Blog

  • Portre: “Zamanın Ruhu” ve Bir Yargı Emekçisinin Vedası

    Ordu’ya sürgün edildiği kararı duyup aradığımda, “hayırdır?” dedim ve cevaben “ne diyeyim, zamanın ruhuna uygun” demişti!.. 2017 yılı Ekim ayında, 30 yıllık bir hâkim olarak, istek ve tercihi dışında İstanbul’dan Ordu’ya gönderilen Abuzer Kara, geçtiğimiz günlerde “yürek enfarktı”na yenilip aramızdan ayrıldı.

    Tanıyanlar, bilenler bilir, işinde titiz ve çalışkan bir hâkim, özel yaşamında dürüst, onurlu ve demokrat bir insan, sevgi dolu bir eş ve aile babası idi.

    Medya patronu Aydın Doğan’ın yargılandığı davada beraat kararı verdiğinde, hiç istemediği halde ilgi odağı olmuş ve zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile Adalet Bakanı Sadullah Ergin arasındaki bir telefon konuşmasına konu edilmişti. Erdoğan, “bak dava görüldü, beraat verdi adam” derken, Ergin, “mahkeme hâkiminin Alevi olduğu yönünde bilgi var” diyordu!… Sanki Abuzer Kara, sünni olsaydı ceza kararı verecekmiş gibi!.. Oysa o, sadece doğruluğuna inandığı kararı vermişti. Olay ve konuşmalar basına yansıdığında, YARSAV üyesi olduğu için, arayıp “bu konuda bir yönetim açıklaması yapalım mı” diye görüşünü sorduğumda, tüm tevazuu ile, “gerek yok, olayı abartmak olur, bunlara alışkınız” demişti. Herhalde muhatabı olduğu bu tavrın yaşantısında ne ilk olduğunu ne de son olacağını düşünmüştü. Öyle de oldu!.. Sürgün gönderildiği Ordu’da, ailesi, dostları ve sevenlerinden uzak olarak veda etti. Çünkü, “zamanın ruhu”, hâkim ve savcıların kul-köle olmalarını, koşulsuz biat etmelerini istiyor, istediği gibi sürgün ediyor, görev ve yetkilerini değiştiriyor ve yeni bir uygulama olarak “davaya göre hâkim” düzenini hayata geçiriyordu. Abuzer Kara, bunlara uymayan, onların istediği ve tercih ettiği türden bir hâkim değildi ve hiç olmamıştı. Onu tanıyan ve seven meslektaşları, hiç kuşkusuz, demokratik değerler, yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve özgürlükleri savunmaya devam edeceklerdir.

    Güle güle değerli dost, huzur içinde uyu!..

     

     

  • Emeğin Notları: İşçi Haklarında Güncel Durum

    1. Unuttuğumuz bir tarih: 24 Ocak 1980

    Türkiye 24 Ocak 1980 tarihinde ilan ettiği kararlarla yeni bir ekonomik modele geçmiştir. Tarihe “24 Ocak Kararları” olarak geçen bu programla ülkenin ithal ikameci ekonomik modeli terk ettiği ilan edilmiştir. Adına ihracata dayalı ekonomik model denilen bir program devreye sokulmuştur.

    2. 24 Ocak 1980 sermayenin devletle uzlaşarak işçi sınıfına savaş ilanıdır

    24 Ocak Kararları işçi sınıfına karşı ilan edilmiş bir savaştır. Bu savaş bugünde tüm hızıyla sürmektedir.

    TÜSİAD başta olmak üzere sermaye örgütlerinin istemlerini karar haline getiren devlet, 24 Ocak 1980 tarihinde almış olduğu kararlarla II. Dünya Savaşı sonrası işçi sınıfıyla arasında oluşturduğu örtülü mutabakattan vazgeçtim demiştir.

    Devlet 24 Ocak 1980 kararlarıyla ithal ikameci dönemi noktaladığını vurgulayarak özetle demiştir ki;

    • Bugüne kadar işçi ücretlerinin artışına ücret artışları verimlilik artışlarının altında kalmadığı sürece ses çıkartmadım.
    • İthal ikameci modelde işçi ücretleri hem maliyet, hem gelir unsuru olarak önemliydi. İç tüketimin sürmesi için işçilerin gelirinin olması gerekiyordu. Gelirin artması aynı zamanda maliyet artışı anlamına gelse de devlet olarak bu alanda bir denge kurdum.

      • Artık ihracata dayalı ekonomik modele geçtim. İhracat yapabilmem için, küreselpiyasalarda rekabet üstünlüğümün olması gerekiyor. İşçi ücretlerinin arması, maliyeti arttıracağı için küresel piyasalardaki rekabet şansımı azaltıyor. İşçi ücretleri yeni modelde gelir olarak önemini yitirmiştir. Yeni modelin yürümesi iç tüketimin azaltılarak ihracat edilecek bir fazla yaratmaktır.

      Kısaca küresel piyasalarda ucuz işçilik üzerinden rekabet üstünlüğü sağlamak yeni modelin ana itici gücü olarak belirlenmiştir. İşçi ücretlerinin geriletilmesi, hem ülkeye ucuz, eğitimli işgücü arayan küresel sermayenin gelmesini sağlayacak, hem de iç tüketim kısılıp, maliyetler düşürüleceğinden ihracat olanaklı hale gelecektir.

      Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk ve Sanat: Dalgaları Yaran Jack Sparrow

    Başkasını saptama ve o başkasının işlerine bulaşmama konusundaki tutarlılık ve gayretiyle Kaptan Jack Sparrow Batılıların “kutsal bireyinin” sinemadaki yansımalarından birisi gibi duruyor ilk bakışta. Asosyal ruh hastalarının “kendi kursaklarının peşinde koşma” uğraşını mistik bir sis bulutunun ardında yüceltmek isteyen film yapımcıları için, “kendi gemisini kullanan (ve dahi kurtaran) kaptan” metaforu kadar alışılmış tema az bulunur. Gemi-birey hep sularla çevrilidir, yalıtılmıştır adeta. Dalgalara (topluma) karşı yol alır ve yardığı dalgaların (yıktığı hayatların) hesabını vermez. Varmak için geçer denizleri.

    Jack Sparrow’un pek de ibretlik olmayan hikâyesi yukarıdaki temayla ilişkilidir, ancak onun bu temayla kurduğu ilişki en hafif ifadesiyle sorunludur.

    Varmamayı hedefleyen bir Adem

    Öncelikle Sparrow’un başkasının işine bulaşmama ve kendi gemisini yürütme çabaları bir şekilde hep akamete uğruyor. Varmayı (artı- değeri realize etmeyi, ele geçirmeyi, tüketmeyi) değil, varmamayı hedefleyen bir Adem’e benziyor kaptanımız. Kaçmanın imkânını bulup/yaratıp bir kayıkla uzaklaşırken kraken (dev ahtapot) karşısında çatırdayan gemisine dönüşü sorumluluk sahibi bir kapitaliste benzetilebilirdi belki. Öyle ya Kaptan Jack, gemilerin en hızlısı, batık gemi Siyah İnci’nin 13 sene kaptanı olma sözü karşılığında ruhunu, (sevgilisi “deniz tanrıçası Kalimera’ya” ihanet edip onun korsanlar tarafından tutsak alınmasına sebep olan) “flying Dutchman”ın kaptanı Davy Jones’a satacak kadar tutkuludur bir şeylere (o bir şeyler niçin kâr olmasın?).

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Felsefesi: Hukuku Hukukun Dışında Aramak

    Bir süredir Alexander Peczenik’ten öğrendiğim bir meseleyi dilim döndüğünce, bulduğum her fırsatta muhataplarıma aktarmaya çalışıyorum. Peczenik hukukî yargıyı destekleyen her türlü sebebin, en geniş anlamıyla hukukun kaynakları kavramının kapsamına girdiğini söyler. Ayrıntılarına girmeden şöyle basitleştirelim: Mesela bir yargı kararının gerekçesi yapabildiğiniz her şey, hukuk kaynağıdır.

    Peczenik bu sebepleri iki grup altında inceler: Maddî sebepler ve otorite sebepleri. Otorite sebepleri, Türkçe hukuk literatüründe gördüğümüz ‘hukukun kaynakları’na karşılık gelir: Anayasa, yasa, tüzük, yönetmelik, örf ve adet hukuku, bilimsel içtihatlar, yargısal içtihatlar. Bunların hukuk kaynağı sayılmasının nedeni doğrulukları, haklılıkları, işe yararlıkları vs. değil, sadece bir otorite sahibi olmalarıdır.Peczenik’in hukukun kaynaklarına ilişkin bu yaklaşımını önemsiyorum, çünkü onun maddi sebepler (veya maddi kaynaklar) olarak isimlendirdiği kısmı ya bilmiyoruz yahut da bu maddi kaynaklara Peczenik gibi ‘hukukilik’ atfetmiyoruz. Peki nedir maddi kaynaklar? Maddi kaynaklar veya sebepler, içerikleri itibariyle hukukî sonucu/yargıyı destekleyebilen ifadelerdir. Destek, sebepleri kimin getirdiği, sebebin kimin ifadesi olduğu gibi başka durumlara değil, sadece içeriğe dayanır. Maddî sebepler ahlâkî, ekonomik, siyasi, kurumsal vs. olabilir. Bunlara mantık, dilbilgisi, herhangi bir disiplinin öngördüğü ilke ve sonuçları da ekleyerek çok geniş bir alanı hukukun (maddi) kaynakları olarak belirlemek mümkün. Peki bunun anlamı ne ve neden önemli?

    Peczenik hukukî yargıyı destekleyen her türlü sebebin, en geniş anlamıyla hukukun kaynakları kavramının kapsamına girdiğini söyler. Maddi kaynaklar içerisinde saydıklarımız, geleneksel olarak hukuk olmadığına inandığımız, hukuk dışı addettiğimiz alanlardan getirilen ifadeler. Dolayısıyla bu yaklaşım geleneksel hukuki muhakeme anlayışımızı kökten değiştirmeye aday. Geleneksel hukuki muhakeme anlayışı, bir hukuki yargının veya yukarıdaki basitleştirmeyle devam edersek, bir yargı kararının gerekçesini hukukta, asıl olarak da hukukun otorite kaynakları dediğimiz büyük kısmı hukuk kurallarından oluşan bütünde arar. Hukuk kurallarının dışındaki bilimsel ve yargısal içtihatlar ise her şeyden önce tali veya ikincildirler, bunun yanında onlar da zaten hukuk kuralları hakkındadır. Dolayısıyla geleneksel hukuki muhakeme anlayışı, yargı kararının temelini, dayanağını, gerekçesini hukuk kurallarında bulma iddiasındadır. Bu anlayış hukuk dilinde de apaçık görülür: Yargıcın yaptığı iş, ‘hukukun uygulanması’dır. Elbette buradaki hukuk, hukuk kurallarıdır.

    Peczenik’in yaklaşımı ise, daha ilk başta, hukuk kurallarının dışında başka şeylerin de hukuka kaynaklık edebileceğini, bir yargı kararının gerekçesini oluşturabileceğini söylemiş oluyor. Bu durumda ‘hukuk öğretimi’, ‘hukuk anlayışı’ veya ‘hukukun uygulanması’ gibi ifadelerin anlamını yeniden düşünmek zorundayız demektir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Türkiye’de Zorunlu Din Eğitimi

    ‘Bir yıl sonrasıysa düşündüğün, tohum ek.

    Ağaç dik, on yıl sonrasıysa tasarladığın,

    Ama düşünüyorsan yüz yıl ötesini, halkı eğit o zaman…

    Bir kez tohum ekersen, bir kez ürün alırsın,

    Bir kez ağaç dikersen, on kez ürün alırsın,

    Yüz kez olur bu ürün, eğitirsen toplumu.

    Birisine bir balık versen, doyar bir defa;

    Balık tutmayı öğret, doysun ömür boyunca…’

    Kuan Tzu

    ‘Balık Tutmasını Öğretmek’ şiirinin Türkçe çevirisiyle başlayalım yazımıza. Çeviri yapılan metinlerin her ne kadar orijinalinden uzaklaştığına inansam da bu eser, bütün toplumlara ışık kaynağı olmayı başaranlardan. Metinde de ifade edildiği gibi, geleceğe dair umutlarımızın gerçek olabilmesi için tek yol halkın iyi bir eğitimden geçmesidir. Akla gelebilecek her türlü konuda olduğu gibi eğitim sistemi de devamlı bir değişim içindedir ve ne yazıktır ki günümüzde kabul gören sistem devamlı gelişmeyi, ilerlemeyi hedef alamadığı gibi, çağın gereklerinin çok gerisinde kalmaktadır. Yani ülkemizdeki iyi eğitim anlayışı bizi aydınlık günlere ulaştırmak bir yana dursun adım adım geri gitmemize neden olmaktadır.

    Eğitim sistemine genel bakış

    Genel çerçevede bakacak olursak eğitimin değişimi oldukça uzun bir süreçte gerçekleşmiştir ve bu süreç hâlâ devam etmektedir. Modernleşme çağına göre şekil alması beklenen bu değişim hiç de beklentileri karşılamamış aksine siyasi eğilimlerin kurbanı olmaktan öteye gidememiştir.

    Toplumsal hayatta gerçekleşen bütün dönüşümlerin esas amacı çağa ayak uydurmak olmalı; değişim eskisinden daha iyi, daha yararlı bir şeyler yaratma gayesi taşımalıdır. Önceden okullarda verilen eğitimde genel olarak ezberci bir anlayış hâkimdi; oysaki insanların herhangi bir metni gözlerini kapatıp aklından okuyabilmesinden ziyade, önce o okuduğu, gördüğü ya da bir şekilde deneyimlediği şeyleri anlayabilmeye ihtiyacı var. Bu da ezberci sistemle değil, mantık yürütmeye ve analitik düşünmeye sevk eden bir programın varlığıyla mümkün olacaktır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yapay Zekâ ve Robotik Hukukunda Güncel Tartışmalar

    İnsanın olduğu her yerde hukuk vardır. Hukuk mesleğinin en güzel yanlarından biri de her zaman hayatın içinde olması, her alandaki yeniliklere cevap aramasıdır. Bugün tüm dünyada siyasal gündemden bağımsız bir yer edinmeyi başaran yapay zekâ ve robotik teknolojisinin geldiği ve gelmesi beklenen aşama ise, ilk kez hukukun tüm alanlarında çalışan ve dünyanın her yerindeki hukukçuları aynı anda “Ne Yapmalı?” sorusunun cevabını bulmaya yöneltiyor. Yapay zekâ insan yaşamının her alanında yer bulmaya başlayacağından hukukun her alanında bu teknolojinin yansımalarını görmek kaçınılmaz olacak. Örneğin; otonom araçlar sorumluluk, sigorta, uluslararası hukuk, deniz, hava ve uzay hukukunda; çalışma hayatında robotların üretimde yer alması iş hukuku, sosyal güvenlik hukuku ve vergi hukukunda; otonom silahlı robotlar uluslararası insancıl hukukta; bilinçli yapay zekâ anayasa ve insan hakları hukukunda yeni düzenlemelerin yapılmasını gerektirecek. Teknolojinin her geçen gün daha da hızlanarak kaydettiği aşamalar karşısında hukuk kendine doğuştan yabancı bu alanda aynı hızda ilerlemek zorunda. 1990’larda internet tüm hayatımızı sarmaya başladığında hukuki düzenlemelerin geç kalması ve bunun sonuçları, bugün yapay zekâ ve robotik konusunda çalışan tüm hukukçuların farkında olduğu bir durum. Bu nedenle hemen hemen her gün dünyanın farklı yerlerinde gerek akademisyenler gerek avukatlar ve gerekse geleceğin hukukçuları olan öğrenciler, uluslararası konferans ve yayınlarda bu konuyu tartışıyorlar.

    Yapay zekâ ve robotik hukuku hemen hemen her alanda karşımıza çıkacak. Şu anda gündemde olan ve hukuki düzenlemeler yapılmasını gerekli kılan belli başlı konular şunlar olabilir:

    a. Otonom Araçlar: Otonom araçlar dediğimizde üç alt ayrım söz konusu: Sürücüsüz otomobiller, otonom ve insansız gemiler, insansız hava araçları (İHA’lar). Bu araçların yol açacağı olası kazalardan veya sistem hatalarından doğacak zararlarda sorumluluğun kimde olacağı ve hangi sorumluluk türünün gündeme geleceği oldukça önemli. Bu noktada belirtmek gerekir ki, en azından şu aşamada robotların bir hukuk kişisi olarak tanınması tarzı yaklaşımlar, robotlara vatandaşlık vermek gibi, sorun çözmenin ötesinde sorun yaratıcı yaklaşımlardır. Bir robotun örneğin cezai bir yaptırıma uğrayabilir bir varlık olabilmesi için öncelikle varlığının bilincinde olması gerekir ki en azından bu aşamada bu derece bir bilinçten söz edebilmek oldukça zor. Ayrıca bu tür yaklaşımlar, gerçek sorumluların (örneğin hatalı yazılım yazan mühendisler veya bunları denetlemekle yükümlü araç üreticileri) perde arkasında kalmasına neden olabilir. Otonom araçlar sigorta hukukunu da oldukça dönüştürecek gibi görünüyor. Özellikle deniz hukukunda bu konu oldukça önemli. Çünkü kara taşımacılığından önce, denizde otonom araçların sıklıkla kullanımının söz konusu olacağı bekleniyor. Yıldız Teknik Üniversitesi Gemi İnşaatı ve Denizcilik Fakültesi’nce 24 Nisan 2018 tarihinde İstanbul’da düzenlenen uluslararası konferansta “Otonom Gemilerin Hukuki Etkileri” başlıklı bölümdeDr. Ayşegül Buğra, otonom gemiler ve sigorta hukuku konusundaki olasılıkları değerlendirdiği konuşmasında, otonom gemilerin tamamen insansız veya azaltılmış mürettebatlı çeşitlerine göre sigorta rizikosunun değişebileceğinin altını çizdi. Görüldüğü gibi, sadece bir üst başlık olarak otonom araçlar söz konusu olduğunda dahi hukuken tartışılacak ayrıntılar oldukça fazla.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Ünzile’yi Kurtarmak…

    “ Varmadan sekizine

    Ergin oldu Ünzile

    Hem çocuk hem de kadın on ikisinde ana

    Bir gül gibi al ve narin

    Bir su gibi saydam ve sakin

    Susar kadın Ünzile

    Aysel Gürel

    Çocukların, fiziksel, zihinsel ve duygusal olgunluğa erişmeden evlendirilmesi tarih boyunca önemli bir toplumsal sorun olmuştur. Çocuğu; yetişkinden ayrı özellikleri olan, farklı gelişim evrelerine sahip bir birey olarak değil yetişkinin küçük modeli olarak gören anlayış, çocuğu cinsel ilişkinin ve evlenmenin tarafı olarak da görebilmektedir.

    Cinsel dokunulmazlığa karşı suçların çocuklara yönelik olarak işlenmesi sorunu ele alınırken sürekli karşımıza çıkan öneri; fail ile mağdurun evlenmesi halinde davanın/cezanın düşmesi veya ertelenmesi önerileridir.

    Bu öneriler getirilirken; “fail ile mağdurun birbirini sevdiği”, “isteyerek birlikte oldukları”, “bu birliktelikten çocukları olduğu”, “şimdi faile ceza vermenin yeni mağduriyetlere yol açacağı” söylenmektedir.

    Peki gerçek her zaman böyle midir?

    01/06/2005 tarihinde yürürlükten kalkan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 434. maddesinde bu durum şöyle düzenlenmişti:

    Kaçırılan veya alıkonulan kız veya kadın ile maznun veya mahkumlardan biri arasında evlenme vukuunda koca hakkında hukuku amme davası ve hüküm verilmiş ise cezanın çektirilmesi tecil olunur. Müruru zaman haddine kadar erkek tarafından haksız olarak vukua getirilmiş bir sebeple boşanmaya hükmedilirse takibat yenilenir. Evvelce hüküm verilmiş ise ceza çektirilir.

    Düzenlenen hukuk kurulları somut olayları değil ilkeleri ortaya koyar. Bu kurallar konulurken her zaman istenen “masum” sonuçlar mı ortaya çıkar. İstismarcısıyla evlendirilen mağdur her zaman “onu sevmiş midir?”

    765 sayılı TCK’nın 434. maddesinin yürürlükte olduğu dönemde yaşanan gerçek bir davayı özetleyen aşağıdaki olayı okuduğunuzda da “istismarcısıyla evlenmenin mağduriyetleri giderdiğini” söyleyebilecek miyiz?

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yargıdaki Yozlaşmanın Maddi Temelleri Üzerine Birkaç Söz

    31 Mart 2018 Cumhuriyet Gazetesinden bir haber: “Ölü Adalet Eylemi”… Gazete, Fransa’da yargıç ve avukatların, hükümetin yakın zamanda Meclis’e sunacağı yargı reformunu protesto etmek için ikinci kez greve gittiğini yazıyor. Sendikaların çağrısıyla yapılan “Ölü Adalet” gününde, davalar ertelenirken mahkeme salonları boş kalmış. Başkent Paris yakınlarındaki Nanterre kentinde adliye önünde toplanan yargıçlar önce basın açıklaması yaparak ardından yere uzanıyorlar. Bu protestonun nedeni, yapılmak istenen reformların, toplamda 307 mahkemenin kapanmasına yol açılacak olması imiş ki, bu durumun, yurttaşların hukuk sistemine erişimini sınırlandıracağı gibi, yargıçların da iş yüklerini arttıracağı söyleniyor. Fransa’da daha önce Sarkozy döneminde yine bazı mahkemelerin kapanmasına yol açan benzeri bir girişimin, yargıç ve diğer hukukçuların ortak çabaları ve yaptıkları grev ile ertelendiğini biliyoruz.

    Peki, aynı dönemde, Türkiye’de yargı alanında neler olup bitiyordu? Birkaç örnek verelim: Bir grup insan hakları savunucusu aleyhinde İstanbul Büyükada’da yaptıkları bir toplantı sonrasında açılan davada tutuklananlar, yargılamanın ilk aşamasında tahliye edilmişti. Cumhuriyet savcılığının bir sanığın tahliyesine ilişkin karara itirazı1sonucunda karar, (bir sonraki ağır ceza mahkemesi tarafından) kaldırıldı ve tahliye edilmiş sanık hakkında bu kez yakalama kararı verildi. Böylelikle Türk hukuk sistemi, bir mahkemenin kendi verdiği kararın arkasında nasıl duramadığını görmüş oldu.

    Türk kökenli Alman gazeteci Deniz Yücel, hakkında iddianame dahi düzenlenmeden bir yıla yakın bir süre tutuklu kaldıktan sonra, Alman Dışişleri Bakanlığının ve Başbakanının bu durumu sertçe eleştirmesinin hemen ardından apar topar salıverildi. İki eylem arasındaki doğrudan bağlantı hiç ispatlanamayacak olsa dahi yargı üzerinde gezen “telkin” bulutunun, çıplak gözle seçilebilir bir hâl almış olduğunu söylemek, abartılı sayılmaz.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • 24 Haziran Seçimleri Üzerinden Notlar

    1. Seçim demokrasinin vazgeçilmez öğesidir deniyor. Kuşkusuz bir yanı ile doğru. Bununla birlikte konu demokrasi olunca, böylesi bir tartışmanın başına sanırım yönetim mekanizmalarını koymak gerekiyor. Esasen, kitleler devlet yönetimine ne kadar ve nasıl katılıyorlar sorusu yanıtlanmayı bekliyor.

    2. Devletlerin siyasal sistemleri toplumsal ve ekonomik oluşumun karşılığıdır. Nihayetinde, bir devletin “tipi” hizmet ettiği sınıf ile belirlidir. Örneğin anayasalar, devlet iktidarını elinde bulunduranların bu iktidarı kullanım biçimlerini ve sınırlarını gösterir.

    3. Kapitalizm tarihsel süreçte feodaliteyi ortadan kaldırmış, her bireyi hukuksal olarak eşit ve özgür ilan etmiş ve örneğin genel oy hakkını tanımışsa da, tüm bu haklar gelişen süreçte soyut olarak tanımlanmanın ötesine geçememiş, toplum yapısında beklenen somut değişiklikleri gerçekleştirememiştir.

    4. Oysa hedef, toplumsal alanın tek bir noktasının dahi siyasetin dışında durmaması olmalıdır. Bu ise esas olarak, toplumsal yapının toplumsal örgütlenmelerden ayrıştırılamaz bir noktaya taşınması ile gerçekleşebilir. Toplumsal örgütlenmeler yurttaşların tümünün devlet yönetimine katılımına olanak sağlamalıdır. Bu nedenle, kendiliğindenliğe bırakılan bir süreç değil, katılıma yönlendiren bir mekanizma olmalıdır. İşte, seçimler de böylesi bir mekanizma içerisinde elle tutulur hale gelebilirler.

    5. Sosyalist devlet deneyimleri, devletin “baskıcı” karakterinin yanında/dışında aşağıdan yukarıya tüm toplumsal dokunun kapsandığı böylesi örgütlenme örneklerine sahiptirler. Sosyalizmde siyaset “özerk” bir alan olarak görülmez. Tartışılan, toplumsal örgütlenmelerin devletten bağımsız olması değil (olsa devlet örgütlenmesi halka yabancılaşırdı), katılımın konusu ve niteliğinin sürekli olarak nasıl geliştirileceğidir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Seçimlerin Sonu: Yükselen Sağ ve Yüzünü Sola Dönenler

    Son yıllarda her seçimin ardından sosyal demokrat veya reformist sol partilerin öne çıktığı durumlarda “yüzünü sola dönenler” diye umut satılırken; yabancı düşmanı, küreselleşme veya Avrupa Birliği’ne “şüphe” ile yaklaşan ve geleneksel sağın dışında kalan isimlerin öne çıktığı durumlarda ise “yükselen sağ” diye her yerde bir umacı görmeye meyleden bir tepkisellik göze çarpıyor.

    Bu tepkisellik “yanlış yönde kuantum sıçramalar” ile dünyayı açıklamaya çalışırken, “şeylerin dış görünüşleri ile özlerinin doğrudan çakışması halinde tüm bilimin gereksizleşeceği” unutuluyor. Ortada esasen sermaye düzeninin kitleleri kontrol etmeye dönük bir hamlesi var. Tekil ülkelerde ise bunun yansımaları sosyal demokrasinin veya muadillerinin gücüne bağlı olarak değişiyor.

    Bu yazının da temel tezini en baştan söyleyeceksek, sermaye düzeni açısından mesele mevcut tabloda bir türlü yeniden yazamadığı hikayesini buluncaya kadar zaman kazanmaktan ibarettir. Bu yüzden “yükselen sağ” veya “yüzünü sola dönenler” yerine “seçimlerin sonu”ndan bahsetmemiz gerekiyor.

    Kapitalizmin “zaferi”: Yoksulluk ve terör

    Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist blokun çözülmesinin ardından yazılan hikâye, tarihin sonuna gelindiğinin ve kapitalizm ile ideolojisi liberalizmin mutlak zaferinin ilan edildiği, duvarların yıkıldığı bir dünyada sınırların kalkacağı ve hepimizin bir olacağı bir sarhoşluk haliydi.

    Küreselleşme ile ticaret, sermaye serbestleşecek; ancak bununla yetinilmeyip “dünya vatandaşı” olacaktık.

    Çok değil üzerinden henüz on yıl geçmişken bu hikâye önce yıllarca sosyalizme karşı palazlandırılan selefi cihatçılığının ABD’yi vurmasıyla ve ardından henüz yirmi yıl dahi geçmeden bu hikâye bu kez de 2008 kriziyle duvara tosladı. 1990’larda Avrupa Birliği (AB) ve küreselleşme gibi “akım”lar burjuvazinin sadece günlük acil çözümleri değil temel yönelimiydi.

    Tüm bu hikayenin kısa sürede insanların değil sermayenin dilediği yere girmesi, dilediği şekilde pazarını oluşturması, kârıyla birlikte dilediği şekilde bir sonraki uğrağı için devam etmesinden ibaret olduğu tartışmasız hale geldi.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.