Blog

  • AKP’li Yıllarda Yargının Halleri: Dün ve Bugün

    AKP’li yılları yargı/hukuk alanını veri alarak parçalara ayırmak istersek sanırım üç dönemi bitirip dördüncü döneme girdiğimizi söyleyebiliriz. Kuşkusuz farklı tarihler/olaylar tercih edilerek farklı dönemlere de ayırmak mümkün. Bunun yanında, aşağıdaki dönemlendirmenin tartışmalarımızda yol açıcı olabileceğini düşünüyorum.

    1. Dönem: 3 Kasım 2002 Seçimleri – 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu

    2. Dönem: 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu – 17/25 Aralık 2013 Operasyonları

    3. Dönem: 17/25 Aralık 2013 Operasyonları – 21 Nisan 2016 Ergenekon Davası kararının Yargıtay tarafından bozulması

    1.Dönem: İktidara geliş

    Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesinin hemen ardından yargı merkezli tartışmalar da Türkiye’nin gündemine oturmuş oldu. Bu dönem daha sonra “iddianameler çağı” olarak tanımlandı. Dönem, kişilerin bir savcı, üç polis tarafından terör örgütü kapsamına sokulduğu dönemdi.

    Türkiye Cumhuriyeti “tasfiye” sürecine sokulup, ardından da “yeniden yapılandırma” adımları atılırken,[foot]Bu dönemi İkinci Cumhuriyet kavramı ile adlandırmayı tercih ediyorum. Kastedilen esas olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesinde ve rejiminde köklü bir dönüşümdür. Birinci Cumhuriyet’in, 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiyesidir. Bu dönemin başlangıcını kesin bir tarih üzerinden tanımlamak mümkün olmasa da, 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu ile takip eden 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri baz alınabilir.[/foot] hukuk en başından itibaren bu sürecin önemli enstrümanlarından oldu. Hukuk süreç boyunca baştan sona yeniden yapılandırılırken, yargı da bu sürece paralel bir şekilde tüm unsurları ile birlikte biçimlendirildi.

    Bu süreçte görülen her davanın kendi içinde bir önemi var. Ancak bundan öte, bu dönemin davalarının toplamda neye işaret ettiği, ne için işlevlendirildikleri önem kazandı. Davalar ile öne çıkan bu süreç, iktidardaki güçler tarafından hedeflenen “yeni Türkiye” açısından kritik bir aşama idi. Ergenekon soruşturmasını (ve sonrasında davasını) başlangıç olarak alabileceğimiz bu süreçte, Balyoz, Oda TV, Devrimci Karargah, KCK, Hopa, Askeri Casusluk, 28 Şubat ve bir dizi benzeri dava aynı işlevi gördüler.

    Esasen Anayasa Mahkemesi’nin 2007 Mayıs tarihli Cumhurbaşkanlığı seçiminde Meclis’in toplantı ve karar yeter sayılarına ilişkin “367” kararı, ardından Mahkeme’nin 2008 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini saptaması ama partiyi kapat(a)maması sonrasında yargı hızlıca “ele geçirilerek” yeni bir rejimin inşası yolunda temel araçlardan birine dönüştürüldü.

    Açılan soruşturmalar (sonrasında davalar) ile bir yandan siyaset alanı kriminalize edilirken, diğer yandan “tüm muhalefet” yok edilmeye çalışıldı. Bu dönemin davalarının ortak yönleri üzerine çokça yazıldı çizildi. İlhan Cihaner’in “AKP Davalarında Ortaklaşılan Yönler ya da İddianameler Çağının Eleştirisine Giriş” başlıklı çalışması tabloyu açık seçik gözler önüne sermektedir.[foot]I-Tüm davalarda ceza hukukunun bel kemiği olan suç ve cezaların yasallığı/kanuniliği ilkesinin yok sayılması.
    II- Maddi gerçeğin açığa çıkarılmasına yönelik etkin soruşturma yapılmaması.
    III- Silahların eşitliği ve çelişmeli yargı ilkesinin uygulanmaması.
    IV- Lehe delil toplanmaması.
    V- Ucu açık soruşturmalar yapılması ve ‘imkansız’ davalar.
    VI- Medyaya servis yapılarak masumiyet (suçsuzluk) karinesi ilkesinin ihlali ve peşin hükümlülük algısı yaratılması.
    VII- ‘Terör’ ve ‘örgütsel’ sözcüklerinin sihri!
    VIII- Teknoloji Fetişizmi; telefon dinleme, dijital delillere dayanan iddianameler. Konuşma tutanaklarının (tapelerin) seçilerek iddianameye konulması.
    IX- Hukuk dışı/kanuna aykırı delillere dayanarak açılan davalar.
    X- Masumiyet (suçsuzluk) karinesi ve ispat yükümünün terse çevrilmesi.
    XI- Soruşturmayı savcının yapmaması, soruşturma sürecinin nerden geldiği belli olmayan ihbar, gizli tanık ve polis raporlarına dayanması (yargının taşeronlaşması/ neoliberalizasyonu!).
    XII- Birbirini ilk kez duruşmada tanıyan, aynı anda birden fazla örgüte üye olan sanıklar.
    XIII- Kronoloji ve mantık hatalarının sorgulanmaması, delil uydurma iddialarının ve kanunsuz dinlemelerin üzerine gidilmemesi.
    XIV- Örgüt kurma, yönetme, üyelik, örgüt adına
    faaliyette bulunma, örgütün amacının propagandası suçunun belirsiz hale gelmesi.
    XV- AKP davalarının bazılarındaki suçlamalar “yüksek motivasyonlu” siyasi suçlar olmasına rağmen hiçbir şüphelinin eylemini kabul ederek siyasi savunma yapmaması.
    XVI- Savunmaya baskı yapılması avukatların tutuklanması savunma sırasında söylenenlerin suç sayılması, avukatların duruşmadan men edilmesi. İlhan Cihaner, “AKP Davalarında Ortaklaşılan Yönler ya da İddianameler Çağının Eleştirisine Giriş”, Derleyen: Erhan Nalçacı, Suat Özeren, İkinci Cumhuriyet’in Düzeni, Yazılama, Ekim 2012, s. 129-136.[/foot]

    Yargılamaları önceleyen, bir süre sonra ise paralel yürümeye başlayan (hatta arkadan gelen) ve ihtiyaca göre sürekli değiştirilen “yasal düzenlemeler” de bu süreçte hayata geçirildi.

    2004 yılında “yeni” TCK ve CMK’nin yasallaşması başlangıca ilişkin hemen ilk akla gelen örnekler. Bir de, aynı yıl Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kapatılması, yerine “özel yetkili” mahkemelerin kurulması diğer bir örnektir.[foot]Ardından bu mahkemeler de 2012 yılında ellerindeki davaları bitirdikten sonra görevlerinin sona ereceği şekilde “kapatılarak”, “terör mahkemeleri” kurulmuştur. 2014 yılında ise, ellerindeki davaları bitirmeleri beklenmeden, “özel yetkili” mahkemeler tamamen kapatılmıştır. Sonrasında da Sulh Ceza Hakimlikleri sahneye çıkmıştır. Mahkemelerde yapılan değişikliklerin yargılama pratiği açısından hiçbir fark içermemesi, DGM kimliğinin ve kültürünün devam ediyor olması bir yana, “özel yetkili” olarak adlandırılan mahkemelerin kapatılması ancak bir “hukuki garabet” olarak yargılamalarına devam etmesi, sonra bundan vazgeçilmesi de not olarak düşülmeli.[/foot]

    Bu dönemde ardı ardına gelen yargı paketleri, torba yasalar ile özel soruşturma ve yargı usulleri birlikte değerlendirildiğinde, hukuksuzluğun kendisinin bir hukuk düzeni haline getirilme çabası görülmektedir. Bu dönem bir anlamı ile başlangıç dönemidir. Artık başlanmıştır!

    2. Dönem: Yollar ayrılıyor

    2010 Referandumu bir döneme ilişkin konulan son nokta idi. Ardından gelen Haziran 2011 Seçimleri ile birlikte AKP iktidarı tarafından devletin hemen bütün kurumları ele geçirilmiş, yeni bir rejimin inşası için yol alınmaya başlanmıştı. Diğer yandan, bu nokta iktidar cephesinde yaşanan anlaşmazlıkların su yüzüne çıkmasının da başlangıcı oldu. Polis ve yargı içerisindeki etkinliği ile süreci yönlendiren “Fethullah Gülen Cemaati” referandum sonrasında buralardaki gücünü ve etkinliğini daha da artırdı.

    AKP ile Gülen Cemaati arasında kurulan ortaklık Cemaat’in yargı içerisinde rahatça örgütlenmesini sağlamıştı. AKP’de bu örgütlenmeyi arkasına alarak, bir yandan toplumu şekillendirme çabasını sürdürmüş, kendi iktidarını sağlamlaştırmış, diğer yandan da muhaliflerini tasfiye etmişti. Nihayetinde AKP ile Cemaat el ele Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesini tamamlamışlardı. Yargı da bu tasfiyede kritik bir role sahiptir.

    Taraflar arasında anlaşmazlık denilince, hemen ilk akla gelen, Oslo görüşmeleri ile bağlantılı MİT soruşturmasıdır. Ancak Deniz Feneri soruşturması, İlker Başbuğ’un tutuklanması, Şike Davası gibi örnekler de yaşananların istisnai olmadığına ilişkin o zamanın işaretleri idi.

    Onursal başkanı Fethullah Gülen olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın 13 Ağustos 2013 tarihli 11 maddelik açıklaması ise, kendisi için yaklaşan tehlikeyi fark etmiş olan Cemaat’in 17/25 Aralık Operasyonları öncesi bir işaret fişeği olarak değerlendirilebilir. Kendisini “Hizmet Hareketi” olarak tanımlayan cemaat yapılanması bu bildiri ile aslında kendine yakın (bağlı) yargı mensupları olduğunu, bu sayede Başbakan’ı dahi tutuklama gücüne sahip olduğunu ve bir savcı üç polisle kişileri ve/veya kurumları terör örgütü ve çete kapsamına sokabildiğini ve bitirdiğini ikrar ediyordu.[foot]Açıklamanın tamamı için bkz.: http://www.gyv.org.tr/Aciklamalar/Detay/ 83/20130813G%C3%BCndeme%20Dair%20GYV den%20Hizmet%20 Hareketine%20y%C3%B6nelik%20iddialara %20cevaplar[/foot]

    AKP’nin uzunca bir dönem süren kader ve hedef ortaklığının bir parçası olarak Cemaat’in yargı içerisindeki örgütlenmesini kabul etmesi anlaşılır bir durumdu. Kaldı ki, bir tehlike görmesini gerektiren durumda bulunmamakta idi. Ancak özellikle 2013 Haziran Direnişi sonrasında kendisi için de ciddi tehlike olabilecek ve bunun işaretlerini de açıktan göstermiş olan bir mekanizmayı kontrolü altına alma hedefi ile hareket etmeye başladı.

    Nitekim “özel yetkili” mahkemelerin kaldırılıp yerine terör mahkemelerinin konulması, bir dönem Yargıtay’ın ve Danıştay’ın kapatılıp tek bir temyiz mahkemesi kurulmasının dillendirilmesi, sonrasında bu öneriden geri adım atıp, HSYK’yi yeniden yapılandıracak adımların atılmasının bir yargı reformu olmadığı açık.[foot]İstinaf mahkemeleri 2016 adli tatilinde faaliyete geçecek. Hedeflenen Yargıtay ile Danıştay’ın daire ve üye sayısını azaltmak ve rollerini içtihat oluşturmakla sınırlandırmak. Tartışılan başlıklar arasında zaman zaman gündeme getirilen “Türkiye Başsavcılığı”da var. Türkiye’nin yargı sistemi (bir kez daha) kapsamlı bir değişime uğrayacak. Ama ortada yine bir reform olmadığı açık.[/foot]

    3. Dönem: İnisiyatif (artık) AKP’de

    Anayasa’nın 26 maddesinin oylandığı 12 Eylül 2010 referandumunda esas olarak HSYK’nin ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısının ve işleyişinin değiştirilmesi hedeflenmişti. Referandumu sonrasında yapısı değiştirilen HSYK da İkinci Cumhuriyet’in ihtiyaçları doğrultusunda yargıyı dizayn eden bir araca dönüştürülmüştü.

    Referandumun hemen sonrasında yargıda yeni bir yapılanmaya gidilmişti. İktidarın istediği kararların alınması için mahkemelere uygun yargıçlar atanıyor, muhalifler yargı yolu ile tasfiye ediliyordu. O tarihten bugüne kadar yargıdaki her türlü teamül bir kenara bırakılarak binlerce savcı ve hakimin yeri değiştirildi.

    Sonrasında AKP ile Cemaat arasındaki ortaklık sona erdi. 17 ve 25 Aralık Operasyonları sonrasında da taraflar arasındaki çatışma açık bir hal aldı. 17 Aralık Operasyonu sonrası AKP önce kendi önlemlerini hayata geçirdi, ardından karşı atağa geçti.

    Bunun sonucunda ise HSYK’de bir “iktidar boşluğu” oluştu. Politik davalarda yaşanan tahliyeler de bu dönemdedir. Oluşan boşluk var olan dengeler üzerinden doldurulamadı.

    17/25 Aralık sonrası AKP’nin tek hedefi kendi kadrolarını yargı içerisinde etkin hale getirmekti. 12 Ekim 2014 tarihinde yapılan HSYK seçimleri bu açıdan kritik bir yerde durmaktadır. Taraflar kendi ağırlıklarını oluşturma hedefi ile seçimlere girdiler.

    AKP, Yargıda Birlik Platformu’nu “cemaat öcüsü”ne karşı bir koalisyon olarak sundu ve bunda da başarılı oldu.[foot]Oysa ortada bir koalisyon bulunmamakta. Bugün dernekleşerek varlığını devam ettiren YBP net olarak bir AKP projesi. Adaylarının politik kimlikleri, geçmişleri, alevi olmalarından hareketle bu yapı bir koalisyona dönüşmez. Bunun politik bir gerçekliği de bulunmamaktadır. Kaldı ki yargı cemaatlerden de temizlenmemektedir. Temizlenen Gülen Cemaati’dir. Yoksa Hakyol, Menzil, İsmailağa gibi tarikatlar yargıda cirit atmaya devam etmektedir.[/foot] Böylece bir kez daha, ulusalcı ve liberal solun bir kısmının desteğini aldı.[foot]Liberal “sol” Demokrat Yargı Derneği ile ulusalcı “sol” İşçi Partisi’nin (artık Vatan Partisi) HSYK seçim sonuçlarına ilişkin yaptıkları değerlendirmelerdeki ortaklığa da işaret etmek gerekiyor. Her iki yapı da siyasi iktidar ile kavga etmeyeceklerini, “normalleşme” aradıklarını bir kez de HSYK seçimleri vesilesi ile ifade etmiş oldular. Seçimlere ortak bir liste ile giren ve soldan bir ağırlık oluşturma iddiasına sahip olan YARSAV ve Yargıçlar Sendikası ise HSYK seçimlerinde YBP dışında gerçek bir çalışma yürüten tek gruptu. Bekledikleri oyu alamayan ve HSYK’ya üye sokamayan bu birliktelik matematiksel olarak başarısız görülebilir. Ancak memleketin her adliyesindeki hakim ve savcıların arasına atmış bulundukları örgütlülük tohumları ile önemli bir yol aldılar. Bu anlamı ile başarılı olmuşlardır.[/foot] Bir yandan seçimi kaybetme olasılığı üzerinden, seçimleri gayrı meşru ilan edebileceğini söyleyip aba altından sopa gösteren AKP, diğer yandan da disiplin affı, maaş zammı gibi vaatler ile seçmene mavi boncuk dağıttı.[foot]Bu süreçlerde, yargının teslim alınamayan ayağı “savunma” oldu. Teslim alınamadığı için etkisiz hale getirilmek istendi ve tüm bu yıllar boyunca avukatlar ve örgütleri iktidarın ağır saldırılarına maruz kaldı. Savunma teslim alınamadı. Ancak kabul etmek gerekiyor ki, dağınık halinden de bir türlü çıkamadı. Baroların büyük çoğunluğu ise uzun bir süre boyunca siyasetsiz ve/veya sessiz idi. Sonrasında ise savunmaya yönelik saldırılar dahi cevapsız bırakıldı. Bu durum hala devam etmektedir. Bu nedenlerle baroların yerine adaletten ve emekten yana güçlü hukuk örgütleri nasıl konulabilir sorusunu ilerici hukukçuların dört başı mamur tartışmaya başlaması gerekmektedir.[/foot]

    AKP, HSYK seçimlerini kazandıktan hemen sonra iki adım atmıştır. Birincisi HSYK’nin kurumsal yapısının ve seçim yönteminin bir kez daha değiştirilmesidir. Her ne kadar seçimlerde başarılı olmuş olsa da, sandıklar açılana kadar soğuk terler döken AKP bir kez daha seçim riski almak istememektedir. İkinci adım ise, Cemaat’e yönelik yapılacağı artık herkes tarafından dillendirilmeye başlanmış olan operasyonun zeminini hazırlamak için ceza yasalarında yapılacak değişikliklerin yer aldığı yargı paketidir. Bunun yanında yasa teklifine şöyle bir bakıldığında dahi paketin aslında AKP iktidarına muhalif herkesi hedefine aldığı görülmekte idi. AKP önündeki dönemin “yasal” altyapısını hızlıca tamamlamaya çalışıyordu. Bu yasal değişiklikler AKP iktidarı açısından iki nedenle mutlak olarak gerekli idi. Birincisi; tüm muhaliflerin susturulması ve gerektiğinde tasfiyesi ile “sıkıyönetim” uygulamalarının süreklileşmiş bir hal alabilmesi için. İkincisi ise, kendilerine yönelmesi olası soruşturma ve davaların önden bertaraf edilmesi. Özellikle 17 ve 25 Aralık Operasyonları ile ortaya dökülen -ve şüphesiz bunlardan ibaret olmayan- suçların soruşturma konusu dahi olamaması bakımından da bu yasal düzenlemeler oldukça kritik bir yerde durmaktadır.

    Ardından yargıda operasyonlara sıra geldi. Cemaat’e yakın isimler tasfiye edildi. Hakim ve savcı tutuklamaları gerçekleşti. Bugünlerde ise Yargıtay, Danıştay, HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin bazı üyelerine Cemaat soruşturmasının gündemde olduğu dillendiriliyor.[foot]Bu arada, 2016 Mayıs ayının başlarında yayınlanan bir haber ile öğrendik ki, Ergenekon, Balyoz gibi davalarda kurulan kumpasların mimarlarından olduğu söylenen, bu nedenle zorunlu olarak emekliye ayrılan ve halen tutuklu bulunan eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü görevine geri dönmüş. Tahliye olması durumunda da mesaiye başlayacakmış.[/foot]

    Hukukun AKP açısından anlamı ve işlevi bu kadardır.

    4. Dönem: Gericiliğin hukuku tesis ediliyor

    Nasıl önceki dönemlerde Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesinde ve toplumun şekillendirilmesinde bir dizi dava özel bir rol oynadı ise, şimdi iktidarlarını (İkinci Cumhuriyeti) kalıcılaştırmak için de davalara özel bir rol biçileceği görülüyor. Görülen o ki, memleketi davalar üzerinden hizaya sokma dönemi bitmediği gibi, bu işin tek faili de Cemaat değilmiş.

    Fazıl Say davası (dini değerleri aşağılama iddiası) ile Rennan Pekünlü davası (türbanlı öğrencilerin eğitim hakkını engelleme iddiası) bu davalara tipik örnekler. Keza Fethullah Gülen Cemaati ile Can Dündar ve Erdem Gül’e yöneltilen “casusluk” ve “hükümete darbe” suçlamaları ile yüzlerce “Cumhurbaşkanına hakaret” davası önümüzdeki dönem muhaliflere yöneltilecek davaları bize gösteriyor. Tüm bu davalar gericiliğin siyasal ve toplumsal alana tamamıyla hakim olma çabasında önemli birer araç. Cezalandırılan doğrudan düşünce. Eğer farklı düşünürsen, eleştirel yaklaşırsan suçlusun!

    Yargıtay’ın Ergenekon davasındaki bozma kararı böylesi bir ortamda verildi. Bu kararın yeni dönemin başlangıcı olarak alınabileceğini düşünüyorum. Bunun yanında Yargıtay’ın “bozma” kararı geniş bir çevrede de sevinçle karşılandı. Aynı anlamları yüklemesek de sanırım “yeni bir dönem” olarak gören başkaları da var.

    Bir örnek sanırım açıklayıcı olacaktır. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek kararı “mükemmel” olarak yorumluyor ve ekliyor “Dünya hukuk tarihine geçecek, derslerle dolu bir karardır. Türkiye’nin ufku, önü açılmaktadır.

    Yukarıdaki alıntı doğrudan yeni rejime adapte olmakla ilgili. Yalnızca bu politik çevre ile de sınırlı değil. Yargıtay kararına ilişkin mahcup yaklaşım ise Türkiye’nin önüne gelen muhteşem bir demokratikleşme ve kirliliklerden arınma fırsatının “paralel iktidar hırsı” yüzünden heba edildiği yönünde. Bu da liberallere ait.

    Sanırım baştan sona siyasi bir davanın, bundan öte AKP iktidarının pekişmesini sağlayan bir davanın Yargıtay aşamasında hukuki bir değerlendirme ile bozulduğuna inanmamız istenmiyordur. Öyle ise Yargıtay’ın siyasi davalara ilişkin bundan sonraki incelemelerine bakarız, olur biter. Ama bence buradan devam edilmemeli.

    Evet, yerel mahkeme ölçüyü kaçırmıştı ama bu karar ile yargıya güven tekrar oluşmaya başlayabilir! Tabi ki mahkemelerin “tarafsız” ve “bağımsız” olduğuna dair inanç bir kez daha tesis edilmelidir! Bu yaklaşımlar yeni dönemin hukukunun kendine aradığı meşruiyet çabasında önemli bir yerde durmaktadır. Aynı zamanda yeni ittifakları da sağlamaktadır.

    Bundan on beş yıl önce aynı noktadan yola çıkan ulusal ve liberal “sol” farklı yolları izleyerek 180 derecelik seyahatlerini tamamladılar ve yine aynı noktada buluştular. Şimdi de birbirlerinin bir önceki yollarını takip ederek tekrar yola koyuldular. Yine aynı noktada buluşmak üzere. Bu sayede herkes onların “farklı” olduğunu konuşuyor.

    AKP’nin önümüzdeki yıllara ilişkin izleyeceği yol, siyaseti net. 1 Kasım 2016 seçimleri ile bir dönemin kapandığını söylüyorlar. O da “Gezi” parantezinin kapanması. Gezi ile eski Türkiye’nin tasfiye edilip, yeni Türkiye’nin inşa sürecini engellemek isteyen güçler sokakları harekete geçirmişti. Buna 17- 25 Aralık Operasyonları ile de devam edilmişti. Tez bu. 1 Kasım seçimleri ile birlikte de dengeler yeniden dizayn edilmiş oldu. Gezi süreciyle açılan parantez kapatıldı ve yeni Türkiye’nin startı (tekrar) verildi! Şimdi sırada esas parantezin kapatılması var. Cumhuriyet parantezinin kapatılması.

    Sistem (Türkiye), yazılımını (anayasa), donanımını (kurumsallaşma) ve sistem güvenliğini (adalet, denetim ve güvenlik) yenilemeli.[foot]Kemal Öztürk, “Türkiye Versiyon 3:0”, Yeni Şafak, 04 Kasım 2015 http://www.yenisafak.com/yazarlar/kemalozturk /turkiye-versiyon-30-2022803[/foot]

    Tüm çabaları havada asılı duran sistemin ayaklarının yere bastırılmasına, İkinci Cumhuriyet’in yerleştirilmesine yönelik olacaktır. Olası konsensüsün bağlanacağı yer ise AKP tarafından daha seçim akşamı ilan edilmişti: “Yerli ve milli bir anayasa.”

    Şimdi önümüzde bu tartışma var. Başkanlık meselesinin öne çıkartıldığı bir anayasa tartışması. Bu tartışma esas olarak Türkiye’nin idari yapısının, başkanlık sisteminin, adlı adınca İkinci Cumhuriyet rejiminin hukuki zemininin yaratılması, sistemin o zemine oturtulması tartışması ve bahsettiğimiz yeni dönemin hukukun tesisi ile de doğrudan bağlantılı. Kısacası, ne anayasa tartışmaları başkanlıktan ibaret, ne de önümüzdeki dönem tek başına anayasa tartışmalarından ibaret.[foot]Solda ise bir kez daha “12 Eylül Anayasası’ndan kurtulma” ve “sivilleşme” masallarına kapılmaya hevesli olanlar var. Bunun sinyalleri bugünden alınmaya da başlandı. Hem bu kez halkın yönetimde söz sahibi olması, bunun toplumun tüm alanlarına yayılması gibi daha “güçlü” ve “dokunulmaz” argümanlar kullanılmakta. Hemen önümüzdeki günlere dair politika belirlemeye dair yaklaşımlar  bunlar. Görünen köy kılavuz istemiyor, solun bir kısmı anayasa tartışmalarına Kürt siyasetinin taleplerini başa koyarak girecek. Bu durumda “özgürlük” adına dinselleşmenin kurumsallaştırılmasının tamamlanacağı, köküne kibrit suyu dökülen kamuculuğun tamamen unutturulmaya çalışılacağı bir tartışma süreci pek önemli olmuyor. Bunun adının bir kez daha “yetmez ama evet” olduğu açık.[/foot]

    Sonuç yerine

    AKP dönemi yargı pratiği ile kendisinden önceki dönemlerin “hukuksuzluklar”ı arasında bir süreklilik bulunmakta. Ancak, ülkeyi dönüştürme misyonu ile hareket eden, Birinci Cumhuriyet’i sonlandıran, İkincisini ise tesis etme gayreti içerisinde olan aktörlerin hukuk ile kurdukları ilişkiyi eğer yalnızca buradan açıklama çabası ile yetinirsek eksikli kalacaktır.

    Yaşanan tüm bu süreç karşı cephe tarafından “vesayet rejiminin sona erdirilmesi” olarak tanımlandı. Liberal ve dinci yazarların en önemli ideolojik silahlarından biri “vesayet rejimi” kodlaması oldu. Asker vesayetine son verilmesi ve ileri demokrasinin kurulması için mücadele ediliyordu.[foot] Demokrat Yargı buna yargı alanından tipik bir örnek. 2010 Referandumu sonrası siyaset (ve yargı) alanında yaşanan gelişmeler sonrasında Demokrat Yargı’nın memlekete ve yargıya bakış açısında kısmi değişiklikler yaşandı. Kendi aralarında da açılar oluştuğu görülüyor.
    Yönetim Kurulu üyesi Faruk Özsu 2013 yılının yaz aylarında kendisi ile yapılan bir söyleşide uğradıkları hayal kırıklığını şöyle anlatıyor: “Nitekim, bu sürece (Ergenekon süreci – yn.) bu gerekçeyle (derin devletle hesaplaşma – yn.) Demokrat Yargı Derneği olarak biz de destek vermiştik. Ancak, gelinen noktayı özetlemem gerekirse, tek kelimeyle hayal kırıklığıdır. … İlk tereddüdüm Balyoz soruşturmasının başlaması ile oldu. … referandum sonrası beliren yeni iktidarın açık ve net bir şekilde ortaya çıkmasıyla birlikte, bu sürecin eksik ya da aksak bir süreç değil, yeni bir hegemonyanın tesisi için kurgulanmış kirli bir iktidar oyunu olduğunu anladım ve tüm desteğimi çektim. Tabii buradaki ‘ben’le Demokrat Yargı’nın mevcut kadrosunu kastediyorum.” Faruk Özsu, “Demokratçılık temsilinin son perdesi”, Söyleşi: Yücel Göktürk, Express, Ağustos-Eylül 2013, Sayı 2013-137, s.8.
    Bunun yanında, Demokrat Yargı “yetmez ama evet”çi yaklaşımından geri adım atmadı. Bugüne dair “yanlış okuma”larında da bu yaklaşımın izleri görülmekte. Orhan Gazi Ertekin bir söyleşide, konuya ilişkin bir soruya verdiği yanıtta şunları söylüyor: Referandum sürecinde “evet” dememizin birden çok sebebi var. En önemli nokta şudur: “hayır” seçeneği, bizi geçmişin despotik idaresinin statik mekânlarına sıkıştırmaktan başka bir şey vaat etmiyordu. Esas olarak böyle bir seçenekte politikanın hiçbir imkânı yoktu. Eski yapının içinde dinamik bir konum almak mümkün değildi. Sadece sizi kendi yapısının bir yedeği olarak konumlandırıyordu.http://www.sendika.org/201 1/07/orhan-gazi-ertekin-yargida-yeni-kavgaakpnin-ic-gerilimlerinden-tureyecek/[/foot]

    Bu yaklaşımın “demokrasi mücadelesi” verilmesi ile bir ilgisi olduğu açık. Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalist bir ülke olduğunu herkes kabul eder. Ancak, sermaye sınıfının egemenliği reddedilmese de, en iyi ihtimalle ihmal edilir. Bir toplumsal sınıfın egemenliğinden söz edilmediğinde de (ya da arka plana atıldığında) çeşitli siyasal aktörler arasındaki sürtüşmeler büyük bir heyecanla karşılanabiliyor.

    Devleti sınıfsal özelliklerinden soyutlayarak merkez-çevre ikilemi ile açıklama çabası hep oldu. Türkiye tarihi, İttihat ve Terakki’den beri ceberut devlete karşı mazlum halkın demokrasi mücadelesi olarak okundu. Hukukçular ise buna zaten hazırdı. “Hukukun büyüsü”ne kapılmış, ellerindeki “hukuk anahtarı” ile her kilidi açanlar için “demokrasi mücadelesi” hep daha kabul edilebilir oldu. Oysa hukuk bir yandan bireylerin haklarını tanımlarken, diğer yandan ve esas olarak iktidarı meşrulaştırma çabası içindedir. Ait olduğu toplumsal yapının tarihsel gelişimi ile ayrılmaz bir bağ içerisinde olup, içerisinde devindiği sosyo-ekonomik formasyonlara uygun biçim alır durur. Nihayetinde “Egemen sınıfın yasalaştırılmış iradesi”dir.

    Bu kısa hatırlatmayı yapmamın sebebi, AKP hukukunda da (hukuksuz hukukun da) kapitalizmin gelişimine aykırı bir yön bulunmadığına işaret etmek içindi. Yargı alanına hızlı bir bakış dahi bunu göstermekte. Mahkemelerin yeniden örgütlenmesi, arabuluculuk ve tahkim gibi çözüm yolları, uluslararası hukuk bürolarının serbestçe hareket etmesi, işçileşen avukatlar…

    Bu tablonun bütününe bakınca ilk akla gelen sorulardan biri de, yargı içerisindeki ilerici, sol güçlerin ne yapacağıdır. Yaşanan yolsuzluklar ve hukuksuzluklar üzerinden milyonların toplumsal adalet arayışı ve beklentisi içerisinde olduğu bir dönemde bu soru daha da önem kazanmaktadır.

    Soru önümüzde durmaktadır.

  • İç Güvenlik ve Otoriter Devlet Üzerine

    1. Nicos Poulantzas Faşizm ve Diktatörlük’te (Fascisme et Dictature) ‘faşistleşme süreci’ içinde devlet aygıtı ve [biçimsel] hükümet arasındaki ilişkinin, özellikle de siyasal iktidarın somutlaştığı konumların yer değiştirmesi (displacement) bağlamında, nasıl bir doğaya sahip olduğunu şöyle ifade eder:1. Nicos Poulantzas Faşizm ve Diktatörlük’te (Fascisme et Dictature) ‘faşistleşme süreci’ içinde devlet aygıtı ve [biçimsel] hükümet arasındaki ilişkinin, özellikle de siyasal iktidarın somutlaştığı konumların yer değiştirmesi (displacement) bağlamında, nasıl bir doğaya sahip olduğunu şöyle ifade eder:

    “Faşistleşme sürecinin başlangıcı ile birlikte ‘demokratik parlamenter’ devlet biçimi görünüşte dokunulmamış kalsa da artık, bir taraftan egemen sınıf ve fraksiyonlar, öbür taraftan devlet aygıtı arasındaki ilişki-ler özellikle bu siyasal partiler kanalı ile düzenlenmeyip, gittikçe doğrudan bir niteliğe bürünür.[…] Devlet aygıtının kendi rolünün genişlemesi (ordu, polis, mahkemeler, idare); biçimsel hükümeti bir çeşit kısa devreye sokar, kurulu hukuki düzeni karakteristik biçimde değiştirir, gerçek siyasal iktidarı bu partiler forumundan –yani parlamento- alıp mutlak anlamda devlet aygıtındaki kliklere aktarır”[foot]Nicos Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, Çev. Ahmet İnsel, Metis, 2012, İstanbul, s. 91.[/foot]

    Peki bugün biçimsel anlamdaki hükümetin ve -Poulantzas gibi söyleyecek olursak- siyasal partiler forumunun bir çeşit antebellum (before the war) ve anayasa (daha özel olarak Başkanlık) bağlamında yaşadığı kriz tam da böylesi bir sürecin ara sonucu değil mi? Dolayısıyla bu sonuca dair bir düşünüm, liberallerin yaptığı gibi biçimsel-parlamenter siyaset kanallarının hukuki güvenlik altında işlerliğini yeniden sağlama çabasıyla sınırlandırılamaz. Sözü edilen aktarımın içerildiği gerçek sürecin acil ve derli toplu bir analizine ihtiyaç duyuyoruz.

    Elinizdeki yazı [her ne kadar böylesi kapsamlı bir analize giriştiğini iddia etmese de] geçtiğimiz sene kabul edilen Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın (İç Güvenlik Paketi) “otoriterleşme” sürecinin bir parçası olarak, özellikle de siyasal iktidarın aktarımı ve hukuki düzenin karakteristiğinin değişimi düzeyine kayıtlı olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda paketin ayrıntılı bir incelemesinden ziyade söz konusu bağlam açıklanmaya çalışılacaktır. Biçimsel hükümetin girdiği kriz ise iç güvenlik paketiyle birlikte yargı ve kolluk gibi alanlarda yapılan diğer düzenlenmelerin tarihselliğine eşlik eden sekansta, siyasal iktidarın, kısmen, merkezinde başkanlık düşüncesinin ve devletin baskı aygıtlarının bulunduğu ağa teslim olması sonucu, devlet aygıtındaki kliklere aktarılmasıyla ortaya çıkmıştır. Gördüğümüz kadarıyla bir siyasal parti olarak AKP’nin buraya bütün olarak yedeklenmeye çalışılması krizin bir diğer boyutudur.[foot]Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik’in son zamanlar daki çıkışlarıyla birlikte Ahmet Davutoğlu’da bu durumu destekler niteliktedir.[/foot]

    2. Bu türden bir akıl yürütme iç güvenlik paketinin, siyasal karar ve stratejilerin ürünleri olan olumsal süreçlerin hukuki dolayısıyla da belirlenebilir-öngörülebilir süreçlere dönüştürüldüğü son dönem Türkiye’sinin söz konusu matrisine neyi eklediği sorusunu sormayı gerektirir – ya da daha açık bir ifadeyle siyasal süreçlerin hukuksal süreçlere dönüştürülerek müdahaleye daha açık bir biçimde yönetildiği verili durumda iç güvenlik paketinin nasıl bir dönüşümü sağladığı sorusunu. Tam bu noktada hukukun üstünlüğü (rule of law) nosyonunun liberal-otoriter yüzüyle ve otoriter devletçilik kavramıyla karşı karşıya kalıyoruz.Alışıldık kullanımının ve liberal vurgunun aksine hukukun üstünlüğü nosyonunun kendinde bireyleri ve/veya grupları (ve haklarını) otoriteye karşı koruması gibi bir anlam taşımadığını belirtmemiz gerekir. Devletin hukuka bağlı kalması gibi bir prensip hukukun üstünlüğü altında işleyen otoriter bir devlet için de oldukça uyumludur ve hatta bu devletin yönetim biçimi diktatörlük ya da oligarşik olabilir.[foot]Lynne Henderson, Authoritarianism and The Rule Of Law, Indiana Law Journal, vol. 66, Issue 2, 1991, s. 400.[/foot]  Türkiye’de söz konusu olan da ilk önce böylesi bir otoriter legalizmin ya da hukukun üstünlüğünün otoriter bir devletçilikle uyumlu şekilde işletilmesidir.[foot]Örnekler burada sayılmayacaktır. [/foot]  Fakat iç güvenlik paketi bu noktada bir paradigma değişimini ifade eder.

    3. Poulantzas Devlet, İktidar, Sosya-lizm (L’etat, Le Pouvoir, le Socialism) isimli kitabında 70’li yıllarda batılı devletlerde meydana gelen dönüşümü gösterebilmek için otoriter devletçilik terimini kullanır.[foot]Nicos Poulantzas, Devlet, İktidar, Sosyalizm, Çev. Turhan Ilgaz, Epos, 2004, Ankara, s. 228.[/foot]  Otoriter devlet biçimsel özgürlüklerin ciddi bir biçimde kısıtlandığı ve demokratik-parlamenter kurumların işlevsizleştirildiği devlet formunu ifade etmektedir.[foot]Bob Jessop, Devlet Teorisi. Kapitalist Devleti Yerine Oturtmak, Çev. Ahmet Özcan, Epos Yayınları, Mayıs 2008, Ankara, s. 98.[/foot]  Christos Boukalas’ın ifade ettiği gibi; otoriter devletçilik biçiminin ayırt edici özelliği demokratik özgürlüklerin ve daha genel anlamda halkın devlet iktidarını etkileme kapasitesinin kısıt-lanmasıyla birlikte, toplumsal hayat üzerinde genişletilmiş ve yoğunlaştırılmış devlet kontrolünün sağlanmasıdır.”[foot]Christos Boukalas, Olağanüstülük Yok: Otoriter Devletçilik. Agamben, Poulantzas, İç Güvenlik, Çev. Anıl Aygen, Praksis, 40, 2016/1, s. 57.[/foot]

    Aynı zamanda bir devlet bunalımını işaret eden otoriter devletçilik ekonomik ve toplumsal yaşamı tümüyle kuşatan ve siyasal-demokratik kurumların işleyişinde bir çözülüşü ifade eden yeni bir devlet biçiminin tanım-lanmasıdır.[foot]Poulantzas, 2004, s. 227.[/foot]  Devlet biçimindeki bu dönüşüm aynı zamanda siyasal bir bunalımın da bir ifadesidir. Siyasal-demokratik kurumların işleyişindeki çöküş ve siyasal iktidarın yukarıda sözü edilen devlet aygıtları düzeyine aktarımı esasen otoriter devletin tek yönlü olarak sürekli güçlenen bir devlet olmadığını imlemektedir. Poulantzas’a göre “bu devletçilik […] daha çok bir eğilim sonucunu oluşturur ve kutupları da devletin güçlendirilmesinden-zayıflatılmasına eşitsiz olarak gelişirler.”[foot]A.g.e., s. 230[/foot]  Bununla birlikte söz konusu olan bir nitelik olarak bunalım değildir. Otoriter devletçilikte devlet siyasal bunalıma ve devlet bunalımına eklemlenmekle birlikte doğrudan bunalım halinde olan bir devlet değildir ve fakat özel bir konjonktürün alanına ait bu bunalımlar devlet kurumlarının işlevleri düzeyinde dile gelirler.[foot]A.g.e., s. 231[/foot]  Kapitalist devletin bu siyasal bunalımları bir devlet bunalımına çevirmeden atlatabilme yeteneğinin olduğunu unutmamak gerekir.

    Bu noktada yukarıda faşistleşme sürecinden söz edildiği için Poulantzas’ın otoriter devletçilik ve faşist devlet-faşistleşme süreci arasındaki ilişkiye dair koyduğu şerhe değinmek-te yarar var. Tarihi faşizmin (Almanya ve İtalya’da olduğu gibi) bütünüyle özel bir siyasal bunalıma gönderme yaptığı tespitiyle[foot]Poulantzas tarihi faşist devlet biçiminde faşizmin devlet aygıtına dışarıdan sızdığını ve öncesindeki halkçı hareket ve işçi sınıfının uğradığı bozgunla birlikte devlet içinde gerçekleşen bir kopuşun söz konusu olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla bu tarihsel özgüllük bağlamında kopuşun tamamıyla içsel olduğunu söyleyemeyiz.[/foot]  birlikte Poulantzas’ta faşist devlet kapitalizmin belli bir evresindeki devleti nitelemez.[foot]A.g.e., 234.[/foot]  Fakat Kapitalist demokratik devletlerin her biçiminin zaten totaliter eğilimler ve faşizan ögeler taşıdığını kabul ederek (yürütme erkinin güçlendirilmesi yönündeki eğilim vs.) otoriter devletçiliğin kapitalist devletin yeni bir “demokratik” formu olduğunu söyleyebiliriz.[foot]A.g.e., 234-5.[/foot]  Poulantzas yukarıda sözünü ettiğimiz gibi siyasal bunalım unsurlarının keskinleştiği bu devlet biçiminde eskiye nazaran faşizan ögelerin ve eğilimlerin “çok daha belirgin bir tarzda kendilerini göster”diğini belirtmektedir. Dolayısıyla; “Tarihi faşizmlerde görüldüğü gibi, faşizmin devlet aygıtına dışarıdan sızması ve yerleşmesinden çok, bundan böyle hali hazırdaki şekillenme içine çizilmiş çizgiler uyarınca devlete içsel bir kopuş söz konusu olacaktır.” [foot]A.g.e., 235[/foot]

    Öyleyse otoriter devletçiliğin hem siyasal bunalımların ve devlet bunalımlarının kesinleştiği yeni biçimler içinde faşistleşme sürecine dair nüveler barındırdığını ve faşistleşme sürecinin yeni bir biçimiyle iç içe geçme potansiyelinin olduğunu belirtebiliriz. Kapitalist devlet içinde devlet bunalımlarının 70’li yıllardakinden çok daha fazla kesinleşme potansiyeli taşıdığı ve bunun oldukça belirle-yici olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Poulantzas bunun ipucunu görüldüğü gibi 70’lerde güçlü bir biçimde sunmuştur. Dolayısıyla tam da iç güvenliğin, otoriter devletçiliğin her zamankinden daha çok taşıdığı faşizan ögeler içinde en önemlilerden biri olduğunu ve onun da yeni bir aşamasını temsil ettiğini düşünüyoruz.

    4. Öncelikle söylemek gerekir ki otoriter devletçiliğin yasama ve yürütme arasındaki ilişkiyi neredeyse bir ilişkisizliğe dönüştüren mantığı sözü edilen faşistleşme sürecindeki unsurları doğrudan hatırlatmaktadır.

    Günümüzde artık şüphe uyandırmayacak biçimde belirginleşen tabloyu Boukalas “yasamanın müzakereye dayalı işleyişi ve mantığı[nın] ciddi şekilde alt üst ol[ması]” şeklinde ifade eder: “[yasama] neredeyse yürütmenin özel bir komitesi gibi işlemeye başlar.”[foot]Boukalas, s. 59.[/foot]  Burada ifade etmek istediğimiz, otoriter devletçilikle uyumlu bir biçimde yürütülen hukukun üstünlüğü nosyonunun geçerli-liğini yitirmesidir. Önce mevcut hukuk sistemi işlevi ve mantığını kaybeder ve hukuk yalnızca idarenin politik amaçları doğrultusunda kullandığı bir araç haline gelir.[foot]A.g.e., s. 59.[/foot]  Yasama, özellikle de cezai soruşturmalar ve ekonomi politikaları bağlamında ucu açık düzenlemelerle yürütmenin önündeki engelleri sistematik olarak kaldıran bir işlev üstlenir.[foot] A.g.e., s. 60.[/foot]  Hukukun işlevi ve mantığındaki alt üst oluşa ise, iç güvenlik paketinde içerilen vali-kaymakamlara soruşturma yetkisinin verilmesi ve kolluk istihbaratının-raporlarının soruşturma/kovuşturma makamlarının faaliyetleri yerine geçmesi (ifade alma yetkisi) düzenlemeleri gösterilebilir. Bu en basit ifadesiyle yargının kolluk faaliyeti üzerindeki denetiminin kalkması demektir. Yargıdaki yapısal değişikliler ve ona eşlik eden kadro değişiklikleri de bu işleyişin aksamasını önleyecek biçimde gerçekleştirilir.

    Devletin baskı aygıtlarıyla (polis, yargı vs.) ideolojik aygıtı (hukuk) arasındaki ilişkiselliğin mümkün olması sayesinde, hukuk artık ne üstünlerin hukuku ne de hukukun üstünlüğü formunda yürürlüktedir. Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutukluluğu konusundaki Anayasa Mahkemesi Kararı karşısında Erdoğan’ın “saygı duymu-yorum-tanımıyorum-uymuyorum” tavrı bu bağlamda işaret edicidir. Bunlarla birlikte hukukun araçsallığındaki esas dönüşüm ancak güvenlik-önleyicilik-terörle mücadele (counterterrorism)  gibi kavramların oluşturduğu eksende anlaşılabilir.

    Dolayısıyla odaklanılması gereken iki önemli husus var: İlki özellikle yargı süreçlerinde güvenlik ve önleyiciliğin öne alınması ve buna terörle mücadelenin eklemlenmesi. İkinci ise bu bağlamda devletin aygıtlarının kilit konuma yerleşmesi ve bunun toplumsal alanı kuşatmayı oldukça kolaylaştırması. Boukalas’a göre otori-ter devletçiliğin bu yeni aşamasında ceza soruşturmalarında önleyiciliğin merkeziliği, yardım ve yataklık suçlarına yapılan vurgu ve şüphenin önemini kaybedişi herkesin işlenmemiş suçların şüphelisi oldukları anlamına gelir.[foot] A.g.e., s. 60.[/foot]  Buraya bilindiği üzere Türkiye’de kullanışlı bir ceza aracı haline gelen terör örgütü propagandası yapma suçunu da ekleyebiliriz:[foot]Geçtiğimiz günlerde barış talep eden Barış İçin Akademisyenler bildirisi nedeniyle Esra Mungan, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy’un terör örgütü propagandası yapmak suçundan tutuklanmaları en güncel örnektir.[/foot] Böylece toplumsal alanın kuşatılması devlet aygıtının hukukla sınırlanamayan (oluşturulan yeni hukuka aykırı uygulamalar söz konusu olsa bile) keyfi müdahaleleriyle gerçekleşmektedir.[foot]Hükümetin güneydoğuda anayasal olağanüstü hal kurumunu çalıştırmaması bununla ilgilidir[/foot]  İşte kolluk faaliyetleri iç güvenlik paketin de olduğu gibi tam da bu kuşatma doğrultusunda yeniden düzenlenir: hakim kararı olmaksızın dinleme yapılabilmesi; polisin silah kullanımına dair kapsamın genişlemesi; aslen savcıya ait olan ifade alma yetkisinin kolluğa devredilmesi; aramanın savcının hatta amirin yazılı izni olmadan yapılabilmesi vs.. Terörizmin siyasal atmosferi ise tüm siyasal faaliyetin sürekli bir biçimde hedef haline gelmesine olanak sağlar.[foot]A.g.e., s. 60.[/foot]

    5. Son olarak otoriter devletin bir ulus ötesi süper devletin uzantısı olmaktan öte ulusal düzeydeki gerçek bir kopuşa tekabül etmesi[foot]Poulantzas, 2006, s. 239.[/foot]  tespiti, iç güvenliğin mevcut ve olası krizlere karşı bir silahlanma olduğu  tespitini doğrular. Gezi direnişinin böylesi bir (mevcut) krize tekabül ettiği[foot]Boukalas, s. 61.[/foot] ve iç güvenliğin de buraya bir cevap olduğu açıktır. Halkın siyasal faaliyeti düzeyinde yaşanan kopuş devlet aklı düzeyinde artık böylesi faaliyetlerin tamamen dışlanacağı yeni bir mekanizmayı çağırmıştır. İç güvenlikle birlikte keyfiliğin hukuka bağlılığın herhangi bir biçimine kısa devre yaptırdığı, yürütmenin faaliyetlerine sınırsız bir imkan veren, toplumsal yaşam üzerindeki denetimin yayıldığı ve yoğunlaştığı otoriter devletçiliğin yeni bir biçimine geçildiğini söyleyebiliriz. Özellikle yazının başında sözü edilen, siyasal iktidarın partiler forumundan devlet aygıtına aktarılması, özellikle de iktidarın iç güvenlikle birlikte devletin baskı aygıtlarında (polis-yargı) yoğunlaşması, bu aygıtların cumhurbaşkanının kontrolü altına girmeleri Poulantzas’ın dediği gibi bir eğilimin sonucunu oluşturmuş ve fakat parlamentoyu/hükümeti ciddi bir krize sokmuştur (yani devleti bir kutbunda zayıflatmıştır). Bu bağlamda Erdoğan’ın “başkanlık” düşüncesi de bugünkü kapitalist devlet biçiminin mevcut krizden arındırılarak devam ettirilmesi planı doğrultusunda işlemektedir.

  • Kaos Denizinin Ortasında Yargı

    Türkiye’de uzun zamandır, bazıları yüzlerce yıllık geçmişi olan, kronikleşmiş ve artık normal kabul edilerek kanıksanmış ağır sorunlarla boğuşuyoruz. Bu sorunların çözümünde ortaya konulacak irade ve çabaların başarılı ve sonuç alıcı olması, çağdaş ve günümüz gereksinimlerine yanıt verebilecek bir hukuk sistemi içinde sürdürülmeleri ile olanaklıdır. Ancak insanı ve adaleti merkezine alan bir hukuk sistemi sayesinde, hak ve özgürlük kazanımları meşruluk nosyonu üzerinden bir değere dönüşür, birikir ve insanca yaşamayı temin eden bir zenginliğe ulaşır.

    Kapsamlı, sağlam ve güvenilen bir hukuk sistemi, boş slogan, mitler ve komplo teorilerinin toplumu sinikliğe itici etkisini kıracak; hak ve özgürlük savaşının anlamını canlı tutacak; birleştikçe güçlenen iradelerin arkasında olduğu uygar bir düzen yaratacaktır.

    Ne var ki, ülkemizin 2000’li yıllar ile birlikte farklı bir hatta oturarak gelişen seyri, bir düzen arayışından daha çok, sistemin tüm alan ve katmanlarına kaosun egemen kılınarak bir dehşet noktasına ulaşması olarak gözükmektedir. Devlet yapısındaki alt üst oluşa koşut olarak toplumsal değerlerdeki çözülme, bu yolculukta sona yaklaştığımıza işaret etmektedir. Kurnazca bir stratejiyle mevcut yapının sigortası olan laik hukuk sistemimiz felç edilirken, toplumun yargıya güveni de türlü propaganda araçları ile aralıksız aşındırılmaktadır. Kaos planlayıcıları, erişmelerine ramak kalan, hukukun devre dışı olduğu dehşet noktasında, zayıflattıkları toplumsal güçlere, mafyatik zorbalıklarla, yerinde devlet şiddetini yerinde iç dış savaşı devreye sokarak, yeni bir devlet ve sistem modelini kabul ettireceklerini hesaplamaktadırlar. Türlü figüranlarca sahnelenen ve bakışımızı-duyuşumuzu bozan kargaşanın, gürültünün, kakafoninin etkisinden sıyrılarak dikkat kesildiğimizde gördüğümüz yalın gerçek budur.

    Bugün ülkemizde yaşanan temel olgu, demokratik hukuk devleti yöneliminden tamamen kopuştur. Hukukun evrensel ilkeleri ile uyumluluk kaygısını hiç taşımayan ve meşruluk değeri son derece zayıf olan yasalarla derme çatma oluşturulmuş, çoğu kez onları da ihmal ederek verili hukuksal normativiteyi de aşındıran bir fiili durum yaşıyoruz. Bu fiili durum rejiminde yargı da, içeriği tamamen boşaltılan adalet kavramı üzerinden yoğun, kirli bir politik mücadelenin sıradan bir aracına dönüşmüştür ve bu haliyle de hem yapısı, hem işleyişi, hem de ürettiği adaletle toplumda karşılık bulduğu güven bakımından yaşamsal bir krizin içindedir.

    Evet, ülkemiz zembereği boşalmış bir saate benzemektedir. Değişim ve demokrasi kavramları ile efsunlanmaya çalışılan toplum, her gün yeni bir gelişme ve uygulama ile şaşkınlık girdabında yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Hukukla bağını, seri üretim yasa, yönetmelik ve genelgelerle kurduğunu sanan, on yılların birikimini bir kalemde silip, oluşturduğu ‘yeni’ye ilişkin de bütünlük kaygısı taşımayan bir yönetim anlayışı, her anlamda bir dağılma ve çözülmeye yüz tutmuştur. Bu ülkeyi kuran değerler üzerindeki ‘vandalizm’in faillerindeki telaş ve panik toplumun gözünden kaçmamaktadır. Yapı imha edici misyon sona ererken, geride ne bir iz ne de takipçi bırakılmak istenmektedir. Yaşananlar ışığında yargının araç, değilse hedef aksında yer almasından daha doğal bir durum bulunmamaktadır. Ancak ‘erkler ayrımı’ kavramı üzerinden demokrasi ile olan son bağımızın da kopmaması için; yargının bağımsızlığının korunması, artık herkesin ortak sorumluluğuna dönüşmüş ivedi bir kamusal duyarlık meselesidir.

    Bu koşullar altında, yargı bağımsızlığı ise ne yazık ki düşman bir kavram olarak konumlandırılmıştır. Yakın geçmişte başta akademik çalışmalar olmak üzere tüm metinlerde üzerine vurgu yapılması başlı başına bir erdem gerekliliği olarak görülen bu kavramın, bugünlerde dile getirilmesi bir cesaret göstergesi olarak algılanmaktadır. Sistemin dayandığı değerler evrenindeki olumsuza doğru keskin kayış, bu algı değişimi üzerinden ölçülebilir.

    Kuşkusuz yargı bağımsızlığı tek başına adaletin garantisi değildir ama adalete erişimde elverişli ortam sağlar. İşin eylem kısmını ise yargı mensupları gerçekleştirmektedir. Bu noktada ihtiyacımız temel hak ve özgürlükleri geliştirme amacına yönelik hukukun evrensel ilkeleri bağlamında karar verme cesaretinin varlığıdır. Eğer yargı mensupları, cesaret eksikliğinden dolayı güç karşısında otokontrol mekanizmasını çalıştırırlarsa, yargı bağımsızlığı işlevsizlikle anlamsızlık girdabına düşecektir.

    Tam da bu noktada yargı, maalesef temel hak ve özgürlükler çizgisinde, özgür bireyin karşı kutbunda konumlanan ve güçlü olan baskıcı yönetimin yanında yer alma şeklindeki negatif eğilimi sergilemektedir. Doğal hukuk ve evrensel hukuk ilkelerinden kopmakta, koyu bir ulusal hukuk pozitivizmine yapışmaktadır. Belki ülke tarihinde ilk kez, bu kadar yoğun bir şekilde, yargının dışarıdan etkisizleştirilmesi çabalarına karşılık, içeriden buna gönüllü eğilim eşlik etmektedir. Yargının temel kuralları ile hiçbir zaman bu denli oynanmamıştır. Ülkemiz totaliter yönetim laboratuvarına dönüşmüş vaziyettedir.

    İktidar kontrolündeki yargı, toplum merkezli bir devinim için gerekli enerjinin birikmesinin engellenmesi işlevini de görmektedir. Mevcut yargı düzeni, küresel egemenler ve onların içteki uzantılarının çıkarlarını öncelemek suretiyle toplumsal refahın dağılım usul ve esaslarının belirlendiği yasalara mutlak ve aşırı yapışmayı, “yasaların bağlayıcılığı ilkesi” temeline oturtmuş durumdadır. Hak bağlamından kopmuş bir sosyo-ekonomik düzende büyük kısmı iç edilen toplumsal kaynaklardan geriye kalanın önemli bir kısmı da ‘yasal ambalaj’ içinde burjuvaziye sunulunca, arta kalan, toplumun bırakın gelişim sağlayarak ileri bir aşamaya geçmesine, mevcudu korumasına dahi olanak vermemektedir.

    Toplumun ezilen kesimlerine en ufak umut vadetmeyen, ancak uyumlu ve itirazsız olmaya söz vermiş temsilcilerine yol veren mevcut sistem; haksızlık ve hukuksuzluk batağının dibine batmış, toplumsal düzenin üzerinde temellendiği ‘meşruiyet’ değerini de yitirmiştir. Düzeni çalıştıracak motor susmuştur. Bu noktada, rotanın özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma temelinde bir toplumsal düzenin kurulması çizgisine çekilmesinde yargıya tarihsel rol düşmektedir. Yargı mensupları, bu rolü tüm devrimciler gibi üstlenip sonuna kadar götürme cesaretini göstermeli ve aydınlanmış, genç düşünceli bireylerin tutuşturduğu, eleştirel aklın devinimleriyle yanan her devrim ateşini, hukukçular da topluma adalet dağıtarak beslemelidir.

    Çözüm: Yargıda da örgütlü mücadele

    Burjuvazinin iktidara ortak ve daha sonrasında hâkim olma yol haritasının son iki yüzyıllık sonuç alıcı aşamalarından sonra gelinen noktayı çerçeveleyen-donduran- hegemonik kılmaya çaba gösteren demokrasinin liberal yorumlarının öngördüğü iktidar bileşeninin yol açtığı temsil krizini yoğun biçimde yaşamaktayız. Egemen siyasal güçlerin toplumlara türlü formlarla (çoğu kez yasalarla) zerk ettiği, geniş toplumsal yığınların ergenliklerini henüz aşmadıkları, olgunlaşmadıkları yolundaki telkinlere, öngörülere rağmen, ek kolektif temsil birimlerine olan gereksinim her geçen gün şiddetlenmektedir.

    Son yıllarda yargı alanında yaşadığımız baş döndürücü ve kaotik değişim süreci göstermektedir ki, faşizme set oluşturacak güçlü, bağımsız ve kişilikli yargının, varlıklarından güç alacağı destek noktalarına, payandalara olan ihtiyacı her geçen gün daha da fazla duyumsanmaktadır.

    Evet, faşizan ve otoriter eğilimlere karşı örgütlü mücadeleden başka yol yoktur. Dünyanın her yerinde, yürütmenin müdahalelerine örgütlü mücadele yoluyla karşı konulmakta, yargıç ve savcılar bakımından kullanılabilecek başka bir yöntem de bulunmamaktadır.

    Bu doğrultuda, yargıç ve savcıların ilk örgütlü gücü olarak YARSAV; kendini hukukla bağlı görmeyen ve denetimsizliğin verdiği keyfilik ve aşırı güç sarhoşluğu ile ülkeyi krizden krize sürükleyen bir iktidarın, monarşiyi aratacak ölçüde bir otoriterlikle bizi karşı karşıya bıraktığını gözlemleyerek ve bu koşullarda yargının işlevini tam olarak yerine getirmesinin ancak uzun ve sancılı olacağı baştan belli bir mücadele sonucunda kanıtlanacak ve kabul ettirilecek bir kişilikle olanaklı olacağını öngörerek yola düştü. Kurulduğu 2006 yılından bu yana da, olmadık saldırılara ve yok edilme girişimlerine muhatap oldu. YARSAV’ın kurulduğu günden bu yana varlık-yokluk ekseninde yaşadığı macera; yukarıda anılan egemen sınıfın temsilcisi olagelmiş siyasal partilerin temsil krizine ve dolayısıyla da mevcut siyasal-sosyal düzenin meşruiyet krizine, geniş kesimler nezdinde anlaşılabilir bir alternatifle karşılık vermenin, yargı emekçilerinin payına düşenini anlatmaktadır. Ve bilinmesini isterim ki bu maceranın henüz daha çok başındayız. Ülkemizin mevcut siyasal-sosyal-iktisadi iktidar yapısını, kendi hukuk devleti olma ve yargı bağımsızlığını sağlama iddiaları üzerinden sorgulayan bu cesur itiraza ilişkin her türlü engellemelere karşın, yargı emekçileri hakların kutsal gölgesinde dinlenip kendi hukuk mücadelesi yollarına devam edecektir.

    Unutmayalım ki; baş eğmeyen, uyumlu olma hevesi taşımayan ve her türlü baskıya direnen bir yargı ile ancak hukuk üstün, adalet hâkim kılınabilir.

  • Aparattan Bir Çizgi Film Karakterine Hukuk!

    Seksenlerin başıydı sanırım.

    Hiç sevmediğim, hatta denk geldikçe garip bir huzursuzluk duyduğum bir çizgi film vardı: Tonton Ailesi!

    Neoliberal dönüşümün miladı sayılan 12 Eylül ve 24 Ocak kararlarıyla eş zamanlı olması rastlantı mıydı bilinmez.

    Her şeyi dönüşerek çözerlerdi. “Hoop hoop değiş tonton!” sözüyle birlikte “neye ihtiyaç varsa” ona dönüşürlerdi. Bazen bir koltuk, bazen otomobil, bazen bir müzik aleti…

    Emek harcamadan, hiçbir ek çaba göstermeksizin hatta hiçbir sorgulamaya tabi tutmaksızın dönüşüyorlardı ailecek. “Değiş” demek yetiyordu.

    Adeta bu çizgi filmden ilham almışçasına ardı ardına dönüşüm programları hayata geçirildi/geçirilmeye çalışıldı: Sağlıkta dönüşüm, ekonomide dönüşüm, kentsel dönüşüm(ler), ceza adalet sisteminde dönüşüm, eğitimde dönüşüm… Tüm bu dönüşüm/değişim süreçleri kendi hukuklarını da getirdi. Sadece dönüşüm değil, “krizler” de hukuk alanına müdahale gerekçesi olarak gösterildi.

    Genellikle “(X) kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” başlığıyla yasalaştı bu “hukuk”. Meselâ, 273 sıra sayısı ile TBMM gündemine alınan ve yasalaşan tasarı/teklifin adı 1,5 sayfadan (195 sözcük) oluşuyordu. Bazen yüzün üzerinde yasada değişiklik yapan maddeler yığını, tek bir “torba” içerisinde yasa yapma tekniğine aykırı olarak “mevzuat çöplüğüne” döküldü.

    Bu çöplüğü besleyen bir diğer unsur ise “uluslararası pazarlıklar” oldu. 2001 yılında IMF’nin dayattığı “15 günde 15 yasa şartından”, AB’nin vize muafiyeti için, bir aydan daha kısa bir sürede yerine getirilmesini şart koştuğu “72 kritere” kadar birçok uluslararası dinamik, mevzuatımıza binlerce sayfa eklenmesine yol açtı. Tam burada “hukukun segmentasyonu” diyebileceğimiz eğilime dikkat çekmek isterim; hukukun uzmanlaşma adı altında, kullanılmaya daha “elverişli” hale getirilmesi söz konusu. Teknik terimlere, çoğu kötü çeviriyle AB mevzuatından aparılmış, içinden çıkılması zor, ancak uygulamayla yüzleşildiğinde farkına varılan fecaat metinler söz konusu.

    Kötüye kullanılan torba yasa ve temel yasa gibi yöntemler, yasaların yapılması aşamasında dönüşümün kimin lehine olduğunu gizleyerek toplumsal muhalefetle karşılaşmadan, hayata geçirmek için elverişli yöntemler. Birkaç lehe madde, fiyakalı adlandırmalar, medya aracılığıyla yapılan manipülasyonlar da eklenince konuyla yakından ilgili olanlar dışında, geniş kitlelerden kaçırılmış bir hukuk oluşmakta. Her bir konu başlığında ilgili meslek örgütleri ve hukukçular teknik yönden irdeleyip, sorunları ve olası sonuçlarını kamuoyunun bilgisine sunmaya çabalasalar da etkileri sınırlı kalıyor.

    Neredeyse yasaların görüşüldüğü ihtisas komisyonlarının üyeleri bile, artık yasa değişikliklerini takip edemez durumdalar. Birkaç ay içerisinde değişen “temel yasalar” oldu. En ibret vericisi Avukatların dosya içeriğine erişimine kısıtlama getirene CMK 153. Madde olmuştur sanırım. 17/25 Aralık soruşturmalarında “cemaatin savcılarının” yürüttüğü soruşturma dosyalarında ne olduğunu öğrenmek için inceleme kısıtlamasını kaldıran iktidar, bunu “silahların eşitliği” ilkesiyle açıklamış ve pek alkış almıştı. Ancak silahların eşitliği ilkesi önemini yitirmiş(!) olacak ki bir yıl geçmeden tekrar kısıtlama fıkraları eklendi. Gene alkışlandı! Aslında 17/25 Aralık süreci gerek cemaatin gerekse şaşkınlığını attıktan sonra AKP’nin, genel olarak hukukun ve özellikle de yargının nasıl bir aparat olarak kullanılabileceğine dair çok verimli örnekler barındırmakta. Bir iletişim tespitine yansıyan, bürokratlara verilmiş yasa dışı bir emirin uygulanması için söylenenleri hatırlayalım:

    Ya kardeşim biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız, bu olsa bile… Koca yüzde 50 oy almış partinin iradesini söylüyorum ben, boş ver gerisini, s… et affedersin.”

    Küçük bir detay (!); “yasa yapan yer” bu konuşmayı yaptığı sırada henüz müsteşar! Yasa yapılan yere kavuşması için birkaç ay beklemesi yetti! Bu konuşmanın somut olayla ilgisinden daha önemlisi yasaların aslında “Nerede? Ne için? Ve kim tarafından?” yapıldığını göstermesidir. Aynı zamanda bu konuşma, 3-5 hırsızın iradesinin bir partinin elitlerine, oradan partinin iradesine, oradan o partiye oy verenlerin iradesine, oradan hukuka ve nihayet milli iradeye nasıl dönüştüğüne dair ciltlerce kitaptan daha öğretici. Öğretici çünkü yaşananlar bu konuşmayı ispatladı!

    Hukuk kurallarının üretilmesinde “olup bitenler” için bu popüler örnek dışında yüzlerce örnek verebiliriz. Peki, bu değişimler ne? Bu çabalar ne için? Yalnızca birkaç “kriminal eş dostu” kurtarmak için mi? Ya da an itibariyle zaten her birinin yedi ceddine yetecek kişisel malvarlıklarını artırmak için mi? Bu soruyu cevaplamak ve hukuktaki dönüşümü/değişimi basitçe metinlere işlenen kurallara bakarak anlamaya çalışmak yetersiz olacaktır. Asıl incelenmesi gereken, yöneldiği alandaki “iktidar ve çıkar” ilişkileri, hatta ülkemiz özelinde “rejimi dönüştürücü” etkisidir. Bu yaklaşımla hukuktaki dönüşümün “neoliberal programın” önündeki engellerin ve direndikleri ölçüde- rejimin/sistemin unsurlarının bertaraf edilmesine yönelik olduğunu teşhis edebiliriz.

    “İçeriden” verilen itiraf/ifşaa niteliğinde olduğu için aslında paha biçilemez bir cevap daha var;

    “...Bence bu seçim çok önemli ve kritiktir. Bu HSYK, sadece yargı açısından belirleyici olmayacak, ekonomide de sonuçlar doğuracak. Geçmiş iktidarlar, bankaları, medyayı, büyük şirketleriyle bir yolsuzluk ekonomisi yarattı. Tüm bunlardan hesap sorulması gerekiyor. HSYK ele geçirildiğinde sadece Yargıtay ve Danıştay yeniden yapılanmayacak, hükümetin yürüttüğü siyaseti, özelleştirmeleri engelleyen güçler de devreden çıkacaklar. Bu nedenle bu seçimler çok önemlidir. Bundan sonraki seçimler nasıl olursa olsun kazanmak zorundayız. Ben YARSAV’ın uyanacağı sabaha uyanacağıma, şeytanla bile işbirliği yaparım. Bu nedenle bu seçimde bakanlığa destek verilsin…” (Orhan Gazi Ertekin’in Yargı Meselesi Hallolundu! kitabından) Yargı iktidarının en önemli bileşeni olan HSYK’nın, AKP tarafından “anahtar teslim” Fethullah Gülen Cemaatine teslim edildiği 2011 HSYK seçimleri öncesindeki “pazarlıklar” sırasında kazananlardan bir “hukukçunun” söyledikleri bunlar.

    Yukarıdaki “HSYK ele geçirildiğinde sadece Yargıtay ve Danıştay yeniden yapılanmayacak, hükümetin yürüttüğü siyaseti, özelleştirmeleri engelleyen güçler de devreden çıkacaklar” alıntısının işaret ettiği, kuşkusuz yasa yapma sürecinden daha çok hakim ve savcılar üzerindeki tahakküm arzusuna işaret ediyordu. Zaten hukuk yapma sürecini fethetmiş olanın, siyaseti ve özelleştirmeleri “engelleyen” uygulayıcılara gözünü dikmesi kaçınılmazdı. Kadrolaşmayla başlamışlardı zaten. Ancak sadece kadrolaşma yeterli olamazdı. Teftiş ve atama mekanizması tam bir kıyıma dönüştü. Kararların niteliğini arttıran terfi kriterlerinin yerini “performans” kriterleri aldı. Boyun eğdiremeyeceklerini düşündüklerini uydurma davalarla, soruşturmalarla, özel hayat tehditleriyle yıldırdılar. Hakim-savcıların yargısal süreçlerdeki belirleyiciliğini azaltacak adımlar atıldı; hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kamu davasının açılmasının ertelenmesi, arabuluculuk, uzlaşma, savcıların asliye ceza davalarından çıkarılması…

    Bu dönüşümler yaşanırken sürecin tahlilinde ağırlıklı olarak, popüler ceza davaları ekseninde değerlendirmeler yaptık. Hukuksuzlukları bir çeşit “malparktis” olarak ele alıp büyük resimdeki yerine oturtamadık. Ceza hukukunun ve ceza davalarının “rejimin neoliberalizasyonu, otoriterleşmesi ve gericileşmesi” hedefindeki rolü yeterince tahlil edilemedi. Mesela, toplantı ve gösteri hürriyetlerinin kullanılmasını neredeyse imkansız kılan düzenlemelerle, esnek çalışma ve güvencesiz çalışma düzenlemelerinin bağını yeterince kuramadık.

    Yargı ruhsuz bir aparata dönüştü. Sistemin ve hukukun dönüşümünde bazen bir manivela, bazen bir kırbaç oldu. Krizin bu aşamasına, yani 17/25 Aralık’a kadar olan bölümüne ilişkin, AKP-Cemaat ayrıştırması yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü hem pratik hukuk dışılıklarda hem de dönüşümün “rejimin neoliberalizasyonu, otoriterleşmesi ve gericileşmesi” hedefinde, ayırt edilemeyecek kadar birlikteydiler. Ayrıca o döneme dair böyle bir ayrıma gitmek, siyasi sorumluların ve şimdilerde hukuk adına ahkâm kesenlerin o zamanki hukuksuzluklarını gözden kaçırmamıza yol açacaktır.

    AKP-Cemaat kavgası sonrası hukukun, sistem dönüşümdeki rolü ise tıkır tıkır devam etmekte. Artık bir aparat niteliğini de aşıp iktidarla aynılaşmış, o ne isterse ona dönüşen daha elverişli bir mekanizma söz konusu. Hem hukuk yapma hem uygulama alanında böyle. Topyekûn dönüşümün nereye olduğu açık: yağma, baskı, savaş, sömürü…

    Bir AKP’li Milletvekili ve Profesör arasındaki diyalog malumun ilanı:

    Parlamenter sistem en fazla AK Parti’nin işine gelir. Yasama, yargı, yürütme bizde. Bizim AK Parti hükümetini denetleme gibi şeyimiz olabilir mi?

    Oğlan bizim kız bizim niye denetleyelim

    Bu aşamada bizlere düşen, yargıdaki “cemaatçi yapılanma” gibi “özgün” sorunları göz ardı etmeden, hukuk diye yutturulmaya çalışılan iktidar ilişkilerini ve toplumsal dönüşümü ortaya koyup, iktidarın -bu iktidarın bile- ihtiyacı olan meşruiyetini hukuk üzerinden kurmasına engel olmaktır. İşimiz çok! Hukuku ve hukukçuyu da yeniden inşa etmek bize düşüyor.

  • Söyleşi: Karaman Dosyası (25.04.2016)

    Mart ayında ortaya çıkan ve herkesin tüylerini ürperten Karaman olayını ve tek celsede biten duruşmasını, İstanbul Barosu ve İlerici Kadınlar Derneği avukatlarından Av. Fulya Durak ile konuştuk.

    Fulya Hanım, tam olarak olayı bilmeyenler için Karaman davasının içeriğini ve davaya kadar geçen soruşturma sürecini kısaca anlatır mısınız?

    Fulya Durak: Olay Konya’da bir hastanede çocuk psikiyatrisine giden ve tecavüze uğrayan bir imam hatip ortaokulu öğrencisinin, karşılaştığı cinsel saldırıyı anlatması ve ailesinin Karaman Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunmasıyla ortaya çıktı. Bu suç duyurusunun ardından savcılık olayın bir öğrenci ile sınırlı kalmayıp, başka mağdurların da olabileceği ihtimalini göz önüne alarak araştırmayı derinleştirdi. Yapılan araştırmada, sınıf öğretmeni Muharrem Büyüktürk’ün 10 öğrenciye daha cinsel istismarda bulunduğu, bu suçun 2012 yılından beri işlendiği belirlendi. 4 Mart günü öğretmen okuldan gözaltına alındı, yapılan sorgusunun ardından tutuklandı.

    Bu olay 4 Mart’ta ortaya çıkmasına rağmen, Karaman Cumhuriyet Başsavcılığı RTÜK’e bir yazı yazarak Karaman’daki tecavüz rezaleti için haber ve eleştiri yapılmasının engellenmesini istedi, internet sitelerindeki haberler derhal yayından kaldırıldı. Olayın kamuoyunda duyulması ancak 12 Mart’ta Birgün Gazetesi’nin manşete taşımasıyla gerçekleşti.

    Olayın manşete taşınması ve kamuoyunda duyulmasıyla, Savcılığın neden bu olayı gizlemek istediği de ortaya çıkmış oldu. Çünkü Muharrem Büyüktürk, çocukları Ensar Vakfı ve KAİMDER’e (Karaman İmam Hatip Okulu, İmam Hatip Lisesi ve Anadolu İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği) ait yurtlarda istismar etmişti. Bu kurumların yetkilileri hemen kendilerini işten sıyırma çabasına girdiler. KAİMDER Başkanı Mehmet Sarı, kendilerine bağlı herhangi bir yurt ve ev olmadığını ve adı geçen Muammer Büyüktürk’ün herhangi bir üyeliği ya da kaydı olmadığını söyledi. Ancak bu açıklamalar Öğretmen Muharrem Büyüktürk’ün KAİMDER etkinliğinde çocuklarla sahneye çıktığı fotoğrafların ortaya çıkmasıyla yalan-
    lanmış oldu.

    Karaman Valiliği de Ensar Vakfı sözcüsüymüş gibi yaptığı açıklamada, Karaman’da Ensar ve KAİMDER’e ait yurt olmadığını, öğretmen Muharrem B’nin Ensar ve KAİMDER üyeliği olmadığını duyurdu. Sonradan Karaman Valisi açıklamalarında “evlerin varlığını soruşturmayla öğrendiğini, evlerin hangi vakıf ya da derneğe ait olduğunu bilmediğini” söyledi. Ancak 3 Ocak 2013 tarihinde tecavüz zanlısı Muharrem Büyüktürk’ün Ensar Evi’ndeki çocuklarla Vali Murat Koca’yı makamında ziyaret ederken çekilen fotoğrafları basına yansıdığında bunun da gerçek olmadığı ortaya çıktı.

    Ensar Vakfı Karaman şube başkanı Ali Bağcı da, Muammer Büyüktürk’ün vakıflarında 2013 yılında beş ay gönüllü olarak görev yapıp öğrencilere kurs verdiğini ancak herhangi bir şikayet ya da sorun duymadıklarını belirtti. Bu açıklamadan sonra da sanık Muharrem B.’nin 2012 yılında Ensar Vakfı içerisinde olduğu, eski tarihli çeşitli haberler ile ortaya çıkarıldı.

    Bu olay ülke ve dünya kamuoyunda sosyal medya aracılığıyla geniş yankı uyandırırken, çeşitli kesimler de Ensar Vakfı ve KAİMDER’i koruma çabasına girdiler. Yapılan açıklamalarda “suçun şahsiliği” ilkesi üzerinde duruldu, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu herkesi dehşete düşüren “bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” açıklamasında bulundu. Aslında buradaki amaç, suçun işlendiği yer olan iki kurumu dava dışında bırakmaktı ve açılan davanın sonucuna bakıldığında, bu anlamda başarıya ulaştıkları söylenebilir.

    Savcılığın hazırladığı ve “8 çocuğun kesin şekilde nitelikli istismara maruz kaldığı”, iki çocuk hakkında ise kesin ispat edilememiş şüpheler olduğu, çocuklara cinsel istismarın sekizinin Karaman İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’ne (KAİMDER) bağlı evlerde, ikisinin ise Ensar Vakfı’na bağlı evlerde gerçekleştiği” belirtilen iddianame, Karaman Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilerek ilk duruşma tarihi 20 Nisan olarak belirlendi. Sanığa atılı suçlar arasında hürriyeti tahdit, kasten yaralama ve müstehcenlik suçları da bulunmaktaydı.

    Gündemin sıcaklığı Meclis’e de yansıdı ancak AKP, çocuk istismarlarının araştırılması ve önlenmesine yönelik araştırma komisyonu kurulması teklifini reddetti. Bunun üzerine sosyal medyada #ÇocukİstismarcısıAKP ve #ChildAbusersProtectedInTurkey (Çocuk istismarcıları Türkiye’de korunuyor) etiketine binlerce tweet yağdırıldı. Tepkinin artması üzerine AKP geri adım atarak dört partinin biraraya gelerek komisyon kurmasını kabul etti.

    Bu sırada Karaman’daki davaya ise Ensar Vakfı avukatları müdahil olmak için mahkemeye dilekçe vererek, suçtan zarar görme ihtimalleri nedeniyle davaya katılma talebinde bulundular ve sanıktan şikayetçi olduklarını belirterek ve cezalandırılmasını talep ettiler. Diğer yandan da mağdur ailelerin avukatlığını alarak, onlara psikolojik destek verip dava sürecini takip edeceklerini açıkladılar.

    Peki Ensar Vakfı’nın neden bu davada sanık olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

    F.D.: Türkiye, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan imzalarıyla kabul edilen ve 10.09.2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi’nin tarafıdır. Bu sözleşmenin amacı çocukların cinsel sömürüsü ve istismarını engellemek ve bunlarla mücadele etmek, cinsel sömürü ve istismara maruz çocuk mağdurların haklarını korumak, çocukların cinsel sömürü ve istismarına karşı ulusal ve uluslararası işbirliği geliştirmek, çocukların pornografik nitelikli gösterilerde ve malzemede kullanılarak sömürülmesini önlemektir.

    Bu sözleşmede çok önemli olduğunu düşündüğüm bir düzenleme yer almakta; o da tüzel kişilerin sorumluluğudur. Sözleşmenin 26. maddesi, bu Sözleşme uyarınca öngörülen suçların bir tüzel kişilik içinde; tüzel kişiliği temsil gücü, karar alma yetkisi yada tüzel kişilik içerisinde kontrol yetki-
    sine sahip herhangi gerçek kişi tarafından işlenmesi halinde bu tüzel kişiliğin sorumlu tutulabilmesi için gerekli yasal veya diğer tedbirlerin alınmasını ve cezai, hukuki ya da idari yaptırımların olmasını öngörmüştür.

    Maddenin devamında sorumlu görülen tüzel kişilere uygulanacak tedbirler sayılmıştır. Bunlar tüzel kişiliği kamusal menfaatlerden ve yardımından men; ticari faaliyetlerden devamlı ya da geçici olarak men; adli denetim altına alınması ve tasfiyesidir.

    Ensar Vakfı ve KAİMDER’e ait evler, bu suçun işlendiği yerlerdir. Sanık Muharrem Büyüktürk, bu kurumlar içinde temsil yetkisi ve kontrol yetkisine dayanarak yıllarca çocuklara karşı istismar suçunu işlemiştir. Bu nedenle Ensar Vakfı da KAİMDER de doğrudan sorumludur. Bu kurumlar sözleşmenin 24. maddesi kapsamında her bir çocuğa karşı işlenen cinsel istismar suçuna yardım ve yataklık etmiştir. Bu nedenle söz konusu cezai, hukuki ve idari tüm yaptırımların bu kurumlara karşı işletilmesi gerekmektedir.

    Bu yaptırımların dayanağı sadece uluslararası sözleşmeler de değildir, Türk Ceza Kanunu kapsamında da bu kurumlar sorumludurlar. Çocukların ifadelerinde de, ailelerin ifadelerinde de bu suçların Ensar Vakfı ve KAİMDER yurtlarında işlendiği açıkça söylenmiştir ve şikayetçi oldukları beyan edilmiştir. Bu nedenle adı geçen kurumların yargılama safhasında olması gereken yer, mağdurların yanı değil, sanığın yanı olmalıydı.

    Ne var ki, savcı böyle bir iddianame düzenlemediği için sadece Muharrem Büyüktürk’ün yargılandığı bir davaya tanıklık ettik. Dava süreci nasıl gerçekleşti? Karaman’da ve duruşma salonunda nasıl bir tavır sergilendi?

    F.D.: 20 Nisan günü Karaman İline girişler dahil olmak üzere adliye çevresinde geniş önlemler alındığını gördük. Adliye binasına avukatlar, milletvekilleri ve basın dışında kimse alınmadı. Duruşma çok kalabalıktı.Türkiye Barolar Birliği, Türk Tabipler Birliği, Türkiye’nin değişik illerinden gelen Barolar, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, çeşitli kadın ve çocuk dernekleri, sendikalar ve siyasi partiler davaya katılma talebinde, milletvekilleri ise gözlemci olarak duruşmalara katılma talebinde bulundular.

    Mahkeme Başkanı ilk olarak katılma talepleri konusunda bir değerlendirme yaptı. Biz de İlerici Kadınlar Derneği olarak hazırlamış olduğumuz dilekçe ve eklerini birkaç gün öncesinden dosyaya sunmuştuk. Ensar Vakfı, KAİMDER, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile baroların çocuk hakları komisyonları, Çocuk Haklarını Koruma Derneği, İnsan Hakları Derneği’nin katılma talepleri kabul edildi. Mahkeme heyetinin, duruşma başında milletvekillerini gözlemci olarak kabul etmeyeceğini söylemesiyle salonda itirazlar yükseldi, mahkemeye yasal gerekçeler sunuldu. Bunun üzerine uzun bir ara verildi ve gözlemci taleplerinin kabulü ile duruşmanın yapılmasına geçildi.

    Mahkeme başkanı, nasıl bir hazırlık ile davaya hazırlandığını detaylı olarak açıkladı ve “benim kararım hazır” diye bir de beyanda bulundu. Bunun üzerine yeniden sesler yükseldi. Hakimler yargılamada görüşlerini hiçbir şekilde beyan edemezler. Doğal olarak, henüz bir yargılama yapılmamışken, “karar hazır” şeklindeki açıklama mahkemenin tarafsızlığı, objektifliği konusunda şüpheler oluşturdu.

    Duruşmada dinlenen tanıkların beyanları, çocukların Ensar ve KAİMDER’e ait evlerde kaldığını, ancak bu evlerde hiçbir denetim yapılmadığını, okul müdürlerinin ve yetkililerin çocukların nerede kaldıkları ile hiç ilgilenemediğini ortaya çıkarmıştır. Sanık Muharrem Büyüktürk de bu evlerin alışverişini KAİMDER Başkanının bizzat yaptığını, getirdiği erzakları kendisinin pişirip yemek yaptığını söylemiştir. Yine kendisini işe alanların kim olduğu sorularını da bu kurumların yetkililerinin adını vererek açıklamıştır. Tüm bu beyanlara rağmen, soruşturmanın genişletilmesi yönündeki taleplerin tümü reddedildi. Mahkemenin bu tutumu da dosyanın bir an önce kapatılmak istendiğini gösterdi.

    Davanın bir celsede bitirilmesi hukuken mümkün mü? Mahkeme sizce neden böyle bir yolu seçti?

    F.D.: Eğer bir davada tüm deliller toplanmış, araştırılacak yeni bir husus kalmamış ise karar verilebilir, sürecin uzunluğu ise dosyanın kapsamına göre her davada değişiklik gösterir. Çok kısa sürede neticelenen davalar olduğu gibi, yıllarca süren davalar da olmaktadır. Ancak Karaman davası, bence tek celsede bitirilecek bir dava değildir. Mahkeme heyeti dosyadaki delilleri kendince toplamış ve bir kanaat oluşturmuş olabilir, ancak duruşma sırasında davaya katılma talepleri kabul edilen onlarca Baro, dernek gibi kurumların çeşitli talepleri vardı. Mahkemenin bunları dikkatlice değerlendirilmesi gerekirdi. Örneğin; denetim görevini yapmayan kişilerin tespiti, bu kişilerin de davaya dahil edilmesi talep edilmiştir. Yine katılan avukatlar dosyayı inceleyememiş olmaları nedeniyle yazılı beyanda bulunmak üzere süre istemişler, ayrıca Ensar Vakfı ve KAİMDER’in de sorumlu tutulması yönünde taleplerde bulunmuşlardır. Mahkeme, bütün talepleri tek kalemde reddetmiş ve bildiğini okumuştur.

    Bu şekilde hareket edilmesinin gerekçesi olarak ise, ailelerin daha fazla zarar görmemesi, Ensar ve KAİMDER hakkında zaten onlarca suç duyurusu olduğu ve şikayetlerin bu dosyalar üzerinden de yürüyebileceği belirtilmiştir. Bu gerekçe ne derece samimidir bilemem ancak dosyanın süratle karara çıkmasının en çok Ensar ve KAİMDER’in aklanmasına hizmet ettiği çok açıktır.

    Aslında Karaman davayı münferit bir olay değil. Her gün birçok dini vakfa bağlı okullardan istismar haberleri geliyor. Çocuk istismarı davalarını takip eden bir avukat olarak, son yıllarda istismar olaylarının, Türkiye’de artış göstermesinin sebebi nedir?

    F.D.: Dediğiniz gibi maalesef bu olay ilk defa yaşanmış bir olay değil. 2001-2003 yılları arasında Rize Ensar Vakfı Başkanlığı yapmış ve aynı zamanda Rize İl Özel İdare Genel Sekreter Yardımcısı ve Kızılay Şube Başkanı olan Mehmet Nuri Gezmiş iki çocuğa cinsel istismar suçundan halen tutuklu bulunuyor.

    Evindeki bilgisayara çocuk pornosu indirdiği tespit edilen sonra Trakya Üniversitesi İlahiyat Profesörü ve Rektör Yardımcısı Hüseyin Sarıoğlu’nun da Ensar Vakfı ile çalıştığı ortaya çıkmıştı.

    2008 yılında Çorum’da 15 yaşındaki bir çocuğun eski Ensar Vakfı Şube Başkanı Zekai İşler tarafından cinsel istismara uğradığını şikayet etmesiyle başlatılan adli süreçte Zekai İşler, Adli Tıp’ın verdiği rapora rağmen “iyi hal”den 2010’da 4 yıl 8 ay ceza almıştı.
    Bunlar duyulup da ortaya çıkanlar. Bu sayılardan daha fazlası ortaya çıkmamış durumda. Dediğiniz gibi en çok da dini vakıflara bağlı okullarda görülüyor. Ben bunu, öncelikle bu tür yerlerin denetimsizliğine bağlıyorum. Bu evler yada yurtların herhangi bir hukuksal dayanağı yok, bu nedenle denetim mercii de yok. Buraya gönderilen çocuklar tamamen, adına öğretmen yada hoca denilen bir takım kişilerin insafına bırakılıyor.

    Çocuklar yaşları küçükse başlarına ne geldiğini dahi kavrayamıyorlar, kötü bir şey yaşadıklarını fark etseler de bu kez korktukları yada utandıkları için konuşamıyorlar. Elbette bulundukları ortamın dini bir ortam olmasının da payı büyük, çünkü onlara sorgulamamak, biat etmek öğretiliyor.

    Ensar Vakfı ve benzeri dini kurumlar AKP’nin “dindar nesil yetiştireceğiz” iddiasının stratejik kurumlarıdır. Çok açık söylüyorlar; yapmak istedikleri neslimizi değiştirmek ve biat eden, sorgulamayan bir toplum yaratmak. Bunun çocuklardan başladığını iyi biliyorlar.

    Sorularımıza cevap verdiğiniz için çok teşekkür ederiz. Son olarak söylemek istediğiniz birşey var mı?

    F.D.: Ne diyebilirim ki, çocuk istismarı vakıası gerçekten bir avukat olarak rahatlıkla bakabildiğiniz dosyalardan değil. Her dosya korkunç bir olayı gün yüzüne çıkarıyor. Benim de küçük bir kızım var. İnsan her olayda kendi çocuğunun başına da aynı olayın gelebileceğini düşünüyor. Hiçbir çocuğun böyle bir olaya maruz kalmasına izin veremeyiz. Çocuklarımızın bunu yaşamamaları için, sağlıklı ve aydınlık bir gelecek için bu kurumlarla yılmadan mücadele etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bizlerin düşünen, sorgulayan, araştıran ve ilerleyen bir nesle ihtiyacımız var. Bu nedenle çocuklarımıza sahip çıkmak için öncelikle bu vakıfların peşini bırakmamalıyız. Toplumun vicdanı bir kişiye 508 sene hapis cezası vermekle rahatlamaz, bu kurumların tümünün kapatılmasıyla rahatlar.

    Tekrar teşekkür ederiz.

     

  • Zor’dan Rıza’ya, Laisizmin Dincilikle İmtihanı…

    Bir kavramı tanımlamaya girişmeden önce, yöntemsel olarak, üzerine yükseldiği iktisadi–siyasi temeli değerlendirmek gerekir. Bu bağlamda, sözün başında ve özetle söyleyelim. Karşılığı ödenmemiş artı emeğin ekonomi dışı yollarla üreticiden alınması, dinsel unsurları da içeren zor mekanizmaları ile gerçekleşir. Kapitalistleşme sürecinde, içinde din adamlarının da bulunduğu iktidar blokuna karşı yürütülen sınıf mücadelesi, dinin zor mekanizmaları içinden çıkarılması ile sonuçlanmıştır. Bu bağlamda laisizm, sınıflar mücadelesinin bir sonucudur.

    Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde, üretim ilişkilerinin sürekliliğini sağlayan zorun bir parçası olan dinin bu konumunu yitirmesi, kapitalizm ve sonrası üretim biçimleri için bu sürecin kendiliğinden yürümesi anlamına gelir mi? Yaşadığımız dünya, böyle olmadığına açık örnek. 21 inci yüzyılda yönetenler ve sermaye sınıfı, din olgusunu ağzından düşürmüyor. Böylece emek ve sermaye arasındaki antogonizma, çeldiricilerle yumuşatılıyor ve sömürüye rıza geliştiriliyor.

    Düşünün ki, bir küçük penceresi dahi olmayan kapalı kasa pikaplarla “taşınan” kadın işçiler, önce fabrika bahçesini ardından bu çelik zindanı dolduran sel suları içinde boğulduklarında, dönemin palazlandırdığı dinci patron, analarını kaybeden küçücük çocukların da bulunduğu cenaze töreninde kadere sitem etme cesaretini bulabiliyor.

    Bu saptama, “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak basitçe ifade edilen liberal laiklik tanımının yalnızca yetersizliğini değil, ideolojik özünü de ortaya koyuyor. Bunun deşifrasyonu ve anti tezinin geliştirilmesi gerekiyor.

    O halde söyleyelim: Laiklik dini insan vicdanına bırakan, dinin iktisadi, siyasi ve toplumsal etkilerini azaltmayı ve ortadan kaldırmayı amaçlayan siyasi, ideolojik ve doğal olarak sınıfsal bir mücadele aracı olmalıdır. Bu bağlamda, geçmişte zor’un, bugünse rıza’nın yeniden üretilmesindeki rolüyle dincilik, sömürünün gizlenmesindeki en önemli araçlardandır; karşı mücadelenin, ikincisine ilişkin post modern tüm mekanizmaları da hedefe koyarak yürütülmesi gerekmektedir.

    Bu bağlamda, kapitalist üretim biçiminin üretici güçler – üretim ilişkileri sarmalında üretim araçlarına sahiplik ve sömürü sorununa odaklanmayan, zor ve rıza toplamından oluşan kapitalist devlet, meşruiyet, hukuk ve yönetici sınıf çözümlemesini dert etmeyen bir laiklik zemini, ayakları yere basmayan içeriğiyle kaybetmeye mahkûmdur, kaybederken de sömürünün derinleşmesine hizmet eder.

    Bu noktada, Türkiye’nin laisizmle imtihanı konusuna bir giriş yapılabilir.Tarihsel zincirin süreklilik ve kopuş ilişkisi içinde değerlendirilmesi, analize ferahlık sağlar. Bu bağlamda, 1923 yılının Osmanlı’dan siyaseten bir kopuş, iktisaden süreklilik sarmalında (ikincisi için 1930’ların beklenmesi gerekecektir) nitelendirilmesine yönelik bir çoğunluk görüşü vardır. Buna karşın, Cumhuriyet’in aydınlanma alanında yaptıklarının, Osmanlı’da Tanzimat’la birlikte atılan adımların bir devamı olduğu savının taraftarları da az değildir.

    Hemen söylemek gerekir ki, saltanatın ve hilafetin kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı, tekke ve zaviyelerin kapatılarak eğitimin tekleştirilmesi, harf devrimi, Medeni Kanun’un kabulü, kadının toplumsal ve siyasal yaşama katılımının desteklenmesi, laiklik ilkesinin Anayasal güvenceye kavuşturulması “koşulların olgunlaşmasıyla” veya “toplumsal taleple” açıklanamayacak bir sıçramayı temsil eder. Bu bağlamda sözü edilen koşullar, toplum ve Birinci Meclis’in sınıfsal yapısı birlikte değerlendirildiğinde, normal doğumun, Osmanlı’yı izleyen bir Anayasal Monarşiyi meydana getireceğini söylemek, tarihsel akışla uyumludur. Bir kez daha belirtelim ki, ortaya çıkan uyum değil, birikenden yararlanan ancak akışı bozan bir sıçramadır.

    Bu üst yapı devrimlerinin mülkiyet ilişkileri de dahil olmak üzere bir yeni kültüre dönüştürülmesi için, Köy Enstitüleri ve toprak reformu devreye sokulmak istendi. Ancak CHP içinde toprak, ticaret, finans kapital sınıf ve fraksiyonlarının temsilcileri “tehlikeyi” görmekte gecikmediler. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan iki kutuplu dünyada Amerika öncülüğündeki kapitalist kampa katılan Türkiye, komünizme karşı oluşturulan yeşil kuşak projesinin ileri karakolu konumuna sokuldu, IMF-DB-NATO üyesi oldu. Bu kez dincilik ve gericilik sıçramalarla ilerlerken, CHP bu alanda DP ile yarışa girişti. Sol aydınlanma çizgisini temsil eden simgelerin (gazeteci, şair, yazar, üniversite öğretim üyesi) ülkeden kovulduğu, hapse atıldığı dönemde, köy enstitüleri kapatıldı, toprak reformu toprak ağalarına hizmet eder biçime dönüştürüldü.

    Yazı içinde İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme ayrılan bölüm, Türkiye’deki laiklik sürecinin kronolojisine yönelmek kaygısını taşımıyor. Yazıldı, çünkü altı çizilen dönem, Türkiye’nin bugünü anlamayı kolaylaştıran izler taşımaktadır. 1960’lı yıllarda camiden çıkan MTTB üyelerinin İstanbul’a demir atmış Amerikan filosunu protesto edenlere saldırması ile bugünkü dinci – faşist yapının ideolojik özü aynıdır. Yaptıkları hizmetlerin karşılığında Menderes’in özel kaleminde örtülü ödenek parası bekleyen Necip Fazıl adına günümüzde Edebiyat Ödül törenleri düzenlenmesini anlamak için, dinci-faşist devletin temellerini yazdığı İdeolocya Örgüsü kitabına bakmak yeterlidir. Süreklilik ilişkisi buralarda arandığında anlamlı olmaktadır.

    Bu çerçevede, din olgusunun kamusal alandan özel alana çekilmesini sağlayan, insanın özgürleşmesi yolunda atılmış önemli bir adım olan aydınlanmanın geliştirilmesi, toplumsal dokuda üreyen ve bireysel gibi görünen gericileşme ve dincileşmenin, iktisadi ve siyasi yapıyı etkisi altına alması ile mücadele edilmesi zorunludur.

    Devlet kapitalizminin klientist devlet yapısından beslenirken “ortanca eşten” söz edenler, Medeni Kanun’un çoktan uygulamadan kalktığının farkındadırlar. Hukuken yasaklı olan tarikatlardan hangisinin hangi Bakanlığı egemenliği altına aldığının listeleri gazetelerde yayımlanmaktadır. Bilimsel şüphecilik/sorgulama temeli ortadan kalkan eğitim yapısında, kader ve itaat üzerine şekillendirilen çocuk kişiliği veri iken, dinci vakıflarda gece yarıları küçük bedenlere yönelen alçaklığın münferit olamayacağı görgül örneklerle desteklenme ihtiyacı duymaz, kuram bu alanda açıklayıcıdır. Zaman, kavramları liberal, klasik, ana akım tutsaklığından kurtarıp ayaklarını yere bastırmak zamanıdır. Doğru tanımlandıklarında, kavramlar, mücadelenin yönünü de göstermektedirler.

  • Cumhurbaşkanı’na Hakaret Suçlarına Dair Bir İrdeleme…

    Hasan Basri Akgiray, 1950’li yılların başında, Kargı Hakimliği’nden Ürgüp Hakimliği’ne atanır. İlk baktığı davalardan biri, bir Ürgüp köylüsünün, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a hakaret iddiasına dayanmaktadır. Dava süresince Adalet Bakanlığı’ndan çeşitli telefonlar alan Akgiray, yargılamanın sonunda sanığın beraatine karar verir. Karar, Yargıtay tarafından onaylanır. Bu karar, onun Ürgüp’e gelişinin sekizinci ayında sürgün edilmesine neden olacaktır.[foot]Hasan Basri Akgiray, Gereği
    Düşünüldü, Kaynak Yay, 2003[/foot]

    Yıl 2015. Mevlana’nın ölüm yıldönümü törenlerine katılmak üzere Konya’ya gelen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Konya Garı’nda bir konuşma yapar. Cumhurbaşkanını dinlemeye gelenler arasında bulunan 1958 doğumlu Mustafa Şahin adlı vatandaş, yanındakilere torununun okulda başına gelen bir hırsızlık olayını anlatırken Cumhurbaşkanı’nın korumalarının girişimiyle karakola götürülmüş ve ilgili nöbetçi savcı tarafından ifadesinin alınarak serbest bırakılması talimatı verilmiştir. Savcı, uyarı(!) üzerine şüpheliyi tutuklanmak üzere mahkemeye sevk etse de, Sulh Ceza Yargıcı şahsı tutuklamaz. Bu olayın üzerine Savcı, Konya’dan Zonguldak’a “görevlendirilir’’. Bu olaydan kısa bir süre sonra yine Konya’da bu kez, 16 yaşındaki bir çocuk yine Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği iddiasıyla tutuklanır. Muhtemelen savcının sürgün edilmesi hakimi etkilemiştir.

    İki örnekte de görüldüğü gibi, ülkemizde ifade özgürlüğü, suçun konusu cumhurbaşkanları olduğunda aradan 60 yıl geçse de istikrarlı bir şekilde yargı bağımsızlığı ile çakışmaktadır. Türkiye’de bu suç yargı açısından bir ‘ifade özgürlüğü cumhurbaşkanının saygınlığı’ arasındaki orantılılık testi olduğu kadar, “yargı bağımsızlığı testi” niteliğindedir.

    Cumhurbaşkanına hakaret suçu, diğer kişilere ve kamu görevlilerine hakaret suçlarını [foot]Sahir Erman, Hakaret ve Sövme Suçları, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Yay,1989, s. 80 vd.[/foot]Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 125. maddesinde farklı bir başlıkta, Kanun’un 299. maddesinde düzenlenmiştir. Yaptırımı, 1 ila 4 yıl arası hapistir. Suçun alenen işlenmesi artırım nedenidir. Bu suçla cumhurbaşkanlığının fonksiyonları değil, Cumhurbaşkanı’nın şeref varlığı korunmaktadır. Genel hakaret ve sövme suçlarında olduğu gibi, Cumhurbaşkanına hakaret ve sövme suçunun oluşması için de; onun sosyal değeri konusunda kendisinin veya toplumun sahip olduğu düşünce ve duyguları sarsıcı fiil veya sıfatlar isnat veya izafe edilmelidir. Ne tür hareketlerin şeref ve itibarı ihlal edici olduğu, toplumda hakim olan ortalama düşünüş ve anlayışa göre belirlenmelidir, bunu tayinde ölçü bireyin özel duyarlılığı değildir, bu itibarla basit bir saygısızlık hakaret ve sövme olarak nitelendirilemez.2 Ülkemizde bu suç için dava açılması, Adalet Bakanı’nın iznine tabidir.

    Cumhurbaşkanına hakaret fiili, başka ülkelerde de suç olarak yasalarda yaptırıma bağlanmıştır. Özellikle Almanya ve İtalya gibi AB ülkelerinde de bu suç için öngörülen yaptırım 3 aydan 5 yıla kadar hapis cezasıdır. Ancak, Alman Ceza Kanunu’nun 90. maddesinde bu suçun oluşması için TCK’dan farklı olarak, alenen veya bir toplantıda ya da yayın yoluyla işlenmesi, ağır şekilde aşağılama içermesi şarttır. Ayrıca, suçun kovuşturulması ve soruşturulması Cumhurbaşkanının onayına tabidir. Bu nedenle olsa gerek, kamuoyu baskısının etkili olduğu Almanya gibi Avrupa ülkelerinde cumhurbaşkanına hakaret suçundan dolayı hapis cezası ile cezalandırılana pek rastlanmaz. Fransa’da da cumhurbaşkanına hakaret suçunun neredeyse uygulaması kalmamıştır. General De Gaulle’ün cumhurbaşkanlığı zamanında birçok dava açılmıştır. Ancak G. Pompidou’nun cumhurbaşkanlığı zamanında bu nedenle sadece bir dava açılmış, 1974 yılı ile 2007 yılları arasında Giscard d’Estaing, F. Mitterand ve J. Chirac’ın cumhurbaşkanlıkları sırasında ise hiçbir dava açılmamıştır.[foot]V. EON v. FRANSA KARARI[/foot]

    Yalnızca 8.500 karakterle sınırlı bir yazıda konunun tüm hukuksal yönlerini irdelemek olanak dışı olduğundan, burada özellikle başvuru kaynağı olan İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kararlarına vurgu yapmakla yetineceğim.

    İfade özgürlüğü, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS) 10. maddesinde “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.

    Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.’’ şeklinde formüle edilmiştir.

    İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne göre; ifade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her kişinin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. İHAS’ın 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü, yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir; çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın “demokratik bir toplum” olamaz. 10. maddede benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de bu, dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir.[foot]İHAM, Handyside/Birleşik Krallığa karşı ve Pakdemirli/TR kararları.[/foot]

    Lingens kararında mahkeme; siyasi liderler hakkında öne sürülen düşüncelerin aktarılması olgusunun, kamuoyunun şekillenmesini sağlayan en önemli araçlardan biri olduğu, demokratik bir toplumun temel niteliği olan siyasi tartışmanın Sözleşme tarafından korunan hakların başında geldiğini belirtilerek politikacılar için kabul edilebilir eleştirinin diğer bireylere göre daha geniş olması gerektiği ve özel kişilerden farklı olarak politikacıların her söz ve davranışını bilerek ve isteyerek basının ve kamuoyunun görüş ve eleştirisine açtığı tespitlerini yapmıştır.

    Kişilerin şeref ve haysiyetlerinin korunmasından politikacılar da yararlanabilecektir. Ancak bu gibi durumlarda korumanın zorunlu olup olmadığına, siyasi konuların açıkça tartışılması ihtiyacı ile ortaya çıkan zarar arasında bir denge kurulmasına çalışılarak karar verilmelidir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, hükümet hakkındaki eleştirinin caiz olan sınırları, özel kişilere hatta bir politikacıya nazaran daha geniştir.[foot]Lingens/Avusturya kararı başvuru no:9815/82, karar tarihi:08.07.1986, http://ihami.anadolu.edu.tr/ aihmgoster.asp?id=112, http://www.turkhukuksitesi.com makale_713.htm, Can Canpolat.[/foot]

    Colombani/Fransa kararında İHAM, devlet başkanının hakaret suçu mağduru olması durumunda ayrıcalıklı korumadan yararlanamayacağına hükmetmiştir. Colombani davasına konu olayda; “başvurucu Fas Kralı’na hakaret ettiği için 1881 tarihli Basın Özgürlüğü Yasası’nın 36. maddesi uyarınca cezalandırılmıştır. Yasa’nın 36. maddesi devlet başkanlarını görevleri ve konumları nedeniyle korumaktadır. AİHM, yabancı devlet başkanlarının böyle bir ayrıcalığa sahip olmasının modern uygulama siyasi kavramlarla bağdaştırılamayacağına karar vermiştir. Mahkeme’ye göre, bir devletin başka devletlerle dostça ilişkiler sürdürme konusundaki çıkarı ne olursa olsun böyle bir ayrıcalık ulaşılmak istenen amaç için zorunluluk niteliğini taşımaz. Yabancı bir devlet başkanı hakarete uğradığını iddia ediyorsa, herkes için olağan başvuru yollarını kullanabilir ama bunun için ayrıcalıklı korumadan yararlanamaz (Colombani/Fransa, no. 51279/99, 25.6.2002, para. 68-69). Fransa hükümeti, AİHM kararı üzerine ilgili hükmü ilga etmiştir.” [foot]http://bianet.org/biamag/ifade ozgurlgu/167994-tck-299-olmayan hukmun-gazabi-mi, Kerem Altıparmak, Yaman Akdeniz.[/foot]

    İHAM, Pakdemirli/Türkiye kararında da; “…bir kişi hakaret davasında salt devlet başkanı olduğu için diğer vatandaşlardan daha fazla koruma göremez.”[foot]Pakdemirli/Türkiye, no. 35839/97, 22.2.2005[/foot] diyerek, cumhurbaşkanlarına özel ayrıcalık sağlanmasını hukuka uygun bulmadığını belirtmiştir. İHAM, ifade özgürlüğü karşısında devlet başkanının ayrıcalıklı statüsü kabul göremez saptamasını Türkiye aleyhine yapılan bir başka başvuruda da tekrarlamıştır.[foot]Artun ve Güvener/Türkiye.[/foot]

    İHAM, Mondragon/İspanya kararında; devlet başkanı gibi bazı kişilere karşı işlenen hakaret fiillerinde mağdura daha fazla koruma sağlanmasının Sözleşme’nin ruhuna aykırı olduğunu belirtmiştir (Otegi Mondragon). Bu davada İHAM, İspanya Kralı’nın diğer insanlardan ayrıcalıklı bir hakaret hükmüyle korunmasının meşru olup olmadığını tartışmış, Kral’ın da ayrıcalıklı bir korumadan yararlanamayacağına karar vermiştir.

    İHAM’ın Eon/Fransa kararında; “Hükümete göre müdahale kamu düzenini koruma amacı gütmekteydi. Mahkeme ise, özellikle ulusal mahkemeler tarafından kabul edilen gerekçeler ışığında, müdahalenin amacının “başkalarının şöhretini (…) korumak” olduğu kanaatindedir.’’ şeklinde yorum getirmesinden, cumhurbaşkanına hakaret suçunun ceza yasalarında özel olarak düzenlenmesine bir eleştiri olduğu yorumlanabilir. Zira; İHAM’a göre, cumhurbaşkanına hakaret suçunun düzenlenme amacı kamu düzeni değil, başkalarının şöhretinin korunmasıdır. O zaman bu suç, diğer fertlerin ve diğer kamu görevlilerinin şöhretlerinin korunduğu yasa metinleri içinde yer almalı, cumhurbaşkanına hakaret suçlarında yaptırım diğer kamu görevlilerine hakaret suçlarında uygulanandan
    daha fazla olmamalıdır.

    Yukarıda irdelenen kararlar incelendiğinde İHAM, devlet başkanlarına karşı işlenen hakaret suçlarının yaptırıma bağlanmasını değil, devlet başkanlarına hakaret suçlarında ceza yaptırımının diğer bireylerin mağduru olduğu hakaret suçlarından daha ağır olmasını İHAS’ın 10. maddesine aykırı bulmaktadır. Dolayısıyla yapılacak olan; Fransa’nın Colombani kararından sonra yaptığı gibi, mevzuatı değiştirip, cumhurbaşkanına hakareti düzenleyen TCK’nın 299. maddesini yürürlükten kaldırmak olmalıdır. Bu düzenleme ile Cumhurbaşkanına hakaret suç olmaktan çıkmayacak, ama yaptırımı 1 yıldan 4 yıla kadar hapis olmaktan çıkıp, TCK 124/3-a maddesi uyarınca 1 yıldan 2 yıla kadar hapis veya adli para cezasına dönüşecektir. Böyle bir düzenleme sonrası cumhurbaşkanına hakaret suçlarında CMK’nın 100. maddesinin son fıkrası uyarınca tutuklama kararı verilmesi mümkün olmayacaktır. (CMK m.100/4: (Değişik: 2/7/2012-6352/96 md.) Sadece adlî para cezasını gerektiren veya hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez.) Ancak; genel anlamda hakaret suçları ve özelde kamu görevlilerine ve doğal olarak cumhurbaşkanına hakaret suçlarında da hapis cezasının, kişilerin onur ve saygınlığının korunması meşru amacıyla demokratik bir toplumda orantılı olmadığı kanısındayım. İHAM’ın Pakdemirli/Türkiye kararında da ifade edildiği gibi, (ki Pakdemirli kararında yalnızca tazminata hükmedilmişti) yaptırımın fazlalığı durumunda bireyler, siyasi kişilikleri eleştirmekten de çekinecek, bu durum ifade hakkını ciddi anlamda sınırlandıracaktır. Bu nedenle, hakaret suçlarında yaptırım, Fransız Ceza Yasası’nda olduğu gibi, suçun tekerrürü halinde adli para cezası olarak belirlenmelidir.

    Nihayet Colombani kararından sonra Fransa’da, eylemin suç olmaktan çıkartılması da gündeme getirilmiştir. Fiilin suç olmaktan çıkarılması amacıyla senatörler ve milletvekilleri tarafından birçok kanun teklifi yapılmış (bunlar arasında özellikle bk. Senatör Mélenchon tarafından Kasım 2008 tarihinde yapılan teklif veya Ulusal Meclis Başkanlığı’na 20 Mayıs 2010 tarihinde birçok milletvekilinin imzasıyla sunulan teklif) ve bunlardan sonuncusu Senato Başkanlığı’na 20 Mart 2012 tarihinde sunulmuştur. Teklifinin gerekçesinde teklif sahibi (Bay Masson) şunlara yer vermiştir: “her vatandaşın iftira ve sövme fiillerinin işlenmesi durumunda genel hükümlere başvurarak haklarını arayabilecekleri dikkate alındığında, Cumhurbaşkanına hakaret suçunun varlık nedeni bulunmamaktadır. Üstelik hakaret suçunun kapsamı o kadar genişletilmiştir ki, kapsamına basit bir siyasi yergi veya biraz sert bir eleştiri de girebilmektedir. Bu gerekçelerle demokratik devletlerin neredeyse tamamı ceza kanunlarından devlet başkanına hakaret suçunu çıkarmışlardır. Örneğin Lüksemburg 2002 yılında “Büyük Dük’e karşı yapılan kötü ithamları” suç olmaktan çıkarmış ve genel hükümler kapsamına dahil etmiştir” (Eon/FR).

  • Anayasa Mahkemesi: Dertlere Derman Mı?

    Bir yandan Ergenekon, Balyoz, Şike davaları gibi Türkiye’nin şekillendirilmesinde kullanılan davalarda verilen ihlal kararları, diğer yandan Fethullah Gülen cemaatine karşı AKP’nin en temel hamlelerinden dershanelerin kapatılmasını öngören yasanın iptal kararı ve bunların ardından gelen Can Dündar ve Erdem Gül hakkında verilen ihlal kararı ile Türkiye bir kez daha umudunu devlet mekanizması içindeki dengelerden çıkarma telaşına düştü. AKP ve onun öncülüğünü yaptığı rejim projesine karşı siyasi bir odağın ortaya çıkmaması karşısında seçimlerden, askerden sonra sırayı Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) alıp almadığı tartışılıyor.

    Gündemdeki davalarda verilen kararlar AYM’nin devlet içerisinde bir “denge unsuru” olarak öne çıktığı önermelerini beraberinde getirirken AYM’den “her derde deva bir ilaç çıkması mümkün mü?” sorusuna gerçek bir cevap verilmesi gerekiyor.

    Devlet içerisinde çelişkiler mümkün müdür?

    Toplumsal yaşamın temelinde iktisadi etkinlikler yatar. Bu iktisadi etkinliklerin ortaya çıkardığı üretim biçimleri ve üretim ilişkileri aynı zamanda toplumsal ilişkileri de ortaya çıkarır. Bu toplumsal ilişkilerin bir yönü de devlettir. Bu bağlamda devletin üretim biçimleri ve ilişkilerinden bağımsız olamayacağı tartışmasızdır. Bir başka açıdan ifade edecek olursak devlet, toplum içerisinde gelişmiş bulunan işbölümünün, sınıfların ve sınıf mücadelelerinin bir ürünüdür.

    Öncekiler bir yana, kapitalist devlet, ortaya çıkışıyla birlikte sınıfların uzlaştırıldığı bir mekanizma olarak da var olmuştur. Burjuvazi, aristokrasiyle mücadelesinde devrimciliğinden vazgeçerek bir “toplumsal uzlaşı” arayışına girerek kurduğu devletini, daha sonra bu kez işçi sınıfıyla mücadelesinde “toplumsal uzlaşı” olarak pazarlamaya çalışmıştır.

    Burada temel olarak not edilmesi gereken, kapitalist devletin burjuvazinin egemenliğini sürdürmeye yarayan bir araç olduğunu akıldan çıkartmamak gerektiğidir. Bu akıldan çıkartılmadığı sürece; devlet organlarından bir tanesinin “hareket alanının” sınırlarının çok da geniş olmadığı unutulmayacaktır.

    Bu, elbette, tartışmaların gerçek olmadığı ya da burjuvazinin veya onun araçları içerisindeki bu tür çelişkilerin birer kriz yaratmayacağı ya da var olan bir krizi derinleştirmeyeceği anlamına gelmez. Ancak, kalıcı değişim ve dönüşümlerin kaynağının devlet organları olamayacağını kesin olarak söylemek gerekir.

    Bu bağlamda, belirli bir dönemde, devlet organlarının kendi tanımlı alanları içerisinde bir tür dengeye kavuşmak için birbirlerini zorlamaları alan açıcı olsa da; sonuç alıcı olmayacaktır. Hukuka ilişkin sorunlar da geçici bir takım rahatlamalar sağlasa da son tahlilde kalıcı ya da yaygın sonuçlar doğurmazlar.

    Bir liberal masal: Anayasacılık

    Yukarıda da ifade edildiği üzere burjuvazi önce devrimin bir sonu olduğunu kabul edip, aristokrasinin iktidarını sınırlandırırken ardından da kendi çıkarlarını ortak çıkarlar olarak gösterip, sınıf mücadelesinde bir “uzlaşı” ile hareket etmenin uygunluğuna ikna olup ve böyle yürümeye devam etmektedir.

    Bu “uzlaşılar” ilk zamanlarında da bugün de esas olarak liberalizmden türemiştir. Aristokrasinin iktidarı sınırlanırken söylenen tezler daha sonra kapitalizmin gelişen ihtiyaçlarına da karşılık gelebilmiştir. En özet haliyle, günümüzde, hukukun burjuvazinin rekabette aşırı uçlara savrulmasını engellemek üzere piyasayı “düzenleyici ve denetleyici” bir işlev üstlenmesi öngörülmektedir.

    Burada devreye, anayasalcılık girmektedir. Hukuk toplumdaki üretim ilişkilerinden türeyen bir kurum olarak bir ihtiyaca cevap vermek zorunda olduğuna göre “etkin yönetim” gereklerinin kontrolden çıkmaması için daha önce aristokrasiyi sınırlandıran metinler devamında “devlet” üzerinde sınırlayıcı kılınmak istenmiştir.

    Devleti sınıfsal yapısından koparmak için büyük uğraşlar veren liberalizm bu noktada aynı zamanda bir “günah keçisi” olarak sorunların kaynağını toplumsal üretimdeki çelişkiler yerine “devlet”e yıkmanın kolaylığı çabuk görülmüştür. Böylelikle hem bir “özgürlük masalı” uydurulabilmekte hem de siyasal iktidarın yükü burjuva-
    zinin omuzlarından alınmaktadır.

    Kapitalizmin doğasında bulunan “kaos”un bir “düzen”e dönüştürülmesi içinse zaman zaman devlet organlarının bir kısmının “sağduyulu” tavırlar göstermesini gerektirmektedir. Bu bir gün için “kardeş kavgasını bitiren” bir askeri müdahale olabileceği gibi bir başka gün için “bir gazetecinin serbest bırakılması” şeklinde ortaya çıkan bir mahkeme kararı olabilir. Anayasalcılık ise tüm bu yöntemler içinden “zor”un son tercih olmasını sağlamaya yönelik olarak devrededir.

    Çoğunluk yönetiminin her zaman iyi sonuçlar çıkarmadığı görüldüğünde, kapitalist devletin “çoğulcu” olmasının yolu yine böyle “sağduyulu” davranan unsurlarda aranmalıdır. Burada kapitalizmin kırk yıllık yönelimi olan “etkin yönetim” ihtiyacı ile bir çelişki bulunmamakta olup etkinlikle “tehlikeli riskler” arasındaki çizgiye dair bir düzeltme ihtiyacı vardır denilebilir.

    anayasa mahkemesi
    anayasa mahkemesi

    Anayasa Mahkemeleri nasıl ortaya çıkmıştır?

    Anayasa Mahkemelerinin tarihine bakıldığında bu çerçeve daha da belirgin bir hal almaktadır. Dünyadaki ilk örneği ABD Yüksek Mahkemesi’nin 1803’te verdiği bir kararla ortaya çıkan “Anayasa Mahkemeleri” Avrupa’da, Nazi yönetiminin ardından Almanya’da 1951’de, Benito Mussolini’nin ardından İtalya’da 1956’da, 2. Dünya Savaşı’nın ardından Fransa’da 1958’de, Demokrat Parti iktidarının ardından Türkiye’de 1961’de, Albaylar Cuntası’nın ardından Yunanistan’da 1975’te, Francisco Franco’nun ardından İspanya’da 1978’de, Karanfil Devrimi’nin ardından sağın iktidara gelmesiyle Portekiz’de 1982’de ve sosyalizmin çözülüşünün ardından eski sosyalist ülkelerde ise 1990’larda kurulmuştur.

    Bu mahkemelerin kurulmasına giden süreçteki siyasi arka plan incelendiğinde yukarıda çizilen çerçeveyle uyum açıkça ortadadır. Uçlara savrulmalara karşı Anayasa metinlerinin korunması amacıyla kuruldukları açıktır. Bu haliyle Anayasa Mahkemelerinin esas rolünün de “düzenin korunması” olduğu ifade edilebilir.

    Kararlarıyla “konuşan” Anayasa Mahkemesi

    Türkiye’de de AYM’nin bu çerçevede işlediği açıktır. Son dönemde kamuoyunda çok tartışılan çeşitli davalarda verdiği kararlar da bu çerçevede değerlendirilebilir.

    AKP’nin kapatılması davasında, dönemin AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın, AKP’nin laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olup olmadığına ilişkin herhangi bir karar verilmeden tüm üyelerin oylarını aynı anda isteyerek “garip” bir yöntem izlemesi. AKP’nin laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olmakla birlikte kapatılmayıp hazine yardımının yarı oranında kesilmesine hükmedilmesi ile de AYM Türkiye siyasetine “balans ayarı” yapmıştır.

    AYM, çok tartışılan “dershaneler” kararında, dershanelerin yerine “ortaöğretime veya yükseköğretime giriş sınavlarına hazırlık” için alternatif imkânlar sağlanmadan dershanelerin kapatılarak eğitim sisteminden çıkarılması, eğitim ve öğrenim hakkına yönelik ölçüsüz bir sınırlama olduğunu kabul etmiştir. AYM bu kez toplumsal bir tartışmada “yumuşama” imkanının kullanılması için bir fırsat yaratmayı tercih etmiştir.

    AYM, bir dönem Türkiye’yi şekillendirmek için kullanılan ve askeri darbe planlarının yapıldığı iddiasıyla hükme bağlanan Balyoz Davası’na ilişkin kararında, dijital delillere ilişkin itirazların değerlendirilmemesini ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök gibi tanıkların dinlenmemesini yeniden yargılama nedeni sayarak işlevini yerine getirmiş bu davanın gündemden düşürülmesinin yolunu açmıştır.

    AYM, Can Dündar ve Erdem Gül hakkındaki çok tartışılan kararında ise, tutuklama gerekçelerinde, yayımlanan haberler dışında herhangi bir somut olgu ortaya konulmadan ve tutuklamanın gerekliliğine ilişkin gerekçeler belirtilmeden başvurucuların tutuk-
    lanmış olmasının ifade ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı bir etki doğurabileceği gerekçesiyle yine “düzeltici” bir görev üstlenmiştir.

    Öte yandan, sokağa çıkma yasaklarına ilişkin tedbir istemli başvurularda ise AYM’nin başvurucuların taleplerini delillendirmediği, idareye başvuru yapılmadığı, idarenin kendisine başvuru yapılması halinde gerekli tedbirleri alacağı yönündeki soyut cevapları kararlarına gerekçe yapılarak talepler reddedilirken AYM açısından gündemin hak ihlalleri olmadığı da görülmüş oluyordu.

    Sonuç yerine: “Başkanlık anayasası” tartışmalarına girerken umut nerede?

    Görüldüğü üzere, AYM kararlarında “düzenleyici ve denetleyici” bir işlevin ötesinde gerçek bir müdahalenin söz konusu olmadığı açıktır. “Devlet”in sıkıştığı anlarda bir çıkış yolu açmanın ötesinde hukuksal veya siyasal bir “ayrıklığın” olmadığı görülüyor. Bu bağlamda, AYM’den “her derde deva bir ilaç çıkması mümkün mü” sorusunun cevabı da ortaya konmuş oluyor.

    AYM, AKP’nin bir türlü çözemediği “rejim yerleştirme” sorununda da kriz başlıklarına geçici çözümler üretmektedir. Bunun ötesinde, tartışmalar ne kadar sert olursa olsun “hukuk” arayışının yanıtını başka yerlerde aramak daha hayırlısıdır.