Blog

  • Atölyelerimizden Notlar: İşçisiz İş Hukukuna İtiraz

    Şubat ayı atölyemizde, Av. Dr. Murat Özveri ile gerçekleştirdiğimiz ve Türkiye İşçi Hukuku kitabında da ele aldığı kimi konuları tartıştığımız “Türkiye İşçi Sınıfı üzerine” başlıklı atölyemizin notlarını okuyucularımızla paylaşıyoruz. Murat Özveri’ye hem atölye hem de atölye notları için çok teşekkür ederiz.

     

     

    Öncelikle Hukuk Defterleri dergisine beni davet ederek Türkiye İşçi Hukuku kitabını sizlerle tartışma olanağı yarattığı için teşekkür ederim. Söze kitabın adıyla başlamak istiyorum. İş hukuku yerine işçi hukuku demeyi uygun gördük. Çünkü biliniyor; hayranlıkla izlediğimiz ve genellikle yaptıranların adlarını yaşatan eserleri izlerken, yapanlar genellikle akla gelmemektedir. Nasıl yaptıkları ve esere kattıkları ter, gözyaşı, kan görülmemektedir. Eser, yapanları değil yaptıranları yaşatmaktadır. Üstelik çalışma ve çalışanlar çok uzun süre aşağılanmış, çalışma özgür insanlara yakışmayan bir etkinlik olarak görülmüştür.

    Bu kitabın konusu ise aşağılanma, toplumdan dışlanma, toplumun en altında görülme pahasına eserleri yapanlardır. Yaşamı var eden, adı sanı bilinmeyen, binlerce eseri canı pahasına inşa eden, yaşamın nimetlerinden ancak asgari ölçülerde yararlanabilip göçüp giden, mezarları da yaşamları gibi sade olan ve bir nesil sonra unutulanların hak ve hukuklarına odaklanılmaya çalışılmıştır. Bu nedenle kitaba, eser yaratanların hukukunun ilk ortaya çıktığı dönemdeki adı verilmiştir: İşçi Hukuku.

    Türkiye’de işçi hukuku 1936 yılında kabul edilen, 1937 yılında yürürlüğe giren 3008 sayılı İş Yasası ile ayrı bir disiplin olarak yasal sistem içerisinde yer almıştır. Ne var ki bir yasanın yürürlüğe girmesi yasanın uygulandığı anlamına gelmemektedir. 3008 sayılı yasa da çok önemli ölçüde kâğıt üzerinde kalmıştır. Bir kere 1940 yılında yürürlüğe giren Milli Koruma Kanunu 3008 sayılı İş Yasasının birçok hükmünün uygulanmasını aslıya almıştır. 1950 yılında Türkiye’de sendikaların örgütlenmeye başladığı dönemde sendikaların cazibesini gölgelemek için 3008 sayılı Yasada çok önemli değişiklikler yapılmış, yasa adeta baştan sona yeniden yazılmıştır. Bu değişiklikler mecliste tartışılırken hem iktidar hem muhalefet ülkede iş hukukunun uygulanmadığı konusunda hem fikir olmuşlardır.

  • 1 Günlük Askerlik Hizmeti Vicdani Reddi Nasıl Haklı Çıkarır? AİHM’in Kanatlı/Türkiye Kararı Yeni Bir Perspektif Sunuyor

    Danışmanım Prof. Dr. Giuseppe Martinico’ya, bu makaleyi hukuki bir zemine oturtmamı sağlayan ve

    görüşleriyle hatalarımı düzeltmeme yardımcı olan sonsuz desteği ve yorumları için teşekkür ederim.

    1800’lerin ortalarından bu yana “vicdani ret” terimi, ahlaki vicdanın yönlendirmesiyle askeri görevlere katılmayı reddetmeyi tanımlamak için kullanılmaktadır. Bireyin içsel ahlak duygusu olarak “vicdan“, 1900’lerin başından itibaren “vicdani ret”, askeri hizmette yer almayı reddetmeyi ifade eder. Askerlik hizmetine yönelik vicdani reddin doğrudan kabulü BM uluslararası belgelerinde açıkça belirtilmese de, genellikle türetilmiş bir hak olarak kabul edilir; yani daha geniş kapsamlı düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkının yorumlanmasından türetilen bir ilkedir. Geleneksel olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Mahkeme’nin 9. ve 4. maddelere ilişkin hukuki yorumlarına dayandırılan vicdani ret, Mahkeme’nin vicdani reddi incelemesinden önce Komisyon çerçevesinde de incelenmiştir (infra).

    AİHM’in vicdani ret konusundaki son kararı 12 Mart 2024 tarihinde verilmiştir. Kanatlı/Türkiye kararında AİHM, vicdani reddin kapsamına ilişkin önemli bir yorumda bulunarak, yedek subaylığı da bu kapsamda değerlendirdiğini ve bu nedenle yedek subaylık için dahi alternatif sivil hizmet sağlanmasının dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir. Bu çalışmada, bu son kararın ne anlama geldiğini diğer geçmiş kararlarla birlikte açıklamaya çalışacağım.

    ****

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz.

  • AKP Dönemi Ekonomik Krizler ve Son Dönem Önlemleri

    Giriş

    Ülkesel sosyo-ekonomik analizler bir ülke ile sınırlı olamayacağı gibi, belirli bir dönemle de sınırlandırılamaz. Özellikle günümüzün ileri iletişim araçları ve neoliberalizmin dayattığı uluslararası ekonomik ilişkiler bağlamında hiçbir ülke çevresel etkilerden soyutlanamaz. Bu nedenle, AKP döneminin gerçekçi çözümlemesinin yapılabilmesi için, hem AKP öncesi yaşanmış ve AKP dönemi üzerinde önemli etkileri olabilen olguların kısa bir görüntüsünü hem de uluslararası ekonomik ve siyasal gelişmeleri yazı boyutunda mercek altına alacağım.

    AKP’nin devraldığı ekonomik yapı, biri 1930’lar Devletçilik politikalarıyla, ikincisi ise 1961 Anayasası uyarınca uygulanan ithal ikameci ve korumacı politikalarla, hem kamu iktisadî devlet teşekkülleri kurarak hem de sair kamusal desteklerle özel sermaye birikimi ve ekonomik kalkınma çabalarıyla geliştirilmiş yapıdır. Ancak her iki ana kalkınma çabaları döneminde ekonomide tam koruma uygulaması gerçekleştirilmiş olduğundan, sanayi yapılanması verimsiz ve rekabetten uzak gelişmiştir. Bu sürecin sonucundadır ki, 1980 Özal döneminde ihracatı yükseltip cari açığa kalıcı çözüm hamleleri atıl kalarak, açığın finansmanında sıcak para operasyonuna yönelinmiştir.

     AKP öncesi dönemin bir başka özelliği de, İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde Avrupa’nın kalkındırılmasında devreye sokulan ABD destekli Marshall programından 1948 yılında alınan yardımla küresel emperyalizme bağlanmış olması ve bir NATO ülkesi olarak ABD korumasında, rekabetten, hatta Devletçilik dönemi anlayışından da uzak hantal bir ekonomik yapıya savrulmasıdır. Bu duruma bir de 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve akabinde uygulanan ambargo ve uzak-doğu krizine paralel yaşanan 1995’ler çöküşü eklenince, ekonomi 1998’de IMF denetimine alınıp, 2000 yılında ise IMF ile yapılan stand-by anlaşmasına geçilmiştir. Selamet Partisi’nden ayrılan/koparılan AKP kadrosunun devraldığı ekonomik yapının temel özellikleri kaba hatları ile böyle idi.

     

    ****

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz. 

  • Yargıda Yaşanan Krizler ve AKP’nin Çıkış (Çaresiz) Arayışları

    GİRİŞ

    2024 yılı Ağustos ayına girdiğimiz bugünlerde ülkenin siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel durumu her zamankinden farklı değil. Yani, başta ekonomik perişanlık olmak üzere, toplumsal ve siyasal olarak gerilim ve huzursuzluklar, eğitim ve kültür sistemlerimizdeki olumsuz (Milli Eğitim’deki ÇED ve yeni “Maarif “ Modeli !) gelişmeler, hukuksallıktan uzak, siyasi yapısı ve aynı çerçevedeki müdahaleleri açığa çıkmış kimi soruşturma ve davalar ile üstüne üstlük, bir şeyleri değiştirmeyeceği aşikar olan 9. Yargı Paketi ile, sokak hayvanları için katliam niteliğinde önlemler getiren yasa değişikliği ve tüm bunları tartışan, tepki veren, sokaklara çıkan ilerici demokrat kesimler, hayvanseverler, sade yurttaşlar ve uzun süredir yaşanan bir sürekli “krizde olma hâli”. Sürekli kriz kavramını biraz açmak gerekirse, bunun, sürekliliğinin çok uzun bir zaman dilimine, belki 20 yıldan fazla bir süreye yayıldığını (ondan önce kriz yoktu gibi bir şey söylemiyorum kuşkusuz !), her türden siyasi, ekonomik, adli, kültürel, eğitimsel, hatta savunma ve uluslararası ilişkileri de içeren çok ve çeşitli sorunlardan kaynaklanan ve bir türlü çözülemeyen, insanların gündelik yaşamını, devletin düzenini doğrudan etkileyen olay ve gelişmeler olduğunu belirtebiliriz. Kriz yaratan etkenler, genellikle siyasi iktidarın karar ve uygulamalarından kaynaklandığı için, bunların değiştirilmesi ya da düzeltilmesini beklemek de çok anlam ifade etmiyor ve hâlen bu durum sürüp gidiyor. Siyaset kurumunun iktidar cephesinden umutlanmak olası değilse de, muhalefet cephesi de hiç umut vermiyor. Siyaset ilke ve kurallarına ters düşen bir şekilde, siyasi iktidarın seçmen kitlesini hedef alan, kendi kitlesini ihmal eden, söylem ve eylemlerinde her türden tutarsızlık yansıtan, yeni bir proje, kavram, kuram veya eylem üretemeyen muhalefet, ülkenin geleceği adına yalnızca umutsuzluk oluşturuyor. Bu koşullarda çerçeveyi daraltarak asıl konumuz olan yargıya gelirsek, sürekli kriz hâlinin orada da yaşandığı, bunun müzmin bir kriz durumu olduğu, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile siyasi iktidarın yargıya el atma yolunun tümüyle açıldığı ve iktidarın bunu net bir şekilde kullandığı, kendi tercihi ile iş birliği yaptığı ve desteklediği Fetö’cü grubun gerçekleştirdiği 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında yargının yönetimine tamamen egemen olduğu, sonrasında yapılan Anayasa ve yasa değişiklikleri ile yargıya olan egemenliğini perçinlediği görülmektedir. Bu süreçte yapılan Anayasa değişiklikleri ve çıkarılan yargı “paketleri” ile, devamlı olarak yargı reformu yapıldığı ve yargının sorunlarının çözümlendiği iddia edilmişse de, ağırlaşan ve karmaşıklaşan yargı sorunlarının hâlen sürüp gittiği kuşkusuzdur.

    Son olarak bu metin kaleme alınırken yakın zamanda Meclis’ten çıkarılması beklenen 9.Yargı Paketi de eleştiri ve tartışmalara yol açmış olup sorun çözme yeteneği tartışılır bir durumdadır. Birden çok fazla yargı krizi bulunan ülkemizde yargının bizzat kendisi sorun durumunda olup siyasi iktidarın bu sorunun yaratıcısı olarak sorunu çözeceğini beklemek hiç gerçekçi bir tutum olmayacaktır.

    İktidarın hukuku kullanarak yargıyı elinde tutma yaklaşımı uzun süredir biliniyor ve uygulamalar ile açıkça görülüyor. 2017 yılındaki Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesi sonrasında, partili Cumhurbaşkanının seçilmesi ve hukukçu danışmanlar atanarak oluşturulan kurul aracılığı ile yargı organlarının ve genel olarak yargının sürekli bir izleme ve denetim altına alınması net bir şekilde gerçekleşti. Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yeniden yapılandırılması sonrasında, TBMM aracılığı ile seçimler yapılarak ve ayrıca Cumhurbaşkanına üye seçme hakkı tanınarak oluşturulan Kurul’un iktidar doğrultusunda etkinlik yürütmesi garanti altına alındı. Siyasi etkilere tümüyle açık bir HSK’nın yönlendirmesi ile hâkim ve savcılar ve mahkemeler devamlı bir takibe tabi tutuldu. İstenen, beklenen ya da tercih edilen kararları veren hâkim ve savcılar terfi ettirilip üst görevlere atanırken, istemeyen kararlar veren veya istenen kararları vermeyen hâkim ve savcılar sürgüne gönderildi, mahkemeleri ve yetkileri değiştirilerek pasifleştirildi. Böylece, Cumhurbaşkanlığı Hukukçuları ve HSK eliyle oluşturulan bir tür “Jüristokrasi” yargıya tam olarak egemen oldu.

    Oligarşik bir yönetimin yargıda yerleşmesi ile, hâkim ve savcıların özgüvenleri yok edildiği gibi, bağımsız karar verme yetenekleri ortadan kaldırıldı. Aynı etkiler yüksek yargı için de gerçekleşti ve Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararları iktidar hesap ve çıkarlarını gözeten bir niteliğe büründü. Toplumun yargıya ve adalete güven duygusu büyük ölçüde sarsılırken, oransal olarak %20’ler düzeyine kadar geriledi. Bu süreçte, her biri başlı başına sorun ve kriz denebilecek kararlar ve uygulamalar arka arkaya geldi. AKP iktidarı, bu krizleri yargıyı dönüştürmek için kullandı. Kura çekerek göreve başlayacak, bağımsız ve tarafsız olması gereken hâkim ve savcıların, kura çekim törenleri partili Cumhurbaşkanının sarayında yapılarak, adeta “emre amade” herhangi bir görevli gibi hissetmeleri sağlandı. İktidar partisinin il ve ilçe teşkilatlarında görev yapan çok sayıda avukat, hâkim ve savcı yapılarak yargı iktidarı (!) pekiştirildi. Evrensel ilkeler, uluslararası sözleşme ve diğer belgeler ile Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırı şekilde, “türbanlı” kadın hâkim ve savcılar göreve kabul edildi. “Siyasallaştırılmış” bir yargı oluşturularak iktidarın payandası olmasının yolu açıldı. Soruşturmalar ve yargılamalarda verilen kararlarda siyasi etki açıkça görülür oldu.

     

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Seçimi Kim Kazandı?

    31 Mart 2024 tarihinde yapılan yerel seçimlerin sonuçları ile ilgili olarak kestirmeden söyleyeceğim şey, ülkenin hızlıca (daha da) sağcılaştığıdır.

    Seçimin hemen öncesinde kaleme aldığım bir yazıda da seçimin sonuçları ne olursa olsun, hangi aktör “başarılı” olursa olsun, Türkiye’yi bir sağ cephenin beklediğini ifade etmiştim.[1]

    Peki, AKP’nin seçimi kaybettiğinin ya da seçimi CHP’nin kazandığının ifade edildiği bir tabloda ülke nasıl sağcılaşmaya devam ediyor? Öncelikle, kazananı ve kaybedeni çok hızlı ilan etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Böylesi hızlıca yapılan saptamaların üzerine biraz düşünmek gerekiyor. Buradan sakın CHP’nin başarısının küçümsendiği sonucu çıkarılmasın. Ya da AKP’nin 2002’den beri ilk kez bir seçimden birinci parti olarak çıkamadığının üzerinden atladığım düşünülmesin. Bunların tümü önemli gelişmeler. Her şey bir yana, seçim sonuçları ile birlikte oluşan bu tablo toplumun “AKP karşıtı” kesimlerinde, bir moral üstünlüğü de sağladı. (Moral üstünlüğü hala devam ediyor mu, bu ayrı bir tartışma konusu tabii.)

    Ama, yine de tekrar edeceğim: Ülke hızla sağcılaşıyor.

    Seçimin sonrasında aceleyle yapılan bir diğer değerlendirme de sonuçların Türkiye’de siyasi ve hukuki normalleşmenin önünü açtığı yönünde dile getirilenlerdi. Kuşkusuz yurttaşlar baskıdan, otoriterleşmeden, yaşam tarzlarına müdahalelerden, ekonomik gidişattan ve daha bir dizi nedenden dolayı çok yorulmuş durumdalar. “Rahatlamak” ve nefes almak istiyorlar. Bu yurttaşlar için oldukça anlaşılabilir bir durum. Ama “normalleşme” yönünde yapılan değerlendirmeler siyasi özneler tarafından yapıldığında, politik olarak kabul edilebilir bir yaklaşıma sahip olmuyorlar.

    Değerlendirmelerin “normalleşme” tespiti üzerinden yapılması, (farkında olarak ya da olmayarak) esasen “AKP’nin düzeni”ne razı olmak anlamına geliyor. Çünkü kökten bir müdahale olmadığı sürece esaslı bir değişiklik de olmayacaktır. Bunun yurttaşların aradığı “normalleşme” dahi olmadığı ise açıktır. En genel hali solda duran bu toplamı sağ cephenin bir parçası olarak nitelendirmek belki insaflı bir değerlendirme olmaz. Ancak dümenin tamamen sağa kırılmasına katkı sunduklarını rahatlıkla ifade edebiliriz. Daha da kötüsü, bu toplam “sol” seçmenin önemli bir kısmını peşinden sürüklediği için de ülke hızlıca (ve rahatça) sağcılaşmaktadır. Sağcılaşmaktan kastımızın “AKP düzeni” olduğunu eklemeye gerek var mı, bilemiyorum.

    Aslında yukarıdaki paragrafta dile getirilenleri seçimin hemen ertesinde de ifade etmiştik. Şimdi, seçimin sonrasında AKP ile CHP arasındaki “diyaloglardan” bugüne, geldiğimiz noktaya bakınca, (ne yazık ki) haklılığımız ortaya çıkmaktadır. AKP (artık) seçimin kaybedeni değildir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz.

    [1] Yazının ilgili bölümü şu şekilde idi: Seçim sonuçları ne olursa olsun, hangi aktör “başarılı” olursa olsun, Türkiye’yi bir sağ cephenin beklediğini düşünüyorum. YRP ve HÜDA – PAR AKP’nin daha da sağından zorlamalarına devam edecektir. MHP ile BBP zaten AKP’nin yanında durmaya devam ediyor. Tüm bu partiler açısından AKP’ye rakip olmak ile ittifak olmak halinin bir arada olduğunu da söylemek gerekiyor. Asıl, bu “klasik” toplama CHP’nin TBMM’ye taşıdığı sağcı partileri ekleyebilirsiniz. Onlara kimse güvenmiyor. Zaten her durumda parsa toplama peşindeler. İYİP’i ise durduğu yer açısından artık konuşmaya gerek var mı, bilemiyorum. Yelpazenin “sol” tarafında ise, başkaları için olabilir ama, bizler için sürpriz sayılmayacak gelişmeler olası. CHP için artık rahatlıkla merkez sağ bir parti diyebiliriz. Kürt siyaseti ile liberaller ise önümüzdeki günlerin olası gündemleri ile birlikte hızlıca “iktidarın yanına” geçebilirler. Kuşkusuz sıraladığım bu toplamın tamamının bir arada “koalisyon” ya da yeni adı ile “ittifak” halinde duracağını söylemiyorum. Bu zaten mümkün değil. Ya da yeni oluşumlardan da bahsetmiyorum. Kastım esasen temel gündemlerde bir politik ortaklık hali. Fikir ve eylem birliği içinde hareket edilmesi. (Yazının tamamı için: https://yurtsever.org.tr/2024/secim-sonrasi-yazisi-527267/ , 29.03.2024.)

  • “EKSİK HEGEMONYA” – TÜRKİYE’NİN BİR “YENİ ANAYASA” İHTİYACI VAR MI?

    Marks ve Engels ustaların, Hegel’in diyalektik yöntemini “ayakları üzerine” yani tarihsel maddecilik üzerine oturtmalarından beri, tüm üstyapı kurumlarının uzamlarını ve bunların değişim/dönüşüm momentlerini tam da buradan bakarak anlamak ve anlamlandırmak gerekiyor.

    Siyasal tartışmaların hukuk görüngüsünde yapılanlarına dair bir izlek ele alacağımızda da yukarıdaki perspektif geçerli ve zorunlu.

    Türkiye’de hangi sınıflar ve ideolojiler arasında kavga var, bu kavganın tarihsel ve güncel öncülleri neler, özneleri kim, amaçları ne, takvimleri nasıl? Başlıktaki sorunun kendisine bu soruyu yöneltmeden yanıt vermeye çalışan her akım hata yapacaktır.

    Yazımıza Thusnet’den ödünç alarak bir çizgi çekersek metodolojik kestirme sağlayacaktır. Salt hukukun, toplumsal sorunların hepsini çözmeye yetecek bir araç olarak görülmesi, Thusnet’in eleştirdiği hukukta muhafazakarlık eğilimlerinden biridir[1]. Bunu bir adım öteye taşıyan Douzinas, sosyal ve siyasi çatışmaları hukuk kurallarının yorumlanıp uygulanmasına ilişkin teknik uyuşmazlıklara indirgenmesini “nomophilia” (hukuk severlik) olarak adlandırır ve eleştirir[2]. Haliyle biz de memleketteki tarihsel kavganın kendisini hukuk formasyonu içinde ya da bunun araçları ile çözülebilir görmüyoruz.

    Hukukun mistifikasyon yeteneğinin gerçek toplumsal/siyasal çatışmaları teknik formlarda perdelemek işlevini yer yer karşıladığı “aydınlar tartışması” düzeyi bizi bu bağlamı önsel olarak açıklamaya zorlamaktadır. Bunun karşıtı olarak demistifikasyon görevini “politik olanın” kendisini görmek sağlayacaktır. Bu nedenle meselenin gerçek politik muhteva ve hedeflerinin görülerek tartışmanın ana nesnesine dönmek gerekir.

    Yine de, aynı diyalektik döngüyü kaybetmemek şartıyla ve “yeni anayasa” gündeminin altındaki diyalektin bir momentinin yine de “hukuksal” olduğunu tespit etmekten geri durmamak gerekir. Fakat burada kastettiğimiz “teknik hukuk” değil, “hukuk ideolojisi” olarak hukuktur.[3]

     

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz.

     

    [1] Akbaş, Kasım, Hukukun Büyübozumu, Notabene, 2015, s. 53-53.

    [2] Douzinas, Costas, Hukuk, Adalet ve İnsan Hakları, Eleştirel Bir Yaklaşım, Notabene, 2016, s.107.

    [3] Eleştirel Hukuk Çalışmaları okuluna göre “hukukun hem bir ideolojisi vardır, hem de kendisi bir ideolojidir.” (Akbaş, Kasım, agy., s.75)

  • Cumartesi Annelerinin 1000 Haftalık Adalet Arayışı

    25 Mayıs 2024 tarihinde Cumartesi Anneleri Galatasaray Meydanı’nda 1000. kez adalet arayışı için bir araya geldi. 1990’lı yılların karanlık günlerinde, sistematik bir biçimde gerçekleştirilen zorla kaybetme pratiklerinin mağdurları uzun soluklu, vakur ve barışçıl eylemlerinin yirmi dokuzuncu yılını doldurdu. Gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın ailesinin 27 Mayıs 1995 tarihinde Galatasaray Meydanı’na çıkarak başlattığı ve Türkiye siyasi tarihinin en uzun soluklu eylem dizisi olan Cumartesi Anneleri eylemi, hala konuşulmaya ve kamuoyunda geçmişle yüzleşmek için gündeme getirilmeye muhtaç bir gündem başlığını oluşturmaktadır[1].

    Bin haftadır paramiliter grupların işledikleri cinayetlerin, kendisinden hiç haber alınamayanların, zorla kaybedilenlerin aileleri hukuksuz ve yargısız infaz süreçlerine karşı işlenen suçların faillerinin bulunması adına etkin soruşturma yürütmeyen kamu görevlilerini göreve davet etmekte ve cezasızlık politikasının sona ermesi için mücadele etmekteler. Cumartesi Annelerinin ve çocuklarının ellerinde taşıdıkları her bir kayıp fotoğrafının ardında bitimsiz bir acı, ailelere yaşatılan uzun soluklu bir işkence ve kaybedilenlerin yaşam hakkı ihlali durmaktadır[2].

    Peki Türkiye siyasi tarihinin en uzun soluklu eylem örneği olan Cumartesi Anneleri, bin haftadır hangi hukuki ve siyasi uğraklardan geçti? Geçen onca yılın ardından toplumsal hafızayı diri tutmak ve hukuki ihmalleri göz önüne sermek adına yaşananların bir dökümünü yapmanın oldukça önemli olduğunu düşünmekteyim.

     

    ***

    Yazının devamını  Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz.

     

    [1] Sessiz oturma eylemi fikri, Gazi Mahallesi’nde yaşanan katliamı protesto etmek isteyen kitlenin içerisinde yer alan Hasan Ocak’ın gözaltına alınması ve daha sonra kendisinden haber alınamaması üzerine ailesinin verdiği mücadele sonucunda şekillenmiştir. Aynı dönemde gözaltında zorla kaybedilen Rıdvan Karakoç’un ailesi ve Hasan Ocak’ın ailesiyle birlikte çoğunluğu kadınlardan oluşan bir grup Galatasaray Meydanı’nda ilk oturma eylemini gerçekleştirmiştir. Bkz. Handan Çağlayan, “Cumartesi Anneleri/İnsanları”, Feminist Bellek, 22.11.2021, https://feministbellek.org/cumartesi-anneleri-insanlari/ , Erişim Tarihi: 03.06.2024.

    [2] 1990’lı Yıllardaki Ağır İnsan Hakları İhlallerinde Cezasızlık Sorunu: Kovuşturma Süreci, Haz. Emel Ataktürk Sevimli, Esra Kılıç, Gülistan Zeren, Melis Gebeş, Özlem Zıngıl, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, https://hakikatadalethafiza.org/sites/default/files/2023-03/cezasizlik_kovusturmasureci-1.pdf , 2021, Erişim Tarihi: 30.05.2024.

  • Cumhuriyetin Teminatı: 100. Yılında 1924 Anayasası

    Yasalar ve anayasalar; din ve gelenek, tüm bunlar, onları yaratan yaratıkların doğasını, o yaratıkları yaratan maddelerin yapısını anlamadan anlaşılamaz.” [1]  Jack London

    Giriş

    1924 Anayasası, veyahut o dönemki ifadeyle Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, feodalizmden kapitalizme, kişisel iktidardan ulus egemenliğine, emperyalizm önünde diz çökmüş yarı sömürge bir devletten bağımsız ve egemen bir devlete geçişi simgeleyen tarihi ve kurucu bir belgedir. Nitekim 1924 Anayasası, birinci emperyalist paylaşım savaşının sonucunda başlayan ve Anadolu topraklarının sömürgeleştirilmesine karşı isyanı örgütleyen bir ulusal kurtuluş mücadelesinin sonucunda var olabilmiştir. Fakat 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, yalnızca emperyalist güçlere karşı ulusal kurtuluş hareketinin rüştünü ispat etmesinden ibaret değildir; O, buna ek olarak ülke içerisindeki biriken çelişkilerin çözümlenip sonuca erdirilmesinin de simgesidir. Bu sebeple 1924 Anayasası’nın tarihsel önemini anlamak açısından ibreyi biraz daha geriye sarmak ve çelişkilerin biriktiği sürece göz gezdirmekte fayda var.

    1. Millî Mücadele, Birinci Meclis ve 1921 Anayasası

    Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle ayrılan Osmanlı Devleti açısından savaşın sonuçları çok ağır oldu. Öyle ki Mondros Mütarekesi, İtilaf Devletlerine güvenliklerini tehlikede gördükleri stratejik yerleri işgal etme yetkisi tanıyordu. Nitekim çok geçmeden Müttefikler, Anadolu’nun çeşitli bölgelerini işgale giriştiler.[2] Bununla birlikte Mütareke Dönemi, bir iktidar boşluğuna da yol açtı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin lider kadroları ülkeyi terk etmiş ve Osmanlı hanedanı Müttefiklerin himayesi altına girerek iktidar gücünü yitirmiş durumdaydı. Bu durum, siyasal ve anayasal gelişmeler için elverişli bir ortam sağlamaktaydı.[3] Nitekim artan partileşme süreçleri de düşünüldüğünde, dönem yeni siyasal program ve strateji arayışlarının da dönemiydi.[4] Fakat nesnelliğin bu olumlu şartları, onu örgütleyen ve iktidar mücadelesinin aracı hâline getiren bir önderlik ile birleşmezse yetersiz kalabilirdi. Anadolu’da başlayan işgale karşı direniş hareketleri ve kongreler, bu liderliğin filizleneceği alanları oluşturdu.

     

    …..

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz.

     

     

    [1] Jack London, Martin Eden, Destek Yayınları, s. 286.

    [2] Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, İmge Kitabevi, Ankara 2013, s.18.

    [3] Bülent Tanör, Osmanlı- Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2017, s.226.

    [4] Fatma Eda Çelik, Aslı Yılmaz Uçar, Cumhuriyet’in İradesi, in. Cumhuriyetin Siyasal ve Düşünsel Serancamı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2023, s. 208.

  • Krizlerin ülkesi Türkiye…

    Türkiye, uzunca bir süredir krizlerle yönetiliyor. Bazı kriz dinamikleri iktidarın düğümlendiği süreçleri geride bırakma görevini görürken, bazıları da AKP’ye ayak bağı olmaya devam ediyor. 41. sayımızın dosya konusunda bu krizleri ve AKP’nin bu krizlerden çıkış arayışlarını ele almak istedik.

    AKP’nin krizleri ve çıkış arayışları” başlıklı dosyada Avukat Doğan Erkan, sürekli gündeme getirilen yeni anayasa başlığını ve Türkiye’nin yeni bir anayasa ihtiyacı olup olmadığını “Eksik Hegemonya, Türkiye’nin Bir ‘Yeni Anayasa’ İhtiyacı Var mı?” başlıklı yazısında değerlendirirken; seçimler ülkesi hâline gelen Türkiye’de, son yerel seçimlerde ortaya çıkan sonucun ve sonrasının nasıl değerlendirilmesi gerektiğini Avukat Bilgütay Hakkı Durna “Seçimi kim kazandı?”başlığıyla ele aldı. Danışma Kurulu üyemiz Emekli Yargıç İbrahim Fikri Talman ise, en son Anayasa ve Yargıtay arasında da kendini gösteren yargıda yaşanan krize ilişkin görüşlerini “Yargıda Yaşanan Krizler ve AKP’nin Çıkış (Çaresiz) Arayışları” yazısında bizlerle paylaşırken; olağanca şiddetiyle hissettiğimiz ekonomik krizi, hem önceki krizler hem de alınan önlemler açısından Danışma Kurulu üyemiz Prof. Dr. İzzeddin Önder “AKP Dönemi Ekonomik Krizler ve Son Dönem Önlemleri” başlıklı yazısında inceledi.

    41. sayımızda dosya yazıları yanında gündeme ilişkin yazılar da yer alıyor. Avukat Battal Niyazi Şahin, “Cumhuriyetin Teminatı: 100. Yılında 1924 Anayasası” yazısında kabul edilişinin 100. yılında 1924 Anayasası’nın anlamını değerlendirirken; Araştırma Görevlisi Gözde Türkeli ise, kaybedilen akrabaları için ülkenin yargısız infazlarına, bu infazlar karşısındaki cezasızlık politikalarını karşı 1995 yılının Mayıs ayından beri Galatasaray Lisesi’nin önünde toplanan veya toplanmaya çalışan Cumartesi Annelerinin mücadelesini ve hukuken gelinen noktayı “Cumartesi Annelerinin 1000 Haftalık Adalet Arayışı” başlıklı yazısında bizlerle paylaştı. Dr. Işıl Kurnaz da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yakın zamanda vermiş olduğu karar üzerinden vicdani ret hakkını ve Türkiye’nin bu konudaki durumunu “1 Günlük Askerlik Hizmeti Vicdani Reddi Nasıl Haklı Çıkarır? AİHM’in Kanatlı/Türkiye Kararı Yeni Bir Perspektif Sunuyor” başlıklı yazısında değerlendirdi.

    Bu sayıda da her ay gerçekleştirdiğimiz atölyelerimizde tartıştığımız konuları sizlerle paylaşmaya devam ediyoruz. 41. sayımızda Av. Dr. Murat Özveri, “Türkiye İşçi Sınıfı Üzerine” başlıklı atölyemizin tartışma konularını “İşçisiz İş Hukukuna İtiraz” başlıklı notlarıyla bizlerle paylaşırken; Dr. Öğr. Üyesi Erdi Yetkin de doktora tezi eksenli yapmış olduğumuz “‘Yeni Ceza Hukukuna’ Doğru Hazırlık Hareketlerinin Cezalandırılması Eğilimi” başlıklı atölyemizin raporunu okuyucularımızla buluşturdu. Mizah sayfamızda ise, paketlerle şekillendirilmeye çalışan yargımızı Hüsnü Niyetli, “Paketiniz Hazır” başlıklı yazısında kendi müstehzi tarzıyla ele aldı.

    41. sayımızın kapağında çağdaş Türk resminin önemli isimlerinden olan ve yakın zamanda kaybettiğimiz Mehmet Güleryüz’ün bir resmini sizlerle paylaşıyoruz. Kendisini bu vesileyle saygıyla anıyoruz…

    Basılı dergiler, kâğıt ve kargo maliyetlerinden dolayı ekonomik açısından zor bir dönem yaşıyor. Biz de bundan nasibimizi alıyoruz. Ama bizler gecikmeli de olsa, sizlerle buluşmak için tüm çabamızı gösteriyoruz. Sizlerden ricamız, dergimizin devamlılığı için destek olmanız; dergimize abone olmanız, aboneyseniz yenilemeniz ya da arkadaşlarınızı da dergimize abone yapmanız. Daha fazla destek olmak isteyen okuyucularımızın da ayrıca bağışlarını kabul edebileceğimizi söylemek isteriz.

    42. sayımız, bu sayının gecikmeli çıkmasından dolayı bir aksama uğramadan Ekim sonunda sizlerle buluşacak. Dosya konusunu avukatlık ve barolar olarak belirledik. Okuyucularımızın yazılarıyla da katkılarını her zaman beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Keyifli okumalar dileriz.