hukuk bir bütün olarak değişmiş, Osmanlı tarihi boyunca “var olmayan” kadın toplumda yerini almıştır.

    Laikliğin sadece anayasada değil diğer kanunlarda da bulunması onun topluma zuhur edebilmesinin önünün açmıştır. Bu düzenlemelerle, Şeriatla düzenlenen kanunlar, aslında gelenek olan ve dinsel bir bağı olmasa bile dinsel kabul edilen kurumlar devlet hayatından çıkarılmıştır.

    “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” sadece Türkiye Cumhuriyeti dahilindeki vakıf, tekkeler ve zaviyelerin kapatılmasına neden olmamış aynı zamanda toplumsal hayatın dinamiklerini değiştirmiştir. “Şehlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla nüshacılık” gibi unsurların kanunen yasaklanmasıyla toplumsal hayatı düzenleyen, denetleyen ve şer’i hükümlerde olmayanları yorumlayarak dayatan her türlü hareket dışlanmıştır. Böylece keskin bir biçimde toplumsal hayatın ana unsurları değişmiş başka bir yaşam tarzı halkla tanıştırılmıştır. Batının seneler içerisinde devinerek getirdiği özgürlükçü unsurların temeli Türkiye coğrafyasında bu şekilde hayat bulmuştur.

    Ayferi Göze’ye göre laiklik sadece din devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek değildir. Ona göre laiklik: “Laiklik siyasal yapıda olduğu kadar, hukuki, sosyal, ekonomik yapıda, eğitim siste- minde, toplumun tüm kültürel, bilimsel dokusu içinde gelişen ilişkilerin din ve dini kurallarla bağlantısının kesilmiş olmasıdır”[foot]Ayferi Göze, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, BetaYayınları, İstanbul, 2015, s.389 vd.[/foot]. Cumhuriyetin kurucu kadroları da bu damardan yola çıkarak yine laiklik için temel kanunlardan biri olan Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla özel vakıflar eliyle açılan ya da şer’i hükümlere dayanarak kurulan tüm medrese ve mektepleri kapatmıştır. Bu sayede, Cumhuriyetin sonraki kuşakları dinsel temelli eğitimden tamamen beşeri hayata dayalı eğitimle buluşturulmuştur. Dini meseleler ve din alanında uzman din insanlarının yetişmesi için aynı kanunda İlahiyat Fakültesinin kurulacağı açıklanmıştır. Benzer ve önceki kanunu destekler bir biçimde 2596 sayılı “Bazı Kisvelerin Giyilmeyeceğine Dair Kanun”la hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaklanmıştır. 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanunla TBMM üyeleri ve memurlarına başlık olarak şapka giyilmesi zorunluluğu getirilmiştir.

    1961 Anayasası’nın bu konu hakkındaki çoğu hükmünü aynen alan 1982 Anayasası’nda ise laiklik Atatürk ilkelerinin bir parçası olarak sayılmasının yanı sıra cumhuriyet ve demokratik toplum düzeninin de önemli bir unsuru olarak görülmüştür. 1961 Anayasası’nın 2. maddesinde laiklik Cumhuriyet’in nitelikleri arasında sayılmıştır. Bununla birlikte 19. madde 1961 Anayasası’nın laikliğe yaklaşımına dair önemli ipuçları sunar. Burada ilk olarak laikliğin sadece devlet ve din işlerinin birbirlerinden ayrılması olarak görülmediği, aynı zamanda din, vicdan ve ibadet özgürlüğünü de kapsadığı anlaşılmaktadır[foot]Dinçkol, s. 39.[/foot]. 19. maddede, “Kamu düzenine veya genel ahlâka veya bu amaçlarla çıkarılan kanunlara aykırı olmayan ibadetler, dinî âyîn ve törenler serbesttir” ve “Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz” ifadeleri yer alır. 1973 yılında değişikliğe uğrayan maddenin son hükmü ise devletin laik karakterinin güçlü bir biçimde vurgulanışıdır:

    Kimse, Devletin sosyal, iktisadi, siyasî veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya şahsi çıkar veya nüfuz sağlama amacıyla, her ne suretle olursa olsun, dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu yasak dışına çıkan veya başkasını bu yolda kışkırtan gerçek ve tüzel kişiler hakkında, kanunun gösterdiği hükümler uygulanır ve siyasi partiler Anayasa Mahkemesince temelli kapatılır.

    1982 Anayasası ise yine 2. maddesiyle laikliği Cumhuriyetin temel bir niteliği olarak ele almış ve dördüncü madde ile de bir nitelik olarak laiklik ilkesinin değiştirilemeyeceğini güvence altına almıştır. 2. maddenin gerekçesinde laiklik esas olarak din, inanç ve ibadet özgürlüğü bağlamında yorumlanmıştır. Buradaki laiklik tanımında “Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir”[foot]Aktaran Dinçkol, s. 59[/foot] denmektedir. Fakat bu laikliğin aynı zamanda din-devlet ayrımı olarak anlaşılması noktasında bir kırılma yaratmaz. Laiklik ilkesi bir yandan devlet faaliyetlerinin din kurallarına dayandırılmasını önleyen diğer yandan din, vicdan ve ibadet özgürlüğünü güvence altına alan ilke olarak anayasada düzenlenmektedir.

    Görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin devrimci karakteri ve laiklik ilkesinin altını doldurmaya dair verdiği önem az önce Ayferi Göze’nin tanımında altı çizilenlerle uyuşmaktadır. Göze’nin tanımında vurgulanan laikliğin sadece siyasal yapıda değil ancak hukuki, sosyal, ekonomik yapıda ve eğitim sisteminde kendini göstermesi meselesi tam da budur. Eğitimin laikleştirilmesi, toplumsal hayatı düzenleyen kıyafetin değiştirilerek modern hayata uyarlanması siyasayla birlikte toplumsal yaşamın diğer unsurlarında da değişiklikler getirmiştir. 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla başlayıp, Medeni Kanunun kabulü ve ardından 1934‘de Anayasanın ilgili maddeleri değiştirilerek kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesine kadar uzanan kısa süreç aslında Batı’nın yüzyıllar içinde geçirdiği uygarlaşma sürecinin son derece hızlandırılmış bir kopyasıdır. Bu yüzdendir ki devrim hareketlerinin birçoğu gibi laiklik günümüze kadar tartışma konusu yapılmış ve halka yayılmadığı konusunda eleştiriler almıştır. 1961 ve 1982 Anayasalarındaki düzenlemeler ise devrimin mirası yanında demokratik toplum düzeninin gereklerini hukuksal bağlamıyla kağıt üzerinde de olsa laikliğe eklemlemeye çalışmıştır.

    Ancak geldiğimiz noktada laikliğin olmazsa olmaz ve geri dönülemez bir ilke olduğu ve ilerici niteliği nedeniyle tartışmasız kabul edilmesi gerektiği de başka bir gerçektir. Bu durum yazının en başında bahsettiğimiz Türkiye laikliğinin “sui generis” karakteriyle ilgilidir.

    Pozitif düzenleme bir kenara bırakılırsa, gündelik hayatta Türkiye’ye özgü laikliğin bu aşamadan sonra terkedilip terkedilmeyeceği savaşımsız kazandığı bu ilkenin toplumsal olarak karşılığının varlığı oranında görülecektir. Keza, düzenlemelerin kağıt üzerinde kaldığı, kanunların işlevsizleştiği hukuki öngörülebilirliğin ortadan kalktığı kimi durumlarda ilkelerin tutunumu yalnızca kitlelerin hayatın akışına verdiği cevaplarda, tepkilerde gizlidir.

    Türkiye’nin günümüz koşullarında laikliğin bu sui generis karakterini nasıl yorumladığını zaman gösterecektir.

  • İletişim

    [contact-form-7 id=”1847″ title=”İletişim”]