Blog

  • OHAL Kanunu Kapsamında Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler Uyarınca Yapılan İşlemlerde Sorumluluk

    15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişimi sonrasında, 20/07/2016 tarihinde toplanan Milli Güvenlik Kurulunun aldığı tavsiye kararı uyarınca, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yaşanan terör olayları nedeniyle Anayasanın 120 maddesi ve 2395 sayılı Kanunun 3. maddesi uyarınca, 21/07/2016 tarihinden itibaren 90 gün süreyle olağanüstü hal (OHAL) ilan etmiştir. OHAL süresi sonraki günlerde iki defa uzatılmıştır.

    OHAL ilan edilmesinden sonra, Anayasanın ve 2395 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayalı olarak Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) çıkarılmaya başlanmıştır.

    Anayasa Mahkemesinin, OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lerin içeriğine bakmaksızın bu KHK’lere yönelik olarak yapılacak Anayasaya aykırılık iddialarını incelemeyeceğine ilişkin, bizce Anayasa hükümlerine aykırı yeni içtihadı[foot]12/10/2016 gün, 166 – 159 sayılı kararı.[/foot], sonrasında OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ler ile düzenlenen konular oldukça geniş bir alana yayılmış[foot]Örneğin 680 sayılı KHK ile At Yarışları Hakkındaki kanunda değişiklik yapılırken, 687 sayılı KHK ile araçlarda kış lastiği kullanımına ilişkin zorunluluk hakkında hüküm konulmuştur. Bu düzenlemelerin terör olaylarının önlenmesi ve terörle mücadele için ilan edilen OHAL ile ilgisinin bulunmadığı açıktır.[/foot], nerede ise tüm yasama yetkisi KHK ile kullanılır olmuştur.

    Bu çalışmada, OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ler ile kamu görevlilerinin sorumluluğuna ilişkin olarak getirilen istisna hükümleri ele alınacaktır.

    KHK’lerde Yer Alan Sorumluluk Hükümlerinin Kapsamı ve Anlamı

    667 KHK ile getirilen düzenleme[foot]“Bu kanunun Hükmünde Kararname kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz” (madde 9)[/foot], darbe teşebbüsü sonrasında verilen ve verilmesi beklenen hızlı karar sürecinde karar alacak ve uygulayacak kamu görevlilerinin endişelerini(!) gidermek için konulduğu izlenimi veren bir hükümdür. Hüküm o kadar acele ile yazılmış ki istenen sonucu doğurmayacağı anlaşıldığından 668 sayılı KHK ile daha geniş bir hüküm[foot]“15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.” (m.37)[/foot] konulması gerekmiştir.

    667 sayılı KHK’de yer alan düzenleme tüm OHAL işlemleri için değil sadece 667 sayılı KHK uyarınca yapılan işlemler bakımından güvence getirecek niteliktedir. Tüm OHAL işlemleri bakımından koruma zırhı getirmek isteyen yürütme, 668 sayılı KHK’nin 37. maddesi ile kapsamı genişletmiştir.

    Bu düzenleme ilk bakışta; OHAL kapsamında, karar alan, alınan kararları icra eden tüm görevlilerin her türlü eylem ve işlemini koruma altına aldığı, bu kişiler ne yapmış olurlarsa olsunlar yargılanamayacakları gibi bir anlam vermektedir. Kanımca böyle bir yorumun hukuki dayanağı yoktur. Yapılan düzenlemenin içeriği ne olursa olsun, söz konusu hükümlerin Anayasa ve yasalarda yer alan kurallar ve evrensel ilkeler ile birlikte ele alınması gerekir.

    Bir başka anlatımla; “OHAL kapsamında görev alan kişiler suç bile işleseler haklarında soruşturma yapılamaz” şeklindeki bir yorumun hukuki ve yasal dayanağı bulunmamaktadır. Kanun veya KHK ile kişilere suç işleme özgürlüğü tanınamaz.

    Bu görüşümüzün hukuki dayanakları şunlardır:

    1. Anayasanın 2. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatları uyarınca hukuk devleti; “eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.

    Açıklanan bu tanım uyarınca; yapacağı bütün işlemler; hukuka, insan haklarına saygılı, bu hakları güçlendirici olmak zorunda olan ve hukukun üstün kuralları ile kendisini bağlı sayan bir devletin, kendi görevlilerine “suç işleme hakkı” tanıması beklenemez.

    2. Anayasanın 10. maddesi uyarınca kanun önünde herkes eşittir. Bir kişiye veya zümreye suç işleme, kanuna aykırı eylem ve işlem yapma, kendisini hukuk kuralları ile bağlı saymama özgürlüğü tanınamaz.

    3. Anayasanın 11. maddesi uyarınca, Anayasada yer alan bütün hükümler, yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlar. Bu organların üstün nitelikte olan Anayasa ve hukukun kurallarını bir kenara bırakıp KHK ile sağlanan sorumsuzluğa dayanmaları olası değildir. Üstünlük, hukukta ve Anayasa’dadır.

    4. 657 sayılı DMK’nin 11/3. maddesi uyarınca “Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.” Kamu görevlisinin “emir gereği” suç sayılan bir fiili işlemesi, verilen emir yazılı da olsa sorumluluktan kurtulmasına yol açmaz.

    5. Anayasanın 129/1 maddesi uyarınca; “memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler.” Anayasada yer alan temel ilkelereaykırı, suç olarak tanımlanan eylemlerde bulunamazlar.

    KHK Sorumluluk Hükümlerinin Uygulama Alanı

    667 ve 668 sayılı KHK’de düzenlenen sorumluluk hükümlerinin, suç sayılan eylemlerden sorumsuzluk yaratmayacağını bu şekilde ortaya koyduktan sonra, söz konusu hükümlerin hangi durumlarda uygulanabileceğini ele almak gereklidir.

    Kanımca bu hüküm, idarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan zararların giderilmesi ve bu zararın ilgili kamu görevlisine rücu edilmesi aşamasında uygulanma alanı bulabilecektir.

    İdarenin eylem ve işlemleri nedeniyle kişilerin zarar görmesi her zaman mümkündür. Böyle bir durumda idarenin söz konusu zararı gidermesi esastır.

    Anayasanın 125/1 maddesi uyarınca, idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu kural olarak açıktır. Anayasanın 125/7 maddesi uyarınca “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.

    Anayasanın 40/3 maddesi uyarınca; “Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.

    İdare denilen mekanizma eylem ve işlemlerini görevlileri eliyle yerine getirir. Anayasanın 129/5 maddesine göre“memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.”

    657 sayılı DMK’nin(Devlet Memurları Kanunu’nun) 13. maddesi uyarınca; “Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veya muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kâğıtların ilgili personel tarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibat sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.

    İdarenin eylem veya işleminden kaynaklanan zarar, hizmet kusurundan veya kişisel kusurdan kaynaklanabilir. Hizmet kusurunun tanımı konusunda tam bir birlik bulunmasa da genel kabul gören tanım; idarenin ifa ile mükellef olduğu herhangi bir kamu hizmetinin kuruluşunda, düzenlenmesinde veya teşkilatında, bünyesinde, personelinde yahut işleyişinde bir takım aksaklık, hukuka aykırılık, bozukluk, düzensizlik, eksiklik, sakatlık veya ihmalin ortaya çıkması hali olduğudur. Hizmet kusuru; genel, anonim, asli, bağımsız ve esneklik özelliklerine sahip, idare hukukuna özgü bir kavramdır. Kendine has kural ve ilkeleri bulunan idare hukukuna özgü bir kusur türüdür. Sadece bünyesinde barındırdığı kendine özgü kural ve ilkelerle değil, tespitinin idari yargı mercilerince yapılması ve hizmet kusurunun bulunması durumunda idarenin sorumluluğuna idari yargı mercilerince karar verilmesi yönüyle de özel hukuktaki kusur ve haksız fiil sorumluluğundan farklıdır[foot]SÖYLER, Yasin; Yargıtay Kararları Işığında Kişisel Kusur, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl 2010, Sayı 2, s.563.[/foot].

    Hizmet kusuru, idarenin yürüttüğü kamu hizmetinin hiç işlememesi, kötü işlemesi veya geç işlemesi sonucunda ortaya çıkan zararın giderilmesini öngören bir sorumluluk türüdür[foot]BOZDAĞ, Ahmet; “İdare Hukukunda İdarenin Hizmet Kusuru ve Danıştay Uygulaması”, Türk İdare Dergisi, Sayı 468, Eylül 2010, s.33.[/foot]. Herhangi bir kamu görevlisine izafe edilsin veya edilmesin ondan bağımsız olarak nesnel, asli ve objektif bir şekilde bizzat idari bir faaliyetin yürütülmesindeki aksaklık veya bozukluğu ifade eder[foot]SÖYLER, Yasin; s.563.[/foot].

    Hizmet kusuru, kamu görevlisinin kusurundan bağımsızdır. İdarenin ajanı kusurlu da kusursuz da olsa, idarenin işleyişinde, kuruluşunda veya düzenlenmesinde bir aksaklık varsa hizmet kusuru vardır[foot]EVREN, Çınar Can; Hizmet Kusuru – Haksız Fiil Ayrımı ve Yargı Düzeni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Yıl 2011, Sayı 95, s.180.[/foot].

    Kişisel kusur kavramı da idare hukukuna özgü bir kavramdır. Bu kavram 1870’li yıllardan itibaren Fransız Danıştayı ve Uyuşmazlık Mahkemesinin kişisel kusuru hizmet kusurundan ayırt etmesiyle ortaya çıkmış ve gelişmiştir[foot]SÖYLER, Yasin; s.559.[/foot].

    Ülkemizde yürürlükte olan mevzuatta kişisel kusuru tanımlayan bir hüküm yoktur. Bu kavram yargısal içtihatlar ile ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Kamu görevlilerinin, görevleri içerisinde ve fakat yaptıkları görevden ayrılabilen kimi kusurlu davranışları kişisel kusur kavramı içerisinde değerlendirilmektedir[foot]AKYILMAZ, Bahtiyar/ SEZGİNER, Murat/ KAYA, Cemil; Türk İdare Hukuku, 4. Baskı, Ankara 2013, s.658, 659.[/foot]. Bu bakımdan kişisel kusur kavramını; görev içerisinde ve fakat görevden ayrılabilen, yürütülen hizmet ile ilgili olmayan kusurlu davranışlar olarak ifade etmek mümkündür.

    Yargıtay kişisel kusuru; idare ajanının, kamu görevini yerine getirirken, idare fonksiyonu, kamu görevi gerek ve koşullarına aykırı ve yabancı olan, bu nedenle idareye atıf ve isnat olunamayan, doğrudan doğruya ajanın şahsına isnat olunan ve şahsi sorumluluğunu gerektiren tutum ve davranışlar olarak tanımlamaktadır[foot]Y. İBK. 22.10.1979 gün ve 1978/7 – 1979/2 sayılı kararı. Aktaran AKYILMAZ, Bahtiyar/ SEZGİNER, Murat/ KAYA, Cemil; s.663.[/foot].

    Hizmet kusuru ile kişisel kusur ayrımının açıklanmasına ilişkin farklı farklı ölçüt ve görüşler bulunmakta ise de; kamu görevlisinin görevini yerine getirirken zarar verme kastıyla hareket etmesi, fiilin suç teşkil etmesi, kamu görevlisinin ağır kusuru ve hizmetten ayılabilir kişisel kusur kriterleri hizmet kusuru ile kişisel kusurun açıklanmasında esas alınan başlıca ölçütlerdir[foot]Bu ölçütler hakkında ayrıntılı bilgi için Bkz. SÖYLER, Yasin; s.574 vd.[/foot].

    Kamu görevlisinin neden olduğu zararı karşılayan idare, yaptığı ödemeyi kural olarak zarara neden olan kamu görevlisine rücu[foot]Hukuki anlamda rücu “bir ödemede bulunmuş kimsenin bu ödeme için bundan yararlananlara başvurabilmesi, ödediğini onlardan geri alma hakkı” olarak tanımlanabilir. (PÜSKÜLLÜOĞLU, Ali, Türkçe Sözlük, s.1454.)[/foot] etme hakkına sahiptir. Rücu için harekete geçip geçmeme kararı, idari işlem niteliğinde bir karardır[foot]BAYINDIR, M. Savaş; Sağlık Hizmetlerinde İdarenin ve Hekimlerin Sorumluluğu, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakülte- si Dergisi, Yıl 2007, Sayı 1-2, s.567.[/foot]. İdare ödediği zararı ilgili kamu görevlisine rücu ettiğinde veya etmediğinde bir idari işlem yapmış olur.

    İdarenin ödediği zararı ilgili kamu görevlisine rücu etmesine ilişkin olarak Anayasa, DMK ve diğer kanunlarda yer alan hükümlerin birbirinden farklı olması, idarenin rücu yetkisinin niteliği ve kullanılış biçimi konusunda sorunlara yol açmaktadır. Anayasa’nın 40. maddesi ve DMK’nin 13. maddesi idareye rücu konusunda bir takdir yetkisi verirken Anayasa’nın 129. ve DMK’nin 12. maddesi idareyi rücu konusunda bağlı yetki ile bağlamaktadır. Buna göre Anayasa bağlı yetki, DMK’nin 13. madde ise takdir yetkisi vermektedir. Bu durumda Anayasal hükmün uygulanması gerektiği, bu nedenle idarenin kişisel kusuru bulunan kamu görevlisine karşı rücu yolunun uygulanmasının anayasal bir zorunluluk olduğu ileri sürülmüştür[foot]BAYINDIR, M. Savaş; s.568.[/foot].

    DMK m.13/son’da yer alan “12 nci maddeyle bu maddede belirtilen zararların nevi, miktarlarının tespiti, takibi, amirlerin sorumlulukları ve yapılacak işlemlerle ilgili diğer hususlar Başbakanlıkça düzenlenecek yönetmelikle belirlenir.” hükmü uyarınca çıkarılan Rücu Yönetmeliği[foot]Yönetmeliğin tam ismi “Devlet Memurlarınca Verilen Zararların Nevi ve Miktarlarının Tespiti, Takibi, Amirler- inin Sorumlulukları, Yapılacak Diğer İşlemler Hakkında Yönetmelik” olup, 27/05/1983 gün ve 83/6510 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edilmiş ve 13/08/1983 gün ve 18134 sayılı Resmi Gazetede Yayınlanmıştır.[/foot], zararın mevcut olması ve zararın doğrudan doğruya memurun fiilinden doğması halinde rücu edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Yönetmelikte belirtilen şartların oluşması halinde idarenin rücu edip etmeme konusunda bir takdir hakkı bulunmamaktadır.

    5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun 71. maddesindeki tanıma göre kamu zararı; “kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasıdır.” Aynı Kanunun 71/3 maddesi uyarınca; “Kontrol, denetim, inceleme, kesin hükme bağlama veya yargılama sonucunda tespit edilen kamu zararı, zararın oluştuğu tarihten itibaren ilgili mevzuatına göre hesaplanacak faiziyle birlikte ilgililerden tahsil edilir.

    Bu hükümler ile Anayasanın 129/5 maddesi birlikte değerlendirildiğinde; rücu, idarenin takdir yetkisinden çıkarılarak bağlı yetki haline getirildiği sonucuna varılabilir[foot]AKYILMAZ, Bahtiyar/ SEZGİNER, Murat/ KAYA, Cemil; s.664.[/foot]. İdare meydana gelen zarardan asli olarak sorumludur. Bu sorumluluğunun gereği olarak yaptığı ödemeyi asıl sorumlu olarak yapar. Bir başka anlatımla, idarenin sorumluluğu asli ve doğrudan doğruyadır.

    Sonuç

    667 ve 668 sayılı KHK’lerde yer alan sorumluluğa ilişkin hükümler; kamu görevlisinin kişisel kusurundan kaynaklanan zararların idare tarafından giderilmesi durumunda, bu zararın kamu görevlisine rücu edilmesi imkanını ortadan kaldırmaktadır. Söz konusu KHK hükümleri kamu görevlilerine suç sayılan fiilde bulunma imkanı vermemektedir.

  • OHAL, KHK’ler ve Anayasa Referandumu

    15 Temmuz 2016 darbe girişimi üzerinden 8 ay geçtiği ve darbecilerin çok büyük bir kısmı yakalandığı ve tutuklandığı halde, olağanüstü hal yönetiminin ve bu çerçevede kanun hükmünde kararname uygulamasının sürmesi, Türkiye toplumunda büyük yıkımlara neden olmakta ve hukuk güvenliğini kolay onarılmayacak bir şekilde zedelenmektedir. Bu ortam ve koşullarda, modernleşme dönemi Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi siyasal ve anayasal birikimi ortadan kaldıracak bir Anayasa değişikliğine gidilmektedir. Bu nedenle, 16 Nisan halkoylaması yaşamsal olup, “anayasal bilgilenme hakkı”nın kullanılması, bütün yurttaşlar için aynı zamanda bir ödev ve sorumluluktur.

    Bu yazıda OHAL, OHAL’de çıkarılmış olan KHK’ler ve OHAL sürecinde yapılacak Anayasa referandumuna ilişkin kimi sorulara yanıt verilmeye çalışılmaktadır.

    Olağanüstü halde anayasa değiştirilebilir mi?

    Sıkıyönetim ve OHAL uygulamaları, ilan edilme amacı doğrultusunda, ‘yer, konu ve zaman’ bakımından sınırlı olup, yargısal denetime açıktır. İnsan hakları Avrupa ve uluslararası hukuku, asgari standartlar öngörür. Kısacası, olağanüstü yönetimlerin de, hukuk rejimi olduğu, 1990’lar Türkiye ortam ve koşullarında gerçeklenmiştir. Peki 15 Temmuz2016 ve sonrasındaki durum nasıl ilerlemektedir?

    Büyük korku ve acılara yol açan ‘halk düşmanı ve vatan hainleri’, 12 saat bile dayanamadı.

    OHAL’e gerek var mıydı? Tartışılabilir; çünkü bir anayasal yoldur. Hatta, sıkıyönetim bile ilan edilebilirdi.

    Tartışma götürmeyen ise, OHAL uygulamasının ‘hukuk rejimi’ olmaktan uzaklaşmış olduğudur. Özellikle, 21 Temmuz’dan başlayarak son bir ayda çıkarılan beş OHAL KHK’si, konu, amaç ve zaman bakımından ‘OHAL amacı dışında birçok düzenleme’ içeriyor.

    ‘Ciddi şekilde bozulan kamu düzeninin sağlanması, md. 120’yi uygulamaya koyma amacı olup, bunun hak ve özgürlükler bakımından ölçütleri md. 15 tarafından belirlenmiş bulunuyor.

    Ne var ki, OHAL KHK’leri, konu, zaman ve amaç bakımından ‘anayasal çerçeve’ dışında yer aldığından, artık ‘istisna’ nitelemesi yapmanın da bir anlamı yok; çünkü söz konusu olan KHK değil, ‘anayasa hükmünde kararnamelerdir.

    Anayasal bilgi kirliliğinin bütün ülkeyi esir aldığı bir ortamda gerçekleştirilen darbe teşebbüsü sonucu yürürlüğe konulan olağanüstü hal rejimi, anayasal tartışma ortamını tümüyle ortadan kaldırmış bulunuyor. Böyle bir ortamda, rejim değişikliği gibi, esasen asli kurucu iktidarın yetki alanına giren bir anayasa revizyonu bir yana, ikincil bir değişiklik bile yapılamaz. Çünkü anayasa gibi ülkenin, toplumun ve devletin geleceğini ilgilendiren bir ortak yaşam paktı, medyaya eşit giriş hakkı ve serbest tartışma ortamı yaratılmadan ele alınamaz.

    686 sayılı KHK, tam da, ‘Halkoylamasının meşruluğu ve hukuki geçerliliği’ sorgulamasına yanıt gibi olmuştur.

    Kararname, Anayasal açıdan ‘yok hükmünde’ olsa da, doğurduğu sonuçlar, savaş halinde bile görülebilecek türden değildir. Çünkü savaşın da bir hukuku, ahlakı ve mertliği vardır.

    OHAL’de çıkarılan KHK’lerin hukuki niteliği nedir? Örnek olarak; yok hükmündeki 686 nolu KHK

    7 Şubat 2017 Salı günü 29972 sayılı (Mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan 686 sayılı KHK; “Olağanüstü hal kapsamında bazı tedbirler alınması; (…) Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nca 2/1/2017 tarihinde kararlaştırılmıştır.” cümlesi ile başlamakla, iki ayrı işlemin varlığını ortaya koymaktadır.

    ‘Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’ kaydı, toplantı ile KHK eşzamanlılığını gerekli kılmaktadır. Buna karşılık, toplantı tarihi, 2 Ocak 2017, Kararname tarihi ise, 7 Şubat 2017’dir.

    Bu zaman farkı, Kararname ve ek listelerin ayrı işlemler olarak hazırlanmış olduğunu göstermektedir. CB ve Bakanlar Kurulu imzalı KHK, muhtemelen ‘bürokratlar’ca hazırlanan ve Kararname’ye sonradan eklenen liste, hiçbir açıklama ve gerekçeyi içermemektedir.

    Olağanüstü yönetim de, bir hukuk rejimidir. 1982 Anayasası’nda ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde olduğu gibi Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere göre OHAL, ‘neden, yetki, yer, konu ve zaman’ bakımından sınırlı olup yargısal denetime tabidir. Nitekim bu hukuki çerçeve, Anayasa md.120 ve 121’in yanı sıra, madde 15’te açıkça belirlenmiştir.

    Anayasa ve uluslararası sözleşmeler, olağanüstü hale neden olan kişi ve gruplar için bile geçerli hakları güvencelerdir. Bunların başında, hak ve özgürlükleri sınırlama ölçütleri ve dokunulamayacak alanlar; adil yargılanma hakkı ve aşağılayıcı muamele yasağı gelmektedir.

    Gelin görün ki; OHAL kapsamında KHK doğrultusunda 4.287 akademisyen görevinden çıkarılmış olup, görevden çıkarılan kamu personeli sayısının yüz bine yaklaştığı anlaşılmaktadır. Acaba bunlardan ne kadarı darbe ile ilişkilidir?

    Yaptırımlar açısından bu bir ‘imha harekâtı’: Yok hükmündeki KHK, -sıraladığı yaptırımlar zinciri ile- listede adı bulunanları bütün haklarından yoksun kılmaktadır. Şu benzetme abartı olmaz: Kurşun sıkılarak –karanlıkta ve arkadan- öldürmek ve şarjörü üzerine boşalttıktan sonra da tekmeleyip, cesedini sürüklemek…

    Bu süreç darbecileri yargılamak mı muhalifleri susturmakla mı ilgilidir?

    KHK yoluyla tasfiye tarzı, -KHK’lerin Anayasa’ya aykırı ve hukuken yok olmasının ötesinde- yıllarca din özgürlüğünün kötüye kullanılmasına ve dinin siyasete alet edilmesine karşı mücadele edenlerin FETÖ’cüler ile “aynı torba”ya konulmuş olması nedeniyle, başlı başına aşağılayıcı ve kötü muameledir. Fakat, bu aynı zamanda, darbecilere uygulanacak yaptırımları sulandırmaktır. “Sulandırma iradesi”, ölüm cezasını geri getirme söylemi ile de teyit edilmektedir. Şöyle ki; FETÖ ve Adil Öksüz (yurt dışında ise) gibi baş aktörler gibi Yunanistan’a kaçan darbeci subaylar vb. de, Türkiye’de idam riski olduğu gerekçesiyle iade edilmeyeceklerdir.

    Darbe girişimi faillerini ciddi bir biçimde yargılayıp, yeni darbe olasılıklarını ortadan kaldırıcı bir hukuk düzeni oluşturmak yerine, hukuku ve insan haklarını savunanların, dahası hukukun kendisinin ve insan

    haklarının tasfiye edilmesi, birçok soru işaretini beraberinde getirmektedir.

    Unutmayalım: Türkiye’yi 15 Temmuz 2016’ya getiren zemin, Anayasa-hukuk ve liyakat yerine “din-mezhep- cemaat” ilişkilerini öne çıkaran Hükümet etme tarzı ile yaratılmıştır.

    15 Temmuz sonrası, hukuk ve liyakat yerine, yandaşlar ve muhalifler ayrımının sürdürülmesi, AK Parti ve cemaat biçimdeki oluşumların yeni ittifaklarına elverişli zeminler hazırlayabilir; bu durum, milliyetçi-ırkçı unsurların eklemlenmesiyle başlamıştır da.

    Üniversiteler (ve liselerden) özellikle Eğitim-Sen üyesi olanların tasfiyesinin, AKP-MHP ( İslam-Türk)ittifakının yeniden örüldüğü bir dönemde ivme kazanması, bir rastlantı olmasa gerek.

    Böyle bir eklemlenme, insan hakları ve evrensel değerleri değil, maneviyatçı-milliyetçi ve ırkçı yaklaşımları öne çıkartır. Barış dilini değil, savaş söylemini beraberinde getirmektedir.

    Anayasa yoluyla yapılmak istenen de bu olsa gerek: Kanlı darbe girişimi önlenmiş ama sonrasında, OHAL KHK’ler yoluyla “savaş hukuku” ile bile bağdaşmayan bir mekanizma işletilmeye başlanmıştır. Anayasa değişikliği, böyle bir ortamda kotarılmıştır; yine bir tür savaş yöntemi ile.

    Oysa anayasa, doğası gereği, bir ortak yaşam paktı ve toplumsal barış projesidir. Şu anda tanık olduğumuz ise, tam tersi. Bir tür savaş yöntemi ile adeta bir savaş anayasası hazırlanıyor, sadece iki hedef öne çıkarılarak: “istikrar ve güvenlik”.

    Öyle bir savaş yöntemi ki, “kazanılmış haklar” bile sıfırlanabiliyor. Bunda, hukuk-adalet-insan hakları-eşitlik ve haysiyet gibi kavram ve değerler değil, mezhepçi kin ve nefret söylemi öne çıkıyor.

    “Kazanılmış haklara saygı” ve insan haklarının sert çekirdeğini oluşturan ilkeleri ortadan kaldırma eşiğinde hak ve özgürlüklerin sıfırlandığı bir toplumun geleceğini, “istikrar ve güvenlik” kavramları ile açıklamaya çalışmak, muhatapları hayli saf sanmaktır. Kuşkusuz, zalimleri durdurmanın yolu, birikim ve kazanımları sahiplenerek, bilimsel düşünceyi her ne koşul ve ortamda olursa olsunsa vunanların sayısının çoğalması ve kararlılığından geçiyor.

  • Yeni Anayasada Önerilen Türk Tipi Başkanlık Sisteminin Karşılaştırmalı Bir Analizi

    Önceleri “Türk tipi” sonraları da “cumhurbaşkanlığı” sistemi olarak önerilen yeni hükümet sisteminin nasıl bir başkanlık sistemi modeli sunduğunu anlamak için hükümet sistemlerinin işleyişine etki eden temel dinamikleri bilmek ve bunları karşılaştırmalı veriler ışığında analiz etmek gereklidir.

    1787 tarihli ABD Anayasa’sı tarafından yaratılmış olan kimilerinin saf, kimilerinin gerçek başkanlık sistemi olarak nitelediği sistem bu türün ilk örneğidir. Bu ilk örnekten günümüze Latin Amerika, Afrika ve Asya’da kendisini başkanlık sistemi olarak niteleyen ve değişik dinamiklerin etkisi altında oldukça başkalaşmış hatta yozlaşmış örnekler ortaya çıkmıştır. Bu örnekler arasındaki farklılıkları yaratan temel husus nedir? Diğer bir deyişle sistemlerin işleyişini etkileyen dinamikler nelerdir?

    Ülkelerin anayasalarında yasama ve yürütmeye verilen yetkilerin derecesi önemlidir ama bundan da önemlisi siyasi iktidarı denetleyecek ve kontrol edecek kurumsal mekanizmaların gücüdür. Modern çoğulcu özgürlükçü demokrasileri diğer rejimlerden ayıran husus, anayasaların özgürlük odaklı biçimde, siyasi iktidarı sınırlamak ve denetleyerek hukuk içinde kalmalarını sağlamak üzere yazılmasıdır. Dolayısı ile bir hükümet sisteminin tercih edilmesi esnasında, bu sistemi tercih eden kurucu iradenin amacı, o rejimin de gidişatını şekillendirmektedir. Yaslandıkları ve iktidarlarını meşrulaştırmak üzere kullandıkları ideoloji de aynı şekilde işleyişten neler bekleyebileceğimizi bize göstermektedir.

    Bunların yanı sıra, çok partili seçimlerin var olduğu sistemlerde siyasi partiler ana aktörler olarak rejimi de şekillendirici etki yaratmaktadırlar. Partiler, birbirleri ile olan rekabet ilişkilerinin biçimini ifade eden bir sistem içinde işlev görürüler ve bu sistemler de rejimin işleyişini anayasaların yazılı normlarından bile fazla şekillendirme gücüne sahiptir. Örneğin, bazı ülkelerde iktidar iki büyük parti arasında gidip gelir ya da paylaşılır. Bunlar iki parti sistemleridir. İktidar eninde sonunda el değiştirdiğinden dengeli sistemlerdir. Kimi ülkede ise iktidara sahip ya da ortak olma şansına sahip parti sayısı üçten fazladır. Oyların bölünüşü hiçbir partiye yasama organında tek başına kara alma gücü vermez. Bu durumlarda o ülkedeki kutuplaşma seviyesi ve siyasi bölünmelerin ekseni iktidarın ve muhtemel koalisyonların ne şekilde işleyeceğini belirler. Örneğin yasama organında çok sayıda parti olduğunu, bunların ikiden fazla kutuplu olarak aralarında bölündüğünü varsayalım. O zaman aşırı çok partili bir yapıdan söz ederiz ve yönetilmesi zor bir ülke ile karşı karşıya kalırız. Birde iktidara hep aynı tek partinin kalıcı şekilde hâkim olduğu sistemler vardır ki iktidar el değiştiremediğinden bunlar demokrasi için aşırı çok parti sistemlerinden bile fazla tehlike teşkil etmektedirler. Yukarıda kabaca özetlenen temel dinamikler başkanlık sistemlerini de diğer hükümet sistemlerinde olduğu gibi kendi içinde değişikliğe uğratmaktadırlar.

    Peki, yukarıdaki dinamikler ışığında Türkiye için önerilen başkanlık nasıl bir model sunmaktadır? Öncelikle kuvvetler arasındaki anayasal güç paylaşımın ve hepsinden de önemlisi kontrol ve denge cihazlarının belirleniş biçimine bakılmalıdır.

    Yasama ve yürütmenin oluşum şekli, yetkileri ve karşılıklı konumlarına bakarak başlayabiliriz. Organların oluşum biçimi olarak aynı gün yapılan iki ayrı seçim (yasama/meclis ve yürütme yani başkanlık seçimlerinin ilk turu) öngörülmektedir. Başkanlık seçimlerindeki adayların siyasi parti genel başkanı olmalarının önü açılmakta, parti disiplini yani meclisteki partilerin milletvekillerinin bir grup olarak birlikte hareket etme zorunluluğu devam ettirilmektedir. Böylece parti genel başkanı olarak meclis grubunu kontrol eden başkanlar yaratılması amaçlanmaktadır. Eğer meclis grubu çoğunluk ise parti grubu aracılığı ile meclisi de kontrol edebilen bir başkan yaratılması hedeflenmektedir. Seçimlerin aynı gün yapılmasının da söz konusu çoğunluğu yaratacağı varsayılmaktadır.

    Parlamenter sistemlerin tekil demokratik meşruluk mantığı, yani seçmenin meclisi seçmesi hükümetin meclis içinden çıkması olgusu hükümet edebilmek için parti disiplinini gerekli kılmaktadır. Zira hükümetin oluşması ve görevde kalması meclis çoğunluğunun iradesine (güvenoyu/gensoru aracılığıyla) bağlıdır. Seçilmiş meclis çoğunluğu kendi içinden siyasi iktidarı çıkartmaktadır.

    Böyle bir zorunluluk bulunmayan çifte demokratik meşruluğa sahip başkanlık sistemlerinin mantığı ise başkanların parti genel başkanı olmaması, yasamanın iradesinin yürütmeden ayrı oluşmasını gerekli kılmaktadır. Zira seçilmiş meclis çoğunluğundan başka bir yürütme oluşturulmaktadır. Bu takdirde seçilmiş meclis çoğunluğunun işlevi kendisi dışında oluşan yürütmeyi dengelemek, sınırlamak ve denetlemektir. Nitekim ABD dâhil demokratik örneklerde durum bu şekildedir. Yeni anayasada ise başkanlık sisteminin organları oluşturma biçimi, parlamenter sistemin hükümeti devam ettirme mantığına monte edilmektedir. Böylelikle yasama organının hem hükümeti oluşturma iradesi hem de onu denetleme olasılığı ortadan kaldırılmaktadır.

    Ancak söz konusu melezleme başkanlık sisteminde mevcut en önemli demokratik kontrol denge cihazını etkisizleştirirken, parlamenter sistemin meclis çoğunluğunun iradesine bağlı hükümet modelini de ortadan kaldırmaktadır.

    Organların yetkilerine bakıldığında da öneride yasamaya ait önemli yetkilerin bir kısmının yürütmeye devredildiği görülmektedir. Yasamadan yürütmeye yetki aktarımı beraberinde güçlenen bir başkan ve zayıflayan bir meclis sonucunu da getirmektedir. Yasamaya ait yetkilerin en önemlisi hiç şüphesiz kanun yapmaktır. Modern demokrasinin doğuşu ile birlikte genel oyla seçilen meclislerin soyut, genel, gayri-şahsi kurallar koyması yani kanun yapması kaidesi de ortaya çıkmıştır. Toplumun geneline uygulanan, bir kişi için değil, kişilerden bağımsız soyut olarak tarif edilen durumlar için ileriye dönük olarak genel kurallar konulması aynı zamanda bireylere hukuk güvenliği de sağlayan bir kazanım olarak belirmiştir.

    Değişiklikle birlikte iki ayrı durumda başkanlara yasa gücünde işlem yapma yetkisi devredilmektedir. Birinci halde herhangi bir olağanüstü hal, kriz ya da gereklilik olmaksızın başkanlara kişi hakları ve siyasal haklar dışındaki, meclisin açıkça düzenlemediği konularda ki bunlara sosyal-ekonomik haklar da dâhil sonradan bir meclis denetimi öngörülmeksizin yasa gücünde işlem yapma yetkisi verilmektedir. Bu demektir ki, başkan belirleyeceği siyasi programı hayata geçirebilmek için demokratik olarak seçilmiş yasamanın rızasına ihtiyaç duymamaktadır. Yasamanın en önemli varlık sebebi olan yasa yapma yetkisi önemli ölçüde tahrip olmakta, herhangi bir zaman ya da kriz hali, aciliyet gibi bir gereklilik ölçütü aranmaksızın yasama yetkisi yürütmeye verilmektedir. Bu noktada unutulmaması gereken bir husus da başkanların veto yetkisidir. Meclis çoğunluğunun bir konuyu açıkça düzenlememesi şartına bağlı olan bu yetkiyi kullanabilmek için başkanlar veto yetkisini devreye sokarak yasa çıkışını engelleyebilir ardından da kendi istediği düzenlemeyi getirebilirler. Yasa çıkarmak için üye tam sayısının dörtte birinin bir fazlasından az olmamak koşulu (152 ve üzeri oy) ile toplantıya katılanların salt çoğunluğu yeterli iken veto yetkisinin aşılması üye tam sayısının salt çoğunluğunun (301 oy) bunu aşma iradesine bağlıdır. Bırakılan her boşluk cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile dolabilecektir. Ayrıca cumhurbaşkanlarının yasaların yeterince net olmadıklarını ileri sürerek, farklı amaçlara hizmet eden düzenlemeler yapmaları, hukuk sistemi içinde keşmekeş yaratmaları da olasıdır.

    Yasa gücünde işlem yapılabilecek ikinci husus da olağanüstü dönemlerdedir. Başkanlar olağanüstü hali önce tek başına ilan edip, ardından da hiçbir konu sınırlaması olmaksızın tüm hak ve özgürlükleri askıya alabilecek şekilde yine tek başlarına KHK (kanun hükmünde kararname) yapabilirler. Bunlar meclisin denetimine tabi olup üç ay içinde görüşülmeleri zorunludur. Aksi halde kendiliklerinden kalkarlar. Getirilen süre sınırı olumlu olmakla birlikte unutulmamalıdır ki aslında sadece geçici düzenleme yapılabilecek olan bu KHK’lerle şu an Türkiye’de pek çok olağan dönem yasası değiştirilmiş ve kalıcı düzenlemeler yapılmıştır. Burada meclisin denetim yetkisini etkili şekilde kullanması, içindeki partizan çoğunluğun cumhurbaşkanının kontrolünde olmamasına bağlıdır. Aynı husus Anayasa Mahkemesi denetimi için de geçerlidir.

    Verilen yasa gücünde işlem yapma yetkisi, meclis karşısında cumhurbaşkanını fevkalade güçlendiren bir yetki olup, ABD tipi saf başkanlık ile özellikle Latin Amerika’daki bozulmuş örnekler arasındaki temel farkı oluşturan yetkidir.[foot]J. A. Cheibub,– Z.Elkins, – T.Ginsburg, , “Latin Amerikan Presi- dentialism in Comparative and Historical Perspective”, Texas Law Review, Cilt 89, Sayı 7, 2011, sy. 1720, 1725.[/foot]

    ABD’de başkanların yasa gücünde kararname yapma yetkisi bulunmamaktadır. Başkanlar yasamanın belirlediği ve çerçevesini çizdiği temel politika dâhilinde hareket etmek zorundadırlar. ABD Yüksek Mahkemesi’nin konuya ilişkin yerleşik içtihadı “Non- delegation Doctrine / Devredilemezlik Doktrini” olarak isimlendirilmektedir. Yasama yetkisinin devredilmezliğine ilişkin standartları belirleyici kabul edilen davalardan Yakus vs. United States (1944) davasında Yüksek Mahkeme, Kongre’nin anayasal manada yasama yetkisini kullanmış sayılabilmesi için yasanın o alandaki temel politikayı belirlemiş, çerçeveyi çizmiş olması gerektiğini belirtmiştir.[foot]R.H.Fallon Jr., The Dynamic Constitution An Introduction to Ameri- can Constitution, Cambridge Uni. Press, New York, 2004,sy.179.[/foot] Bundan sonraki aşamada idari organlara düşen bu politikayı somutlaştırarak uygulamaktır. Yasama yetkisinin özü devredilemezdir, ancak idari/ teknik uzmanlık gerektiren ve Kongre tarafından detaylandırılıp, somutlaştırılması mümkün olmayan alanlarda, mevcut yasaya bağlı ikinci derecede (yasa altı) kurallar idare tarafında konulabilecektir.[foot]Ibid.[/foot]

    Yasa gücünde kararname yetkisine rastladığımız Latin Amerika’da ise iki tip kararname ile karşılaşılmaktadır. Birinci grupta yer alan kararnameler, yasama organının bir yasa ile düzenleme yapma yetkisini ermesi ile yapılabilmektedirler. Bu kapsama giren kararnamelerin birçoğu aslında idari düzenleyici işlem kategorisinde yer almaktadırlar.[foot]M. Shugart- J. Carey, “Calling Out the Tanks or Filling Out the Forms?”, J. M. Carey- M. SY. Shugart (eds.), Executive Decree Authority, Cambridge University Press, New York, 1998, sy. 12.[/foot] Çok az bir kısım ülkede bu tip yetki yasaları ile yasaları değiştirme, yasa gücünde işlem yapma yetkisi yürütmeye bırakılmaktadır.[foot]Ibid.,sy.12-13.[/foot] İkinci grupta yer alanlar ise kriz ve gereklilik kararnameleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Parlamenter ve yarı-başkanlık sistemlerinde de görülen yasa gücünde kararname yapma yetkisi, bu sistemlerde yasama organının onayına sunulmadan nadiren geçerlilik kazanırken, başkanlık sistemlerinde yasama organını onay makamı olarak düzenleyen anayasa oranı yalnızca yüzde yirmi yedidir.[foot]Cheibub, Elkins, Ginsburg, “Latin Amerikan Presidentialism in Comparative and Historical Perspective”, sy.1724.[/foot] Kararname yetkisi veren sistemlerde genellikle başkanlar, bakanların ortak imzası ile etkili olacak şekilde düzenleme yapmaktadırlar. Kriz ve gereklilik kararnameleri ise konu, süre ve çıkış koşulları bakımından anayasal şartlara bağlanarak yapılmaktadır. Örneğin, Arjantin’de söz konusu kararnameler yalnızca istisnai hallerde, yasa yapmak imkansızlaştığında konu sınırlaması dahilinde bakanların da ortak imzasıyla birlikte çıkarılabilir ve süre sınırı dahilinde derhal meclis denetimine sunulurlar (AY. 99.md). Benzer şekilde Brezilya’da da önemli durumlarda, yasa yapılamıyorsa, geçici tedbir olarak, süre sınırı dâhilinde yapılabilirler ve derhal meclis denetimine sunulurlar (AY. Md. 62). Şili’de ise başkanların kanun gücünde işlem yapabilmesi, meclisin buna bir yetki yasası ile izin vermesine ve çerçeveyi çizmesine bağlıdır (AY. 32/3.md). Buna rağmen yasa gücünde kararname yetkisi Latin Amerika’da da çok istismar edilen, anayasal kargaşa ve aşırı güçlenmiş başkanlar yaratmaya yarayan bir yetki olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Türkiye’deki düzenlemede ise olağan koşullarda, yasamanın çalışmasını engelleyen hiçbir husus bulunmamasına rağmen yasama çoğunluğunun iradesini geçersiz kılmaya yönelik olarak, yetki yasası ya da sonradan bir meclis denetimi aranmaksızın, süre koşulu da bulunmadan başkanlara çok geniş bir yetki alanı bırakılmaktadır. Olağanüstü KHK’ler bu bakımdan tüm anayasal hakları askıya alabilmesi ve yargı denetimi dışında tutulmaları sebebiyle, tek kişinin elinde keyfiliğe kapı açarak son derece vahim sonuçlar doğurabilecek bir yetki olarak göze çarpmaktadır. Bunu test etmek için Türkiye’nin şimdiki haline bakıp bunu ikiyle üçle çarpmak yeterlidir. Sonuç olarak meclis içindeki milli iradenin yasa yapma gücü tek kişiye aktarılmaktadır.

    Bu noktada meclise ait yetkilerin yürütmeye devredildiği, hukuk devleti açısından çok yıkıcı sonuçlar doğuracak bir başka husus da idarenin kanuniliği ilkesinin kaldırılmasına ilişkindir. Başkan tüm üst kademe yöneticilerini atama, görevlerine son verme ve bunlara ilişkin usul ve esasları düzenleme yetkisine sahip kılınmıştır. Ayrıca bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri, yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatı kurulması kararnameyle düzenlenecektir. Ayrıca kamu tüzel kişiliği de cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulabilecektir.

    Mevcut sistemde tüm bunlar kanunla yapılmaktadır. Hükümet meclisin yaptığı kanuna göre kamu yöneticilerini atayabilmekte ve bu kişilerin kamudaki görevlerine son verilmesi de ancak kanunda belirtilen koşullarda olabilmektedir. Yeni anayasaya göre her gelen başkan canının istediği gibi kurumları kapatıp, açabilecek, devlet örgütlenmesini değiştirebilecek, yeni kamu tüzel kişileri oluşturabilecek, bunların yetki ve görev alanlarını tayin edebilecektir. Dilerse özerk yönetimler kurup, devletin merkez teşkilatını bütünüyle farklı oluşturabilecektir. Kamu kurumlarının kurumsallaşması oldukça güçleşecek, kurumsallaşma oranı zayıfladıkça devlet yönetimi zaafa uğrayacaktır. Her başkan istediği gibi kamu yöneticilerini atıp, yerine yenilerini alabilecektir. Bu da alanında uzman profesyonellerin yetişmesini engelleyecek, kamu yönetiminde liyakatin yerini siyasi sadakatin almasına neden olacaktır. Kamu yönetimini bütünüyle zaafa uğratacaktır.

    Ayrıca kanunla düzenleme yerine idarenin yönetimine ilişkin usul ve esasların başkanlık kararnamesiyle düzenlenmesi başkanları sınırlayan hiçbir kural olmamasına neden olacaktır. Kuralı koyan ve uygulayanın aynı kişi olması pratikte hiçbir kuralla bağlı olamama sonucunu ve bununla gelen keyfiliği kamu yönetimine hâkim kılacaktır. Bunun bir sonucu olarak da idari yargılamanın bir etkinliği kalmayacaktır.

    Meclisin kaybettiği yetkiler bundan ibaret değildir. Meclis’in gensoru, güvenoyu/güvensizlik oyu vererek hükümeti düşürme yetkisi kaldırılmıştır. Meclis bundan böyle görevi kötüye kullanan, halk desteğini kaybeden, siyasi başarısızlığa uğramış bakan ya da başkanları görevden alamayacaktır. Başkana meclis üyeleri tarafından soru sorulması mümkün değildir.

    Görevlerine ilişkin suç işlediklerinden şüphe edilen bakanları 55 MV talebi 275 milletvekilinin kararı ile Yüce Divana yollama yetkisi kaldırılmıştır. Bunun yerine 275 MV talebi, 360 MV kararı ile başkan yardımcıları ve bakanların Yüce Divana sevki düzenlenmiştir. Burada seçilmeye engel bir suçtan mahkûm olana kadar görevlerini devam ettirmeleri kabul edilmiştir.

    Aynı anda milletvekili olamayacakları halde başkan yardımcıları ve bakanların görevleri ile ilgili olamayan suçlardan dokunulmazlıkları kabul edilmiştir. Böylece suç işleseler bile yargılanmaları mümkün olmayacaktır.

    Başkanların ise görevleriyle ilgili olsun veya olmasın bir suç işlediği iddiası 301 MV vereceği önerge ile ileri sürülebilmekte ancak 400 MV kabul oyuyla Yüce Divana sevk edilebilmektedirler. Bu işletilmesi oldukça zor bir mekanizmadır. Demokratik bir örnek olarak ABD’ye bakarsak başkanların soruşturulmasına ilişkin önergenin Temsilciler Meclisi’nde bir üye tarafından dahi verilebileceğini ve suçlandırılmasına ilişkin kararın da basit çoğunlukla kabul edilebileceğini görüyoruz. Bu karar üzerine başkanlar yargılanmak üzere Senato’ya sevk edilirler ve Senato’da mahkûmiyet kararı alınabilmesi de üçte iki çoğunlukla olmaktadır. Bizde ise yargılamanın yapılabilmesi üye tam sayının üçte ikisinin oyu alınarak mümkün olmaktadır. Mahkûmiyet kararını verecek olan ise üyeleri başkan tarafından atanan Anayasa Mahkemesi’dir.

    Meclisi, yürütme karşısında oldukça zayıflatan ve başkanlık sistemlerinde çok nadiren görülen, genellikle yarışmacı otoriter rejim sergileyen ülkelerde karşılaştığımız bir diğer yetki de başkanların meclisi fesih yetkisidir. Fesih mekanizması başkanı aşırı derecede güçlendiren bir kurum olarak Şili’nin General Pinochet dönemi 1980 yılında yapılan Anayasası’nın orijinal metninde karşımıza çıkıyordu (eski md 32/5), ancak demokrasiye geçişle birlikte 1989’da bu yetki kaldırılmıştır. Bugün Latin Amerika’da başkanlara verilmiş fesih yetkisini oldukça zor koşullara bağlı olarak Uruguay’ın 1966 tarihli Anayasasında bakanlara verilen güvensizlik oyunun[foot]Bakanlar kurulu, bir grup bakan ya da bir bakan için üye tamsayısının üçte ikisinden az bir oyla verilen güvensizlik oyunu başkan veto ettiğinde, yapılan ikinci oylamanın da üye tam sayısının beşte üçünden az bir oranla alınması durumunda, başkan güvensizlik oyu verilen bakan ya da bakanlar kurulunu tutup buna karşılık olarak meclisi fesih kararı alabilecektir. Bu yetki seçimlere bir yıl kala kullanılamayacağı gibi bakanlar kurulu dışındakilere verilen güvensizlik oyları için bir başkanlık döneminde yalnızca bir defa kullanılabilir.[/foot] ve 1999 Venezüella Anayasasında bir başkanlık döneminde başkan yardımcısı için güvensizlik oyuna üçüncü defa başvurulmasının karşılığı olarak görüyoruz. Her iki ülkede de fesih kurumu hiç işletilememiştir.

    Fesih kurumunu düzenleyen Afrika başkanlık anayasalarının üçü aynı zamanda güvensizlik oyu düzenlemesine sahip olan ülkelerdir: Zambiya, Zimbabve ve Seyşeller. Yukarıda ifade edildiği gibi Zimbabve’de bu yetki bakanlar kurulunun bütünüyle düşürülmesine karşı başkan tarafından kullanılabilirken; Zambiya’da yürütme organı, Milli Meclis’in objektif ve etkili şekilde yasama görevini yapmaması sebebiyle etkili bir yönetim oluşturamadığında başkan fesih kararı alabilir. Ancak bunu yapmak istediğini açıkladığında (AY. 81.md/4- 5-6-7) Anayasa Mahkemesine başvurarak böyle bir durumun gerçekten var olduğunu tespit ettirmesi gerekmektedir. Seyşeller’de ise (1993 AY. 110.md) başkanlara çok geniş bir fesih yetkisi tanınmaktadır. Ulusal çıkarlar gerektirdiğinde başkan yasamayı feshedebilecektir.

    Yukarıdaki örneklerden yalnızca Uruguay bugün demokratik bir başkanlık modeli sunmaktaysa da 1966 Anayasasının kabulünü takip eden yıllarda uzun olağanüstü hallerle gelen otoriter bir rejimden geçtiğini de hatırlamakta fayda vardır.

    Bizde ise yeni Anayasa başkana herhangi bir süre ya da koşul olmaksızın istediği şekilde Meclisi feshedebilme yetkisini vermektedir. Bunun karşılığında kendi seçimleri de Meclis’inki ile birlikte yenilenmektedir. Meclis’in kendi seçimlerini yenilemesi ise ancak üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu ile olabilmektedir. Hiç şüphesiz tek kişinin dilediği zamanda bu kararı alabilmesi bir meclisin nitelikli çoğunluğundan çok daha kolaydır. Yani gerçekte bu yetki başkana erken seçime gitmek istediğinde gidebilmesi, kendisini denetlemek üzere harekete geçen meclis bu kararı almadan meclisi feshedebilmesi, meclis ile yaşanacak uyuşmazlıklarda toplumun tamamını temsil eden iradeyi tek taraflı olarak ortadan kaldırabilmesi için tanınmıştır. Yeni seçimden çıkmış bir meclis için fesih tehdidi bile durdurucu olabilecekken, fesih yetkisinin kullanımının herhangi bir koşula bağlanmaması muhaliflerin ağırlıkta olduğu meclislerin sürekli fesih tehdidi ile çalışmasına neden olacaktır. 7 Haziran sonrası süreç hatırlanırsa bu yetkinin seçimleri ve sonrasını Genel anlamda kutuplaşmayı, sokak hareketlerini besleyici bir etki yaratacağından da bahsetmek mümkündür.

    Başkanlara ayrıca tek başına milli güvenlik politikalarını belirleme ve gerekli tedbirleri alma yetkisi de verilmektedir. Mevcut Anayasamızda bu yetki yoktur. Bakanlar kurulu, cumhurbaşkanı ve ordu komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Kurulunda bu politikalar tartışılmakta, hükümet istişare ederek belirlediği hususları meclise getirerek gerekli düzenlemeleri buradan çıkartmaktadır. Yeni anayasada başkan Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına da tek başına karar verebilmektedir.

    Bu tabloda meclisin başkan karşısında gerilediği, birçok yetkisinin elinden gittiği ortadayken, başkanlık sistemlerinde aslında gerekli olmadığı halde Milletvekili Seçim Kanununda yüzde on barajı devam ettirilmektedir. Başkanlık sisteminde hükümetin oluşumu mecliste güvenoyu verecek bir çoğunluğa bağlı olmadığından, en çok oy alan parti lehine artık temsil yaratarak temsil adaletini de ortadan kaldırmayı gerektirecek bir husus oluşmadığı halde temsil adaletini oldukça yaralayan bu barajın neden devamına gerek duyulduğu ise yanıtsız bir soru olarak kalmaktadır.

    Yürütmenin yapısına baktığımızda da başkanın tekil iradesini görmekteyiz. Örneğin; başkan istediği sayıda başkan yardımcısı atayıp, işlerine son verebilmektedir. Gerektiğinde başkanlara vekâlet eden başkan yardımcıları demokratik başkanlık sistemlerinde başkanların adaylık süreçlerinde belirlenmekte ve başkanlarla birlikte seçilmektedirler. Başkanlara vekâlet etme yetkisi verilen bu kişilerin de demokratik meşruluğu bulunmaktadır. Bizdeki sistemde ise demokratik meşruluğu olmayan, sonradan başkan tarafından atanan başkan yardımcıları bulunmaktadır. Bunların sayısı ve hangisinin ölümü halinde başkanın yerine geçeceği de belirsizdir.

    Yeni anayasada bakanlar da başkan tarafından serbestçe atanıp görevden alınabilmektedir. Bakan atamaları demokratik modellerdeki gibi meclisin onayına tabi değildir. Meclisin bakanlara güvensizlik oyu vererek düşürme yetkisi de kaldırılmıştır.

    Kontrol ve denge bakımından yeni anayasaya baktığımızda nasıl bir tablo karşılıyor bizi? Öncelikle anayasal sistemlerde kontrol denge kurumları ne şekilde yer alır çok kısa bunu hatırlamakta yarar vardır. Siyasi ve hukuki değişik mekanizmalar halinde görebiliriz: koalisyonların varlığı halinde ortakların birbirini dengeleyen ve denetleyen pozisyonu olarak, iktidarın düzenli el değiştirdiği (genellikle iki parti arasında) sistemlerde bu sayede, özerk kurumların ve yargının hukukilik denetimi şeklinde, siyasi partilerin parti içi demokratik işleyişinin sağlanması halinde parti içinde denetim şeklinde ve elbette özgür basın ve sivil toplum örgütlerinin kamuoyu denetimi şeklinde görülebilir.

    Yukarıda bahsedilen ilk iki kontrol-denge aracı parti sistemine bağlı olarak ortaya çıkarlar. Birincisi kutuplaşmamış çok parti sistemlerinde, diğeri iki ise iki parti sisteminde göze çarpar. Her iki yapı da Türkiye’de yoktur. Parti içi demokrasi de Türkiye’de ne yazık ki güvence altına alınmamış, uygulaması olmayan ya da çok zayıf olan bir durumdur. Bu halin en somut örneğin ülkemizde partilerin adaylarının çoğunlukla ön seçimle değil, liderler tarafından belirlenmesi ve beğenilmeyen/başarısız liderlerin parti mekanizmalarınca görevden alınmasının örneğinin bulunmaması olgularında gözleyebiliriz.

    Özerk kurumlar ile tarafsız-bağımsız yargı meselesine gelince, yeni anayasada bir siyasi partinin genel başkanı olmasına izin verilen cumhurbaşkanının, kendisini ve yaptığı işlemleri denetlemesi beklenen Anayasa Mahkemesinin üyelerinin çoğunluğunu (15 üyeden 12’si) doğrudan veya dolaylı olarak atadığını görmekteyiz. Yeni düzenlemeyle ayrıca hâkimlerin atama, disiplin ve özlük işlerinden sorumlu olan “Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunu” (HSYK) da yeniden düzenlemektedir. Adı, yapısı ve üye sayısı değiştirilmektedir. HSYK, HSK olmaktadır. Üye sayısı 13’e indirilmektedir. Adalet bakanı başkanı, müsteşarı da doğal üyesidir. 7 üye TBMM tarafından (ilk oylamada üçte iki, ikinci oylamada beşte üç, bulunmadığı takdirde en çok oyu alanlar arasında ad çekme usulü ile) kalanlar cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır.

    Meclis tarafından belirlenen adayların adaylıkları da aynı usulle belirlenmektedir. Her bir pozisyon için belirlenecek üç aday da ayrı ayrı üçte iki, beşte üç, en çok oyu olan iki aday arasından ad çekme usulü ile karma komisyonda (Anayasa ve adalet komisyonu) seçilmektedir. Bu demektir ki adayları da mecliste çoğunluğu bulunan parti tespit etmektedir.

    Cumhurbaşkanının genel başkanı olduğu siyasi partinin meclis çoğunluğuna sahip olması halinde ki seçimlerin aynı gün yapılması bunu amaçlamaktadır, cumhurbaşkanının doğrudan ve dolaylı olarak kurulun tüm üyeleri üzerinde belirleyici bir gücü olacağını düşünmek yanlış olmayacaktır.

    Üyeler dört yıl için seçilmektedir. Süresi biten bir kez daha seçilebilmektedir. Bir cumhurbaşkanı görev süresi içinde uygun bulmadığı atamaları yapan üyeleri değiştirme şansı yakaladığı gibi bir daha seçilmek arzusunda olan üyeler de buna uygun bir çizgide ilerlemeyi seçebilirler.

    Yargıtay üyeleri ile Danıştay’ın dörtte üçü HSK tarafından belirlenmektedir. Danıştay’ın kalan üyelerini ise cumhurbaşkanı belirlemektedir. Görüldüğü gibi tüm yüksek yargıyı ve alt mahkemelere atama yapan, disiplin ve özlük işlerinden sorumlu olan kurulu doğrudan ve dolaylı olarak belirleyen cumhurbaşkanı olmaktadır.

    Görev süreleri bakımından HSYK’nın (4 yıl) tamamen, Anayasa Mahkemesinin de kısmen (12 yıl) Cumhurbaşkanının görev süresine (5+5) senkronize olduğu anlaşılmaktadır. Şu anki tabloda Anayasa Mahkemesinin iki üyesinin 1 yıl, bir üyesinin 2 yıl, iki üyesinin 3 yıl, iki üyesinin 5 yıl, bir üyesinin 7 yıl içinde üyelikleri sonlanıyor. Bunlardan iki askeri yargı üyesinin yerine yenisi seçilmeyecek. İki üye TBMM çoğunluğu tarafından seçilecek. Yani mevcut Cumhurbaşkanının 2019’da tekrar seçilmesi halinde ve yeni anayasa kabul edildiği takdirde 4 üyeyi atayabilecek. 2014’den bu yana dört üyeyi de hali hazırda atamış bulunuyor. Bir dönem daha seçilirse o takdirde bunların yerine de yenilerini atayabilecek. Yani mevcut cumhurbaşkanı 2019’da seçildiği takdirde TBMM tarafından seçilen üç üye ile önceki cumhurbaşkanınca 2013’de atanan 1 üye yani dört üye dışında, 8 üyesini kendi atadığı bir mahkeme ile çalışacak. TBMM’den gelen üç üyenin de o tarihte muhtemelen genel başkanı olacağı AKP çoğunluğu tarafından seçildiği hatırlanırsa Anayasa Mahkemesinin mevcut cumhurbaşkanı tarafından bütünüyle düzenlenmiş olacağını söyleyebiliriz.

    Yukarıda özetlenen durum bize iki dönem seçilen bir cumhurbaşkanının çok rahat biçimde anayasa mahkemesinin nitelikli çoğunluğunu atayabilecek durumda olduğunu da rakamlarla ispatlamaktadır. Sonuç olarak bu tabloda yargının, cumhurbaşkanından bağımsız kalabilmesinin ne denli güç olduğu da açıktır. Kendisi tarafından seçilip atanan yargıçların cumhurbaşkanının yaptığı eylem ve işlemleri denetlemesini beklemek gerçekçi olmadığı gibi, oluşan yapı «hiç kimse kendi yargıcını seçemez» evrensel hukuk ilkesine de aykırıdır.

    Bağımsız ve tarafsız yargı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 6. maddesi ve bizim anayasamızın 38. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının temel bir unsurudur. Yargı bağımsızlığını tayin ederken kullanılan üç ölçüt, yargıçların atanma, görev süresi ve dış baskılara direnme güvenceleridir. Hâlihazırda bu üç ölçü bakımından Türkiye’de yargıçların yürütme karşısında yeterli güvenceye sahip olduğunu söylemek güçtür. Yeni düzenleme bunu daha da vahim bir noktaya taşımaktadır.

    Son kontrol-denge cihazı olan basın özgürlüğü ve sivil toplumla gerçekleşen kamuoyu denetimi bakımından yalnızca şunu hatırlatacağım: son üç yıldır Türkiye’de basın Freedom House verilerine göre özgür değildir ve diğer temel hakların kullanımında da ciddi bir gerileme yaşanmaktadır.[foot]https://freedomhouse.org/country/turkey. (Şubat, 2017).[/foot]

    Genel olarak tabloyu değerlendirdiğimizde kontrol- denge mekanizmaları bulunmayan, çok güçlü bir başkanlık modeli ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Türkiye’de başkanlık sistemi savunusukuvvetlerin yürütmede yani başkanda birleşmesi ana amacıyla yapılmaktadır. Tüm parlamenter sistem eleştirileri siyasi iktidarı sınırlayan ve denetleyen mekanizmalara yönelik olarak ortaya atılmaktadır. Siyasi sistemin ana ekseninin meclisten alınıp, başkana verilmesinin Türkiye’nin tüm sorunlarını çözeceği, siyasi iktidarı denetleyen, bağımsız yargı dahil, tüm kurumların engelleyici işlev gördüğü ileri sürülmektedir. Dolayısı ile gelecek olan sistem de “başkancı” bir sistem olacaktır.Kuruluş amacı tüm devlet yetkilerinin bir başkana havale edilmesidir.

    Kurucu ideoloji olarak yeni Osmanlıcı/ anti cumhuriyetçi ve siyasal İslamcı bir söylem benimsenmiş gözükmektedir. Özünde çoğulcu özgürlükçü demokrasiden ziyade otoriter bir anlayışa yakın duran bu söylemlerin uzun ya da kısa vadede demokrasiyi beslemesi ya da geliştirmesi beklenemez.

    Dahası demokrasi belli kurumların bir ülkede var olması durumunda ortaya çıkan bir rejim türüdür. Bu kurumlar, serbest, özgür ve adil seçimler, örgütlenme ve ifade özgürlüğü, özellikle seçme-seçilme hakkı, basın özgürlüğü, farklı kaynaklardan bilgi edinme özgürlüğüdür[foot]R. Dahl, On Democracy, Yale Uni. Press, New Haven-London, 2000, sy. 92.[/foot] ancak bunlar yeterli değildir. Kişilerin özel hayatları ve mülkiyet haklarına ilişkin güvenceler de siyaset yapabilmek için düşünce özgürlüğü kadar önemlidir. Ayrıca bağımsız-tarafsız yargı, adil yargılanma hakkı gibi hukuk devletinin temel kurumları da mevcut özgürlüklerin güvencesidir. Hukuk, eşit, öngörülebilir, belirli ve erişilebilir olmalıdır. Keyfi olmamalıdır. Kısaca toplumdaki farklı siyasi talepler özgürce örgütlenip, özgürce ve adil biçimde seçmene ulaşabilmeli, seçmen de tüm siyasal seçeneklerini bilerek özgürce siyasal iradeyi oluşturabilmelidir. Bu kurumların bulunmadığı ya da çok zayıf olduğu ülkelerde anayasanız ya da hükümet sisteminiz ne olursa olsun demokrasi menüde yoktur.

    Siyasi parti yapısına gelince, Türkiye’de tek partinin hâkimiyetindeki bir siyasal sistem mevcuttur. Bu sistemlerde yapıya hâkim parti, üst üste en az üç seçimde, yasama organında sandalyelerin yarıdan fazlasını elde etmekte, başkanlık seçimlerini kazanmakta veya azınlık hükümeti olarak tek başına yönetimde kalabilmektedir. Seçmen tercihleri ve parti kurumsallaşma düzeyleri söz konusu durumu sabitlemiş gözükmektedir. Teorik olarak, seçmen istediği takdirde iktidarın el değiştirmesi mümkünse de bu pratikte kolay kolay gerçekleşmez. Tam demokratik örneklerine nadir olarak rastlanılan (Japonya gibi) bu tip tek parti sistemlerinin daha çok yarım ya da tam otoriter örnekleri mevcuttur. O zaman hâkim parti hegemonyacı partiye dönüşmektedir. Türkiye’deki durumda tam olarak budur.

    Sağ oylar, kutuplaşma, kimlik siyaseti ve seçim sisteminin de yardımıyla tek bir siyasi partide birleştiğinde (Demokrat Parti, kısa bir süre Adalet Partisi ya da AKP hükümetleri) hakim / hegemonyacı siyasi parti sistemi oluşmaktadır. Bu yapı ülkemizdeki yanaşmacı / neo – patrimonyal özelliklerle de birleşerek otoriter eğilimler sergileyen bir hal almaktadır. Mevcut parti sistemi içinde başkanlık sistemi tercihi, patronlu bir hiper başkanlık rejimi şeklinde işleyecektir.

    Patronlu başkanlık rejimlerine hâkim olan parti, iktidarın el değiştirmesini çeşitli yöntemlerle engellemektedir. Bu yöntemlerin başında yanaşmacılık gelmektedir. Parti hâkim olduğu devlet kaynaklarını (himmet, yardım, torpil, iş ve hatta kamı hizmeti götürme) oy karşılığında dağıtmaktadır. Söz konusu patronaj ilişkileri ve yanaşmacı yapı hâkim partiler çerçevesinde aşırı derecede güçlenmiş, kişiselleşmiş iktidar kullanan başkanları ortaya çıkarıp beslemektedir.

    Bu rejimlerde hegemonyacı partiler, faydacı özellikleri ve patronaj ilişkilerinin yanı sıra seçim bölgelerini kendi seçmeninin yoğunluğuna göre ayarlama ve/ veya seçmen kaydı sahtekârlıkları, muhalefeti taciz gibi demokrasi dışı yöntemlerin de yardımıyla hâkim pozisyonlarını pekiştirmektedirler. Serbest, özgür ve adil olamayan seçimler sonucu iktidarın elde edildiği, basın özgürlüğü bulunmayan bu rejimlerin birçoğu Freedom House ölçümlemelerinde özgür olmayan ya da yarı-özgür ülkeler olarak kabul edilmektedirler. Söz konu rejimleri nitelemek içinse “yarışmacı-otoriter”[foot]S. Levitsky- L.A. Way, Competitive Authoritarianism: Hybrid Regimes After the Cold War, Cambridge Uni. Press, New York, 2010, sy. 5-6.[/foot] tabiri kullanılmaktadır.

    Hâkim/hegemonyacı partili sistemler, yöneten partinin hep aynı olmasından dolayı bir siyasal değişmezlik yaşamakla birlikte, ya düşük kaliteli bir demokrasiyle ya da otoriter yönü çok daha ağır basan şekilde siyasi hayata devem etmektedirler.

    Bu tip başkanlık sistemlerinin en önemli özelliği kâğıt üzerindeki kuvvetler ayrılığının yerini, kuvvetlerin yürütmede birleştiği bir rejimin almış olmasıdır. Bu durumun doğal bir yansıması olarak da yasama organı çok zayıflamıştır. Parti çoğunluğu gönüllü olarak birçok yasama yetkisini başkana teslim etmiştir.

    Hakim / hegemonyacı parti yapısının etkisi altındaki sistemler, anayasanın lafzı başkanı aşırı yetkilendirmese bile parti aracılığı ile (Meksika’da, bugün Türkiye’de olduğu gibi) fiilen başkanı aşırı güçlendirecektir. Kontrol ve denge araçlarından yoksunluk, demokrasiyi yok edecek, yüksek kutuplaşma düzeyi ile uzun vadede yönetilemeyecek, iç ve dış kırılmalara açık, yüksek yolsuzluk düzeyi ile ekonomik kaynakları yağmalanan bir ülke ortaya çıkacaktır. Sonuç olarak sistem istikrara hizmet etmeyecek, uzun vadede muhtemel ekonomik/ siyasal krizlere gebe olacaktır.

    Zayıf yasama organları yanında tam demokratikleşememiş hiper-başkanlık sistemlerinin oluşmasını destekleyen; Latin Amerika’da ve Afrika’da (Türkiye’de de) çok net gözlemlenen kimi davranışsal (tarihsel, kültürel, toplumsal özellikler) ve normatif/ kurumsal dinamikler de mevcuttur. Partilerin yanaşmacı, faydacı yapıları, onları başkanların kaynakları kontrolünün aracı haline getirirken; ekonomik kaynakların kontrolüne ilişkin bütçe, vergi kanunu gibi kanunları önermenin başkanların tekelinde bırakılması, yasama adaylarının seçimin ve partinin başkanın kontrolünde olması, tarihsel olarak yasama organlarının kurumsallaşmasındaki zayıflıkla birleşince başkanları güçlendirici etki yapmaktadır. Diğer yandan başkanların “millet tarafından seçilmeyi” iktidarı kişiselleştirici şekilde kullandığı da bilinmektedir.

    Bu yapılanmalarda anayasaların yasama yürütme arasındaki dengeyi sağlamak üzere aktif çareler önermediklerini; diğer bir değişle başkanlarının aşırı derecede güçlenmesini ve sisteme hakim hale gelmelerini önleyici çözümler konusunda sessiz olduklarını söylemek gereklidir. Söz konusu anayasal tavır, hakim parti sisteminin hiper- başkanlıktan yana evrilmesini desteklemektedir. Bize önerilen anayasada ise aktif olarak hiper-başkanlığı destekleyen normatif bir tavır söz konusudur.

    Hâkim parti sistemi (kurumsal dinamikler), güçlü başkanlar ve mevcut siyasanın yanaşmacı özellikleri birbirlerini besleyerek yan yana gelmektedirler. Bu tip başkanlık sisteminin işleyişini ifade etmek için aşırı güçlü başkanların tüm yetkileri bünyesinde toplamasını ifade eden hiper-başkanlık eksik kalmakta; siyasal sistem içinde her şeye hegemonya kurmuş başkanların yönettiği neo-patrimonyal ilişkiler ağını ifade etmek için “patronlu başkanlık” sistemleri tanımı yapılmaktadır.[foot]Bkz: H. Hale, “Regime Cycles: Democracy, Autocracy and Revolution in Post-Soviet Eurasia.” World Politics, Cilt 58, Sayı 1, 2005; M. Laruelle, “Discussing Neopatrimonialism and Patronal Presidential- ism in the Central Asian Context”, Democratizatsiya, Cilt. 20, Sayı 4, 2012.[/foot] Patronlu başkanlık kavramı, iki temel unsur ile tarif edilmektedir. Birincisi; doğrudan halk tarafından seçilmiş ve devletin diğer erkleri ve organları karşısında de jure (hukuken) olarak güçlendirilmiş başkanların varlığıdır. İkinci unsur ise; başkanın, devletin ekonomik kaynaklara hâkimiyetini kendi şahsi hakimiyeti haline dönüştürerek, buradan büyük boyutlarda de facto (fiili) güç devşirmesidir. Bu sistemlerde hukuk devleti, kurumsal pratikler ve fikir temelli siyaset yerine, başkanın kendi belirlediği şekilde devletin kontrolündeki ekonomik kaynakları siyasi sadakat temelli olarak bireylere aktarması söz konudur. Başkan bunun karşılığında ekonomik varlıkları kendisine bağlı siyasi elitin sadakatini elde etmekte; böylelikle iktidarına meydana okuyabilecek muhalefetin ortaya çıkışını durdurabilmekte ve aynı zamanda hukuken var olanın çok ötesinde bir iktidar alanına sahip olabilmektedir. Muhalifler ise yine devlet kaynakları kullanılarak sindirilmekte, cezalandırılmaktadır. Bu durum doğrudan ekonomik kaynakların el değiştirmesi noktasına da varabilmektedir.

    Neo-patrimonyalizm kavramıyla ifade edilen söz konusu ilişkilerde, şahsi alanla kamusal alan şeklen, resmen ayrılmıştır, ancak uygulamada resmi olmayan siyaset, resmi kurumları işgal etmiştir. “Büyük adam” ile “küçük adam” arasında, kolektif çıkar aktarımını sağlayan, aracılarla işleyen bir mekanizma mevcuttur ve bu mekanizma bir gruba yönelik çıkar aktarımını rejimin merkezine oturtmuştur.

    Neo-patrimonyal yapılarda yüksek oranda yolsuzluk da gözlenmektedir. Bu noktada yalnızca bireysel özgürlükler zarar görmemekte; hukuk devleti ve temiz siyaset ilkeleri de yara almaktadır. Afrika’da ve hakim parti sistemine sahip yarı demokratik Meksika ve Venezuela gibi ülkelerde siyasette yüksek kirlilik (rüşvet/görevi kötüye kullanma) ve zayıflamış hukuk devleti ile kontrol ve denge araçlarından arınarak aşırılaşmış başkanlık yetkileri arasındaki bağlantıyı gösteren çokça veri mevcuttur.

    Neo-patrimonyalizm seviyesi arttıkça başkanlardaki kişiselleşmiş güç yoğunlaşması artmakta demokratikleşme seviyesi de düşmektedir. Hakim/ hegemonyacı parti sistemi altında şekillenen kontrol denge mekanizmalarından arınma hali, yani hiper başkanlık, sistemin anayasal durumunu, neo- patrimonyalizmden beslenen patronlu başkanlık tabiri ise ekonomik-sosyal yüzünü tarif etmektedir.

    Kısaca Türkiye’deki gibi hâkim/hegemonyacı parti yapısının başkanlık sistemiyle yan yana gelişi, başkanlık sisteminin özünü ifade eden kurumsal kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırarak, yukarıda kısaca ifade edilen diğer bazı davranışsal ve kurumsal dinamiklerin de katkısı ile yasama-yürütme hatta yargının tek elde birleşmesine neden olmaktadır. Yürütme lehine diğer anayasal erkleri oldukça zayıflatarak hiper-başkanlığa yol açan bu etkileşime, bir de neo-patrimonyal yanaşmacı ilişkiler eklenince, sonuç “patronlu başkanlık” rejimleriolmaktadır. Örneklerine parlamenter sistemi terk ederek başkanlık sistemine geçen iki Afrika ülkesi Zimbabve ve Gana ile Venezüella, Meksika, Peru, Rusya, Ukrayna’da rastladığımız bu sistemler en iyi ihtimalle yarı-demokratik iklimde seyreden seçimli otoriter yapılar sergilemektedirler. Türkiye devleti ya da toplumu bu seçenekle güçlenmeyecek, tam tersine zayıflamış demokratik kurumlarının ölüm fermanı imzalanmış olacaktır.

  • OHAL döneminde yapılan referandumda HAYIR’ı büyütelim…

    Temmuz’dan beri 8 ayı aşkın süredir OHAL ‘de yaşıyoruz…

    Ve yine OHAL’de Anayasa değişikliği referandumunu yapacağız. Bu referandumun bir sistem değişikliğine meşruluk talebi olduğu açık… İktidarın bu değişikliğine karşı HAYIR demeye devam edecek ve referandum günü de ülkenin geleceğini güvenceye almak için sandık başlarında olacağız.

    ***
    Bu sayının dosya konusu “Olağanüstü Hal ve Uygulamaları”. Memlekete baktığımızda bu konunun seçilmesi şaşırtıcı olmasa gerek.

    Dosya konusunu 4 değerli dostumuz değerlendirdi. KHK ile görevden çıkarılarak OHAL’den fazlasıyla etkilenen anayasa hukukçusu sayın Prof. Dr. İbrahim Ö. Kaboğlu, “OHAL, KHK’ler ve Anayasa Referandumu” başlıklı yazısında, OHAL döneminde anayasa değişikliğinin yapılıp yapılamayacağını ve KHK’ların hukuki durumunu ele alırken, hakim Murat Aydın OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar bağlamında kamu görevlilerinin sorumluluğunu “OHAL Kanunu Kapsamında Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler Uyarınca Yapılan İşlemlerde Sorumluluk” isimli yazısında değerlendirdi. “Olağanlaşan Olağanüstü Halimiz…” yazısıyla Av. Abdurrahman Bayramoğlu, OHAL sürecine nasıl gelindiği ve bu süreçte neler yaşandığı bağlamında konuyu incelerken, Av. H. Murat Yurttaş ise “Başkanlık ve Olağanüstü Hal: Türkiye’nin “olağan”ı Olacak mı?” başlıklı yazısında anayasa değişikliği maddelerindeki“ olağanüstü yönetim usulleri” bölümünü esas alarak konuyu inceledi.

    ***
    6. sayımızda da dosya konumuz yanında birbirinden değerli yazılar bulunuyor. Doç. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz, referandum öncesi mutlaka okunması gereken yazısında, diğer başkanlık sistemleri ile anayasa değişiklik teklifindeki maddeleri karşılaştırarak derinlikli bir değerlendirmede bulundu. Ahmet Abakay, gazeteci kimliği üzerinden OHAL sürecini ve bu süreçte basına ve gazetecilere yapılan baskıları kaleme aldı. Av. Aysu Doğan Esgin, 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Yasası’nı uluslararası tükenme ilkesi bağlamında inceledi.

    Yine bu sayımızda, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü vesilesiyle, İlerici Kadınlar Derneği GYK üyesi Umut Kuruç ile kadın haklarını ve sorunlarını ele aldığımız röportaj da dergide yerini aldı.

    ***
    5 Nisan Avukatlar Günü… Türkiye’de avukatlığın geldiği nokta düşünülürse, bunun için bir kutlama yapmak yerine “sorunlarımızla nasıl mücadele edebiliriz?”i tartışmak gerekiyor. Belki de avukatlık mesleğinin ne olduğunu bir kez daha hatırlama ihtiyacındayız. Bu sebeple, bu konuya ilişkin yazıyı stajyer avukat arkadaşımız Yekta Nevroz Avcı’nın yazmasını anlamlı bulduk. Ayrıca mesleğin ne olduğunu hatırlamak denilince akla ilk gelenlerden Av. Gülçin Çaylıgil ile ölümünden önce yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz’ün yapmış olduğu röportajı dergimizde de yayınladık. Çaylıgil’in vesilesiyle tüm ilerici ve mücadelede mihenk taşı olmuş ancak aramızdan ayrılmış hukukçuları saygıyla anıyoruz.

    ***
    Bu sayımızda İktisat Notları sayfasında Prof. Dr. İzzettin Önder, Türkiye Varlık Fonu’nu değerlendirirken, Hukuk Felsefesi sayfasında Dr. Gökçe Çataloluk, geçen sayıdaki yazısını bitirirken sorduğu “Çöken, Anayasa Değil de Grundnorm Olabilir mi?” sorusunun cevabını ele aldı. Hukuk ve Sanat sayfasında ise hukuk fakültesi mezunu ve iletişim fakültesi araştırma görevlisi arkadaşımız Onur Aytaç, çokça konuşulan ve 72. Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen Abluka filmini inceledi. Bu sayıda uzun zamandan beri düşündüğümüz ve gerçekleşmesinden de çok memnun olduğumuz bir sayfamız daha oldu: Çeviri sayfası için sevgili dostumuz ceza hukuku anabilim dalı araştırma görevlisi Murat Ceyhan, Samuel Moyn’un makalesinin çevirisini “Güçsüz Bir Yol Arkadaşı: Neoliberalizm Çağında İnsan Hakları” başlığıyla yaptı.

    ***
    Portre sayfamızda ise Av. Bilgütay Hakkı Durna, 24 Mart 1978’de öldürülen yurtsever savcı Doğan Öz’ü, mücadelesini ve ölümü sonrasında yaşanan süreci kaleme aldı. Savcı Doğan Öz’ü her ölüm yıldönümünde yaptığımız gibi bu sene de Hukuk Defterleri dergisi olarak, 25 Mart Cumartesi günü saat 14.00’da Caddebostan Kültür Merkezi’nde “Başkanlık Tartışmaları Işığında Türkiye Nereye Gidiyor?” başlıklı bir panelle anıyoruz. İlhan Cihaner, Doç. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz ve yayın kurulu üyemiz Av. Bilgütay Hakkı Durna’nın konuşmacı olduğu panelimize, tüm dostlarımızı bekliyoruz. ***

    Birinci yılımızı altıncı sayıyla tamamlamış olacağız. Yedinci sayımızda ise dosya konusunu referandum sonrası Türkiye olarak belirledik.

    Yedinci sayımıza katkı sunmak isteyen okurlarımızın bizimle irtibata geçebileceğini belirtmek isteriz. Ve yine dergimizin yer almasının iyi olacağını düşündüğünüz kitabevlerini bizimle paylaşmanızı beklediğimizi tekrar hatırlatırız.

    Önümüzdeki sayımızda buluşmak üzere…

    Yayın Kurulu

  • Hukuk ve Sanat: Bu Bomba Patlamayacak!

    1922 yılında yoksul köylü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen, 2010 yılında “Dünya öyle güzel ki, öleceğime yanıyorum” diyerek, hayata gözlerini yuman Saramago; Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarını, İkinci Dünya Savaşı’nın ise tüm vahşetini yaşar. Bu anlamda Saramago’nun eserlerinde savaş karşıtlığı sık sık karşılaşılan temalardan biridir.

    2016 yılının son aylarını yaşadığımız bugünlerde, dünya bir kez daha ama bu kez adına “Dünya Savaşı” denmeyen emperyalist paylaşım savaşlarını barındırmaya devam ediyor. Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da emperyalizmin egemenliğini kurmaya çalıştığı bir dönem yaşanıyor ve bu süreç de oldukça kanlı gerçekleşiyor. Mevcut ülkelerin egemenlik sahalarının hukuksal anlamda korunduğunun iddia edildiği ancak gerçekte sınırların emperyalist devletler lehine değişmekte olduğu bir tarihsel dilimdeyiz. Artık insanların bir savaşın içerisinde olduklarını anlamaları için, iktidarı elinde bulunduran sınıfın tebaasına “savaştasınız” demesi gerekiyor. Aksi halde, Saramago’nun adını da verdiği muhteşem kitabındaki gibi “kör”ler.

    Bu nedenle Saramago “öznenin kendi kendine ve toplumla yarattığı ve öznenin eylemlerinden türeyen etik sorumluluğun titiz bir incelemesini masaya yatırmıştır.”[foot]Jose Saramago, Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler, Tüfekler, Kırmızı Kedi Yayınları, Çev. Işık Ergüden, Ocak 2016, s.97[/foot] 2002 yılında 2. Dünya Sosyal Forumu’ndaki konuşmasında yazar “Çanlar Yoluyla Adaletten Demokrasiye” başlıklı konuşmasında gösterişsiz bir adalet hakkına sahip olduğumuzu, bu adaletin “sadece” adalet olduğunu “etik” olan ile sıkı sıkıya ilişkili olduğunu, bunun ruhun mutluluğu için vazgeçilmez olduğunu belirtir[foot]Jose Saramago, From Justice to Democracy By Way of the Bells kaynak: http://www. terraincognita.50megs.com/saramago.html[/foot].

    Ona göre adalet yasa gereği olmakla beraber her şeyden önce toplumun kendiliğinden ortaya koyduğu bir adalet anlayışı olması gerektiğini ve bu nedenle kaçınılmaz bir ahlaki zorunluluk olarak kendini gösteren bir adalet olduğunun altını çizer.

    Ölmeden aylar önce yazmaya başladığı ve Türkçe’de Ocak 2016 tarihinde basılan “Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler Tüfekler” kitabında da Saramago, savaş ve şiddetin insanlar ve toplumlar üzerinde yarattığı etkiyi yansıtmak için “Neden silah fabrikalarında grev olmaz” sorusunu, kitabının kurgusal temasını tamamlayan bir dayanak soru olarak ortaya koymuştur. Silah sanayisinde bireylerin sorumluluğunu tartışmak için başladığı bu eserini tamamlayamamış olsa da, kitap için tutmuş olduğu notlardan ve Saramago’nun külliyatından bu eseriyle ilgili de fikir edinebiliyoruz.

    15.08.2009 tarihli notunda şöyle der “Zaten zihnimde bulunan ve defalarca anlattığım hikayeye başlamak için iyi bir çengel: Andre Malraux’nun Umut’ta anlattığı gibi, İspanya iç savaşında patlamayan bombanın hikayesi.”[foot]Jose Saramago, a.g.e., s.75.[/foot] Olay şudur: İspanya İç Savaşı sırasında Extremadura’daki Halk Cephesi birliklerine fırlatılan bir bomba sabotaja uğratıldığından patlamaz. Topçu bir asker düzeneği sökünce içinde bir rulo kağıt görür. Almanca el yazısıyla şöyle denmektedir; “Yoldaşlar, korkmayın. Benim yüklediğim obüsler patlamayacak. Bir Alman işçi.

    Yazarın kendi betimlemesiyle ruhsal olarak (savaş tanrıçası) Bellona’nın kusursuzca cisimleşmiş hali olan Artur Paz Semedo, muhasebeci olarak çalışmakta olduğu silah fabrikasının ağır silahlar bölümüne terfi etmek dışında bir amacı yokken bir gün şehrin sinema kulübünde 1939’da yaşanmış İspanya İç Savaşı üzerine bir eser olan Andre Malraux’nun eseri

    “Umut” kitabının film uyarlamasına gider. Film onu çok etkiler ve epey aradıktan sonra filme konu olan kitabı bulur ve okur. Malraux’un kitabındaki “Obüslere sabotaj yaptıkları için Milano’da kurşuna dizilen işçiler şerefine, yaşasın!…”[foot]Malraux’un asıl metninde “- Arkadaşlar, dedi cumhuriyetin kaderi önümüzdeki on dakika içinde belli olacak. Ağır mitralyöz takımının bütün erleri, mitralyözleri başında şehit düştüler: Can verirken silahlarının sürgülerini sökmeyi de unutmuyorlardı. Cumhuriyetçiler, ateş altında, hem bir savunma hattı kurmayı başardılar, hem de yanlarını pekiştirmeyi. Arada faşist mermilerinin patlamadığı oluyordu. Yeni bölüğün siyasi komiseri ayağa kalkarak:- Mermilere sabotaj yaptı diye Milano’da kurşuna dizilen işçiler şere ne, dedi, ya- ya-ya, şa-şa-şa!..” Andre Malraux, Umut, Çev. Atilla İlhan, İletişim Yayınları, Temmuz 2013, s.496[/foot] cümlesini okuduktan sonra kendini kaybeder. Çünkü bellona anonim şirketinin muhasebe görevlisi, savaş araçlarına birinin sabotaj yapma fikrine bile katlanamayacak kadar bu aletlere tutkun biridir[foot]Jose Saramago, a.g.e., s.20[/foot]. Ona göre “Dünya kurulalı beri silahlar vardı ve bu yüzden de daha fazla insan ölüyor değildi, sadece ölmesi gerekenler ölüyordu, asla daha fazlası değil.”[foot]Jose Saramago, a.g.e., s.21[/foot].

    Bunun ardından bu öfkesini kendisi ile tamamen zıt karakterdeki “inançlı bir pasifist militan” olan eski karısı Felicia ile paylaşır. Felicia ise onu İspanya iç savaş sırasında bir bombanın sabotajı hakkında bilgi almak ve şirketin faşistlere silah sattığını öğrenmek için şirketin arşivlerinde araştırma yapmaya teşvik eder. Artur ise önce bu düşünceye karşı temkinli olsa da şirketin savaştaki performansı ve silah satışı konusundaki merakı ile bu fikri benimser ve şirket sahibi de bu araştırmanın silah satışlarını artırabilecek teknikler bulma konusunda yardımcı olacağı düşüncesiyle bu çalışmayı onaylar.

    Kitap bu araştırma ile devam eder ve Artur önemli birçok belgeye ulaştıktan sonra kitap yarım kalır. Bundan sonra Saramago’nun kitabı nasıl kurguladığına dair elimizde bir veri yok. Yani Artur gerçekten Felicia’nın istediği gibi fabrikanın İspanya İç Savaşı’nda oynadığı karanlık rolü ve silah satışından sağladığı kazancı ortaya çıkacak mıdır? Bunu bilmiyoruz. Ama 16.09.2009 tarihli notu bize bir fikir veriyor. “Kitap, Felicia’nın ağzından çıkarak çınlayan “cehenneme kadar yolun var!”la sona erecek. Örnek bir darbe.”

    Felicia’nın öfkesinden anladığımız kadarıyla Artur, şirketin savaştaki tüm katkısı ve bu yolla elde ettiği kazancı öğrenmesine rağmen savaş karşıtı bir tavır almıyor veya şirket ile ilişkisini sonlandırmıyor. Ve aslında okuyucu olarak bizim içten içe değişmesini istediğimiz karakter hakkında bize birçok bilgiyi veriyor Saramago. Çünkü bu karakter “Savaşlar her zaman oldu ve hep olacak. İnsan doğası gereği savaşçı bir kan kütlesidir.”diyen biri. Pisliğin teki açıkça, savaş filmlerinden heyecan duyuyor, tek bir kez bile eline tabanca almamasına rağmen bu savaş endüstrisi onun işi ile birlikte özel hayatına da nüfuz etmiş durumda. Ancak buna rağmen böyle bir karakterin değişmesini bekleyen okur talep ediyor Saramago. “Her bir okurunu sorgulayarak, vicdanını deşerek, onu rahatsız, tedirgin etmek ve yeniden canlanmanın meydan okuyuşunu kişisel bir odağa yerleştirmek: Daha insani bir dünya alternatifine, kuşkulu da olsa, yönelme ihtimali.”[foot]Jose Saramago, a.g.e., s.77[/foot]

    1969 yılından ölene kadar Portekiz Komünist Partisi’nin bir üyesi olan Saramago’nun tüm romanlarının incelikli bir ironi ile yazılmış politik eserler olduğu söylenebilir. Zira romanlarının alt yapısı din, var oluş, ulus, kimlik, sınır konularındaki eleştiriye dayanır ve bu eleştiriyi çoğu kez fantastik kurgudan faydalanarak eserlerine yansıtır. Bir röportajında dediği gibi “İroni benim eserlerime yeni eklediğim bir şey değil ki; biri olmazsa diğeri mutlaka oluyor zaten, öfkeli, hareketli, doğrudan ya da gizli olarak hep kullanıyorum, bu benim kendime has stilimin bir parçası.” Bu anlamda yarım kalan bu eserinde de savaşların silah endüstrisi ve silah fabrikalarıyla olan ilişkisini anlatırken ironik ve politik bir söylem kullanır. Okurunu sürekli uyaran bir tarzı vardır, onun edebiyatının açıkça dönüştürücü gücü vardır ve eserlerinde konu edindiği dertleri, okuyucunun da edinmesini amaçlamaktadır.“Onun edebiyatı vicdan rahatlığına karşı kuşkunun aktif bir örneğidir.”[foot]Fernando Gomez Aguilera, “Tamamlanmamış Bir Kitap, Israrcı Bir İrade”, Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler ,Tüfekler, Kırmızı Kedi Yayınları, Çev. Işık Ergüden, Ocak 2016,s.98[/foot] Bu nedenle bireylerin vicdanlarını rahatlattığı değil, ahlaki bir zorunluluk olarak adaleti mevcut kılmak için mücadele edecekleri bir düzenin umudunu üretmemiz gerekmektedir.

     

  • Öğrenci Gözünden: OHAL, KHK’lar, üniversitelerdeki tasfiyeler ve başkanlığa giden yola dair (05.01.2017)

    Hukuk Defterleri dergimizin 5. sayısı için 675 sayılı KHK ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anabilim Dalın’daki görevinden ihraç edilen Dr. Barkın Asal hocamız ile bir röportaj gerçekleştirdik. OHAL, KHK’lar, akademideki tas yeler ve başkanlığa giden yolu konuştuk. Tabii ki “Ne Yapmalı”yı da konuşmayı es geçmedik…

     

    Yeter Türkeş: 15 Temmuz darbe girişimi ardından AKP; kamu kurumlarında, akademide, bürokraside bir tasfiye süreci başlattı. Cemaati temizliyoruz bahanesiyle deyim yerindeyse kendi darbesini gerçekleştirmeye girişti.

    Berkay Çelen: Siz de bu kapsamda görevine son verilen ilerici, sol, muhalif akademisyenler arasında yer alıyorsunuz. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Barkın ASAL: Madem hukukçuyuz, hukuki değerlendirmeler yapalım. Biz hep söyleriz, Cumhuriyet hukuk alanında büyük devrimler gerçekleştirmiştir. Medeni Kanun, Ceza Kanunu ilk akla gelenlerdir. Ancak hep unutulur, aynı yıllarda Memurin Kanunu da yapılmıştır ve bu kanundaki en önemli düzenlemelerden biri de memura güvence verilmesidir. Bu güvence halen Anayasa’da da bulunmaktadır ve ayrıca iki memur grubuna daha ayrıcalıklı davranıldığı görülmektedir: Hakimler ve Savcılar, bir de üniversite öğretim elemanları.

    Bunu söylememin sebebi, Cumhuriyet ile Osmanlı arasındaki ayrımı çizmektir. Bize yapılan uygulama daha çok Osmanlı İmparatorluğu döneminde memurlara uygulanan, “azil” dediğimiz bir tasarruftur. Hâlbuki Cumhuriyet ile gelen, “ihraç” sistemidir. Azil sebebe bağlı olmayan bir işlemdir: idari hiyerarşideki üstünüz, sizin kamu hizmeti yapmanızı “tehlikeli” olarak addediyorsa (bu ideolojik sebeplerle olacağı gibi, işi düzgün yapmama gibi sebeplerle de olabilir) sizi görevden alabilir. Cumhuriyet ise bir memur kadrosu oluşturmaya çalışmıştır, çünkü devlet en başta bürokrasi ve kurullar demektir. Bu yüzden de “azil”in yerine “ihracı” ikame etmiştir: bir memur görevden alınacaksa ya idari tahkikat ya da cezai tahkikat gereklidir. Tabii sadece bu da değil, memurun yaptığı fiilin memuriyetten men edilmesine neden olacak ağırlıkta olması da esastır.

    Şahsımla ilgili olarak durumu mütalaa edeceksek: Üniversiteden uzaklaştırılmama sebep olan 675 sayılı Olağanüstü Dönem KHK’si yayınlanana kadar hakkımda hiçbir idari soruşturma yapılmadı. Bugün kamu görevimden çıkarılalı 2 ay olmasına rağmen bildiğim cezai bir soruşturma da yok. Kısaca yukarıda anlattığım şeyler ışığında memur güvencesi konusunda Cumhuriyet’ten geriye düşmüş olduğumuz görülüyor.

    B.Ç.: Sizin gibi yıllardır solcu, muhalif olarak bilinen akademisyenlerin Fethullah Gülen cemaati gibi gerici bir yapıyla ilişkilendirilerek ihraç edilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Topluma bu algıyı yerleştirebildiler diyebilir miyiz?

    B.A.: Şimdi yaşadığımız bir olaydan örnek vereyim size; söz konusu ihraçlara yönelik davaları açtık diğer hocalarımızla, sonrasında da YÖK’e ve Başbakanlığa itiraz dilekçesi vermeye karar verdik. Bir araya gelip bir itiraz dilekçesi kaleme aldık ve evrakları kendi üniversitemize teslim etmektense YÖK’e doğrudan göndermeyi tercih ederek postaneye gittik. Oradaki postane görevlisiyle sohbet ediyorduk. O, bizim bir sınava itiraz ettiğimizi düşündü ama biz memuriyetten atıldığımızı, bu nedenle itiraz dilekçesi gönderdiğimizi ifade ettik. “Fethullahçı değiliz ama” diye ekledi tabii arkadaşlar. Görevli de “ha o zaman PKK’lısınız” diye tepki verdi. Demek istediğim, 15 Temmuz sonrası çok büyük bir heyula var toplumda.

    Biliyorsunuz ki, kitlelerin düşünceleri, duyguları iktidarlar tarafından yönlendirilebilir. Bununla ilgili çok basit araçlar vardır, medya vs. gibi. Mevcut durumda, binlerce insanın memuriyetten atılması ve bunun Fethullahçılıkla mücadele bağlamında bir çizgiye oturtulması söz konusu. Doğal olarak bu durum, toplum nezdinde bu insanların kim olduklarına bakılmaksızın damgalanmasına neden olmaktadır. Benim açımdan söz konusu olan da budur. Bir devlet kurumuna gittiğim zaman karşımdaki bakış açısı ister istemez Fettullahçı mı, yoksa diğeri mi oluyor. Kendi bulunduğum kültürel çevreyi kastetmiyorum elbette, benim kim olduğum, bugüne kadar ne yaptığım bilinir. Ancak herhangi bir devlet makamıyla karşılaştığınızda ya da ortalama bir yere gidip çalışmak istediğinizde böyle bir durumla karşılaşıyorsunuz. “KHK ile kamu mesleğinden ihraç edildi” yazıyor çünkü SGK kayıtlarında. Ona bakan, sizi tanımayan bir insanın tepkisi aşağı yukarı bellidir. Bir tür stigmatizasyon, damgalanma denilen durum söz konusu oluyor. Ülkenin içinde bulunduğu koşullarda, kamuoyunun dikkatini çekmek dışında, yapılabilecek çok fazla bir şey yok. Hukuki açıdan bakıyorsanız ise Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilirsiniz örneğin ama çok bir fayda sağlayacağınızı sanmıyorum. AİHM’ye gidebilirsiniz, oradan bir tazminat kazanma durumunuz olabilir. Ancak burada çekilen cefayı karşılayamaz kesinlikle.

    Y.T. : Olağanüstü hal durumu anayasada şartları, çerçevesi belirlenmiş olan bir kurum. Anayasal hakların kullanımını ortadan kaldırması nedeniyle zaten sorunlu bir kavram olsa da içinde bulunduğumuz süreçte en azından kanuni çerçevesine riayet ediliyor mu sizce? 5 aydır süren OHAL’i nasıl değerlendirebiliriz bu açıdan?

    B.A.: Tabi bunlar teknik meseleler ama şöyle değerlendirebiliriz; Türkiye’deki Olağanüstülük rejimi, 61 Anayasası düzeninde Sıkıyönetim-Olağanüstü hal şeklinde ifade edilmiştir. Ama bu dönemde Olağanüstü Hal Kanunu çıkarılmamıştır. Doğal olarak şiddet olaylarıyla ilgili Olağanüstü Hal ilan etmek 61 Anayasası esnasında mümkün değildi. Kaldı ki Anayasal bakımdan da bunun imkan dahilinde olup olmadığı şüphelidir. Bu yüzden o döneme baktığınızda şiddet olaylarının söz konusu olduğu durumlarda istisnasız hep Sıkıyönetimle karşılaşırsınız. 1971’e kadar olan dönemde, 1940 tarihli Örfi İdare Kanunu yürürlükteydi. 71’e geldiğimizde ise, 12 Mart sürecinde 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu çıkarıldığı görülür. 12 Eylül sonrasında ise Olağanüstülük Rejimlerinde üçlü bir ayrıma gidilmiştir. Birincisi, doğal afetler söz konusu olduğunda uygulanan, ikincisi belirli şiddet olaylarının varlığı durumunda ilan edilen Olağanüstü Haller, üçüncüsü ise sıkıyönetimdir. Şu anda uygulanan ikincisidir. 1983 tarihli Olağanüstü Hal Kanununda bu gibi durumlara ilişkin ne gibi tedbirlerin uygulanacağı yazılmış durumdadır. Ancak bir yandan da ne yazıyor ve ne kadarı uygulanıyor sorunu var. 1984 ile 2002 yılları arasında özellikle Doğu’da uygulanan Olağanüstü Hallerde kanuna minimum ölçülerde riayet edildiğini görüyoruz. Doğal olarak şöyle bir çıkarsama yapabiliriz; Olağanüstü Hal söz konusu olduğunda bir contre-constitution, karşı anayasa ile karşı karşıya kalınıyor. Küçük bir örnek: Olağanüstü Hal Kanununda kamu görevlileriyle ilgili uygulanabilecek bir tedbir yer almıyor. Hatta Milli Güvenlik Komitesinde kanun tartışılırken kamu görevlileriyle ilgili alınabilecek tedbirlerin özellikle kanun metninden çıkarıldığını görüyoruz. Buna rağmen bahsettiğimiz 1984- 2002 yılları arasındaki Olağanüstü Hal Bölge Valiliği ile ilgili çıkarılan KHK’da ise kamu görevlilerine ilişkin olarak, Olağanüstü Hal Bölgesinin dışına çıkarılması gibi bir yetki Bölge Valilerine tanınmıştır. Bu durum oldukça gariptir. Şu açıdan söylüyorum; Anayasa hükümlerine göre Olağanüstü Hal durumunda, Olağanüstü Hal Kanunu devreye girer ve uygulanacak tedbirler, yetkiler orada belirlidir. Hâlbuki ilgili Olağanüstü Hal KHK’sıyla başka bir tedbir OHAL bölge valisine verilmiş. Onun için karşı anayasa diyorum OHAL durumlarına. Ama şunu da eklememiz gerekir: Anayasa Mahkemesi’nin 1990’lı yılların başlarında ve en son 2003’de söz konusu KHK’ların OHAL KHK’sı kapsamına girip girmediği bağlamında vermiş olduğu kararlar var. Anayasa Mahkemesi OHAL KHK’larına ilişkin yer, konu, zaman açısından sınırlama gerektiğine hükmetmişti. Kısaca Anayasa Mahkemesi bu kararlarıyla, yürütme gücünün aşırıya kaçmasını önlemek için, bir karşı anayasa durumu ile karşı karşıya kalmamak amacıyla müdahale etti. Bugün ise, OHAL KHK’larının esastan veya şekilden hiçbir şekilde incelenemeyeceğine dair Anayasa Mahkemesinin birkaç ay önce vermiş olduğu karar var. Dediğim gibi Türk hukukunda daha önce karşı-anayasaya varan bir uygulama zaten olmuş ve buna yargı bariyer olmuştu. Şimdi bu yargı denetimi ortadan kalkmıştır. Bu şekilde karşı anayasa oluşumuna imkan verilmiştir.

    B.Ç.: Peki, tüm bu konuştuklarımıza baktığımızda bugünkü iktidar tarafından yaratılan fiili durumlar ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Nitekim onlarda söylüyorlar bir fiili durum var bunu anayasal duruma getirmek için de başkanlık sistemi lazım diye. En temel propagandalarından biri de bu zaten. Başkanlığa giden süreçte tüm bunları da bir kuruluş taşı olarak görürsek nasıl bir değerlendirme yapabiliriz, bu süreç nasıl işler ya da işlemeli mi onu konuşabiliriz.

    B.A.: Bir önceki soruda da cevap verdim aslında. Ama bir düzeltme yapmak istiyorum: karşımızdaki düzenlemeye Başkanlık sistemini getiriyor demek çok mümkün değil. Şahsi fikrim aleni bir biçimde cumhuriyeti tartıştığımızdır. Süheyl Hoca (Batum) değişikliğin teklifteki gibi yasalaşması halinde “diktatörlük”ün söz konusu olacağını söylemektedir. Sabih Bey ise (Kanadoğlu) verdiği röportajda referandumla gerçekleşse bile öngörülen rejimin demokratik olamayacağını ancak dikta olarak adlandırılabileceğini ifade etmektedir.

    Öncelikle siyasi açıdan, sol açısından bakacak olursak, ilk yapmamız gereken OHAL’i sona erdirecek eylemliliklerde bulunmak olacaktır. Çünkü yürütmenin zaten hakim olduğu koşullarda, bir şekilde tartışmada ön alabilmek için bunu kırmanız gerekir. Şu anki durumda Anayasa değişikliği –siz buna yıkımı da diyebilirsiniz- OHAL’in varlığı sırasında meydana gelecek. İktidar tarafından milli mutabakat vs. gündeme getiriliyor. Ancak şu bir gerçek ki parlamento teklifi onaylar ve değişiklik halkın önüne gelirse, süreç halkı bölecektir. Çünkü her referandumda evet ve hayır olmak üzere iki kamp oluşur. Doğal olarak, liberal olsak bu şekilde bir propagandayı çok rahat bir biçimde yapabilirdik.

    Benim açımdan önemli olan ise, OHAL’deki mevcut yetkilerin, yürütme gücünün yetkilerinin fiili olarak herhangi bir siyasi propaganda yapmaya uygun ortam sağlamamasıdır. Ortalama bir burjuva demokrasisinde, biliyorsunuz ki fikirlerin münakaşası söz konusudur. Doğal olarak ben, oylanacak şey ne ise ondan taraftar veya karşıt olabilirim. Karşıt olanın fikrinin örgütlenebilmesi için elden geldiği kadar basın, yayın organlarının kullanılabilmesi ve onun dışındaki siyasi olarak toplantı gösteri, yürüyüşü veya ne yapılabiliyorsa hepsinin ortamının açık olması gerekir. OHAL’de yürütmenin kuvvetlendirildiği koşullarda yaşıyoruz; üstelik olağanüstü durumun nedeni ne ise ona ilişkin tedbirlerin alınması gerekirken, uygulamada, bunun gözetildiğini söylemek mümkün değil. Anayasa değişikliği –yıkımı- hasbelkader meclisten geçtiğinde ve halkın önüne referanduma getirildiğinde biz elimizdeki hukuki ve siyasi olanakları kullanabilecek miyiz kullanamayacak mıyız meselesi var.

    Anayasa yapımları veya önemli değişiklikler genellikle olağanüstülüklerin üzerine gündeme gelir. Şekli bakımdan kurucu meclisin mi normal meclisin mi yaptığı önemli değildir. Her zaman bir olağanüstülüğün arkasından ve durumu konsolide etme amacıyla yapılır. Bizim içinde bulunduğumuz koşullarda ise konsolide edilecek bir durum var mıdır emin değilim. Çünkü biz gördük ki , bir grup/sınıf/ hizip yenilir ve kazanan grup/sınıf/ hizip durumu konsolide etmek için anayasa yapar. Şu an ise “yenilmiş” bir grup yok, yalnızca Fethullahçılar bu gruba girebilir; onun dışındaki diğer toplumsal kesimler olduğu gibi duruyor. Bu yüzden de iktidar anlamında anayasa değişikliği için en kötü dönemlerden biri bence… Önerilen şeyin de bir Anayasa değişikliği değil, Anayasanın yıkımı olduğunu da akılda tutmak gerekir. Mevcut yürütme, krizin ancak böyle aşılabileceği yönünde bir bakış geliştirilmiş olabilir: Türkiye’de Osmanlı’dan beri ters bir biçimde yasal metinler, toplumsal gerçekliği düzenlemek için kullanılır.

    Y.T.: Üniversitelerin son durumunu konuşacak olursak; rektörlerin Cumhurbaşkanı tarafından atanması, okullarda sürekli olarak polis bulunması , akademideki ihraçlar olarak karşımıza çıkan bir tablo var. Bu durumu nasıl değerlendirebiliriz ?

    B.A.: 2016 yılında akademideki sarsılma Barış İçin Akademisyenlerin imza metni ile başladı. Disiplin soruşturmaları ve bazı imzacıların tutuklanmaları-serbest bırakılmalarının ardından; 15 Temmuz süreciyle beraber ihraçlar söz konusu oldu.

    Biliyorsunuz, 12 Eylül öncesi üniversiteler Anayasa’da özerk olarak tanımlanmıştı, 12 Eylül ile bu özerklik, bilimsel özerklik olarak daraltıldı. Rektör seçimine ilişkin ise, şu anki Anayasa’da yalnızca Cumhurbaşkanı tarafından atama yapılacağı belirtilir. Eski usul, üniversite içinde seçim yoluyla 6 kişinin belirlenmesi, bu sayının YÖK tarafından üçe indirilmesi ve Cumhurbaşkanının bu isimler arasından bir atama yapmasıdır. Doğal olarak, aslında zaten bir seçim yoktu. Seçim diye bir şeyin varlığını iddia edebilmemiz için, en çok oyu alan kişinin başka hiçbir hukuki işleme gerek kalmaksızın atanmasını gerektirir. Hocalarımızın tepkileri tabii normal, özellikle üniversiteye benzer son yapılar olarak Boğaziçi Üniversitesi ve Ortadoğu Üniversitesi hocalarının OHAL koşullarında basın açıklamaları yapmaları da takdire şayan. Ne yazık karşılarında Saray’da akademik yıl açılışı sırasında, yüzlerine seçimlerin kaldırılacağı söylendiğinde alkışlayan üniversite idarecileri var.

    Uygulamaya geçirilen yeni sistemi de aklamak yerinde olmaz: bir kişinin profesörlük unvanının bulunmasının atama için yeter kriter olduğu bir döneme geçtik. Artık ilgili profesörün o üniversitenin hocası olmasına bile gerek yok. Süreci belirleyen YÖK… Onun da nasıl şekillendiğini burada uzun uzadıya anlatmak boşa zaman kaybı. Üstelik yeni atamalarda özellikle ticaret çevrelerine vs.’ye görüş sorulması, son on yılda şahit olduğumuz üniversite arazilerinden üniversitenin ürettiği bilgiye kadar artan metalaşmayı en yüksek seviyeye çıkaracaktır.

    Devamla, benim asıl sorguladığım şey ise, yasamanın buradaki durumunun ne olduğu. Bu değişiklik, Ağustos 2016’da AKP grubu tarafından görüşülen bir yasaya önerge olarak teklif edilmiş; fakat muhalefet partilerinin itirazı sonucu geri çekilmişti. Şimdi ise KHK yoluyla, nerdeyse noktasına virgülüne dahi dokunulmadan yasalaştırıldı. Dolayısıyla, parlamentonun varlığı ve işlevi sorununun daha büyük bir sorun olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Anayasa değişikliği teklifi de ancak bununla birlikte net bir şekilde anlaşılabilir.

    B.Ç.: Son olarak bu durumda ne yapılması gerekiyor, nasıl bir mücadele örülmeli sorusuna ne cevap verirsiniz?

    B.A.: Burada sorun OHAL uygulaması… Yürütme erki istediğini uygulamaya sokabilecek bir pozisyonda ve karşısında bulunan güçleri istediği şekilde dağıtabilme gücüne sahip. Sıkıntımız, bu dönemde oldukça paralize olmamız. Siyasi değerlendirmelerde sol atıl ve yavaş davrandı; ardından da yürütme gücü elinde toplayınca birden geri çekildi. Bu durumda “bize dokunmazlar herhalde” algısının da rolü var, ancak Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir döneminde sağ kesime yönelik bir hareketliliğin sol kesime yansımadığı görülmemiştir, bu bir devlet geleneğidir. Bundan sonraki hamlelerin de daha çok “bizim tarafa” yapılacağını tahmin etmek bu nedenle zor değil.

    Bunun sinyallerinin de ÇHD’nin kapatılması gibi uygularlar verildiğini söyleyebiliriz.

    Öncelikle bu paralize olma ve korku durumunu aşmamız gerekiyor. Yaptığımız her toplantıda kişi sayısını konuşur hale geliyoruz, 3 yıl önce Gezi sürecini yaşadığımız düşünülürse oldukça iç acıtan bir durumla karşı karşıyayız. OHAL’in kaldırılmasına yönelik yaygın yürütülecek bir propagandanın, başarılı da olması halinde, bir toparlanma sağlayacağını düşünüyorum. Olası bir referandum sürecinde de bu toparlanmanın etkisi olacaktır ancak hızlı davranmak gerekiyor ve paralize olma durumu nedeniyle ayrıksı çalışmalar yapılıyor.

    Birincisi, bir şekilde birleşmek gerekiyor. İkinci olaraksa, ittifak yapılacağı zaman özellikle 90’lı yıllarda “asgari müşterekler” kavramı çok kullanılırdı; ben şimdi asgari değil “azami müşterekler” ile birleşmeyi doğru buluyorum. Çünkü, karşımızda çok büyük bir yürütme gücü var ve bunu aşmak için kısır tartışmaları bir kenara bırakıp toplumsal bir mücadeleye gücümüzü sevk etmemiz gerekiyor. Yapamazsak paralize olma halini daha güçlü bir biçimde yaşayacağız ve nasıl bugün solcu – laik kesimler şehir içinde Kadıköy, Beşiktaş gibi belirli yerlere çekiliyorsa onun içindeki daha küçük gettolaşmalarla karşı karşıya kalacağız.

    Adnan Menderes’in bir sözü vardı, büyük Amerika varsa biz de Türkiye’de “Küçük Amerika” yaratacağız diye. Bu, Türkiye sağının 70 yıllık projesidir, bu projenin gerçekleşmesini önlememiz gerekir.

    Y.T.: Hocam bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
    B.Ç.: Evet Hocam, konulara rağmen çok keyifli bir sohbetti. Tekrar teşekkür ederiz.

  • Hukuk Felsefesi: Egemen ve Yasa Arasındaki Bağlantıya Felsefi Bir Katkı

    Son süreçler dâhilinde hararetli tartışmalara katkı sağlaması bağlamında hukuk felsefesinin teorik zemininin eksikliği son derece ciddi bir şekilde hissedilmektedir. Tartışmalarda kullanılmaya çalışılan argümanların sığlığı ve verimsizliği de aynı çemberin içerisinde dönüp dolaşmaktan başka bir şeye işaret değildir. Hukuk üzerine gerek düşünürken gerekse tanımlamada bulunurken herkesi tatmin edebilecek bir tanımlamada bulunmak oldukça zordur esasında. Bu hususta Alman hukukçu-tarih felsefecisi Carl Schmitt açısından; hukuk üzerine düşünenler hukuk kavramı üzerine düşündüklerini söylerler. Hukuk üzerine düşünmelerde de üç eğilim vardır. Bunlar; kural(norm), emir/karar ya da somut bir düzen olarak veya sistem olarak ele alan yaklaşımdır. Kuşkusuz Schmitt’in bu tasnifini pozitif hukuk bağlamında ele almak gerekir. Schmitt hukuk üzerine düşünürken bu üç yaklaşımdan birinin içerisinde olmamız gerektiğini söyler. Bu da Schmitt açısından şüphesiz emir/karar üzerine kurulu olan yaklaşımdır. Emir bağlamında ele alınan yaklaşımda da belli başlı ayrımları yapmak gerekmektedir kuşkusuz. Herkes herkese emir verebilir ve bunun bağlayıcı herhangi bir unsuru da mevcut değildir. Ancak bir emrin hukuki boyut kazanabilmesi, onun bir yaptırım boyutu kazanması ile bağlantılıdır. Bir hukuk sisteminde emirleri karakterize eden şey, onların müeyyide ile desteklenmiş olmasıdır, yani arkasında bir tehdit barındırmış olmasıdır. Ödev de müeyyide korkusu olarak tanımlanabilir.(ahlaki ödevden farklıdır.) Ödev konusunda; ödev dediğimiz şeyi ancak bu müeyyide korkusuyla anlatabiliriz. Bunun ötesinde başka şeylerle anlatmaya çalıştığımızda metafiziğe kapı aralamış olursunuz, bu da hukukun konusu dışına çıkmanız demektir.

    Hukuku emir ya da karar olarak ele alan eğilimin temel kavramı egemenliktir. Öncelikle egemenlik kavramı ile iktidar kavramını ayırmak gerekir. İktidar; bir kişiye bir şeyi yaptırırken bir başkasının müdahalesi olmadan o kişiye yapmayacağı bir şeyi yaptırabilmektir. İktidar, bir başka iktidarla karşılaşabilir. Fakat egemenlik kavramı tanımı gereği, bir başka rekabet ortağını kabul edemez. Eğer kabul ederse egemenlik ortadan kalkar. Egemenliğin ne olduğu hukukun kaynağının ne olduğu ile anlaşılabilir ancak bu da yasa/emrin kaynağının sorgulanması ile ancak anlaşılabilir. Egemenlik kavramı 16.yy da Jean Bodin tarafından temellendirilmesi ve tanımlamasıyla ortaya çıkmıştır. Daha öncesinde egemenlik kavramını karşılayacak bir yapıdan söz edilemez. Bodin mutlak erki şöyle tanımlar: “O erk, katıksızdır ve egemendir, bu nedenle, tanrı ve doğa yasasından başka bir gücün baskısı ve buyruğu altında değildir.”[foot]Blandine Krıegel, Klasik Siyasi Felsefe Metinleri, çev. Zühre İlkgelen( İstanbul, İletişimi,2010) s.21[/foot]. Bu egemenliğin en yüksek emretme kudreti olduğunu tanımlamaktan başka bir şey değildir elbette. Bodin’in bu tanımlaması bugünü anlamak için kuşkusuz çok önemlidir. Bu tanımda devletin iki temel özelliği ortaya çıkmaktadır; temyiz edilemeyen emretme gücünün mevcut olması ve içeride son derece ciddi şiddet argümanını işler kılmanın meşru zeminine işaret etmektedir. Bodin bu tanımlama ile sürekliliğe vurgu yapar. Devamlılığı olan bir güçten başkası değildir bu. “Kral öldü yaşasın kral” ifadesinin temellerini burada aramak gerekmektedir. Yasanın emir/karar olduğu yönündeki en dikkat çekici tespitlere sahip olan Schmitt egemenlik kavramanı Bodin’e dayanarak açıklamak istemesi kuşkusuz boşa bir hamle değildir. Aynı şekilde Thomas Hobbes’a da atıfta bulunarak onu desizyonist olarak tanımlar. Schmitt’e ait olan bu kavramı kararcılık olarak çevirebiliriz. “Yasayı yapan otoritedir, hakikat değil.” (Leviathan, böl.,26)[foot]Hobbes’tan aktaran Schmitt. Siyasi İlahiyat, çev. Emre Zeybekoğlu (Ankara, Dost, 2010) s.38.[/foot].

    Egemenlik yasanın ve iktidarın devamlılığı ile mümkündür. Modern siyasi birlik gerçek kişilerden oluşan ancak onlara indirgenemeyecek soyut ve spekülatif bir varlık olarak düşünülmelidir. Devlet dediğimizde karşımızda bir otoriteyi görürüz ve bu benle (beden) sınırlı değildir. Var olabilmesi için bana ihtiyacı vardır çünkü siyasi bir birliktir ve benimle bir devlet olabilir fakat benden sonra da var olacaktır. Bodin modern siyasi birliği bu şekilde görür. Eğer Devlet gerçek kişiler üzerinde yükseliyor olmasına rağmen bu kişilere indirgenemiyorsa bu devletin zamanla bağlı olmadığını gösterir. Zamanla bağlı olmayan bir varlık nasıl bir varlıktır? Bu devletin var olmadığı anlamına gelmez tam aksine etkileriyle vardır devlet. Merkez siyasi bir birlik ancak homojen insan kitlesi üzerinde yükselebilir. Çünkü köklü farlılıklarla merkezi bir birlik kurması olası değildir. Modern kamu hukuku siyasi birliğin mahiyetinde yer alan bütün gerçek bireyleri kişi olarak tanımlar. Onları böyle tanımlaması ile egemenliğini sağlamlaştırmaktadır. Pekâlâ burada egemenlik kavramı modern siyasi birlikten önceki oluşumlarda da değerlendirilemez mi? Bu sorunun cevabını bulmak için Hıristiyan oluşuma bakılabilir. Hıristiyanlık şöyle diyordu: mahiyetindeki tüm insanlara; hepiniz ruhuyla benim nezdim de eşittir. Kilise devletten çok daha önce bu eşitliği dile getirmiştir. Eşitlik hakim kıldığı için de bir cemaate sahiptir. Burada tüzel kişilik oluşmuştur bile. Kilise hiçbir ayrım yapmadan her bir bireyi eşit hale getirerek onları bir tüzel kişilik haline getirmiştir: Hıristiyan cemaati. Beden de kilesidir: İsa’nın bedeni. O halde bu bir egemen midir? Hayır değildir çünkü hâlâ bir fark var. Çünkü kilisede biz ve onlar ayrımı yoktur. Bir birlik vardır ama siyasi bir birlik değildir. Çünkü siyaset biz ve onlar ayrımı gerektirir. Eğer bu ayrımı koymazsanız ulaşabildiğim herkes bende bir aynıdır derseniz sadece bir birlik olursunuz dolayısıyla kilise bir siyasi birlik değildir. Biz ve onlar ayrımı yaparsanız ortaya çıkan şey siyasettir, devlettir yani egemendir. O yüzden Schmitt egemenliği siyasi bir ilahiyatla ele almıştır. “Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramıdır.”[foot]A.g.e. s.41.[/foot]

    Schmitt aynı şekilde egemenliğin tanımında buraya kadar olan kısmı genel bir perspektif olarak değerlendirdiğimizde daha net anlaşılacak bir şekilde yapar: “Egemen, olağanüstü hale karar verendir.”[foot]A.g.e. s.13.[/foot] Böyle bir durumda da Schmitt açısından olabilecek olan şey de; anayasanın böyle bir durumda, olsa olsa kimin müdahaleye yetkili olduğunu belirtebileceğidir. Egemenlik, birliğe, tekliğe atıfta bulunur. Bir siyasi birlik var ve bu bölünemez der. Siyasi birlik de bir kuvvete sahip olduğuna göre kuvvet bölünemez der. Yasama, yürütme ve yargı ise egemenliğin doğasına terstir. Bu üç kuvveti bir an için yetki paylaşımı olduğunu varsayarsak bile bunların arasında müzakere olduğuna inanmak çok güçtür.

    Tüm bu yaklaşımlar aslında bize 17.yy dan bu yana modern devlet teorilerinin bu perspektifinin bugün karşımıza ne şekilde sunulduklarıdır.

    Cesara Ripa’nın Iconologia (1603) adlı esrinde genel hatlarıyla modern devlet teorisi ve genel hukuk felsefesi değerlendirmelerinin bir tabloya sığdırılmış halini görmek hiç zor olmasa gerek. Bu tasvire genel hatlarıyla bakıldığında ilk göze çarpacak olan şey kadının başındaki miğfer ve sol elinin altında duran aslandır. Kuşkusuz bunlar güce ve onu kullanmaya işarettir. Diğer elle hızlıca kesilmişe benzeyen çiçek başının da devletin gizli ve derinden yürüttüğü icraatlardan başkası olmadığı açıktır. Küçük bir detay ama asıl meseleyi anlamamıza yardımcı olacak olan ise yerde duran kitap. Bu kitabın üstünde IUS yani hukuk yazıyor. Bu da hukukun bu güçlere tâbi olduğunu göstermektedir. Son olarak modern hukuki birlik oluşumunda hukukun yeri açısından Walter Benjamin’e kulak vermekte fayda var. Benjamin şöyle der: “Hukuk kurma, yasa olarak yaratılan şeye şiddeti araç olarak kullanıp erişmeye çalışırken, amaçlanan şeyin hukuk olarak kurulması anında şiddet geri çekilmez. Hukuk kurma, şiddetten arınmış, şiddetten bağımsız değildir; şiddete bağlı bir amacı zorunlu biçimde ve içerik olarak, iktidar adı altında hukuk biçiminde ortaya koyar, dar anlamında doğrudan hukuk kurucu şiddete dönüşür. Hukuk kurmak, iktidar kurmaktır, bu anlamda şiddetin dolaysız tezahür ediş eylemidir.”[foot]W.Benjamin, Şiddetin Eleştiri Üzerine, çev. Ece Göztepe, haz:Aykut Çelebi, (Metis, İstanbul, 2014) s.36.[/foot]

    Sonuç olarak bu konuda tarihselliğini yitirmeden ele alınabilmesi hususu kuşkusuz önem arz etmektedir. Bu bağlamda konuya bakıldığında eksik olan nosyonun da ne olduğu anlaşılmış olacaktır. Tartışılan bu konunun felsefi boyutunun atlanmış olması sorunun çeperlerini daraltıp, kör bir horoz dövüşünden başka bir şey olmayacağını görmemek de en basitinden saflık olacaktır.

  • Hukuk Felsefesi: Peki, Bu Çöken Nedir? -1

    “Bir bira içti ve vurup gitti kapıyı ardından
    Yürüdü, geçti, kuru otlar
    Yapraklar yakılan bir caddeyi

    Peki,o ölen kimdi? Edip Cansever, Cin.

    Şöyle başlayalım: Geçtiğimiz günlerde iki çeviri kitap yayınlandı. İlkinin yolunu uzun zamandır gözlüyorduk: Hans Kelsen, Saf Hukuk Kuramı (Çev. Ertuğrul Uzun, Melike Belkıs Aydın, Nora Yay.), İkincisi ise 1970’lerde basılmış, daha sonra bir kez de Çağdaş Hukukçular Derneği tarafından yayınlanmış olan Devlet ve Hukuk’un yeni basısı (Marx ve Engels’ten derleyen ve çeviren Rona Serozan, Ayrıntı Yay.). Haber değeri bir yana, bu iki kitabın ülkemizde hukuk aklını yitirdiği anda yayınlanmış olmasında tuhaf bir simgesellik saptanabilir.

    2000’lerin başından, İkiz Kuleler olayından itibaren bildiğimiz burjuva hukuk devleti sınırları epeyce gevşemiş ve “hukuk aklının yitimi” denilebilecek bir süreç başlamıştı. Olağanüstülüğün olağanlaştığı bugünlerde ise uzlaşılmaya çalışılan “öteki” artık düşman savaşçı, “rölativist” insan hakları yaklaşımı ise “çıplak hayat” ta birlikteliğe dönüştü. Öyle ki, bugünümüzü niteleyecek bir kavram bile icat edildi: “hakikat sonrası” (post–truth). Türkiye’ye dönüldüğünde, siyasi iktidarın tasarrufları neticesinde erozyona uğramış bir zemin olarak hukuk sisteminin çatısının çökmekte olduğunu iddia etmek herhalde çok abartı sayılmaz. Kemal Gözler’in geçtiğimiz ay, Anayasa değişikliğine dair yazdıkları, tek başına durumumuzu özetler niteliktedir[foot]Kemal Gözler, “Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa-10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Tekli Hakkında Bir Eleştiri”, http://www.anayasa.gen.tr/elveda- anayasa.pdf, 23.12.2016[/foot].

    Bizi buraya getiren sürecin ise bir anayasasızlaşma süreci olduğuna ise üç yıl öncesinden işaret edilmişti[foot]Barkın Seyhan, Anayasasızlaşma, Aydınlık, 25 Nisan 2012.[/foot].

    Ama şimdi biraz duraklamak gerek.

    Hukuka ilişkin bu saptamalar, Marksist bir perspektiften okunduğunda aslında hiç de hukuka ilişkin değildir: “Toplum, yasaya dayanmaz.[foot]Karl Marx, Serozan, s.69.[/foot]” İçinden geçtiğimiz “ideolojik tutulma” nın kapitalizmin kriz eşiğinde başladığını unutmamak gerekir. Hukukçular, geçen sayıda Ceren Akçabay’ın işaret ettiği[foot]Ceren Akçabay, Gözümüzdeki Perde: Mesleki Hukuk Bilinci, Hukuk Defterleri, sayı: 4, 2016.[/foot] bilinç durumu nedeniyle hukuk içi, sonunda Anayasa’ya bağlanan analizler yapmaya devam ediyorlar. Bunlar elbette hukukçunun iç gündemi açısından önemlidir ama unutmayalım ki tutulan yalnızca hukuk aklı değildir. Dinsel radikalizmin tırmanışı, toplumda iş ahlakının azalıp kör rekabetin artması, eğitimdeki yozlaşma, sanat üretiminin toplumsallaşmasının azalması..vb. hep aynı sendromun sonuçlarıdır. Gramscici anlamıyla hegemonya, bütün ilinekleriyle toplumu tutan bir hastalık üretmiştir. Çok derin bir entelektüel gezinti de şart değil, durumu ayrımsamak için metrobüs hattını bir sefer kullanmanız yeter.

    Yazının bu ilk bölümü durum tespitine ayrıldığından, “karşı hegemonya” saptamaları başka bir yazıyı beklemek zorunda. Ve zaten bir de Kelsen’e verilecek selamımız var. Eğer Kelsen, hukuku sadece hukukla açıklama çabasıyla- bir tür Wittgensteinvari zihin temizliğinden, yani belki de şiirden söz ediyoruz- yahut ders kitaplarındaki hiyerarşi şemasıyla hukuk bilincimizin en büyük belirleyicisi ise teşhisi onun dilinden koymak, hukukçu zihnine ulaşmakta da fayda sağlayacaktır. Ve hayır, bunlar “Kimseler anlamadı Kelsen’i, benim anladığım kadar ” makamından söylenmiyor, praxis’in tam göbeğinden söz ediliyor.

    Kelsen, normları ancak normların doğurabileceğini öne sürüyordu. Bu iddia Humecu ‘olan- olması gereken’ mantıksal ayrımının doğal sonucuydu. Küçük bir örnekle açıklamak gerekirse eğer YÖK, üniversitelere kampüslerde içki içilmemesine ilişkin bir yazı yollarsa bu, Kelsen’in şemasına göre, YÖK Kanunu’nda ona bunu yetkiyi veren hüküm sayesinde geçerlilik taşır. YÖK’ün söz konusu yetkiyi sağlayan eylemleri, onu kuran siyasi irade veya Başkanı ise olgusal dünyaya dahil, yani konu dışıdır. Fakat tüm normlar, geçerliliklerini hiyerarşide kendilerinin üzerindeki normlardan alırsa, nihai teolojik soruya benzer (“Peki onu kim yarattı?”) bir soru kaçınılmaz hale gelecektir. Kelsen, bir sistem kurucusu olarak elbette, bu soruyu yanıtsız bırakmaz.

    Norm ancak normdan türeyecekse, “ilk anayasayı kuran norm ne olmalıdır?” sorusuna cevaben Kelsen hipotetik bir normdan söz eder: Grundnorm. Oraya buraya çekilerek içeriklendirilme çabalarına karşılık, kast edilen bir matematiksel aksiyom, mantıksal bir hipotez, kapalı bir sistemin ön gereksinimidir. Temel norm varsayımı, sistemin hukuk sistemi olduğunu kabul ediyorsak elde olan ilk normdur. Peki, biz sisteme neden uyarız sorusunun cevabı, sistemin bir sistem olduğu kabulünde gizlidir.

    Buradan devam edelim. Türkiye’de işler bir hukuk sistemi olmadığını, devletin bütün kurumlarıyla bir hukuksuzluğa boğulduğunu biliyoruz. Üstelik bir de artık tanınmayan bir Anayasa var. Şöyle sorulabilir: Eğer Anayasa tahrip olduysa Türkiye’deki hukuk sisteminin geçerliliği ne alemdedir? Normlar hiyerarşisinin tamamıyla birlikte sistemin sistem olduğuna ilişkin kurucu davranış da tahrip olmuş olabilir mi? Başka bir ifadeyle acaba çöken, Anayasa’nın da zemini, yani Grundnorm olabilir mi?

    Kaba bir cevap verecek olursak, – şık da duracaktır – Türkiye’de asıl grundnorm tahrip olmuştur denebilir. Fakat dikkatli olmak gerekir, biraz daha derinlikli bir Kelsen okuması, aslında geçerlilikle değil etkinlikle ilgili bir alanda olduğumuzu gösterecektir. Etkinlik ile geçerliliğin sınırını ise Kelsen özenle çizmiştir. Grundnorm’un etkinliğini kaybetmesi, uluslararası arenada geçerliliğe ilişkin bir sonuç doğurmaz.

    İsterseniz buradan sonrasını ikinci bölüme bırakalım.

  • Bunyak’tan Notlar – 2

    Yazının birinci bölümü Hukuk Defterleri’nin 4. sayısında yayınlanmıştır[foot]Notların birinci bölümü Hukuk Defterleri’nin 4. sayısında yayınlandı. Bir kısım okurun geçen sayıya ulaşamamış olma olasılığından hareketle, ilk bölümüm giriş kısmını tekrardan paylaşmak istiyorum: Osman Nuri Bunyak Kabataş Erkek Lisesi’nden ağabeyim. 15 yıla yaklaşmış kendisi ile tanışmamız. Lisenin bir e-posta grubunda tanıştık. O günden beri sürekli konuşuyoruz. Çok uzaklarda yaşadığından, memlekete çok az gelebildiğinden dolayı da çoğunlukla e-postalar üzerinden. Kırk yılda bir de yüz yüze, çay kahve veya rakı eşliğinde… Yazışmalarımızda her şey vardır. Siyaset, hukuk, spor, çocuklarımız… Ve tabi ki TKP. Aynı zamanda hukukçudur. Hatta bir ara İstanbul Barosu’na bile kayıtlıymış! “Adamlar tebligat yapmadan silmişler, tebligatı nereye yapacaklardı o da ayrı mesele” der kendisi. Bunyak abi, Hukuk Defterleri’nin de bir okuru. Tabii, okuru sözün gelişi kullanıyorum. Yazdıkları ile eleştirileri, önerileri ile ilen bir yayın kurulu üyesi dersem sanırım daha doğru olur. Bunyak abi çıkan her sayıyı kendisine ulaştırdıktan kısa bir süre sonra okuyup, bitiriyor ve sonrasında da görüşlerini benimle paylaşıyor. Bir tek dergiye yazmaya ikna edemedim kendisini. Öyle ise ben yazışmalarımızı notlar haline getirir, bunları yayınlarım dedim. Ancak buna ikna edebildim. Bu yazı da bu fikirden yola çıkarak oluştu. 2016 yılındaki yazışmalarımızdan, derginin içeriğine uygun olacağını düşündüklerimi derleyip, notladım. Yalnız, derginin sayfa kısıtı nedeni ile tek bir sayıya sığdıramadım. Devamını önümüzdeki sayıda okuyabileceğiz. Bu notların oldukça değerli ve her birinin ayrı bir makale konusu olduğunu düşünüyorum. Bunyak abi yazmıyor, bari Yayın Kuruluna ve dergi okurlarına/ yazarlarına ödev olsun diye düşündüm. Bizler araştıralım, tartışalım ve yazalım. Esas amacım da budur. Notlardaki anlatım ve yazım hatalarının tamamının bana ait olduğunu da şimdiden söyleyeyim. Umarım çok değildirler.İyi okumalar, iyi tartışmalar…[/foot].

     

    08.09.2016

    Hukuk tanımları kaldı.

    Bize göre hak, insanlığın herhangi bir medeniyet çağında ve herhangi bir memlekette cari ekonomik sistemin formül halinde ifadesidir.

    Yukarıda ki satırlar Mahmut Esat beyin 1940 tarihli “Hukuku düvel” isimli eserinden.

    “Hak” sözünü hukuk yerine kullanıyor. Eseri bulup okursan şaşırtıcı pek çok tanımlama bulabilirsin. Buna “devlet” de dahil. Ama hocanın kendi tanımlamalarıdır. Hem de List’leri, Sorel’leri falan inceledikten sonra “bize göre” diyerek yazmıştır.

    Nereden aklıma geldiğini soracak olursan Aybar’ın bir yazısını okuyordum. Başgil’e övgüyle başlamış. Sonra da onun değişimleri aklıma geldi. Mina Urgan onun için kırkından sonra sosyalist olmuş tabirini kullanmıştı. İyi hukukçu, yazıları ve konuşması hukukun verdiği bilgiyle yüklü, belagat örneğiydi. Fakat sonraları fizik ve diyalektik üstüne -Uğur Mumcu ile konuşması- düşüncelerini açıklama şansızlığı olmuştu. Zaten TİP’i bırakmıştı. Galiba partiyi kürtçü olarak değerlendirmişti. Mehmet Ali Arslan, Tarık Ziya Ekinciler kürtlüğü öne çıkmış sosyalistlerdi. Pekiyi de Aren-Boran Aybar’ı tasfiye etmek için mi uğraş veriyordu?

    Hans J. Wolff ise hukuk için ne demiş okur musun? “Hukuk”, muayyen hâkimiyet ve iktidar sahipleri tarafından muayyen tarzda vazedilmiş olup yine muayyen tarzda tahakkuk ettirilen bir takım emirlerin heyeti mecmuasıdır, diye tarif olunabilir.

    Yazılar büyüktür de bizim anlayışımız kıttır demeyeceğim. “Hakimiyet ve iktidar” bir kez elde oldu mu nasıl ele geçtiği önemini yitirir, korumak ve kaybetmemek için savaş verilir. Aileden devlete, ülkeler arası ilişkilere varıncaya değin böyledir. Öyledir ki; aynı konuda farklı düşünceler çatışmaya dönüşür, çatışma, farklı görüşler ortadan kalksa da sürer gider.

    17.09.2016

    Hukukta yaptırımın yokluğu hukukun yokluğu anlamına gelmez. Sen kazananı olmayan oyunlar oynamadın mı?
    Çocuktuk, ufacıktık, top oynadık acıktık.
    Sonra yemek yedik ve tekrar oynadık.
    Yalnızca oyun vardı.
    Deneyi vahşi dedikleri arasında sosyal antropologlar yapmış. Çocuklar bir topun peşinde saatlerce koşuşturmuşlar.

    Geldik uygarlığa…
    Top, ayakkabı, forma. İki de kale ve de hakem.
    Bir takım diğer takıma karşı…

    Bu yüzden olsa gerek bulup çıkardığım hukuk tanımlarını yazıyorum.
    Yoksa anlatamadıklarımı mı anlatıyorum.

    Hocamız Lütfi Duran da bakalım ne yazmış: “Yeni bir numara serisine başlandığına göre; bazı resmi beyanlar hilafına, 27 Mayıs 1960 günü ihtilal ile sona eren1. Cumhuriyetin devamı kabul edilmediği gibi; MBK devrinde kanunlara konulan numara sırasına da uyulmadığından TC Anayasasının yürürlüğe girdiği 25 Ekim tarihinde açılan devri 2. Cumhuriyet olduğu resmen teeyyüt etmektedir.”

    Kısaca 2. Cumhuriyet lafı bile yeni değil! Hoca 63’te yazmış işte. Tuhaf mı?

    Madem tuhaflıkları yazıyorum. 61 Anayasası 114. madde başlığıyla hükümet tasarruflarına son vermiş, 10 yıl boyunca hükümet başı rahmetli Süleyman beyi hop oturup hop kaldırmıştır.

    Nerden aklıma geldi? Tasarruf kelimesi hukukla nerede takışır? Galiba ondan…

    Keselim mi Bilgütay. Yenileri yaz, ben de eskileri… Örneğin sen KHK, bay Kaynak’ın görüşlerini, Kılıçdaroğlu’nun “laflamasını” hareketin nasıl karşıladığını yaz.

    Nur u muhabbetle…

    26.09.2016

    Geçen mektupta 61 Anayasası ile hükümetlerin tasarrufunun olamayacağını yazmıştım. Benim gibi düşünen yargıçlar öylesine kararlar verdi ki; rahmetli Süleyman efendi hop oturmuştu. Kalktığın da ise anayasayı değiştirmekte çareyi bulmuştu. Yine rahmetli Nihat efendinin de etkilediği TBMM 71 yılında 1488 sayılı kanunla KHK’leri kabul etmiştir. 1924’ün de gerisine 1876’nin 36. maddesine düşülmüştür. Yani yürürlükte olan kanunların hükümleri değiştirilebilir ya da kaldırılabilir hale gelmiştir. Tabii bu konuya bakarken o günün koşullarına ve geriye dönerek 1876 da ki dünyanın durumuna da bakmak gerekir.

    Ben bu günleri ve gelecek günleri size bırakıyorum.

    Ha eklemeliyim. Lütfi Duran’ın KHK konusunda o günlerde ki görüşleri Ülkü Azrak ile karşılaştırılarak okunursa tabii Kuzu yani bu günlerin hukukçusu bay Kuzu’nun görüşleri de dahil, yasama organının işlemi olup olmadığına dair bir karar çıkar. Ülkü Azrak ki Sıddık Sami Onar’ın asistanıydı. Duran’la da yer yer aykırı düşerdi. Eylem ve işlem farklılığına dikkat!

    03.10.2016

    Sorma deyince sormadım. 3. sayıya hazırlandığını bilemedim. Sevindim. İlk iki sayı gibi olmamalı dedim. Yayımlanmış yazılar yinelenmemeli. Falanca gazetede çıkmış filanca dergide yayımlanmış makaleler dergiyi çıkmadan eskitir. Eski yazıları okuyan kaldı mı? Bu günü daha da önemlisi yarını sizlere bırakırken eskileri okumayın demek istemiyorum. Tarihten yarını kurmak için yararlanın da yarınlar dünün tekrarı olmasın.

    Dün çok mu kötüydü? Örneğin, 61 Anayasasını Anayasa Mahkemesi yorumlarken yargıçlar her yasanın özünü araştırıp bulmak için çaba göstermişlerdi. Eski yasalar yeni anayasaya uygun olmayabilirdi. Alışkanlık mı oluşturdu nedir her konuya öz incelemesiyle devam ettiler. 71 darbesi 61 ruhunu esir aldı da, esir ruh aradan bacadan sızıp özgürlüğe koştu. Biçimi denetlerken özü denetlemeye çalıştılar. Öyle mi! 80’de darbe geldi, 82’de anayasa ve denildi ki; “AYM (…) kanun koyucu gibi davranışla, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm kuramaz. Md. 153”

    Senin durduğun yere geldik. Politika “hukuk”u belirliyor. Yarın da böyle mi olacak? Ya da Sami Selçuk’un tekrarladığı “egemenlik milletindir” diye “parlamento” nun çıkardığı her yasa hukuka uygun mudur? Yalnız biçim olarak mı “yargılanmalıdır”? Ölüm cezasını çıkarmalı mıdır? Politikayı yapanlar “hukuk” u da mı yapmışlardır? Eh! O zaman KHK doğrudur. Olağanüstü haller de. Olağan mahkemeler yanlıştır. “Millet” en doğrusunu bilir!

    Oylar seçer başına getirir. Amerika’da bir zamanlar senatörün biri pi sayısını beğenmemiş. Kanun teklifi geçmek üzereyken son anda geri çekilmiş. Kabul etseler pi sayısı değişmiş mi olacaktı?

    Matematiğin ya da fiziğin yasalarını değiştirmek kimsenin aklına gelmiyor. Oysaki hukukta bir yasa yapılıyor, kavga kıyamet. Bilimlerin bu ayrımı neden? Doğanın diyalektiği ile tarihin diyalektiği. Fark mı var? Ya da böyle düşünmek akla zarar mı? Hadi düşünmeyi bırakalım. İşimize bakalım.

    Yok yok! Alıntılarla makale bizim ders kitaplarına benzer. Şu bunu demiş, bu şunu demiş. “Kanaatimiz”… Bildirsen n’olur bildirmesen n’olur! Anayasa 148 açıkça yorum yapmayı yasaklıyor. Hukuk insanın özgürleşmesinde engelleri kaldırmak için vardır.148 in baskısında yargıç nasıl yargılayacaktır? Bütünlükten 13 ile 15 bir arada ele alınıp 148 aşılacak mı? AYM bilir deyip bırakmalı mı? Ya da yeni sayı bu işi mi irdelemeli?

    İşin zor! Üstelik bir de baronun başkanlık sorunu var.

    Ben oturup yazıyorum. Mektup yazıyorum. Ama gönderdim sanıp boş kağıt mı yolluyorum?

    3. sayı için önerilerimi yazmıştım. Sonra da yolladım sanmıştım. Meğer yollamamışım. Sanmışım. Kusur büyük kusur. Bakma diyemeyeceğim. Bakarsan bak! Ama yukarıda yazdıklarıma bak. Önerilerim orada. Umarım bu kez hata yapmam.

    03.10.2016

    Doğrusu sürpriz oldu.
    İki ayda bir çıkacak gibi de şu dağıtım işi yolunda değil, galiba! Kutlamak gerek. Çünkü 3. sayı demek çıkmaya devam edecek demek.
    Bizim şimdiye değin pek başarılı olamadığımız bir konudur.
    Yön, Ant, Türk Solu devamlı çıkabilmiş.
    Örneğin TİP’in yayınları hep bir yerlerde tıkanmış kalmıştır.
    Hemen yanıtladım çünkü çok sevindim.
    Senin yazını da okudum.
    Evrim Şenöz’ü de tabii…
    Başladım da; hemen yanıtlamak istedim.
    Bütün yazıları bitireyim, tafsilatlı kısmı sonra…

    13.10.2016

    Biliyorum geciktim. Olaylar, partilerin durumu, dergi falan filan… Hangi birini yazayım? O denli çok söylenecek söz var ki! Susarak belki anlatabileceklerimden çoğunu anlatabilirim. Yazarak yalnızca bir kaçını…

    Derginin tamamını okudum. Senin önerdiğin örgütlenmenin ütopya olduğunun farkına varmak canımı acıttı. Özellikle bu günün yasaları varken savcıların ve yargıçların birliği nasıl olur?

    Aldatılmanın önüne geçmeli. Darbenin karşı darbelerle önlenemeyeceği anlatılmalı. KHK’larla kemirilenin özgürlük. Sonucun kölelik olduğu bildirilmeli. Tutuklayın!

    Atın içeri!
    Asın! demelerine az kaldı. Şu an yüz binler. Yakında milyonlar ceza alıyor olacaklar. Geriye kimler kaldı? Onların yazgısı yazılıyor. Yasalar hukuka aykırı madde madde KHK olup çıkıyor. Çıkıyor çıkmasına ya, barolar sus pus, cılız karşı çıkışlar. Ha unutmadan yazayım, bir de Evrim Şenöz.

    31.10.2016

    Güvenlikten sopa yemek yerine savcıyı yargılamayı Baro düşünmeli mi?
    Baro savcıyı nasıl yargılar?

    Yargıç avukatı nasıl yargılar? Hakimler savcılar yüksek kurulları varsa eh avukatlar için de Barolar Birliği yok mu?
    Savcının önlem aldığı yargıcın yargıladığı yerde avukat ne iş görür? Sadece savunma mıdır?
    Kendini savunsun da…
    Yazdırma bana yazacağım…

    31.10.2016

    İki de avukatı gözaltına almışlar. Hadi şimdi baro da sıra.
    16 kişi içerde. Ama muhasebeci de içerde.
    Bu gazete kaç gün dayanır?
    Baro ne kadar uyumlu!
    Daha sesini çıkarmadığına bakılırsa…
    Vatandaşlar ve de tomalar gazetenin önünde.
    Cüppelerini unutmuşlar ise uyuyorlar mı?
    Yemin etmediler mi?
    Yani ne olacak, baroyu da mı alacaklar?

    08.12.2016

    “Hukukta mücerretlik ve müşahhaslık” kim yazmış? AndreRouast. Prof. Belik doktorken çevirmiş. Hukuk Fakültesi mecmuasın da çıkmıştı. Ne zaman ne bileyim işte. Tarihle ilişkimi koparmışken sorulacak soru mu? Ama Evrim okumalı. Yararlanacağı satırlar bulabilir. Felsefeyle ilgili değil, hukukla ilgili. Okunmasını salık vereceğimiz arkadaşlar olabilir. Evrim’in geldiği yerde. Bilinç, soyutla somutu tartışa durmuşken. İyi tartışmalar.

    KHK’lar beni yanıltmıyor. Beklediğimden de iyi! Örneğin 667 sayılı KHK.
    “Meslekte kalmalarının uygun olup olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına karar verilir.” Buna göre AYM ve de Danıştay iki karar almışlar. İkisi de Avrupa’dan dönecektir de, bize ne diyeceksin. Deme be!

    Gelip kapıyı çaldıkların da evde yokuz mu diyeceksin?
    Yüksek yargıçlara yürütmenin emrini tebliğ etmişler. Onlar da pek’i efendimizdemişler mi? İçlerinden dememişlerdir de dış görünüş öyle göstermiyor.

    Nasıl gösteriyor diyeceksin ben de iç güveyinden hallice mi diyeceğim? Kararları okudum. Atilla İlhan geldi “bilincime”.

    13.12.2016

    Olmak ya da olmamak.
    Olmamayı seçtik bir kere de size afiyet olsun.
    5. sayıyı merakla bekliyorum.
    Acaba politika mı ağırlıklı olacak hukuk mu?
    Bildiğin gibi ben karıştırmam. Sulandırırım ama tek tek giderim. Şişenin dibini görene değin de içerim. İçermişim diyecektim. Meyhane mukassi görünür taşradan amma bir başka letafet olacak mı olmayacak mı, artık sabahında yazar mısın?

    1871 Paris Komününü dağıtan, saraya karşı girişilen öfkeli “öldürerek propaganda” işçi sınıfını hareketten koparmıştı. Anarşistleri de enternasyonalden sepetlemekle komünistleri haklı çıkarmıştı. Bugün de haklı olmak istemez misin?

    Hamdi v. Rumsfeld davasında ABD yüksek mahkemesi terörle mücadelenin olağanüstü yetkilendirdiği yürütmenin olağan davranması gerektiğine karar vermiştir. Karar hem yasamaya hem yürütmeye hem de yargıya ABD yurttaşının anayasal haklarını kullanabileceğini belirtmiştir. Demokrasilerde çare tükenmez deyip ABD yürütmesi de Guantanamo üssünde yani ABD toprakları dışında özel ve de yetkileri kendinden sorulur mahkemeler icat etmekle sıyrılmaya çalışmışsa da yurttaşları konusunda başaramamıştır.

    Bir yandan Paris bir yandan Washington. Ne iş diyebilirsin. Hukuk mu politika mı demiştim ya biraz sulandırdım. Meyhanede olamadıysam da meyhaneyi unuttum sanma diyerekten alacak haklarım bakidir diyorum.

    01.01.2017

    Sağ ol!
    İsa’nın doğumu mu yeni yıl? Doğrusu 6 ocak olmalı mıydı?
    Pek’i 24 Aralık nereden çıkmış? Asyalı göçerlerin işi!

    Öykü’den başlayıp hepinizin yeni yılını kutlayacaktım.
    Yeni olanları eskitmek korkusu sardı her yanımı.

    İkibinonyedi derken bindokuzyüzonyedi mi derim acaba? Olsun yahu ne olacak? Sen anlamayacaksın da kim anlayacak?

    Yeni yılınız kutlu olsun!