Blog

  • İnfaz Sisteminde Yapılan Değişiklikler Üzerine Değerlendirmeler (10.4.2020)

    Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi; adı üzerinde, başta 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun (kısaca İnfaz Kanunu) ile birlikte başkaca kanunlarda değişiklik yapmayı öngörüyor. Bu değişikliklerden en önemlileri, infaz hakimliği müessesesini genişletmesi ve koşullu salıverme ve denetimli serbestlik yönünde hükümlü lehine düzenlemeler içermesi olarak gözüküyor. Burada koşullu salıverme ve denetimli serbestlik konularında yapılan ve yapılmayan değişiklikler son derece önem arz ediyor.

    Bilindiği üzere; Nisan 2012’de yürürlüğe giren 6291 sayılı Kanunla, hükümlülerin koşullu salıverilmelerine bir yıl kala denetimli serbestlik tedbiri ile salıverilmeleri İnfaz Kanunu m.105/A’da düzenlenmiş, en son 15 Temmuz sonrası 671 sayılı Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamesi ile İnfaz Kanunu’na geçici 6. madde eklenerek, 01.07.2016 tarihine kadar işlenen suçlar yönünden, bir kısım suçlar istisna bırakılmak suretiyle koşullu salıverilme oranı 2/3’ten 1/2’ye, denetimli serbestlik süresi de 1 yıldan 2 yıla çıkarılmıştı. Yeni düzenleme ise, hem geçici hem kalıcı infaz değişikliği öngörüyor.

    Kalıcı düzenlemeye göre, İnfaz Kanunu m.107’de hapis cezasının 2/3’si olarak belirlenen koşullu salıverilme oranı 1/2 olarak değiştiriliyor; kasten öldürme suçlarından (madde 81, 82 ve 83) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar, işkence suçundan (madde 94 ve 95) ve eziyet suçundan (madde 96) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar, cinsel saldırı (madde 102, ikinci fıkra hariç), reşit olmayanla cinsel ilişki (madde 104, ikinci ve üçüncü fıkra hariç) ve cinsel taciz (madde 105) suçlarından süreli hapis cezasına mahkûm olanlar, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan (madde 102, 103, 104 ve 105) hapis cezasına mahkûm olan çocuklar, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçundan (madde 188) hapis cezasına mahkûm olan çocuklar ve devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçlarından (madde 326 ila 339) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar açısından ise koşullu salıverilme oranı 2/3 olarak belirleniyor.

    Yine İnfaz Kanunu m.108/1’e göre tekerrür hâlinde işlenen suçlar ile İnfaz Kanunu m.107/4’e göre suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmek ya da örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçtan dolayı, önceden 3/4 olarak belirlenen koşullu salıverilme oranı 2/3’ye çekiliyor. Terör örgütleri açısından oran, Terörle Mücadele Kanunu m.17’ye getirilen düzenleme ile 3/4 olarak kalıyor.

    İnfaz Kanunu m.108/9’a göre TCK m.102/2’de tanımlanan cinsel saldırı suçundan, TCK m.103’te tanımlanan çocukların cinsel istismarı suçundan, TCK m.104/2-3’te tanımlanan reşit olmayanla cinsel ilişki suçundan ve TCK m.188’de tanımlanan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçundan dolayı hapis cezasına mahkûm olanlar hakkında ise oran 3/4 olarak kalıyor. Bunlar koşullu salıverilmeye yönelik kalıcı düzenlemeler.

    Denetimli serbestlik açısından getirilen kalıcı düzenlemeye göre ise; İnfaz Kanunu m.105/A uyarınca daha önce bir yıl olarak belirlenen süre, “koşullu salıverilme için ceza infaz kurumlarında geçirilmesi gereken sürenin beşte dördü” olarak değiştiriliyor. Koşullu salıverilme süresinin beşte dördünün, üç yıldan fazla olamayacağı, bu durumda koşullu salıverilmesine en fazla üç yıl kalan hükümlünün denetimli serbestlik tedbirinden faydalanabileceği belirtiliyor.

    İnfaz Kanunu’na getirilmesi beklenen bu kalıcı düzenlemenin dışında, 671 sayılı OHAL KHK’si ile getirilen geçici madde 6’da da değişiklik yapılmasının teklif edildiği anlaşılıyor. Yani geçici maddede değişiklik yapılıyor. Buna göre; 30.03.2020 tarihine kadar işlenen suçlar yönünden (kasten öldürme suçları, üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenen kasten yaralama ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçları, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçu [madde 87, fıkra iki, bent d], işkence suçu [madde 94 ve 95], eziyet suçu [madde 96], cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar [madde 102, 103, 104 ve 105], özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar [madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138], uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu [madde 188] ve İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar hariç olmak üzere) denetimli serbestlik süresinin 3 yıl olarak uygulanacağı öngörülüyor. Örneğin yağma suçunu işlemek üzere oluşturulmuş bir suç örgütünden hapis cezası alan hükümlülerin 3 yıllık denetimli serbestlik tedbiri ile salıverilmesi mümkün hâle geliyor.

    Burada cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlarla uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçunun kapsam dışı bırakıldığı görülmekle birlikte, İnfaz Kanunu’na getirilmesi teklif edilen geçici madde 9’un 4. fıkrasına göre; TCK m.102, 103, 104, 105 ve 188’de düzenlenen suçlardan 6545 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 28.06.2014 tarihinden önce işlenmiş olanlar için verilen süreli hapis cezaları bakımından koşullu salıverilme oranının 2/3 olarak uygulanacağı görülüyor. Bu da, 28.06.2014 tarihinden önce işlenen cinsel suçlar ile uyuşturucu madde imal ve ticareti suçu yönünden verilen sözgelimi 6 yıllık cezada 6 aylık indirim demek.

    Bunun yanında teklifle, Türk Ceza Kanunu’nda bazı suçların cezalarında da artırıma gidildiği anlaşılıyor. Örneğin suç işlemek amacıyla örgüt kurma cezasının alt ve üst sınırı iki ila altı yıl yerine dört ila sekiz yıl olarak; örgüte üye olmanın cezası ise bir ila iki yıl yerine, iki ila dört yıl olarak belirleniyor. Ancak terörle ilişkisi olmayan suç örgütleri yönünden getirilen infaz iyileştirmeleri yanında, bu ceza miktarı artırımının bir önemi de bulunmuyor. Yani TCK m.220 anlamında bir suç örgütünün cezası artırılırken, infazı iyileştiriliyor.

    Covid-19 salgınından sonra çalışmaları daha da hızlandırılan bu pakete göre özetle, hükümlü açısından geçici ve kalıcı “iyileştirmeler” yer buluyor. Birçok suç yönünden (sade vatandaş tabiriyle) “yatar hesabı”, hapis cezasının yarısından üç yıl çıkartılarak, bazıları yönünden de hapis cezasının üçte ikisinden üç yıl çıkartılarak yapılıyor ki, bu durumda yeni ve geçici düzenleme de dikkate alınarak hükümlülerin derhâl tahliyeleri, hüküm bekleyen sanıkların ise cezaları kesinleştiğinde cezaevine hiç girmeden veya girdi-çıktı yaparak derhâl tahliyeleri mümkün oluyor. Söz gelimi devlete karşı suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamında giren suçlar yönünden ise hapis cezasının dörtte üçünden bir yıl çıkarılması suretiyle yatar hesabı yapılıyor.

    Burada esas soru; İnfaz Kanunu dışında “bazı” kanunları da değiştirdiği anlaşılan bu paketle, henüz haklarında mahkûmiyet kararı verilmeyen tutuklular lehine bir düzenleme yapılıp yapılmadığıdır ki, bu sorunun yanıtı olumsuzdur.

    Keyfi şekilde tutuklananların, tutuklu veya hükümlü olup da yaptıkları haber, üstlendikleri avukatlık faaliyeti dolayısıyla terör örgütleri ile ilişkilendirilen gazetecilerin ve avukatların bu ayrıntılı pakette yer bulmadığı, hükümlülerin tutuklulardan üstün tutulduğu, yine hükümlüler arasında da eşitsizliklerin yer aldığı rahatlıkla görülmektedir. Teklifte yer verilen geçici madde 9’un 5. fıkrasında da bu husus net bir şekilde anlaşılmaktadır. Düzenlemeye göre; Covid-19 salgın hastalığı nedeniyle, açık ceza infaz kurumlarında bulunanlar, kapalı ceza infaz kurumunda bulunup da açık ceza infaz kurumlarına ayrılmaya hak kazananlar ile 105/A maddesi kapsamında denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezasının infazına karar verilen ve 106. madde veya diğer kanunlar uyarınca denetimli serbestlik tedbirinden yararlanan hükümlülerin 31.5.2020 tarihine kadar izinli sayıldığı, bu haktan tutukluların yararlandırılmadığı anlaşılmakla, bir bütün hâlinde yeni düzenlemenin, sırf “cezaevlerini bazı hükümlüler lehine boşaltalım, ancak bazı suçlar yönünden ‘mücadelemiz’ devam etsin, tutuklular da ceza infaz kurumlarında kalmaya devam etsin” anlamını taşıdığı bir gerçektir.

    Tabii yazıya konu edilen “iyileştirmeler” sadece İnfaz Kanunu ile sınırlı olmayıp Açık Ceza İnfaz Kurumuna Ayrılma Yönetmeliği’nde yapılması beklenen değişikliğe göre; toplam cezası on yılın altında olanların bir ayını, on yıl ve daha fazla olanların üç ayını kapalı kurumda geçirmesi hâlinde hükümlünün açık ceza infaz kurumuna geçmesi bekleniyor ki, burada koşullu salıverilme tarihine yedi yıldan az kalma şartı da aranmıyor. Bu düzenleme ile hükümlülerin kapalı ceza infaz kurumlarında geçirecekleri sürenin bir hayli azalacağı söylenebilir.

    Öte yandan tutukluların tahliye edilinceye veya haklarında hüküm verilmişse bu hüküm kesinleşinceye kadar kapalı ceza infaz kurumlarında kalacaklarını, açık ceza infaz kurumlarına geçme haklarının olmadığını belirtmek gerekiyor. Yani bu sistemde şahıs bir anlamda, “tutuklu değil hükümlü olayım da, yani mahkumiyet kararım bir an evvel kesinleşsin de açığa geçeyim” düşüncesinde oluyor. Bu husus da tutukluyu kanun yoluna başvurmama, yani hak arama hürriyetini kullanmama tercihine kadar götürebiliyor. Bireyleri bu düşünceye iten sistemin sakat olduğu bir gerçek.

    Bunun yanında salgınla mücadelenin sırf hükümlü sayısını azaltma yöntemi ile eşitlik ilkesine uygun olmayacağı, suçla tam manasıyla mücadele edilmesinin ve suçun önüne geçecek tedbirlerin alınmasının elzem olduğu, salgınla da topyekûn mücadele ederek tutuklu/hükümlü arasında ayrımda bulunulmaması, eğer ayrımda bulunulacaksa da bu düzenlemenin tutuklu lehine yapılması gerektiği bir gerçek olup, bunlardan ayrı şekilde sırf af benzeri düzenlemelerle, yani kolaya kaçılmak suretiyle cezaevlerinin boşalmayacağı gerçektir. Bireyleri cezaevlerinden yasa değişiklikleri ile çıkartan değil, cezaevlerine “son çare” olarak yerleştiren bir düzendir olması gereken.

    İfade özgürlüğünü güvence altına alamadığınız, keyfi tutuklulukların önüne geçemediğiniz, hatta tutuklamayı bazı suçlar yönünden bir kural gibi kabul ettiğiniz anda, bugün İnfaz Kanunu’nda başka paket açıklarsınız, yarın başka paket açıklarsınız; aynı sorunlar artarak devam eder.

    Olması gerekenler ise; “yaşam hakkı” gözetilerek tutukluları kapsayacak şekilde düzenleme yapılması, keyfi tutuklulukların önüne geçilmesi, af benzeri bir iyileştirme yapılacaksa da bunun eşitlik ilkesine uygun düşecek şekilde hazırlanması, bu konuda tarafsız hukukçulardan da destek alınması ve tüm sonuçlar düşünülerek bir metin ortaya koyulmasıdır.

    Cezaevi doluluğunu önlemek, keyfi tutuklama/mahkûmiyet kararlarının önüne geçmek ve ifade özgürlüğünü sağlamakla; salgınla mücadele ise, salgın riski bulunan tüm tutuklu ve hükümlüler yönünde bir düzenleme ile mümkündür.

  • Cezaevlerinde Bulaşıcı Hastalıklar ve İHAS Kriterleri (10.4.2020)

    COVID-19 salgını ile mücadele ederken hayatını kaybeden Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu’na: “Binlerce teşekkür: yardımına ihtiyaç duyarak sana geldiğimiz her zaman bıkmadan, usanmadan; muazzam bir hoşgörü ve sabırla bizleri dinlemiş olduğun için. Orada bir Cemil Amcamız olduğunu bilmenin gerçek değerini, şimdi seni kaybedince anlıyoruz. Ne üzücüdür ki günlük hayatın koşturmacasında sana esaslı bir teşekkür edecek fırsatımız dahi olmadı! Gittiğin yerde huzurla uyuman dileğiyle…”

    Giriş

    Bütün dünyayı etkilemekte olan ve sonuçları gittikçe ağırlaşan COVID-19 salgınının yarattığı etkiler “eşit hak talebi” kategorisine indirgenerek, bizleri insan hakları teorisinden medet ummaya zorlayabilir mi? Salgının, kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı ve mevsim değişikliklerini de içine alan boyutuyla “ekoloji krizi” ile ilişkisi bu sorunun yanıtının menfi olduğu yönünde bir izlenim uyandırmaktadır. Nitekim, salgın hastalıklar ile ekosistemin tahribatını ortaya koyan analizlerde de vurgulandığı üzere, salgın hastalıkların ortaya çıkışında ve yayılışında; “ormansızlaştırma”, “habitat değişimi”, “sulak alanların tahribatı”, “yoksulluk/yetersiz beslenme”, “su kaynaklarının tahribatı” ve “gittikçe kalabalıklaşan şehirler” gibi faktörlerin yanında, küreselleşmenin şu an ulaştığı noktada, malların ve insanların dur durak bilmeyen sirkülasyonu da salgın hastalıkların tahrip gücünü  artırmaktadır[1]. Neo-liberal politikalar sonucunda erimekte olan sosyal devlet ve halkın oldukça az bölümünün kaliteli sağlık hakkına ulaşabildiği gerçeği, COVID – 19 salgınının insan hakları teorisine sığdırılamayacak bir boyutu olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bir başka ifade ile ekoloji krizinin esas müsebbibi ortadan kaldırılmadığı müddetçe, çevre ve bununla bağlantılı olarak kamu sağlığı ile ilgili alınan hiçbir tedbirin kalıcı olmayacağı açıktır. Dolasıyla içinde bulunduğumuz sistemin sorunlarını çözmede bu sistemin kendi içinde yer alan bir üst yapı kurumu olarak “hukuk” da bir ölçüye kadar çözüm sunabilir. Öte yandan çok doğaldır ki, günlük hayatta üretilen norm, bir gereksinimin ürünüdür ve mevzubahis yaşama hakkı olduğunda hukuk ve insan hakları çerçevesinde sunulan çözümleri göz ardı etmek pek savunulabilir bir çözüm değildir. Çevre ve salgın krizinin esas müsebbibine yönelik bu ufak hatırlatmanın ardından, konuya pozitif hukuk açısından bakıldığında, salgın hastalıktan korunma hakkının “dışarıda” olan bizler için bile bir lüks haline geldiği bu günlerde, konu kapalı bir ortamda yaşamakta olan mahpuslar olduğunda, bu hakkın ivedilikle sağlanması gerekir. Nitekim bu yazının yazıldığı şu anlarda, özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireylerin tahliyesine yönelik Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi Meclis Genel Kurulunda tartışmaya açılmış bulunmaktadır[2]. Kamuoyunda ve büyük ölçüde sosyal medyada oluşan etkinin bir ürünü olan bu değişiklik paketi COVID-19 salgını nedeniyle cezaevinde belirli kategorideki hükümlülere tahliye imkânı sunma iddiası ile hazırlanmıştır. Teklifin eleştiriye açık bir içeriğe sahip olduğu gerçeği bir yana bırakılırsa, toplumda oluşan tepkinin bir sonucu olması nedeniyle de mahpusların sağlık hakkının, özgür bireylerin sağlık hakkına tali bir sırada yer aldığı gerçeğini bir kez daha göstermiştir. Oysa İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin (İHAM; Mahkeme) getirdiği kriterler bu açıdan devletlere bazı sorumluluklar yüklemektedir.

    İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin Gözünden Cezaevinde Sağlık

    Genel kriterler 

    İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS; Sözleşme) ya da ek protokollerinde, sağlık hakkı ya da bununla bağlantılı bir hak kategorisi bulunmamaktadır. Öte yandan İHAM Sözleşmeye kazandırdığı dinamik yorum neticesinde, Sözleşmedeki belirli haklarla bağlantılı olarak sağlığın korunması ile ilgili bir dizi içtihat kataloğu yaratmıştır[3]; bu içtihat kataloğu mahpusların sağlık hakkını da kapsamaktadır. Bu çerçevede öne çıkan en önemli Sözleşme maddesi, “işkenceyi, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele ya da cezayı yasaklayan 3. maddedir. Mahpusların sağlık hizmetlerine ulaşamamaları, belirli koşulların gerçekleşmesi halinde “insanlık dışı” ve “onur kırıcı” muamele teşkil edebilir. Mahkeme’ye göre bireyi özgürlüğünden yoksun bırakma, tabiatı gereği kişide eziyet ve küçük düşürücü hisler uyandırabilir ancak alıkoymanın pratik gereksinimleri göz önünde tutularak, bireylerin alıkonulmaya içkin olan eziyet derecesini aşacak yoğunlukta sıkıntı ve zorluk çekmeyecek şekilde ve usulde, insan onuruna uygun koşullarda tutulması, sağlıklarının ve esenliklerinin korunması; mahpuslara gereken tıbbi yardımın sağlanması gerekmektedir[4] . Bir başka ifade ile 3. madde çerçevesinde sağlık hakkının ihlal edilebilmesi için “alıkonulmanın gerektirdiği” önüne geçilemez yoksunlukları aşan bir muamelenin var olması gerekmektedir[5]. Mahpusun hastalığının ağırlığı yeterli sağlık yardımının sağlanması açısından tek belirleyici ölçüt değildir[6], mahkeme önüne gelen şikayetlerde çok yönlü bir inceleme yaparak; özgürlüğünden yoksun bırakılma durumunun kendine özgü bazı sınırlamalar getireceğini kabul etmekte, bu eşiği aşan bir ızdırap ya da sıkıntı olup olmadığını incelemektedir. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere Mahkeme mahpusların sağlığa ulaşım hakkının, özgür bireylerin sahip olduğu seviyeden daha düşük olabileceğini a priori olarak kabul etmektedir. Nitekim Mahkeme, cezaevlerinde sunulan sağlık hizmetinin, dışarıdaki sağlık hizmetleriyle “eşdeğer” olması ilkesine her zaman bağlı kalamayabileceğini kabul ederek, Sözleşme’nin 3. maddesinin mahpuslara sağlanan tıbbi yardımın, en iyi sivil kliniktekilerle aynı düzeyde olması gerektiğine dair bir sorumluluk getirmediğini açıkça belirtmektedir[7]. Sonuç olarak İHAM kararlarında mahpusların sağlık hakkının, ceza adaletinin gerekleri ile dengeli bir şekilde koruma altına alınmış olduğunu söylemek hatalı olmaz.

    Bulaşıcı hastalıklarla ilgili temel kriterler

    Bulaşıcı hastalıklarla ilgili söylenebilecek en önemli husus bir mahpusun bir salgın hastalığa yakalanmasının tek başına Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlalini gündeme getirmeyeceğidir. Mahkeme önüne gelen vakalarda kümülatif bir değerlendirme yapmaktadır.

    Bu açıdan öne çıkan ilk kriter, mahpusların fiziksel ve ruhsal sağlıklarına uygun koşullarda tutulmalarıdır. Örneğin, mahpusun gün ışığından yeteri derecede yararlanamaması, alıkonulan yerdeki havalandırma ve ısıtma problemleri, yetersiz beslenme[8], sigara içen mahpuslarla bir arada tutulma[9], hijyen ihtiyacının giderilememesi, koğuşların haşerelerle dolu olması[10] gibi vakalarda 3. maddenin ihlali gündeme gelebilmektedir.  Görüldüğü üzere 3. maddenin taraf devletlere yüklediği pozitif yükümlülük, öncelikle bu bireylerin hastalıklara karşı korunabilecekleri fiziksel koşullarda tutulmaları gerekliliği ile başlamaktadır.

    İkinci en önemli kriter ise bulaşıcı hastalıklara yönelik tarama testleridir. Nitekim Mahkeme tüberküloz, Hepatit ve HIV başta gelmek üzere bulaşıcı hastalık salgınının özellikle cezaevi ortamında olmak üzere bir halk sağlığı meselesi olduğunun üzerinde durmaktadır[11]. Bu çerçevede Mahkemeye göre 3. madde, cezaevlerine girişlerde bulaşıcı hastalık taşıyanların ayırt edilebilmesi ve mahpusların etkin tedaviyi alabilmesi için devletlere erken tarama yapılması sorumluluğunu da getirmektedir[12]. Mahpusların razı gelmeleri halinde cezaevlerine ilk kabul edilişlerinde, belirli bulaşıcı hastalıklara ilişkin ücretsiz tarama testlerinden geçmeleri, arzu edilen bir durumdur[13].

    Öte yandan belirli bir bulaşıcı hastalığa yakalanan mahpusun bu durumundan taraf Devletin bir ihmalinin olmadığının kanıtlanması zaruridir. Bu hastalık ister basit bir tedavi ile geçebilecek “uyuz” hastalığı[14] isterse daha ciddi sonuçlar doğurabilecek verem olsun[15], yakalanılan hastalığın cezaevi koşulları ve önleyici sağlık hizmetlerinin yetersizliğinden kaynaklandığına dair illiyet bağının kurulması gereklidir.

    Üçüncü önemli nokta ise bulaşıcı hastalığa yakalanmış mahpusun gereken tedaviye ulaşabilmesidir[16]. Hangi tedavinin gerekli olup olmadığı hususunda ise İHAM kendini sağlık heyeti yerine koymamakta, başvurucuların sağlık durumunu ilk elden tespit eden doktorların görüşlerini ya da başvuruya konu olan hastalıkla ilgili ulusal ya da uluslararası standartları dikkate almaktadır[17].

    Bulaşıcı hastalıklara ilgili bu temel prensipleri Dobri – Romanya kararı ile somutlaştırmak faydalı olur. Karar cezaevine girdikten sonra verem olduğu teşhis edilen bir mahpusla ilgilidir. Kararda başvurucunun vereme cezaevine girmeden önce mi, yoksa alıkonulduğu süre içinde mi yakalandığı tam olarak ortaya konulamamıştır. Fakat Mahkeme başvurucunun cezaevine girmeden önce verem taramasından geçirilmediğine dikkat çekmiştir. Mahkeme’ye göre, Sözleşme’nin 3. maddesinin tıbbi yardımın verilmesi de dahil olmak üzere, bir mahpusun sağlığının ve esenliğinin korunmasına dair getirdiği pozitif yükümlülük, cezaevlerindeki hastalıkların erkenden teşhis edilmesi ve önüne geçilmesi amacıyla devletlere etkili yöntemler uygulama sorumluluğu da getirmektedir. Bu çerçevede Mahkeme, cezaevine girmeden önce doktor tarafından muayene edilen başvurucunun, spesifik olarak verem taramasından geçirilmemiş olduğuna dikkat çekmiştir. Mahkeme konuşan teşhisin ardından başvurucuya uygulanan tedaviyi yeterli bulsa da bu durum Mahkemenin nezdinde 3. maddenin ihlal edilmiş olduğu gerçeğini değiştirmemiştir. Başvurucunun mikrobu dışarıda edinmiş olması ihtimalinde dahi cezaevindeki hijyenik olmayan koşulların ve aşırı kalabalığın, başvurucunun sağlık durumunu kötü yönde etkileyeceği göz ardı edilemez bir husustur[18]. 

    COVID-19 ve cezaevleri 

    COVID-19 salgını karşısında İHAS kriterleri nasıl okunabilir? Bahsi geçen kararlar çerçevesinde Devletin mahpusların tahliye edilmesi dahil olmak üzere gereken tedbirleri almaması ihtimalinde, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlalinin gündeme geleceğine kuşku bulunmamaktadır. Hatta söz konusu salgının dışarıdaki tahribatı da göz önüne alındığında, Sözleşme’nin yaşama hakkının koruma altına alan 2. maddesi yönünden yürütülecek bir tartışma da kaçınılmazdır. Nitekim İHAM, cezaevinde yeterli sağlık hizmetlerine kavuşamayarak hayatını kaybeden mahpuslara ilişkin başvurularda, ölümün yetersiz sağlık hizmetinden kaynaklandığının ispat edilmesi halinde, ihlal kararı verebilmektedir[19].

    Son olarak belki de en önemlisi, COVID-19 salgını vasıtasıyla Meclis’te kabul edilmek istenen yargı paketinin ne derece mahpusların sağlık haklarını korumaya özgülenmiş olduğu sorusudur[20]. Kanun teklifinin eleştirmeye değer diğer noktaları yanında[21], Sözleşme’nin 14. maddesiyle koruma altına alınmış ayrımcılık yasağına riayet edilip edilmediği kuşku götürmektedir. Bilindiği üzere Sözleşme’de korunan bir haktan yararlanılırken, benzer durumda olan hak öznelerinin meşru bir gerekçe gösterilmeden farklı muamaleye tabi tutulması, ayrımcılık yasağını ihlal edebilir[22]. Nitekim İHAM Türkiye’yi ilgilendiren çok önemli bir karar olan Gülay Çetin kararında, kararın verildiği tarihten önce vefat etmiş olan başvurucunun sırf tutuklu olması nedeniyle, sağlık hakkından yararlanırken hükümlü mahpuslardan farklı bir muameleye tutulmuş olmasını İHAS’ın 3. maddesi ile bağlantılı olarak ayrımcılık yasağını ihlal ettiğine karar vermiştir[23].

    Sonuç olarak kabul edilmek istenen taslağın, başta cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçların failleri olmak üzere toplum açısından tehlike teşkil eden mahpuslara yönelik olarak, farklı bir uygulama içermesi, bu uygulama sağlık hakkına ulaşım ve yaşama hakkının korunmasına yönelik bir tedbirle dengelendiği müddetçe meşru bir gerekçe teşkil edebilir. Öte yandan, tutukluların ya da düşünce suçlularının bu düzenlemelerden, yararlandırılmaması, ayrımcılık yasağını ihlal edecektir. Ama en önemlisi Devletin İHAM’da bu yönde bir başvuru yapılmasını gerektiren koşulların oluşmasından ve bu yönde bir ihlalin yaşanmasından önce gereken tedbirleri almasıdır. Yukarıda bahsedilen kriterlerin, vakit kaybetmeksizin eşit ve adil bir şekilde uygulanması ümidiyle…

    [1] bkz. David Harvey, “Anti-Capitalist Politics in the Time of COVID-19”, JACOBIN, 20.03.2020, https://cutt.ly/ltD4xnw (04.04.2020); Doğanay Tolunay, “Salgın Hastalıklar, Ekosistem Tahribatları ve İklim Değişikliği ile İlişkili mi?”, İklim Haber, 01.05.2020, https://www.iklimhaber.org/salgin-hastaliklar-ekosistem-tahribatlari-ve-iklim-degisikligi-ile-iliskili-mi/ (04.04.2020).

    [2] Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkan Vekili Denizli Milletvekili Cahit Özkan ve Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkan Vekili Sakarya Milletvekili Muhammed Levent Bülbül ve 58 milletvekilinin Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, Meclis Adalet Komisyonunun 03.04.3030 tarihli oturumunda kabul edilerek, 06.04.2020 tarihli Meclis Genel Kuruluna sevk edilmiştir. İlgili tutanak ve kanun teklifi için bkz. https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/komisyon_tutanaklari.goruntule?pTutanakId=2528 (04.04.2020).

    [3] Dışarıdaki bireylerin sağlık hakkına yeterli ulaşımı ile ilgili olan en önemli içtihatlardan birineCenter of Legal Resources on Behalf of Valentin Campeanu – Romanya, Başvuru No. 47848/08, 02.10.2008; Hristozov ve diğerleri – Bulgaristan kararı örnek verilebilir.

    [4] Kudla – Polonya, Başvuru No. 30210/96, 26.10.2000, para. 94.

    [5] Daha fazla bilgi için bkz. Stephen Livingstone, “Prisoners’ Rights in the Context of the European Convention on Human Rights”, Punishment & Society, Volume 2, No. 3 (July),  2000, s. 314.

    [6]  Örneğin bkz. Ostrovar v. Moldova, Başvuru No. 35207/03, 13.09.2005, para. 85-90.

    [7] Aleksanyan – Rusya, Başvuru No. 46468/06, 22.12.2008,  para. 139.

    [8] Bkz. Modarca – Moldova, Başvuru No. 37829/08, 13.11.2012, para. 23-27.

    [9] Bkz. Florea – Romanya, Başvuru No. 37186/03, 14.09.2010, para. 65.

    [10] Kalashnikov v. Rusya, Başvuru No. 47095/99, 15.07.2002, para. 96-103.

    [11] Cătălin Eugen Micu – Romanya, Başvuru No. 55104/13, 05.01.2016, para. 56.

    [12] Dobri – Romanya, Başvuru No. 25153/04, 14.12.2010, para. 46-56.

    [13] Cătălin Eugen Micu – Romanya, para. 56.

    [14] Ghavtadze – Gürcistan, Başvuru No. 23204/07, 03.03.2009, para. 88-89.

    [15] Vasyukov – Rusya, Başvuru No. 2974/05, 05.04.2011,  para. 66

    [16] Alver v. Estonya, Başvuru No. 64812/01, 08.11.2005, para. 43-45.

    [17] Bkz. A.B. – Rusya, Başvuru No. 1439/06, 14.10.2010 para: 132, Logvinenko – Ukrayna, Başvuru No. 13448/07, 14.10.2010, para. 74; Hummatov – Azerbaycan, Başvuru No. 9852/03, 13413/04, 29.11.2007, para. 113,116; Kondratyev – Ukrayna, Başvuru No. 5203/09, 15.12.2011, para. 85.

    [18] Dobri v. Romanya, para. 46-56.

    [19] Tarariyeva v. Russia, Başvuru No. 4353/03, 14.12.2006,  para 87.

    [20] Örneğin Prof. Dr. Kaboğlu’nun da dikkat çektiği üzere gündeme alınan teklif, özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireylerin sağlık hakkının korunmasından çok, cezaevlerindeki doluluk oranlarını azaltmaya yönelik daha önceki yargı paketlerinin hızlandırılmış bir versiyonu görünümünü çizmektedir.  Menekse Tokyay, “Kaboğlu: Yargı reformu adil yargılanma çerçevesinde olmalı”, euronews, 30.03.2020, https://tr.euronews.com/2020/03/30/kaboglu-yarg-reformu-adil-yarg-lanma-cercevesinde-olmal (04.04.2020). Dolayısıyla mahpus hakları ile ceza adaleti sistemi arasında kurulması gereken hassas denge yönünden eksik bir izlenim sunmaktadır.

    [21] Bu konuda oldukça bilgilendirici online hukuk sohbeti için bkz. “Dr. Öğretim Üyesi Barış Erman’ın tespitleri” Ceza İnfaz İndirimi Tartışmaları – XXV. Avukatlar Kulübü, https://www.youtube.com/watch?v=sf01e93CGPA (04.04.2020), 10. dakikadan sonra.

    [22] Burden – Birleşik Krallık, Başvuru No. 13378/05, 24.04.2008, para. 60.

    [23] Kararın konusunu Anayasanın 104. maddesi uyarınca hasta hükümlülere tanınan Cumhurbaşkanı affının tutuklulara tanınmamış oluşu oluşturmaktadır. Gülay Çetin – Türkiye, Başvuru No. 44084/10, 05.03.2013, para. 116-125.

  • Global Kapitalizmin Yeni Seçimi: “Ya Hayatını Ya Canını” (30.4.2020)

    Global Kapitalizmin Yeni Seçimi: “Ya Hayatını Ya Canını” (30.4.2020)

    Bilindiği üzere; ardılları gibi global kapitalizmin “müesses nizam”ına bağımlı iktidar bloğunun 17 yıllık serüveninde, global bir projenin gereği olarak, bildiğimiz Cumhuriyet kâh “demokratik” yollarla, kâh OHAL/CB KHK’leri, kâh hukuka/yasalara aykırı referandumlar ve uygulamalarla adım adım tasfiye edilmiştir. Karşı devrim niteliğindeki bu radikal dönüşüm sürecinde; ulus devletin tüm kurumları ve değerleri toplumun gözleri önünde hallaç pamuğu gibi atılır; her türlü muhalefet toptan kriminalleştirilir; yargı ise bu işte en etkili silah olarak kullanılırken; başta Cumhuriyetin kurucu partisi CHP olmak üzere, siyasal muhalefetin, sanki rejim değişmemiş, parlamenter sistem tasfiye edilmemiş gibi, o eski siyaset tarzında ısrar etmesi çok dikkat çekicidir. Üstelik ortada; hükümeti denetleyebilen, ona hesap sorabilen, bunun da ötesinde; tarihsel ve işlevsel varlık nedeninin gereği olarak ne bütçe ne de doğru dürüst kanun yapabilen bir Meclis ve böylesi bir Mecliste demokrasi adına kazanılabilecek, (ki, buna Anayasa Mahkemesinin işlevleri de dahildir) hiçbir mevzi de yokken…

    Bu süreçte iktidar (Makyavelizme rahmet okutacak bir beceri ile) kendi varoluşunun ve hedeflerinin gereklerini yerine getirirken; muhalefetse, iktidarın tek ihtiyacı olan (serbest seçimleri, meclisi, hükümeti ve sandık demokrasisi ile) kozmetik meşruiyet arayışına en büyük katkıyı da sunmaktadır. Muhalefet iktidarı eleştirmekte, icraatlara ilişkin çok şey söylemektedir; ama iktidarın global projeyi başarıyla yürüttüğünü ve bu sürece de en büyük katkıyı kagşamış tarz-ı siyasetiyle bizzat sunduğu gerçeğini ise gizlemektedir. Meseleye bu zaviyeden bakınca, (iktidar cenahının aforizması olmuş biri deyişle) gerçekten de “Türkiye’de iktidar değil, muhalefet sorunu vardır.” Ancak bu ortak tespitte de iktidarla ayrıldığımız temel bir nokta vardır: İktidar için bu tablo ne kadar memnuniyet verici ise, bizim için de o kadar hakikat karartıcıdır. “Muhalefet sorunu”nun yol açtığı bu derin boşluktan iktidar da doğal olarak son demine kadar yararlanacaktır. Aslında siyaset meydanı bu anlamda çok uzun bir süredir öylesine boştur ki; ihtiyaca göre sıklıkla değişen politikalarında iktidar, muhalefetten ziyade kendi söylemleri ile çelişkiye ve açmaza düşebilmektedir. Yani iktidarın politik alandaki muhalifi bile, (her durumda ironik bir şiddete dönüştürebildiği) kendi geçmişidir. Tabii bu zaman zarfında iktidar birçok da politik imtiyaza sahip olmuştur.  Bu imtiyazlardan biri; başta, tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler olmak üzere, Anayasaya, yasalara ve yargı kararlarına yalnızca işine geldiği zaman uyma imtiyazıdır. Bir diğer -hatta en önemli- imtiyazı da; (Anayasa ile yasaklanmış olan) kutsal din duygularını devlet işlerine ve politikaya karıştırabilme imtiyazıdır. İşte bu imtiyazlar sayesindedir ki iktidar; siyaset meydanında, “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır.” diyerek, dünyevi meşruiyetine ilahi bir destek sağlarken,  insanların inancını da oya tahvil edebilmekte; “Allah’ın lütfu” gördüğü her krizi kolayca fırsata çevirebilmektedir.

    İktidar için biçilmiş kaftan kıvamındaki bu muhalefetin; ödül olarak (bileğinin hakkıyla kazandığı yerel yönetimleriyle birlikte) kriminal suç örgütü muamelesi görmesine; her türlü hakarete ve saldırıya maruz kalmasına rağmen; (CHP’nin “adalet yürüyüşü”nü ve şaibeli 2017 Referandumuna karşı -ancak iki saat sürdürebildiği- çıkışı haricinde) aynı siyaset tarzında ısrar etmesinin; iktidarın meşruiyetini bir türlü tartışmaya aç(a)mamasının, sokağın sesi olmayı tercih edip, sine-i millete dön(e)memesinin bir nedeni olmalıdır. Bu neden burjuva muhalefet anlayışından başka bir şey değildir. Aslında dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de mevcut liderlikleri ve yönetim kadrolarıyla kendileri de “müesses nizam”ın hizmetinde olan ve ancak kendilerine çizilmiş sınırlı alanda top koşturabilen bu muhalefet anlayışının mutlaka aşılması gerekiyor.  Bu ise giderek büyüyen ekonomik krizin etkisi altında artık eskisi gibi yönetilmek istemeyen kitlelerin sınıfsal uyanışının (zamanında CHP’yi “Ortanın solu” siyasetine nasıl zorladıysa) bugün de burjuva muhalefetinin öyle zorlanmasını gerektiriyor. Bugün bunu (parlamentodaki muhalefet partilerinin tabanları, parlamento dışı muhalefet partileri, demokratik kitle örgütleri, meslek odaları, barolar ve onların birlikleri/mensupları, aydınlar, işçi, esnaf ve emekçiler, aktivistlerin bilinçli ve örgütlü zorlamasıyla) toplumun ortak iradesi başaracaktır. Evet bu çok zordur; ama bundan böyle, mevcut burjuva muhalefet anlayışıyla siyasal mücadele sürdürmek bundan da zordur.

    Nitekim; TBMM’nin kuruluşunun ve ulusal egemenliğin 100. yıldönümünde arzı endam eden ve iktidar için yeni bir fırsata dönüşen coronavirus pandemisinde de; Kurtuluş savaşını yöneten Meclis, bugün maalesef -müsamere tadında bir iki söylev dışında- tamamen işlevsiz kalmıştır. Duvarında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” yazan aynı Mecliste; birkaç gün önce iktidar bloğunun Saray talimatıyla kalkan elleri ile geçirilen “infaz yasası” sayesinde adalet ve kamu vicdanı çok derin bir yara almıştır. Bu arada, kargadan başka kuş, parlamentodan başka mücadele alanı tanımayan muhalefetin -virüs farkındalığı (!) nedeniyle 51 milletvekili ile sınırlı kalan- parlamento aşkı bu ayıbı engellemeye yeterli olamamış; o “yasa” sayesinde; politik mahpuslar, avukatlar, gazeteciler muhalif olmanın veya görevlerini yapmanın bedelini cezaevlerinde (hem de ölümcül pandemi riski altında) ağır surette ödemeye devam ederken; her biri bir can yakan mafya mensupları, katiller, hırsızlar özgürlüğüne kavuşmuştur. Muhalefetin parlamento aşkı, Meclis’te (ekonomik kriz, pandemi, İdlip ve Suriyeli sığınmacı sorunları, S-400, Kıbrıs, “Mavi Vatan”, Ege adalarındaki Yunan işgali vb.), hayati konuların masaya yatırılıp tartışılmasını da sağlayamamış; maskeli ihalelere, çevre cinayetlerine, pandeminin ekonomik faturasının emekçilere ve esnafa kesilmesine, halka yardım götürmek isteyen muhalif belediyelerin önünün kesilmesine de engel olamamıştır.

    Tüm bunlar olurken; iktidarın pandemiye karşı uygulamaya koyduğu yasakları yetersiz bulan (ki, bu yasakların hemen hepsi Anayasa ihlali niteliğindedir) muhalefet, bunların yasal dayanaklarını sorgulama gereği dahi duymamış; adalete erişimin kısıtlanması ile de, adalet adeta buharlaşmış; muhalefet buna da tamamen sessiz kalmıştır. Ama “Biz bize yeteriz Türkiyem” söylemiyle ülke çapında (başta yargı mensupları olmak üzere, kamu kurumları ve görevlileri için zorunlu) “bağış” kampanyası başlatan iktidara karşı; “nasılsa aynı gemideyiz” hissiyatıyla hareket eden ve (yerel yönetimleri aracılığıyla) yardım toplamaya kalkan muhalefet; karşısında yine iktidarı bulmuştur. Bu kez “devlet içinde devlet” ve hatta “koronadan daha tehlikeli virüs” olmakla itham edilen muhalefet; benzeri sahneleri çokça yaşadığı halde, bu kez, her nedense çok şaşırmıştır!.. Oysa muhalefet pek hatırlamak istemese de iktidar, daha bir yıl önce, yerel seçimlerden zaferle çıkan muhalif belediyeleri “topal ördek” olarak tanımlamış ve onları çalıştırmayacağını açıkça beyan ve taahhüt etmiştir. Yani ortada hiç şaşılacak bir durum yoktur.

    Geldiğimiz noktada, muhalefetin son icraatı iktidarı millete şikayet etmekten ibarettir. Aslında, normal şartlarda bunun bir adım sonrası sine-i millete dönme hamlesi olmalıdır ama; heyhat, ne mümkün!.. Kim bilir, belki de; Türkiye’nin gizli-gerçek hukukunda sine-i millet, siyasi bir tehdit malzemesi olarak kullanılması serbest, ama girilmesi yasak olan bir “alan adı”dır!.. Hal böyle olunca; muhalefet olarak, en parlak adaylarınızla yerel seçimleri kazansanız da, büyük kentleri iktidarın elinden alsanız da, hatta yeni bir seçim görseniz bile, sittin sene iktidar olamazsınız (Tabii, zaten böyle niyetiniz yoksa, o başka!..).  Tam bu noktada bir kez daha hatırlatalım: Ey muhalefet!.. Bildiğiniz o Cumhuriyet, “kuvvetler ayrılığı”yla birlikte çoktan tasfiye edildi gitti; yerine “kuvetler birliğini”ni temsilen “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı altında, dünyada eşi benzeri olmayan yeni bir rejim getirildi. Millet egemenliğinin temsilcisi olan TBMM’nin yerini Saray; milletin yerini ümmet/tebaa aldı. “Muhalefet”in yeni rejimdeki karşılığı artık, “devlet düşmanı” veya “terörist”tir. Son referandumla birlikte genetiği tamamen bozulan hormonlu Anayasa’ya göre iktidardaki siyasi bir partinin başkanı, hem hükümetin başı, hem de Cumhurbaşkanıdır. Yani dokunulmazdır. Siyasi iktidar ve onun lideri bizatihi devletin kendisidir. Siz (en doğal hakkınız sanıp) iktidarın siyasetini eleştirmeye kalkarsanız, kendinizi TCK 299. maddeye göre “Devlete Karşı İşlenmiş Suçlar” kapsamında sanık sandalyesinde bulmanız işten bile değildir. Nitekim bu suçu işleyip de sanık sandalyesine oturanlar da sayısalda Cumhuriyet tarihinin en büyük rekorunu kırmıştır. İşte “bu ahval ve şerait içinde” kime, neye karşı ve nasıl mücadele etmeniz gerektiği konusunda samimi olmadan, ezberinizi bozmadan; yüzünüzü halka dönüp, sokağın tozunu atmadan; demokrasi ve iktidar mücadelesinde (tabii ki askeri veya sivil darbe hevesleri dışında) çok farklı mücadele yol ve yöntemleri bulmadan; her şey çok güzel olmuyor, olamıyor. (Bkz.: http://hukukdefterleri.com/sandik-demokrasisinin-sonu/)  Her şeyin çok güzel olabilmesi için aynaya bakmanız ve gerçeklerle yüzleşmeniz gerekiyor: Evet, ülkemizde (on yılda bir inkıtaya uğrasa da) iyi-kötü işleyen bir “hukuk devleti” vardı ama o şimdi yok. Tüm çelişkilerine rağmen “hukuk devleti”ni güvence altına alan bir Anayasa varken şimdi o da yok. Bakın Kemal Gözler ne diyor:

    “Kuvvetler ayrılığı teorisi, anayasacılığın en temel ve en eski teorisidir. Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde “anayasa” olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet “anayasal devlet” değildir. Bu husus, en güzel bir şekilde, 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 16’ncı maddesinde şu şekilde açıklanmıştır: 

    ‘Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur’. 

    227 yıl önce yazılmış ve ilân edilmiş bu madde şunu söylüyor: Bir devlette bir anayasanın olduğunu söyleyebilmek için, o devlette, bir yandan vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması, diğer yandan da o devlette kuvvetler ayrılığının olması gerekir. Bu iki şart gerçekleşmedikçe, bir devlette “anayasa” isimli bir belgenin olması, o devlette gerçek anlamda bir anayasanın bulunduğunu göstermez. Türkiye’de son yıllarda, vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altında olup olmadığı çok tartışmalıdır. Kuvvetler ayrılığı ise, uygulamada varlığı ve etkililiği tartışmalı olsa bile, hiç olmazsa Anayasamıza göre vardı. 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifiyle artık kuvvetler ayrılığı, sadece fiilen değil, resmen de kaldırılmaktadır. Söz konusu Anayasa Değişikliği Teklifinin bundan başka bir anlamı yoktur.” (Prof. Dr. Kemal Gözler, 22.12.2016, “Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa”. 10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri)

    Evet şimdi, 2010 ve 2017 referandumlarından sonra o beğenmediğimiz Anayasa da yok artık. Peki ne var; “Tarafsız cumhurbaşkanı” ile “partili cumhurbaşkanı”, “kuvvetler ayrılığı” ile “kuvvetler birliği” gibi bir arada olması mümkün olmayan oksimoron hükümlerle genetiği bozulmuş, adı “Anayasa” olan bir belge var. Tabii ki sırf böyle bir belgenin varlığı ona tek başına Anayasa olma özelliği kazandıramaz. O nedenle, o belge Anayasa olarak yok hükmündedir. Üstelik bu anayasal değişikliklerin dayanağı olan referandumlar da demokrasilerin en temel değeri olan “kuvvetler ayrılığı”nı oylama konusu yaptıkları ve onları işlevsiz hale getirdikleri için de bu belge Anayasa olarak yok hükmündedir.

    Pandemi konusuna dönersek…

    Öldürürken sınıf ayrımı gözetmediği; kapitalizmin zaaflarını, sosyal devlet ihtiyacını ortaya koyduğu; hastalığa yakalanan/evlerine kapanan insanları düşünmeye, sistemi ve inançlarını sorgulamaya; yavaşlayarak bir nevi farkındalık yaşamaya vesile olduğu gibi birtakım tespitler ve varsayımlardan hareketle, neredeyse devrimci ilan edeceğimiz Covid-19, insan iradesinin yerine geçip bizi ne baskıcı yönetimlerden ne neoliberal politikalardan ne de global kapitalizmden kurtarmayacaktır. Aksine eğer bu kafayla gitmeye devam edersek, bu devrimci (!) pandemi, kapitalizmle kol kola girip (ki, bu konuda da birçok emare belirmiştir) her ikisi birlikte halkların canına ot tıkayacaktır. Zira malum; gölgesini satamadığı ağacı kesen kapitalizm, insanlığın gördüğü en büyük virüstür. İster doğal, ister mutasyona uğramış olsun diğer tüm virüsler, kaçınılmaz olarak onun emrindedir. Dünyadaki toplam servetin yüzde 18’i nüfusun yüzde 99’unun, geri kalan yüzde 82’si de yüzde 1’inin elinde olduğu sürece hiçbir spontan virüs yoksullar için bundan daha ölümcül olamaz. “Müesses nizam”a dahil olan herhangi bir iktidar sizi herhangi bir virüsten kurtarıyorsa eğer; (bunun için de, gece-gündüz fedakarca çalıştıklarından emin olabilirsiniz!..) şimdilik hayatta kaldığınıza şükrederken; kapitalizme ve otoriteye uyum noktasında ciddi bir “sürü bağışıklığı” kazandığınızdan da emin olabilirsiniz. Sizin için bundan sonraki güzel aşama; Dünya Sağlık Örgütünün onayladığı minik bir çipi devlet desteğiyle bedeninizin en uygun yerine takmak olacaktır. Tabii ki, sağlığınızın ve “sürü bağışıklığınızın” devamı için!..

    Bu konuyu geçmeden, virüsün nasıl bir şey olduğu noktasında kafası karışanlar için karşılaştırmalı son bir not daha düşelim: Malum, “Deprem öldürmez, bina (yani çarpık yapılaşma) öldürür.” çok bilinen isabetli bir saptamadır. Burada, “deprem”in yerine “virüs”ü, “bina”nın yerine de “kapitalizm”i koyabilirsiniz. Zira her ikisinin de nerede ne zaman vuracağı bilinmez ve her ikisi de normal şartlarda zengin yoksul ayırmaz; ama yapılaşmanız veya sağlık sisteminiz kötüyse, her ikisi de yoksulu öldürür. Zira zenginin yaşam standardı, yapılaşması ile sağlığa erişimi, özellikle de kapitalizmin servet dağılımındaki payı, o yaman çelişki düşünülürse, Dünya üzerindeki her türlü afette kimin ateş hattında olduğu da açıkça görülecektir.

    Yine ülkemize dönecek olursak…

    Muhalefetin iktidarla aynı gemide olma sanrısı (ya da saplantısı diyelim) bugün öyle bir hal almıştır ki; yaşanan salgın vesilesiyle, iktidarın yanlış politikalarını görerek, bunlardan vazgeçebileceği ihtimalini ciddi ciddi düşünüp (!); iktidarı parlamentarizme geri dönmeye davet bile edebilmiştir. Oysa yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bu tür bir politika iktidarı normalleştirme, icraatlarını da meşrulaştırma, diğer bir deyişle, sıkılı yumrukla el sıkışma çabasından başka bir şey değildir. Siz, bırakın kaptanı olmayı yolcusu dahi olmadığınız bir gemiyi karada yüzdürmeye çalışırken; “milletinin mecnunu” kaptan, korona günlerinde canının derdine düşen tebaasına nerede olsa yetişip, (salgından önce tehlikeli sularda gezinen) gemisini açık denize doğru pupa yelken sürmektedir!.. Bu arada, artık siyaset üretemediği gibi, tüm kırmızı çizgileri de altüst olan muhalefetin, siyasi varlığının teminatı olan bu değerlere ilişkin farkındalığı da, pandemiye ilişkin farkındalığının önüne bir türlü geçemiyordu. Nitekim muhalefet, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 100. yıldönümünde dahi (iktidarın bu güne ilişkin kısıtlamasına hiç kafayı takmadan) kendi olağanüstü halini ilan ederek, bu çok anlamlı günü de evlerinin pencere ve balkonlarında kutlama başarısını gösterebilmiştir!..Oysa 23 Nisan 1920 tarihinde kurulan TBMM, emperyalizmin açık işgaline ve işbirlikçi Hanedanın idam fermanlarına karşı, “Ya istiklal ya ölüm!” şiarıyla bağımsızlık savaşı veren bir milletin kalbinin attığı yerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık nedenidir. İşte bu Meclisin kuruluşunun 100. yıldönümünde; varlığını Cumhuriyet’e borçlu olan muhalefetin geldiği ve toplumu da getirdiği nokta budur. Kendi OHAL’inde boğulan bir muhalefet!… Ancak muhalefetin ulusal egemenlik farkındalığına galebe çalan şu koronavirüs farkındalığı, korkarım, sınıf bilincimizin de üstesinden gelecek ve bizler de (yine iktidarın bu konudaki “katkısını” da hiç kafamıza takmadan), 1 Mayıs’ı pencere ve balkonlarımızda kutlayacağız. Oysa Cumhuriyet nasıl evlerde kurulmadıysa, demokrasi ve sınıf mücadelesi de evlerde verilmiyor. Bu arada; “Evde kal Türkiye!” çağrısı kapsamına alınmadıklarından haftanın beş günü, salgına rağmen işbaşı yapmak zorunda kalan işçi sınıfı, iktidarın yine büyük bir “duyarlılıkla” o gün için aldığı sokağa çıkma yasağı sayesinde, 1 Mayıs’ta evde kalarak salgından korunmuş olacaktır!.. İşçi sınıfının böyle bir korunmaya gönüllü katılımı ise, onun sınıf bilincinde ve kararlılığında açılmış olan gediği göstermeye yetiyor. Burjuva muhalefet anlayışının, onu doğru hatta çekmesi beklenen sınıf sendikacılığına kadar ulaştığını görmekse can yakıyor.

    Bitirirken Suat Parlar’a kulak verelim:

    “Küresel kapitalizm, devletleri toplumsal, politik güçlerinden ve meşruiyet kaynaklarından yoksun bırakmaktadır. Ulus devletler bu çöküşü maskelemek adına milliyetçi söylemlere sarılmaktadırlar. Uluslararası firmaların ve küresel kapitalist imparatorluğun ideolojik, askeri mali ve kültürel tahakkümü altındaki devletler, hükümette hangi parti olursa olsun egemenliklerinin çürümesinin başlıca sorumlularıdır. … Egemenlik tüm dünyada uluslararası şirketler ve işbirlikçilerine geçmektedir. … Dünya küresel faşizmin dayandığı mali-finansal-endüstriyel-mafyatik aristokrasinin yönetiminde, cumhuriyetlerin tarihsel çöküşe terk edilişini izliyor. Egemen haline gelmiş uluslararası (imparator) şirketler karşısında halkların iradesi ayaklanmadıkça değer taşımıyor.” (Parlar, Suat;  Barbarlığın En Yüksek Aşaması ABD,2004, Sf.331,332)

    Ulus devlet elden gidiyor diye dizini dövenlerle, sömürüsüz ve özgür bir dünya isteyenler şunu bilmeliler ki; “müesses nizam”a karşı mücadele vermeden hiçbir virüs yenilemez. Evde tek başınıza kalarak bir süre daha korunursunuz; ama bu salgının ne zaman biteceğini; bitip bitmeyeceğini, bitse de yerine yenisinin gelip gelmeyeceğini bilemezsiniz. Sonsuza kadar evde de kalamazsınız. Burada asıl mesele, özgür iradesi ve yüreğiyle dünyayı değiştirme gücüne sahipve bunu defalarca başarmış insan evladının- yine ve yeniden bir seçim yapmasıyla ilgilidir: Ya hayatta hiçbir bedel ödemeden korku içinde bir köşeye sinip Godot’yu beklerken yitip gideceğiz; ya da onurlu bir gelecek ve özgür bir dünya/ülke için her koşulda mücadele edeceğiz.

     

  • Sayın Savcımın UYAP’ı (3.5.2020)

    Sayın Savcımın UYAP’ı (3.5.2020)

    Ev karantinamın bilmem kaçıncı gününde Avukatlar Günümü kutlayan Sayın Barolar Birliğim, bundan böyle soruşturma dosyalarımıza UYAP’tan ulaşabileceğimizi müjdelemişti. Hem günümün kutlanması hem de soruşturma dosyalarımı UYAP’tan görebilecek olmam ziyadesiyle mutlu etti tabii.

    Ev karantinamda yanımda olan UYAP’ımdan ertesi gün soruşturma dosyalarıma bakmak için bilgisayarıma koyuldum. Ertesi gün koyuldum, çünkü 5 Nisan pazardı ve karantinada da olsak, evden çalışmamın bir mesaisi vardı.

    Tabii ev mesaim başlar başlamaz UYAP’ıma yeltenmemin bir nedeni vardı. Yaklaşık beş yıldır devam eden bir soruşturma dosyamda, bir yıla yakındır savcımın takipsizlik vermesini veya dava açmasını bekliyordum. Beş yıldır bir dosyaya bir savcının bakması mümkün mü, bu zannediyorum dördüncü savcımızdı. Ancak araştırılacak edilecek hiçbir şey kalmamıştı dosyada. Bu yeni savcıyla da konuşamıyordum bu hususu, çünkü kendisine adliyede rastlayamıyordum. Adliyeye ne zaman gitsem kâtibi bana, “Avukat Bey, Savcı Bey adliyede, ama odasına hiç gelmedi, gelir herhalde” şeklinde cevaplar veriyordu. Ne zaman sorsam savcım hep adliyedeydi, orada bir sıkıntı yoktu; ancak odasını pek sevmiyordu. Ya meslektaşları ile komşuculuk oynuyordu ve bu komşuculukta sıra hiç kendi odasına gelmiyordu ya da kendisine paralel bir oda bulmuştu, orada çalışıyordu. Neyse, gel zaman git zaman ben savcının yüzünü hiç göremedim. İsmini Google’dan arattım, görsellere bakacaktım. Aşağı yukarı tüm savcılarımızda olduğu gibi, bir başka şehirde görevine başladığına ilişkin eski tarihli bir habere rastladım. Ancak fotoğrafta o kadar savcı vardı ki, bizimki hangisi onu da kestiremiyordum. Sadece fotoğraftaki yüzlerden, “hangisinin yüz ifadesi görevine yeni başlamış gibi” diye tahmin yürütüyordum.

    Tabii benim için önemli olan savcımın tipi değil, aylardır incelemediği dosyası. UYAP’tan soruşturma dosyalarını “Ceza” bölümünün altında görmeyince “acaba TBB bizi mi kandırdı” diye düşünürken, soruşturma dosyalarının ayrı bir kısımda “Cbs” ismiyle esrarengiz şeklinde yer aldığını gördüm. Sonrasında adliyesinden ve soruşturma dosyasından yakaladım dosyamı. “Açık” olduğu yazıyordu. “Evrak” kısmına tıkladım, “Cumhuriyet savcısının onayı sonrası evrak görüntülenebilecektir” yazdı. Yanda da “Evrak Gönderme” ile sadece “Avukatın Soruşturma Dosyasını İnceleme Talebi (Portal)” türünü gönderebileceğimiz, yani dosyaya sadece inceleme talebini sunacağımız bir sistem kurulduğunu gördüm. Ben de o gün, yani 6 Nisan gününde kısa bir dilekçe ile dosyayı inceleme isteğimi sundum. Sonra her sabah ev mesaimin başında, bir gelişme olup olmadığına baktım. Savcımın onayına göre dosyaya giren son belgeleri görebilecektim. Gün gün baktım, onayı göremedim. O “gün gün”ler yerini “günaşırı”lara, “günaşırı”lar yerini “haftada iki”ye bıraktı. Sonra unuttum, bakamamaya başladım. Az önce tekrar bakayım dedim, “Cumhuriyet savcısının onayı sonrası evrak görüntülenebilecektir” yazısını yine gördüm. Sayın savcımın tipine olduğu gibi, dosyasına da erişemiyordum.

    UYAP’ta “Evrak Gönderme” hâlâ açık, gönderilebilecek dilekçe de inceleme talebinden ibaret. Ancak dilekçe “udf” formatı ile gönderileceği ve bir form gibi düzenlenmediği için istediğim her şeyi yazabiliyorum, “atış serbest” yani. Şimdi ek dilekçe yazma kararı aldım, onay verirseniz aşağıdaki metni sunacağım:

    “Sayın Savcım,

    Öncelikle kalbiniz kadar temiz bu beyaz udf dosyasını açtırdığınız için tekrar teşekkür ederim. Sizi görme şansım henüz olmadı. Umarım bu melun süreçte sağlığınız ve keyfiniz yerindedir. Şayet değilse, acil şifalar dilerim.

    Ben size yaklaşık bir ay önce dosya inceleme talebimi UYAP’tan sunmuştum. Zannediyorum incelemeye pek vaktiniz olmadı. Müsait olduğunuzda onay vermenizi ve bu şekilde dosyaya erişmemi sağlamanızı istirham ederim.

    Ancak istirhamım ‘sine qua non’ değildir. Benim için ziyadesiyle önemli olan, dosyanın bir an önce neticeye varmasıdır. Buna müvekkil hakkında dava açılması da dahildir. Zira birkaç yıl önce dava açılsa idi, zannediyorum mahkeme şu zamana kadar beraat kararı da verecek, hatta bu karar istinafla kesinleşecekti.

    Karantina sürecinde müvekkilim dosya ile ilgili sorular sormaya devam ettiğinden ve süreç git gide uzadığından, dosyada müspet/menfi bir kanaate varmanızı, kanaate varmanız durumunda bunu takipsizlik/iddianame ile belirtmenizi talep ederim.

    Saygılarımla, Hüsnü Niyetli”.

  • Mizah: Savcım, İddianamesi ve Büyüğüm

    Geçenlerde bir televizyon programcısının, sosyal medyada kendisine edilen küfürlere karşı açtığı davalarla köşeyi döndüğü haberini gördüm. Son derece zekice tabii. Bir insanın kendine küfrettirmesi bana göre zaten başarıdır, bunu kazanca çevirmesi de dahiyane bir fikirdir benim nezdimde.

    Tabii bahsettiğim bu benim “nezdim”, daha önce benzer bir durumla karşı karşıya kaldı. Zamanının önemli bürokratlarından biri hakkında, bir internet sitesinde kişisel bir değerlendirmede bulunmuştum. Yumuşak bir tabirle “kişisel bir değerlendirme” diyorum ama hakikaten de öyleydi, yani ortada bir hakaret yoktu. Zamanın önemli bürokratlarından olan, şimdi, hatta o dönem gözden düşen “büyüğümüz”, avukatlarına, yani meslektaşlarıma talimat vermişti. Sosyal medyada kendisini rahatsız eden herkese karşı şikâyette bulunulacaktı.

    Ofisime polisler geldi, o zaman şehir dışındaydım, kâğıt bırakmış gitmişler. Hakkımda soruşturma açıldığı bilgisini iletmeye gelmişler, ifadeye çağırıyorlarmış beni. Şehre döner dönmez karakola uğradım, dosya bilgilerini öğrendim. Büyüğümüz bir başka şehirde ikamet ettiğinden, orada yürütülüyordu soruşturma, benim de ifadem talimatla alınacaktı. İstanbul Anadolu Adliyesi’nin talimat dosyasına dilekçe yazarak, bizzat o şehre gidip dosyanın savcısına ifade vereceğimi bildirdim. Bir yandan savunma dilekçemi de hazırladım, bol emsal kararlı ve taraflı tarafsız herkesin, okuduktan sonra kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vereceği bir dilekçeydi bu.

    İfade için işlerimi ayarladım ve gün belirledim. Bir yandan da o şehirde tanıdık bir meslektaşa dosyanın akıbetini sordum. Talimat dosyasına yazdığım dilekçemden birkaç gün sonra bana, “Savcı sizin hakkınızda iddianame düzenlemiş Hüsnü Bey” dedi. Ben de “Nasıl olur, dilekçeyi daha yeni yazdım, haftaya gelip ifade verecektim” dedikten hemen sonra şehrin yolunu tuttum. Meslektaştan aldığım bilgi, iddianame tanzim edilmekle birlikte henüz Başsavcılık tarafından görülmediği ve onaylanmadığı yönündeydi.

    Şehre varır varmaz, iddianameden habersizmişim gibi savcının odasını yolunu tuttum, “Efendim bendeniz avukatım, bir dosyanızda şüpheliyim, ifade vermeye geldim” dedim. “Tamam avukat bey, dosyanızı getirteyim, alalım ifadenizi” dedi savcı. Dosya gelir gelmez savcının yüzü değişti, “İyi de ben iddianame yazmışım buna” dedi. Ben de “Olur mu efendim, ben size dilekçe vermiştim, geleceğim en kısa zamanda diye” dedim. “Ben sizin avukat olduğunuzu anlamamış, bizi sallıyor diye düşünmüştüm, ondan sizi beklemeyip hazırlamıştım iddianameyi” dedi. Şöyle bir iddianameye baktı, “İddianamede sizin aleyhinize emsal karara da yer vermişim bakın, en iyisi iddianameyi ben böyle vereyim, mahkemede savunursunuz kendinizi artık” dedi. Emsal denilen karara baktım, benim savunma dilekçemin ekindeki lehe kararlardan biri. “Savcım bu karar lehime, söylediğim sözün hakaret suçunu oluşturmadığı yazıyor kararda” dedim. Baktı savcı karara, “Haa evet lehinizeymiş, (bir süre sessizlik) haa tamam, her ne kadar karar lehinize olsa da, mahkeme de bir değerlendirsin demişim iddianamede” dedi. Yani iddianamesinde, her ne kadar suç olmasa da, mahkeme de bir baksın demiş savcım.

    “Savcım en azından ifademi alın, eksiklik olmasın, sonra iddianame iade edilmesin, çok güzel iddianamem olsun, şanıma yakışsın, yoksa ne biçim iddianame ile yargılanıyor demesinler” dedim. “Durun avukat bey, zaten onaylanmadı henüz iddianame, ifadenizi alayım, takipsizlik de verebilirim” dedi. Sanki suçluymuşum veya hakkımda iddianame için gerekli yeterli şüphe varmış da, savunmamla durum değişecek ve masum olduğum anlaşılacakmış gibi. Halbuki masumiyetimi iddianame de belirtiyordu ve “daha da” masum olduğum, öyle böyle masum olmadığım anlaşılırsa takipsizlik verecekti herhalde savcım.

    İfadem çok kısa sürdü, sonrasında neredeyse iki saat oturduk savcıyla. Yargının durumundan, hâkimlerin, savcıların sıkıntılarından, bir hâkim ve savcının nasıl olması gerektiğinden bahsetti savcım bana. Ben de hepsine hak verdim. Teoride hepsi de doğru şeylerdi. Ayrıca savcım, laf aramızda, soruşturma konusu kişisel değerlendirmeme de katıldığını ifade etti. Tokalaştık, adliyeden ayrılarak şehrime dönmek üzere yola koyuldum. Bana iddianameyi haber veren meslektaşım soruşturma dosyamın akıbetini takip edecekti.

    Haber birkaç gün içinde geldi, hakkımda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmişti. Gerekçelerden biri, onaylanmayan iddianamenin de gerekçesi olan o emsal Yargıtay kararıydı.

    Büyüğümüzün avukatı karara itiraz etti, itirazı reddedildi. Hakaret suçunu işlemediğim, hatta iddianame tanzimi için gerekli yeterli şüphenin dahi bulunmadığı artık netleşmişti.

    Sonra savcının söyledikleri aklıma düştü. O savcı, eğer o şehre bir gün sonra gitseydim, “haklı olduğumu bilmesine rağmen” bana kamu davası açan savcı olacaktı. Mahkemede savunmam alınacak, celseler celseleri, istinaflar istinafları, yıllar yılları kovalayacaktı. Odasına erken vardığım için savcı; hakkımda takipsizlik veren, soruşturmasını erkenden şüpheli lehine sonlandıran, şüpheli haklarına ve ifade özgürlüğüne önem veren savcı oldu. Tabii bunda avukat olmamın da etkisi büyüktür.

    Ne diyelim, yaşasın şüpheli ve sanık hakları!

  • Portre: “Ceren bıçakla değil kalemle, silahla değil kitapla yaşadı”

    Kaybettiğimiz önce arkadaşım, sonra meslektaşımdı: Ceren Damar Şenel. Ben onun kısa ve güzel hikayesine dokunabilmenin ve değebilmenin ne olduğunu gördüm, aklımda hiç unutmayacağım sözleriyle dünyayı ve hukuku nasıl bedeninde taşıyabildiğine şahitlik ettim. Şansımdır ve şanssızlığımdır. Meslektaşım ve arkadaşımdır. Sizlere anlatmak istediğim, bir davanın ötesine geçerek, Ceren Damar Şenel’in bir bilim kadını ve akademisyen olarak portresini çizmek. Parlak ve genç bir hukukçunun, genç yaşında bilim dünyasına kazandırdığı kıymetli eserlerini ve çalışkanlığını, işine idealiyle sarılmasını yansıtabilmek. Bunun için, mesleğinden bahsederken gözlerindeki heyecan ve hevesi görmek yeterliydi. Bunu gördüğüm için, bu dirayetin, bilim aşkı ve hukuk sevgisinin unutulmamasını tercih ediyorum. Bir davadan çok daha ötesini, kaybettiğimiz kişinin akademik niteliklerini yansıtmanın önemine inanıyorum.

    Ceren’i en son düğününde gördüm, güzelliği ve zarafeti, sessizliği ve sakinliği, dünyaya bakışındaki asaleti ve naifliğiyle mutluluğunu gözledim. Bugün savunma adı altında söylenen yalanların, hukukun bir kılıf olarak kullanıldığı o iftira dolu pespayeliğin hiçbir değerinin olmadığına, o düğün şahitlik eder.

    Ceren, yaşıtımdı. 1992’de Ankara’da doğdu, ilk tanıştığımız gün bana dünyanın farklı yerlerinde eğitimine devam edebilme fırsatı bulduğunu söylemişti, Fransızcayı o yıllarda öğrenmiş, bilime ve akademiye olan tutkusu çok küçük yaşlarında başlamıştı. Alelacele bir tanışmadan doğum günlerimizin aynı gün ve aynı yıl olduğunu fark ederek ayrılmıştık, ikimiz de hukuk fakültesini bitirmiştik. Benzerliklerimiz, dünyaya ve bilime bakışımızdaki ortaklık, çok güzel bir sohbetin ve akademik yol arkadaşlığının tortularını atacak gibiydi. Cevheri ve zarafeti gözlerinden okunan, pasparlak bir yıldız gibi, hâlâ öyle. Tanıştığınızda, inceliğine hayranlık duyacağınız çok özel bir ruhu olduğunu fark ettiğiniz insanlardandır Ceren, öylesine narin ve öylesine nadir. Daha sonra birbirimizi gördüğümüz her sefer, ikimiz de birbirimizi fakültelerimize davet ettik. Her görüştüğünüzde birbirinden bambaşka özelliklerini duyuyordunuz Ceren’in. Kendisi söylemiyordu ama, sezdirmiyordu bile. Siz, onun spora olan ilgisini, elde ettiği dereceleri, kayak, buz pateni, basketbolla ilişkisini tesadüfen öğreniveriyordunuz. Akdeniz’den, Mersin’den öylesine laf açılıyordu mesela, Akdeniz Oyunları’na katıldığını duyuyordunuz. Müzik konuşurken, klasik müzik eğitimini, piyano çalabildiğini öğreniyordunuz. Hiçbirini şaşaalı bir gösterişle, bir kariyer hevesiyle değil; bir duruş, dünyaya en ince yerinden bir bakış olarak anlatıveriyordu. Kendiliğinden. Dünyayı tek boyutlu olarak görmemenin adıydı Ceren, hukuk fakültesini de o yüzden asla o kadar basit bir yer olarak görmedi. Hukuka ve bilime sahip çıkışı, dünyadaki duruşundadır. Kendisine verilen hiçbir görevi savsaklayarak, geçiştirerek, bitirmiş olmak için bitirmediğinden, titizliğini öğrenirdiniz Ceren’in.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.