Öz ile görüngüleri arasındaki gerilim, düşünce ve felsefe dünyasını uzunca bir süredir meşgul etmektedir. Sorun önemsiz değildir kuşkusuz. Öncelikle ontolojik olarak oldukça anlamlıdır. Ontoloji, varoluşa yönelik kadim ve bitmeyen merak ve araştırma, varoluşun gösterenlerini ve anlamını keşfetmek için çok uğraşmıştır, uğraşmaya devam etmektedir. Varoluşun gerilimleri ve dinamikleri kuşkusuz kendilerini önce görüngüler dünyasında göstermektedir; fenomenler çeşitlilik arz etmekte, bir tür karnaval, bir tür şenlikvari geçit töreni düzenlemektedirler. Ontolojinin tüm bu varoluşsal kakafoniden sıyrılıp basit, yalın, saltık varoluşa ulaşabilmesi için zahmetli bir yol kat etmesi gerekmektedir. Ancak kuşkusuz bu yol bubi tuzaklarıyla doludur. Varlık yokluğun referansıyla tanımlanır, neyin var olduğuna cevap verebilmek ancak hiçliğin ve yokluğun tanımlanmasıyla olanaklı olabilecektir. Oysa varlığın geçit töreni içindeki varoluşsal gürültü ve kirlilik sanki her şey varmış gibi, bolca çeşitlilikmiş gibi göründüğü, böyle algılandığı için varlığı tanımlamak da, en azından tek bir boyutla tanımlamak da zordur, görünüşte kolay gibi görünse de. Hatta gerici filozof Heidegger’den bu yana varlığın zamansal ve uzamsal boyutlarından bile tam olarak emin olamadığımızı anlamaktayız.
Yokluk ve hiçlik referansı ile tanımlamak ise hiç kolay değildir, bu arayışın kendisi bir tür ex nihiloya götürecektir. 20. yüzyıl felsefesinin gerici fenomenolojisi ve ontolojisi yokluğu arayarak yokluk ve hiçlik mesajına dönüşmüştür. Onun elinde varoluş kaygılı, korkutucu ve melankolik ve içeriği olmayan anlamsız bir sürece dönüşür. Oysa varoluşun kendisi hiçlik, yokluk tarafından belirlenmez. Varoluş sürekli devinim anlamına gelmektedir. Bu nedenle devinimi gerçekleştiren ona yol açan temel varoluşsal dinamiklerin analizi için varoluşun çeşitliliği türünden yoz bakış açılarını, “değişmeyen tek şey değişimdir” türünden zırvalıkları aşmak zorundayız. Dahası içeriksiz ontolojiyi, varoluşun tanımlanmasından öte belirleyenlerinin teşhisine yönelik bir epistemolojiyle birleştirmek zorundayız.
Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 43. sayısında okuyabilirsiniz.
