Blog

  • Seçim Kanunlarındaki Son Değişikliklerin Karşılaştırmalı Anayasa Hukuku Bağlamında Değerlendirilmesi

    I. Genel Olarak Seçimler ve Denetimi

    Demokrasilerde seçimlerin temel bir anlamı vardır. Buna göre, seçimler siyasi iradenin oluşum sürecinin en önemli işlemidir. Seçmenler önceliklerini açıklayarak ve yönetenleri seçerek en önemli denetim aracını uygularlar. Sandık önündeki seçmen davranışı, siyasal sistemin gelişiminde en büyük etkendir. Oyların parlamentoda sandalyelere dönüşmesini sağlayan kuralları ifade eden seçim sistemleri de bu bağlamda büyük önem taşır. Aynı oy dağılımı, uygulanan seçim sistemine göre parlamentoda tamamen farklı sonuçlar doğurabilir.

    Seçim sistemleriyle ilgili bilimsel çalışmalar uzun bir geleneğe sahiptir. Başlangıcı da Fransız aydınlanmasıdır. Bu dönemde seçim sistemi, matematiksel bir süreç olarak algılanıyor ve seçim sonuçlarının basit çoğunluğa göre seçmenin gerçek iradesini nasıl daha iyi yansıtacağı üzerinde düşünülüyordu. Bu çabaların sonucunda 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçilirken nispi temsil sistemi ilk kez uygulandı.1 Birinci Dünya Savaşı sonrasında Kıta Avrupası’nda hemen hemen tüm devletlerde nispi temsil sisteminin uygulanması, bu konudaki deneyimleri artırdığı gibi iki Dünya Savaşı arasında demokrasilerin çöküşü de her iki sistemin temsilcileri arasındaki tartışmaya, yeni veriler de eklemiştir.

    Ancak seçim hukuku kapsamında uyuşmazlık yaşanabilecek tekil olaylar belirlenirken seçim sistemlerinin teknik unsurlarının da göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bu teknik unsurlar şu alanlarda toplanabilir: seçim çevrelerinin belirlenmesi, usule uygun aday gösterilmesi, kamusal ve kamusal olmayan makamların seçimleri meşru olmayan şekilde etkilemeleri, oy verme sırasındaki yanlışlıklar, oyların sayılması ve ilanı. Teknik unsurlara ilişkin her düzenlemenin siyasal bir etkisi vardır. Seçim sistemlerinin bir bütün olarak etkisini, bu unsurların kendi aralarındaki ilişki belirler.

    Bu unsurlara yönelik seçim denetimi, egemenin iradesinin yanıltılmamasının garantisidir. Kamu gücünün uygulanmasında seçimler ilk ve en temel demokratik meşruluk aracıdır. Parlamentonun oluşumunu belirleyecek seçim sonuçlarının seçmen iradesiyle uyuşması gerekir.

    Bu açıdan seçim uyuşmazlıklarında farklı hukuksal çözümlerin karşılaştırılması bir gerekliliktir. Giderici denetime tabi olan seçim uyuşmazlıklarında, seçmenlerin öznel hakları da korunur.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İade ve Güncel Gelişmeler

    “İade” kurumuyla amaçlanan; işlemiş olduğu veya işlediği iddia edilen suçtan dolayı, farklı bir devletin ülkesinde bulunan kişi hakkında soruşturma veya kovuşturma işlemlerinin yapılabilmesi yahut hükmolunan cezanın infaz edilebilmesidir. İade kurumu 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu’nun 9. maddesinde, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun da 18. maddesinde düzenlenmişti. Bununla birlikte 18. madde, 5 Mayıs 2016 tarihinde yürürlüğe giren 6706 sayılı Cezaî Konularda Uluslararası Adlî İş Birliği Kanunu ile yürürlükten kaldırılarak iade kurumu bu Kanunda daha ayrıntılı bir biçimde düzenlenmiştir.

    Güncel gelişmeler ışığında, adli yardımlaşmanın bir alt başlığı olarak nitelendirilebilecek iadenin daha da önem kazandığı görülmektedir. Gerçekten de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, darbeye kalkışan örgüte mensup olduğu iddia edilenlerin Türkiye’de yargılanması için birçok girişimde bulunulmuştur. Özellikle gündemi meşgul eden birçok iade talebi ve bu taleplerin sürüncemede bırakılması veya reddedilmesi, güncel gelişmeler ekseninde iade kurumunu tartışmayı zorunlu kılmaktadır.

    Mevzuattaki Gelişmeler

    İade kurumuyla ilgili mevzuattaki önemli bir değişiklik 15 Ağustos 2017 tarihinde, 694 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi (OHAL KHK’si) ile 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun (MİT Kanunu) 26. maddesine son fıkranın eklenmesidir. Değişiklikle, belirli insan hakkı ihlallerine karşı bir güvencenin varlığı, milli güvenlik ve ülke menfaatlerinin gerektirmesi halinde siyasi mekanizmaya iade ve takas imkânı tanınmıştır.

    İlgili hüküm “Türk vatandaşları hariç olmak üzere tutuklu veya hükümlü bulunanlar; ırkı, etnik kökeni, dini, vatandaşlığı nedeniyle cezalandırılmayacağı, onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulmayacağı ya da işkence ve kötü muameleye maruz kalmayacağına ilişkin güvenceler bulunması kaydıyla, milli güvenliğin veya ülke menfaatlerinin gerektirdiği hallerde Dışişleri Bakanının talebi üzerine Adalet Bakanının teklifi ve Cumhurbaşkanının onayı ile başka bir ülkeye iade edilebilir veya başka bir ülkede tutuklu ya da hükümlü bulunanlar ile takas edilebilir” şeklindedir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamelerinin Onaylanması ve Yargısal Denetimine İlişkin Bazı Düşünceler

    1) Yürürlükteki Düzenlemeler ve 2017 Anayasa Değişikliği Açısından Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamelerinin Onaylanmasına İlişkin Anayasa Hükümleri

    Anayasa’nın 121. ve 122. maddelerinde Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) Resmî Gazete’de yayımlandıklarıgünTürkiyeBüyükMilletMeclisi’nin (TBMM) onayına sunulacakları belirtilmiştir. 1982 Anayasası böylece, çıkarılan olağanüstü hal KHK’leri için TBMM’nin siyasi denetimini öngörmüştür. Anayasa’nın bu hükmüne karşın bu olağanüstü hal KHK’lerinin hangi usulle ve ne kadar süre içerisinde görüşüleceği hususu belirlenmemiştir. Nihayet TBMM 1996 senesinde 424 sayılı kararıyla yaptığı içtüzük değişikliğiyle, olağanüstü hal KHK’lerinin 30 gün içerisinde genel kurul gündemine alınmasını öngörmüştür. Ancak bu noktada bu olağanüstü hal KHK’lerinin TBMM tarafından görüşülmemesi durumunda ise bir yaptırım öngörülmemiştir. Bu yönüyle İçtüzük’teki düzenlemenin bir yaptırımı olmadığı belirtilmiş ve olağanüstü hal KHK’sinin iptal edilene kadar bütün sonuç ve hükümlerini doğurmaya devam edeceği savunulmuştur.

    Bu konu parlamenter rejim yerine “başkancı” bir siyasal rejimi öngören 6771 sayılı Anayasa Değişikliği’nde de düzenlenmiştir. 24 Haziran 2018 tarihinde ilk tur yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonrasında seçilen Cumhurbaşkanının göreve başlaması ile yürürlüğe girecek anayasa değişikliği ile düzenlenmiş 119. maddenin 6. fıkrası uyarınca, olağanüstü hal sırasında çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri3 üç ay içerisinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülür ve karara bağlanır. Aksi durumda ise olağanüstü hallerde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin kendiliğinden yürürlükten kalkması öngörülmüştür. Madde, tam bu noktada savaş ve mücbir sebeplerle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplanamaması durumunu ise istisnai bir durum olarak öngörmüştür. Yürürlükteki düzenlemeye nazaran kuşkusuz daha güvenceli bir denetimi4 öngören bu değişiklik, mücbir sebep kavramı ile içerdiği muğlaklık açısından ise eleştiriye açıktır.

    Olağanüstü hal KHK’lerinin TBMM tarafından onaylanmasına ilişkin bu Anayasa hükümlerini ortaya koyduktan sonra öğreti ve Anayasa Mahkemesi’nin bu konuya ilişkin tespitleri kısaca tartışılmalıdır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Darülfünunun Serencamı

    Yükselmeli artık yetişir zillet ü zulmet

    Parlatmalı her nasıye bir neyyir-i fikret

    Cehl ölmeli, zulm ölmeli, hak bulmalı rif’at

    Hakkın yüzü güldükçe gülümser beşeriyet

    Darülfunun Marşı, Güfte: Tevfik Fikret

    Türkçe’de siyasetle politikayı eş anlamda kullanıyoruz. Ama her iki kelimenin kökleri çok farklı yerlere dayanıyor: siyaset kelimesi, seyis kelimesinden geliyor; bir başka ifadeyle at terbiyecisi. Biz bunu attan arındırarak terbiye etme şeklinde anlıyoruz. Halbuki politika, Eski Yunancaπολιτικά’dan mülhem: polis’in veyahut şehrin meseleleri de denebilir. Çoğu kişi bilmez, İstanbul da şehre veya şehirde anlamına gelen εἰς τὴν πόλιν/στην πόλη ifadelerinin Türkçeleşmesi sayesinde oluşmuş özel bir isim.1 Bu yazının hazırlandığı günlerde birçok üniversiteyle birlikte bölünmesi için hükümet tarafından verilen bir tasarının Meclis tarafından görüşüldüğü İstanbul Üniversitesi, bu bağlamda “Şehirde[ki] Üniversite”dir ve üniversite kendinde politiktir, çünkü meselelerin tartışıldığı yerdir. Ulusal bir gazetedeki köşesinden bu bölünmeye karşı çıkan İstanbul Üniversitesi Eski Rektörü Prof. Dr. Mesut Parlak’ın göreve gelirken ilk kurduğu cümlelerden biri ise “[Ü]niversitede siyaseti bitireceğim!”di. Siz, bunu politikayı diye anlayın!

    TBMM, iki ay kadar önce 22.02.2018 tarih ve 7100 sayılı “Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”la, Temmuz sonunda Cumhurbaşkanı tarafından başlatılan tartışmaya bir son verdi. Artık akademik hayatımızda yardımcı doçentler yok; doktor öğretim üyeleri var. Peki bu unvan değişikliğiyle ilgili kanun, bahsedilen konu dışında ne yaptı diye soracak olursanız; temelde kadrolara ilişkin olanlarını2 dört başlık altında toparlamak mümkün.3 İlki, yardımcı doçentlik/doktor öğretim üyeliği kadrosu için, ilgili birim yönetim kurullarınca teşkil edilen jüri tarafından yapılan Türkçe’den yabancı dile, yabancı dilden Türkçe’ye tercüme sınavının kaldırması; ikincisi ise, YÖK’ün daha önceden Doçentlik Sınav Yönetmeliği’nde düzenlediği yabancı dilde yapılan merkezisınavlardan65puanalmaşartını55’edüşürmesi ve kolokyumu, yani doçentlik sözlü sınavının yapılmasını yükseköğretim kurumlarının ihtiyarına bırakmasıdır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: Erken İttifaklar Seçimine Doğru

    16 Nisan 2017 tarihli Anayasa referandumunda çok az farkla başkanlık sistemi kabul edilmişti. Sistemsel değişiklik sonrasında yapılacak ilk cumhurbaşkanlığı ve milletvekilli seçimlerinin de Kasım 2019’da olacağı kararlaştırılmıştı.

    Ne var ki, iktidara yakın yazar ve hükümet yetkililerinin aksini iddia eden açıklamalarına rağmen, ekonomik belirsizlikler ile dış siyasetteki değişimler sebebiyle başkanlık sistemine geçiş sürecinin hızlandırılması için iktidar tarafından erken seçime gidileceği öngörülüyordu. Keza AKP, referandumda zorlanmıştı ve tekrar 7 Haziran seçimlerindeki gibi bir sürprizle de karşılaşmak istemiyordu.

    AKP’de metal yorgunluğu, AKP-MHP ittifak görüşmeleri, Afrin ve ABD’nin Suriye operasyonu derken 13 Mart’ta AKP ve MHP’nin oylarıyla 26 maddelik seçimlere ilişkin teklif, 20 Nisan’da ise erken seçim kararı Meclis’ten hızlıca geçti.

    Söz konusu 26 maddenin temelini ‘ittifak’ oluşturuyor. Kanun uyarınca seçime girme yeterliliğini sağlayan partiler seçimlere ittifak yaparak girebilecek ya da ittifaka dahil olmadan başka bir partinin listesinden milletvekili adaylarını gösterebilecekler. İttifak yapan partilerin aldıkları geçerli oyların toplamının yüzde 10’u geçmesi halinde, bu siyasi partilerin her biri de barajı geçmiş olacak.

    Kanunun diğer maddeleriyle de iktidar, işini şansa bırakmadığını gösteriyor. Aynı binada oturanların farklı sandıklarda oy kullanmalarının YSK’nın yetkisine verilmesi, sandık kurulu başkanlarının kamu görevlileri arasından atanacak olması, her iki oy pusulasının tek zarfa konması, sandık kurulu mührü bulunmamasına rağmen filigran, amblem ve ilçe seçim kurulu mührü bulunan zarfların geçerli sayılması gibi hükümlerle seçim güvenliği neredeyse tamamıyla iktidarın kontrolü altına giriyor ve seçmenin denetimi ortadan kalkıyor. Bir de bunlarla birlikte bu seçimlerde OHAL’in varlığını unutmamak gerekiyor.

    ***
    Şimdiden şaibelere açık olan ve meşruiyeti sorgulanması gereken bu seçimlere muhalefet ise, erken seçim kararını tanımamak bir yana, “hodri meydan” deyip koşarak seçim çalışmalarına ve ittifak görüşmelerine başladı. Kim kiminle ittifak yapacak, kim hangi partiden aday olacak tartışmaları gündeme oturdu.

    Sonuç olarak, AKP-MHP-BBP’nin Cumhur ittifakı ve CHP-İP-SP-DP’nin Millet İttifakı’yla seçime gidiyoruz. Bu yazı kaleme alınırken HDP’nin ise diğer Kürt partileriyle yaptığı ittifak görüşmelerinin sonuçsuz kaldığı basına yansıdı.

    Bununla birlikte, uygulanan %10 barajı ve YSK tarafından seçim örgütlenmesine son anda getirilen ve bazılarının hiçbir hukuki dayanağı olmayan koşullar sebebiyle sosyalist partiler bu seçimlere giremiyor.

    ***
    Tüm bu tabloya bakıldığında, seçimlerin nasıl geçeceğini tahmin etmek zor değil.

    Seçimlere yönelik şimdiden söylenebilecek tek sonuç kim cumhurbaşkanı olursa olsun ya da milletvekili dağılımı Meclis’te nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin, başkanlık sisteminin tamamıyla meşruluğunu sağlamış ve yerleşmiş olacağıdır. Buradan geri dönüş olasılığı ise zordur. Bu zorluk, muhalefetin söylemlerindeki başkanlık sisteminin “yumuşatılması”, kimi yetkilerin meclise iade edilmesi, şekli olarak meclise dönülmesiyle de ilgili değildir. Zorluk, güçlü merkezi yönetimlere yönelimin, Türkiye’yle sınırlı olmayıp tüm dünyada sermayenin talepleriyle uyum içerisinde olmasıdır.

    Sermaye sınıfının bu talebi ise, esas olarak güçlü merkezi yönetimlerin, sermayenin daha rahat hareket edebileceği yerelleşmenin önünü açmanın ve yerel yönetimlere daha fazla yetkinin tanınmasının ilk adımı olmasıyla ilgilidir.

    15 Mayıs’ta TOBB’un 74. Genel Kurulu’nda yeniden seçilen TOBB başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun buradaki konuşmasında “Biz de iş ve yatırım ortamı önündeki engelleri tespit edip, hükümetimizle birlikte kaldırdık. En çok şikâyet ettiğimiz konu olan, istihdam maliyetlerinin düşürülmesini sağladık. İş sağlığı ve güvenliği mevzuatı, KOBİ’lerimize büyük yükler getiriyordu, bunları kaldırttık (…) Büyük sıkıntı yaşadığımız bir başka alan, yargı sistemiydi. Özellikle iş mahkemelerindeki davalarda, işveren yüzde 99 haksız çıkıyordu. Bunu değiştirmek üzere, zorunlu arabuluculuk sisteminin uygulamaya alınmasını sağladık.” açıklamaları, aslında sermayenin neden güçlü merkezi yönetimleri istediğini açıkça gösteriyor.

    Öyleyse asıl olarak tartışılması gereken 24 Haziran seçimleri ve seçimlere sıkıştırılmış argümanlar değil, bu seçimler sonucu daha da yerleşecek olan sisteme karşı neler yapılabileceğidir. Bu tartışmaların içinde emekten, eşitlikten ve adaletten yana yeni bir cumhuriyet için mücadele ve mücadelenin sınıfsal perspektifle nasıl ele alınacağı da mutlaka yer alacaktır.

  • Seçimlere doğru

    Geçen sayı bu sayfada, “13. sayımızda seçim kanunu değişiklikleri, erken seçim ihtimalleri, Avrupa’daki seçimler vb. başlıklarla gündemden düşmeyen “seçimler” konusuna bir giriş yapmak istiyoruz” demişiz. Siyasi gelişmeler bizi, beklemediğimiz hızda haklı çıkardı diyebiliriz. 20 Nisan’da TBMM’de alınan erken seçim kararıyla, ülkemiz Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilli seçimleri için 24 Haziran’da sandık başına gidiyor.

    Seçimlere giderken, “Seçimler” başlıklı dosyamızda Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu, seçime ilişkin gerçekleşen son değişiklikleri “Seçim Kanunlarındaki Son Değişikliklerin Karşılaştırmalı Anayasa Hukuku Bağlamında Değerlendirilmesi” başlıklı yazısında değerlendirirken, Avukat H. Murat Yurttaş Avrupa’da ve dünyada sağın yükselişine ilişkin tartışmaları “Seçimlerin Sonu: Yükselen Sağ ve Yüzünü Sola Dönenler” başlıklı yazısında ele aldı. Avukat Bilgütay Hakkı Durna ise 2010 Anayasa referandumu ile başlayan süreci ve önümüzdeki seçimleri “24 Haziran Seçimleri Üzerinden Notlar” başlıklı yazısında değerlendirdi.

    Bu sayıdaki Mercek sayfasında da yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz erken seçim gündemini “Erken İttifaklar Seçimine Doğru” başlıklı yazısında değerlendirdi.

    ***
    Yine 13. sayımızda güncel önemli konulardaki yazılarıyla dostlarımız değerli katkılarını sunmaya devam ettiler.

    Dr. Barkın Asal, yüksek öğretim kanununda geçen ay yapılan unvanlara dair değişiklikleri ve üniversitelerin bölünmesine ilişkin gelişmeleri değerlendirirken, Ceza ve Ceza Muhakemesi Anabilim Dalında araştırma görevlisi arkadaşımız Aras Türay yazısında, özellikle 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında gündeme gelen “iade” kurumunu ve buna ilişkin güncel gelişme ve tartışmaları ele aldı.

    Anayasa Hukuku Anabilim Dalında araştırma görevlisi dostumuz Ahmet Mert Duygun ise OHAL KHK’larının Meclis’te onaylanmasıyla birlikte yeniden gündeme gelen, Anayasa Mahkemesi’nin bu KHK’lar üzerindeki yargısal denetimine ilişkin tartışmaları yazısında değerlendirdi.

    Yargıç Murat Aydın çocukların cinsel istismarına ilişkin getirilmek istenen çözüm yollarını yazısında tartışır ve önerilerini sunarken, Avukat Başak Ozan Özparlak son dönemde dünyada ve Türkiye’de çok tartışılan yapay zekâ hukuku konusundaki güncel gelişmeleri okuyucularımızla paylaştı.

    Eski yargıç, Avukat Tamer Akgökçe ise, yargıda süregelen yozlaşmanın maddi temellerine ilişkin görüşlerini dile getirdiği yazısıyla dergimize katkılarını sunarken, stajyer avukat arkadaşımız Seren Sayan zorunlu din eğitimini, yargı kararlarını ve zorunlu din eğitiminin Türkiye’deki tarihsel sürecini de göz önüne alarak değerlendirdi.

    Hukuk Felsefesi sayfasında Dr. Ertuğrul Uzun, hukukun kaynaklarına ilişkin tartışmaları ele alırken, Emeğin Notları sayfasında 1 Mayıs vesilesiyle Avukat Dr. Murat Özveri, işçi haklarında güncel durumu tarihsel bir bakış açısıyla bizlerle paylaştı. Hukuk ve Sanat sayfasında ise Prof. Dr. Ali Murat Özdemir, Karayip Korsanları filmini ve ana kahramanı Jack Sparrow’un temsil ettiği insan tipolojisini değerlendirdi. Mizah sayfamızda da arkadaşımız Hüsnü Niyetli UYAP sisteminde birçok avukatın yaşamış olduğu sorunları mizahi bir dille bizlere aktardı.

    ***
    Bu sayımızda yine Portre sayfasında iki değerli hukukçuyu anıyoruz. Yayın kurulu üyemiz Avukat Bengisu İçten, devrimci avukatlık geleneğinin temsilcilerinden, hukukçuluğu yanında her zaman sosyalist kimliğini de ön planda tutmuş Avukat Halit Çelenk’i ve mücadelesini kaleme alırken, Yargıç İbrahim Fikri Talman ise geçen ay geçirdiği kalp krizi sebebiyle kaybetmiş olduğumuz ilerici hâkim Abuzer Kara anısına bir yazıyı bizimle paylaştı. Hukuk Defterleri dergisi olarak iki değerli hukukçuyu saygıyla anıyoruz.

    ***
    13. sayımızla birlikte Hukuk Defterleri olarak iki yılı geride bırakmış oluyoruz. Öncelikle bizi hiçbir zaman yalnız bırakmayan, atölyelerimizde birlikte tartıştığımız ve ürettiğimiz okuyucularımıza ve dergimize yazılarıyla katkı koyan tüm yazarlarımıza teşekkür ederiz. Bundan sonra da çoğalarak birlikte olmaya devam edeceğimize inancımız sonsuz.

    İki yılı geride bırakırken, hukuk ve siyaset gündemlerine ilişkin dergimizin üretim sürecine öneriler ve katkılarda bulunacak, bunun yanında hukukun ve hukuk güvenliğinin bittiği ülkemizde yeniyi kurmaya ilişkin tartışmaları da ele alacak bir danışma kuruluna ihtiyaç olduğu kanısındayız. Bizi kırmayarak danışma kurulu üyeliğini kabul eden değerli dostlarımıza buradan da teşekkür ediyor, danışma kurulumuz ile birlikte dergimizin konu ve tartışmalar bakımından daha da zenginleşeceğine inanıyoruz.

    ***
    Hukuk Defterleri atölyeleri son hızla devam ediyor. Haziran ayındaki atölyemiz, “60-70 Türk Tiyatrosuna hukuktan bakmak”başlığıyla gerçekleşecek. 26 Haziran Salı günü saat 19.00’da Carmela Cafe Kadıköy’e birlikte tartışmaya ve üretmeye okuyucularımızı bekliyoruz.
    ***
    Dünyanın birçok bölgesi ile birlikte Ortadoğu’daki gelişmeler ve bu konuda Türkiye’nin konumu güncelliğini korumaya devam ediyor. Bu sebeple, 14. sayımızı bu hususları gözeterek “uluslararası hukuk” olarak belirledik. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, iyi okumalar…