Blog

  • Mizah: Ekran

    Avukatlığını üstlendiğim şahsın tutuklu olduğu, henüz soruşturma aşamasında olan tipik bir kavga/gürültü dosyasında, eksik hususların giderilmesi, özellikle kavga/gürültünün karşı tarafı olan şahsın ifadesinin savcılığa intikali bekleniyor.

    Sayın savcım ilgili yerlere yazısını yazdı ve 19 Temmuz saat 17.00 itibariyle kontak kapatarak 1 Eylül saat 09.00’a kadar kendisini sessize aldı. Pek doğal tabii ki bu, herhangi bir serzenişte bulunmuyorum. Zaten ben kendisiyle tatili öncesi görüştüm; adli tatilde adliyede olmayacağını, ama adli yıla kadar ancak ifadelerin tamamlanabileceğini ve yazı cevaplarının geleceğini söyledi ve Eylül’de gel dedi Alpayvari bir tavırla.

    Adli tatile girdikten bir hafta sonra, dosyada yaralılardan en kritik kişinin, yani karşı taraf diyebileceğimiz esas oğlanın karakolda ifade verdiği ortaya çıktı. Karakol arandı, “Böyle bir duyum aldık.” denildi, dosyada avukat olduğumuz söylendi, işin tutuklu, dolayısıyla acil olduğu söylendi. Oradaki memurlar ise, “Doğru duymuşsunuz, geçen hafta şahsın ifadesini aldık ve ifade zaptını adliyeye gönderdik.” dediler.

    Biz de gönderilen ifadenin bir hafta sonra dosyasında olacağını bilerek veya düşünerek, dosyamıza gittik. Savcının yerine bakan savcıyı -ki o savcılara “refik savcı” derler, mesleğimin ilk yıllarında Refik isimli savcı arardım, notlarımın arasına ileteyim- kâtibinin yerine bakan kâtibi öğrendik. Meğer refik savcının kâtibi de, esas kâtibi değil, savcılarla epey alakasız üçüncü bir savcının kâtibiymiş. O kâtip arkadaşa (refika kâtip diyelim) geçen hafta karakolda ifade veren bir vatandaşın ifade zaptının gönderildiğini söyledik. Refika kâtip, böyle bir belgenin gelmediğini söyledi. Bunun üzerine karakol arandı, karakoldan, böyle bir belgenin gelmesi gerektiği söylendi. Evrakın takibini yapmak istedik, takiplik bir durum olmadığını, belgenin fiziken gönderilmediğini, ifadenin sistemden görüleceğini söyledi “karakol ağabey”.

    Refika kâtip, kendisine bu husus söylenince, belgenin savcının ekranına düştüğünü, savcının ve hâliyle ekranının yıllık izinde olduğunu, refik savcının da esas savcının ekranını göremediğini, hâliyle refik savcının kâtibiyle kendisinin ekranında da bu belgenin gözükmediğini deklare etti. Bu ana kadar her gelişmeye son derece sabırlı şekilde, “Aa öyle mi?” türü tepkiler veren bendeniz, “Eee adamın tatilden çıkmasını mı bekleyeceğiz arkadaş.” diyerek sebat modundan çıktım ve refik savcının odasına girdim. Zira şahsıma, refik ve bir o kadar da ekransız savcının karakola telefon açması ve evrakı fiziken istemesi hâlinde ifadenin fiziken girebileceği söylendi. Refik savcıyla konuştum, “Bir zahmet karakolu arar mısınız?” dedim, “Ararım.” dedi, birkaç gün geçti, öğrendim, aramamış. Bir süredir devam eden karakol – adliye mekiği sonrası karakol ağabey evrakı fiziken getirmiş, bize öyle dediler.

    Peşine, adliyede refika kâtibin yanına vardım. Refika kâtip yine şaşırtmadı, evrakın fiziken de gelmediğini, evrak kabulde olabileceğini söyledi. Evrak kabule indim, evrak kabul, böyle bir evrak kabul etmediklerini, zaten ifadelerin savcının ekranına düştüğünü, evrakın 2023 Türkiyesi’nde fiziken girmesine çok da gerek olmadığını söyledi. Evrak kabule, aradan geçen süreçte neler yaşandığı özet geçildi, evrak kabul, evrakı değil ama hatasını kabul etti, “Tamam o zaman, ama evrak gelmedi.” dedi.

    Bunun üzerine karakolla görüştüm, karakol ağabey yemin billah etti ve işin tutuklu olduğunu da söyleyerek evrakı bizzat evrak kabule verdiğini söyledi. Evrak kabule yeniden gittim, evrak kabul abla, evrakı kabul etmediğini söylemekle birlikte, arkasında oturan, ondan daha yaşça büyük evrak kabul abla, evrakı kendisinin kabul ettiğini, esasında evrakın savcının ekranında gözükmesi gerektiğini söyledi. Ona da süreç hakkında özet geçildi.

    Sonrasında evrak kabulden, evrakı savcının kâtibine çıkarmalarını istedim; evrakı kendilerinin çıkarmadığını, kâtibin alması gerektiğini söylediler. Refika kâtibe çıktım; refika kâtip, evrakı kendilerinin indirmediğini, evrak kabulün vermesi gerektiğini söyledi.

    Hüsnü niyetliliğimi yavaş yavaş terk edip, TCK m.125 kapsamına girmeyecek derecede bir kısım sözler söyledim ve şahısları -3. kat ile 7. katın tam ortasında, 2. katta buluşturdum ve refika kâtip evrakı aldı. Kendilerine bir de, baro odasından aldığım, İstanbul Barosu’nun bizlere kazandırdığı -başka bir şey kazandırıyorlar mı pek emin değilim- son güzellik Hamidiye sularından ikram ettim.

    Yakalayabildiğimiz ifade tamam; ancak anladığım kadarıyla bir sürü bilgi, belge hâlâ esas savcının ekranında bekliyor, 2023 Türkiyesi’nden sevgiler, Cumhuriyetimizin 100. yılı kutlu olsun…





  • Devrim Yasamız Medeni Kanunumuz

    Cumhuriyetimizin kuruluşunu izleyen yıllarda ülkede çağdaş, uygar bir yaşam biçiminin yerleştirilmesi amacıyla eğitimde, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal yaşamda köklü devrimler yapılmıştır. Her devrim, hukuk devrimini de içerir ve her devletin hukuk sistemi o devletin temeline uygun düzenlenir. Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti kurtuluş mücadelesinden itibaren ulusal egemenlik temeline dayandırılmıştır.

    1924 tarihli Anayasa’da (Teşkilâtı Esasiye Kanunu) “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır” kuralı olmasına rağmen, Hukuk Devrimi ile laik nitelikli devrim kanunları TBMM’de birbiri ardına kabul edilmiş ve din esaslarına dayalı hukuk sistemi terkedilerek yerine laik bir hukuk düzeni kurmak üzere Kara Avrupası hukuk sistemi benimsenmiştir.

    Devrim Yasamız Medeni Kanunun Getirdikleri

    Hukuk devrimi denilince ilk akla gelen Medeni Kanun’un kabulüdür.

    17 Şubat 1926 da kabul edilen ve 4 Ekim 1926’da yürürlüğe giren Medeni Kanun’un özellikle Aile Hukuku bölümünde köklü bir hukuk devrimi yaşama geçirilmiştir.

    Medeni Kanun ile erkeğin birden çok kadınla evlenebilmesi yerine tek eşlilik, erkeğin “boş ol” demesi ile sonuçlanan boşanma yerine, kadının veya erkeğin Kanunda belirtilen nedenlere dayanarak boşanma davası açabilmesi ve mahkeme kararı ile boşanma, erkek çocuğun tam pay, kız çocuğun yarı pay alması yerine kız ve erkek çocukların mirastan eşit pay almaları kabul edilmiştir. “Evlenme yaşı” belirlenmesi ve aynı zamanda halen Anayasamızda devrim yasaları arasında korunan “resmi nikah” kuralı da kadın haklarının güvencesi olmuştur.

    Kadınlar, 1900’lu yıllar açısından evlenme, boşanma, mal varlığı, miras gibi özel yaşamlarına ilişkin haklar açısından erkeklerle eşit haklara sahip olmuşlardır. Medeni Kanun, bu bakımdan ülkede demokratikleşmenin ilk adımı olarak nitelendirilir.

    1926’da bir devrim kanunu olarak çıkarılan Medeni Kanunun Genel Gerekçesinde bu devrimin anlamı ve değeri özetle şu cümlelerle vurgulanmıştır:

    “... insanlık yaşamı, her gün hatta her an esaslı değişikliklerle karşı karşıyadır. Bu değişiklikleri, yürüyüşü değişmez kurallar çevresinde saptamak ve dondurmak mümkün değildir. Kanunları dine dayalı olan devletler kısa bir zaman sonra ülkenin ve ulusun ihtiyaç ve isteklerini karşılayamazlar. Çünkü dinler değişmez hükümler belirtirler. Yaşam yürür; ihtiyaçlar hızla değişir … Değişmemek dinler için bir zorunluluktur. Bu bakımdan dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması günümüz uygarlığının esaslarından .. birisidir. ….”

    …Yüzyılımız uygarlığına mensup devletlerin ilk ayırıcı nitelikleri din ile dünyayı ayrı görmektedir. Bunun tersi, devletin kabul ettiği din esaslarını kabul etmeyen kimselerin vicdanlarını baskı altına almak olur. Bunu yüzyılımızın devlet anlayışı kabul edemez. Din, devlet gözünde vicdanlarda kaldıkça saygındır. Dinin hüküm halinde kanunlara girmesi tarihin akışında çoğu kez hükümdarların, zorbaların, güçlülerin keyif ve isteklerini tatmine aracı olması sonucunu getirmiştir. Dini dünyadan ayırmakla yüzyılımızın devleti, insanlığı tarihin bu kanlı sıkıntısından kurtarmış ve dine gerçek yeri olan vicdanı ayırmıştır. Özellikle çeşitli dinlere mensup uyruklara sahip devletlerde tek bir kanunun bütün toplumda uygulanma yetkinliğini kazanabilmesi için bunun dinle ilişkisinin olmaması, ulus egemenliği için de bir zorunluluktur.”

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yargıtay’ın Gezi Parkı Davası Kararının Değerlendirilmesi

    Giriş

    Yargıtay 3. Ceza Dairesi, 2023/12611 E, 2023/6359 K sayılı ve 28.09.2023 tarihli kararı ile Gezi Parkı Davası’nın temyiz incelemesini tamamlamış oldu ve davanın bir kısım sanığının TCK m. 312 hükmünde tanımlı “Hükûmete Karşı Suç”1 nedeniyle cezalandırılmalarını onadı. 2017 yılında tamamladığım yüksek lisans tez konum, “Türk Ceza Kanunu’nda Hükûmete Karşı Suç” başlığını taşımaktaydı ve bu suç tipini ayrıntılı bir şekilde incelemiştim. Tezimi, yine TCK m. 312 bağlamında yargılamaların söz konusu olduğu Ergenekon ve Balyoz davalarının artık kamuoyunda pejoratif bir biçimde değerlendirildiği ve bu davaların çökmüş olduğu bir dönemde kaleme almıştım. Bugün ise Türkiye politik tarihinin en önemli olayları arasında yer alan Gezi Parkı eylemlerinin bir politik suç davasına dönüştürülmüş haline dair Yargıtay kararını değerlendirmeyi, TCK m. 312 hükmüne dair bir tez hazırlamış biri olarak sorumluluğum olarak görüyorum.

    Çalışma alanı itibariyle politik ceza hukukuna yoğunlaşmış bir ceza hukukçusu olarak, politik suçların yalnızca ceza hukuku gözlüğü ile kavranamayacağının bilincindeyim. Politik ceza hukukuna dair bir değerlendirme, politika ve ceza hukuku kolonlarının birlikteliği ile tam olarak başarıya ulaşır. Bununla birlikte kimi hallerde ya da kimi sebeplerle, tıpkı bu yazıda olduğu gibi, meselenin politik yönüne yer vermeyerek konunun bütünüyle teknik ceza hukuku yönünden ele alınması gerekebilir. Politik ceza hukukunda politika ve ceza hukuku ilişkisine dair açıklamalarımızı somutlaştırmak bakımından, Türkiye’de politik ceza hukukuna dair en başarılı eserleri vermiş merhum Çetin Özek’in alana dair kült eserindeki önsözünden bir kısmı paylaşmak, yararlı olacaktır.2

    Politik çıkmazları çok olan az gelişmiş bir ülke hukukçusunun, hukuk açısından bu politik sorunlara eğilmesini ve belirli bir dünya görüşü açısından bunlara ışık tutmaya çalışmasını zorunlu saymaktayız.

    Politik sorunlar üzerinde düşünen hukukçu, politika yapmamakta, politikaya bilimin verilerini uygulamaktadır. Kaldı ki politikadan korkmak için de hiçbir sebep yoktur. Toplumla ilgisini kesip birtakım kuru kanun maddeleri üzerinde spekülasyon yapmakla yetinen bir hukukçu az gelişmiş bir ülkenin aydını olmak sorumluluğunu yüklenememiş kimse anlamına gelmektedir. Ceza hukuku, ancak ülkenin politik ve toplumsal çıkmazları içinde, Anayasa, özgürlük, kişi hakları gibi konularla ilgili olarak dinamik bir açıdan ele alındığında toplumsal gelişim için yararlı olabilecektir. Sunduğumuz bu mütevazı çalışmamızda da, siyaset bilimine dayanan bir ceza hukuku tezi hazırlamaya çaba gösterdik, tezin planını bu açıdan düzenledik. Daha doğrusu bu açıdan düzenlemeye çalıştık. İncelemenin tez olarak hazırlanması, Fakülte tarafından resmen yayınlanacak olması, incelemeyi yine de bir ölçüde teknik ve kuru bir hukuk kitabı niteliğinde bıraktı. Biz ihtilalleri cezalandıran kanun maddeleri kadar, ihtilallerin sebep ve neticelerini de, benimsediğimiz dünya görüşü ışığında açıklamaya çalışmak isterdik. Eğer kitabımızı kendimiz bastırabilmek imkânlarına sahip olabilseydik, konuları daha bir dileğimizce, toplumsal nedenlere ve çözüm yollarına eğilerek kaleme alabilir, teknisyen bir hukukçu durumuna düşmezdik. Gönlümüzce bir çalışmayı gerçekleştirememekten dolayı üzgünüz. Gelecek mutlu günlere olan güvenimiz bu konudaki üzüntümüzü dindiren tek neden oluyor şimdilik.

    Bu yazıda, Yargıtay’ın Gezi Parkı Davası kararının ceza hukuku yönünden ne denli sorunlu olduğu izah edilecektir. Davanın politik yönüne dair de ayrıntılı değerlendirmelerin yakın zamanda çıkmasını öngörüyorum ya da bekliyorum.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Bir Şehri Savunmak

    06 Şubat 2023 saat 04.17; Şubat ayında yaşanan deprem, her ne kadar Kahramanmaraş merkezli olarak kayda geçmiş olsa da, Hatay depremi olarak tarihte yerini alacaktır. Ülke genelinde 11 ilimizin etkilendiği bu depremde en büyük yıkım Hatay’da, Antakya’da yaşanmıştır. On binlerce yurttaşımız enkaz altında hayatını yitirmiş olup, on binlerce kayıp, hâlen bulunamayan yurttaşımız var.

    Hatay’da deprem artçıları fiziki olarak devam etmekle birlikte, bölgede sosyal depremlerin de yaşandığı artık herkesin kabulündedir. Üstelik sosyal depremler daha da şiddetlenerek devam ediyor. Şüphesiz ki, deprem öncesinde ve sonrasında kamu hizmetlerinin ifa edilmemesi/ kötü ifa edilmesi, yaşanan bu felaketin başlıca nedenidir. IRAP HATAY 2021 RAPORUNDA “Tarihsel dönemde, Antakya ve çevresinde yıkıcı etki yapan birçok deprem meydana gelmiştir. Ancak son yüz otuz beş yıldan beri bölgede gerilimi boşaltacak bir depremin olmayışı, gelecekte deprem olma riskini her geçen gün artırmaktadır. Çok uzun süren durgunluk döneminden dolayı, halk olası bir deprem tehlikesinden habersizdir. Bu durum tehlikenin boyutunu daha da artırmaktadır. Olası bir depremde, zemin büyütmesi, sıvılaşma, kopma, oturma ve heyelanlara bağlı şiddetin en çok hissedileceği zeminlerdir. Ne yazık ki bugün şehrin büyük bir bölümü bu zeminler üzerinde yer alır.” tespitinde bulunmuş; ancak adeta bir “Kırmızı Pazartesi” yaşanmış, seyirci kalınmıştır.

    Sorumluların adalet önünde hesap vermemeleri, siyasi sorumluluk üstlenmemeleri, çağdaş, modern toplumlarda, hukuk devletinde kabul edilemez. Hatay’da şimdi hâlihazırda en büyük problem adalettir! Yurttaşlarımız adalet arayışında; elbette bu yaşananların siyasi, hukuki, idari ve cezai sorumluluğu var. Bunun gerçekleşmesini için de ciddi bir mücadele var. Bir yandan da bu mücadeleyi verenler yaşanan maddi-manevi yıkıma rağmen hayata tutunmaya çalışıyor. Ancak üzülerek belirtmek isterim ki; geçmiş yıllarda yaşanan depremler sonrasında açılan davaların sonuçları bir bütün olarak değerlendirildiğinde, cezasızlık geleneğinin devam edeceğini, ettiğini söylemekle -kabullendiğimiz anlamına gelmemekle birlikte- çok abartmış olmayız.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye’de Yargıçların Örgütlenme Pratiği

    …eleştiri yapmayan yargıçlardan toplum ve devlet yararlanamaz.”

    (Almanya Federal İdare Mahkemesi kararından)

     

    Giriş

    Cumhuriyetin 100. yaşına ulaştığımız bugünlerde, ülkemizde yargı alanında yeterli ve sağlıklı bir örgütlenmeden söz edebilme olanağı bulunmamaktadır. Gelinen bu aşamada, özellikle siyasi iktidarın yargıya bakış açısındaki çarpıklık ve ona egemen olma ihtirası nedeniyle gelecek için de umutlu olmak zor görünmektedir. Bunun birkaç farklı nedeni olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. Öncelikle yasal nedenlerden söz etmek gerekirse, 2000’li yıllara kadar, yasal çerçeve içinde bir yargı örgütlenmesinden bahsetmek olanağı bulunmadığı gibi, bizzat yargının içinde veya dışında hiç kimsenin yargıda örgütlenme ile ilgili bırakalım önerisini, düşüncesi olduğunu ileri sürmek bile olası görünmemektedir. Anayasal ve yasal düzenlemelerde, hâkimlerin (ve oldukça yakın yasal statüleri nedeniyle savcıların!) dernek, sendika, vakıf gibi örgütler kurmalarına dair hükümler bulunmadığı bir yana, kurulmuş olan bu tür örgütlere katılmaları da mümkün değildi. Öte yandan, ülkemizde gerçek anlamında bir yargı bağımsızlığından söz edilemediği için, yargıç ve savcıların kendiliklerinden örgütlenme çabasına girmeleri de beklenemezdi. Hele ki yargıç ve savcılar açısından ifade özgürlüğünden söz etmek hiç kimsenin düşündüğü bir şey değildi. Hatta, hâkim ve savcıların, görev alanları ile bağlantılı olsa bile, basına açıklama yapmaları, gazete, dergi ve sosyal medyada yazı yazmaları, bir şekilde görüşlerini açıklamaları, zamanın Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından disiplin soruşturmalarına konu edilmesine neden oluyordu. Yasal çerçeve bu durumda iken örgütlenme ve özgürlüğünden söz etmek bir anlam taşımıyordu.

    Diğer taraftan, hâkimlik-savcılık mesleğini seçen meslek mensuplarının kişilikleri, yetişme şekilleri, aldıkları meslek içi ve dışı eğitimler, mesleğin oldukça dışa kapalı ve asosyal bir biçime dönüşmesine neden oluyordu. Özellikle memur zihniyetli, devletin korunması ve kollanması gerektiği ön yargısı ile yönlendirilmiş, hak ve özgürlükler konusunda duyarlılığı alt düzeyde bir kitle oluşturulduğu gibi, içine kapanık bir toplumsal yaşam tercihine zorlanmış hâkim ve savcıların örgütlenme özgürlüğünü benimseyip bu yolda adım atmaları son derece zordu. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, meslek mensuplarına sahip çıkarak onlara hak ve özgürlükleri kullanmak doğrultusunda cesaretlendirme yapması gerekirken, tam aksine Kurul, en basit özgürlük kullanımını bile disiplin cezası ile bastırma yöntemini kullanıyordu. Böylelikle tümüyle içe dönük bir yargı sistemi geliştiği için, örgütlenme ve temel hak ve özgürlüklerin kullanımı konusunda dünya ölçeğindeki gelişmelerden de bilgi sahibi olunmuyordu.

    Oysa bırakın Avrupa ülkeleri, Latin Amerika ve ABD’yi, kimi Afrika ülkelerinde bile yargıçların ifade özgürlüğü ve örgütler kurmaları yolunda önemli adımlar atılıyordu. Bazı Avrupa ülkelerinde daha 1900’lü yılların başlarında yargıç örgütleri ortaya çıkmıştı bile. Avusturya ve Norveç gibi ülkelerde 1907 yılında kurulmuş dernek niteliğinde yargı örgütleri bulunmaktaydı.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • 100 Yıllık Devletin Ekonomik Değişim Noktaları

    Birinci yüzyılını devirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin genel görünümü, ekonomik ve siyasal bağlamda dış ve iç faktörlerle ilgili ilginç  değişimlerle kapitalist blokta kalkınma çabaları doğrultusunda seyrettiğinin yansımasıdır. Dünya kapitalist sistemi içinde yürünen bir asırlık sürede, kabaca üç genel küresel döneme tanıklık edilmiş ve hemen hepsinden ciddi etkiler alınmıştır. Dönemlerden birincisini, 1923-1939 arasında yaşanan 1929 krizi ve yaklaşık altı yıl süren İkinci Paylaşım Savaşı, ikincisini 1945 ile 1989 yılları arasında yaşanan Soğuk Savaş politikaları, nihayet üçüncüsünü ise1980’dengünümüzedekuzananneoliberal dönem oluşturur. Başka bir tasnifte ise, bir asırlık Cumhuriyet’in kuruluşundan 1980 yılına kadar geçen yaklaşık 60 yıllık birinci dönemin, çift kutuplu dünya sisteminde sıcak ve soğuk savaşlar ortamında “gelişmekte olan ekonomi” yaftası ile yaşandığı, ikinci dönemin ise, neoliberal politikaların başat olduğu tek kutuplu dünya sisteminde “gelişen piyasalar” yaftasıyla yaşandığı görülür. İç politikalarda ise, kuruluştan Atatürk’ün vefatına kadar olan süre dışında, tüm dönemlerde giderek yükselen dozda sağ ve gerici etkiler başat olmuştur.

    Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınmış olumsuz sosyo-ekonomik miras üzerine inşa edilen Cumhuriyet sanayi yapılanmasında başlıca iki aşamada ciddi sıçrama gözlemlenir. Bunlardan birincisini 1930’larda başlayan Devletçilik uygulaması oluşturur. 1930’lardan önce, 1927 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılarak yerli sanayiin desteklenmesine çalışılmış olmakla beraber, dönemin diğer önemli yasası olan Tatil-i Eşgal Kanunu’ndan yararlanan yabancı sermaye de faaliyetlerini geliştirme yoluna gitmiştir. Böylece, başlangıç dönemde ekonomi politikasının ağırlık noktasını özel kesimin oluşturduğu anlaşılmaktadır.1 1923 yılında İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde açış konuşmasında Gazi Mustafa Kemal Paşa da aynı doğrultuda konuşarak şunları söylemiştir: “Efendiler; iktisadiyat sahasında düşünür ve konuşurken zannolunmasın ki, ecnebi sermayeye hasımız; hayır bizim memleketimiz vâsi’dir. Çok sây ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza riayet şartiyle ecnebi sermayelerine lazım gelen teminatı vermeğe her zaman hazırız. Ecnebi sermayesi bizim sây’imize inzimam etsin ve bizim ile onlar için faideli neticeler versin.”2

    1923-1929 döneminde, Lozan yükümlülüğü altında, henüz gümrüklerine tam hâkimiyet kuramamış ve kabotaj hakkını dahi elde edememiş olarak genç Cumhuriyet yöneticileri fazla çaba gösteremeden, 1929 dünya ve ülke krizi ile karşı karşıya kaldı. Bu dönem, yöneticilere devlet eli olmadan ekonomik kalkınma yapılamayacağını göstermişken, 1929 krizi ile oluşan küresel atmosfer de sanayileşme hamleleri için elverişli dış koşulları hazırlamış oluyordu. Dönemin başbakanı İsmet Paşa’nın Kadro dergisinde verdiği beyanat, Cumhuriyet yöneticilerinin başlangıç döneminde hareket kabiliyetinin kısıtlandığını ima etmektedir. 1929 Büyük Buhranı, yöneticilere devlet eliyle sanayileşme hamlesine yönelme olanağı sağlamıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Laiklik

    Özellikle Cumhuriyet Tarihi açısından laiklik hep tartışılagelen bir başlık olmuştur. Tartışmalar kavramsal olduğu kadar Anayasa değişikliklerinden eğitime, devlet kadrolarının belirlenmesinden güvenlik politikalarına, siyasi kamplaşmalardan rejim tartışmalarına kadar hayatın neredeyse her alanıyla şu ya da bu şekilde ilişkilidir. Bence tartışmasız olan bir diğer husus ise; laikliğin gerilemesinin demokrasinin, hak ve özgürlüklerin, hukuk devletinin gerilemesine paralel işlediği. Bu tespiti yaptığımda sanki ideal/ ideale yakın “laik bir devlet” olduğumuz bir dönem var da ona referans verdiğim sanılmasın. Ancak laiklik ilkesi bağlamında ele alacağımız her başlıkta yaşanan fiili ve hukuki değişikliklerin laiklik ilkesi ile mesafesinin de aynı olmadığı açık. Şöyle ki; Laiklik ilkesinin Anayasa’da yer almasının, bu ilkenin çıkarıldığı hâle göre “daha” demokratik bir devleti işaret ettiği açıktır. Ya da eğitimin fiili olarak dinselleştirilmesinin, cemaatlere bırakılmasının/alan açılmasının bunun olmadığı döneme göre laiklik ilkesinde ve hukuk devleti/demokrasi açısından da gerilemeye denk gelmektedir. Bu göreceli değerlendirmenin “zaten hiç laik olmadık ki” yaklaşımına göre, laiklik karşıtı hamlelere karşı yürütülecek mücadelenin diri tutulması için daha elverişli olduğunu düşünüyorum.

    En somut örneklerden birisi bugünlerde yaşanıyor. Cumhuriyetin laiklik/laik hukuk adına en büyük kazanımlardan olan Medeni Kanun’la ilgili değişiklik “olgunlaştırılıyor”. Bu çerçevede toplantılar sempozyumlar düzenleniyor. Muhtemelen AYM eksenli yaratılan kriz de bu değişikliğin kaldıracı olarak kullanılacak. Yeniden Refah Partisi ve Hüda-Par’la ittifak kurup, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilip, ailenin karşısına LGBTİQ+ haklarını koyan iktidarın Medeni Kanun’u değiştirme girişiminin laiklik ve hak ve özgürlükler bakımından neyi amaçlayacağı açık olsa gerek. Mevcut Medeni Kanun’un laik hukuk eksenli kazanımlarına dönük geriletme girişimlerine “zaten hiçbir zaman laik olmadık ki” demek yerine en güçlü direnişi göstermek gerek.

    Laikliğin gerilemesinin demokrasinin, hak ve özgürlüklerin, hukuk devletinin gerilemesine paralel işlediği -bence- olgusu, laiklik mücadelesinin geniş kesimlere mal edilmesinin ve bir avuç “halka yabancılaşmış” tuzu kuru “elitin” derdinin olmadığının, tam tersi geniş kesimlerin “derdi” olduğunun anlatılmasında güçlü bir “tutamak” olacaktır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Türkiye’de Anayasal Değişimin Ekonomi Politiği

    Mümtaz Soysal’ın “Anayasa’ sözünün bıkkınlık verecek kadar sık kullanıldığı başka bir toplum bulmak herhalde çok güç.”1 tespitinden beri elli dört yıl geçmiş. O zamandan bu yana 1961 Anayasası önce “lüks” sayılıp 12 Mart ile değişiyor; ardından 12 Eylül’le beraber tamamen ortadan kalkıyor. 1982 Anayasası neredeyse yürürlüğe girdiği tarihten itibaren tartışılıyor; 1995, 2001, 2010 ve 2017’de son derece kapsamlı olmak üzere toplamda on dokuz defa tadil ediliyor. Anayasanın ilk haliyle şu andaki metin arasındaki farklar benzerliklerden daha fazla ve anayasa dediğimiz şeyin kendisi ve uygulanması üzerinde halen bitmek tükenmek bilmez bir tartışma içindeyiz. Hazırlanan onlarca anayasa taslağı, 2011-2013 arasındaki Anayasa Uzlaşma Komisyonu tecrübesi ve her seçimin öncesinde ve sonrasındaki “yeni anayasa” gündemiyle beraber Cumhuriyetin yüzüncü yılında Türkiye için son derece tanıdık bir şeyden bahsediyoruz.

    Biraz daha geriye gitmek için Doğan Avcıoğlu’na kulak verelim: “1876 yılında Yeni Osmanlılar, 1908’de Jön Türkler ne söylüyorsa 1950-1960 muhalefeti de onu söylemektedir. Nasıl Namık Kemal dört başı mamur bir Anayasa yapmakla dertlerimizin çözüleceğine inanmışsa 80-90 yıl sonra da aynı şeye inanılmaktadır.”2 Tüm bir anayasa tarihimizin aynı zamanda anayasa fetişizminin de tarihi olduğunu söylemek herhalde abartı olmayacaktır. Bununla yakın ilişkisi olan ve anayasa tartışmalarında sıkça dile getirilen bir başka tema ise “tepkisellik”. Özellikle 1960’tan sonraki anayasal değişim dinamiğinde hep bir önceki metnin yarattığı veya engelleyemediği sorunlardan bahsedilir ve yeni düzenlemelerin bu dertlere derman olacağı iddia edilir. Sürekli şekilde metin üzerinden yapılan tartışma anayasa değişimin kökenindeki maddi koşulların üzerini örtme, bunları gözden kaçırma gibi bir etkiyi de beraberinde getirir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.