Blog

  • Hukuk ve Sanat: 60. Ölüm Yıldönümünde Brecht ve “Halkın Ekmeği”

    Geçtiğimiz ay Bertolt Brecht’in 60. ölüm yıldönümüydü. Bertolt Brecht (1898-1956) 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir şair, oyun yazarı ve kuramcı olarak ölümünden 60 yıl sonra da yazdıklarıyla güncelliğini korumakta, hukuk sistemine yönelik haklı eleştirileri bugün de geçerliliğini sürdürmektedir. Bugün Türkiye’deki mevcut hukuk sistemi, iktidarın tekelinde bir yap-boz tahtasına dönmüşken, yargının iktidar karşıtı muhalefeti susturmak için  “cezalandırma” yönündeki iradesi ortadayken, mevcut sistemin “adalet” dağıtmak gibi bir kaygısı olmadığı açıktır. İşte tam da bu nedenle, Brecht’in tüm gerçekçiliği ile sitemin çelişkilerini yansıtan, bunlar üzerine düşündüren ve değişim için umudu diri tutan eserlerine ihtiyacımız var. Geçtiğimiz ay Bertolt Brecht’in 60. ölüm yıldönümüydü. Bertolt Brecht (1898-1956) 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir şair, oyun yazarı ve kuramcı olarak ölümünden 60 yıl sonra da yazdıklarıyla güncelliğini korumakta, hukuk sistemine yönelik haklı eleştirileri bugün de geçerliliğini sürdürmektedir. Bugün Türkiye’deki mevcut hukuk sistemi, iktidarın tekelinde bir yap-boz tahtasına dönmüşken, yargının iktidar karşıtı muhalefeti susturmak için  “cezalandırma” yönündeki iradesi ortadayken, mevcut sistemin “adalet” dağıtmak gibi bir kaygısı olmadığı açıktır. İşte tam da bu nedenle, Brecht’in tüm gerçekçiliği ile sitemin çelişkilerini yansıtan, bunlar üzerine düşündüren ve değişim için umudu diri tutan eserlerine ihtiyacımız var.

    Nitekim, Türkiye’de Brecht’in seçilmiş şiirlerinden oluşan “Halkın Ekmeği” isimli şiir kitabının 1980 darbesinden sonra 1982 yılında yapılan baskısı mahkeme kararı ile toplatılmış ve kitabın çevirmenleri A. Kadir veA. Bezirci halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçundan yargılanmıştır.[foot]Beraat Kararı için bkz. Bertolt Brecht, “Halkın Ekmeği”, Evrensel Kültür Kitaplığı, 1997, Syf.101-106, Çevirenler A.Kadir A. Bezirci[/foot]  Yine bugün içinde olduğumuz OHAL rejiminde Brecht oyunlarının gösteriminin yasaklanması, Brecht’in eserlerindeki sistem eleştirisinin güncelliğini koruduğunu, yazarın dünden bugüne iktidarlar tarafından tehdit olarak görülmeye devam ettiğini göstermektedir.

    Brecht, eserlerini dünyayı değiştirmek için bir araç olarak görmüş ve yoksul halka dünyanın “kuru gerçekliğini” anlaşılır şekilde gösterebilmeyi ve onu bu dünyada yaşayabilmesi için eğitmeyi dert edinmiştir.  Zira, Brecht için önemli olan eserin ne kadar edebi olduğu değil, ne anlattığı ve neye hizmet ettiğidir. Benjamin bu ayrımı şöyle vurgulamıştır.

    Ne denirse densin bugün Brecht, yeteneklerini ne yönde kullanacağını kendine soran, ancak gerekliliğine inandığında kullanan, bu şart yerine gelmediğinde ise işi bırakan tek Alman yazarıdır. … Burada edebiyat, yazarın dünyayı değiştirme isteğinde olmayan, ılımlılıktan yana geçmiş duygularından bir şey beklemez artık. Bilir ki tek şansı, dünyayı değiştirmek denen karmaşık süreçte bir yan ürün olabilmektir.” [foot]Walter Benjamin, “Brecht’i Anlamak”, Metis Yayınları, 2007, syf. 58, Çevirenler Haluk Barışcan – Güven Işısağ [/foot]

    Brecht’in amacı halka gerçeği göstermenin yanı sıra, onu harekete geçirmek ve sahip olduğunu değiştirip dönüştürme gücünün farkına varmasına aracılık etmektir. Nitekim, Brecht, “Sosyalist Gerçekçilik ve Toplum” isimli eserinde bunu şöyle ifade etmiştir. “Gerçekçi yapıtları kavgacı yapıtlar diye tanımlamamız iyi olur. Bu yapıtlarda söz gerçeğe bırakılmıştır. Bu yapıtlar bir çelişkinin varlığını bildirirler ve onun sözcülüğünü yaparlar; bu çelişki, mevcut anlayışlara ve davranış biçimlerine karşı çıkacak yeni güçler içerir. Gerçekçiler, gerçek güçleri yadsıyanlara karşı çıkarlar.”[foot]Bertolt Brecht, Sosyalist Gerçekçilik ve Toplum, Günebakan Yay., 1976, syf. 220, Çevirenler Ahmet Cemal Kayhan Güven [/foot]

    Bertolt Brecht Halkın Ekmeği şiirinde, adaleti “ekmek” ile özdeşleştirmiştir. Brecht, adaleti ekmek ile somutlaştırırken elle tutulur, algılanabilir, kavranabilir hale getirmiştir. Çünkü, ezilenler/sömürülenler için yazmaktadır ve her şeyden önce okuru için anlaşılır olması gerekmektedir.

    Süreçlerin nedenlerini toplumun erişebileceği (etkide bulunabileceği) yerlere itmek, gerçekçi birtutumdur.”[foot]Brecht, Sosyalist Gerçekçilik ve Toplum, Günebakan Yay., 1976, syf 219, Çevirenler Ahmet Cemal-Kayhan Güven[/foot]

    Üretim araçlarına sahip olmayan ve ancak temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde para kazanan işçi sınıfı için “ekmek” birinci önceliktir. Adaletin önemini vurgulamak adına Brecht de “Bilin Halkın Ekmeğidir Adalet” diye başlar şiirine.

    Roman veya tiyatroda olduğu gibi uzun uzun çelişkilerin anlatılmasına imkan vermeyen bir edebi tür olarak şiirin ilk kıtasında Brecht çelişkiyi gözler önüne sermektedir.

    Bilin: Halkın ekmeğidir adalet. Bakarsınız bol olur bu ekmek, Bakarsınız kıt,
    Bakarsınız doyum olmaz tadına, Bakarsınız berbat. Azaldı mı ekmek, başlar açlık, Bozuldu mu tadı, başlarhoşnutsuzluk boy atmaya.

    İşçi sınıfı için tıpkı ekmek gibi adalet de yoktur, bozulmuştur. Bozulan ve gerçekte olmayan adalet hoşnut-suzluk, huzursuzluk sebebidir.İkinci kıtayla birlikte bozuk adalet üreten sisteme karşı isyan dakendini gösterir.

    Bozuk adalet yeter artık! Acemi ellerde yoğrulan, iyipişirilmemiş adalet yeter! Yeter katıksız, kara kabuklu adalet! Dura dura bayatlayan adalet yeter!

    Adalet yanlış ellerde üretilmektedir, aslında adalet dağıttığını söyleyenlerin “adalet” kaygısı yoktur. Yerleşik hukuk sistemi bayatlamış ve yozlaşmıştır. Oysa, işçi sınıfının emeğinin karşılığını alabilmesi için adalete gereksinimi vardır.  Üçüncü kıtayla birlikte, çözüme doğru giden yolu döşemeye başlar Brecht. Daha fazla “ekmek” için, emeğin hak ettiği karşılığını bulması için adalet şarttır.

    Bolsa insanın önünde ekmek,lezzetliyse, Gözler öbür yiyeceklereyumulsa da olur. Ama her şey bollaşmaz ki birdenbire… Bilirsiniz, nasıl bolluk doğururemek: Adaletin ekmeğiyle beslene beslene. 

    Elbette başta iş yerinde ve üretim sürecinde adalete gereksinim vardır. Ancak bununla sınırlı değildir adalet ihtiyacı. Günlük yaşamın içinde, toplumsal ilişkilerin genelinde de adalet hakim olmalıdır. Günde üç öğünden fazla gereksinim duyar insan adalete, yani “ekmek” ten de daha çok. Nitekim eğlencede dahi adaletin gerekliliğinden dem vurur Brecht.

    Ekmek her gün nasıl gerekliyse nasıl, Adalet de gerekli her gün, Hem o, günde birçok kez gerekli.

    Sabahtan akşama dek, iş yerinde, eğlencede, Hele çalışırken canla başla, Kederliyken, sevinçliyken, Halkın ihtiyacı var pişkin, bol ekmeğe, Günlük, has ekmeğine adaletin.

    Adaletin eğlencede dahi kendini gösteren günlük has ekmeği sadece hukuk sistemine değil, dönüşen bir toplum yapısına da işaret etmektedir. Son kısımla birlikte, çözüm yolunu sunmaktadır Brecht. Adaleti üretmesi gereken, sistemi değiştirmesi/dönüştürmesi gereken halkın kendisidir.

    Madem adaletin ekmeği bu kadar önemli, Onu kim pişirmeli, dostlar, söyleyin?
    Öteki ekmeği kim pişiren?
    Adaletin ekmeğini de Kendisi pişirmeli halkın, Gündelik ekmek gibi.
    Bol, pişkin, verimli.

    Brecht Me-ti isimli eserinde de, Marx ile özdeşleştirdiği karakteri Ka-Meh’ten yola çıkarak adalet üzerine düşüncelerini dile getirir. Hukuku yaratanın adalet olmadığını, toplumun birbiriyle çelişen gereksinimlerini karşıla-mak zorunda olan hukuk sisteminin kendi içinde çelişkili olduğunu ifade eder. Brecht’in de işaret ettiği gibi, mevcut hukuk sistemi, düzeni ve iktidarı korumaya hizmet ederken ezilenlerin baskılanmasına aracılık eder. İktidarın ve ezilenlerin çıkarları çatışmaya devam ettikçe, mevcut sistemden ezilenlere adalet dağıtmasını beklemek mümkün değildir. Mümkün olan sistemi değiştirme gücünün elimizde olduğu umudunu her daim diri tutmaktır.

  • Öğrenci Gözünden: Hukuk Eğitimi Üzerine Söyleşi (06.09.2016)

    Üniversitelerde yeni dönem başladı. Bu dönemin başında, KHK’lar ile memleket şekillendirilirken, kimi ilerici hocalarımız Gülen cemaati operasyonu adı altında kamu görevinden çıkarılırken, hukuku ve hukuk eğitimini Yrd. Doç. Dr. Gökçe Çataloluk ile konuştuk.

    Hocam röportaja bütünsel bir açıdan başlayalım, ilk olarak hukukun bize ne ifade ettiğini kısaca anlatabilir misiniz? Bir başka deyişle hukuk sistemi nedir ve hukuk insanlarının bu düzen içinde nasıl bir işlevi vardır?

    G. Çataloluk: Hukuk derken insan davranışlarını düzenlemek için akıl edilmiş bir sistemden bahsediyoruz. Hukukçular şöyle şeyler söylüyorlar; ‘hukuk düzen sağlar, uyuşmazlıkları çözer; işlevi budur’. Bu sadece, hukukun kendini anlatış şeklidir. Ama biz Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın girişinden biliyoruz ki insanları kendileri hakkında anlattıkları şey ile tanımlayamayız, neden hukuk sisteminin kendisi hakkında anlattığı şeyi doğru kabul edelim? Onun nasıl işlev gördüğünü bizim sonuçlardan yola çıkarak yorumlamanız gerekiyor. Hukukçu yanıma soracak olursanız daha teknik bir tanım elverişli olur. Hukuk, bizim hayata ilişkin normatif beklentilerimizi belli bir istikrara sokar. Bir tramvayın saat kaçla kaç arasında işleyeceğini, bir suç işlendiğinde bunun karşılığında ne olacağını bize söyleyen kitaplar vardır ortada ve belli bir istikrarda uygulanırlar. Hukuka özgü olan belli bir istikrarı sağlamak, bu da örgütlü gücü ve kurumsallaşmasıyla yapılabiliyor.

    Teknikten uzaklaşıp toplumsal zeminde anlamaya çalışırsak galiba, Althusser’u anmakta fayda var: hukuk devletin hem baskı aygıtıdır hem de ideolojik aygıtlarından biri. Bu en basit haliyle şöyle bir şey; hukuku sürekli ceza hukukunda olduğu gibi elinde sopayla görmüyoruz. Siyasi iktidarın sahibi her kimse onun, kendi iktidarı dâhilinde yaşayan toplum kesitlerinin bu yaşayışını ve buradan kaynaklanan bilinç durumlarını biçimlendirmek için kullandığı bir araç aynı zamanda hukuk. Bir arada yaşayışın akli düzenleyicisi olarak (en başta öznesini kurgulayarak elbette) bu ideolojik biçimlendirme için çok elverişli hukuk sistemi. İlişkiselliği ise kabaca şöyle tarif edebiliriz: Egemen sınıfların ne türden ihtiyaçları varsa siyaset zemininde bunlar konuşuluyor, hukuk da bu ihtiyaçlara göre biçimleniyor. Hukukun düzen sağlama edimi, son ama en son tahlilde içerisinde bulunduğumuz ekonomik düzenin kısıtları dahilinde ve onun için anlam taşır.

    Hukukçulara gelirsek… Yargıçlar, savcılar, avukatlar var, mesleği icra edenler; bürokrasi kademelerindeki hukukçular -her kurumun içinde bir hukukçu kadrosu var- ve bizim gibi hukuk bilgisini ürettiği iddiasında, akademide bulunan insanlar var. Hukuk öğrencileri de dahil edilebilir bu son gruba, çünkü teoride en azından, bilginin kolektif olarak üretildiğini var sayıyoruz biz. Aktörlerin ben çok büyük belirleyiciler olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Çünkü sistem açısından aktörler değiştirilebilir parçalardır. Sistemin bir parçası olarak işlev görüyor, evet, haydi sosyoloji diliyle hukuk aktörleri diyelim ama kişilikleriyle sisteme müdahale etme ihtimalleri epey zayıf… İyi hakimler elbette iyi kararlar çıkartır ama sayıca bir genellik arz etmedikleri sürece sistemin onları absorbe edecek gücü vardır. Yahut bir fakülteden iyi mezunlar almak, yekunda sistemin düzelmesine çok minimal bir katkı sunacaktır. Sistemik bakmakta, ilişkisel düşünmekte fayda var.

    Liberal, kapitalist devlet açısından oldukça önemli bir statüde bulunan hukukçular, eğitim açısından da belirlenmiş bir politikayla mı yetiştiriliyor? Eğer öyle ise, bu fark nereden kaynaklanıyor, bunun gibi başka meslekler de sizce var mı?

    G. Çataloluk: Belli bir olumsallık düzeyi ver, entropi* yüzünden ama hiçbir şey kendiliğinden, keyfi olarak gelişmiyor toplumsal tarihte… Bu masa etrafında toplanmamız, böyle bir düşünce yapısının eseri anladığım kadarıyla zaten. Hukuk eğitimi hem hukuk hem de eğitim doğrudan ideolojik belirleyiciler olduğundan iki kat önemli. Şöyle: Hukuk sistemi, egemenin ihtiyaçlarını görürken elbette ki bu işi doğru yapacak insanlarla çalışmak ister. Aktör bazında değil, sistemin işlerliğini sekteye uğratmayacak iletişimlerin üretilmesini ve böylelikle devamlılığı sağlayabilmek bakımından. Biliyorsunuz hukuk eğitimde en çok vurgulanan kavramların başında genellik ve süreklilik gelir. Bununla da paralel olarak -ama bu nedenle değil elbette- hukuk eğitiminin seçkin bir öğrenci kitlesi vardır. Antik dönemde olsun, XII. yüzyılda Bologna’da başlayan klasik dönemde olsun, Prusya modelinde olsun, böyledir. Bugün de -ülkemizdeki çarpık kurumsallaşmadan kaynaklanan obeziteyi göz ardı edebilirsek- yahut gelişmiş ülkelerde diyeyim, böyledir. Netice olarak yasa uygulayıcıları yetiştiriyoruz. Sistem hem ideolojik belirlenimi yaratan kurgulayıcıları ortaya çıkartıyor, hem de rızayı üretebilecek kadar güçlü figürler olmasını istiyor yetiştirdiği elemanların. Üniversitedeki hukuk eğitimin -özellikle diğer bütün sistemler değişirken, toplum bilimlerine ilişkin yaklaşımlar değişirken- büyük oranda aynı kalmasının sebeplerinden biri de budur. Hukuk düşüncesi, hukuk öznesi olarak “ben” ve “benim şeyim” arasındaki mesafede başlar. Bu nedenle kapitalizmin bu aşamasında dahi, Institutiones’ten gelen, ’şeyler, eşyalar ve davalar’ üçlü kurgusu hala bizim işimizi görüyor. Aynı nedenle de hukuk eğitimi çok kolay değişen bir şey değil. Ama öte yandan diğer meslekler de böyle bir belirlenime yabancı sayılmaz. Sadece mesafe arttıkça görünürlük azalıyor. Tıbbı düşünün… Aslında, bünyesinde yapılan bilimsel araştırmalardan tutun kamu hastanelerinin özelleştirilmesinden hekimin rolüne kadar, baştan aşağı politik bir alan…Ama ilk bakışta anlaşılmıyor. Üst yapısal olan her şeyin birbiri ile ilişkisi vardır.

    Hukukçu olmak isterken bir metaya dönüşmeden söz edebilir miyiz?

    Evet, biz iş gücü üretiminden bahsediyoruz aslında. Siz hukuk alanındaki iş gücü potansiyeline sahipsiniz, biz de sizi işlemeye dönüştürmeye ve yeterli hale getirmeye çalışıyoruz; süreç böyle işliyor. Demin dediğim gibi, Türkiye’ye özgü bir takım özellikler var. Üniversitenin sıradan bir pazar olarak düşünülmesi ve bir bilim politikamız olmaması nedeniyle, çok sayıda hukuk fakültesi ve çok sayıda hukuk öğrencisinden bahsediyoruz. Aslında mekanik olarak baktığımızda, kapitalizmin de kaldırabileceği bir şey değil bu yoğunluk. Evet, işgücünün niteliksizleşmesi dolayısıyla ucuzlaması piyasa açısından iyidir ama hukukçu derken yaptığınız vurguyu, sistemin en kötü işleyişinde bile bundan fazlasını gereksindiği anlamında okuyorum ben. Bu durumda görünen o ki, üniversiteye gelirken elenmesi gereken öğrencilerin (bunu olumlayarak değil, sistem gerekleri bakımından somut olarak söylüyorum) çıkışta elenmesi söz konusu olacak. Bu nedenle de avukatlık sınavından söz ediyorlar. Yanlış politikalar neticesinde şişmiş olan sistem, kendini yenileyebilmek için en zayıf halkaya, yani öğrenciye saldırıyor. Velhasıl evet, zaten bir metanın meydana getirilmesinden söz ediyoruz teknik olarak ama sizin kastettiğiniz anlamıyla, bir metafor olarak metalaşma da söz konusu.

    Hukuk eğitiminde eskilerin bahsettiği gibi çok ağır ve yoğun bir süreç yaşanıyordu. Üniversitelerde aynı anabilim dalında farklı kürsüler oluyor ve farklı görüşler bu kürsülerde dile getiriliyordu. Şimdi ise ders saatleri azaltıldı, derslerin çoğu seçmeli ders olarak belirlendi. Kürsü değil, şu anda anabilim dalında ikinci bir profesörü olmayan üniversiteler var. Hukuk fakültesi açmak o kadar kolay ki, ülkede son zamanlarda kapatılan üniversiteleri çıkarmak gerekecektir ama 70’i aşkın hukuk fakültesi mevcut. Hukuk eğitimindeki bu dönüşümü neye bağlıyorsunuz, nasıl değerlendiriyorsunuz?

    G. Çataloluk: Burada şöyle sorabiliriz; böyle bir ortamda bilim üretilebilir mi? İkinci bir profesörü olmayan bir kürsü, ikinci bir görüşü olmayan bir kürsü demektir. Çoğu devlet üniversitesinde, özel üniversitelerin rekabetçi yapısından kaynaklanan bir şekilde, öğretim üyesi erimesi oldu; bu da -bırakın farklı görüşleri- bazı üniversitelerde kürsü kuracak hoca bulmayı zorlaştırdı. Halbuki biz hukuk yorumlar üzerinde işleyen bir sistemdir derken sadece yargıcın yaptığı yorum ya da yasama organının yaptığı yorumu değil, aynı zamanda doktriner yorumu da kastederiz. Bilimsel denilen yorum türünün ortaya çıkması ve hukukun akademik açıdan ilerlemesi için karşıt görüşlere ihtiyaç duyulur.

    Bir de elbette, işin çalışma atmosferine ilişkin yönü var. Bologna kaynaklı, performansa dayalı sistem aynı zamanda alacağı elemanları da belirliyor. Bu şu demek; YÖK’ten gelen belli kriterler uyarınca listeler yapıp, çoğu kez tanımadığımız insanları sınava alarak, objektif bir öğretim elemanı alım süreci işletiyoruz biz. Fakat YÖK’ün kriterleri temelde mezuniyet ortalamasına, ALES’e ve yabancı dil bilgisine dayalı. Bunlar ise bırakın birikim ve ilgiyi, çoklu anlamıyla zekayı bile ölçemiyor maalesef. Sadece okul başarısı yüksek ve çalışkan kişiler giriyor artık mesleğe. İlginçlik kaldırmıyor, oto didakt insanları istemiyor akademi… Doğal olarak öğretim elemanı ortalaması da kariyer odaklı bir hale geldi. Şunu söylemiyorum, üniversite öğretim üyesi olmak her zaman bir kariyer meselesidir. Türkiye’de de Cumhuriyetin kuruluşundan beri üst sınıftan insanların rağbet ettiği bir alandır, zira – işin tarihsel zemini bir yana- açıkçası maaşları düşüktür. Ama bugünkü fakülte enflasyonu ve rekabet ortamının, sermayenin el değiştirmesi ve neo – liberal baskıyla beraber tuhaf bir görünüme yol açtığını söyleyebiliriz: Evet, “monşerler” gitti ve yerine Anadolu’dan “milli” bir akademisyen dalgası geldi, bu işin bir yönü ama asıl bir bankaya dahi koysanız aynı tempo ve başarıyla çalışabilecek öğretim elemanlarımız oldu. Performans sistemi, yani ödül-cezaya dayalı akademik düzen, bu yeni çalışanların çok kolay adapte olabildikleri bir sistem. Sadece kendisinden bekleneni zamanında ve tastamam yerine getirmeye şartlı yeni akademisyen kuşağı bence bu anlamıyla, on sene sonrasının bilimsel rezervi için büyük bir felakettir.

    Hukuk eğitimine özgü olarak benim asıl büyük kaygım, eğitim hafiflerken ve demin bahsettiğimiz niceliksel yapısal problemler devam ederken bir yandan da teorik zeminin kayması. Yani, hukukun bir aygıt oluşuna ilişkin deminki değiniler, onun beraberinde değerlendirilmesi gereken ilişkilerle toplumsal hayatımızda taşıdığı önemli rolü gölgelememeli. Teori olmadan fakülte eğitimi veremezsiniz, bunlar meslek kazandırma kursu değildir. Kastım, hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, siyaset tarihi gibi dersler değil. Daha ziyade, pozitif hukuk derslerinde teorik zeminin yetkin bir biçimde aktarılmaması sorun teşkil ediyor. Avrupa tarihi anlatmadan, düşünce tarihine değinmeden ceza hukuku anlatamazsınız. Anlatırsanız, öğrencide hukukun toplumsallığına ilişkin nosyon gelişmez ve yargıyı da steril bir mesleki mesele olarak algılar.

    Müfredatın çoğu aslında Bologna süreci ile birlikte değişti. Bu kapsamda, değişim programlarında öğrencilere cazip geliyor. Erasmus ve benzeri programlar gibi. Bu konudaki düşünceleriniz nedir?

    G. Çataloluk: Öğrencinin dolaşması gerektiği, farklı kültürler tanıması gerektiği doğru… Antik Yunandan, Sofistlerden beri bildiğimiz bir eğitim zeminidir bu. İbn Haldun’u düşünün; Tunus’tan çıkıp bütün Akdeniz havzasını geziyor. Sosyolojinin “uzak habercisi” olduğunu söylediğimiz bir insan. O bakımdan çok önemli öğrencinin gitmesi. Özellikle hukuk öğrencisinin gitmesi gerekir bence, bizim gibi Resepsiyon sonrası ülkelerde. Ama Erasmus’un asıl görünmeyen tarafı; Bologna sürecinin başarmak istediği şey ile bağlantısıdır: İşgücü çıktısını öngörülebilir hale getirmek, daha kaba söyleyeyim, öğrencileri birbirine benzer hale getirmek. Erasmus yoluyla Fransa’ya giden bir Alman benzer ders içeriklerini aynı ağırlıkla almış demektir (AKTS hesaplarını bilirsiniz), yani Fransa’da herhangi bir Renault fabrikasında CEO olarak işe alınabilir. İşe alım departmanı da ondan ne bekleyeceğini bilir. Velhasıl, hiçbir şey görünen kadar değilse, Erasmus da bizim eğlenmemiz, gülmemiz, kültürel faaliyetlerde bulunmamız için geliştirilen bir şey değil.

    Bir de tabii bir tür öğrenci turizmi söz konusu. Kulüpleri var, siz daha iyi bilirsiniz, Erasmus partileri yapılıyor. Bu kötü bir şey değil, gidilen ülkenin kültürel metalaşması, oryantalizmle ilgili konuşacak durumda değilim. Yalnız, bunun bir versiyon üstünü söyleyeyim size: bizim kongrelerimiz. Kongreler de akademik turizmdir. Kongre alanı neresidir, ne gibi turistik faaliyetlerde bulunanacağız, akşam yemekleri dahil mi, eşli mi geliyoruz, eşsiz mi geliyoruz bunlar konuşulur. Birer işaret olarak okumak lazım bunları, komplo teorisi gözlüğüyle değil. Aslında neo-liberal zihniyetin akademiyi külliyen dönüştürmesinden söz ediyoruz. Öğrencisinden hocasına, bilim yapma alanından bilimsel etkileşimlerine kadar.

    Peki, tüm bu dönüşüm içinde, kendilerini geliştirmek; hukuku anlamak, kavramak ve burada da bir mücadele alanı oluşturmak isteyen hukuk öğrencilerine ne tavsiye edersiniz hocam? Öğrenciler kendilerini nasıl geliştirmeliler?

    G. Çataloluk: Kendini geliştirmek, bildung, çok akademiyle bağlantılı değil. Hatta bağımsız entelektüeller daha özgündür genellikle. Bir de işin o kısmında ben, Hermann Hesse’ye inanırım. Herkes, içindeki yolu takip etmeli, kendi öğretmeni olmalı. Ama dışsal anlamda, kolektif bir gelişmeden söz ediyorsanız, praxis mühim. Hukuk özelinde, bugün burada konuştuklarımızın hülasası, hukukun kamusallığının yitmiş olmasıdır. Hukukun kamusallığından kasıt şudur; evet hukuk bir ideolojik aygıttır, egemenliğin muhafazasına yarar ama aynı zamanda hem siyasi iktidarla mücadelede çok makbul bir araçtır hem de bugün içinde bulunduğumuz gibi burjuva hukuk devletinin temel ilkelerinden geriye gidiş yaşanan dönemlerde savunulacak bir mevzidir. Soracak olursanız mesela HES’ler konusunda çalışacak avukatlara ihtiyacımız var. Soma’da hala ailelerin davalarını takip eden avukatlar var, onlar gibi avukatlara ihtiyacımız var. Laik eğitimle ilgili olarak – kamu okulları kapanıyor, imam hatiplere dönüştürülüyor, bu konuyu takip edebilecek avukatlara ihtiyacımız var. Yeni çıkarılan yasaları, mesela özelleştirmeye ilişkin olanları takip edip bunların iptalini ısrarla talep ve takip edecek Mümtaz Hoca benzeri hukuk işçilerine ihtiyacımız var. Kamusallık algısının yeniden kazanılması, kukumav kuşu gibi fikir üretip sosyal medyada gevezelik yapmakla olmaz, bir örgütlenme işidir. Öğrenci kulüpleri, dernekler, siyasi partiler içinde bir araya gelmek gerekir. Öğrencilik yapan öğrenci zihniyetini kırmak gerekir, öğrencilik bir meslek değil çünkü. Üniversitelerin siyaset yapılan yerler olduğunu sürekli hatırlatmak gerekir. Ama bunu da tek başınıza yapamazsınız, hocalarınızı zorlamak zorundasınız çünkü üniversite çok bileşenli üniversal bir yapıdır; siz lokomotifsiniz. Bir de barış imzası meselesinde gördünüz, üniversite çalışanlarının manevra alanı daha dar. Cumhuriyet tarihinin en büyük tasfiyesi yapılıyor üniversitelerde, bir hukuk fakültesi çıkıp da “Ne yapıyorsunuz?” demedi. Burada tek umut belki de sizde. Siyaseti bırakırsanız, hem üniversiteleri boşa düşürürsünüz hem yeniden bilimselleşmeye ilişkin umudumuzu. Kamusallık algısını yeniden üretemezseniz, yani halkın hukuka ihtiyacı olduğu düşüncesini kaybederseniz, tamamen kaybettik demektir.

    Söyleşi için teşekkür ederiz Hocam.

  • Bir Siyasetçi-Polis-Esnaf Cinayeti: Ali İsmail Korkmaz Davası

    31 Mayıs 2013’te İstanbul Gezi Parkı’nda ağaçların kesilmesine tepki olarak başlayan çevreci direnişin, iktidarın otoriter uygulamalarına karşı isyana döndüğü günlerdi… Başta Taksim, Kızılay, Gündoğdu gibi birçok önemli meydandan “Faşizme karşı omuz omuza”, “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganları yükseliyordu. İktidar yetkililerinden barışçıl gösterileri şiddetle bastırma talimatı alan polis, acımasızca halkı gaza boğuyor, TOMA’larla su sıkıyor, yakaladığını copluyordu. Gözaltı sayısı her saniye artarken, emniyetin nezarethanelerinde yer kalmamıştı. Buna karşılık meydanlardaki eylemci sayısı her saat artıyordu.

    1 Haziran’da polis silah kullanmaya başlayacaktı. İlk düşen Ethem Sarısülük oldu. Kızılay Meydanı’nda 1 Haziran akşamı polis Ahmet Şahbaz’ın silahından çıkan kurşunla ağır yaralanan Sarısülük, kaldırıldığı hastanede yaşam savaşı veriyordu. 1 Haziran’ı 2’sine bağlayan gece de İstanbul’da Mehmet Ayvalıtaş hayatını kaybetti.

    Esnaf yakaladı, polis dövdü

    2 Haziran akşamı Eskişehir’deki Gezi eylemlerine katılan Anadolu Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümü 1. sınıf öğrencisi Ali İsmail Korkmaz, arkadaşı ile Yunus Emre Caddesi üzerindeki polis müdahalesinden kaçarak Kurtuluş Mahallesi’ndeki Sanayi Sokak’a geldi. Sokak başları eli sopalı polislerce kesilmişti. Polisin sopalarından kurtulmayı başaran Ali İsmail, aşağı doğru koşarken polisin çağrısı üzerine “esnaf” tarafından yolu kesildi ve bir çelme ile yere düşürüldü. O esnaflar Harman Ekmek Fırını sahibi İsmail Koyuncu ile Muhammet Vatansever, Ramazan Koyuncu ve Ebubekir Harlar’dan başkası değildi. Bir duvar dibinde sıkıştırılan Korkmaz, olay yerine gelen polislerin de katılımıyla darp edildi. Bir süre sonra Ali İsmail, kaldırımda kendine gelmeye çalışırken tekrar olay yerine dönen terörle mücadele polisi Mevlüt Saldoğan’ın saldırısına uğradı. Soldağan, oturur vaziyetteki Korkmaz’ın başına tekme ile vurdu. Bir anda başı arkaya düşen ve kaldırıma çarpan Korkmaz, yere yığıldı. Uzun süre kendine gelmeye çalışan Ali İsmail, yerinden kalktı ve evine döndü…

    Vali: Arkadaşları dövmüştür

    Ertesi günü başındaki ağrılar nedeniyle Yunus Emre Devlet Hastanesi’ne giden Ali İsmail, çekilen tomografinin ardından beyin cerrahisi yerine, ortopedi servisine yönlendirildi, daha sonra da evine gönderildi. Odun Pazarı Polis Merkezi’ne giden Korkmaz, başından geçenleri anlattı. Evine döndüğünde konuşma güçlüğü çeken Korkmaz, tekrar hastaneye gittiğinde beyin kanaması teşhisi konuldu ve ameliyata alındı. Komaya giren Ali İsmail, 10 Temmuz günü 19 yaşında hayata veda etti. Ölüm haberi üzerine CNN Türk canlı yayınına çıkan Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna, Ali İsmail’i polisin öldürmediğini iddia ederek, “Kendi arkadaşlarına bile zarar verip ‘polis yaptı’ süsüne büründürmeye çalışıyorlar” diyerek polisleri aklamaya çalışacaktı.

    Görüntüler silindi

    Ali İsmail Korkmaz cinayetinin çözülmesi için başlatılan soruşturmada, polisin nasıl delil kararttığı ayrıntılarıyla gün yüzüne çıktı. Ali İsmail’in dövüldüğü sokağa bakan Beşik Otel’in kamera kayıtlarının en kritik anları yoktu. Otel sahibi, bunu şalterin kapalı olmasına bağladı. Ancak, en son alınan kayıtta otele gelen polislerin varlığı, kamerayı bu polislerin kapattığını ortaya koydu.

    Harman Ekmek Fırınının görüntüleri de polislerce silinmişti. Bilgisayar hard diskleri, görüntülerin geri getirilmesi amacıyla Eskişehir Üniversitesi’nde görevli bilirkişiler Serkan Uğurlu’ya verildi. Ancak Uğurlu, kurtarması gereken görüntüleri iki kez sildi. Bu durum Jandarma Kriminal tarafından tespit edildi ve görüntüler geri getirildiğinde Ali İsmail’in nasıl katledildiği tüm ayrıntılarıyla ortaya serildi.

    Kasten öldürmeden dava açıldı

    Görüntüler üzerinden şüpheliler tek tek tespit edildi. Eskişehir Cumhuriyet Savcısı Hakan Ali Erkan tarafından hazırlanan 21 sayfalık iddianamede, tutuklu polis memuru Mevlüt Saldoğan, fırın sahibi İsmail Koyuncu, akrabaları Ramazan Koyuncu ve Muhammet Vatansever ile pidecide çalışan Ebubekir Harlar ile tutuksuz polis memurları Şaban Gökpunar, Hüseyin Engin ve Yalçın Akbulut sanık olarak yer aldı. Sanıklar hakkında kasten adam öldürme suçundan müebbet hapis cezası istendi.

    Dava Eskişehir’den kaçırıldı

    Dava normal olarak Eskişehir’de başlayacaktı. Ancak devreye valiliğin girmesi üzerine dava dosyası “güvenlik gerekçesiyle” Kayseri’ye taşındı. Bu yöntem, diğer Gezi cinayetleri davalarında da uygulanan bir taktikti. Ethem Sarısülük davası Aksaray’a, Abdullah Cömert davası benzer şekilde Balıkesir’e kaçırıldı. Tanıklar ise nedense Eskişehir’de dinlendi.

    Validen gazeteciye tehdit

    Davanın il dışında görülmesine ilişkin Eskişehir Valiliği’nin görüşünü haberleştiren gazeteci İsmail Saymaz’a mail gönderen Vali Güngör Azim Tuna, “Oğlum İsmail, yine rahat durmuyorsun” diyerek, Korkmaz cinayetinin aydınlığa kavuşturulmasında önemli rolü olan Saymaz’a hakaretlerde bulundu.

    Sanık: Emri ben verdim diyenler nerede?

    Davanın ilk duruşması Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Tutuklu sanık Mevlüt Saldoğan, savunmasında görüntülerdeki kişinin ısrarla Ali İsmail olmadığını iddia etti. 72 saat hiç dinlenmeden görev yaptıklarını savunan Saldoğan’ın “Biz buradaysak emri ben verdim diyen dönemin Başbakanı da nerede” demesi dikkat çekti.

    Her zamanki gibi: İyi hal indirimi

    21 Ocak 2015’te sona eren yargılamada sanıkların eylemini kasten öldürme değil, Türk Ceza Yasası’nın 87/4 maddesi kapsamında kasten yaralama sonucu ölüme sebebiyet vermek suçu olduğuna hükmetti. Ali İsmail’e son tekmeyi atan Mevlüt Saldoğan, “kasten yaralama sonucu ölüme sebebiyet vermek” suçundan 13 yıl hapse mahkum edildi. İyi hal uygulayan mahkeme, cezayı 10 yıl 10 aya indirdi. Polis Yalçın Akbulut da 10 yıl ceza aldı ve duruşma günü tutuklandı. Tutuklu sanıklar İsmail Koyuncu, Ramazan Koyuncu ve Muhammet Vatansever de aynı suçtan 6 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ancak mahkeme, kararla birlikte 3 sivil sanığı tahliye etti. Ebubekir Harlar ise 3 yıl 4 ay hapis cezası aldı. Polisler Şaban Gökpınar ve Hüseyin Engin ise beraat etti.

    Öldürmeden değil yaralamadan ceza

    Mahkeme, gerekçeli kararında sanıkların kasıtlarının Korkmaz’ı yaralamaya yönelik olduğu, ancak kasten yaralama sonucu gelişen beyin kanaması sonucu vefat ettiğini savundu. Oysa Saldoğan’ın hedef alarak Ali İsmail’in başına attığı tekmenin öldürücü nitelikte olduğu açıktı. Mahkeme, olayda haksız tahrik olmadığına da hükmetti.

    Saldoğan’ın avukatı karara itiraz edince Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nde duruşmalı temyiz incelemesi yapıldı. Saldoğan’ın avukatı Mutlu Karayılan, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “emri ben verdim” dediğine dikkati çekerek, “Ama ne hikmetse görevi verenler değil sadece görevi alan, müvekkil konu mankeni olarak bu suçu işlediği yönünde algı oluşturulmuştur. Yargılamanın selameti açısından eğer yargılama olacaksa bahsettiğiniz kişiler de dahil edilmelidir” görüşünde ısrar etti. Yargıtay, son duruşmada savunma hakkının kısıtlandığı gerekçesiyle kararı usul yönünden bozdu. 18 Nisan 2016’daki duruşmada usul eksikliklerini gideren mahkeme, kararını değiştirmedi.

    Görüntüleri silen beraat eden polisti

    Beraat eden polis Engin’e Beşik Otel’deki görüntüleri sildiği gerekçesiyle ayrı bir dava açıldı. Bu dava ile bilirkişi Uğurlu hakkındaki davalar halen Eskişehir’de devam ediyor. Ali İsmail’i tedavi için geldiği hastanede beyin kanamasını tespit edemeyen ve kas gevşetici yazarak geri gönderen doktor Hasan Gülcü hakkında ise savcılık takipsizlik kararı verdi.

    Ali İsmail Korkmaz davası; valisinden, polisine, doktorundan, bilirkişisine kadar sistemli olarak delillerin karartılmaya çalışıldığı bir yargılama süreci içinde sonuçlandı.

    Aradan 3 yıl geçti. Ali İsmail’in katledilmesiyle ilgili sadece polisler ve siviller yargılandı. Ancak ne “Polise emri ben verdim. İşgal kuvvetlerini mi izleyecektik”, “Esnaf gerektiğinde polistir, askerdir, hakimdir” diyen dönemin Başbakanı, ne İçişleri Bakanı, ne de “Ali İsmail’i arkadaşları öldürmüştür” diyen Eskişehir Valisi yargılandı. Ali İsmail bugün yaşasaydı, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nden mezun olacaktı ve belki öğrenmen olarak atanacak ve öğrencilerine ders vermeye hazırlanacaktı.

    Ancak geride yarım kalan bir hayat ve eksik bir dava kaldı…

     

  • İş İlişkisi Kapsamında 6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu

    Teknolojinin ilerlemesi ve bilgi akışının kolaylaşması ile birlikte, kimliği belirli veya belirlenebilen bir kişiye ilişkin her türlü bilgi olarak ifade edilen ve kişilik hakkı niteliğinde olan kişisel verilerin korunması gittikçe daha çok önem kazanmaktadır. Nitekim kişisel verilerin işlenmesinin önüne geçilemez ve kötüye kullanılmaya müsait bir niteliğe bürünmesi, kişisel verileri işleyen kişiler ile veri sahipleri arasındaki menfaat dengesini bozarak veri sahiplerinin maddi ve manevi açıdan zarar görmesine sebep olduğundan, işlemenin yasal düzenlemeler ve işlevsel yöntemlerle hukuka uygun olmasının sağlanmasını gerektirmektedir. Bu kapsamda kişisel verilerin korunması meselesi, Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Serbest Dolaşımı Bağlamında Bireylerin Korunmasına İlişkin 24 Ekim 1995 Tarihli ve 95/46/EC Sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konseyi Yönergesi (“Yönerge”), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün İşçilerin Kişisel Verilerinin Korunması Hakkında Uygulama Kodu, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD)’nün Özel Yaşamın Gizliliğinin ve Sınır Ötesi Kişisel Veri Dolaşımının Korunmasına İlişkin Rehber İlkeleri, Avrupa Konseyi Tavsiye Kararları, Avrupa Konseyi’nin 108 sayılı Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunmasına İlişkin Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İlkeleri gibi birçok uluslararası ve ayrıca ulusal düzenlemeye konu edilmiştir.

    Kişisel verilerin işlenmesi hayatın her alanında olduğu gibi, iş ilişkisinde de sıkça rastlanan bir olgu haline gelmiş olup, iş ilişkisi kişisel verilerin ihlalinin en çok meydana geldiği alanlardan birini oluşturmaktadır. Zira işverene hem hukuki, hem de ekonomik açıdan bağımlılık unsurunun ağır bastığı, kendine özgü niteliklere sahip ve işçinin korunmasının esas olduğu iş ilişkisinde işçinin, kişisel verilerinin işveren tarafından hukuka aykırı şekilde işlenmesine karşı da korunması gerektiği açıktır. Bu bağlamda işçinin kişisel verileri ile işverenin yönetim hakkı, eşit davranma yükümlülüğü ve koruma ve gözetme yükümlülüğü arasında iş ilişkisi boyunca sürekli bir etkileşim söz konusu olup işverenin yönetim hakkını, işçinin kişilik hakkı içinde yer alan kişisel verilerini hukuka aykırı olarak işlemek için kullanamaz. Dolayısıyla iş ilişkisindeki bağımlılık unsuru işçiye ait kişisel verilerin işveren tarafından hukuka aykırı şekilde işlenmesini meşru kılamayacağı gibi, işverenin iş sözleşmesindeki güçlü ve üstün konumunu işçinin kişisel verilerini adil olmayan ve keyfi yöntemlerle işlemek için bir araç olarak kullanması da kabul edilemez. Kaldı ki pek çok işçinin, kişisel verileri ve kişisel verilerinin işlenmesi hakkında genellikle yeterince bilinçli ol(a)maması ve kişisel verilerinin ihlaline karşı başvurabileceği koruma yollarından da haberdar ol(durul)maması, kişisel verilerin iş ilişkisi içindeki yerini ve önemini daha fazla vurguladığı gibi, işçilerin bu konuda kapsamlı olarak bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi gerekliliğini de fazlasıyla ortaya koymaktadır.

    Bu itibarla Yönerge, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin sınırlarını da aşan büyük bir etki meydana getirmiş olup, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı ve İşçilerin Kişisel Verilerinin Korunması Hakkında Uygulama Kodu ile birlikte işçinin kişisel verilerinin korunması açısından da uluslararası alandaki önemli düzenlemelerden birini oluşturmaktadır. İş ilişkisinin kendine özgü nitelikleri işçiye ilişkin kişisel verilerin işveren tarafından hukuka aykırı şekilde işlenmesine daha sık yol açabildiğinden, işverenin yalnızca 07.04.2016 tarihinde yürürlüğe giren 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, İş Kanunu, Türk Borçlar Kanunu, Türk Medeni Kanunu, Türk Ceza Kanunu çerçevesinde değil, esas itibarıyla Anayasa m.90/5 uyarınca Yönerge başta olmak üzere uluslararası alanda kabul gören veri koruma hukukuna ilişkin sözleşmelere, düzenlemelere ve temel ilkelere uygun hareket etmesi gerekmektedir. Bu kapsamda işveren işçinin veriye ulaşım, veriyi düzeltme ve itiraz haklarını ihlal edemeyeceği gibi, kişisel verilerini işlemeden önce işçiyi doğru ve kapsamlı olarak bilgilendirme yükümlülüğünü de yerine getirmelidir.

    Öte yandan büyük önem arz eden bir husus olarak rıza beyanı, kişinin kendisine ait verilerin işlenmesi hususunda önceden bilgilendirilmiş olarak hiçbir baskı altında kalmaksızın belirli bir veri işlemesini kabul ettiğini gösteren her türlü irade açıklaması olarak kabul edilmekte olup, işçiye ait kişisel verilerin hukuka uygun olarak işlenmesi, işçinin kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin ve net olarak rıza göstermesine bağlıdır. Fakat bilindiği üzere işçiler için rıza göstermeme ya da rızanın geri alınması çoğunlukla işlerini kaybetmelerine yol açtığından ve işi kaybetme korkusuyla verilen rızanın ise işçinin özgür iradesinden kaynaklanmadığı açık olduğundan, rızasının geçerliliği belirlenirken, işçinin rıza göstermemesi veya rızasını geri alması halinde hiçbir olumsuz sonuçla karşılaşmayacağının tespit edilmesi gerekmektedir. Ne var ki özgür iradenin kolaylıkla belirlenemeyeceği durumlar göz önünde tutularak, işçinin kişisel verilerinin işlenmesi için rızadan önce diğer hukuka uygunluk nedenlerinin araştırılması ve rızaya ancak diğer hukuka uygunluk nedenlerinden hiçbiri bulunmadığında başvurulması daha uygun olacaktır.

    Bu bağlamda işçinin kişisel verilerinin işlenmesi, kişisel verilerin toplanmasından başlayan ve kişisel verilerle ilişkili olabilecek sürecin tamamını içeren, otomatik olan ya da olmayan yollarla gerçekleştirilen her türlü işlem veya işlem grubunu ifade etmekte olup, hukuka aykırı işleme ilk olarak işe alımda ve iş sözleşmesinin devamında aday ve/veya işçi hakkında bilgi toplanması sırasında gerçekleşebilmektedir. Dolayısıyla iş ilişkisinde kişisel verilerin korunması bakımından işçi ile aday arasında hiçbir fark yoktur. Bu itibarla işveren, aday veya işçi hakkında bilgi edinmek için yönelteceği soruların sınırlarına dikkat etmelidir. Zira işverenin adaya veya işçiye yönelteceği kişisel duruma, sağlık durumuna ve hamileliğe, eski hükümlülüğe ve dini ya da felsefi inanca, parti ve sendika üyeliğine ilişkin soruların işin niteliğiyle bağdaşması ve görülecek işle objektif olarak ilişkili olması gerekmektedir. Aksi takdirde işçinin gerçeği söyleme yükümlülüğü ortadan kalkacak ve işverenin sorumluluğu doğacaktır. Kaldı ki işçi, işin ifasını imkânsızlaştıran veya önemli ölçüde engelleyen haller dışında kendiliğinden açıklama yükümlülüğü altında da değildir. Dolayısıyla işveren gerek kendisi, gerekse üçüncü kişiler aracılığıyla soru sorarak aday veya işçi hakkında bilgi edinirken adayın ya da işçinin kişisel verilerini ihlal edemez. Ayrıca işveren ölçülülük, gereklilik, amacın belirliliği ve haklı bir nedenin varlığı olmadan adaya veya işçiye alkol ve uyuşturucu testi, HIV/AIDS testi, genetik test ya da psikolojik test uygulayamaz. Söz konusu testler hakkında adayın ve işçinin önceden mutlaka bilgilendirilmesi gerektiği gibi, işverenin yalnızca bu testlere dayanarak iş ilişkisini sona erdirmesi de hukuka aykırıdır.

    Öte yandan işveren akıllı veya manyetik kimlik kartı, parmak izi veya retina taraması gibi sistemler kullanarak yapacağı giriş-çıkış kontrolleri sonucunda elde ettiği işçiye ait kişisel verileri de hukuka aykırı şekilde işleyemez. Kaldı ki işyerinde işverenin mülkiyetinde olan oda, çekmece ve dolap gibi yerlerde işçiye ait eşyaların aranması da işçinin kişisel verilerinin ihlal edilmesine yol açacaktır. Son olarak işveren yönetim hakkı gereğince işyerinde işçinin iş amaçlı tahsis edilmiş bilgisayar, internet ve e-posta gibi elektronik araçları kullanımını kişilik haklarını zedelemeden serbestçe düzenleyebilme hakkına sahip olsa da, işverenin işçinin bahsi geçen kullanımını denetlemesinde birtakım sınırlar mevcuttur. Bu bağlamda işverenin denetim hakkının temelini orantılılık ilkesi oluşturmakta olup, işverenin denetim öncesinde işçiye amaç, şekil ve uygulama hakkında bilgi vermesi, denetimin şeffaf, hukuka uygun ve belirli bir amaç doğrultusunda yapılması şarttır. Söz konusu sınırların tamamı işçinin iş amaçlı tahsis edilen sabit telefon, cep telefonu vb. araçlar ile iletişiminin izlenmesi ve görsel olarak gözetlenmesi bakımından da geçerlidir.

    Bu doğrultuda hukukumuzda işçinin kişisel verilerinin korunması, 13 Eylül 1995 tarihinde kurulan ilk komisyondan bu yana kişisel verilerin korunmasına yönelik kanun tasarısının hazırlanmasına ilişkin devam eden sürecin sonunda, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 07.04.2016 tarihinde yürürlüğe girmesi ile farklı bir boyut kazanmıştır. Zira Kanun, 2. maddesi gereğince işçilere ilişkin kişisel verileri de kapsamına almaktadır. Ne var ki kâğıt üzerinde uluslararası düzenlemeler dikkate alınarak hazırlandığı ve amacının kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak olduğu yansıtılmaya çalışılsa da, Kanun’un uygulamada hak ve özgürlükleri daha da kısıtlamaktan öteye geçmesi mümkün görünmemektedir.

    Nitekim öncelikle Kanun’un 3. maddesinde açık rızanın; belirli bir konuya ilişkin, bilgilendirilmeye dayanan ve özgür iradeyle açıklanan rızayı ifade ettiği belirtilmiş olmasına rağmen, yukarıda değinildiği gibi uygulamada özellikle iş ilişkisinde rızanın özgür iradeye dayanması ve geçerliliği oldukça tartışmalı olduğundan, işçinin kişisel verilerinin işlenmesinin 5. maddede yer aldığı üzere açık rızaya bağlı olması tek başına hukuka uygunluğu sağlamadığı gibi, işçinin kişisel verilerinin korunmasının hiçbir şekilde garantisini de oluşturmamaktadır. Aksine yine aynı maddede öngörülen çok sayıda istisna ile açık rıza, bir kural ve güvence olmaktan tamamen çıkarıldığı gibi, işçinin rızasının uluslararası düzenlemelerde ve öğretide kabul edildiği üzere son çare olarak başvurulması gereken bir hukuka uygunluk nedeni niteliği kazanmaya daha elverişli olduğu da bir kez daha ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde 6. maddede de özel nitelikli (hassas) kişisel verilerin[foot]Kişinin ırk veya etnik kökenine, siyasi görüşlerine, dini veya felsefi inançlarına, sendika üyeliklerine, sağlığına ve cinsel yaşamına yönelik bilgiler uluslararası düzenlemeler ve öğretide özel nitelikli (hassas) veriler olarak kabul edilerek bu tip veriler için kesin işlem yasağı ve diğer verilere kıyasla daha yüksek seviyede bir koruma öngörülmektedir. Hassas verilerin bu şekilde ayrı bir koruma rejimine tabi tutulmasının temel nedeni ise, söz konusu verilerin başkaları tarafından öğrenildiğinde, sahip olunan birtakım önyargılar nedeniyle ayrımcı müdahalelere yol açabilmesidir. Ayrıca, bu tip verilere dolaylı erişim imkânı sağlayan verilerin de hassas veri olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Örneğin; siyasi partilerin yayınlarına ilişkin abone listesi, siyasi görüşler hakkında dolaylı bir veri içerdiği için hassas veridir.[/foot] açık rıza olmaksızın işlenemeyeceği belirtilmiş olmakla birlikte, sağlık ve cinsel hayat dışındaki kişisel veriler, kanunlarda öngörülen hâller gibi oldukça geniş kapsamlı hallerde işçinin açık rızası aranmaksızın işlenebileceği gibi, sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel veriler için açık rıza aranmaksızın işlenebilecek hallere de yer verilmiştir. Kaldı ki özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesinde, ayrıca Kişisel Verileri Koruma Kurulu (“Kurul”) tarafından belirlenen yeterli önlemlerin alınması şartı getirilmiş gibi görünse de, bahsi geçen “yeterli önlemler” son derece soyut ve belirsiz bir ifade olduğu gibi, beş üyesi TBMM[foot]Kanun’un 21/5. maddesinde yer alan; “Seçim için, siyasi parti gruplarının üye sayısı oranında belirlenecek üye sayısının ikişer katı aday gösterilir ve Kurul üyeleri bu adaylar arasından her siyasi parti grubuna düşen üye sayısı esas alınmak suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca seçilir” şeklindeki düzenlemede görüldüğü gibi, Kurul’un 5 üyesinin TBMM tarafından seçilmesi de bağımsızlığı sağlayamamaktadır.[/foot], iki üyesi Cumhurbaşkanı ve iki üyesi Bakanlar Kurulu tarafından seçilen ve bütçe tahsis edilene kadar giderleri Başbakanlık bütçesinden karşılanan, hizmetlerini yerine getirmesi amacıyla bina, araç, gereç, mefruşat ve donanım gibi gerekli tüm destek hizmetleri Başbakanlıkça sağlanan ve hizmet birimleri faaliyete geçinceye kadar sekretarya hizmetleri de Başbakanlık tarafından yerine getirilen Kişisel Verileri Koruma Kurumu’nun karar organı olan Kurul’un gerek idari, gerekse mali hiçbir bağımsızlığı ve tarafsızlığı olmadığı aşikârdır. Kurul’un işbu yapısı, kişisel verilerin korunmasına yönelik oluşturulacak denetim mekanizmasını da işlevsiz kılarak uluslararası düzenlemeleri açıkça ihlal etmektedir.

    Öte yandan kişisel verilerin yurt içinde ve yurt dışına aktarılması hallerinde de çeşitli istisnalar yer aldığı gibi, 28. maddede istisnalar (!) başlığı altında düzenlenen birçok geniş kapsamlı ve kötüye kullanılmaya oldukça açık hallerde ise, Kanun hiç uygulanmayacaktır. Böylelikle Kanun’daki kişisel verilerin korunmasına yönelik birtakım genel ilkeler ile işverenin aydınlatma yükümlülüğü ve işçinin haklarına ilişkin düzenlemeler, Kanun’un tamamı ve kanun koyucunun kişisel verilerin korunmasına yönelik bakış açısı dikkate alındığında işçinin kişisel verilerinin korunması açısından herhangi bir ilerleme vaat etmemektedir. Kaldı ki Anayasa, Türk Medeni Kanunu, Türk Borçlar Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve İş Kanunu’nda yer alan birtakım hükümler ve hukuki koruma yolları da işçinin kişisel verilerinin yeterince kapsamlı ve etkin şekilde korunmasını sağlayamamaktadır. Bu doğrultuda kanımca yapılması gereken; uluslararası sözleşmeler ve düzenlemeler, Uluslararası Çalışma Örgütü gibi kuruluşların çalışmaları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları göz önünde tutularak öncelikle hukukçular olarak hem akademisyenlerin, hem de avukatların ve hâkimlerin gerekli bilgi birikimini edinmesi, akabinde ise etkin bilgi, yöntem ve uygulamaların biran önce işçilere ulaştırılması ve iş ilişkisi boyunca gerekli desteğin sağlanması için elimizden gelen tüm emek ve gayretin gösterilmesi olmalıdır.

     

     

  • Kişisel Verilerin “Korunamaması” Kanunu

    95/46 sayılı Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Serbest Dolaşımına İlişkin Bireylerin Korunması Hakkında AB Direktifi kaynak alınarak hazırlanan 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (“KVKK”), 24 Mart 2016 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi ve 7 Nisan 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. 10 yılı aşkın süre tasarı olarak tartışıldıktan sonra yasalaşan ve hem gerçek hem de tüzel kişilere ilişkin yükümlülükler ve yaptırımlar içeren KVKK kapsamında kişisel verilerin tanımını yapılarak kişisel verilerin işlenmesine ilişkin koşullar belirlenmiştir. KVKK ile günlük hayatımızda gerçek veya tüzel kişilerle paylaştığımız binlerce verinin kullanımı belli kurallara bağlanmaktadır.

    Kanun’da “kişisel veri”, kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişilere ilişkin her türlü bilgi olarak tanımlanmaktadır. Bu kapsamda bir kişinin; adı, soyadı; taşıt plakası; kimlik, SGK veya pasaport numarası, özgeçmişi, fotoğrafı, adresi, e-posta adresi, telefon numarası, telefon kayıtları, kapalı devre kamera görüntüleri, ses kayıtları, parmak izleri veya genetik bilgileri kişisel veridir. “Kişisel verilerin işlenmesi” ise, kişisel verilerin; elde edilmesi, kaydedilmesi, depolanması, muhafaza edilmesi, değiştirilmesi, yeniden düzenlenmesi, açıklanması, aktarılması, devralınması, elde edilebilir hale getirilmesi, sınıflandırılması veya kullanılmasının engellenmesi gibi kişisel veriler üzerinde gerçekleştirilen her türlü işlemdir. Kural olarak kişisel verilerin işlenmesi, belirli istisnalar dışında ancak ilgili kişinin açık rızasıyla mümkündür.

    Kanun kapsamında veri sorumlusu, kişisel verilerin işleme amaçlarını ve vasıtalarını belirleyen, veri kayıt sisteminin kurulmasından ve yönetilmesinden sorumlu olan gerçek veya tüzel kişi olarak tanımlanmıştır. Bu kapsamda, kişisel verilerin hangi amaçla ve ne şekilde işleneceğini belirleyen ve de ilgili kuruluş nezdinde sorumlu olan kişi, veri sorumlusudur. Veri sorumlusu, mevzuat uyarınca gerçek veya tüzel kişi olabilir. Bu kapsamda, örneğin bir şirketin (tüzel kişinin) ayrı bir tüzel kişiliği haiz olmayan herhangi bir departmanının veri sorumlusu olma ihtimali yoktur. Dolayısıyla tüzel kişiler bakımından, kurum içinde bir veri sorumlusunun belirlenmesi gerekmektedir. Bu noktada, özellikle birçok tüzel kişilikten oluşan holdingler bakımından bağımsız tüzel kişiliklerden her biri için ayrı veri sorumlusu tanımlanması gerekecek ve bu halde, tüzel kişiler arasında veri paylaşılması halinde, her bir paylaşım veri aktarımı olarak değerlendirilecektir.

    Kişisel veriler, ancak KVKK’da ve diğer mevzuatta belirlenen esaslara uygun olarak ve ilgili kişinin açık rızası ile işlenebilir. Açık rıza, ‘belirli bir konuya ilişkin, bilgilendirmeye dayanan ve özgür iradeyle açıklanan rıza’ olarak tanımlanmaktadır. Bu kapsamda, sadece ilgili işlemle sınırlandırılmaksızın, genel olarak alınan; ilgili kişi bilgilendirilmeksizin alınan, önceden doldurulmuş veya tik atılmış şekilde alınan rıza, KVKK anlamında açık rıza olarak değerlendirilmemektedir. Ancak Kanun, açık rızanın alınmasını koşula bağlamamış ve herhangi bir şekil şartı öngörmemiştir. Bu noktada, ilgili kişinin açık rızasının kayıt altına alınması, ispat bakımından elzemdir.

    Belirli koşulların oluşması halinde, ilgili kişinin açık rızası bulunmaksızın da kişisel verilerin işlenmesi mümkündür. Kanun’da sayılan koşullar kapsamında, örneğin işçi bilgilerinin işveren tarafından kayıt altına alınması; bilinci kapalı veya acil müdahale gerektiren bir durumda ilgili kişiye ait kişisel verilerin elde edilmesi; elektronik ticaret sitelerinin alıcı sıfatıyla kullanıcı olan ilgili kişilerin adres bilgilerini kayıt altına alması; işletmelerin müşterilerine ait satın alma bilgilerini kamu denetçilerinin incelemelerine sunması; ilgili kişinin kendisine ait bilgileri kamuya açık şekilde paylaşmış olması; sözleşme ilişkisi sona erdikten sonra zamanaşımı süresinin sonuna kadar belli bilgilerin saklanması gibi durumlarda açık rıza aranmayacaktır.

    Kanun kapsamında, kişisel verilerin sahibi olan kişinin veri sorumlusuna başvurarak elde edeceği haklar sayılmıştır. Bu kapsamda veri sorumlusu, ilgili kişinin taleplerine cevap vermekle yükümlüdür. Bu hüküm, verinin gerçek sahibi olan ilgili kişi bakımından önemli bir kazanımdır.

    KVKK kapsamında veri sorumlusu olan gerçek ve tüzel kişiler tarafından öncelikle Kanun’a uygunluk çalışması yapılması gerekmektedir. Yapılacak uygunluk çalışması ile hali hazırda kullanılan veri işleme süreçleriyle elde edilen veriler incelenmeli ve değerlendirilmeli ve de yapılacak değerlendirme kapsamında organizasyonel, yapısal ve teknik süreçler planlanarak sürdürülebilir ve devamlı bir uygunluk yapısı oluşturulmalıdır. Bu kapsamda; hukuki ve teknik risk analizleri yapılmalı ve altyapılar oluşturulmalı, mevzuat kapsamında öngörülen şekilde prosedürler oluşturulmalı, mevzuatta belirtilen şikayet mekanizmaları kurulmalı, kurum içi veri sorumluları belirlenmeli ve mevzuata uygunluğun devamlılığını sağlayacak kurum içi denetim mekanizmaları kurulmalı ve işletilmelidir.

    Belirtmek gerekir ki, 1995 tarihli bir AB Direktifi’nden hareketle oluşturulan Kanun, ne yazık ki oldukça eksik olmasının yanında, ayrıntılı düzenlemeler içermekten de uzaktır. Bunun yanında, Kanun’a yönelik en önemli eleştiri, Kanun uyarınca kurulması öngörülen Kişisel Verilerin Korunması Kurulu’nun, üyelerinin seçilme esası sebebiyle bağımsız bir kurum niteliğini haiz olmamasıdır. Bu kapsamda, gerek şikayet üzerine ve gerekse resen veri sorumlularını denetleyecek ve Kanun’da sayılan yaptırımları uygulayacak olan bir kurumun bağımsız olması esastır. Bununla birlikte Kanun, Kurul’un dokuz üyesinden beşinin TBMM tarafından, ikisinin Cumhurbaşkanı ve ikisinin ise Bakanlar Kurulu tarafından seçilmesini öngörmektedir. Hal böyle iken, siyasi irade tarafından atanan üyelerin bağımsızlığının tartışmalı olacağı açıktır. Öte yandan, Kanun kapsamında unutulma hakkına hiç yer verilmemiş olması, kişiselleştirilmiş reklamlar ve internet verilerinin kullanımı konularının değerlendirilmeye alınmayışı da, Kanun’un esasında güncel soru ve sorunlara çözüm olmayacağının bir göstergesidir. Zira, yalnızca Kanun’a temel alınan Direktif’in yayınlandığı 1995 senesinde gerek internet hizmetlerinin ve gerekse teknolojik cihazların gelişmemiş olması değerlendirildiğinde, mevzuatın günümüz ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlemeleri içermediği açıktır. Bu sebeple, her ne kadar belirli ihtiyaçları karşılayacak geç kalmış bir mevzuat olsa da, Kanun güncel sorunların çözümü noktasında eksiktir.

  • Anayasa Mahkemesinin Çocuğun Cinsel İstismarı Suçuna İlişkin İptal Kararları Üzerine Kısa Bir Değerlendirme

    Anayasa Mahkemesi, 13.07.2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 2016/46 sayılı kararıyla Türk Ceza Kanunu’nun 103. maddesinin birinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlesini yani çocuklara yönelik her türlü cinsel davranışın cinsel istismar sayılacağına ilişkin hükmü 15 yaşını tamamlamayan çocuklar bakımından iptal etti. 11.12.2015 tarihinde yayımlanan, 2015/100 sayılı kararında ise TCK md.103/2’de düzenlenen çocuğun cinsel istismarının “vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleşmesi” halinde cezanın “16 yıldan aşağı olmama” hükmü hukuk devleti ilkesine aykırı görülmüş ve iptal edilmişti. Bu yazıda, iptal edilen hükümlere göre cezanın belirlenmesinde mağdur ile failin yaşlarının ve fiil gerçekleştikten sonra tarafların evlenmeleri durumunun dikkate alınmamasının; hukuk devleti ilkesine aykırı, mahkemelere somut olaya özgü bir takdir marjı tanımayan, ölçüsüz bir uygulama yarattığı yönündeki gerekçeler üzerine görüşlerimi ifade edeceğim.

    TCK çocuğun 15 yaşını tamamlamış olup olmamasına farklı sonuçlar bağlamış; 15 yaşından küçük çocukların cinsel birlikteliğe gösterdiği rızayı, hukuken tanımamıştır. Ancak aralarında önemli bir yaş farkı olmayan çocukların rızaya dayalı olarak gerçekleştirdiği cinsel davranışları, suç tipinin belirlenmesinde yetişkin bir bireyin bir çocuğa karşı gerçekleştirdiği cinsel davranışlarla bir tutmuştur. Kanun bu haliyle ergenliğe girmiş, cinsel kimliği oluşmaya başlamış çocukların cinselliğe ilişkin merak ve deneyim ihtiyacı olabileceğini göz ardı etmiştir.[foot]Fahri Gökçen TANER; Anayasa Mahkemesi’nin Çocukların Cinsel İstismarına ve Evlenmenin Dinsel Törenine İlişkin İptal Kararının Ardından Çok Katmanlı Bir Çözüm Önerisi, TBB Dergisi 2016 (124) s. 241; https://www.evrensel.net/haber/288099/ istismar-torbaya-girmemeli (Son erişim tarihi: 24.08.2016). [/foot] Oysa tarafların yaş durumu, aralarındaki ilişkinin istismar niteliği taşıyıp taşımamasını doğrudan etkiler niteliktedir.

    İstismar, yararlanma, kötüye kullanma anlamına gelmektedir. Öte yandan yaş farkları az olan çocuklar arasındaki rızaya dayalı cinsel davranışların bu şekilde bir faydalanma içermemesi de mümkündür. Ayrıca, böyle bir ilişkinin cinsel istismar addedildiği durumda da kimin mağdur kimin fail olduğunun tespiti zordur. Ek olarak, çocukları bu şekilde ceza yargılamasının yıpratıcı sürecine ve sonuçlarına tâbi tutmanın, suç tipiyle korunan hukuki menfaat bakımından çocukların gelişimine yarar sağlayacağı da şüphelidir.[foot]TANER, s. 242.[/foot] Bu gibi kaygılar dikkate alınarak İtalyan ve İsviçre Ceza Kanunlarında rızaya dayalı ilişkilerde, çocuklar arasında en fazla üç yaş fark olması durumunda istisnai bir cezasızlık hali öngörülmüştür.[foot]TANER, s. 237-238.[/foot] Her ne kadar yalnızca reşit olmayanla cinsel ilişki suçuna ilişkin olsa da 5237 sayılı TCK da yürürlüğe girdiği dönemde benzer bir düzenleme içermekteydi. Ancak, failin mağdurdan beş yaştan daha büyük olduğu hallerde şikâyet koşulu aranmaksızın ilk fıkraya nazaran iki kat fazla ceza öngören ikinci fıkra hükmü, AYM’nin 2005/89 sayılı kararıyla, faillerin aynı hukuki konumda bulunmadığı gözetilmeksizin eşitlik ilkesine aykırı bulunarak iptal edilmişti.

    103. maddeye ilişkin iptal kararlarında ele alınan failin ve mağdurun yaşlarının cezanın belirlenmesinde dikkate alınması, bu perspektiften düşünüldüğünde anlamlı olabilir. Kanunun çocuklara karşı gerçekleştirilen fiilleri, yetişkinlere karşı olandan farklı şekilde düzenlemesindeki amaç açıktır. Bu suçlarla korunmak istenen menfaat, cinsel bütünlük ve dokunulmazlığın yanı sıra çocuğun cinsel yönden istismar edilmeme hakkı ve özgürlüğü; bedensel, zihinsel ve ruhsal açıdan sağlıklı bir şekilde gelişme hakkıdır.[foot]Veli Özer ÖZBEK, Mehmet Nihat KANBUR, Koray DOĞAN, Pınar BACAKSIZ, İlker TEPE; Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayıncılık, 2015, s. 350.[/foot] Yani temel kriter aslında mağdur çocuğun yaşı değil; fiilin istismar niteliğinde olup olmadığıdır. Bu durumda genel anlamıyla çocuğun istismarına sebebiyet veren fiillerin hukuki anlamda tespitinde, yaş kriterine dayanarak iki farklı suç tipi öngörülmesi anlamsızdır. Gerek Anayasa’ya gerekse uluslararası belgelere göre 18 yaşından küçük her birey çocuktur. Yetişkin bir kişinin çocuklara karşı gerçekleştirdiği cinsel davranışlarda çocuğun “rızası” cebir, tehdit, hile ile edinilmemiş olsa dahi istismar niteliği taşımaktadır. Çünkü bir yetişkinin, toplum içindeki konumu, yaşam deneyimleri, ekonomik ve maddi gücü, cinsel partner olarak bu özellikleri taşıyan bir başka yetişkini seçme imkanı veriyorken[foot]AYM’nin 12.11.2015 tarihli 2015/100 sayılı kararında Osman Alifeyyaz PAKSÜT tarafından yazılan Farklı Gerekçe.[/foot]; onun psikolojik, biyolojik ve fizyolojik olarak kendisinden açıkça daha savunmasız, kolay yönlendirilebilir bir çocuğa karşı gerçekleştirdiği fiiller cinsel anlamda bir suiistimal, bir sömürü teşkil edecektir. Bu durumda AYM’nin iptal kararında ifade edildiği üzere, çocukların yaşı dikkate alınmalıdır; ancak bu yaşı birbirine yakın çocuklar arası rızaya dayalı ilişkiyi bir cezasızlık hali olarak öngörmekle aşılabilecek bir durumdur. Gerekçenin yetişkinleri de kapsayacak şekilde ifade edilmiş olması çocukları ciddi bir istismar tehlikesiyle karşı karşıya getirmektedir.

    İkinci olarak ise “fiili birlikteliğin resmi evliliğe dönüşmesi”ne dayalı gerekçe ele alınmalıdır. Cinsel birliktelik sonrasında tarafların evlenmesinin hafifletici bir neden olarak düzenlenmesi önerisi, akla mülga TCK md. 423’teki evlenme vaadiyle kızlık bozma suçundaki cezasızlık sebebini getirmektedir. Benzer bir düzenleme bu suç tipinde de öngörülmüşken kanun koyucu 5237 sayılı Kanunun düzenlenişi sırasında bu hükme yer vermeyerek siyasi bir irade göstermiştir. Zira bu hüküm, hem genel olarak erken yaşta gerçekleştirilen evlilikleri meşrulaştırmakta hem de hukuki anlamda evlenme ehliyeti olmayan küçüklerin dini nikâh ile bir araya getirilmesiyle bu tür “evlilikleri” toplum nazarında normalleştirmektedir. Ayrıca cinsel istismar mağduru çocukların kendilerine karşı istismar eylemlerini gerçekleştiren kişilerle evlenmeye zorlanmaları ağır bireysel ve toplumsal neticeler doğurmaktadır. İptal kararlarında yer alan gerekçenin dikkate alınması, hâlihazırda “çocuk” ve “evlilik” kavramlarının bir arada düşünülmesini doğal bulan ve bunun çok katmanlı sakıncaları konusunda ikna olmayan, bunu “normal” algılayan bir toplum içinde çocukların maddi ve manevi varlıklarının gelişmesi için gerekli koşulların oluşmasına izin vermemekte, onları her türlü istismar karşısında korumasız bırakmaktadır.

    Ceza hukukunun toplumun kültürel özellikleri ve ihtiyaçlarına göre şekillenmesi gerektiği düşünülebilirse de yeni düzenleme yapılırken hukukun geliştirici ve yol gösterici işlevinin olduğunun da altını çizmek gerekir. Ancak kanaatimce sorun tek başına ceza hukuku aracılığıyla aşılabilecek boyutta olmayıp hukukun etkili bir mekanizma olarak işlemesi için devlet ve toplum iradesi çocukların her türlü suiistimali ile kapsamlı bir şekilde, dört koldan mücadele etmelidir.[foot]Söz konusu iptal kararları md.103’te düzenlenen çocuğun cinsel istismarı suçuna ilişkin olduğundan mesele bu kapsamda ele alınmıştır; ancak aynı kaygılar, md.104’te düzenlenen reşit olmayanla cinsel ilişki suçu bakımından da geçerlidir.[/foot]

  • Ne Yapacağız?

    Türkiye gibi bir ülkede hukuk örgütlerinin güçlü olması beklenir, değil mi?

    Çok uzun bir süredir bir mücadele aracı olmasının ötesinde önemli bir mücadele alanına dönüşmüş bir hukuktan bahsediyorsak bu beklenti daha da hissedilir oluyor.

    Ancak öyle değil.

    Kabul etmek gerekiyor ki, ilerici, sol güçler yargı içerisinde süren tartışmalara güçlü bir şekilde müdahale edememektedir. Tabii ki yargı içerisinde süren mücadeleye müdahale çabası bulunmaktadır. Ancak bunun sınırlı olduğunu ve yetmediğini, esasen de savunmada kalındığını kabul etmemiz gerekiyor.

    Oysa memlekete, yargı merkezli tartışmalara, yargının oynadığı role bakınca ilk akla gelenlerden biri de, yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacak sorusudur.

    ***

    AKP’nin iktidara gelmesinin hemen ardından Türkiye’nin gündemine oturan yargı merkezli tartışmalar, yargının Cumhuriyetin tasfiyesinde ve toplumun şekillendirilmesinde oynadığı özel rol nedeni ile hiç gündemden düşmedi.

    Yargı o zamanlardan beri eski yargı değil.

    Artık “zor aygıtının bir parçası” olmanın ötesinde, kendisini İkinci Cumhuriyet’in asli unsuru olarak deklare etmiş, yeni bir kimlik oluşturmuş ve kararlarını “yeni” cumhuriyetin ihtiyaçları doğrultusunda veren bir yapıdan bahsetmekteyiz. Tamamen operasyonel bir araca dönüşmüş olan, kuralsızlığı en çıplak hali ile kural haline getirmiş olan bu yapı tüm bunların yanında “kişiliksiz” bir tutum sergileyerek her döneme uygun da şekil alabilmiştir.

    Şimdi “yeni” bir döneme (daha) girdik.

    Kuşkusuz bir darbe girişimi başarılı olamasa da, birçok noktada kırılma meydana getirir. Hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağı söyleminin bir gerçekliği de vardır. Ancak yargının bir üst paragrafta ifade edilen rolünün, bu rolün taşıyıcısı aktörle-
    rinden bağımsız olarak bir süreklilik içerisinde olduğunu, yapının operasyonel bir araç olarak varlığını sürdürdüğünü söylemek gerekiyor. Burada bir kırılma söz konusu değildir.[foot]17 Aralık sonrası HSYK üzerinden cemaatçi hakim ve savcılara yönelik bir müdahalede bulunulmuş olsa da, yine de HSYK’nın iç dengeleri nedeni ile bu müdahale sınırlı kalmıştı. 15 Temmuz sonrası bu başlık da tamamen kapatılmıştır.[/foot]

    Darbe girişiminden önce Hukuk Defterleri’nde Fazıl Say (dini değerleri aşağılama iddiası), Rennan Pekünlü (türbanlı öğrencilerin eğitim hakkını engelleme iddiası), Can Dündar ve Erdem Gül (casusluk ve hükümete darbe iddiaları) ile cumhurbaşkanına hakaret davalarını örnek vererek, İkinci Cumhuriyet rejiminin kalıcılaşması için de davalara özel bir rol biçileceğine işaret etmiştik. Tüm bu davalar gericiliğin siyasal ve toplumsal alana tamamıyla hakim olma çabasında önemli birer araç. Başarısız darbe girişimi sonrası, değil bu halin değişmesi, memleketi soruşturmalar ve davalar üzerinden hizaya sokma hali daha da kalıcı hale gelmiştir.[foot]Fazıl Say’ın Yargıtay’ın mahkumiyet kararını bozması sonrasında geçtiğimiz günlerde beraat etmiş olması bu durumu değiştirmemektedir. Cumhurbaşkanına hakaret davaları da şikayetlerden vazgeçil mesi gibi arızi bir durum söz konusudur. Fazıl Say’a rastlamış olması ise sevindiricidir.[/foot]

    Bu tablonun bütünü sorumuzu hemen akla getirmektedir. Öyleyse, yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacaktır?

    ***

    Zaten Yargıda Birlik Derneği üzerinden yargıda etkili tek güç haline gelmiş olan AKP, OHAL döneminde KHK’lar eliyle hayata geçirdiği düzenlemeler ile alanı tamamen temizlemiş durumda. Yargı ayağında da yalnız cemaati değil kendisine muhalif herkesi ya tasfiye ediyor ya da etkisizleştiriyor.

    Yargıç ve savcı örgütlenmeleri olan YARSAV ile Yargıçlar Sendikası ise YBD dışında kendi alanında gerçek bir çalışma yürüten yegane yapılar olup, sıklıkla birlikte hareket ederek bu alanda soldan bir ağırlık oluşturmak için hareket ettiler.[foot]YARSAV darbe sonrası OHAL döneminde çıkarılan bir KHK ile kapatıldı.[/foot] Artık tohumlar atılmış, fidanlar boy vermiştir.

    Tüm bu süreçlerde, savunmanın ise “örgütsel yapı” olarak teslim alınamadığını söyleyebiliriz. Bu nedenle de sürekli olarak etkisiz hale getirilmek istendi ve tüm bu yıllar boyunca avukatlar ve örgütleri iktidarın ağır saldırılarına maruz kaldı. Ancak kabul etmek gerekiyor ki, savunma tüm bu yıllar boyunca dağınık halinden de bir türlü çıkamadı.

    Zaten Baroların büyük çoğunluğu uzunca bir süredir siyasetsiz ve/veya sessiz idi. Bugün ise bu halin doğal sonucu olarak savunmaya yönelik saldırılara dahi cevap veremez bir konuma gelmiş durumdalar.

    Darbe sonrası oluşturulmaya çalışılan “milli mutabakat” için yapılan çağrıya koşanlar arasında hukuk kurumları ile hukukçular da yer aldı. Nedense böylesi durumların ilk alıcıları hiç şaşırtıcı olmayacak bir şekilde “sol”dan çıkıyor. Bu sefer de hem liberal hem ulusal “sol”dan çağrıya yanıt verenler çıktı.[foot]Bu yazıda sağcı bir “politikacı” olan Metin Feyzioğlu’na yer verilmeyecektir. Kuşkusuz, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmasını yok sayamayız. Ancak “ne yapacağız” başlıklı bir yazıda Feyzioğlu’nın artık iyice kişiselleşen görüşlerinin ve çalışmalarının dikkate alınmasına gerek olmadığını düşünüyorum.[/foot]

    Arayışın “normalleşme” olduğu açık.

    Ama sormak gerekiyor, toplumun adalet arayışında olduğu, hukuksuzlukların, yolsuzlukların ayyuka çıktığı bir dönemde, neden “normalleşme” istenir? Soru açıktır: bu gerici cendere altında yaşamaya mı devam edeceğiz, yeni bir yolu açmak için mücadele mi edeceğiz?

    Bu soruların yanıtları önemlidir. Çünkü bugün alınan tutumlar yarının ipuçlarını vermektedir. Bu nedenle de, yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacaktır sorusu önem kazanmaktadır.

    ***

    Yargının tüm bileşenlerinin birlikte hareket etmesinin, bağımsız bir hattı örgütlemesinin gerekliliğini uzun zamandır dillendiriyoruz. Yukarıda söylenenlerden hareketle, bunun ete kemiğe bürünmesi ve bir ürün vermesi ise artık bir zorunluluktur.

    Kendi sınırları içerisinde, bu nedenle etkisi sınırlı bir konumlanış mı tercih edilecektir yoksa toplumsal muhalefetin içinde devinen etkili bir konumlanış mı?

    Dayanışma halinin kendisinin birlikte hareket etmek için yeterli görüldüğü, bir dizi talebin sıralanması ile imza toplanması gibi çalışmalara takılmış, en nihayetinde savunmaya çekilmiş bir gerçeklik içerisinde olduğumuz da dikkate alındığında böylesi bir bağımsız hattın örgütlenmesi daha da önem kazanmaktadır.

    Bağımsız hattın bir yanının örgütsel yapının “tüzel” kişiliğinin bağımsız olarak örgütlenmesi olduğu açıktır. Evet, özellikle baroların bugünkü hali dikkate alındığında da bu önemlidir.[foot]Ancak burada kastedilen baroların yerine bir örgütlenme değildir. Zaten avukat örgütlen melerinin eksikliğinden değil, yargının tüm bileşenlerinin bir arada olduğu bir yapılan maya olan ihtiyaçtan bahsedilmektedir.[/foot] Ancak, bunun da yetmeyeceği açıktır. Esas olan, böylesi bir örgütlenmenin aklının, karar alma süreçlerinin dış etkilerden bağımsız olmasıdır. Bunun kolay olmadığını, solun sık sık “akıl” bağımsızlığını yitirdiğini ise biliyoruz.

    Tüm bu söylenenler, bugüne kadar dile getirilen taleplerin önemsiz olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine oldukça önemlidirler ve tüm taleplerin bir bütün içerisinde hayata geçmesi için mücadele edilmelidir. Burada işaret edilmeye çalışılan bu çalışma başlıklarının yerleştirildikleri bağlamdır. Yargıya dair çözüm önerilerinin de “yeni bir ülke/yeni bir cumhuriyet” tahayyüllerimizle buluşması gerekmektedir. “Hukuki” çözümlerin tek başına yeterli olmadığı defalarca görülmüştür.

    Öyle ise, adaletten ve emekten yana güçlü ve bağımsız bir hukuk örgütü nasıl hayata geçirilebilir sorusunu ilerici hukukçuların, tüm bileşenleri ile hemen dört başı mamur tartışmaya başlaması gerekmektedir.

    Toplumun adalet talebi güçlü bir şekilde örgütlenmelidir.

     

  • Portre: Kavgamızın Yadigarı Halit Çelenk…

    Ülkemizin devrimci hukukçularının boyu haklı ile haksızın, ezen ile ezilenin ilerici ile gericinin arasındaki kavganın boyu kadardır desek çok da yanlış bir tespit yapmış olmayız. Hukukun araçsallığı, yargının işlevselliği adaletin tecellisi derken cüppelerimize sardığımız dosyaların ağırlığı hayatlarımızda kaldırmaktan onur duyduğumuz görevimiz ve insanlık onurumuz oldular. Ağırlığınca onur, boyunca sorumluluklar duyduk duymaya da devam ediyoruz.

    Ama gerek Türkiye’nin sol tarihinde gerekse devrimci hukuk geleneğimizde öyle bir üstadımız yer almıştır ki, onun ağırlığı, bıraktığı izi ve boyu ile yarışan gölgesi bizler için bir ışık, bir inat bir moral kaynağıdır. Büyük ustamız Halit Çelenk’in ardında bıraktığı bizim hala önümüzde durandır.

    Ölümünün beşinci yılında Halit Ağabey’imizi hatırlamak, geleneğimiz açısından bırakılan mirası bir kez daha hatırlatma fırsatıdır aynı zamanda.

    Halit Çelenk’in hukukçu kimliğinden önce siyasi kimliğinden başlamak daha doğru olur sanırım. Zira Halit Ağabey’imiz yaşamsal varlığın savunmanlığı çokça aştığı bir alanda da taşın altına elini sokmuş bunu hayatı ile bütünleştirmiştir.

    Halit Çelenk’in politikleşmesi lise yıllarında okuduğu kitaplarıyla başladı. Nazım’ın kitaplarıyla en güzel yerinden kavgaya dahil oldu. 1962 yılında eşi ile birlikte Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu. Aynı partinin Ankara İl Sekreterliği ve Genel Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. Halit Çelenk, 1966 Senato seçimlerinde TİP’in Adana adayı oldu. Çelenk, ‘TİP’te İç Demokrasi’ isimli kitabında geçen bir bölümde kavgasını anlamlandırdığı cümleler şunlardı:

    Emekçi kardeşlerim,
    Türkiye İşçi Partisi, bütün bunları başarmak, topraksıza toprak, işsize iş, evsizi ev sahibi etmek için, işçinin köylünün, dar gelirli memurun sömürülmesini önlemek üzere, ikinci bir milli kurtuluş hareketinin öncülüğünü yapıyor. İncirlik’te, Çiğli’de, Haymana’da, Diyarbakır’da ve daha birçok yerde kurulmuş olan Amerikan üsleri, bu üslerde yerleşmiş Amerikan askerleri, yurdumuzun içerden ve dışarıdan sömürüldüğü bu düzeni korumak içindir. Bu üsler, bu askerler, seni dışarıdan sömüren, Amerikan petrol şirketlerinin, otomobil fabrikalarının menfaatleri korunsun diye buradadırlar. Dış sömürücülerle el ele vermiş toprak ağalığı ve aracı düzeni sürüp gitsin diye buradadırlar…

    Kırk yıl önce, seni sömürmeye gelen yabancıları süngülerinle yurdumuzdan sen attın. Şimdi aynı savaşı sen oylarınla yapacaksın. Türkiye İşçi Partisi’ne verilen her oy, dış düşmanlara ve onlarla işbirliği yapanlara karşı kazanılan bir zafer olacaktır… Sizleri Türk emekçi halkının tek siyasi temsilcisi Türkiye İşçi Partisi adına saygıyla selamlarım.

    Aynı politik kişilik meslek alanı ile toplumsal alanın kesiştiği yere de kavga kürsüsünü kurmayı biliyordu. Ülkemizde hukukçuların mesleki örgütlenmesi dışındaki en önemli örgütlülüğünün kurulmasını sağlayan öncülerden oldu. 1963 yılında İlerici Avukatlar Derneği’nin, 1965 yılında ise Devrimci Avukatlar Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Geçmişten bugüne uzanan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin kuruluşu ise 1976 yılında yeni onun öncülüğünde gerçekleşti.

    Ve sadece Halit Çelenk’in değil hakkını arayan halkların davaları bir ömrü yaşanılası kılacak olandı. Başta Deniz Gezmişlerin yargılandığı ve idam kararı verilen dava süreçlerinden, Muzaffer Erdost ve Süleyman Ege davalarına, TİP yargılamasından Dev Genç, THKP-C ve Devrimci Yol yargılamalarına, TÖB-DER, TBKP (Nihat Sargın ve arkadaşları) davalarından TKP, DİSK davalarına, TDKP, Partizan, Kurtuluş yargılamalarından Türkiye Yazarlar Sendikası davasına kadar onlarca örnek halkın avukatlığının bir ömre yayıldığının göstergesiydi.

    Halit Çelenk halkın avukatlığını yaparken, halka karşı sorumluluğunu yerine getirirken sanık sandalyesinden ne kadar uzak durabilirdi ki?

    Birinci Barış Davası’nda avukat olan Çelenk, ikinci Barış Davası’nda artık sanık iskemlesine oturdu. 1982 yılında Aydınlar Dilekçesi nedeni ile imzacı bir çok aydınla birlikte, 12 Eylül askeri cuntası tarafından Sıkıyönetim mahkemesinde yargılandı. Bakın cüppesinden uzak sanık sandalyesine yakın bir yerde yargılanan Halit Çelenk bu davada ne diyordu.

    “Gerçekten bu dava karşısında şaşırmadım… Çünkü 42 yıldan beri hukuk okuyorum. Araştırıyorum. Yerli ve yabancı yayınları inceliyorum, uygulamaları izliyorum. Ulaştığım sonuç odur ki, hukuk, sınıflı toplumlarda, egemenlerin iradesinin bir yansıması olarak ortaya çıkmakta, bu iradenin bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır… Kölelik düzeni kendi hukukunu, feodal düzen feodal hukuk, kapitalist düzen de yine kendine özgü hukuku getirmiş ve bunu egemenlerin çıkarları doğrultusunda oluşturmuş ve kullanmıştır.”

    Ardında onlarca kitap bırakan Halit Çelenk’e dair söz söylemek o hayatın arkasından belki en kolay olanı yapmak olarak kalacak. Sözünü eyleme, eylemini bilince, bilincini geleneğe dönüştüren bir üstadın arkasından yapılacak olan tek bir şey kalmıştır bizler için. Bu geleneği geleceğe taşımak. Sosyalizm yolunda yürüyen hukukçuların o yolda akıntıya karşı yürürken karşılaşılan zorluklar karşısında yılmaz hukukçu Halit Çelenk’i hatırlamak ve o mirastan o emekten güç almak…

    Bizlere bu dayanağı sağladığı için Halit Çelenk’e sonsuz minnet ve saygı duyuyoruz. Kavga ile geçen bir ömrün boşuna yaşanmadığını üstada göstereceğiz. Biliyoruz ki yolun sonunda adalet terazisi Halit Çelenk’e göz kırpacaktır.

  • Hukuk ve Sanat: Adalet Bir Varmış Bir Yokmuş

    Tahsin Yücel’in Gökdelen Romanı’na bugünden bir bakış.[foot]Türkiye’de Hukukun Dönüşümü başlığını dosya konusu yaptığımız bu ilk sayımızda hukukun ve yargının dönüşümünün bir distopya halinde, çarpıcı bir biçimde dile getirdiği “Gökdelen” romanı hakkında röportaj yapmak için Tahsin Yücel ile iletişime geçmeye çalışıyordum ki 22.01.2016 günü vefat etti. Böyle olunca da “Gökdelen” hakkında yazmak üzere masa başına geçmek zorunlu hale geldi.[/foot]

    Tahsin Yücel “Vatandaş” isimli kitabında yazdığı önsözde kitabının Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ını, Duhamel’in Salavin’lerinin, Camus’nün Düşüş’ünün arkasına takıldığını, birinci kişi ağzından ikinci kişiye yönelen canlı konuşmalar olduğunu, konuşmacılardan sadece birinin söyleminin verildiğini, ötekinin söylemi ve tepkilerinin ancak dolaylı biçimde, bu tek söylemin içinden yansıdığını belirtir ama bu arada “Yeraltından Notlar da, Düşüş de aynı zamanda dünyayı, insanı ve çağı yansıtmak isteyen yapıtlardır.” demektedir. Neden “… bu öykülerin anlatıcıları da belirli bir serüven anlatırlar bize, ama, bu arada, her şeyden söz edebilirler” demektedir Tahsin Yücel? Bireyin içsel dünyasını, kendi çelişkilerini, kendi kibirlerini ya da mağduriyetlerini, düzen ve dış dünya ile olan uyumsuzluğunu ve kavgasını konu edinen eserlerin sanki bu uyumsuzluklar ve kavgalar bireyin kendinden menkul özelliklermiş gibi görülen bir “bireysel roman” algısına karşı bir “ama” olduğunu düşünüyorum Tahsil Yücel’in “ama”sının.

    Bugün de Türkiye’de roman kahramanı “bireyselliğe” ve “gündelik” olana o kadar indirgenmiş haldedir ki aslında Yeraltından Notlar’ın ya da Düşüş’ün aynı zamanda dünyayı, insanı ve çağı yansıtmak isteyen yapıtlar olduğu görülememektedir. “Dünyayı, insanı ve çağı yansıtmak istemek” sadece “gerçekçilik” akımının anlayışı olduğu sanılmakta ve tukaka edilmektedir. Ya da bir başka deyişle “birey”e dair anlatılanlar ile dünyanın, insanın ve çağın yansıtılamayacağı, bunların bir arada romana konu edilemeyeceği sanılmaktadır.

    Tahsin Yücel ise romanlarında gerçekliği gözler önüne sererken, modern bireyin içinde bulunduğu düzenle olan kavgası ile içsel kavgasını bir arada dile getirmekten kaçınmaz. Yücel’in bu anlamda kullandığı araç “ironi”dir. İroniyi roman kişilerinin üstlendiği fonksiyonlarda ya da takındığı tavırda kullandığı gibi, anlatıcı aracılığıyla da kullanmaktadır. Gökdelen romanında ise romanın tamamı ironiktir. Yücel’in bu romanı 2006 yılında yayımlanır ve 2073 yılının Türkiyesini anlatmakta ve İstanbul’da geçmektedir. Romanın ana karakteri eski Marksist avukat Can Tezcan, Türkiye’nin en ünlü avukatlarından biridir. Üniversite yıllarında sol mücadelenin tanınan bir öğrenci önderi olduğu, polisin tabancasını belinden alıp polise doğrulttuğu o günleri hiç unutmaz. Tahsin Yücel de yazar olarak bize bunu hiç unutturmaz, Can Tezcan karakteri kapitalist (Tahsin Yücel’in Türkçesiyle anamalcı) düzenin içinde “eski” düşüncelerine karşıt olan düşüncelerin maşası ve temsilcisi oldukça “eski” mücadelesini hatırlayıp durur, “köşeye sıkışan bireyin dramını yaşarmış gibi yapar. Bilinçli olarak böyle bir eyleme başvuran kahraman, dramı yaşayan bir öznedir ancak o buradan kendisine pay çıkarmasını bilir ve o yönde hareket eder.” [foot]Oğuz Öcal, Tahsin Yücel‟in Roman larında Bireyin Dramı, Akçağ Yay, Ankara 2012[/foot]

    Her şey İstanbul’u ikinci bir New York yapmaya çalışan, Karadenizli Müvekkili Temel Diker’in gökdelen dikmek için sahip olmak istediği araziyi sahibi Hikmet Öztürk’ün satmaması ve bunu da dava yoluyla gerçekleştiremedikleri için Can Tezcan’ın bu sorunu yargıyı özelleştirme fikri ortaya atarak çözmeye çalışmasıyla başlar. Her yeri büyüklü küçüklü gökdelenlerle dolu olan İstanbul’un bütünlüğünün kendisinden önce başkaları tarafından bozulduğunu söyleyen Niyorklu Temel, ona çağın gidişine uygun ve tutarlı yeni bir bütünlük vermek istediğini söyler. Niyorklu Temel’in ütopyasındaki kent insana geçmişi de geleceği de düşündürtmeyecek, onları sonsuz bir şimdiki zamanda yaşatacak bütünlükteki kenttir.[foot]Abdullah Turgut, “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” İle Tahsin Yücel’in “Yalan” Adlı Romanlarının İroni Bağlamında Karşılaştırılması”, Yayımlanmamış Bitirme Tezi[/foot] Aslına bakıldığında Tahsin Yücel’in “bu insansız, zamansız, geçmişsiz ve geleceksiz kent” düşüncesi, her sokakta bir alışveriş merkezin mantar gibi bittiği, işçi sınıfının kent merkezlerinden kilometrelerce uzak getto bölgelerde yaşamaya itildiği günümüz için oldukça erken bir tespittir.

    Eski Marksist avukat Can Tezcan yargının özelleştirilmesi fikrini önce “devrim” olarak nitelendirir. Ülkede her şey özelleştirilmişken, hukukçusundan polisine herkes özel eğitim kurumlarında yetiştiriliyorken, yargının hala bir devlet kurumu olarak kalmasını açık bir tutarsızlık olduğunu söyler. “Bugün yargı ne özel, ne kamusal. Daha doğrusu kimi zaman özel gibi görünüyor, kimi zaman kamusal. Ama daha çok özel. Her şey yönetimin, yönetimin bile değil, hükümetin başındaki adamın iki dudağı arasında. Yani kamusal görüntüsü altında özel, özelden de öte, bireysel. Yani yargının en yoz biçimi.”[foot]Tahsin Yücel, Gökdelen, Can Yayınları, Basım, Kasım 2012, S.50[/foot] Can Tezcan bu tezini çevresindekilere anlatmaya çalıştığı gibi her defasında da kendisini ikna etmeye çalışır ama hep bir kararsızlık hissedilir Can Tezcan açısından. Oysa ortaya attığı fikir tutacak, yargı özel bir şirkete devredilecek, yargıyı eline alan şirketin kendi güvenlik teşkilatı dahi olacak, özelleşen yargı da yine sadece sermaye sahipleri için işleyecektir. İşçi sınıfından bile bahsetmek mümkün değildir, zira iş alanı o kadar daralmıştır ki işsizlik çok yüksek oranlardadır, insanlar çalıştığında dahi çocuklarını okula gönderebilecek kadar kazanamamaktadır. Bu nedenle Tahsin Yücel bir de “yılkı adamları”nı yaratmıştır. Kitap boyunca alttan alta işlenen bir “umuttur” yılkı adamları.[foot]A.g.e., s.59[/foot] Onlar kasabaların dışında, yarı aç yarı tok, yarı çıplak, bir zamanların yılkı atları gibi yaşarlar. Çocuklarını okula gönderemez, kendileri toplama çıkarma öğretirler. Yiyecek bir şeyler bulabilmek için doğaya sığınırlar ancak doğa da kurumaktadır.[foot]Yılkı, tabiatta serbest dolaşan yabani atları ifade eden bir tür. Günümüzde çiftçi gibi hayvana ihtiyaç duyan fakat kışları hayvanı besleyebilecek maddi gücü olmayan kişiler bu atları kendi kendine yiyecek bulması için doğaya salar, sıcak mevsimde hayvana ihtiyacı olduğunda yakalarlar. Böylece at, seneden seneye başka kişilerin hizmetinde kullanılır. Bu nedenle bu atların sahibi de yoktur. Ayrıca ehlileştirilmemiş anlamında da kullanılan bir sözcük olduğu bilinmektedir. (kaynak: wikipedia) Görüleceği gibi Tahsin Yücel’in “Yılkı Adamları”da tam olarak kentte iş bulamayan ve barınamayan, bir anlamda sürgün,doğaya yiyecek bulabilmek için giden ve aslında “boyunduruk” altına alınamamış insanları ifade etmektedir.[/foot] Yılkı adamlarının aslında kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur.

    Bu anlamda Tahsin Yücel siyasetin anamalın, sermaye sahiplerinin ve patronların güdümüne girmesini gerçekçi bir siyasal-toplumsal eleştiri olarak sunarken aynı zamanda “yılkı adamları” ile eşitsizliğin ortaya çıkardığı sınıfları ve umudun ve mücadelenin yolunu da göstermektedir.

    “Yargının özelleştirilmesi” fikrinin mucidi Can Tezcan, özelleştirme gerçekleştirdikten sonra hayal kırıklığına uğrar ve yenildiğini anlar. Ancak ironik biçimde “doğruluğun peşinde oldukları ve ödün vermedikleri” için yenildiklerini düşünür. Yardımcısı (ve roman boyunca vicdanın temsilcisi) Sabri Serin, Can Tezcan’ın anlamadığı neden başarılı olamadığının nedenini söyler: “Siz hiç mi hiç güvenilmeyecek, üstelik size olmasa da dünya görüşünüze yüzde yüz karşıt, hatta düşman bir çevrenin ağır toplarıyla işbirliği yaparak daha iyi bir yargı düzeni kurmaya kalktınız”[foot]A.g.e.,s.295[/foot]

    En nihayetinde özelleşen yargı Temel Diker’e Hikmet Öztürk’ün güvenlik kuvvetlerince öldürülmesi pahasına istediği eve sahip olmasını sağlar. Böylece Niyorklu Temel’in, annesi Nokta Hanım’ın yüzü suretinde Özgürlük Anıtı’nın Sarayburnu’na inşa etmesinin önünde hiçbir engel kalmamıştır. Hikayenin sonunda tam da Özgürlük Anıtı’nın açılışının olacağı büyük günde Can Tezcan, eski arkadaşı ve devrim yolundan dönmemiş Rıza Koç’u evinde sakladığı için eşi ve yardımcısı ile birlikte yurtdışına kaçacaklarken kitap boyu alttan alta bilgisi verilmiş şehrin dışına itilen yılkı adamlarının şehre yürüdüğünü görürler. Kitap böyle sonlanırken, yılkı adamlarının bu şehre dönüşünün sonucunu göstermez Yücel. Burada düşünmeyi okuyucuya bırakır, tüm kitap boyunca yargının özelleştirilmesi, hâkimlerin ve bütün yargı organlarının sermaye ile birleşmesi ve aslında bu şekilde asla adaletin olamayacağı bilgisini sezdiren yazar, bundan sonrası için mücadeleyi okuyucusuna bırakır.

  • Öğrenci Gözünden: Marmara’da Hukuk Yok!

    6639 sayılı Torba Kanun ile Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne tahsis edilen Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsü’nde artık Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin hiçbir yetkisi kalmadı. Okul ve öğrencileri kendi binalarında ‘misafir’ konumundalar.

    Süreç nasıl gelişti?

    Kampüsün devredileceği konusu ilk kez 2014 yılının yaz aylarında ortaya çıktı. Hazırlanan bir yasa tasarısına göre Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsü’ne yeni bir üniversite kurulması kararlaştırılmıştı. Kimsenin nereden çıktığını bilmediği bu gelişmenin hükümet nezdindeki gerekçesi ise, binanın tıp eğitimi alanında da tarihten gelen özel konumunun olması ve bu tarihin devam ettirilmesi oldu. Binanın mülkiyetinin okula değil, Bakanlığa ait olması da hükümetin elini güçlendirdi ve bu süreçte Marmara Üniversitesi’nin hiçbir söz hakkı olmadı.

    2014-2015 eğitim dönemi, Marmara Üniversitesi’nin gerçek sahiplerinden öğrencilerin açıklamalarına, akademisyenlerin de desteklediği imza kampanyalarına, dayanışma kermesleri ve konserlerine, bu kampüsten mezun olanların protestolarına sahne oldu. Hem internet üzerinden hem de öğrenci kulüplerince doğrudan okulda toplanan imzalar, TBMM’ye de sunuldu. Okul akademisyenleri de sürecin üniversitelerin özerk yapısına aykırı olduğunu belirterek devre tepki gösterdi.

    Fakat AKP, ne öğrencileri ne akademisyenleri dinledi. 15 Nisan 2015’te ilgili Kanun, Resmi Gazete’de yayınlandı ve Haydarpaşa kampüsü Sağlık Bakanlığı’na devrolurken, adı Sağlık Bilimleri Üniversitesi oldu. Kanunun ilgili maddesinin iptali için gerçekleştirilen Anayasa Mahkemesine başvuru süreci daha sonuçlanmamasına rağmen, Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) çoktan faaliyetlerine başladı bile.

    2015-2016 eğitim yılı başlamadan önce SBÜ idari olarak kuruluşunu ilan etti ve Marmara Üniversitesi’nin taşınmasını bile beklemeden Haydarpaşa Kampüsü’nün kullanımına başladı. Henüz öğrenci alımına başlamayan üniversitenin rektörü ve mütevelli heyeti hazır ve nazır şekilde kampüste makamlarında oturuyorlar. Söz konusu eğitim – öğretim yılı boyunca eğitime başlamayacak bir üniversitenin tüm idari kadrolarının hazır olması aslında tüm bu işlemlerin ne kadar da planlı olduğunu ortaya koyuyor.

    İdari kuruluşu yetmezmiş gibi Sağlık Bilimleri Üniversitesi kampüsü çoktan sahiplenmiş durumda. Sanki onlar hep buradaymış, Marmara Üniversitesi öğrencileri ve hocaları misafirlermiş gibi faaliyet yürütüyorlar. Öyle ki henüz öğrencisi olmayan üniversite, Kasım ayında bir ‘açılış etkinliği’ bile düzenledi. Ve tabi ki, Sağlık Bakanı ve birçok bürokratın katıldığı bu açılışa Marmara Üniversitesi öğrencileri alınmadı!

    Ayrıca o gün Marmara Üniversitesi tabelası okulun girişinden söküldü ve daha öğrencisi olmayan bir üniversitenin tabelası aceleyle asıldı.

    Üniversitelerini bırakmak istemeyen, buna ses çıkaran Marmara Üniversitesi öğrencileri ise, herhangi bir protesto olmaması için, Bakanın okuldan ayrılacağı esnada kampüsten çıkartılmayarak adeta alıkoyuldular. Tüm bu yaşananlar öğrencilerin ve akademisyenlerin yoğun tepkisine yol açtı. Öğrenci konseyi ise bir açıklama yaptı ve tüm öğrencileri ‘hukuk sınırlarına’ davet etti.

    Bundan sonra ne olacak?

    AYM süreci halen bitmiş değil, ancak SBÜ’nün okulun sahibi gibi davranmasına, Bakanlıkla protokoller imzalamasına ve Sağlık Bakanı’nın ‘Zor oldu ama süreci tamamladık’ açıklamasına bakılırsa AYM’den aksi yönde bir karar çıkmayacağını umuyorlar. Ayrıca, ‘Gerekiyorsa o mevzuatı da koyun bir kenara’ diyen bir kişinin Cumhurbaşkanı olduğu bir ülkede, AYM’den hükümetin aleyhine gelecek bir iptal kararının uygulanması da pek mümkün görünmüyor.

    Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin yeni adresi ise, Üniversitenin merkez kampüsü olan Göztepe kampüsü olacak. Burada inşaat başladı ve çalışmaların 2017 yılının ocak ayında tamamlanması bekleniyor. Daha hukuki süreç sonlanmadan başlanan ve hatta yapıcı firmanın okul yönetiminden daha önce yaptığı açıklamalar herkesin kendinden ne kadar emin olduğunu gösteriyor. Yani tekrar edecek olursak, Marmara Üniversitesi öğrencilerine okullarını terk etmek dışında bir yol bırakılmıyor.

    Sonuç ve ne yapmalı?

    Tüm bu süreç, sıradan bir devrin çok daha ötesini gösteriyor. O da AKP’nin hukuk tanımaz, istediğini yapan uygulamaları. Galatasaray Üniversitesi’nde çıkan bir yangın (Tıpkı Gar’daki gibi!), Yıldız Teknik Üniversitesi Yıldız Kampüsü’nün Davutpaşa’ya taşınması, İTÜ’nün de merkezi olarak Ayazağa’da toplanacağı iddiaları sürecin bütününü ortaya koyuyor. AKP, ülkenin tüm merkezi üniversitelerine yönelik bütünlüklü bir müdahalede bulunuyor.

    İktidarının başından bu yana üniversitelerden hep korkan bilime düşman AKP iktidarı, II. Adülhamid döneminde yaptırılan ve Türkiye’nin en güzel, tarihi binalarından birine kendi Bakanlığına bağlı bir üniversite yerleştiriyor. Haydarpaşa Garı’nın yıllardır içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında ve Haydarpaşa Port projesi ile birlikte bakıldığında, Haydarpaşa’ya dair bütünlüklü bir rant planının olduğu açıkça görülüyor.

    O zaman bu durumda biz öğrencilerin yapacakları şey bellidir: İstanbul en güzel yerlerinde bulunan, biz öğrencilerin şehrin merkezinden kopmadan, bilimle buluşması için kurgulanan Üniversitelerimizi ranta teslim etmemek adına hep birlikte gerçekleştirilecek bir mücadeleyi örmek. 2013’teki gibi, halkın meşruluğuna dayanan bir mücadeleyi büyütmek. Hala zamanımız varken, bu üniversite kampüsleri otellere, projelere dönüştürülmeden daha yapacak çok şey var. Bunun için de ‘hukuk sınırlarını’ biraz ‘zorlamak’ gerekli, çünkü bizim hukukumuz onların hukukundan üstündür!

    O zaman, mücadeleye devam…