Blog

  • Ne İçin Birlik…

    Pir Sultan’ın “Gelin canlar bir olalım.” şeklindeki hümanist çağrısının üzerinden yüzyıllar geçti. “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin.” diyerek büyük birleşme davetini gerçekleştiren Komünist Manifesto bile neredeyse iki yüzyıllık geçmişe sahip. Her ikisi de egemen güce karşı bir başkaldırı daveti olarak, birlikte olmanın gücünü insanlık için daha iyi bir yaşam ve daha yaşanılası bir Dünya idealine sunmayı amaçlayan çağrılardır ve zaman/mekan sınırlarını aşan evrensel çağrılar olarak, kuşkusuz halen geçerli ve değerlidirler.

    Oysa modern zamanlarda birlik meselesi çoğunlukla pragmatist bir içerikle çıkar karşımıza. Ve birlik kavramı bazen tekçi faşist politikaların bayrak kavramı, bazen sömürgeci politikaların sürdürülebilmesinin kestirme yolu olarak kullanıldı, kullanılıyor.

    Tartışma konumuz bakımından birlik kavramının da oldukça yıpratılmış olduğunu kabul etmeliyiz. Yargıda Birlik gibi iktidar işbirlikçisi, ya da daha doğru bir ifadeyle yürütmenin taşeronu bir oluşum önümüzde dururken, yargı erkinin teorik düzlemde de olsa bileşenlerinin birlikteliğini çok özenli tartışmak gerekir diye düşünüyorum.

    2006 yılında kurulan YARSAV’ın, yargı erkini kullananların önemli bir örgütlenme çabası olarak tarihsel önemini kabul etmekle birlikte, gelişen süreçlerde bireysel olarak ayrılmalar ve kurumsal olarak bölünmeler nedeniyle bu örgütlenmenin istenen katkıyı sağlayamadığını kabul etmek gerek.

    YARSAV’ın kurucu başkanı Ö. Faruk Eminağaoğlu’nun, kurulup kapatılan sonra yeniden kurulan YARGI-SEN girişimini de dikkate aldığımızda, bu alanda bir arayışın olduğu görülmektedir. Kabul etmek gerekir ki bu aynı zamanda olağan bir gelişmedir.

    Büyülü bir sözcük olarak adeta mucize yaratmasını beklediğimiz “birlik” olmaktan her zaman olumlu bir karşılık alınamıyor ne yazık ki. Üstüne üstlük, güce karşı olması bakımından olumlu bir kavram olan birlik, pek ala gücün etrafında toplanma şeklinde çok olumsuz bir işlev de görebilir.

    Türkiye’yi yöneten gücün son dönemlerde yoğun olarak topluma dayatmakta olduğu, “Hep birlikte Türkiye’yiz.” sloganı bu olum-
    suzluğa örnek olabilecek niteliktedir. Nitekim bu sloganın hep birlikte kaçak saraya biat etmeyi öngören bir birlik çağrısı olduğu çok kısa sürede açığa çıktı bile. Kısa süre önce Baro Başkanlarını arkasına dizerek saraya topuk selamı çakan TBB Başkanı ile 15 Temmuz’un boğucu baskısıyla Yenikapı’ya arzı endam eden CHP Genel Başkanı, ali makamın himayesinde gerçekleştirilen Adli Yıl açılış töreninde Saray’a avdet eden zevat arasında yer almayınca zatı şahanelerinden yüksek perdeden “kendinize gelin” uyarısı almaları kaçınılmazdı ve uyarıldılar.

    TCK’nın yargı bileşenleri olarak tanımladığı, yargıç, savcı ve avukatların, yargının kuşatılması, baskı altına alınması ve özellikle yürütmenin emrine girmesine karşı mücadele birlikteliği olanaklı mıdır? Teorik olarak evet… Ancak içinde bulunduğumuz süreçte bunu gerçekleştirebilmek oldukça zor. Hain ilan edilmenin çok yakın tehlike olduğu bu dönemde bu başarılabilir mi? Kuşkuluyum.

    Kerameti kendinden menkul kuvvetler ayrılığı gibi burjuva demokrasilerinin vitrin kavramlarını eveleyip geveleme kolaycılığına kapılmadan, gerçek bir mücadeleyi örgütlemekten ve sürdürmekten söz ediyorsak elbette.

    Kuşkuculuk ve bilimselliğin yerini, iman ve dogmanın aldığı, yargı etiği ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin yerine, emre itaat ve gücün üstünlüğü ilkelerinin konulduğu, bilginin değil cehaletin değerli olduğu günümüz Türkiye’sinde; hangi alanda olursa olsun, emeğin ve adaletin yanında yer almanın ve bunu cadı avının acımasızca sürdüğü bu ortamda gerçekleştirmenin çok zor olduğu kuşku götürmez bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

    Diğer taraftan tam da bu nedenledir ki, böyle bir mücadele birlikteliğinin en gerekli olduğu zamanlarda yaşamakta olduğumuz kuşku götürmez bir başka gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

    O halde, öncelikle yanıtlanması gereken soru;“Ne için birlik?” sorusudur. Yani eylemin amacı üstünde ortaklaşmak gerek ilk başta.

    Böyle bir başlangıç zorunludur. Çünkü, özellikle egemen anlayışlara ve yapılara karşı mücadele pratiğinin en problemli konusu amaç birlikteliğinin sağlanamıyor olmasıdır.

    Bu türden örgütlenmelerin ve yapıların kişisel ikballer için kullanılmasından söz ediyorum.

    Amaçlananın değeri yeterince kavranamadığı için yarı yolda ego kazalarının ortaya çıkmasından söz ediyorum.

    Bir potada erimeyi göze alamayıp, kendi rengini ya da özelliğini mücadelenin başat karakteri haline getirme çabalarından söz ediyorum.

    Daha da artırabileceğimiz bu “birlik zararlıları”nın etkisizleştirilmesi ilk adım olmak kaydıyla, nesnel kararlar verebilen, bağımsız bir yargı için mücadele etmenin çok değerli ve özellikle içinde bulunduğumuz süreçte çok gerekli olduğu kanısındayım.

    Önermeden yerme kolaycılığına kaçmadan…

  • Tek Yol Örgütlü Mücadele

    Türkiye’de bir süredir, akıl ve bilgi temeli zayıf, dinle bulamaç yapılmış, nefret dilinin egemen olduğu, totaliter karakterli bir ideolojinin sahiplerinin yönetici olarak maceralarını izliyoruz. Gençlik hayallerini gerçekleştirme romantikliğine takılıp kalmış ve akıl ve bilimden yoksunlukla kofluğunu hiçbir zaman aşamamış anlayışın, ülkemize faturası artık tahammül edilemez boyuta ulaştı.

    Seçimle iktidara geldiğinden bahisle kendisini egemenliğin yegâne temsilcisi olarak gören ve tüm Anayasal erklerin görev ve yetki alanını fütursuzca çiğneme hakkını kendisinde gören bir yönetim anlayışının felce uğrattığı bir düzen ile karşı karşıya bulunuyoruz. Daha açık bir ifade ile Türkiye Cumhuriyetinin ve devlet sisteminin çökertildiği ve devletin tüm kurum ve kurallarıyla iflas ettirildiği bir süreci yaşıyoruz. Üzüntü ile söylemek gerekir ki, Türkiye, demokrasinin sadece seçimle iktidara gelmek üzerine kurgulanan bir rejim olmadığı gerçeğini bir kez daha kanıtlayan en belirgin örnek olarak demokrasi teorisi içerisindeki yerini almıştır. Demokrasiyi trene benzetip istediği yere gelince inilebilecek bir araç olarak gören, nobran bir pragmatizmle yönetilmenin bedelini hep birlikte ödüyoruz.

    Yakın zamana kadar, içinde yer aldığı coğrafyada laiklik ve demokrasi kulvarında örnek olarak gösterilen, ancak cehaletin, kibrin ve hırsın el ele verdiği bir çılgınlığın peşinden iç savaşın eşiğine getirilen, dışarıyla savaş için türlü bahaneler peşinde fırsat kollanan bir ülkede, bir çöküş belgeselinin hem izleyeni hem de unsuru olmanın, kötü sonu en baştan itibaren defalarca anlatmamıza karşın senaryoyu değiştirememiş olmanın ne kadar acı olduğunu tecrübe ettik, etmeye devam ediyoruz.

    Özellikle, “allahın lütfu!” olarak görülen son darbe girişimi fırsat bilinerek ilan edilen OHAL ile yaratılan korku imparatorluğunda, KHK’lar ile karşı çıkma potansiyeli olan tüm muhaliflerin baskılandığı, faşizmin en derin karanlığına doğru son sürat yol alınan bir süreçte hâlâ romantik muhalifçilik mi oynayacağız? “Milli mutabakat ya da Yenikapı ruhu” denilen tiyatroda bize biçilen figüranlığa razı olup özenle inşa edilen faşizm değirmenine su taşıyanlardan biri de biz mi olacağız? Tarih boyunca özgürlük ve barış mücadelesi verenlerin ödediği bedeller boşuna mıydı? Yarının dünyası için, iktidarın bize dayattığı dışında söyleyecek sözümüz yok mu? Bu sorulara vereceğimiz yanıtlar bizim için hâlâ bir umut olup olmadığını gösterecek. Şu anda tarihi bir dönemeçteyiz. Her türlü baskıya, tehdide rağmen, faşizme boyun eğmemek, tüm hukuksuzluklara karşı koymak ve yalnızca hukuku ve demokrasiyi savunmak tarihi bir sorumluluktur. Evrensel hukuk ilkelerinin yaşama geçmesi için yürütülecek mücadele ancak toplumun tüm kesimleri tarafından desteklenmesi durumunda başarıya ulaşabilecektir. Öyleyse faşizmin doruğuna giden süreçte tek çıkış yolumuz, hukukçular başta olmak üzere tüm demokrasiyi ve hukuku savunanlar olarak ortak bir mücadele alanı yaratmaktır.

    Evet, toplumun ezilen kesimlerine en ufak umut vadetmeyen, ancak uyumlu ve itirazsız olmaya söz vermiş temsilcilerine yol veren mevcut sistem; artık haksızlık ve hukuksuzluk batağının dibine batmış, toplumsal düzenin üzerinde temellendiği ‘meşruiyet’ değerini de yitirmiştir. Düzeni çalıştıracak motor susmuştur. Bu noktada, rotanın özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma temelinde bir toplumsal düzenin kurulması çizgisine çekilmesinde yargıya tarihsel rol düşmektedir. Duyarlı tüm hukukçular, bu rolü tüm devrimciler gibi üstlenip sonuna kadar götürme cesaretini göstermeli, örgütlenmede öncü rol üstlenmeli, bir oyun kurucu olmanın sorumluluklarından kaçınmadan, engelli hale getirilen topluma ve çürümüş devlet sistemine umut ışığı sunarak, her birey ve kuruma bir silkinme fırsatı sunmalı, ayağa kaldırmalı ve aydınlanmış, genç düşünceli bireylerin tutuşturduğu, eleştirel aklın devinimleriyle yanan her devrim ateşini topluma adalet dağıtarak beslemelidir.

    Hukukun nefessiz kaldığı bu atmosferde, modern demokrasilerde hukuka dayanmayan bir iktidarın hiçbir meşruiyeti olamayacağını hatırlatma ve hukukun üstün kılınması için çaba gösterme, önceliğimiz olmalıdır.

    İnsanlığını unutarak zorba tiranlara dönüşen yüksek egolu çıplak kralların boyunduruğunda yaşamayı kanıksamış, haksızlıklara karşı itiraz etmeyi unutmuş, uygar davranış biçimlerinden habersizce tebaiyeti kutsamış ve kurşun askerlere dönüştürülerek mutasyona uğramışlara karşılık; geleceğimiz için bir zamanlar bu coğrafyada da düşünen ve demokrasi, hukuk, özgürlük ve barış için mücadele veren ve her türlü bedel ödemeyi göze almış hukukçular olarak; kararlı bir şekilde hukuk çizgisinde kalarak ve toplumsal barış dilini kullanarak sorunlara çözümler üretmek üzere seslerimizi birleştirmeye olan gereksinimimiz bugün her zamankinden fazladır. Bugün susma günü değildir. Savaşa karşı barış, güçlüye karşı hukuk talebimizi en gür sesle dile getirmek, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik Türkiyesini hep birlikte yeniden kurmak öncelikli ödevimizdir.

    Dolayısıyla şimdilerde en çok ihtiyacımız olan şey; konuşması gerekenlerin büyük bir suskunluğa gömüldüğü günümüzün korku imparatorluğunda, susmayanların, her türlü haksızlık ve hukuksuzluk karşısında güçlü ve onurlu bir şekilde haykıranların da var olduğunu göstermek için, hukukçuların örgütlenerek daha yüksek ve yürekli sesle haykırmaları, toplumun farklı kesimlerinin de silkinerek ayağa kalkmaları ve bu seslere ses katmalarıdır. Otoriter zihniyetin toplumda yarattığı ve her geçen gün artarak devam eden travmanın yansıması olan iç ve dış sesler örgütlenerek yükselmeli ve yanlış sahiplerini daha fazla rahatsız etmeye devam etmelidir. Şimdi yeterince sesimizi yükseltemezsek bir daha ses çıkarabileceğimiz bir ortam bulamayacağız. Bu karşı çıkış, demokrasiden ve özgürlüklerimizden tamamen kopuşun durdurulması için son çırpınışlarımızdır.

    Unutmayalım ki, insanlık tarihi her daim hak ve özgürlük mücadelesi veren ve bedelini sonuna kadar ödeyen devrimcilerle doludur ve uygarlık bu sırtlarda taşınarak ilerlemektedir.

    Bugün, bayrağı devraldığımız özgürlük savaşçılarının değerleri, mücadelemizin her kavşak noktasında onlara yönelik empati ile daha bir anlam kazanmakta; bizlere ilham kaynağı olmaktadır. Bedel ödeme konusunda, onlardan daha üstün, daha değerli değiliz. Dolayısıyla onlardan farklı bir ayrıcalığımız bulunmamaktadır.

    Tarih boyunca barış ve özgürlük adına gösterilen çabalar, özveriler ve ödenen bedeller boşuna mı? Zamanları aşan devrimci ideal ve düşüncenin erken gelmiş ve çoğu kez yalnız kalmış öncüleri olmanın değeri yok mu? Elbette var ve tüm bunlar, en azından o idealin var ve hayatta olduğuna kanıt oluşturmaktadır. Varsın, nadiren ahlak ölçeğiyle tartan tarih, yalnızca galiplere baksın ve sadece başarıları kroniğine aktarsın.

    Bizler, haklılığımızın ve daha da önemlisi özgürlüğümüzün, ödeyeceğimiz bedellerle olanaklı olduğunun son derece farkındayız.
    Hukuk Devleti idealine ve demokrasiye olan bağlılığımız ve hukukun üstünlüğüne inancımız; gerçekleri haykırışımızın, her türlü baskı ve zulme direnişimizin sönmeyen kaynağıdır.

    Uygar toplumun son kalesi olan adaletin, keyfiliğe ve zorbalığa teslim olmaması için direneceğiz.

    Hukuksuzluğa karşı vicdanın sesi olacağız.

    Umutsuzluğa karşı umudu, savaşa karşı barışı, baskılara karşı özgürlüğü örgütleyeceğiz.

    Güce bağlanmış bir düzenekte, olanak ve muhataplarımızın duyarlılık eksikliğine esir olmayacağız, savaşacağız.

    Aklın özgürlüğü ve insancıllığın kalıcı olarak yeryüzüne yerleşmesinin güvencesi olan hukukun üstünlüğü uğruna bazen güce yenik düşeceğiz ama yılmayacağız.

    “Yüreği yılmadan düşen, dizleri üzerinde savaşır” der Seneca. Devrilmeden, dizlerimizin üzerinde savaşmaya devam edeceğiz.

    Son Söz: Faşizan ve otoriter eğilimlere karşı örgütlü mücadeleden başka yol yoktur. Birlikte güçlüyüz. “Biz” varsak eğer hukukun üstün kılındığı aydınlık yarınlar için umut da var demektir…

  • Hukuk Fakültelerinin Büyük Ataleti

    Toplumsal alanda yürütülen mücadelenin sağında solunda, ama genellikle de tam ortasında bir hukukçu mutlaka vardır. Çünkü yürütülen mücadelenin bir toplumsal devrime dönük olma ihtimali zayıfsa, mücadele sonucunda kazanılmış olanların düzenin diline birileri tarafından kusursuz bir biçimde çevrilmesi gerekir. Diğer bir ihtimal ise, söz konusu toplumsal mücadelenin zaten var olan hukuki düzende, ilgililere tanınmış hakların tecavüze uğraması veya kaybedilmesi ile alakalı olmasıdır. Öyle ki bu durumda toplumsal mücadeleye koşut olarak zaten yargı alanında da bir hukuk mücadelesi sürdürülüyordur. Ancak dikkat edilecek olursa toplumsal mücadelelerin etkileri, hukuk sahasında hakkı bahşedenler/kayıt altına alanlar (idari makamlar ve genel anlamda Yürütme gücü) – hakkı talep edenler (avukatlar) – hakkı tesis edenler (hakimler) gibi üçlü bir ayrışma içinde akseder. Bu noktada soru, üniversitelerin bu denklemin neresinde olduğudur.

    Soruya hukuk öğrencilerinin çoğunun bir türlü öğrenemediği olan/olması gereken ayrımının çok basite indirgenmiş bir örneği üzerinden cevap verilebilir. Ancak bu şekilde verilecek bir cevap, genellikle ister istemez, yine kapitalist bir devlet modeli içinde sınıfsal bir özü olduğu unutularak, -özellikle de bugünle kıyaslayınca- 1960-80 arasındaki Türk üniversitelerinin övülmesi ile sonuçlanır. Bundan imtina ederek ve daha çok içinde bulunduğumuz üniversiteye odaklanarak bir şeyler söylenecek olursa; hem öğrenciler, hem de öğretim elemanları açısından ana eğilimin söz konusu mekanların sadece mesleki eğitim birimleri olarak algılandığı olgusudur: öğrenciler üniversiteye geleceklerinde icra edecekleri mesleği öğrenmek, öğretim elemanları ise kendinde bir amaç halini almış öğretme mesleğini yürütmek için bu mekanları kullanmaktadırlar. Hukuk fakülteleri özelinde ise, hukuk eğitiminin temelde normatif niteliği, Kelsenci bir dille – ve paragrafın başına da atıfla- olması gerekeni ön plana çıkarması, fakülteleri toplumsal mücadele ekseninden ayırır. Bir başka ifadeyle, sadece normun ne manaya geldiğinin öğretilmesi ve öğrenilmesi, normun oluşmasına neden olan toplumsal olgu ve olaylar ile o dönemde hakim olan felsefi düşüncenin neredeyse hiç dikkate alınmaması sonucunu doğurmaktadır.

    Bütün bunların dışında, hukuk fakülteleri öğretim elemanları sistemsel olarak hakkı bahşedenler/kayıt altına alanlar, hakkı tesis edenlerle daha yakından ilişkili olmaları ve hukuk düzeninin niteliği sebebiyle genelde muhafazakar görüşlere daha yatkındırlar. Nitekim, hukukçuların statükonun devamından yana oldukları sık sık dile getirilir. Gündelik hayatta da bu tutumun yansımaları olacağı şüphe götürmez bir gerçektir. Tam da bu yüzden devrim süreçlerinde devrimciler tarafından en güvenilmez bulunan kurumlar, yargı makamları ve hukuk fakülteleridir. Örneğin Fransız Devrimi esnasında hukuk fakültelerinin 10 yıla yakın bir süre kapalı tutulması, yargı yapısının değiştirilmesi, référé législatif (yasama yorumu/yargısı) gibi uygulamalar başka türlü yorumlanamaz. Sovyetler Birliği’nde de devrimi takip eden bir kaç ay içerisinde, mahkeme sisteminin lağvedilmesi ve baroların kapatılmasının yanı sıra hukuk fakültelerinin programları altüst ederek işe başlanmıştı.

    Bu ana akıntıya ters eğilimde olanların, özellikle de pozitif hukuk alanlarındaki muhalif figürlerin sayısı oldukça sınırlıdır ve son yıllarda Türkiye’de genellikle ulusal üstü insan hakları hukuku alanında çalışmayı yeğledikleri görülmektedir. Yine bu eğilimdekiler için diğer bir çalışma alan grubunu ise, hukukla diğer disiplinlerin, -felsefe, sosyoloji, tarih- kesiştiği küme oluşturmaktadır. Bu durum her iki grup açısından da (ilk denilenlerin ulusal idari ve yargı makamları tarafından genelde az dikkate alınmaları, ikincilerin ise pozitif hukukla ilgilerinin zayıf olması nedeniyle) hakkı bahşedenler/kayıt altına alanlar, hakkı tesis edenlerle sınırlı bir ilişki içinde olmalarına yol açmaktadır. Ancak buna mukabil hakkı talep edenlerle de sıkı bağlantı içinde olduklarını iddia etmek zordur. Üstelik Amerika Birleşik Devletleri dışında (Critical Legal Studies) hukuk fakültesindeki ana eğilimin tersi yönünde hareket eden bu akademisyenlerin hukuk uygulamasına etki edebilecek eser örnekleri bulunduğunu iddia etmek de güçtür.

    Elbette şu bir gerçektir: Bütün toplumsal gruplar gibi akademisyenler, ancak kendilerine bir noktada değen durumlarda harekete geçmektedirler. Nitekim son on yılda üniversiteler dünyada meydana gelen dört önemli olaydan (50d mücadelesi, Türban Yasakları Konusundaki Bildirgeler, YÖK yasa taslağı, Barış İçin Akademisyenler Bildirgesi) sadece bir tanesi akademi dışındaki siyasi bir olayla ilgilidir. Üstelik bu ilk üç olayda da söylenen söze katılan hukuk fakültesi öğretim elemanı sayısı yine oldukça mütevazi boyutlardadır. Kısaca hukuk fakültelerinin öğretim elemanlarının toplumsal mücadelelerle ilişkileri zaten dolayımlı olduğu gibi, doğrudan kendilerine ilgilendiren toplumsal mücadelelerle alakaları da zayıf gözükmektedir.

    Genel olarak toplumsal mücadelelerle dolayımlı bir ilişki kuran, doğrudan kendisini ilgilendiren konularda bile elinden geldiği kadar söz söylemeyen hukuk fakültesi öğretim elemanlarının bu eğilimlerini kırmak çok kolay gözükmemektedir. Bu, ancak toplumsal koşulların değişmesi ve hukukçu akademisyenlerin bu değişen koşullarda üzerlerine düşen rollerle alakalı olacaktır. Doğal olarak, içinde bulunduğumuz şartlar altında ana akıma ters yönde hareket eden hukuk fakültesi öğretim elemanlarının, hukukçular arasındaki diğer mücadele alanlarına ve toplumsal mücadelelere etkin olarak katılmasının sağlanması önemli bir hedeftir. Şöyle de denilebilir: esas hedef üniversitenin toplumsallaştırılmasıdır. Uzunca bir süredir yavaş yavaş eridiğini gözlemlediğimiz bilimin toplumsallığı vurgusu özelde son on senede ve hukuk fakültelerinin sadece siyasi değil, bilimsel açıdan da atıl kalmasına yol açmıştır. Bu ise topyekun bir işlevsizleştirme anlamına gelir.

    Ancak somut koşullara bakıldığında bir miktar umuda yer olduğunu saptamak mümkündür. Bugün içinden geçtiğimiz olağanüstü dönem, hukuk bilgisine duyulan ihtiyacı topluma dayattığı gibi, hukukçuya da kayan toplumsal zemini yakalama fırsatı sağlayabilir. Elbette bunun için diğer üniversite bileşenleri ve meslekten hukukçular ile ortak bir duruş geliştirmek gerekir. Öncelikle mesleki güvencelerini koruyup arttırma çabası ile başlayabilecek bu hareketlenme, siyasi alanda yeniden toplumsal bir talebe karşılık gelecek, hatta bu talebi kendisi yönlendirebilecek bir hat biçimlendirebilir. Hem kriz dönemlerinde hukuka duyulan ihtiyacın kendisi söyler bunu bize, hem de Türkiye Cumhuriyeti hukuk fakültelerinin tarihi.

     

  • Birlikte Mücadele

    Yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin ve dolayısıyla demokrasinin olmazsa olmazıdır.

    Yargı bağımsızlığı, iktidarlardan beklenilmekle gerçekleşebilecek bir konu değildir. Aksine iktidarlardan beklenilmekle gerçekleşemeyecek bir konudur. Çok geniş bir alanı ilgilendiren bu konuda neler yapılmalıdır sorusuna, bu yazıda yargıdaki meslek bileşenleri yönünden yanıt aranacaktır.

    Hukukun üstünlüğü, bir hukuk devletinde herkes için, devletin her birimi ve egemenliği kullanan her erk için söz konusu olan bir konudur. Sadece yargı alanında kalan bir konu değildir. Yargının bu alandaki önemi ise, aynı zamanda bir denetim mercii olarak son sözü söylemesinden kaynaklanmaktadır. Bu durum, yargı iktidarı anlamında olmayıp, hukukun üstünlüğünün bir gereğidir.

    Hukukun her alanda etkin ve egemen olması, bu nedenle herkes için güvence oluşturması gereği tartışmasızdır. Ancak, hukukun üstünlüğü yerine, gücün hukukunun etkin ve egemen kılındığı; hukukun, iktidardaki gücün bir silahı haline dönüştürüldüğü, yargı organlarının da varlık nedenlerinin ötesine taşınıp, bu yolda kullanıldığı bir dönemi yaşamaktayız. Ülkemizde bu durumu yaşatan, kuşkusuz baskıcı ve olağanüstü yönetimlerdir. Bu durum zaten baskıcı ve olağanüstü yönetimlerin en karakteristik niteliği olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Yargı bağımsızlığı, her zaman için olmazsa olmazdır. Bu durumun önemi olağanüstü dönemlerin, baskıcı yönetimlerin yaşandığı dönemlerde kendisini çok daha fazla hissettirmektedir.

    Yargının, varlığı gereği bağımsız bir duruş sergilemesi demek, hukukun üstünlüğünü gerçek anlamda etkin ve egemen kılması anlamına gelmektedir. Olağanüstü dönemlerde, baskıcı yönetimlerin yaşandığı dönemlerde, yargının böyle bir duruş sergilemesi demek, bu dönem ve yönetimlerin sonu anlamına gelmektedir ki, bugüne kadar ülkemize yargı, varlık nedeninin gereği olarak bu duruşu sergileyememiştir.

    Olağanüstü dönemlerin, baskıcı yönetimlerin akılda kalan yönleri, yargı organlarının o dönemlerde hemen gücün silahı haline dönüşmesi, bunun da yol açtığı ve ortaya çıkan yargılamalar olmaktadır. 12 Mart dönemine, 12 Eylül dönemine, 2010 öncesi ve sonrasına bakıldığında akılda kalanların yargılamalar olması bu nedenledir.

    Böyle bir tablodan çıkış, yargının varlık nedenine uygun hareket etmesi ile hukukun üstünlüğünün etkin kılınması ile olanaklıdır. Hukuk denilince kuşkusuz evrensel hukuk yanında akla iç hukuk gelmektedir ki, evrensel hukuk iç hukukun da bir bölümünü oluşturmaktadır.

    Hukuk kavramına, artık gücün iradesi, gücün yansıması olarak bakmamak gerekmektedir. İnsanlık tarihinin ortak mirası olarak sahip olunması gereken hak ve özgürlükler, insan olmak nedeniyle sahip olunması gereken dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez hak ve özgürlükleridir. Yani insanı insan yapan, insan hak ve özgürlükleridir. Bu hak ve özgürlükler, aynı zamanda evrensel hak ve özgürlükleri oluşturmaktadır. İşte bu evrensel hukuku oluşturan da, gücün iradesi değil, insanlığın mücadelesidir. Bu hak ve özgürlüklerin her durumda etkin ve egemen kılınması, olağanüstü dönem ve baskıcı yönetimlerin geçerli olduğu dönemlerde içine itildikleri tabloda yargı organları tarafından yerine getirilmemektedir.

    Olağanüstü dönem ve baskıcı yönetim dönemlerinde, iç hukukta yapılan diğer düzenlemelerde zaten bu anlayışı yansıtır biçimde karşımıza çıkmaktadır. Yargı aynı tutumunu burada da sergilemektedir.

    Olağanüstü dönemler ve baskıcı yönetimlerin böyle uygulamalarını da kapsayacak biçimde, yargı bağımsızlığı yönünden daha etkin ve kalıcı bir mücadeleye gereksinim duyulduğu, bu tabloda yıllardır yaşananlara bakılınca kendisini açıkça göstermektedir. Bu mücadelenin, her meslek bileşeninin kendi alanında yapması yanında, ayrıca bir araya gelerek yapılacağı, ortam ve yapılanmalar söz konusu olmalıdır. Bu durum, yargı bağımsızlığının sağlanması ve yaşatılması ve bunun da kalıcılaştırılması için zorunludur.

    Avukatlar, meslek örgütleri olan barolar yoluyla, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı için mücadelelerini ortaya koymaktadırlar. Bunun için nasıl bir avukatlık, nasıl bir savcılık, nasıl bir yargıçlık sorusu da yanıtlanarak mücadele yürütülmektedir. Barolar yönünden ortaya konulan mücadele önemli ise de, tek başına yeterli olmamaktadır.

    Yargıç ve savcılar yönünden, yıllardır “yargıç kararıyla konuşur” sözü ülkemizde tek davranış kuralı gibi dayatılmış, yargıç ve savcıların örgütlenme özgürlüğü görmezden gelinmiş ve yok sayılmıştır. Kuşkusuz görülmekte olan dava ve soruşturmalar konusunda, hukuk sistemini tartışmanın ötesinde, somut olay hakkında yargıç ve savcıların konuşması elbette düşünülemez. Yargıç ve savcıların bağlı oldukları kuralların sorgulanması ve tabi tutuldukları uygulamalar konusunda, tüm sorunların yargı bağımsızlığı gereği olarak aşıldığı bir ülke söz konusu olmadığı gibi, yaşanılanlara bakılınca bu durumun ülkemizde de olmayacağı ortadadır. Bu nedenle ülkemizde yargıç ve savcılar yönünden son on yıllık süreçte mesleki örgütlenme hareketi başlatılmış ve sivil ve serbest iradeyle, dernek olarak yine sendika olarak örgütlenmeler kurulmuştur.

    1985 tarihli BM Yargı Bağımsızlığı Temel İlkelerinde, yine 2003 tarihli BM Bangalor Yargı Etiği İlkeleri’nde, yargı bağımsızlığı için örgütlenme gereğine özellikle değinilmiştir. Bir yargıcın, mesleği ile ilgili örgütlere katılabileceğine vurgu yapılmıştır.

    Yargıçlık ve savcılık farklı meslekler olmasına rağmen, 12 Eylül döneminden bu yana ülkemizde, bir meslek içinde iki ayrı görev gibi yürütülmektedir. Savcılığın farklı bir meslek olarak kabulü ve buna göre uygulama yapılması gereği zorunludur. Ancak bu durum, mesleklerini etki altında kalmadan yürütebilmeleri için, yargıçlarla ilgili hükümlere bağlı olmaları yönünden bir sorun oluşturmamaktadır.

    Yargıç ve savcıların, yargı bağımsızlığını egemen güçlerin sağlamasını beklemeden, bu konuda yaşadıkları sorunları ortaya koyarak verecekleri örgütlü mücadele, bir demokratik hukuk devletinde hukuk ve demokrasiye uygun olan ve de en etkili yöntemdir. Aynı durum kuşkusuz avukatlar için de geçerlidir.

    Yargıç, savcı ve avukatların ortaya koyacakları bu mücadele, hem çalışma koşullarını, hem tabi oldukları kuralları ve hem de yargı bağımsızlığını sorgulayan, bu konuda yaşanan sorunları aşmaya yönelik bir mücadele olacaktır. Her üç meslek bileşeni örgütlerinin, ayrı ayrı verecekleri mücadelenin önemi bir yana, ortak konu ve sorunlarda, ayrıca dayanışma niteliğinde de birlikte verecekleri mücadele de ayrıca etki yaratacaktır.

    Bu nedenle yargıç, savcı ve avukatların kendi mesleki örgütleri yoluyla mücadele vermeleri yanında, örgütlerinin birlikteliklerini sağlayacak ortamların ve de yapıların yaratılması ayrıca önem taşımaktadır. Bu durum, yargı ve hukuk mücadelesinde ayrı bir etki yaratacak, yeni bir pencere açacaktır.

    Barolar yoluyla savunma konusunda verilen mücadele ve kazanımlar ortadadır. Yargıç ve savcıların on yıllık örgütlenme sürecinde, örgütlerinin karşılaştıkları her türlü soruna rağmen, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü adına bir kısım kazanımlar yaratıldığı da ortadadır. Özellikler yargıç ve savcıların örgütlenme sürecinin başlatıldığı dönemde, ortak platformlar yaratılarak, barolar ve Türkiye Barolar Birliği ile birlikte 2006-2007 yıllarında verilen ortak mücadele ve dayanışma, yargıç ve savcı örgütlerinin kuruluş sürecinde bazı ezberlerin bozulması yönünden hafızalardadır.

    Demokratik bir hukuk devletinde, hukuk ve demokrasiye ulaşmanın etkin yolu, kuşkusuz örgütlenme ve örgütlü mücadeleden geçmektedir. Bu bağlamda, yargının her alanında yaşanılan sorunların, her bir meslek yönünden ayrı ve ayrıca ve de bir bütünün parçalarını bir araya getirerek topluca ve bir bütün halinde görülebilmesi için, yargıç, savcı ve avukat örgütlerinin mücadelesine ve de ortak mücadele alan, ortam ve yapılanmalarına gereksinim bulunmaktadır. Artık bunun yol ve yöntemleri üzerinde durulmalıdır.

    Bu bağlamda bir bütünün dışında bırakmamak için, uygulama ile akademik kadronun da bir araya getirilmesi, mücadeleye ayrı bir boyut ve etkinlik katacaktır. Uygulama meslekleri olan yargıç, savcı, avukat örgütleri yanında, akademik kadronun da bu örgütler içinde ya da ayrı bir örgütle mücadele vermeleri önem taşımaktadır.

    Yargının erk olması, ulus adına yetki kullanması, bu durumun hukuk ve demokrasiyi yaşatma ve hukukun üstünlüğü yönünden önemi gözetilince, belirtilen meslek gruplarının hem ayrı ayrı örgütlü olarak, hem de bu örgütleri bir araya getirerek bir mücadele ortaya konulması gereği ortaya çıkmaktadır. Yapılacakları, örgütlü veya örgütsüz olarak uzaktan izlemeyip, hukuk ve demokrasinin gereği olarak, hukuk ve demokrasi içerisinde örgütlü bir mücadele adımlarının atılması yoluna gidilmelidir. Ortaya konulacak mücadele, hukuk ve demokrasinin ne içerikte yaşanacağını da etkileyecek bir durumdur.

    Ülkede, demokrasinin iktidara göre tanımlandığı, hukukun iktidarın silahı haline geldiği gözetilince, yargı alanında böyle bir mücadelenin ortaya konulmasının ve bu kapının aralanmasının, hukuk ve demokrasi mücadelesi için yeni bir boyut yara
    tacağı kuşkusuzdur.

  • Hukuk İçin Birlikte Mücadele: Bağımsızlık, Tarafsızlık, Özgürlük

    Türkiye’nin son yıllarına damgasını vurmuş davaların yargılamaları sırasında; adil yargılanmanın, yargıç bağımsızlığının, avukat özgürlüğünün, savcı tarafsızlığının önemi ve gerekliliği bir kez daha ve tüm açıklığıyla görülmüştür. Hukuk, her ne kadar tarihin göstermiş olduğu gibi politika ile iç içe geçmiş olsa da yargının tüm asli ve kurucu unsurlarıyla, egemenin hukuksal-idari pratiklerinin türediği yönetsel alana (özellikle de yürütme organına) karşı bağımsız olması gerekir. Bu bağımsızlığın korunması için gerekli yasal önlemler mümkün olduğunca alınmalıdır. Hatta Anayasalar bunun için vardır.

    Zira Anayasa ile güvence altına alınmış olan yasa önünde eşitlik ilkesinin, hak arama özgürlüğünün, suç ve cezalardaki yasallık ilkesinin, yasal yargıçlık güvencesinin ve kuşkusuz diğer temel hakların korunması ancak yargının bağımsızlığı ile mümkündür. Yine anayasaya göre yargıçlar mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık teminatı esasına göre görev yaparlar.

    Hak ve özgürlüklerin kullanımı yasalar ile güvence altına alınmalıdır. Yasalara karşın kullanılamamaları halinde ise, bu güvence yargı, yani yargıçlar, savcılar ve avukatlar olmalıdır. Yargıç, savcı ve avukatların güvence olabilmeleri ise kuşkusuz bağımsız, tarafsız ve özgürce görev yapabilmelerine bağlıdır.

    O zaman karşımıza çıkacak olan soru; “Yargıçların bağımsız, savcıların tarafsız, avukatların özgür görev yapabilmelerinin teminatı ne olmalıdır?” şeklinde belirir. Hukuki metinler ile bu hak ve yetkilerin kullanımı düzenlenmiştir, fakat sorun tam da bu hukuki metinlerin yanlış uygulanmasından veya yürütme erki tarafından askıya alınmasından kaynaklanmaktadır.

    Savcı ve avukatların görevlerini güvence altında yapabilmelerine olanak tanıyan uluslararası ilkeler, tavsiye kararları, iç yasal düzenlemeler elbette mevcuttur. Döneme denk gelmesi bakımından özellikle belirtmek gerekir; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolü Hakkında Üye Devletlere Yönelik R (94) 12 Sayılı Tavsiye Kararında (1-2-b) “Yasama ve Yürütme organı hakimlerin bağımsızlığını sağlamalı ve bunu tehlikeye sokan bir adım atılmamalıdır” hükmü yer almaktadır.

    Yine Tavsiye Kararında; hak ve özgürlüklerin korunmasının asıl olduğu, yargıçların kararları nedeniyle temyizden başka bir incelemeye tabi tutulamayacakları, devletin kurumları ve temsilleri de dahil olmak üzere, herhangi bir dava ile ilgili olan bütün kişilerin yargıcın otoritesi altında olacağı, en önemlisi de yargıçların tek başlarına veya başka herhangi bir organ ile birlikte, bağımsızlıklarının ve çıkarlarının korunması amacıyla birlik kurma özgürlüğüne sahip olmaları gerektiği ifadeleri yer almaktadır.

    1990 yılında Havana’da kabul edilen Birleşmiş Milletler “Savcıların Rolüne Dair İlkeler”de savcıların belirtilen ilkelere uygun davranması halinde adil ve hakkaniyete uygun bir ceza adaletine ve vatandaşların suçlara karşı etkili bir biçimde korunmasına katkıda bulunacakları belirtilerek, savcı atamalarında hiç bir nedenle, hiç kimseye ayrımcılık yapılamayacağı, buna karşı güvencelerin göz önüne alınması gerektiği söylenmiştir. Ek olarak devletin savcıların baskıya, engellemeye, yolsuz müdahaleye, tacize, haksız olarak hukuki, cezai veya başka bir sorumluluk iddiasına maruz kalmadan görevlerini yerine getirmelerini sağlaması bir yükümlülük olarak dile getirilmiştir.

    8. ilkeyle ise savcıların, diğer vatandaşlar gibi ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma özgürlüğüne; özellikle hukukla, adalet sistemiyle ve insan haklarının korunması ve geliştirilmesi ile ilgili kamusal tartışmalara katılma ve hukuka uygun faaliyetleri ve yasal örgütlere üyelikleri nedeniyle mesleki açıdan hiç bir dezavantajlı duruma girmeksizin yerel, ulusal veya uluslararası örgütlere üye olma ve toplantılarına katılma hakkına sahip oldukları kabul edilmiştir.

    İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde yer alan hukuk önünde eşitlik ve masumiyet karinesi ilkeleri, hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkı ile birlikte yargılamanın evrensel kaidesini oluşturur. Bu anlamda, kendisine suç isnad edilen bir kimsenin savunması için bütün güvencelere yer verildiği üzere 1990 yılında Havana’da kabul edilen Avukatların Rollerine Dair Temel Prensipleri’nde herkese ceza muhakemesinin her aşamasında haklarını savunmak için kendi seçtiği bir avukatın yardımına başvurma hakkı tanınmış, devlete de bu hakkın kullanımı için gerekli mekanizmaları kurma ödevi verilmiştir.

    Havana ilkelerine göre hükümetler, avukatların hiçbir müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyetini yerine getirmelerini, müvekkilleriyle serbestçe görüşebilmelerini, kabul görmüş meslek kurallarına uygun davrandıkları sürece görevleri nedeniyle cezai veya idari bir tehditle karşılaşmamalarını sağlamakla yükümlüdürler.

    Avukatların Rollerine Dair Temel Prensipleri gereğince; avukatlar da diğer vatandaşlar gibi ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma özgürlüğüne sahiptir, özellikle hukukla, adalet sistemiyle ve insan haklarının geliştirilmesi ve korunması ile ilgili kamusal tartışmalara katılabilirler. Tıpkı meslek kuruluşları gibi mesleki kısıtlamalara maruz kalmaksızın yerel, ulusal veya uluslararası örgütler kurma veya bunlara üye olma haklarına sahiptirler.

    Evrensel hukuk kuralları, uluslararası metinler ile kabul edilen ilkeler, özgürlükçü ve demokratik hükümler içeren yasalar adil ve tarafsız bir biçimde uygulandığında adil yargılanma hakkının, masumiyet karinesinin, doğal yargıçlık ilkesinin, avukat ile temsil ve savunma hakkının kısıtlanamayacağı ve anılan ilkelerin egemen olduğu coğrafyalarda hukuk ihlallerinin vuku bulmayacağı muhakkak.

    Bizim sorunumuz ise, bu tür hukuk ihlallerinin fazlasıyla yaşandığı kendi coğrafyamızda yargıç ve savcılar ile avukatların kendi hak ve yükümlülüklerini hukuka uygun şekilde yerine getirmelerini temin bakımından neler yapabileceklerine ilişkindir. Yinelemek gerekirse neler yapılabileceğine değil neler yapabileceklerine dairdir.

    Neler “yapabileceklerine” ilişkin vurgunun sebebi ise “yapılabileceklerin” siyasi iktidarı da kapsamasıdır. Zira Türkiye’de kısıtlamaların sahibi siyasi iktidar veya siyasi iktidarın koruması altında olan sivil güçlerdir.

    Yargıç ve savcı örgütlenmesi Türkiye’de çok genç; Barolar ise uzun zamandır var olan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları. Türkiye’nin bir gerçeği de kamuya bir şekilde bulaşan meslek örgütlerinin giderek devlet aklını benimseme riskidir ve bu riskin gerçekleştiği Türkiye Barolar Birliği ve bazı barolarda ciddi şekilde gözlemlenmiştir. Türkiyenin son yargıç ve savcı örgütü Yargıda Birlik Derneği ise daha baştan siyasi iktidarın himayesinde kurulmuş olması nedeniyle kendisini siyasi iktidarın yanında ve aynı amaç doğrultusunda konumlandırmıştır.

    Türkiyenin ilk yargıç ve savcı örgütü YARSAV ise Bakanlar Kurulu’nun Olağanüstü Hal Yasası’na aykırı olarak çıkardığı 667 sayılı KHK ile kapatılmıştır. YARSAV, kapatılma kararı aynı zamanda bir hakaret vesilesi olsun diye yıllarca yargı iktidarını siyasi iktidarla birlikte kullanan cemaatle ilişkisi olması nedeniyle kapatılmıştır. YARSAV’ın içinde en fazla siyasi iktidarda olduğu kadar ve Cumhurbaşkanlığı yaverlerinden orantısal olarak daha az cemaatçi var iken siyasi iktidar tarafından yargı yetkisi gasbedilerek bu nedenle kapatılması manidar ve bir o kadar düşündürücüdür. Gördüğümüz, siyasi iktidar temsilcileri tarafından 12 Eylül 2010 referandumu öncesinden beri açıkça dillendirilen YARSAV düşmanlığı cemaat düşmanlığından aridir ve bu doğrudan hukukun üstünlüğü ilkesinin farklı kavranışı ile ilgilidir.

    Türkiye’nin son on yılında deneyimlediğimiz şey devlet aklına katılma riski hep var olan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıyla değil; siyasi iktidardan yana tavır alan, hatta organik olarak birlikte hareket eden sivil toplum örgütleri ile değil, tümüyle hak ve özgürlüklerden yana, demokratik ilkeleri ve Cumhuriyet değerlerini benimsemiş, laiklik ve hukukun üstünlüğü ilkelerini içselleştirmiş gerçekten bağımsız yargıç, savcı ve avukat örgütlenmelerinin birlikte mücadelesiyle başarılı olunabileceğidir.

    Bunun için de içselleştirmemiz gereken ilk şey; yargıç, savcı ve avukatların yargının asli ve kurucu unsurları olduklarıdır. Bu bağlamda halkından kopuk olmayan, iktidar hegemonyasının bir aygıtı olarak işlemeyen bir yargının kurucu unsurları da ancak bağımsız yargıçlar, savcılar ve avukatlar olabilir. Yargıçların bağımsızlığı, savcıların tarafsızlığı ve avukatların özgürlüğü; adil yargılanma koşullarının oluşturulması, masumiyet karinesinin korunması, hukukun üstünlüğü ile yargı bağımsızlığının sağlanması bağlamında aynı cümle içinde kullanılmalıdır.

  • Charlie Hebdo Kararı: Yargı Kararlarının Dinselleşmesi? Düşmanlaşması?

    28 Nisan 2016 tarihinde İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından Cumhuriyet yazarları Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya hakkında TCK’nın 216/1 maddesinde yer alan “Halkı Kin ve Düşmanlığa Alenen Tahrik Etme” suçunu işlemiş olmaları nedeniyle 2 yıl hapis cezası verildi. Ülke gündemi katliamlar, bombalamalar, darbe girişimi, OHAL derken oldukça hızlı akıyorken hukuk tarihindeki en kritik kararlardan biri olabilecek bu kararı yakından inceleme olanağı bulmak dahi ancak bugünlere kaldı.28 Nisan 2016 tarihinde İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından Cumhuriyet yazarları Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya hakkında TCK’nın 216/1 maddesinde yer alan “Halkı Kin ve Düşmanlığa Alenen Tahrik Etme” suçunu işlemiş olmaları nedeniyle 2 yıl hapis cezası verildi. Ülke gündemi katliamlar, bombalamalar, darbe girişimi, OHAL derken oldukça hızlı akıyorken hukuk tarihindeki en kritik kararlardan biri olabilecek bu kararı yakından inceleme olanağı bulmak dahi ancak bugünlere kaldı.

    İlk kez olmasa da bu kararla yargı kararlarındaki dinsel referansların bu kadar keskin, açık ve şüpheye yer vermeyecek denli “düşmanca” olabildiğini görüyoruz. “Düşmanca” deyimini kullanıyorum zira İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi kararı hukuk kurallarına ne kadar uygun değilse, gerekçeli kararda kullanılan dil de o kadar düşmancadır. Bunu söylemekte beis görmüyorum.[foot]Düşman: Birinin kötülüğünü isteyen, ondan nefret eden, ona zarar vermeye çalışan kimse, yağı, hasım, antagonist, dost karşıtı. /Bir şeyin yaşamasına, barınmasına engel olan (güç, tutum vb.) (TDK) Ayrıca Alman Ceza Hukukçusu Prof. Dr. Günter Jakobs’un ortaya attığı “Düşman Ceza Hukuku” kavramı bağlamında, yargı kararlarındaki bu düşmanlaşma eğiliminin okunabileceği kanaatindeyim. Zira Tükiye’de devletin cezalandırma politikası özellikle devlete karşı suçlar kategorisinde uzun süredir bu eğilimi taşımaktadır. Ancak bu yazıda yargının bu karardaki dilinin düşmanlaşması ile kastedilen daha çok bir tutum ve duyguyu anlatmaktadır.[/foot]

    Bilmeyenler için özetleyelim, suça konu olan fiil Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya’nın 14 Mayıs 2016 tarihinde kendilerine ait köşelerinde Charlie Hebdo’nun katliam sonrası 25 ülkede 16 dilde 4 milyon adet basılan sayısının kapağını yayınlamalarıdır. Zira iddianameye göre bu kapağın üzerinde Hz. Muhammed’e ait olduğu iddia edilen beyaz sarıklı, uzun burunlu, sakallı ve elinde beyaz bir döviz üzerinde ‘‘Je Suis Charlie’’ (Ben Charli’yim) yazan çizim yer almaktadır.

    Bu yazıda ise kararın dikkat çekici noktalarına değinmekle beraber, yargı kararlarında dinsel referans verilmesi-sinin tek başına hukuki bir eleştirinin konusu olamayacağı, siyasal ve ideolojik olarak da değerlendirmeyi haketmesi nedeniyle, bu yanlarına da değinilmektedir.

    İfade özgürlüğü mü, din ve vicdan özgürlüğü mü daha üstün bir haktır?

    İddianamede soruşturma safhasında sanıklara AİHS 9. maddesinde belirtilen “Düşünce ve vicdan özgürlüğü” ile 10. maddesinde yer alan “İfade Özgürlüğü” arasında öncelik verdiği özgürlük olup olmadığının sorulduğu belirtilmektedir.

    Bu soru gülünç derecede tuhaftır. Sanıklara hangi insan hakkına öncelik tanındığı nasıl sorulabilmektedir, böyle bir öncelik mi söz konusudur? AİHS kararlarında temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınırlandırılabileceğinin koşulları düzenlenmiştir, keza yine 10. maddede yer alan “ifade özgürlüğü”nün de nasıl sınırlanabileceği belirtilmektedir. Ancak bir temel hak ve hürriyetin sınırlandırılma koşullarının belirtilmesi bu hakkı ne ikincil bir konuma iter, ne de zaten AİHS maddeleri arasında birbiri ile yarışan haklar bulunmaktadır. Kaldı ki bu sınırlandırmayı değerlendirme yetkisi de Mahkemenin kendisine aittir. Sanığa bu şekilde haklar arasında bir “önceliği” olup olmadığının sorulması açıkça abesle iştigaldir.

    Halkın hangi kesimi diğer kesimine karşı tahrik edilmiştir?

    Sanıkların yargılandıkları madde olan TCK’nın 216. maddesi aynen şöyle: “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

    Suçun oluşabilmesi için iki halkın tahrik edilmesi gerekir, iki türlü halkın birbirine kışkırtılması gerekir. İddianamede ve gerekçeli kararda açıkça bu gereklilikten, suçun maddi unsurundan bahsedilmekte ise de iki tür halkın kim olduğu, hangi tarafın hangi tarafı tahrik ettiği belirsizdir.

    Ancak suçun oluşup oluşmadığının tartışıldığı nokta ise, “peygamberin resminin çizilmesi” gerçekliğidir. O halde sormak gerekiyor “peygamberin resmi çizilerek sanıklar hangi din kesimini hangi diğer kesim aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik etmiştir? Yani burada “peygamberin resminin çizilmesi” ile tahrik olan kesimlerin karşısına aldığı “aleyhe kesim” hangisidir?

    Gerekçeli kararda yine tarihe geçecek şekilde Sivas ve Maraş katliamlarından örnekler verilmiş ve burada halkın tahrik edildiği iddia edilmiştir. Mahkemenin maddi gerçeği dahi yanlış aktarması bir an için gözardı edilse bile ortada tamamen bir çelişki olduğu aşikardır: Müslüman halk sanıkların eyleminden tahrik oluyor, kime karşı, sanıklara karşı! O halde sanıkların eylemleri ile tahrik olan müştekilerin bu tahrik sonucu öfke ve eylemlerini yönelteceği kimseler yine sanıkların kendisidir. Mahkeme bu tuhaf kararı ile sanıkları cezalandırarak, tahrik olmuş müştekilerden mi korumaya çalışmaktadır? Açıkçası kimin mağdur kimin sanık olduğu anlaşılamaz haldedir.

    Mahkeme açıkça “Yani eğer büyük dinsel grup olan Müslümanlar Peygamberlerinin resimlerinin yayın-lanmasını çizilmesini gösterilmesini istemiyor ise bu durum onların inançlarının bir parçasıdır. Mahkeme incelemelerinde dinsel normlar ile hukuksal normlar arasında bir adil denge kurmaya çalışmaktadır. Mahkeme içsel boyuttaki inanç alanının mutlak olduğunu ancak dışsal boyuttaki açıklama özgürlüğünün gerektiğinde sınırlandırılabileceğini değerlendirmektedir.”

    Görüleceği gibi, sanıklar Müslümanların istemedikleri bir davranışı sergiledikleri için ceza almaktadırlar, yani aslında 216. madde sadece göstermeliktir. Zira suçun unsurlarına ilişkin ceza hukukunun hiçbir gerekliliği yerine getirilmediği gibi, suçun maddi ve manevi koşulları zaten oluşmamıştır. Kararın yasa maddesindeki koşulları ve somut olayda bu koşulların oluşmamasına rağmen oluşmuş gibi göstermesine ilişkin çabası ceza hukukuna ilişkin ayrıca bir değerlendirmeyi hak etmektedir. Ancak burada açık olan bir inancın mahkeme kararı ile “tektipleştirilmeye” çalışılmakta olduğudur, oysa böyle bir durumda ise inanç özgürlüğünden bahsedilemez.

    Mahkeme Anayasa’daki laiklik ve hukuk devleti ilkesine aykırı biçimde “dinsel normlar ile hukuksal normlar arasında bir adil denge kurması”  ile “içsel boyuttaki inanç alanının mutlak olduğunu ancak dışsal boyuttaki açıklama özgürlüğünün gerektiğinde sınırlandırılabileceğini” belirtmektedir. İnanç alanı mutlak ise diğer tüm maddi dünya muğlaktır ve öyleyse maddi alan inanç alanına uygun halde olmalıdır. Bu teokrasinin üslubu olup, bu anlayış dinî dogma, ilahi hak ve yargılarından oluşan bir siyasi sistemin nedensellik ve deneysellik üzerine kurulan, özgürlük ve eşitlik ideallerinin yasa ile korunduğu bir siyasi sistemin üzerinde görülmesidir.

    Hebdo saldırısını meşruşlaştıran mahkeme, tekrar soralım kime düşman?

    Mahkeme gerekçeli kararda “SANIKLARIN ÜZERİNE ATILI SUÇUN UNSURLARI NEDEN OLUŞMAKTADIR?” başlığı ile ayırdığı ve açıkladığı bölümde sanıkların eylemlerinin aynı Charlie Hebdo saldırısının kaynağında olduğu gibi “peygamberin resminin çizilmesi” olması yattığını iddia ederek, saldırıyı meşrulaştırmakta ama dahası olumlamakta, haklı görmektedir.

    Mahkeme şöyle ifade ediyor “Fransız dergisine yapılan saldırının temelinde o derginin İslam peygamberi Hz. Muhammed’e yönelik olarak gösterdiği saygısız yaklaşımın olduğu tartışmasızdır. Bu saldırıda ondan fazla kişi hayatını kaybetmiştir. Bu defa Fransız dergi kapağına Hz. Muhammed’i temsil ettiğini bildirdiği bir çizim koyarak o çizimi şöyle konuşturmuştur” hepsi affedildi -ben charlie yim” Yani islami kökenlilerin kendi peygamberlerine yönelik yapılan saygısız tavır nedeni ile terörist bir yaklaşım sergilemeleri dolayısı ile inanışa göre en büyük islamın yani peygamberin onları affettiği imâ edilmiştir. Ne var ki bu saldırının da temelinde olan şey islami inanışa göre peygamberin bir resminin dahi yayınlanmasının kabul edilemez olduğu yolundaki gerçekliktir.” Açıkça Mahkeme, peygamberin resmi yapılırsa sonucu bu olur, bu normal ve haklıdır demektedir. Mahkemenin düşman dilinin tüm bölümlerde karşımıza çıkan hali bu şekildedir.

    Hz. Muhammed’in İslam inanışındaki yerinin mahkeme kararlarında ayetler ile açıklanması ve bunun delil olarak sunulması kabul edilemez

    Müslümanların kabul ettikleri islamiyet ve onların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’e göre başlı başına resim yasağının kitaptan kaynaklandığını düşünenler olmuştur. Aslında bunun yani resim yasağının daha ziyade sünnetle konulduğunu kabul eden görüşler de vardır. İslami inanışta suret yasağının dayandırıldığı belli başlı rivayetler mevcuttur. Örneğin; Hz. Aişe’nin anlattığına göre Hz. Peygamber evinde üzerinde İsa’nın çarmıha geriliş sahnesini tasvir eden eşyayı kırmıştır. (Buhari,”libas”90); kıyamet gününde en şiddetli azaba maruz kalacak olanlar musavvirlerdir (Buhari,”libas” 89) Bunun gibi islam dini açıklayıcılarının tasvire yönelik mesafeli yaklaşımları sonraki dönemlerde de aslında değer görmüştür. Fakat bunun bir adım ötesinde Hz. Muhammed’in islami inanışta öylesine değerli bir yeri vardır ki yüce Allah Hz. Muhammed’i seçilen kişi olarak ve peygamberlerin sonuncusu olarak göndermişlerdir.” denilmektedir. Ancak görüleceği gibi, Mahkeme heyeti kendi dini inancına göre bu yorumu yapmaktadır. Mahkemenin “Hz. Muhammed’i seçilen kişi olarak ve peygamberlerin sonuncusu olarak göndermişlerdir.” cümlesi de Mahkemenin yürüttüğü gibi bir akıl yürütmeyle Hz. Muhammed’i peygamber olarak görmeyen bir inanca sahip dine mensup ya da herhangi bir dini inancı olamayan kişileri kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden bir cümle olacaktır.

    Gerekçeli kararda Ahzab Suresi 40.Ayet; “Muhammed Allah’ın resulü ve peygamberlerinde sonuncusudur’‘ şeklinde verilirken Sebe Suresi 38.Ayet[foot]“Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve korkutucu bir peygamber olarak gönderdik, fakat insanların çoğu bilmezler”[/foot]; Necm Suresi Ayet 3-4[foot]’O, nefsinden konuşmaz O’na inen Kuran veya O’nun söylediği sözler kendisine vahy edilen vahiyden başka bir şey değildir, O kendisine indirilen ilahi buyrukları tebliğ etmekle tebliğ ettiklerini de iyice açıklamak ve yaşamakla mükellef kılınan bir peygamberdir.”[/foot]; Nisa Suresi 115.Ayete[foot]Karardaki şekliyle, ”Kendisine doğru yol belli olduktan sonra her kim Allah’ın elçisi Muhammed’e karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız, orası ne kötü bir gidiş yeridir”[/foot] açıkça yer verilmektedir. Mahkemeye göre “bunun gibi ayetlerde Hz. Muhammed’den övgü ile söz edilmekte, dolayısı ile bir peygamber olarak ve Yaratanın övgüsüne mahsar olmuş bir insan olarak islam inanışında peygamberin değeri ve yeri tartışmasızdır.” ifadesi yer almıştır. Bunun Mahkeme heyeti tarafından nasıl tartışmasız kabul edilerek, neden gerekçeli karara yazıldığının bir açıklaması bulunmuyor, ancak bunun bizim için bir açıklaması var.

    Hukuken belirtmek gerekiyor ki Türkiye’de hukuk “İslam Hukuku” olmadığı gibi, hukukun kaynakları da ayet ya da hadisler değildir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 217. Maddesinde hakimin kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabileceği belirtilmektedir. Oysa Mahkemenin tam da “peygamberin resminin yapılamayacağı”nı dayandırdığı deliller bu ayetlerdir. Bu ayetlerin ise CMK 217. Madde şartlarına uygun olmadığı ortadadır. Mahkemenin dini olur mu?

    Kararın birçok yerinde Hz. Muhammed hakkında “Peygambe-rimiz” nitelendirmesinin kullanıldığı görülmektedir. Mahkemenin “SANIK-LARIN ÜZERİNE ATILI SUÇUN UNSURLARI NEDEN OLUŞMAK-TADIR?” başlığı ile gerekçesini açıkladığı bölümde tarihe geçecek şu ifadelerin yer aldığını görüyoruz; “Sadece peygamberimiz değil müşrik ileri gelenlerinin de resmi yoktur. Çünkü islami inanışa göre iman bir gayb ve kalb meselesidir. Yani gözünüzle görmediğinize inanmak vardır. Yine inanışa göre Müslüman olmak yaradana,meleklere, ahirete inanmakla vücut bulmaktadır. Peki hangisinin resmi vardır? Diğer yandan islami inanışa göre Hz.Muhammed’i resmetmek mümkün değildir.

    Şimdi sormak gerekir: Mahkemenin dini inanışı olur mu? Veyahut daha hukuki olarak değerlendirmesini yapmaya çalışalım, hakim vicdan ve kanaatine göre hüküm verirken, kendi dini inanışının etkisinde kalabilir mi? Böyle olduğunda, toplumun gerekliliklerini mi gözetmiş olur?

    Burada açıkça Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan “laiklik” ilke-sine aykırılık söz konusu olacaktır. Anayasa hukuku tarihinde 1921 ve 1924 Anayasası’nda yer alan “Türkiye Cumhuriyeti’nin dini islamdır” hükmü 1928 yılında kaldırılmış ve 1937 yılında Anayasa’da “Türkiye Cumhuriyeti laiktir.” maddesi yer almıştır. Dahası mahkemenin bu kararını tarihe geçiren, Cumhuriyetin niteliğine yapılan saldırı ve bu saldırıyı yapan Mahkemenin kararında düşmanca dili kullanmaktaki rahatlığıdır.

    Ayrıca yine bu karar dinin AKP iktidarının ideolojik “müdahale” araçlarından biri olduğunu bir kez daha göstermekte, böyle olunca bizler için din ise bu kez ideolojik mücadele başlıklarından biri olmaktadır. Zira Mahkemenin çelişkisi hukukun kaynakları tartışmasında değildir, hukukun dinselleşmesi meselesindedir. Ancak burada şunu belirtmek ve karıştırmamak gerekir, dine karşı bir uygulamadan bahsetmiyoruz, Mahkeme “takdir yetkisi” gereği “toplumun gerekleri”ni gözetmekle yükümlüdür. Hal böyleyken yargı kararları da salt normatif olmayacaktır. O yüzden dine karşı değil dinden bağımsız bir uygulamanın gerekliliğinden bahsediyoruz. Bu da zaten temel laiklik ilkesinin bir sonucudur.

    Marx’a göre dinle anayasa hukuku teorisini birbirine karıştırırsanız, dini bir tür felsefeye dönüştürmüş olursunuz. Çünkü ona göre din öbür dünyanın bilgisine ulaşmanın bir yolu iken, felsefe bu dünyanın bilgisine ulaşmanın bir yoludur. Dini bugünün bilgisine ulaşmanın bir yolu olarak görmeye başladığınız anda din eleştirisini de mümkün kılmış olursunuz. Bu anlamda Mahkemenin dinsel referansları bizim açımızdan dinsel eleştiriyi mümkün kılar. Yine Marx’a göre dinin eleştirisinin temelinde insan dini yarattığı, dinin insanı yaratmadığı anlayışı yatmakta ve dine karşı savaşım, dolayısıyla ruhsal karakteri din olan dünyaya karşı savaşımdır. Bugün hukuksal alanda dinsel olana karşıtlık da, hukukun ruhsal karakterini ele geçirmeye çalışan dinsel söyleme karşıtlıktır ve bu da kendini ancak laikliğin alanında bulabilmektedir.

    Marx’ın o ünlü afyon benzetmesi her zaman çarpıtılmıştır. Şöyle ki, Marx özetle, üretim araçlarına sahip olmayan proletaryanın, ürününe ve içinde bulunduğu kapitalist düzene yabancılaşması neticesinde içinde bulunduğu sıkışmışlık duygusunu ve acısını ancak din ile iyileştirebilmeye çabaladığını söylemektedir. Onun daha güzel ifadesiyle “Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin dıştanlandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor.”[foot]Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, Ağustos 2009, s. 192[/foot]

    AKP iktidarı boyunca, halkın bu yoksulluğunu ve yoksunluğunu din ile yumuşatmaya çalışmıştır. Yargının dinselleşmesi ve daha özelinde yargı kararlarında dinsel referanslar verilmesi yeni olmadığı gibi, islami cemaatlerin de yargının dönüşümü konusunda on yıllardır etkisinin olduğunu biliyoruz. Bugün, 15 Temmuz darbe girişimi ile beraber, devletin tüm idari ve yargı kadrolarından hala Gülen Cemaatine bağlı kadroların temizlenmeye çalışılması da bunun bir göstergesidir.

    Dinin yalnızca siyasallaştığında ya da ayrı bir siyasal parti olarak örgütlendiğinde tehdit veya sorun oluşturmadığını, Türkiye’de cumhuriyetin en önemli kazanımı olarak tanımlayabileceğimiz saltanatın ve hilafetin kaldırılması ile laikliğin bir ilke olarak benimsenmesinin ne denli ileri bir sıçrama olduğunu bugün içinde bulunduğumuz gericilik düzeni ile daha net görüyoruz. Dolayısıyla gericilikle mücadele elzem hale gelmiş durumdadır ve başka bir çıkış yolu da görünmemektedir. Bu nedenle Marx’ın şiirsel ifadesiyle bitirelim; “Zincirlerin her yanını örten imgesel çiçeklerden eleştiri, insanın süssüz ve umut kırıcı zincirler taşıması için değil, ama onları atması ve canlı çiçeği devşirmesi için zincirleri arındırıyor. Dinin eleştirisi insanın yanılsamalarını, insanın kendi gerçekliğini akıl çağına erişen ve yanılsamadan kurtulmuş bir insan olarak düşünmesi, etkilemesi ve biçimlendirmesi için, kendi kendinin, yani kendi gerçek güneşinin çevresinde dönmesi için ortadan kaldırıyor. Din, insan kendi çevresinde dönmediği sürece insanın çevresinde dönen aldatıcı bir güneşten başka bir şey oluşturmuyor.”[foot]A.g.e. s.192-193[/foot]
     

  • Hukuk ve Demokrasi

    Türkiye büyük bir tehlike atlattı. Devlet içinde yuvalanan bir tarikat, yalnızca mevcut iktidarı değil, Cumhuriyeti ve demokrasiyi de yok etme girişiminde bulundu.

    Bu güne nasıl gelindiği her boyutuyla tartışılıyor. İktidarın bu süreçteki sorumluluğu farklı biçimlerde dile getiriliyor. Bu sorumluluğun af dileyerek aşılacak nitelikte olmadığı ise son derece açık.

    Ancak bu durum yazımızın konusu değil. Sadece, liyakata göre değil, tarikata göre bir devlet yapılanmasının ağır sonuçlarını herkesin gördüğünü ummakla yetinelim.

    Dikkatlerimizi yöneltmemiz gereken konular ise açıkta duruyor. Bunlardan en önemlisi, darbe girişimi sonrası başlatılan yargı sürecinin nasıl yürütüleceğidir. Adil yargılanma hakkı ve savunma hakkı gözetilecek mi, FETÖ’ye yönelik soruşturma ve yargılamalarda hukuka uyarlılık sağlanacak mı?

    Gelişen olaylar umutlu olmamızı engelliyor. Olağan koşullarda bile güçler ayrılığını ve yargı bağımsızlığını yok sayan bir zihniyetin olağanüstü hal koşullarında makul davranmasını beklemek fazla iyimserlik olur. Nedenler aynı iken sonuçların değişik olabileceğini zannetmek ise davranış sorunlarımızı iyice ağırlaştırır.

    Ne yazık ki, yaşanan süreç cadı avı çağrışımları yapıyor. Devlet denetimindeki bir bankaya para yatırmış olmaktan, cemaat okullarında çocuk okutmaya kadar geniş bir alanda gözaltılar yaşanıyor. Ve herkes FETÖ’nün gerçek adamlarına sıra ne zaman gelecek diye merak ediyor.

    Bir başka kaygı ise olağanüstü hal ilanının amaç dışı kullanılmasıdır. Olağanüstü hal uygulamaları başarısız darbe girişiminin faillerine ve bu girişime lojistik destek veren siyasal güçlere yönelmelidir. Kuşkusuz ki, bu yönelim FETÖ’nün ekonomik kaynaklarını da kurutmalıdır. Yani, olağanüstü halin verdiği yetkiler olağanüstü hal ilanına sebep olan olgular için kullanılmalıdır.

    Bu yetkilerin sınırını geçmiş ve bugün belirler. Kısaca söyleyecek olursak, olağan yönetimlerle başarılamayacak bir durumu halletmek içindir olağanüstü hal. Yoksa bu yetkiler geleceği inşa etmek ve yeniden yapılandırmak için kullanılamaz. Yani iktidar aldığı yetkileri kendi bekası ve çıkarları için kullanırsa anayasal suç işlemiş olur ve onarılamaz toplumsal zararlara yol açar.

    Tüm bu nedenlerle iktidarın panik havasından çıkması ve soruşturmaları hukuk zeminine çekmesi gerekir.

    Elbette ki, bu süreci meşru kılmak birçok unsurun bir araya gelmesini gerektiriyor. Ancak süreci şeffaf kılacak tek aktörün avukat olduğu unutulmamalıdır. Avukatın ve savunma hakkının kullanılmasının önünün açılması yalnızca hukuk ve demokrasinin değil, iktidarın da yararınadır. Ancak iktidar bu konuda pek hevesli görünmüyor. Bu yaklaşımın yarattığı korku ikliminin esintileri ortalıkta dolaşıyor.

    Ne yazık ki avukatlar da bu dönemde iyi sınav vermiyorlar ve korku iklimine teslim olmuş görünüyorlar. Tüm Türkiye’de gözaltına alınan şüphelilerin avukat bulmakta zorluk çektikleri haberlerini alıyoruz. Kuşkusuz ki bir avukatın davayı reddetme hakkı vardır. Bu konuya ilişkin birçok sebep sayılabilir. Ancak bu sebepler arasında korku olmamalıdır. Yaşanılan korku nedeniyle bir avukatın savunma hakkına sırtını dönmesi kabul edilemez. Aksi durumda savunmanın kutsallığından söz etme hakkını yitiririz. Ve “suç kesinleşene kadar herkes masumdur” ilkesini de yok etmiş oluruz. Şu hususun da unutulmaması gerekir; eğer darbe girişimi başarılı olsaydı ve görevlerimizin başında kalmaya devam etseydik, bu kez iktidarı yönetenler için kaygılanacak ve onların adil yargılanmaları için çabalayacaktık.

    Ben 12 Eylül 1980 darbesinde avukattım. 1989 yılının sonuna kadar sol siyasal davaların avukatlığını yaptım. Ne 12 Eylül yönetimi ne de yerel yetkililer bu konuda beni sorgulamadılar, hesap da sormadılar. Bu dönemin 12 Eylül döneminden daha beter olduğunu iddia edecek değilsek kaygılarımızı ve korkularımızı yeniden gözden geçirmeliyiz.

    Diğer önemli konulardan biri ise, darbeleri ülke gündeminden sonsuza kadar çıkartabilmenin koşullarıdır. Bana göre en önemli koşul ve tek ana ilaç demokrasidir. Kimlerin yaptığına ve kime karşı yapıldığına bakmaksızın her tür darbeye karşı olacak ortak bilinçtir. Şüphesiz ki bizim gibi düşünen insanların darbelere karşı olmasının temel dayanağı demokrasi için duyduğumuz kaygıdır. Ancak kaygı duyacağımız kadar bile demokrasi bırakılmazsa, darbelere karşı çıkışımızın kültürel alt yapısı yok edilmiş olur.

    Bu sürecin atlatılması ve bir daha darbe tehdidi ile karşılaşmamak için tüm halkımızla dayanışma içinde olunmalıdır. Ortak dilimiz ise demokrasi ve hukukun üstünlüğü olmalıdır.

    Bu kötü olayı hep birlikte bir fırsata çevirebiliriz. Herkesin kendini özgürce ifade edebildiği ve bu nedenle asla tehdit altında olmayacağımız demokratik Türkiye’yi hep birlikte kurabiliriz.

  • Darbe teşebbüsü, OHAL ilanı ve sonrası üzerine

    15 Temmuz 2016 Cuma günü, ülkede “Yurtta Sulh Konseyi” adıyla Gülen Cemaati merkezli bir darbe teşebbüsü yaşandı. O gece Cemaat mensupları Meclis’i bombalayıp vatandaşın üstüne ateş açarken, AKP’nin sokağa çıkan paramiliter güçleri de camilerden okunan selalar eşliğinde askerleri linç edip kafalarını kesti. 16 Temmuz gününün ilk ışıklarıyla ise “darbecilerin yenildiği, demokrasinin kazandığı” söylemleri her yerde duyulmaya başladı. 15 Temmuz Demokrasi Günü ilan edilip günlerce süren “demokrasi nöbetleri” tutuldu. Bu arada ülkede OHAL ilan edildi, Meclis hiçe sayılarak -darbe teşebbüsü kapsamı ve/veya bu kapsam dışında- birçok konuda KHK’lar çıkarılmaya, birçok kişi tutuklanmaya ve yargılama yapılmadan meslekten çıkarılmaya başlandı… Darbe teşebbüsü ve sonrasındaki OHAL ilanıyla birlikte başlayan sürecin etkilerini daha uzun süre hissedeceğimiz kesin. Bu yazıda, darbe teşebbüsü, öncesi ve sonrasına dair bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

    Düzen içi taraflaşmanın geldiği nokta

    Darbe teşebbüsünü ve yaşadığımız süreci, “tek başına” ülke içindeki güç çekişmeleri ile açıklamak yanıltıcı olacaktır. Türkiye’de hiçbir darbe sermaye düzeninin ve emperyalizmin çıkarlarından bağımsız olmamıştır. Dolayısıyla bu süreci anlamak için daha geniş bir çerçeveden bakmak, Türkiye sermayesinin konumu ile Türkiye’nin Ortadoğu ve dünya siyasetindeki durumunu değerlendirmek gerekiyor.

    Öncelikle Türkiye sermayesi açısından en büyük sorunun, tek kutuplu dünyada kendi konumunu belirlemek olduğu bir tarafa yazılmalıdır. Sovyetler Birliği’nin dağılması öncesinde iki kutuplu dünyada denge politikası ile konumunu koruyan Türkiye sermayesi, yeni dünya düzenine geçiş sonrasında da önceki konumunu korumaya çalışarak bir pozisyon bulmaya çabalamaktadır. Ancak Türkiye sermayesinin bu talebini karşılamak, yeni düzenin nesnelliğine uygun düşmemektedir. Denge politikalarının bittiği, bu politikalar ile kurulmuş veya devamlılığını bu şekilde sağlamış ülkelerin peyderpey değişim/dönüşüm, yıkım/yeniden yapılanma süreçleri yaşadığı bir dünyada, Türkiye’nin eski koşullarıyla kalması objektif olarak imkansızdı. Tek kutuplu, neoliberal ekonominin egemen olduğu emperyalist-kapitalist düzende Türkiye’nin bu sisteme bağımlılığının artması için 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin, yıllar içinde tahrip edilmiş olsa da kısmen varlığını koruyan ilkelerinin tasfiye edilip, yeni düzene uyumlaşması gerekmekteydi. Söz konusu uyumlaşma hamlesi ise, AKP ile birlikte “ılımlı İslam” projesiyle gündeme gelmiştir. 14 yıllık AKP iktidarı döneminde darbe teşebbüsü de dahil yaşanan bütün siyasal gelişmeler tam da bu uyumlaşma sancılarının bir sonucudur.

    Bunun yanında AKP, ABD’nin politikaları doğrultusunda başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’ya müdahale etmeye çalışmış, tüm politikasını bölünmüş, Esad’sız bir Suriye’nin olacağı Ortadoğu siyasetine göre belirlemiş ve bunun olabilmesi için en büyük işbirlikçi olarak kendini ortaya koymuştur. Bunu yaparken açıktan cihatçı terör örgütlerini desteklemiş, Rusya- ABD arasındaki gerilime sırtını dayamaya çalışmıştır. ABD ise Ortadoğu’ya müdahaleyi nihayetinde IŞİD karşıtlığı üzerinden ele atmış, “Kürt devleti ile PYD” kartlarını oynamak yolunda tercih yapmıştır. Gelinen noktada, ABD ile Rusya, Suriye ve Ortadoğu meselesi üzerinde bir anlaşmaya doğru gitmektedir. Bu durum Türkiye’yi çok zor duruma sokmuştur çünkü emperyalizm kendi doğrultusunda yönlendirmek için ve elini zayıflatmak amacıyla Türkiye’ye bir dizi müdahaleyi gündeme getirmekten çekinmemiştir. Darbe teşebbüsü, öncesi ve sonrası işte tam da bu eksende değerlendirilmelidir.

    Ancak buradan asla, darbe teşebbüsünü bertaraf eden AKP’nin, emperyalizme karşı durduğu, boyun eğmediği anlamı çıkmamalıdır. Darbe teşebbüsü sonrası, Fethullah Gülen’in Türkiye’ye verilmesi konusunda Erdoğan’ın ABD için “ne istediniz de yapmadık, sizin en iyi müttefiklerinizdeniz. Bu istediğimizi geri çevirmemeniz gerekmektedir” minvalindeki konuşmaları da, Cerablus’a ABD ile organize şekilde yapılan operasyon da durumun öyle olmadığını açıkça göstermektedir.
    ***
    Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Türkiye’nin yeni düzene uyumlu hale gelmesi için ortaya konan projenin oyuncusu AKP’dir. Milli Görüş geleneğinden gelen AKP’nin iktidara gelişi ise, Nurculuktan gelen, emperyalizm ve devletle işbirliği içindeki Gülen Cemaati ile ittifak yapmasıyla olmuştur. Bu iki gerici ekol, I. Cumhuriyetin yıkılması için birlikte hareket etmişlerdir. Tüpraş, Petkim, Tekel gibi şirketlerin özelleştirilmesi, Ergenekon, Balyoz, Odatv, KCK operasyonları ve sonrasında yargılamalarının yapılması, Anayasa Referandumu ile özellikle yargı alanında değişikliklerin gerçekleştirilmesi I. Cumhuriyetin tasfiyesi yönünde yürütülen ortaklığın örneklerinden sadece birkaçıdır. Ne var ki, emperyalizme bağımlı bu iki unsur, II. Cumhuriyetin kurulması konusunda yukarıda bahsettiğimiz gibi gelinen noktada, aynı ortaklığı sürdürememişlerdir. Bu kavganın kamuoyuna ilk yansıması MİT soruşturması olduysa da, kendini daha sonra dershanelerin kapanması, Türk Telekom Casusluk skandalı, 17 -25 Aralık operasyonları, HSYK seçimleri, MİT tırları, emniyet ve yargı içindeki tasfiyeler olarak kendini göstermiştir. Darbe teşebbüsü ise bu kavganın son halkasıdır.

    Dolayısıyla, Darbe Teşebbüsü’nün önlenmesiyle söylendiği gibi Türkiye’de ne “darbe karşıtlığı” ne de “demokrasi” kazanmış oldu. Bu söylemler, AKP’nin Gülen cemaati ile birlikte yaptığı tüm işlerde kendini aklama çabası ve devam ettirmek istediği iktidarını meşrulaştırması anlamına geliyor.

    AKP’nin, yaklaşık 30 senedir devlet kurumlarına yerleşmiş tüm Gülen Cemaati üyelerini tasfiye edebilmesi ve iktidarının sürdürebilirliğini sağlama alması gerekmektedir. İktidarını sürdürebilmek için ise AKP, yeni bir mutabakata/konsensüse ihtiyaç duymaktadır. AKP’nin yardımına yetişen ve yeni kurulacak ortaklaşmanın içinde yer alacağını gösteren aktörlerden biri MHP’dir. Bir diğeri ise, Taksim mitingi ile Yenikapıya davet şansını hak eden Kılıçdaroğlu’dur. Mutabakatın somutlandığı yer ise 7 Ağustos Yenikapı Mitingi’dir. HDP, AKP ile ittifaka yeşil ışık yakmış ve bu konuda açık olduklarını, anayasa yapım sürecinde yapıcı muhalefet olacaklarını belirtmişse de, Türkiye’de yeniden düzenin sağlanması noktasında şimdilik bu ittifakın dışında bırakılmıştır. Bu, elbette PKK ve Suriye meseleleri ile birlikte darbe sonrası iktidarını yeniden tesis etmek isteyen Erdoğan’ın da söylemlerinde kendini gösteren “vatan, millet, milli irade” vurgusunun İslamcılığa göre daha üst perdeden söylenmesinde de görülmektedir.

    OHAL kararı ve KHK’lar

    16 Temmuz’un ilk saatleriyle savcılıklar tarafından soruşturmalar başlatıldı ve Darbe teşebbüsünde bulunanlar gözaltına alınmaya başlandı. Gözaltı ve tutuklamalar devam ederken Bakanlar Kurulu 3 ay süreyle olağanüstü hal kararı alarak Resmi Gazete’de yayınladı ve 21 Temmuz günü Meclis bu kararı onaylayarak yürürlüğe girmesini sağladı. AKP, böylece darbe teşebbüsünü bertaraf etmek, kendi iktidarın devamlılığını sağlamak için bulunmaz bir fırsatı eline geçirmiş oldu.

    Darbe teşebbüsünden sonra 23 Temmuz 2016 tarihi itibariyle 18.044 kişi gözaltına alınmış, 9.677 kişi tutuklanmış, 49.211 kişinin pasaportu iptal edilmişti. Türkiye’nin çeşitli noktalarında bu girişime ortak olduğu düşünülen 2.745 adli ve idari hakim hakkında gözaltı kararı alınmış, beş Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyesinin üyeliği düşürülmüş, on Danıştay üyesi gözaltına alınmış, iki Anayasa Mahkemesi üyesi hakkında gözaltı kararı verilmiş, bunun yanında çeşitli rütbelerden 2.839 subay ve asker gözaltına alınmış, 3.725 asker ihraç edilmişti. Bunun yanında Gülen Cemaati’ne mali kaynak sağladığı iddiasıyla birçok şirket yöneticisi gözaltına alındı, birçoğu tutuklandı. Kamudan ihraç edilen veya mali kaynak sağladığı iddia edilen şirketlerin malvarlıklarına el konuldu.

    OHAL kapsamında çıkarılan ilk KHK olan 667 sayılı KHK ile 934 özel eğitim kurumu, 109 öğrenci yurdu, 104 vakıf, 1.125 dernek, 15 üniversite,19 sendika kapatıldı, bunların malvarlıklarına el konuldu. 668 sayılı KHK ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı İçişleri Bakanlığı’na bağlandı, darbe teşebbüsü sebebiyle yapılan operasyonlarda görev alan ve OHAL dönemi KHK’lar çıkaran ve bu kapsamda görev alanların sorumsuzlukları düzenlendi. 669 sayılı KHK’da Harp akademisi yerine Milli Savunma Üniversitesi’nin kurulması, harp ve askeri okullarının yönetiminin Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması ve TSK ile Jandarma personelinden toplam 1.389 kişinin mahkumiyet kararı aranmadan bu kurumlardan çıkarılması ve bir daha kamu hizmetinde istihdam edilememesi, silah ruhsatlarının ve pilot lisanslarının iptal edilmesi düzenlendi. 670 ve 671 sayılı KHK’lar ile, 196 BİT Kurumu Başkanlığı personeli, 112 TSK mensubu, 24 Sahil Güvenlik Komutanlığı mensubu ve 2360 Emniyet Genel Müdürlüğü mensubu çıkarıldı. Bir diğer KHK ile ise 1 Eylül 2016 tarihinde 50.875 kişi kamu görevinden çıkarıldı. 673 sayılı KHK ise, bazı özel öğretim kurum ve kuruluşlarını 667 sayılı KHK kapsamından çıkardı, emekli olan eski hakim ve savcılara tekrardan göreve gelme hakkı tanıdı, kamu personelinin emeklilik onaylarını bir ay süreyle durdurdu, kamu iştiraklerinde çalışan işçilerin terör örgütleri ve milli güvenliğe karşı faaliyette bulunması durumunda işine son verileceği, bu gibi yerlere bir daha çalışamayacağı ile kamu görevinden darbe teşebbüsü sebebiyle çıkarılanların aklanması durumunda göreve iade usulünü düzenledi. 674 sayılı KHK ile de eğitim ve yargı ve milli güvenlikle ilgili birçok düzenleme getirildi, belediyelere kayyum atanmasının yolu açıldı.

    Böylece KHK’lar ile hiçbir soruşturmaya gerek kalmadan” terör örgütleri ve milli güvenliğe karşı faaliyette bulunma” gibi çok muğlak nedenlere dayanılarak kamudan çıkarılmalar kolaylaşmış oldu. KHK’ların yetkisi uygulamada adeta “her şeyi yapabilme” öçüsünde genişlemiş durumda. Bu kapsamda, KHK ‘ların hiçbir hukuki temele dayanmayan, kurumların başındaki yöneticilerin verdiği listelerle, cemaat mensuplarının yanında birçok muhalif, ilerici kişinin de görevden çıkarılıp bir anlamda tüm muhaliflerin tasfiyesi ve susturulması amacıyla kullanılan bir araç haline geldiği görülüyor. Bunun en net örneğini KHK ile 8 Eylül’de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “PKK bölücü terör örgütü ve uzantılarına destek verici faaliyette bulunma” nedeni gösterilerek 11.285 öğretmenin açığa alınması olduğunu söyleyebiliriz. Yine KHK kapsamında 28 belediye başkanı yerine kayyum atanması da buna başka bir örnek olarak gösterilebilir.

    Ayrıca KHK’lar ve bu dönemde çıkarılan kanunlar ile Türkiye sermayesi ve uluslararası sermayeyi, ekonomik anlamda da rahatlatacak adımlar atılmaya hemen başlanmıştır. Yapılan vergi ve sigorta primi afları, yatırım teşvikleri bunlara örnektir. Bireysel emeklilik sistemine otomatik katılımı getiren ve böylece zorunlu katılımı sağlayarak devlete çok yüksek miktarda mali kaynak sağlayacak yeni düzenleme de, sermayeyi rahatlatma amacıyla yapılan bu KHK ve OHAL’de çıkarılan kanunların doğacak faturaları emekçiler üzerinden karşılayacağını bir kez daha göstermektedir. Bunun bir göstergesi de TSK’nın Fırat Kalkan Operasyonu ile Suriye’ye girmesidir. Bunun mali ve insanı yıkımını emekçi halkın fazlasıyla yaşayacağını öngörmek zor değil. Bunun yanında, el konulan malvarlıklarının toplam değerinin devlet hazinesi açısından çok önemli bir meblağ olduğunu unutmamak gerekiyor.

    Böylece AKP, bir taraftan KHK’lar ile sermayeyi rahatlatırken bir taraftan da -şimdilik oluşturmak istediği konsensüsü bozmayacak ölçüde- muhalefeti susturmak için KHK’Iarı sopa olarak kullanıp içerideki otoritesini sağlamaya yönelik adımlar atmaktadır. Atılan adımların konsensüsü bozmayacak şekilde ve ölçüde olacağını ise, haksız olarak görevden çıkarılanların göreve iade edileceğinin belirtilmesinden ya da Erdoğan’ın “ata izi it izine karıştı” söyleminden çıkarmak mümkün.

    Yeniden yapılanan Türkiye’de “istikrar” mümkün mü?

    Darbe teşebbüsü sonrasında oluşan dengeler Türkiye’de yeni bir döneme girildiğini gösteriyor. Bu teşebbüs ile AKP’nin emperyalizmle daha uyumlu bir döneme girdiği söylenebilir. Hemen darbe teşebbüsü akabinde ABD ile kurulan ilişkiler, Erdoğan’ın Suriye’de Esad’lı bir geçiş döneminin olabileceğini belirtmesi, Cerablus operasyonu örnekler olarak karşımızda durmaktadır. Ancak bu durumun, Türkiye açısından istikrar getirmesi mümkün değildir. Çünkü emperyalizmin YPG ve Kürt hareketiyle olan ilişkileri, Türkiye’nin bu konudaki gerilimlerini arttırabilecektir, bu anlamda Türkiye’nin dış politikası gerilimlere ve krizlere gebedir.

    Bunun yanında, AKP ve Erdoğan, darbe teşebbüsünden başkanlık rejiminin yolunu yapmak için sonuna kadar faydalanacaktır. Yine, yukarıda belirttiğimiz gibi, kendisine muhalif bütün kesimleri susturmak ve baskı altına almak için yeni operasyon ve yargılamaları gündeme getirecektir. Dolayısıyla, AKP’nin mutabakat arayışına muhalefetten verilen yanıtlar, toplumsal bir mutabakatın sağlanacağı anlamına asla gelmemektedir. Tüm bu ifade edilenler sebebiyle, İkinci Cumhuriyet rejimi, yeni kriz ve toplumsal tepkilere yol açacak başka dinamikler elbet yaratacaktır.

     

  • Birlikte Mücadele İçin…

    Üçüncü sayımızı hazırlarken OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar ile Fethullah Gülen Cemaatine yapılan operasyon bahanesiyle, yazılarıyla ve görüşleriyle dergimize de katkıda bulunan değerli dostlarımızın içinde bulunduğu birçok aydın, hukukçu, akademisyen meslekten çıkarıldı. Hukuk Defterleri olarak Murat Arslan, Ertuğrul Uzun, Candan Badem, Onur Hamzaoğlu, Kuvvet Lordoğlu ve adını burada sayamadığımız dostlarımızın yanında olduğumuzu tekrar belirtmek isteriz.

    ***
    Dergimize, önerileriniz ve değerlendirmeleriniz gelmeye devam ediyor, her sayıda yeni bir dostumuz yazısıyla dergimize katkıda bulunuyor. Bu durum dergiyi devam ettirmemiz konusunda bize daha da cesaret veriyor. Ekleleyelim ki, devam eden dağıtım sorunumuza dair bazı adımlar attık. Dergimizin son sayfasında yazdığı gibi kimi illerdeki kitabevlerinde Hukuk Defterleri’ni bulabilirsiniz Şu an için kitabevlerinin sayısı sınırlı olsa da, bu sayıyı hızla arttırmayı hedefliyoruz. Dergimizin dağıtımı konusunda önerilerinizi bekliyoruz.

    ***
    Bu sayının dosya konusunu “Hukuk alanında nasıl bir mücadele?” olarak belirlediğimiz zaman, daha 15 Temmuz Darbe Teşebbüsü yaşanmamış, gözaltılar, tutuklamalar, OHAL kararı sonrası meslekten çıkarmalar yaşanmamış, işkence iddiaları ortaya çıkmamıştı. Ancak bu olaylardan sonraki dönemde de belirlediğimiz konunun önemini yitirmediğini düşünüyoruz.

    Hatta Darbe teşebbüsü ve sonrasında ülkenin geleceği ve bunda yargının oynadığı role bakınca bu sorunun daha vurgulu bir şekilde sorulması ve cevabının aranması gerektiği kanısındayız.

    ‘‘Hukuk alanında nasıl bir mücadele’’ sorusunu hukukun farklı alanlarında çalışan ve bu alanda mücadele deneyimleri olan 6 değerli dostumuza sorduk. Yargıçlar Sendikası Başkanı Mustafa Karadağ bu soruyu “Hukuk İçin Birlikte Mücadele: Bağımsızlık, Tarafsızlık, Özgürlük” başlığı ile ele alırken, YARSAV kurucu başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, “Birlikte Mücadele” başlığı ile yazısında soruyu değerlendirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Dr. Barkın Asal ise bu sorunun cevabını akademi yönünden “Hukuk Fakültelerinin Büyük Ataleti” başlığıyla inceledi. OHAL döneminde kapatılan YARSAV’ın başkanı Murat Arslan ise soruyu “Tek Yol Örgütlü Mücadele” başlığıyla kaleme aldığı yazısıyla cevapladı. Abdurrahman Bayramoğlu “Ne İçin Birlik?” başlıklı ve yayın kurulu üyemiz Bilgütay Hakkı Durna ise “Ne Yapacağız?” başlıklı yazıları ile konuyu tartışmaya açarak değerli katkılarını sundular. Hukuk alanında verilen mücadelenin tartışılması ve bu tartışmaların ilerlemesi açısından Hukuk Defterleri üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam edecektir.

    ***
    Dosya konumuzun yanında dostlarımız değerli yazılarıyla katkılarını koymaya bu sayıda da devam ettiler. Yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz, genel olarak 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünü, nedenlerini ve sonrasını “Darbe teşebbüsü, OHAL ilanı ve sonrası üzerine” başlığıyla değerlendirirken, Bursa Barosu başkanı Ekrem Demiröz, aynı konuyu “Hukuk ve Demokrasi” başlıklı yazısıyla inceledi.

    Yine yayın kurulu üyemiz Selin Aksoy ise, gazete köşelerinde Charlie Hebdo karikatürünü paylaşımları sebebiyle Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya’ya “Halkı Kin ve Düşmanlığa Alenen Tahrik Etme” suçunu işlediklerine ilişkin verilen ceza kararı çerçevesinde yargının dinselleşmesi ve düşmanlaşmasını tartıştı.

    Değerli arkadaşımız Ar. Gör. Ceren Mermutluoğlu da Türkiye’nin siyasi gelişmeleri sebebiyle gündemde pek de gereken önemin gösterilmediği ancak sonuçları itibariyle büyük sorunlara gebe olan Anayasa Mahkemesi’nin TCK’da bulunan çocuğun cinsel istismarı konusunda iptal ettiği kararları inceledi.

    Büyük eksikliklerle yürürlüğe giren Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ise bu sayımızda iki yazıyla ele alındı. İlk yazıda, Nihan Güneli “Kişisel Verilerin Korunamaması Kanunu” başlığı ile söz konusu kanuna ilişkin genel bir çerçeve çizdi. Emeğin Notları sayfamızda ise Güneş Selduman, kanunu iş ilişkisi kapsamında değerlendirdi.

    Cumhuriyet Gazetesi yargı muhabiri Alican Uludağ, başından beri dikkatlice takip etmiş olduğu Ali İsmail Korkmaz Davasını ayrıntılarıyla birlikte dergimizin Bir Dava sayfasında kaleme aldı. Bu sayıdaki Öğrenci Gözünden sayfamızda, öğrenci arkadaşlarımız Berkay Soygel ve Mustafa Yoğurtçu, hukuk eğitimi üzerine Yrd. Doç. Dr. Gökçe Çataloluk ile okurken ufkumuzu açacak bir söyleşi gerçekleştirdi. Dergimizin bu sayısının Hukuk ve Sanat sayfasında ise Bertolt Brecht ele alındı. Bu değerli yazıyı, arkadaşımız Gonca Turgut hazırladı.

    ***
    Dördüncü sayımızın dosya konusunda laikliği tüm yönleriyle tartışmaya başlıyoruz. Dördüncü sayımıza katkı sunmak isteyen okurlarımızın bizimle irtibata geçebileceğini hatırlatmak isteriz.
    Önümüzdeki sayımızda buluşmak üzere…

    Yayın Kurulu