Günümüzde yaşanan kriz, hangi kavramsal çerçeveden ele alınırsa alınsın, nereden bakılırsa bakılsın yapısaldır. Bir krizin yapısal nitelik kazanması, kapitalist sistemin belirli bir birikim aşamasında mevcut araçlar ve imkânlarla kendi içsel çelişkilerini aşamaz hâle gelmesi anlamına gelir. Diğer yandan yapısal krizler aşılmaz değildir, bu tür krizler, yeni mekanizmalar keşfedilebildiği ölçüde ertelenebilir. Nitekim Fordist uzlaşının ve buna bağlı Fordist Düzenleme Tarzının 1970’lerde patlak veren yapısal krizi, “sermaye kaçışı mekanizması”, “finansallaşma”, “Altın standardının terk edilmesi” ve “emeğin anayasal düzenekten dışlanması” gibi araçları içeren ciddi dönüşümlerle ertelenebilmiştir. Kapitalist sistemde çelişkiler ertelenebilir, ancak aşılamaz. Ertelemeyle sonuçlanan her çözüm bir sonraki (daha büyük ölçekli krizin) taşlarını örer.
Bugün, küreselleşme süreci olarak adlandırılan pratikler, işleyişleriyle, merkez kapitalist ülkelere dünyanın geri kalanından düzenli olarak değer aktarma işlevlerini artırarak sürdürme kapasitelerini yitirmişlerdir. Bununla bağlantılı olarak, geldiğimiz noktada, sermaye birikiminin küresel merkezinin değişmesi, Avrupa ve Amerika olarak adlandırılan alanın dışına çıkması gibi sonuçlar ciddi birer olasılık hâline gelmiştir.
Yapısal krizler aşılabilir olsa da bugün için bu krizin ertelenmesini sağlayacak araçların keşfedilebileceğine dair inancı besleyebilecek herhangi bir ipucuna sahip değiliz. Başka bir şekilde söylersek “mevcut koşullar altında ve görünürde kâr oranlarındaki düşüş eğilimini tersine çevirmeye yarayabilecek en ufak çare bulunmamaktadır.”
Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 43. sayısında okuyabilirsiniz.
