Blog

  • Mücadeleye devam (1.9.2020)

    Bugün 2020-2021 dönemi adli yılına başlıyoruz.

    Bu adli yıl başlangıcının uzun zamandır gördüklerimizden farkı yok diyebiliriz. Yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılmış olması, adli yıl açılışının Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde yapılması, hâkim ve savcıların çoğunun yürütme erkinin merkezinde yapılan bu açılışa gitmesi… yeni adli yılın açılışında da göreceğimiz tablodur.

    Bunun yanında bu adli yıl başlangıcını öncekilerden ayıran iki önemli husus var. Bunlar tabloyu daha da vahim hale getirmektedir.

    Birincisi, avukatların ve onların meslek örgütleri olan baroların görüşü bile alınmadan, jet hızıyla kanunlaştırılan çoklu baro sistemi ve Türkiye Barolar Birliği delegasyonun yapısına yapılan müdahaledir. Bu kanun değişikliği iktidar açısından avukatlık mesleğinin, avukatların örgütlü gücü olan baroların ve bir bütün olarak savunmanın etkisizleştirilmesi ve tasfiyesi için önemli bir adımdır. İktidar cephesi yeni baroları kurma konusunda zorluklar yaşasa da, bu müdahalelere karşı güçlü bir karşı duruş sergilenmedikçe, bunları hızlıca aşabilecek ve avukatlık mesleğine müdahalelerini daha da arttıracaktır.

    İkincisi ise, ülkemizde adil yargılanma talebi ile bir avukatın ölüm orucuna başlaması ve sonrasında hayatını kaybetmesidir. Av. Ebru Timtik, yargılanması sürecinde yapılan usulsüzlükler nedeniyle adil bir yargılanma talep etmiş, bunun için başlattığı ölüm orucu neticesinde hayatını kaybetmiştir.

    Aynı taleplerle Av. Aytaç Ünsal ise, adil yargılanma talebini duyurmak için ölüm orucuna devam etmektedir.

    Bizler iktidarın bu baskı ve müdahalelerine rağmen asla umutsuz değiliz. Ülkemizin hukukçu birikimine, onun mücadele geleneğine olan güvenimiz bize umut olmaya devam etmektedir.

    İnanıyoruz ki bu müdahaleler, adaletten ve bağımsız yargıdan yana olan tüm hukukçuların birlikte, iktidarın hukuka ve hukukçulara çizdiği sınırların dışında yürütecekleri bir mücadele ile aşılabilir.

    Her dönemde olduğu gibi bu yeni dönemde de, ilerici, yurtsever, eşitlik ve özgürlükten yana olan tüm hukukçuları, adaletten ve eşitlikten yana bir cumhuriyet için birlikte mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

  • “Faili Meçhul” Siyasi Cinayetler ve Türkiye Gerçeği

    Vurulmuşum
    Düşüm, gecelerden kara
    Bir hayra yoranım çıkmaz
    Canım alırlar ecelsiz
    Sığdıramam kitaplara
    Şifre buyurmuş bir paşa
    Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

    Ahmed Arif   “Otuzüç Kurşun

     

    Ahmed Arif’in dizelerinde bir siyasi cinayeti olağanüstü bir anlatımla ortaya koyması gibi, sinema sanatı ile de bazen yazı ile tam olarak anlatamadığımız tarihi dönemleri anlatma şansına sahip olabiliyoruz. Bu dönemleri iyi anlattığını düşündüğüm üç filmden kısaca bahsetmek istiyorum. Bunlardan ilki, bu yıl gösterime giren yönetmenliğini Fernando Meirelles’in yaptığı İKİ PAPA filmi.

    Film, Papalık unvanının sahibi son iki kişiyi, 16. Benedict ile Francis’i merkeze alıyor. Papa Benedict son derece muhafazakar, katı tutumu ile tüm değişikliklere, yeniliklere karşı çıkan bir din adamı. Francis ise, Papa Benedict’in karşısında, onun zıttı karakterde, yeniliğe açık, yoksullara ve ezilenlere hoşgörü ile bakan insancıl bir din adamı görünümündedir. Ancak filmin sonuna doğru gelindiğinde Francis’in Arjantin’de askeri cunta döneminde cunta ile işbirliği içinde olduğunu öğreniyoruz. Papa Francis’in din adamı olarak görev yaptığı dönemde Arjantin, işkencenin, yargısız infazların, faili meçhul cinayetlerin, gözaltında kayıpların sıkça yaşandığı bir ülkedir. Papa Francis’in yakın çalışma arkadaşlarının da içerisinde olduğu bir grup muhalif insanın askerler tarafından uçaktan denize atıldığı görüntüler hafızamıza kazınmıştır. Görüntülerde çocuklarından haber alamayan annelerin feryatları ile baş başa kalırız. Anneler, “kızlarımızı, oğullarımızı bize geri verin” şeklinde slogan atarlar. “Plaza de Mayo Anneleri” olarak isimlendirilen annelerin isyanları Arjantin’den dünyanın dört bir yanına hızlı bir şekilde yayılır.

    İkinci film Costa Gavras’ın Missing / Kayıp filmi. Şili’de 11 Eylül 1973 günü Allende hükümetini devirerek iktidara gelen Pinochet diktatörlüğü dönemini anlatmaktadır. Bu dönemde binlerce faili meçhul cinayet ve gözaltında kayıp olayları yaşanmıştır. Gavras filmde, Amerikalı gazeteci ve film yapımcısı Charles Horman’ın askeri cunta tarafından öldürülmesiyle birlikte o dönem yaşanan faili meçhul cinayetleri ve kayıp olaylarını sade bir dille anlatmaktadır.

    Üçüncü film ise Türkiye’de çekilen yönetmenliğini Sedat Yılmaz’ın yaptığı Press filmidir. Gerçeğin peşindeki gazetecileri anlatan “PRESS” filmi, Gündem gazetesinin kuruluş günlerinde karşılaşılan zorlukları, gözaltındaki kayıpları, faili meçhul cinayetleri, işkenceleri, sansürü ve JİTEM tarafından yapılan infazları yalın ve etkileyici bir biçimde anlatmaktadır.

    Arjantin, Şili ve Türkiye’de yaşanan hak ihlallerini açık bir şekilde anlatan her üç film aslında hepimizin hikâyesini anlatmaktadır.

    “Faili meçhul cinayet” bir öldürme eyleminin kimin tarafından yapıldığının bilinmemesi durumudur.  Özellikle Türkiye’de yakın tarihinde işlenen faili meçhul cinayetlerde amaç, şekil ve süreklilik olduğu görülmektedir. Bu cinayetler siyasi amaçla yapıldığı için siyasal cinayet demek daha uygun olacaktır.

    Özellikle iç savaş dönemlerde “faili meçhul” siyasi cinayetlerde büyük bir artış yaşanmaktadır. Bu dönemlerde mahkemeler, yasalar, yargıçlar, kolluk kuvvetleri, düzenli birlikler siyasetin doğrudan eklentisi haline gelirler.

    Siyasi cinayetler insanlık tarihinde her zaman var olmuştur. Emperyalizmin güçlenmesi ile sistematik olarak kullanılan esaslı yönteme dönüşmüş, soğuk savaş dönemlerinde ve günümüzde ABD tarafından sıkça kullanılan ve bir merkezden yönetilen bir politika hâline gelmiştir. Zamanla büyük teknik olanaklar ve teknolojiler kullanılmaya başlanmıştır.

    ABD emperyalizmi özellikle Latin Amerika’da yerli işbirlikçiler ile birlikte büyük katliamlara girişmiştir. Brezilya’da Mao Branca (Beyaz El) adını kullanan idam mangaları, sol görüşlü muhalif kişileri kaçırarak işkence ile boğarak ya da ateşli silahlarla öldürüyordu. Brezilya’da 1990 yılında sadece Sao Polo kentinde 1000’e yakın çocuk Mao Branca örgütü tarafından kaçırılıp, öldürülmüştür. El Salvador’da “Atlacat Taburu” adını taşıyan, ABD ordusu tarafından eğitilen örgüt binlerce insanı acımasızca öldürmüştü. Arjantin’de “Antikomünist Birliği” adını taşıyan örgüt benzer uygulamalarla yine binlerce insanı yok etmiştir. Guatemala’da 40 yıl içinde ABD destekli yönetim ve örgütler tarafından; gözaltında kayıp, faili meçhul cinayet, sokak ortasında infazlarla 100.000’in üzerinde Guatemalalı öldürülmüştür. Benzer uygulamalar Latin Amerika ülkeleri Şili, Kolombiya, Uruguay’da da muhaliflere gözdağı amaçlı olarak etkili bir şekilde hâlen kullanılmaktadır.

    “Faili meçhul” siyasi cinayetler ve yargısız infazlar “Gayri Nizamı Harp” olarak isimlendirmiştir. Gayri Nizamı Harp ile özellikle komünizmle ve sol muhalefetle mücadele etmeyi kendisine birinci ilke edinen örgütlerin finans ve eğitim faaliyetleri ABD tarafından karşılanıyordu. ABD, Latin Amerika’da edindiği tecrübelerle Avrupa’da NATO’ya üye olan ülkelerde, yasadışı örgütlenmelere gitmiş, GLADYO benzeri örgütlenmeler ile siyasi cinayetlere ve yargısız infazlara başlamıştır.

    Özellikle sol hareketin güçlü olduğu, İtalya, Almanya, Hollanda, Fransa, İspanya ve Belçika’da ölüm mangaları, Latin Amerika’da olduğu gibi siyasi cinayetler ve gözaltında kayıpların içerisinde yer almıştır.

    Osmanlı döneminde siyasal cinayetler sık kullanılan bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. İktidar için “Kardeş katli “son derece kabul gören bir uygulama olarak bilinmektedir. “Kardeş katlinde” öldürülen şehzadelerin kanların akıtılmaması esastır. Bu nedenle boğarak öldürme yöntemi kullanılmıştır. Tahta çıkan padişahın, kendi kardeşlerini, şehzadeleri öldürmeleri son derece doğal görülmüştür. İktidar savaşında onlarca vezir, komutan bir gecede sorgusuz, sualsiz öldürülmüştür. Öldürülenlerin bugün bile kim tarafından, nerede ve niçin öldürüldükleri, nasıl ortadan kaldırıldıkları halen bilinememektedir.

    Osmanlı’nın son dönemlerinde, padişahtan iktidarın alınması ile İttihat ve Terakki, Teşkilatı Mahsusa eliyle muhaliflere yönelik acımasız yöntemler uygulanmıştır. İttihat ve Terakki Fırkası, siyasi cinayetler işlemek için Fedailer Cemiyetini kurmuş ve birçok cinayet bu örgüt tarafından işlenmiş ve muhalifler yok edilmiştir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte siyasi cinayet ve “faili meçhul” cinayetler değişik yöntemlerle aynen devam etmiştir. Bugün bile tam anlamıyla aydınlatılmamış olan TKP üyesi Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının Karadeniz’de katledilmeleri, Sabahattin Ali cinayeti, ilk siyasal “faili meçhul” cinayetler olarak önemini korumaktadır. Türk Edebiyatının en muhalif şairi ve yazarlarından biri kabul edilen Sabahattin Ali, sonradan MİT mensubu olduğu öğrenilen bir kişi tarafından öldürülmüştür.

    Yakın tarihimizde 12 Eylül öncesi ve sonrasında işlenen siyasi cinayetlerin büyük sayılara ulaştığını ve siyasal muhalefete karşı bir yöntem olarak uygulandığını ifade etmek gerekir. 1 Mayıs 1977 tarihinde İstanbul/Taksim Meydanında 1 Mayıs İşçi Bayramı için toplanan insanlarımızın üzerine ateş açılması sonucu 35 kişi öldürülmüş, yüzlercesi yaralanmıştır. 1 Mayıs 1977 katliamı, o tarihe kadar yapılmış en büyük “faili meçhul” cinayet kabul edilmektedir. Kemal Türkler’in katledilmesini de işçi sınıfı mücadelesini hedef alan önemli siyasi cinayetlerden biri olarak anmak gerekir. 

    Kendisi de bir siyasal cinayete (24 Mart 1978) kurban giden Savcısı Doğan Öz hazırladığı raporda;

    “Şiddet olayları, anarşik eylemler olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir. Amaç, demokrasi umudunu yok etmek; onun yerine faşist düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymaktır. Böylece ABD ve çokuluslu ortaklıklar, Ortadoğu sorununu büyük ölçüde çözmek amacını gütmektedirler. Bize göre bu sonuca ulaşmada CIA, kontrgerilla gibi gizli örgütlerin yönlendirmesi vardır. Bu örgütler, devlet aygıtını geniş ölçüde kendi amaçlarına uygun şekle dönüştürerek demokrasi düşmanı akımları iktidar yapmayı öngörmüşlerdir.” değerlendirmesinde bulunmuş ve kısa bir süre sonra raporunda belirttiği güçler tarafından öldürülmüştür.

    12 Eylül Askeri Darbesi ile birlikte, sokak ortasından, evinden, işyerinden gözaltına alınıp işkencehanelere götürülüp işkence ile öldürme veya gözaltında kayıp olayları sık şekilde başvurulan esaslı bir yöntem olarak karşımıza çıkmıştır. Bugün hâlen yüzlerce insanımızın akıbeti hakkında yeterince bir bilgiye sahip değiliz.

    12.4.1991 tarihinde 3713 sayılı Kanunla kabul edilen, Terörle Mücadele Kanunu ile “terör ile mücadele eden güvenlik kuvvetlerine” getirilen olağanüstü koruma zırhı ile hukuk dışı faaliyetlerde yer alan devlet görevlilerinin yasa dışı faaliyetlerine yasal kılıf getirilmiştir.  TMK’nın yürürlüğe girmesi ile birlikte, işkence olaylarında, yargısız infaz ve siyasi cinayetlerde olağanüstü büyük bir artış yaşanmıştır.

    1990 yılından başlayarak “faili meçhul” cinayetler gözaltında kayıplar, infazlar ve işkence uygulamalarının alabildiğine yaygınlaştığı, Türkiye tarihinin en karanlık ve acılı yıllarıdır. Savaş koşulları ile birlikte bütün temel hak ve özgürlükler askıya alınmıştır. Yaşam hakkı ihlalleri yaygınlaşmış, yargılı-yargısız infazlar, gözaltında kayıplar, “faili meçhul” siyasi cinayetler olanca hızı ile devam etmiştir. Özellikle Kürt illerinde binlerce “faili meçhul” siyasi cinayet işlenmiştir. İşlenen cinayetler sistematik olarak bir devlet politikası olarak olanca hızıyla devam etmiştir. 1990-1993 yılları arasında gerçekte ilan edilmemiş olmakla birlikte tam bir iç savaş koşulları uygulanmıştır. Bu dönemde yaşanan baskı, işkence, gözaltında kayıp, faili meçhul cinayetler adeta hayatın olağan bir parçası olarak kabul görmüştür.

    Muammer Aksoy (1 Şubat 1990), Çetin Emeç (7 Mart 1990), Bahriye Üçok (6 Ekim 1990) Turan Dursun (4 Eylül 1990), Vedat Aydın (3 Temmuz 1991) Musa Anter (20 Eylül 1992), Uğur Mumcu (24 Ocak 1993), Av. Metin Can – Dr Hasan Kaya 21 Şubat 1993), Ferhat Tepe (28 Temmuz 1993), Ahmet Taner Kışlalı (21 Ekim 1999)…

    Türkiye’de kayıtlara geçen kayıp olaylarına rakamsal olarak baktığımızda, 1926-1980 arasında; 6, 12 Eylül 1980 ile 1990 arasında 12, 1991-1992 arasında 12, 1993 yılında 33, 1994 yılında ise olağanüstü bir artışla 223 kişiye çıkmıştır.

    İnsan Hakları Derneği’nin yıllık raporlarına göre, 1990-1991 yılları arasında sadece Kürt illerinde faili meçhul cinayetlere kurban giden muhaliflerin sayısı 42 kişi, 1992’de 362 kişi, 1993’te 467 kişi, 1994’te 423 kişi olarak kayıtlarla tespit edilmiştir. Faili meçhul olarak adlandırılan siyasi cinayetlerin kurbanlarının önemli bir bölümünü, Kürt siyasal hareketi içinde yer alan siyasetçi / gazeteci / aydınların    oluşturduğu görülmektedir.

    İHD raporlarına göre, cumhuriyet tarihi boyunca öldürülen gazeteci sayısından çok daha fazlası sadece 1992 yılında (13 gazeteci) öldürülmüştür. Öldürülen gazetecilerin neredeyse tamamı Kürt illerinde çalışan (12 kişi) Kürt gazetecileridir. Kürt siyasal tarihinde çok önemli bir yere sahip olan değerli gazeteci/yazar/siyasetçi Musa Anter de aynı tarihlerde siyasal bir cinayete kurban gitmiştir. Bugün bile öldürülen gazeteci cinayetlerinin hiçbiri, diğer siyasal cinayetlerde olduğu gibi devlet tarafından aydınlatılmamış/katilleri cezalandırılmamıştır.

    1993 yılında, Kürt siyasal hareketine yakın Yeni Ülke ve Özgür Gündem gazetelerinde çalışan 13 gazeteci görev sırasında öldürülmüş veya bir daha kendilerinden haber alınamamıştır.

    1993 yılında Başbakan Tansu Çiller, İstanbul’da Emniyet Müdürü olarak görev yapan Mehmet Ağar’ı, Emniyet Genel Müdürlüğü görevine getirmişti. Mehmet Ağar’ın görev yaptığı dönemde güvenlik görevlileri kendilerine göre muhalif gördükleri kişileri artık sağ veya yaralı olarak gözaltına almıyor, yargısız infazları tercih ediyorlardı. Bu yıllarda yargısız infaz olarak adlandırılan ev veya sokak infazlarının yaygınlaştığını, bu suçların faillerinin korunmuş ve ödüllendirilmiş olduğunu da belirtmek gerekir.  ABD Başkanı Bush’un Türkiye ziyaretinden kısa bir süre önce “Devrimci Sol militanı” olduğu iddia edilen 10 devrimci yargısız infazla bir gecede 12 Temmuz 1991 tarihinde İstanbul’da öldürülmüştü.

    1990 yılları Türkiye için, muhaliflere ve Kürt halkına karşı yeni bir iç savaşın başlama tarihi olarak kayıtlara geçmiştir. Hukuk kurallarının tamamen rafa kaldırıldığı, “Gayri Nizami Harp”, “Kontrgerilla” yöntemlerinin tek yöntem olarak kullanıldığı bir süreç başlamıştır. Bu yöntem uzun bir süredir Latin Amerika ülkelerinde ve üçüncü dünya ülkelerinde açık bir şekilde uygulanan hukukun yok sayıldığı, savaş kurallarının geçerli kabul edildiği bir yöntemdir.

    1990’lı yıllar Tansu Çiller ve Mehmet Ağar’ın görev yaptığı acımasız yıllardır. Mehmet Ağar görev yaptığı dönemde büyük bir gururla “1000 Operasyon” yapıldığını ifade etmiştir. Bu dönem, Türkiye tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Ankara DGM Savcısı Ülkü Coşkun bu dönemde öldürülen gazeteci/yazar Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu’ya cinayeti “devlet işlemiştir” diyerek devletin cinayette sorumluluğunu kabul etmiştir.

    Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, İstanbul Holiday Inn Oteli’nde 4 Kasım 1993 tarihinde yaptığı basın açıklamasında teröre destek veren iş adamı ve sanatçıların isimlerini biliyoruz, hesap soracağız…” şeklinde değerlendirmede bulunmuş, ardından adı geçen isimlerin yer aldığı liste gazetelerde yayınlanmıştır.  Bu açıklamadan kısa bir süre sonra Kürt iş adamaları, sanatçı ve aydınlar sokak ortasında kurşunlanarak öldürülmüş veya evlerinden / işyerlerinden kaçırılmış kendilerinden bir daha haber alınamamıştır. Fuat Erdoğan, Medet Serhat, Faik Candan, Metin Can, Şevket Epözdemir bu dönemde sokak ortasında kurşunlanarak, kaçırılarak öldürülen avukatlardır.

    12 Kasım 1994 tarihinde, basında “PKK’ya yardım edenler listesinde yer aldığı” iddia edilen Av. Medet Serhat arabasında kurşunlanarak öldürülmüştür. Ankara HEP İl Başkanı Av. Faik Candan bürosundan çıktığında “kimliği belirsiz” kişilerce zorla bir arabaya bindirilerek kaçırılmış ve kendisinden haber alınamamıştır. Kaçırılmasından 2 gün sonra Ankara’nın Bala ilçesinde bir yol kenarında işkence edilerek öldürülmüş bir şekilde bulunmuştur. Kamuoyunda Susurluk hükümlüsü olarak bilinen ve “1000 operasyona” katıldığını açıklayan Ayhan Çarkın, Av. Faik Candan’ın ölümü ile ilgili olarak açıklamada bulunmuş ve açıklamaları nedeniyle Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 5 Haziran 2011 tarihinde tutuklanmıştır. Ayhan Çarkın hakimlik ifadesinde Av. Faik Candan ile ilgili olarak;

    “… Faik Candan’ın bürosundan alındıktan sonra Oğuz, ben ve Ercan Ersoy bizim kullandığımız arabayla gittik. Biz avukatın bulunduğu aracı takiben peş peşe 4 veya 5 araçla gittik. Gölbaşı’ndan sonra biz araçla devam ettik. Konya yolunda sol tarafta açık arazide Ahmet Sakarya’nın öldürdüğünü kendi beyanıyla duydum. Ondan sonra ben aylarca göreve gitmedim, ihraç edilmek istedim. Silahı da bıraktım, sonra peşimi bırakmadılar. Abdullah Çatlı’nın yardımıyla İstanbul’a gittik. Bu cinayetler MGK ve devletin bilgisi ile yapıldı…” şeklinde beyanda bulunmuştur.

    TBMM Faili Meçhul Siyasi Cinayetleri Araştırma Komisyonu 1993 yılında kurulmuş ve bu konu ile ilgili raporunu 12.10.1995’te yayınlamıştır. Raporda komisyonun yetki alanı “…Devlet sırlarının Meclis araştırma kapsamında kalacağı…”, görev alanı ise “… Siyasal düşüncesinden ötürü öldürme eylemine maruz kalıp da failleri bilinmeyen olaylarla ilgili araştırma yapmak üzere kurulmuştur ” tanımı ile belirlenmiştir.

    Rapor faili meçhul siyasal cinayet kavramını, siyasal düşüncesinden ötürü siyasal cinayete kurban gidenleri veya siyasal nedenden dolayı gerçekleştirilen cinayet eylemlerinin faillerinin bilinmemesi hali olarak” açıklamıştır. 8 bölümden oluşan raporun 4. bölümünde “… faili meçhul cinayetlerin yoğun olarak işlendiği, Olağanüstü Bölge Valiliği’nin genel görünüşü incelenmiş, adeta kuralsızlığın ve hüküm sürdüğü bu bataklık ortamında faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasının tamamen bir tesadüf olduğu…” saptaması yapılmıştır.

    TBMM raporunda, 1980’li yıllarda İspanya’da ETA sempatizanlarına karşı kurulan ölüm mangaları “Teröre Karşı Özgürlük Grubu” olarak isimlendirilen örgütün doğrudan İspanya Başbakanı ile bağlantılı olduğu ortaya çıktığı, İngiltere’de İRA’ya karşı, eski İngiliz askerlerinden kurulan “Black and Tans ” adlı örgütün İngiliz devleti tarafından açıkca desteklendiği belirtilmiştir. Raporda ayrıca birçok ülkede işlenen siyasi cinayetlerde, devletin önemli bir rolü olduğuna atıflar yapılmıştır.

    TBMM Faili Meçhul Siyasi Cinayet Raporunda, 1975-1994 yılları arasında 908 kişinin cinayete kurban gittiği belirtilmiştir. Bu cinayetlerin büyük bir kısmı 1992-1993 yılları arasında   işlenmiştir. Bu dönemde 630 insanımız öldürülmüş, cinayetlerin hiçbiri aydınlatılmamıştır. Raporda gerçekleşen cinayetlerin bölgesel olarak il il değerlendirmesi yapılmış ve son olarak işlenen cinayetlerin büyük bir bölümünün Kürt illerinde gerçekleştiği rapor ile de tespit edilmiştir.

    Eski Kuzey Deniz Saha Komutanı Emekli Koramiral Atilla Kıyat, faili meçhul cinayetlerle ilgili olarak “1993-1997 yılları arasında faili meçhul cinayetlerin emir-komuta zinciri içinde yapıldığını, bunun bir devlet politikası olduğunu”beyan etmiştir.

    Eski İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, Atilla Kıyat’ın açıklamalarını destekleyerek “… 1994-1995 yılları arasında terörün bir an önce bitirilmesi için bazı devlet görevlisi olmayan sorunsuz kişilere görev verdirildiği ve bunların kullanıldığı bir gerçekliktir…” şeklinde beyanda bulunmuştur.

    Cihan Sincar (1993 yılında öldürülen DEP Batman Milletvekili Mehmet Sincar’ın eşi), “…Kıyat’ın açıklamaları beni şaşırtmadı, 17 yıldır aynı şeyi söylüyoruz, ama kimse bizi dikkate almıyor” demiştir.

    Şükran Aydın (faili meçhul cinayete kurban giden HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın eşi) “…Biz eskiden beri bunun devlet politikası olduğunu söylüyoruz. Bizim için katiller bellidir. O dönemin Başbakanı, İçişleri Bakanı, Genelkurmay Başkanı, OHAL valisi sorumludur. Biz cinayeti devletin yaptığını biliyoruz. Hiç olmazsa devlet de itiraf etsin, özür dilesin ki acımız biraz hafiflesin” demiştir.

    Raporun sonuç bölümünde, faili meçhul cinayetlere karşı etkin tedbirler başlığı altında  33 öneri getirilmiş, ancak bu önerilerin hiçbiri fiili olarak hayata geçirilmemiş ve tek bir faili meçhul siyasi cinayet dahi aydınlatılmamıştır.

    Şükran Aydın ve Cihan Sincar, aslında faili meçhul siyasi cinayetleri, gözaltında kayıpların sorumlularını net bir şekilde açıklamıştır. Şükran Aydın ve Cihan Sincar’ın feryatları, saptamaları aslında hepimizin düşüncelerine tercüman olmuştur.

    Hikmet Çetinkaya ve Nihat Ekinci kitaplarında “faili meçhul” cinayetlerle ilgili önemli tespitler yapmışlardır.

    1995-1997 yılları arasında DGM’lerin yargı alanına giren faili meçhul cinayet sayısı neredeyse tüm cumhuriyet dönemininde gerçekleşen faili meçhul cinayetlerden fazladır.”

    1995 yılında 11699 faili meçhul cinayet dosyasıyla Diyarbakır ili birinci sırayı almaktadır. 1996 yılında 12523 faili meçhul cinayetle yine Diyarbakır birinci sıradadır. 1997 yılında ise Türkiye’de toplam 19692 faili meçhul cinayet dosyası bulunuyordu. Bu dosyaların büyük bir bölümü toplam 13344 dosya Diyarbakır DGM görev alanına giriyordu.

    Kürt illerindeki 90 yıllarında gerçekleşen faili meçhul cinayetlerinin sayısı bugün bile tam olarak bilinmektedir. Batman Barosu’nun Faili Meçhul Cinayetler ve Kayıplar Komisyonu tarafından 2011 yılı çalışma raporunda sadece Batman ilinde bu sayının 455 olduğunu saptamıştır. Batman ili bu tarihlerde “hayalet bir kent” konumundadır. Özellikle Hizbullah örgütü, Batman ilinde devlet kontrolünde / korumasında sayısız faili meçhul cinayet işlemiştir.

    DEP Milletvekili Mehmet Sincar ve DEP İl Yönetim Kurulu Üyesi Metin Özdemir 4 Eylül 1993 tarihinde Batman’da öldürülmüştür. Olağanüstü Hal Bölge Valisi Ünal Erkan, işlenen cinayetleri Hizbullah örgütünün yaptığını basına açıklamıştır. Oysa Susurluk Raporunda “… Mehmet Sincar cinayetinin Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım tarafından planlandığı …” belirtilmektedir.

    1993 yılında gerçekleşen “faili meçhul” siyasi cinayetlerle ilgili olarak adı hep geçen kişi “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’dır. Eski İstihbarat Dairesi Başkanı Hanefi Avcı açıklamalarında bu bilgiyi açık bir şekilde doğrulamış ve faili meçhul siyasi cinayetlerden Mahmut Yıldırım’ı sorumlu tutmuştur.

    Susurluk Raporu ile faili meçhul birçok cinayetle adı geçen “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım, adı devlet tarafından bilinçli bir şekilde ortaya atılmış ve işlenen bütün faili meçhul cinayetlerin Yeşil tarafından gerçekleştirildiği belirtilmiştir. Bugün hala “Yeşil” olarak isimlendirilen Mahmut Yıldırım’ın kim olduğu, ölü/sağ olduğu bilinememektedir.

    Eski Adalet Bakanı Oltan Sungurlu cinayetlerle ilgili olarak … Devlet içine sızmış bazı kişiler bu işi yapıyor. Bunların arkasında kimler var, bağlantıları neler, henüz çözülemedi… şeklinde açıklamaları ile devletin sorumluluğunu bir şekilde kabul etmiştir.

    3 Kasım 1996 yılında Susurluk’ta meydana gelen trafik kazası emniyet, siyaset ve mafyanın bazı yasa dışı eylemlerde işbirliğini ortaya sererken, dönemin Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller kazada hayatını kaybeden mafya lideri Abdullah Çatlı’yı kastederek ‘‘Devlet için kurşun atan da, yiyen de bizim için şereflidir demişti.

    Susurluk Kazası ile ortaya çıkan kirli ilişkiler ağı aslında bize birçok faili meçhul siyasi cinayetle ilgili olarak önemli ipuçları vermektedir. Susurluk’taki kazada araç içinde bulunan Sedat Bucak, Hüseyin Kocadağ, Abdullah Çatlı Türkiye’de işlenen cinayetlerde önemli rol oynamış kişilerdir. Kutlu Savaş’ın hazırladığı Susurluk Raporunda ayrıntılı bir şekilde bu durum açıklanmıştır.

    Abdullah Çatlı, 1984-1990 yılları arasında Fransa ve İsviçre’deki cezaevlerinde yatmış, 1990 yılında firar ettikten sonra Türkiye’deki faili meçhul cinayet sayısı, tüm zamanlarda işlenen cinayetlerden nerede ise daha fazla sayıda gerçekleşmiştir.

    Cumhurbaşbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan olduğu dönemde bir yurt dışı gezisi öncesi 2006 yılında Derin devlet gelenek haline gelmiş, bu ifade Osmanlı’dan bu yana kullanılıyo . Kurumların içinde çeteleşmede diyebiliriz. Bu tür bir yapı var. şeklinde değerlendirmesi ile devlet içindeki çeteleşmeyi açık bir şekilde açıklamıştır. Bu saptamaya karşın devlet içinde yer alan çetelerin ortaya çıkarılması için hiçbir çalışma yapılmamıştır.

    Derin devlet kavramını, eski Cumhurbaşkanı S. Demirel .. seçilmiş sistem zaafa düşerse, arkadaki sistem devreye girer. Derin devlet budur... şeklinde açıklamalarıyla derin devleti meşrulaştırmıştır.

    2 Temmuz 1993 tarihinde 33 aydınımız devlet güçlerinin kontrolü ve denetiminde bulunan kişiler tarafından, Sivas Madımak Oteli’nde diri diri yakılarak katledilmiştir. Bu davada sanık olarak yargılananların ve katliamın asıl sorumlularının cezalandırılması için uzun hukuki bir mücadele sürdürülmesine rağmen gerçek suçlular yargı önünü çıkarılmamıştır. Katliamı gerçek anlamda planlayanlar, devlet görevlileri gizli kalmıştır. Yakın bir tarihte de katliamda cezalandırılan bir sanık Cumhurbaşkanı’nın affı serbest bırakılmıştır.

    12 Mart 1995, bu kez katliam yeri olarak, Alevi ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı İstanbul Gazi Mahallesi seçilmiştir. Alevilerin çoğunlukla gittiği 3 kahvehane gece yarısı “kimliği belirsiz” kişilerce otomatik silahlarla taranmış, kahvehane de oturan bir kişi ölmüş, 5’i ağır olmak üzere toplam 20 kişi yaralanmıştır. Olayları protesto eden halkın üzerine hedef gözetilerek ateş açılmış, olaylar ertesi gün Ümraniye ilçesine de sıçramıştır. Tüm bu olaylar sonucunda Gazi Mahallesi ve Ümraniye’de 22 insanımız yaşamını yitirmiş, yüzlerce insanımız da ateşli silahlardan yaralanmıştır.

    Uzun yıllar süren ve göstermelik olan açılan Gazi Davası yargılaması sonucunda, sanıkların büyük bir kısmı (18 polis) beraat ettirilmiş ve sadece 2 polise sembolik cezalar verilmiştir. Sanıklardan Adem Albayrak 4 kişiyi öldürmekten ayrı ayrı 24 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmasına rağmen mahkemenin uyguladığı “takdiri indirim”ler ile her bir cinayet için 1 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılmış, kısa bir süre cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilmiştir. Katliamı planlayan devlet görevlileri hakkında yapılan suç duyuruları karşılıksız kalmış ve dönemin siyasal iktidarı yöneticileri hakkında tek bir soruşturma dahi açılmamıştır.

    CHP tarafından hazırlanan 2011 seneli FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLER raporunda; ... faili meçhul cinayet yoktur. Faili meçhul bırakılan cinayetler vardır saptaması yapılmıştır.   Devletin görevi, bu cinayetlerin faillerini ortaya çıkarmaktır, cinayetlerin faillerini bulmayan devlet, cinayetin sorumluluğuna ortaktır. demektedir.

    TBMM Genel Kurulunda 2003-2011 yılları arasında faili meçhul siyasi cinayetlerle ilgili olarak Meclis Araştırma Grubu kurulması önergeleri verilmiş, önergelerin tamamı AKP milletvekillerinin oylarıyla reddedilmiştir.

    CHP, 6 Nisan 2006 tarihinde TBMM Genel Kuruluna Sabahattin Ali’den Hrant Dink’e kadar olan süreçte işlenen ve faili meçhul bırakılan cinayetlerin neden, nasıl ve kimler tarafından gerçekleştirildiğine dair yeni bir araştırma önergesi vermiştir.  Bu önerge, farklı tarihlerde, 5 kez verilmiş ve hepsinde de AKP milletvekillerin oyları ile reddedilmiştir.

    90’lı yıllarda sıklıkla yaşanan gözaltında kayıplar, 1995 yılından itibaren aynı zamanda yeni bir direniş sürecini de başlatmıştır. CUMARTESİ ANNELERİ

     Hasan Ocak, 21 Mart 1995 tarihinde Newroz günü gözaltına alındı ve siyasi polisler tarafından gözaltında işkence ile öldürüldü. İşkenceciler tarafından kimsesizler mezarlığına kayıt tutulmadan gömüldü. Hasan Ocak’ın avukatları, “Hasan Ocak’ın tanıklar tarafından son olarak İstanbul TEM Şb. Müdürlüğünde görüldüğünü” tespit etti. 17 Mayıs 1995 tarihinde aile ve avukatları Adli Tıp kayıtlarından Hasan’ı tespit etti. Otopsi raporunda işkence yapıldıktan sonra boğularak öldürüldüğü belirlendi. Hasan Ocak, 19 Mayıs 1995 tarihinde görkemli bir cenaze töreni ile Gazi Mahallesi mezarlığına gömüldü. Hasan Ocak, 12 Eylül’den sonra gözaltında işkence ile öldürülen yüzlerce devrimciden birisidir. Hasan’ın cansız bedeninin bulunması ile birlikte 27 Mayıs 1995 tarihinden sonra her cumartesi günü, saat 12.00’de “Kayıplar son bulsun, kayıpların akıbeti açıklansın, sorumlular bulunsun ve yargılansın” talepli Cumartesi Anneleri eylemleri başlatılmıştır. Cumartesi Annelerinin eylemleri o tarihten bugüne aralıksız olarak sürmüş eylem sayı olarak 800. haftaya yaklaşmıştır. Eylemlerin yapıldığı meydanda, her hafta polis eylemin gerçekleşeceği yerde olağanüstü güvenlik tedbirleri almış ve ailelere karşı aşırı şiddet kullanmıştır. Tüm bunlara karşın aileler ve muhalif kurumlar ısrarlı bir şekilde eylemi gerçekleştirmiştir.

    Örneklediğimiz diğer ülkeler gibi Türkiye tarihi de çok sayıda faili meçhul siyasi cinayetle doludur. Bugüne kadar Türkiye’de iktidarlar değişmesine rağmen devletin, siyasi cinayetlerdeki birincil rolü hiç değişmemiştir.

    Bu nedenledir ki; “Faili meçhul” siyasi cinayetlerin büyük bir kısmı soruşturma ve yargılama konusu olmadan kapatılmıştır. Şeklen soruşturma yapılan ve dava açılanların neredeyse tamamında zamanaşımı ve beraat kararları verilerek CEZASIZLIK ile sonuçlanmıştır. Bu davalarda delillerin zamanında toplanmaması veya özellikle karartılması nedeni ile bir sonuç alınamamaktadır. Yargılamalar zamana yayılarak toplumun yavaş yavaş bu cinayetleri unutmasını sağlandıktan sonra dosyalar zamanaşımı süresi dolduğu gerekçesi ile ortadan kaldırılmakta veya beraat kararları verilmektedir.

    90’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlerle anılan ve devletin varlığını uzun süre kabul etmediği Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Merkezi (JİTEM) 1988’den 2005’e kadar geçen sürede birçok faili meçhul cinayetlerden sorumlu tutulmaktadır. JİTEM eylemleri nedeni ile Ankara, Diyarbakır, Mardin ve Cizre’de ceza davaları açılmıştır.

    Örneğin Ankara JİTEM davasında dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, Eski Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın vd. yargılandığı davalar açılmıştır. Sanıklar, “cürüm işlemek için oluşturulan silahlı teşekkülün faaliyeti kapsamında insan öldürmek” suçundan Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmıştır. Davanın ilk duruşmasında eski MİT Güvenlik Daire Başkanı Mehmet Eymür kendisine verilen 29 kişilik infaz listesini mahkemeye sunmuştur. Tüm delillere, tanık beyanlarına, sanıklardan Ayhan Çarkın ve Mehmet Eymür’ün ifadeleri işlenen suçları açıkça ortaya koymasına rağmen dava, diğer benzer  davalar gibi sanıkların beraati ile sonuçlanmıştır.

    Yakın tarihimizin en önemli siyasi “faili meçhul” cinayetlerinden birisi olan Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi cinayeti açısından da durum benzerdir.

    28 Kasım 2015’te Diyarbakır’da Dört Ayaklı Minare’nin önünde “Biz bu tarihi bölgede birçok medeniyete beşiklik etmiş, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede, insanlığın bu ortak mekânında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz” dedikten kısa bir süre sonra ensesinden vurularak öldürülen, hayatını barışa, insanlığın ortak değerlerini korumaya adamış değerli meslektaşımız Diyarbakır Baro Başkanı TAHİR ELÇİ cinayeti, onlarca kameranın ve herkesin gözü önünde işlenmiş olmasına rağmen failleri hala bilinçli bir şekilde ortaya çıkarılmamış/çıkartılmamıştır.

    “Faili meçhul” adı verilen siyasi cinayetlerin büyük bir kısmında failin kimliği dahi açık olmasına   rağmen cinayetlerin failleri, nedenleri ve arkasındaki güçler gizlenmeye devam ediyor. Tahir Elçi cinayeti bu durumun en yakın ve en çarpıcı örneğidir.

    Beraat kararı verilmiş olsa da JİTEM’in varlığı ve işlenen suçlar artık sır değil.

    1990’lı yıllarda ve sonrasında işlenen suçların ve gerçeklerin birgün mutlaka açığa çıkacağına inanıyoruz. İşlenen siyasal cinayetlerin failleri ortaya çıkarılmadıkça ve bunu üreten mekanizma ortadan kaldırılmadığı sürece demokrasi ve hukuk devleti iddialarının içi boş söylemler olmaktan öteye gitmeyeceğini özellikle belirtmemiz gerekir.

    Devlet sırrı veya başka bir gerekçe ile siyasi cinayetlerin üstünü örten, işlenen siyasi cinayetlerin faillerini ve suçun arkasındaki güçleri ortaya çıkartmayan hiç bir siyasal iktidar  demokrasi ve hukuk devleti kavramlarından  bahsedemez.

    Büyük şair Cemal Süreya “Üstü Kalsın” şiirinde söylediği gibi her ölüm erken, ama bu cinayetlerin geride bıraktığı yaralı yüreklerin acısı çok büyük ve hala açık.

    “Ölüyorum tanrım
    Bu da oldu işte.
    Her ölüm erken ölümdür
    Biliyorum tanrım.”

     

    Sayılarını henüz tam olarak bilemediğimiz, isimlerini burada anamadığımız bütün kayıplarımızı saygı ve sevgiyle anıyoruz.

     

    Kaynakça       

    Orhan Gökdemir (Faili Meçhul Cinayetler Tarihi)

    Nihat Ekinci (Faili Meçhul Cinayetler)

    Hikmet Çetinkaya (Faili(m) Meçhul )

    Fedai Erdoğ (TBMM Faili Meçhul Siyasi Cinayetleri Araştırma Komisyonu Raporu)

    İHD Raporları

    CHP Faili Meçhul Bırakılan Cinayetler 2011 Raporu

    Robert Mantran (Osmanlı İmparatorluğu Tarihi)

  • Sivas! Sivas!

    Madımak Yanıyor

    2 Temmuz 1993. Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Merkezi’nde yönetim kurulu üyelerimizle toplantıdayız. Saat 17.00 toplantı salonunun kapısını çalan sekreter arkadaşımız, “Televizyonu izledim. Sivas’ta kötü şeyler oluyor.” diyor. Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Derneği’nin Kültür Bakanlığı’nın katkıları ile düzenlediği şenlikler var. Şenliğe, çoğunluğu sol aydınlardan ve derneğin tiyatro ve semah ekiplerinden oluşan kalabalık bir sanatçı grubu katılıyor. Aralarında Yazar Aziz Nesin de var. Sivas’ta sağ basının özellikle Aziz Nesin üzerinden şenliğe yönelik olarak tahrik edici haberler yaptığını biliyoruz. Üstelik, 1978 yılının 3-7 Eylül günleri arasında çoğunluğu alevi olan Ali Baba Mahallesi’nden başlayarak yayılan 10 insanın katledildiği, 93 kişinin yaralandığı, binlerce ev ve işyerinin de tahrip edildiği gerici kalkışmanın acıları belleğimizde. Bu kaygıyla, toplantıyı kesip, haberleri izlemeye kafeteryaya geçiyoruz. Haberci; “13.30 da Paşa ve Meydan Camilerinden çıkan beşyüz – bin civarındaki grubun, Vilayet Binası’na doğru yürüdüğünü, bu grubun Aziz Nesin, Vali ve Hükümet aleyhinde, şeriat lehinde sloganlar attığını, bu grubun hükümet binası önünden uzaklaştırıldığını, aynı grubun bu kez de etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi önüne gitmekte olduğunu, polis müdahalesine oturarak karşı koyduklarını, Vali’nin tugay komutanını arayarak yardım istediğini, İçişleri Bakanı ve Başbakan’a faksla bilgi verildiğini, Tokat ve Kayseri’den kuvvet istendiğini, oturan grubun tekrar Hükümet binasına hareket ettiğini, yolda bir kafenin taşlandığını, yeniden Kültür Merkezi’ne döndüklerini, buraya taşla saldırdıklarını, iki polis ve iki sivilin yaralandığını, bu sırada sayıları 5.000’i bulan göstericilerin Madımak Oteli’ni sarmaya ve taşlamaya başladıklarını”anlatıyor. Bu sırada ekrana Sivas’tan bir görüntü ve Belediye Başkanı’nın konuşması yansıyor. İçimiz titreyerek, ekrana kilitleniyoruz. Herkes birbirine soruyor. “Kötü bir şey olur mu?” Her birimiz farklı yanıtlar veriyoruz. En çok kullanılan cümle “Yok canım, yardım istenmiş. Olay büyümez. Engellenir. Sivas koca şehir. Güvenlik güçleri var. Asker var. Bir şey olmaz.” Gözümüz, kulağımız haberlerde, ortada dolanmaya başlıyoruz. Ümit Öncül ‘haydi yola düşelim.” diyor. “Nereye?” diye soruyor Cevat Balta. Ümit, her zamanki tez canlılığı ile. “Sivas’a” diyor. Dursun Ermiş “Bakanlığa gidelim.” diyor. En doğru öneri onun. Ya da akılcı. Ya da hepsi mantık dışı.

    ***

    Yazının devamı Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

  • 90’lı Yılların Karanlığında…

    1990 yılı, Türkiye’nin, yeniden, adım adım, bir kanlı ortama doğru sürüklenmesinin başlangıcıydı.

    Irak ordu birliklerinin Kuveyt’i işgali ile başlayan ve ardından ABD öncülüğündeki uluslararası gücün Irak’a yönelik Çöl Fırtınası harekâtıyla devam eden süreç Ortadoğu’yu ucu sonu belli olmayan, karanlık bir serüvene sürükleyecek, Türkiye’de aydınlara yönelik suikastlar bu dönemde hız kazanmaya başlayacaktı.

    90’lı yıllarda terör, Türkiye’nin gündeminden hiç düşmedi. “Kitle terörü”, “bireysel terör” ile iç içe gelişti, 2000’li yıllara uzandı, art arda can almaya devam etti…

    1990

    31 Ocak: Türk Hukuk Kurumu ve Atatürkçü Düşünce Derneği başkanı, eski milletvekili, 1961’deki Kurucu Meclis’in üyesi Prof. Dr. Muammer Aksoy Ankara’da uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü.

    7 Mart: Hürriyet gazetesi yöneticilerinden gazeteci, yazar Çetin Emeç İstanbul’da evinin önünde silahlı ve maskeli iki kişinin saldırısı sonucu öldürüldü.

    4 Eylül: Eski müftü ve yazar Turan Dursun İstanbul’daevininyakınlarındauğradığısilahlı saldırıda öldürüldü.

    26 Eylül: Emekli MİT yöneticilerinden Hiram Abas, İstanbul’da uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü.

    6 Ekim: SHP Parti Meclisi üyesi, eski senatör ve milletvekili Doç. Dr. Bahriye Üçok kargoyla Ankara’daki evine gönderilen bombalı paketin elinde patlaması sonucu yaşamını kaybetti.

    1991

    7 Temmuz: 5 Temmuz 1991’de sivil polis olduklarını söyleyen kişilerce evinden alınan ve 7 Temmuz’da işkence edilmiş cesedi Ergani- Elazığ il sınırında bir köprü altında bulunan HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın 10 Temmuz’da Diyarbakır’daki on binlerce kişinin katıldığı cenaze törenine özel tim mensupları oldukları iddia edilen güçlerce ateş açıldı, 7 kişi öldü, 250’den fazla kişi yaralandı.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

     

  • 1990’lı Yıllarda İşlenen Zorla Kaybetme Suçları ve Cezasızlık Olgusu

    Kayıplar sorunu, biz dizi uluslararası belgede cezasızlık olgusunun merkezinde tarif edilen ağır insan hakları ihlallerinin içinde yer almaktadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nda çıkarılan bir kararname ile yaygın bir uygulama olarak ortaya çıkan zorla kaybetme suçu, sadece savaş zamanlarında değil, barış zamanlarında da devlet adına hareket eden kişi ve örgütler tarafından işlenmiştir. Nitekim Arjantin, Şili, Brezilya ve Uruguay olmak üzere Latin Amerika ülkeleri ile Türkiye, Sri Lanka, Çeçenistan gibi ülkelerde bu suçun yaygın biçimde işlenmesi 2006 yılında Birleşmiş Milletler Herkesin Zorla Kaybedilmeye Karşı Korunması Hakkında Sözleşme’nin kabulünü sağlamıştır. Bu suç aynı zamanda, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Statüsü’nde insanlığa karşı suçun tipik hareketleri arasında sayılmıştır. İlginçtir, bütün bu gelişmelere rağmen, söz konusu suç 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmemiş ve kayıplar sorunu çeşitli biçimlerde görmezden gelinmiştir. Konu ile ilgili yargı kararları da anayasa yargısı dahil olmak üzere bu durumu giderek perçinlemiş, zorla kaybedilme suçları yönünden oluşan cezasızlık iklimi sürdürülmüştür. Dahası, 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde yeni zorla kaybedilme vakaları gündeme gelmektedir.

    Zorla kaybetme suçu, Türkiye kamuoyunun gündemine esas itibariyle 1980’li yıllarda girmiştir. Hafıza Merkezi verilerine göre, örneğin, 1980-1990 yılları arasında zorla kaybetme suçuna maruz kalan kişi sayısı 33’tür. Zorla kaybetmenin faili meçhul cinayetlerle birlikte yaygın ve sistematik hâle gelerek bir istisna rejimi çerçevesinde işlenmesi Olağanüstü Hâl Kanunu’nun7 yürürlükte olduğu 1990’lı yıllara denk gelmektedir. Hafıza Merkezi verilerine göre, gözaltında kayıpların en yoğun olduğu yıllar, sırasıyla 1994 (518), 1995 (232), 1996 (170) yıllarıdır.

    1990’lı yıllarda zorla kaybetmenin Sözleşme’nin ve Statü’nün aradığı biçimde insanlığa karşı suç oluşturacak şekilde yaygın veya sistematik bir biçimde işlendiğinin en önemli göstergesi, olağanüstü hâl bölgesinde işlenen gözaltında kayıpların benzer bir seyir izlemesi, aynı kişiler tarafından işlendiği yönünde kuvvetli delillerin bulunmasıdır.10 Zorla kaybetme fiillerinin hemen hepsinde mağdur, bölge halkınca daha önce bilinen kişiler tarafından aleni biçimde yakalanmış veya gözaltına alınmış, mağdurun akıbetine ilişkin bilgi verilmemiş veya mağdurun akıbetine ilişkin gerçek dışı bilgiler verilmiş ve sorumluların yargılanması için girişimde bulunan mağdur yakınları da açık veya zımni biçimde tehdit edilmiştir. Bu durum, insan hakları örgütleri tarafından rapor edilmiş, Başbakanlık ve TBMM komisyon raporlarına yansımış11, failleri tarafından açıklanmış ve yakın tarihlerde muhtelif davaların iddianamelerine yansımıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Erşen Sansal ile Faili Meçhuller ve Cezasızlık Halleri Üzerine Söyleşi (Nisan 2020)

    Toplumsal davaların ve faşizmle mücadelenin önemli isimlerinden Avukat Erşen Sansal’la dünden bugüne faili meçhuller ve cezasızlık hâllerini konuştuk.  Sansal bir dönemin simgeleşmiş davalarını ve güncel toplumsal davaları Hukuk Defterleri için değerlendirdi.

     

    Hukuk Defterleri: Erşen bey öncelikle faili meçhul denilince ne anlamamız gerekir?

    Erşen Sansal: Önce şu kavram üzerinde bir iki laf edelim: Faili meçhul basit. Edeni belli değil. Faili bulunamıyor; fakat mesele bu kadar değil, bundan ibaret değil. Faili meçhul aynı zamanda fiili de meçhul anlamını içeriyor. Katilin kim olduğunu ortaya çıkarılması yetmiyor, neden işlendi bu cinayet? Ne soruşturma yapıldı? Bu soruşturmada hangi sonuçlara varıldı? Ne oldu? İşte bunların hepsinin karanlıkta kalması olayıdır, faili meçhul. Bu kavram asayiş sorunu olarak görünüyor başta. Fakat bir asayişin ihmal edilmesi değil, aynı zamanda ihlal edilen bir durumun da ortaya çıkmasıdır. Yargının işlevinin kaybedilmiş ve karanlıkta bırakılmış olmasıdır. Bu nedenle, asayiş sorunu gibi başlayan, fakat daha sonra son merci olarak intikal ettirildiği yargı işlevinin aciz bırakılması. Aciz bırakılma derken biraz hafifsemiş de oluruz aslında; çünkü bu insan hayatının, sosyal yaşamın, hepsinden önemlisi, adalet gerçeğinin ihlal edilmesidir. Bu aciz kalma olayının özellikle günümüzde yargıyı parmağında oynatan bir gücün önünde ne hâle geldiğini görürüz.

    H.D.: Faili meçhulleri Türkiye ve dünya ölçeğinde değerlendirirsek ne gibi farklılıklarla karşılaşırız?

    E.S.: Faili meçhul olayı yalnızca Türkiye’ye özgü bir olay değil. Başka ülkelerde birçok örnekleri var. Fakat bizdeki farklı. Bizdeki değişik bir olay. Bakınız yakın tarihlerde, 1980’lerin öncesindeki uluslararası faili meçhul piyasasından örnekler alalım. Mesela İsveç’te bir Olof Palme olayı vardır. Devlet Başkanı Palme’yi öldürdüler. Her ne kadar sahip çıktıysa da daha sonra öldüren, o işi beceren örgüt, kimdi o? Bu bilinemedi ve yargı işlevsiz kaldı. İtalya’da Aldo Moro öldürüldü, Başbakan Aldo Moro. ABD’de Başkan Kennedy öldürüldü. “Kennedy’nin katili” diye bütün dünyaya lanse edilen, açıklanan bir katil söylendi. Ama Kennedy’nin öldürülmesi olayının sebebi neydi? Neydi bir cinayetle bu iş ancak temizlenir, kapatılır dedirten onlara? Ve kimler karar aldılar öldürme için? Kimlerin kararı icra edildi? Bilinmiyor. Yunanistan’da  da oldu. Yunan milletvekili Lambrakis öldürüldü. Fakat bakınız gerek İtalya’da gerek Yunanistan’da bu cinayetlerin arkasından gelen bir olay var. Bir temiz eller operasyonu meselesi geldi. Toplum temiz bir amaca yöneldi. Temiz bir iş yapmak hevesi, arzusu ve eğilimi yaratıldı toplumda. Bu örnekler bizdekinden çok farklı. Nedir bizdekinin farkı? Türkiye bir faili meçhuller ülkesi. Bir anda aklımıza gelenleri gözümüzün önünden geçirirsek, hiçbirinin de ne edeni bulundu ne işleme amirleri, sebepleri bulundu. Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bedrettin Cömert, Bedri Karafakioğlu, Ümit Doğanay, Doğan Öz. Hepsi karanlıkta kaldı. Bu konuda kadar büyük bir birikim varsa eğer, bunun nedeni olan da büyük bir birikim olmalı. Bu konularda çok şey yazılmaması ve faili meçhul kaldı deyip geçilmesi, özellikle basınımızda geçerli bir tutum hâline gelmiştir. Ama bu konularda bellekleri tazelemek önemlidir.
    Türkiye’de faili meçhul olayı bir devlet politikası hâlindedir. Bu yapısı itibariyle, eskiden de var olan, bir ara bir hayli yükselen ve günümüzde de devam eden bir olgu, faili meçhul olayı. 1940’lı yıllarda öldürülen Sabahattin Ali’nin katili de bellidir, hatta yargılanmıştır. Sabahattin Ali’yi öldürmek suçundan çerez gibi bir cezaya çarptırılmıştır Ali Ertekin. Ali Ertekin’e Boğaziçi’nde enfes bir ev tahsis edilmiştir. Asıl faili meçhullerin bizde önem taşıdığı dönem, özellikle 1970 öncesi terminolojik adlandırmayı kullanırsak 68 olayları sırasındaki kabaran bir potansiyeldir.

    H.D.: Siz Doğan Öz cinayetine ilişkin davanın müdafiliğini yaptınız. Yargılama sürecini ve daha sonra yaşananları bizimle paylaşabilir misiniz?

    E.S.: Doğan Öz, 1978 yılı Mart ayında öldürüldü, evinin önünde pusu kurulmak suretiyle.  Sabahleyin işe gitmek üzere evinden çıkmış, arabasını çalıştırırken vuruldu, öldürüldü. Yakında da yıldönümü olacak: 24 Mart. Doğan Öz’ün bulundu katili.  Bizim  emniyet güçlerimiz  hiç de öyle küçümsenecek, deneyimsiz değildir. Aksine   uzmanlaşmış, bir titiz kadrosu olan bir güç emniyet Türkiye’de. Yaşar Kemal’in İnce Memed kitabında bir şey vardır, İnce Memed’in peşine düşerler, izleyip bulmak için, güzel de kim izleyecek? Birisinden söz edilir, derler ki, uçan kuşun kanadı yere değse izini bulur. Bizim polisimiz aslında böyle bir polis. Uçan kuşu kanadının izinden yakalayabilecek. Nitekim  bunun örnekleri olmuştur, Diyarbakır olaylarında vesairede. Doğan Öz olayında emniyetin-polisin  çok isabetli soruşturmasının sonunda katili bulunmuş, yakalanmış ve mahkemeye sevk edilmiştir. Mahkeme, sıkıyönetim mahkemesi biliyorsunuz. Sıkıyönetim ilanını gerektiren nedenler, Anayasa’da da belirtilmiştir. Ayrıca sıkıyönetim kanununda da belirtilmiştir. Bu nedenler arasında bir tarihsel bir saptama da yer alır, şöyle: Sıkıyönetim ilanının üç ay gerisinde kalan olaylardan itibaren sıkıyönetim mahkemeleri, davaya bakmaya yetkilidir. Her ne kadar Doğan Öz olayı bu üç ayın daha fazla gerisinde kalmakta ise de, ki sıkıyönetim o zaman Kahramanmaraş olayları nedeniyle 1978 yılının Aralık ayında ilan edilmişti, Sıkıyönetim Mahkemesi ben bakarım dedi çünkü sıkıyönetim ilanını gerektiren suçlardandır bu olay. Sıkıyönetim ilanını gerektiren olaylardandır. Böylesine bir asayiş vurgusunun yapıldığı bir olaydır Doğan Öz olayı. Ve sonrasına gelelim ne oldu? Verilen ölüm cezası kararı Yargıtay’da bozuldu. Mahkeme üç kez ölüm cezası kararı verdi. Ancak üçü de teker teker bozuldu. Mahkeme, en son kararında şöyle dedi: “her ne kadar bizim kanaatimiz, bu cinayetin sanık tarafından işlenmiş olduğu hakkında ise de Yargıtay Daireler Kurulu kararına uymak zorunlu olduğundan, yasal zorunluluk olduğundan, bu zorunluluk nedeniyle Askeri Yargıtay’ın kararına uyularak sanığın beraatine karar verilmiştir.” Mahkeme “bu karar benim de içime sinmedi ama…” diyor yani. “Ben kanaat getiremiyorum, olmuyor böyle” diyor; fakat askeri emir komuta meselesi var. Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kararı emir alınarak yapılmış bir karardır. Tahliye kararı verilince, katil İbrahim Çiftçi’ye “haydi çıkıyorsun” denildiğinde: “Hayır ben çıkmam” demiş. “Ben çıkmam beni öldüreceksiniz götürüp” demiş. Kendi dahi karara inanmamış. Doğan Öz olayının karakteristik özelliği şu: bir asayiş olayıdır. Başka örneklerde, emniyet soruşturması sırasında, eksik kalan nedenlerle faili meçhul olayı olduğu söylenebilir; fakat öyle değil. Hiç de soruşturma aşamasında eksik kalmamış. Şahit kapıcı Hayati, toplam 20 saniye kadar bir süre olaya tanık olmuş, toplam 20 saniye kadar görmüş, “katili ne zaman nerede görsem mutlaka tanırım” diye çok emin konuşan bir şahit. Yargıda pek kolay kolay böyle tanığa rastlayamazsınız. Ayrıca kapıcı Hayati emniyette sorguda boyu posu genel fiziki vasıfları İbrahim Çiftçi’ye benzeyen 5 kişinin arasına konulup gösterildiğinde, görür görmez “işte bu” demiş, görür görmez. Mahkemedeki şahitliği sırasında o 20 saniyelik tespitini anlatırken: “uzun boylu, saçları alnından bitme, eğri burunlu, çingene suratlı, kollarını omuzlarından hareket ettiren birisi” diye fotoğraf çeker gibi anlatmıştır. Mesela genç bir kadın, tanık olarak ifadesinde “koşuyordu arkasından gördüm, bir kadındı” diyor. Bir cinayete tanık olma, meselesi her zaman rastlanan bir olay değil, insanları şoke edebilir. O kadın, Zuhal Süslü adında bir tanık, gördüğünün kadın mı, erkek mi olduğunu dahi tefrik edemeyecek kadar gördüğünün silinecek etkileri altında kalmış.

    Doğan Öz olayı, Askeri Yargıtay’ın kararıyla beraate gitti. Fakat kime sorarsanız sorun, sokaktaki adamı çevirin sorun, insanlara konudan söz edin  sorun, hiç kimse faili meçhul kabul etmez Doğan Öz olayını. Hemen herkesin bildiği bir durumdur İbrahim Çiftçi’nin katil olduğu.  Daha bir yığın kanıtları var dava dosyasında.

     

    H.D.: Türkiye’de faili meçhuller kadar katliamlar sonrası cezasızlığın ortaya çıktığı pek çok dava var. Bunlardan bir tanesi de 7 TİP’linin katledildiği Bahçelievler Katliamı davası. Bu davadan bahsedebilir misiniz?

    E.S.: Bir dönem yani 12 Eylül’ü takip eden sıkıyönetim yargısı dönemi böyle faili meçhullerle kabarık bir dönem iken, Bahçelievler olayında faillerin ortaya çıkması bakımından daha şanslı bir olay oldu yargı önünde. Adeta suçüstü durumu gibi aydınlığa kavuştu. Bunda da büyük pay, olaydan sonra yaklaşık bir hafta kadar yaşayan Serdar’ın verdiği bilgilerdir. O nedenle, olay aydınlanmış idi. Olayın faillerinden bir kısmı yakalandı, bir kısmı yakalanamadı. Yakalanamayanlardan bir tanesi de Ünal Osmanağaoğlu adındaki katil idi. Bu katil, Bahçelievler katliamından sonra bir süre yurt dışında bir yerlerde becerilerini yapmış o yüzden yurt dışında hapis yatmış birisi ve çok profesyonel bir katil. Aynı zamanda Kemal Türkler’in de katili. Kemal Türkler’in kızı Nilgün de Doğan Öz’ün katilini gören Hayati gibi aynı şeyi söylüyordu: “Nerede, ne zaman görsem katili tanırım” diyordu. Bu Ünal Osmanağaoğlu yargılandı, Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesinde. 7 kez ölüm cezasına çarptırıldı (1999). Bu ceza re’sen temyize tabi. Yargıtay 9. Dairesi kararı bozdu. Mahkeme direndi. Karar Ceza Genel kuruluna gitti ve Genel Kurulda kırk beş hâkimin oybirliğiyle onandı.

    Ancak daha sonra, Ankara’da bu dava devam etti. “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2. Dairesinin vermiş olduğu ihlal kararı (2009) dikkate alınarak” dendi ve yargılamanın yenilenmesi sonucunda, eski kararın kaldırılmasına, yani 7 kez ölüm cezasının kaldırılmasına ve Ünal Osmanağaoğlu’nun beraatine karar verildi (2016). Bu nedenle, Bahçelievler Katliamında faili meçhulden değil, ancak cezasızlık hâlinden bahsedebiliriz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi bir vesile addetti.

    Bu arada, Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle ölüm cezaları zaten uygulanmaksızın kalmıştı. En son 1985 yılında Afyon’da yapılan bir infazla bir kişi idam edilmişti. Ondan sonra bir idam yapılmadı. Ancak daha sonra çıkarılan 4616 sayılı Rahşan Affı Kanunuyla ölüm cezaları kısmen kaldırıldı. Ve en son, 2005 yılında tüm kanunlardaki ölüm cezası kaldırıldı. Bu arada kademeli geçiş şöyle oldu: 7 kez idam cezasının infazı terörle mücadele kanunu ile durduruldu ve yeni bir tebliğname düzenlendi. Çünkü Terörle Mücadele Kanunu; ölüm cezaları 10 yıl yatmakla, müebbet hapis cezaları ise 8 yıl yatmakla ödenir diyordu. 10 yıl yatmakla ödenir denince, yedi kez idam, 70 yıl oldu. Fakat, 70 yıl zaten dikkate alınmadı. Çünkü süreli hürriyeti bağlayıcı cezalara dair, o tarihte yürürlükte olan Ceza İnfaz Kanunu hükümlerine göre 36 yıl üzerinde infaz hesabı yapılacağı için, bu 70 yıl, 36 yıl olarak hesaplandı. Daha sonra AKP iktidarı döneminde yargı reformu kanunları başladı. 6352 sayılı bir kanun ile yargı reformu kanunları çıkartıldı ve adına “3. Yargı Paketi” dendi. Burada fikri içtima kuralında yeni bir düzenleme yapıldı ve yattıkları süre göz önünde bulundurularak tahliyelerine karar verildi Ünal Osmanoğlu ve Bünyamin Adanalı adındaki katillerin. İki sene de alacaklı olarak tahliye edildiler. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, daha sonra Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi beraat kararı verdi. 6352 sayılı kanun çıktığında, yani cezalarının içtima kuralı uygulanarak birleştirilip düşürüldüğü sırada, Yargıtay’dan emekli olmuş bir adam getirildi avukat olarak ve bu adam duruşmada, bu kanun bu kişiler için çıkarıldı dedi.

    Gelelim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2. Daire kararına. Bu karar şuna dayanıyordu: Katliam sanıklarından bir tanesi olan Duran Demirkıran’ın ifadesi var. Katillerden yakalanabilmiş olanlardan birisi. Zaten birisi İbrahim Çiftçi, diğeri Duran Demirkıran. Duran Demirkıran, “Ünal Osmanağaoğlu bu olayda yoktu, ben biliyorum” demiş. Şöyle bir söylenti var.  Muhsin Yazıcıoğlu, o sırada Sivas’ta hapiste ve -neden dolayı verilmişse- cezasını çekiyor. Cezası bitip de tahliye edilince Ankara’ya geliyor. “Sordum soruşturdum” diyor Muhsin Yazıcıoğlu, “Bahçelievler katliamı ne oluyor böyle” diye. Abdullah Çatlı’yı buluyor. Abdullah Çatlı, Ülkü Ocakları’nın ikinci başkanı, bu nedenle de büyük reis. Abdullah Çatlı, Muhsin Yazıcıoğlu’na “bu Ünal’ın saçma sapan işleri” demiş. Bu lafı da Muhsin Yazıcıoğlu ileri geri ulu orta söylüyormuş. “Ben duydum” diyor Duran Demirkıran, “bunu böyle söylediğini, ama Abdullah Çatlı’nın lafı yanlış” diyor. Böyle laflar dolaşıyor ortalıkta. Mesela o sıra, her nasıl olduysa Abdullah Çatlı yine gözaltına alınmış, Muhsin Yazıcıoğlu emniyete telefon açmış, “Abdullah’ı bırakın yoksa Ankara’nın 150 yerinde bomba patlatacağız” demiş. Duran Demirkıran, “ben emniyetteki ifademde söylediklerimi kabul ettim, çünkü bana işkence yapıldı” diyor.  Peki bununla ilgili bir raporunuz var mı? Dosyada bilmem kaç dizi numarasında raporu var, bu rapor nasıl çıkmış ortaya? Bunun avukatı, bir tahliye dilekçesi vermiş mahkemeye ve bu tahliye dilekçesine iliştirmiş, müvekkilimin işkence gördüğüne dair rapor ekte sunulmuştur diye. “Duran Demirkıran’ın işkence gördüğüne dair rapor da ilişikte sunulmuştur” diyor. Hatta bir duruşmada şöyle oldu: Can Özbay diye bir adam var, avukat. MHP dahi bunun pisliğinin kaldıramadı, ihraç ettiler MHP’den bunu. Bu, avukatı Duran Demirkıran’ın. O da hapiste o sırada ve geldi sıkıyönetimindeki duruşmada şöyle dedi: “Ben gördüm, kötü vaziyetteydi işkence görmüştü. Dizimin üstüne yatırdım”. İşte Ünal Osmanağaoğlu, bu tezgahlar ile yargılandı. Ünal Osmanağaoğlu daha sonra öldü. Gazeteler, Devlet Bahçeli ve Meral Akşener’in İstanbul’a Ünal Osmanağaoğlu’nun cenazesine gittiklerini yazdı. Bu MHP’liler cinayet uzmanı. Dosyalardan edinilen bilgiye göre şöyle: Ahmet’in temizlenmesi lazım, halledilmesi lazım bu olayın ve karar veriyorlar, kim halledecek bu işi, ben halledeceğim, ben hapisteyim o sırada, gidiyorlar, hapisten bir geceliğine izin alıyorlar, beni bir geceliğine serbest bıraktırıyorlar, ben o bir gecede gidip Ahmet’i temizliyorum, dönüp geliyorum tekrar ve savcı çağırdığında ben hapisteyim o gün diyorum. Şimdi bunları, bu tür tezgâhları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin hâkimlerine anlatamazsınız. Hâkimler açıp da önündeki dosyaya baktığı zaman, 7 kez idam, 1 değil 3 değil 5 değil, yani Türkiye’deki yargının vahşetine bakın derler. Bunu görür görmez “sen misin bunu diyen, ben bu yaptığın soruşturmayı tümüyle geçersiz addediyorum” diyor. Fakat bu, sen bu adamı beraat ettir demek değil. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Bahçelievler Katliamı’nın yargılamasını yapan, ona katılmışlar mı, katılmamışlar mı yargılamasını yapan bir mahkeme değil.
    Bahçelievler Katliamında, sadece iki kişi yakalanmıştır dedim biraz önce bunlardan birisi İbrahim Çiftçi, diğeri Duran Demirkıran. İbrahim Çiftçi’nin yakalanması şöyle: Burada, şu saman pazarının, Numune Hastanesinin karşında bir ticaret lisesi var, orada okuyor, orada öğrenci. Atatürk Lisesi’nde bir olay oluyor; Levent adında bir öğrencinin öldürülmesi. O nedenle yakalanıyor İbrahim Çiftçi ve gözaltına alınıyor. Duran Demirkıran’a gelince; gene hatırlayacaksınız, meşhur pazardan dönen kadının tanık olduğu “tamam reis, 5-6-2” lafı var. Oradaki iki kişiden bir tanesi, tamam reis diyen kişi Duran Demirkıran. Bunların ikisi aynı tarihte emniyette gözaltındalar. Poliste bir sorgu kuralıdır; bir suçun failleri teker teker, ayrı ayrı ifadeye çağrılır. Yoksa bir arada ağız birliği yapmaları mümkün olabilir. Bir arada ifadeler alınmaz. Ancak bu soruşturmayı yürüten Oktay adındaki komiser bunların ikisini bir araya getiriyor ve hissediyor ki, bunların ikisi birbirlerini tanıyorlar. Onun üzerine bir bahane icat ediyor, bunların ikisini yalnız bırakıp odanın içinde kendisi çıkıyor; çıkar çıkmaz da kapının arkasından gözetliyor ve bunların birbirleriyle konuştuklarını görüyor.  Sana ne sordular, sen neler söyledin falan diye.

    Neyse uzatmayalım. Bahçelievler katliamından dolayı mahkûm edilenleri bakın hatırlamaya çalışalım: Haluk Kırcı var, Ercüment Gedikli var, Bünyamin Adanalı var, Mahmut Korkmaz var; bunların hepsi de Duran Demirkıran’ın ifadesi ile ortaya çıkan sanıklar. Şimdi Duran Demirkıran’ın ifadesini geçersiz sayınca 3. Ağır Ceza Mahkemesi ve o da Yargıtay’dan onanınca, doğal olarak aynı şey ötekiler için de söz konusu olabilir, yani beni de işkence gördüğü için söylemiş diyebilirler; ama aslında öyle bir şey yok. Mesela Ercüment Gedikli böyle. Fakat Haluk Kırcı, öldürülen 7 kişiden 2’si, Eskişehir yolunda götürülüp kurşuna dizilen 2 kişi için, “bunlar Rus casusuydu, ben de bir Türk milliyetçisi olarak dayanamadım, çektim vurdum” dedi.

    Ünal Osmanağaoğlu’nun beraatinin kesinleşmesinden sonra epeyce vakit geçmiş olmasına rağmen, diğer sanıklarla ilgili olarak bir iade-i muhakeme talebinde bulunulmadı ya da Ünal Osmanağaoğlu’nun mahkûm edilmesi ve hapiste yatmasıyla ilgili bir tazminat talebinde de bulunulmadı. Fakat şunu söyleyeyim; iade-i muhakeme konusunda kanunda bir süre yok biliyorsunuz. İcap ederse 80 yıl sonra iade-i muhakeme isteyebilirler. Fransa’da mesela Gustav Flaubert’in eserinde Madam Bovary, müstehcenlikten dolayı mahkûm edilmiş ve o yüzyıl öyle kalmış, yüz yıl sonra iade-i muhakeme edilmiş ve müstehcenlik kararı kaldırılmıştır.  Benzeri bir olay Amerika’da var: Sacco ve Vanzetti. Kaliforniya’da idam edildiler. İdam edildikleri tarih 1927. İade-i muhakeme tarihini hatırlayamayacağım ama 1980 sonları falan. Yani 60 sene sonra iade-i mahkeme kabul edilmiş. Bunları geçecek olursak, Bahçelievler’de bu durum faili meçhullük nitelendirilmesine bürünmedi ve bürünemez şu anda. Ta ki bütün failleri, bütün katilleri, beraat ettirilir, işte o zaman olur.

    Yargılama sürecinde Bahçelievler katliamıyla ilgili iki tane komisyon kuruldu. Birisi Başbakanlık Teftiş Kurulu bünyesinde, bir diğeri de Büyük Millet Meclisinde. Bunların hazırladıkları raporu istedi Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi. Mahkemenin talebi gitti bunlara, “bana hazırladığınız raporu gönderin” diye. Bu raporlar rafta kalmaları için mi hazırlanır, bir gerek ortaya koyup bu gereği yerine getirmek için hazırlanır. Bu gerek de nedir? Yargı işlevinin önünü tıkamamak, tam tersine açmak. Fakat başbakanlık hiç de çekinmeden ve utanmadan mahkemeye yazdığı bir yazıda, “raporun size gönderilmesi sakıncalı görülmektedir” diyerek göndermedi raporu. Ben çeşitli yollarla, bu raporlardan haberdar olduğumu söyledim ve “şu bilgileri içerdiği için göndermiyorlar” diyerek, bunların dikkate alınmasını ve tekrar istenmesini istedim. Mahkeme tekrar istedi, ancak bu sefer cevap dahi vermediler.

     

    H.D.: Geçmişteki deneyimlerinizden hareketle, bugünkü toplumsal davalardaki yargılamaları nasıl yorumluyorsunuz?

    E.S.: Bugün, bir kişi hakkında mahkeme cesaretle olaya yaklaşıp sanık hakkında beraat veya tahliye gibi bir karar verdiği zaman arkasından hemen mekanizma çalıştırılıyor ve yeni bir tutuklama komplosu tezgahlanıyor. Böyle bir durumda yargı verdiği olumlu karardan dolayı geriletiliyor. Osman Kavala’nın da dahil olduğu meselede tüm sanıkların beraatine karar veren mahkeme görevden alındı. Yargı bağımsızlığının olduğu bir ortamda bu tür şeyler mümkün değil. Şimdi bunların yapıp ettiklerinin benzerlerini yapmıştı Demokrat Parti iktidarı. Örneğin, CHP’nin bir genel sekreteri vardı. Kasım Gülek. Kasım Gülek, Trabzon’dan başlayıp Zonguldak’a kadar Karadeniz illeri boyunca böyle bir gezi yapmış, orada geçtiği her ilde hükumetin manevi şahsiyetini tahkir diye o zamanlar yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu’nun 159. maddesine göre davalar açılmış, sonra bunların hepsi birleştirilmişti. Bu tek dava Menderes’in astığı astık kestiği kestik bir döneminde meydana gelmişti.

    Bir kimse hakkında olumlu bir karar verilir, tahliyesine veya beraatine karar verilirse, bu kararın geçerli olabilmesi için daha yukarıdan bir yerden onaylanması gerekir gibi bir kural getirildi adeta bugün. Öncelikle bir yargı bağımsızlığı meselesine ilişkin bir adım lazım.

    Gerek Ahmet Davutoğlu’nun gerek bir iki gün önce de beyanat veren Ali Babacan’ın, bunların ağızlarını açar açmaz ilk söyledikleri laf şu oldu: yargı bağımsızlığının sağlanması şart. Yani kendileri işin içinde oldukları için biliyorlar, yargı bağımsızlığının sağlanması lazım. İşte böyle bir beklenti, ham hayaldir. Böyle bir şey Tayyip Erdoğan’ın tek başına iktidar olduğu bir dönemde beklenemez. Ne yazık ki CHP’nin de ana muhalefet partisi olarak bu yolda bir çabası görünmüyor hâlihazırda.

    H.D.: Bildiğiniz gibi çok yakın bir zamanda gazeteciler; Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan ve Murat Ağırel tutuklandı. Bu tutuklamaların ardında yargıda konumlanmış olan bir grubun bu gazetecilerin önceki yazı ve kitaplarından rahatsız olduğu söyleniyor. Son olarak, geçmişte bu duruma benzer bir biçimde yargı gücünü etkileyen bir grubun varlığı gibi bir örnek olup olmadığını sormak isteriz. Hiç buna yakın bir durum olduğu vaki midir?

    E.S.: Hukuk ihlallerinin en yoğun yaşandığı dönemler 12 Mart ve 12 Eylül dönemleridir, sıkıyönetim yargılamalarıdır. Ancak bu dediğiniz gibi yargının üstünde bir güç oluşturacak bir yapılaşma ben şahsen hatırlamıyorum. Böyle bir mesele biraz şu çarpıklıktan geliyor. Tek adam iktidarı o nedenle her şeyin üstündeki güç tek adamın gücü. Geçmişte böyle bir tek adam iktidarı olmadığı için her şeye rağmen gene de bir meclis meselesi olduğu için böyle bir şey olmadı.

    H.D.: Erşen bey, söyleşi ricamızı kabul ederek deneyim ve düşüncelerinizi bizimle ve okuyucularımızla paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

  • Uzun Bir Tarih Aralığında MESS’in Hikâyesi

    Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS), 14 Ekim 1959 tarihinde İstanbul’da 11 girişimci tarafından kuruldu. MESS’in işçi sendikalarıyla toplu pazarlık masalarında doğrudan teması ise 1963 yılında grev hakkını da tanıyan toplu pazarlık sürecinin kurallarını ortaya koyan 274 ve 275 sayılı yasaların yürürlüğe girmesinden sonra oldu.

    MESS toplu pazarlık masalarında sert ve uzlaşmaz bir profil çizmiş, bu Maden-İş’le 1963- 1964 döneminde yürüttüğü 60 işyerini kapsayan ilk önemli toplu pazarlık sürecinde zaman zaman kendi üyesi olan işverenlerin bile tepkilerine neden olmuştu. 1964 yılından 1970 yılı sonlarına kadar olan dönemde MESS hemen her zaman toplu pazarlık müzakerelerini kilitlemiş, zaman zaman işverenler MESS’ten istifa ederek işçi sendikalarıyla toplu sözleşme imzalamışlardı (Maden-İş, 20 Haziran 1964; Maden-İş, 12 Ağustos 1964; Maden-İş, 1965: Grevler 1-16; Otomobil-İş, 1970). Bu dönemde Otomobil- İş’in uyguladığı 4 grevin tamamı MESS’e karşı yapılmıştı. (Otomobil-İş, 1970) MESS daha kuruluş yıllarından başlayarak çatışmacı/ uzlaşmaz bir toplu pazarlık kültürünün sermaye kesimindeki en önde gelen temsilcisi oldu.

    Ancak MESS’in, toplu pazarlık sürecinin büyük ölçekli bir ekonomik/siyasi mücadeleye dönüşmesine yol açan politikalarının hazırlandığı ve hayata geçirildiği dönem, yükselen solun sendika hareketiyle güçlü bağlar kurduğu ‘70’li yıllarla başlar. ‘70’ler, MESS’in siyasi ve “sınıf” kimliğinin de belirgin biçimde ortaya çıktığı yıllardır.

    Tek Tip Sözleşme Politikası: Grup Sözleşmesi

    1971 yılı biterken MESS de toplu pazarlık sürecine ilişkin yeni arayışlara yönelmiş, kısa sürede işçi-işveren ilişkilerinde köklü bir dönüşüme yol açacak ilkesel bir tercih/tutum ortaya koymuştu: “tek tip sözleşme politikası.” Bu politika 15-16 Haziran direnişinin ardından 12 Ağustos’ta toplanan MESS Sendika Meclisi’nde tartışıldı, 21 Eylül 1971’de toplanan MESS 12. Genel Kurulu’na taslak olarak sunuldu. Taslak 14 Kasım 1972’de toplanan 14. Genel Kurul’da onaylanarak kesinlik kazandı (MESS, 1999 C 1: 389).

    MESS’in bu politikasının geri planında 15- 16 Haziran direnişine neden olan 1317 sayılı Kanun’la 274 sayılı Sendikalar Kanunu’nda yapılan değişiklik paralelinde 275 sayılı Kanun’da da değişiklik yapılması ve kanun yoluyla işyeri düzeyinde toplu sözleşmelerin ortadan kaldırılarak sadece işkolu sözleşmelerinin bağıtlanabilmesine olanak veren bir toplu pazarlık modeli oluşturulması beklentisi vardı (MESS, 1999 C 1: 391). MESS’in amacı, tek tip sözleşme politikası uygulanarak toplu pazarlığın geriliminin tek tek işyerlerinin üzerinden alınabilmesi, işyerleri arasındaki farklılıklar nedeniyle ortaya çıkan haksız rekabetin ortadan kalkması ve buna bağlı olarak da sendikalar arasındaki rekabetin anlamını yitirmesiydi. Ancak MESS’in beklediği kanun değişikliği gerçekleşmedi.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.