Blog

  • Mülteci Hakları Üzerine Kısa Bir Değerlendirme

    Bu yazının amacı; Türkiye’nin 1951 Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olması nedeniyle hazırlanan ve 11 Nisan 2013’te Resmi Gazete’de yayımlanarak 11 Nisan 2014’te yürürlüğe giren 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun beş maddesi ile, yürütme organının Türkiye’de uluslararası koruma ihtiyacı içindeki mültecilere yönelik uygulamalarını karşılaştırmaktır. Maddeler bir mültecinin ilk olarak Türkiye’ye girişinden, uluslararası koruma prosedürünün işletilişi ve nihayet hakkında statü ya da sınır dışı kararı verilişine doğru bir süreç izleyecek ve Kanun’un sistematiği de gözetilecek şekilde seçilecektir.

    1- 4. madde: Geri göndermeme ilkesi

    İlk karşılaşılan madde “geri gönderme yasağı” başlıklı 4. maddedir. Söz konusu madde uluslararası hukukta “non-refoulement” olarak geçen geri göndermeme ilkesine uygun ve yine uluslararası metinlerin birçoğunda düzenlendiği gibi aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir[i]:

    “Bu Kanun kapsamındaki hiç kimse, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulacağı veya ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatının veya hürriyetinin tehdit altında bulunacağı bir yere gönderilemez.”

    Madde uluslararası metinlere uygun olmakla birlikte, özellikle Suriyeli mültecilerin de artmasıyla Yunanistan gibi Avrupa ülkelerinin de uyguladığı bir yöntem olan “geri-itme” (toplu şekilde sınır dışı etme) işlemi yoğun olarak uygulanmaya başlamıştır. Kişileri geri gönderme derdinden kurtulmak amacıyla henüz sınırda uluslararası koruma başvurusu yapmak istediğini söyleyen mültecilerin talepleri dikkate alınmayarak ülkeye girişleri engellenmekte, hatta silahlı tehditler ile kişilerin sınırdan uzaklaştırıldıkları belirtilmektedir. Sınırı geçmenin ardından hala sınıra yakın bölgelerde bulunan kişilerin de haklarında hiçbir işlem yapılmaksızın sınırın diğer tarafına bırakıldığı da bilinmektedir.

    Suriyelilere zaten hukuken de kapatılmış bulunan uluslararası koruma prosedürünün yerine getirilen Geçici Koruma Prosedürü’nde de durum benzerdir. Uluslararası Af Örgütü’nün yayımladığı 2016/17 İnsan Haklarının Durumu raporunda; “Yılın ilk aylarında Türkiye güvenlik güçleri Suriyelileri kitleler halinde zorla geri gönderdi. Bununla birlikte Suriye’ye hukuksuz şekilde geri itme vakaları ve korumaya ihtiyacı olan kişilerin Türkiye güvenlik güçleri tarafından ölümle sonuçlanan ya da ölümcül olmayan şekilde vuruldukları vakalar yaşandı.” şeklinde bir açıklama ile bu duruma yer verilmiştir[ii].

    2- 8. madde: Ülkeye yasal yollardan giriş ve çıkışı düzenleyen maddeler uluslararası koruma prosedürünü engelleyecek şekilde yorumlanamaz 

    Kanunun “uluslararası koruma başvurusuna ilişkin uygulama” başlıklı 8. maddesine göre;

    “5 inci, 6 ncı ve 7 nci maddelerde yer alan şartlar, uluslararası koruma başvurusu yapmayı engelleyici şekilde yorumlanamaz ve uygulanamaz.”

    Kanun’un 5. 6. ve 7. maddelerinin tamamına yer verilemeyecek olmakla birlikte, bu maddeler genel olarak yabancıların ülkeye giriş için sahip olması gereken belgeleri ve aksi halde ülkeye giriş yapılamayacağını düzenlemektedir. Ancak 8. maddede açıkça belirtildiği üzere, bu maddeler koruma prosedüründen yararlanmak isteyen kişiler bakımından hak engelleyecek nitelikte yorumlanamaz. Zaten ülkesinden bir zulüm tehlikesi altında kaçan mülteciler genellikle pasaport ya da kimlik alma şansı elde edememekte ya da almış olsalar dahi bu belgeleri kaçakçılar tarafından imha edilebilmektedir. Ancak bu madde de amacına aykırı olarak göz ardı edilmektedir. Yukarıda bahsedildiği üzere kişilerin uluslararası koruma talepleri dikkate alınmamakta ve yasadışı yollardan ülkeye girdikleri gerekçe gösterilerek sınır dışı edilmektedirler. Cumhuriyet gazetesine “Aşkale’de yine insanlık dramı” başlığı ile haber olan 29 Mart 2016 tarihli haberde Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye Araştırmacısı Andrew Gardner’ın şu sözlerine yer verilmiştir: “Geri Gönderme Merkezleri’nde yaşananlardan hepimiz haberdarız. Aşkale’de tutulanların avukatlarla görüşme şansı yok, aralarında zorla kâğıtlar imzalatılarak sınır dışı edilenler var. Geçen hafta 30 tane Afgan mülteci bizimle iletişime geçti. İltica için başvurmalarına izin verilmemiş, polisler onları uçağa bindirip Kâbil’e gönderdiler. Burada benzer bir durum var. Irak en fazla mülteci akını olan yerlerden biri. Yaşananlar kaygı uyandırıcı”[iii]. Bir şekilde hava yolu ile gelmeleri durumunda mültecilerin yine güvenlik güçleri tarafından transit bölgelerden girişleri engellenmekte ve taleplerine yönelik bir işlem yapılmamakta, mülteciler genelde menşei ülkelerine, o mümkün değilse geldikleri ülkeye geri gönderilmektedirler.

    3- 53. madde: Sınır dışı etme kararı

    Kanun’un 53. maddesi üç fıkra halinde düzenlenmiştir. Uzunluğu sebebiyle tamamına yer verilmeyecek olmakla birlikte, verilen sınır dışı kararlarının kişiye, avukatına ya da yasal temsilcisine tebliğ edilmesi gerektiği, avukatı yoksa sonuçları ve itiraz yollarının açıklanması gerektiği, itiraz süresi ve mercii, mahkemenin karar verme süresi ile dava açılması durumunda sınır dışı kararının yürütmesinin kendiliğinden duracağı düzenlenmiştir. Ancak 03.10.2016 tarihli ve 676 sayılı KHK’nin 35 inci maddesiyle yapılan değişiklik ile “sınır dışı etme kararı alınacaklar” başlıklı 54. maddenin b, d, k maddelerine dayanan sınır dışı kararlarında dava açılsa dahi işlemin durmayacağı, her aşamada sınır işlemi uygulanabileceği düzenlenmiştir.

    Öncellikle kararların kişilere anlayacakları şekilde ve dilde çevrildiği nadiren görülmekte, genellikle mültecilere imzalatılan belgelerin haftanın belirli günlerinde gelen tercümanlara sonradan imzalatıldığı söylenmektedir. Pek çok mülteci kendilerine yapılan tebligatları hiç anlamaksızın ve genellikle baskıya dayanamadığı için imzalamaktadır.

    Sınır dışı kararına itiraz amacıyla idare mahkemesinde açılan davalara süresi içinde yanıt almak mümkün değildir. Mülteciler hakkında sınır dışı kararı alınırken genellikle kaçma ve kaybolma riski bulunduğu gerekçesiyle idari gözetim kararı da verilmektedir. İdari gözetim merkezi adı verilen merkezlere gönderilen yabancılar baskıyla ya da kötü şartlara dayanamadıkları için ülkelerine gönüllü geri dönmek istediklerine ilişkin belgeler imzalamak zorunda bırakılmaktadır. Yani idare için getirilen sürelere riayet edilmemesinin yasal bir sonucu olmadığı gibi, bu süreler uzatılarak bir yıldırma politikası haline getirilmiştir.

    Zaten dramatik olan sınır dışı konusu, Türkiyeliler üzerindeki etkisi bol bol konuşulan, ancak mültecilere olan etkilerine neredeyse hiç yer verilmeyen KHK’ler ile temel hak ve özgürlükleri hiçe sayan bir hal almıştır. Yukarıda da çok kısa bahsi geçen değişiklik sonrası Kanun’un 54. maddesinin b, d ve k bentleri kapsamında alınan sınır dışı işlemlerinin itiraza konu edilse dahi yürütmesinin kendiliğinden durmayacağı düzenlenmiştir. Söz konusu bentler “kamu güvenliği”, “kamu düzeni” gibi oldukça soyut kavramları ve neye göre tespit edileceği belli olmayan “terör” kavramını bir neden olarak işaret etmiş durumdadır. Sınır dışı işleminin yürütmesinin davanın açılmasıyla birlikte durmaması ve idare mahkemesinin yürütmenin durdurulması taleplerine ivedi yanıt vermemesi sebebiyle, Anayasa Mahkemesi’ne tedbir talepli bireysel başvuru yolu dışında bir yol kalmamıştır. Hal böyle olunca savunmayı aradan çıkarma kastıyla son dönemde alınan sınır dışı kararlarının çoğunda, bu bentler neden olarak gösterilmekte ve zorla geri göndermeler hızlandırılmaktadır. Eskiden saat 5’ten sonra çalışılmadığı için güzel olan memurluk mesleği artık sınır dışı işlemleri mahkemeye taşınmadan yapılabilsin diye gece mesailerine kalınan bir meslek olmuştur. Böylece kamuoyunun, özellikle sosyal medya yoluyla, gündemine düşen sınır dışı haberlerini duymak mümkün hale gelmiştir.

    20 Nisan 2017’de Denizli’de 2 trans kadın mülteci sabah 6 uçağı ile apar topar sınır dışı edilmeye çalışılmıştır. Avukatların Anayasa Mahkemesi’nin mesai saatleri dışında kapalı olması dolayısıyla başvuru yapma fırsatı bulamadığı olayda LGBTİQ+ ve destekçileri tarafından sosyal medya baskısı hızla kurulabildiği için sınır dışı etme işlemi yapılamamıştır.

    Ancak bu tepkinin etkisiz kaldığı ya da bu gibi topluluklar ile iletişime geçemeyen birçok mültecinin sınır dışı edildiği biliniyor[iv]. 21 Mayıs 2017’de aileleri tarafından şiddet ve baskı gören, ailelerinin haklarında terörle bağlantılı oldukları gibi yalan bilgiler verdiği Suudi Arabistanlı Aswaq ve Areej isimli kız kardeşler Türkiye’ye sığınma amacıyla geldiler. Çektikleri videoyu sosyal medyada paylaşan kardeşler için büyük bir kampanya başlatıldı. Farklı ülkelerden destek alan kampanya[v] giderek büyümüş olsa da iki kadın, avukatları tarafından işlem yapılması beklenmeksizin, kamu güvenliği gerekçe gösterilerek sınır dışı edildiler. Sığınma haberleri artık güven sarsan Türk medyasına yansımış olsa da[vi], sınır dışı edildiklerine ilişkin haber bulmak neredeyse imkânsız.

    Ayrıca Milletvekili Bedia Özgökçe Ertan Dünya Mülteci Günü’nde bir açıklama yaparak, “Yaklaşık 3 hafta önce Van Geri Gönderme Merkezi’nde tutulan çoğu genç yaştaki erkeklerden oluşan aralarında Iraklı ve Suriyelilerin olduğu yaklaşık 350 kişi bir gece Hatay üzerinden sınır dışı edilmişlerdir ve akıbetleri bilinmemektedir.”  dedi[vii].

    Bahsedilen işlemler 1. başlıkta ele alınan geri göndermeme ilkesine de açıkça aykırılık teşkil etmektedir.

    4- 57. madde: Sınır dışı kararı alma süreci

    Kanun’un 57. maddesi gereğince;

    “54’üncü madde kapsamındaki yabancılar, kolluk tarafından yakalanmaları hâlinde, haklarında karar verilmek üzere derhâl valiliğe bildirilir. Bu kişilerden, sınır dışı etme kararı alınması gerektiği değerlendirilenler hakkında, sınır dışı etme kararı valilik tarafından alınır. Değerlendirme ve karar süresi kırk sekiz saati geçemez.

    Hakkında sınır dışı etme kararı alınanlardan; kaçma ve kaybolma riski bulunan, Türkiye’ye giriş veya çıkış kurallarını ihlal eden, sahte ya da asılsız belge kullanan, kabul edilebilir bir mazereti olmaksızın Türkiye’den çıkmaları için tanınan sürede çıkmayan, kamu düzeni, kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar hakkında valilik tarafından idari gözetim kararı alınır. Hakkında idari gözetim kararı alınan yabancılar, yakalamayı yapan kolluk birimince geri gönderme merkezlerine kırk sekiz saat içinde götürülür.

    Kanun’a göre hakkında sınır dışı alması gerektiği değerlendirilen kişilerle ilgili değerlendirmenin 48 saat içinde yapılması gerekiyor. Bu değerlendirme ile birlikte kişi, (1) ülkeyi terke davet kararı tebliğ edilerek serbest bırakılma ya da (2) kaçma, kaybolma gibi riskler olduğu değerlendirilir ise idari gözetim kararı verilerek 48 saat içinde geri gönderme merkezlerine (kanunda idari gözetim merkezi olarak belirtilmiş olsa da şu an yeni göç politikası ile birlikte kişilerin sınır dışı edilmesi için işlemlerin yürütüldüğü geri gönderme merkezleri olarak kullanılmaktadır.) sevk edilmelidir.

    Tabi ki idare için kanunda ön görülen süreler hiçe sayılmakta ve kişiler hakkında değerlendirmeler genellikle yoğunluk ya da geri gönderme merkezlerinin doluluğu nedeniyle günlerce sürmektedir. Bu kapsamda kolluk kuvvetlerince yakalanan mülteciler 1 aya kadar uzayan sürelerle haklarında idari ya da cezai bir karar bulunmaksızın karakollarda hürriyetlerinden alıkoyulmaktadırlar.

    5- 59 .madde: İdari gözetim merkezlerinde -yeni kullanımı ile geri gönderme merkezlerinde- sağlanması gereken hizmetler 

    1. maddede ise geri gönderme merkezlerinde sağlanması gereken hizmetlere yer verilmiştir. Buna göre yabancılar ve mülteciler tarafından ücreti karşılanamayan temel ve acil ihtiyaçların karşılanması gerekir, ayrıca avukata ve yakınlarına erişim olanağı da sağlanmalıdır. Çok kısaca yapılan bu düzenlemeye ek olarak Kabul ve Barınma Merkezleri ile Geri Gönderme Merkezlerinin Kurulması, Yönetimi, İşletilmesi, İşlettirilmesi ve Denetimi Hakkında Yönetmelik ile toplam 12 madde ve 7 sayfada mültecilerin haklarına ilişkin tatmin edici bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Kanun metninde de, yönetmelikte de bu düzenlemelere bir hak değil “hizmet” ve hatta devletin lütfu olarak yer verilmiş olmasından olsa gerek, geri gönderme merkezleri insan hakları ihlalleri merkezi haline gelmiştir.

    Burcu Karakaş’ın 20 Haziran 2017 tarihli haberinde idari gözetim altında tutulan İranlı bir mültecinin şu sözlerine yer verilmiştir: “Çok kavga oluyordu kızlar arasında. Kamera olmayan yerlerde dövüyorlar. Bir arkadaşım da, ben de dövüldük. Problem olunca çözülmüyor, ‘Tek odaya atarız’ diye tehdit ediyorlardı. Avukat görüşünü çok bekletiyorlar. Yakın akrabam yoktu, arkadaş da göstermiyorlar. Yemekler çok kötü. 15 kişi bir banyo kullanıyorsun. Sıcak suyun belli saati var. Odalar temiz değil. Çok kötü davranıyorlar, insan gibi davranmıyorlar. Bir daha oraya düşmek istemiyorum.”[viii].

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne birçok kez konu olan Kumkapı Geri Gönderme Merkezi’ndeki koşullar dolayısıyla Türkiye defalarca işkence ve kötü muamele yasağı, özgürlük ve güvenlik hakkı, etkili başvuru hakkı maddelerini ihlalden tazminat ödemeye mahkûm edilmiştir. Kararlarda 40 metre karelik odalardaki 15 yatağın 45 kişi tarafından dönüşümlü olarak kullandığı, kişilerin açık havaya çıkarılmadığı gibi muamelelere yer verilmiştir[ix]. Adı geçen geri gönderme merkezinde tutulan yabancılar son olarak merkezi yakarak firar etmiş ve merkez kapatılmıştır.

    Mayıs 2017’de İzmir’de bulunan Harmandalı Geri Gönderme Merkezi yakınlarında yürüyüşe giden bir vatandaşın merkezden gelen çığlıkları videoya alarak paylaşması ile koşullar konusunda bir gelişme olmadığı da ortaya çıkmıştır. Yaşanan olaya ilişkin videoda mültecilerin pencerelerden uzanan elleri ve ‘yardım edin’, ‘yemek’, ‘burası Guantanamo’ şeklindeki yardım çığlıkları duyulmaktadır. Meclis gündemine de getirilen olaya ilişkin kamuoyuna yapılan bir açıklama ise henüz bulunmamaktadır[x].

    Tüm bu hukuksuzlukların ortasında elbette hak arama mücadelesinin de önüne geçilmektedir. Birçok idari gözetim merkezinde, geri gönderme merkezlerinde tutulan yabancılar ile avukat görüşmeleri için vekalet istenmekte, vekalet için gerekli ilk görüşmeye ise izin verilmeyerek avukata erişim hakkı engellenmektedir. Bir şekilde görüşme sağlanabilen idari gözetim merkezlerinde ise farklı ve kısıtlayıcı uygulamalara rastlanmaktadır. Görüşmelerin görevliler tarafından dinlenmesi, çok kısa sürelerle kısıtlanması gibi uygulamalar ile karşılaşan farklı sivil toplum kuruluşu ve derneklerin avukatları tarafından birçok basın açıklaması yapılmıştır.

    Sonuç olarak yapılan düzenlemeler ile uygulama arasındaki uçurum bir gün asla hesabını veremeyeceğimiz boyutlara ulaşmış durumdadır. Mültecileri en başından beri Avrupa’yı tehdit etme aracı olarak kullanan, hak sahipleri değil; birer “misafir” olarak gören, halkını da bu tutumla “bulduklarını yesinler o zaman” noktasında nefrete sürükleyen hükümetin tutumuna bakarak bu uçurumun giderek büyüyeceği aşikâr. Mültecileri dilenen, yan gelip yatarak vergilerimizi yiyenler olarak değil; direnen, hak mücadelesinin bir parçası olarak gören karşı hareketin de aynı hızla büyümesi umuduyla…

    [i] Örneğin; Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin 33. maddesi “Hiçbir Taraf Devlet, bir mülteciyi, ırkı, dini, tâbiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak ülkelerin sınırlarına, her ne şekilde olursa olsun geri göndermeyecek veya iade etmeyecektir.” şeklinde düzenlenmiştir.

    [ii]       https://www.amnesty.org/download/Documents/POL1048002017TURKISH.PDF

    [iii]       http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/506690/Askale_de_yine_insanlik_drami.html

    [iv]       https://www.evrensel.net/haber/316720/denizlide-multecileri-geri-gonderme-islemi-simdilik-durdu

    [v]       https://femen.org/save-ashwaq-and-areej/ ,

    [vi]        http://www.cnnturk.com/dunya/olum-korkusu-nedeniyle-turkiyeye-sigindilar

    [vii]       http://www.hdp.org.tr/tr/guncel/haberler/ertan-khk-ile-multecilik-hukukundaki-en-temel-ilkeler-lagvedilmis/10521

    [viii]      https://journo.com.tr/geri-gonderme-merkezleri

    [ix]     Örnek olarak http://hudoc.echr.coe.int/eng#{“itemid”:[“001-153051”]} linkinde bulunan Yarashovan – Türkiye kararı incelenebilir.

    [x]       http://chp.org.tr/Haberler/4/bakan-harmandali-geri-gonderme-merkezinde-neler-oluyor-58885.aspx

  • Esnekleşme Bağlamında Çalışma İlişkilerinin Geldiği Nokta: Güvencesizlik

    Kölelik hiçbir zaman kalkmadı,

    sadece tüm ırkları kapsayacak şekilde genişletildi.”

    Charles Bukowski

    Dünyaya ve özel olarak Türkiye’ye bakıldığında, işçi ve emekçilerin çalışma koşulları ve yaşamları açısından son yıllarda bir geriye gidişin olduğu açıkça söylenebilir. Fransa’dan Türkiye’ye hükümetlerce çalışma hayatına ilişkin hazırlanan mevzuat ve programların, temelde işçi maliyetlerinin düşürülmesini ve işverenlerin piyasada daha rahat bir şekilde hareket edebilmelerini sağlayacak nitelikte olduğu kimse tarafından reddedilemeyecektir. Dolayısıyla, çalışma ilişkilerinin dönüşümüne tarihsel olarak bakmak, karşı karşıya olduğumuz durumu anlayabilmek için önemlidir. Bu bağlamda, Türkiye’de AKP hükümetinin iktidarına sahne olan onbeş senenin işçi ve emekçilerin hakları bakımından değerlendirmesini yapabilmek için de iş hukukunun değişimi ve dönüşümünü ekonomik ve siyasi gelişmeleri ele alarak başlamak yerinde olacaktır.

    Bilindiği üzere iş hukukunun ortaya çıkışı, 18. yy. ortalarında buharlı makinaların üretimde kullanılarak seri üretime geçilmesiyle gerçekleşen Sanayi Devrimi ve bu üretim için yeni kent merkezlerinde emek gücünün toplanmasıyla bağlantılıdır. Üretimdeki gelişmeler feodal dönemin köylülerinin ve esnaf zanaatkarlarının kent merkezilerinde toplanmaya ve bu üretim ilişkisi içinde çalışmaya başlamalarına, böylece toplumsal yapının dönüşmesine ve işçi sınıfının doğmasına neden olmuştur. Sanayi Devrimi klasik ekonomik liberalizmin egemen olduğu bir dönemde bireylerin eşit ve özgür olduğunun kabul edildiği ve bu sebeple bireyler arası ilişkilere burjuva hukukunun temel ilkelerinden biri olan sözleşme serbestisinin egemen olduğu bir döneme doğdu ve bu dönemde çalışma ilişkileri, işçi işverenlerin eşit ve özgür bireyler olduğu varsayımı üzerinden hiçbir devlet müdahalesi olmadan gerçekleşmekteydi[foot]Ali Güzel, “İş Hukukunda Yeniden Yapılanma Süreci ve İşin Düzenlenmesi Konusunda Esneklik”(Yeniden Yapılanma), Turhan Esener’e Armağan, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku Türk Milli Komitesi yayını, 1999, s. 206; Sarper Süzek, İş Hukuku, Beta Yayınevi, İstanbul:2016, 7 vd.[/foot].

    Ne var ki, görünen tablo tam tersiydi; kullanılan üretim araçları ve yapılan üretimlerle sanayileşme gelişirken, işçileşen köylülerin ve esnaf- zanaatkarların yaşam ve çalışma koşulları giderek kötüleşiyordu. Hiçbir koruyucu kanun ve mesleki/sendikal örgütlenmenin olmadığı bu dönemde, ekonomik gücü elinde bulunduran işverenler, işçileri çok uzun sürelerde, insani çalışma ve yaşama koşullarına aykırı bir şekilde güvencesiz ve sağlıksız koşullarda çalıştırıyorlardı. İş kazaları ve meslek hastalıkları oldukça fazlaydı. Çocuk işçilik çok yaygındı. Çalışma koşullarının zorluğu yanında ücretler çok düşüktü, işverenlerin keyfi işten çıkarmaları sebebiyle işsizlik artıyordu ve işçilerin konutları da asgari yaşam standartlarına ulaşmanın çok gerisindeydi[foot]Güzel, Yeniden Yapılanma, 206; Süzek, 8; Nuri Çelik/Nurşen Caniklioğlu/Talat Canbolat, İş Hukuku Dersleri, Yenilenmiş 29. Bası, Beta, İstanbul:2016, 3vd. Bu zamana dair İngiliz işçi sınıfının durumu için bkz. Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfının Durumu, Sol Yayınları, Ankara:1997, 45 vd.[/foot]. İşte iş hukuku tam da böyle bir döneme doğdu.

    Çalışma ilişkilerindeki kötü koşullar işçiler arasında örgütlenmelere ve işverenlere karşı tepkilere sebep oldu. Bu tepkiler, sanayileşen devletler tarafından yasaklamalarla bastırılmaya çalışılsa da artarak devam etti. Bunun üzerine, devletler grevleri bastırma yöntemi olarak işçileri sisteme uyumlulaştırma yolunu seçtiler ve işçiyi koruyucu asgari düzeyde düzenlemeler yaparak çalışma hayatına müdahalede bulundular[foot]Çelik/Caniklioğlu/Canbolat,4vd.;Süzek,9.[/foot]. Bu kazanımların önemli gelişme gösterdiği ve iş hukukunun “altın çağı” olarak kabul edildiği dönemin II. Dünya Savaşı sonrasına tekabül ettiğini söylersek yanlış olmayacaktır. Bunun sebeplerinden biri, I. Dünya Savaşı sonrası işçi sınıfının iktidarını temsil eden Sovyetler Birliği’nin kurulması ve diğer ülkelerdeki işçiler lehine sosyal adaletin gelişmesine ve sosyal – ekonomik hakların iyileştirilmesine katkı sağlamasıysa bir diğer sebebi de, sermaye birikimi modeli olarak Fordist üretim tarzının yaygınlaşması ve sosyal refah devleti ile sosyal hakların gelişimi olmuştur. Fordist üretim temel olarak bir yandan kitlesel üretimi bir yandan da kitlesel tüketimi simgelemekteydi. Bu model ile, tam istihdam ve refah devleti ile büyüme hedeflenmekte böylece tüketimi arttırma amaçlanmaktaydı[foot]Orhan Şimşek, Küreselleşme ve Yeni Devlet Kapitalizminin Yükselişi, TAEM Yayını, Ankara: 2017, 41.[/foot].

    Söz konusu dönemde, sosyal ve ekonomik haklar anayasalarca güvence altına alınmış, işçi yararına kanunlarla düzenlemelerde yürürlüğe girmiştir. Tüm çalışanlara aynı hak ve güvenceleri tanıyan, belirsiz süreli iş sözleşmeleriyle kurulan tam gün çalışma modeli benimsenmiştir[foot]Arzu Kuban, “İş Hukukunda Esneklik Tartışması Üzerine Bir Değerlendirme”, İstanbul Barosu Çalışma Hukuku Komisyonu Bülteni, S.4, İstanbul: 2000, 54[/foot]. İşçilerin karşılaşabilecekleri sosyal risklere karşı güvencenin sağlanması İş Hukukunun bir konusu haline gelmiş ve Sosyal Güvenlik Hukuku doğmuştur. Dolayısıyla, sosyal devlet ilkesi gereği çalışma yaşamını, emeğin korunmasından yana sistematik ve ayrıntılı kurallarla düzenleyen mevzuat, İş Hukukuna kurumsal bir nitelik kazandırmıştır. Bunlarla birlikte, sendikalar, işveren karşısında güçlü bir konuma yerleşmiş ve bu sebeple, toplu iş sözleşmeleri ile işçiler çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin daha iyi koşulları kazanmışlardır.

    Ne var ki bu dönem uzun sürmemiş, 1970’lerin başlarına gelindiğinde Fordizmde verimlilik artışlarının gerilemesi ve petrol fiyatlarının artmasıyla birlikte durgunluk dönemine girilmiştir. Kapitalizm bu durgunluk sebebiyle ortaya çıkan krizleri başka bir birikim modeli olarak neo-liberal politikalarla aşma yolunu tercih etmiştir. Söz konusu politikalar, çalışma ilişkilerinde ise esnekleşme olarak kendini göstermiştir.

    Esnekleşme ile birlikte, iş hukukunun işçileri koruma amaçlı temel istihdam modeli olan tam ve belirsiz süreli iş sözleşmesine göre istihdam modeli dönüşüm içine girmiştir. Bu dönüşüm ile birlikte, işverenlerin üretimi dışsallaştırarak, sorumluluklarını farklı işverenlere devretmesinin kapıları açılmıştır. Teknolojik ve ekonomik gelişmelere ve piyasadaki rekabete uyum sağlama amacıyla, kısmi süreli, çağrı üzerine çalışma, evden çalışma, geçici iş ilişkisi vb. çalışma biçimleri ile belirli süreli iş sözleşmelerinin istisna olmaktan olağan olma yolundaki süreci, işçileri koruyucu düzenlemelerin yetersiz kalmasını sağlayarak tam süreli çalışmayı erozyona uğratırken, işçilerin gelecek kaygısıyla güvencesiz çalışmalarına sebep olmaktadır[foot]Ali Güzel/Hande Heper, “Sürekli İstihdamdan Geçici Atipik İstihdama!…: Mesleki Amaçlı Geçici İş İlişkisi”, Çalışma ve Toplum, S.52,2017/1, 12-13[/foot].

    Çalışma ilişkilerinin dönüşümü bakımından Türkiye

    Geç kapitalistleşen Türkiye açısında bakıldığında, dünyadaki bu neo-liberal değişimin çalışma ilişkileri açısından başlangıç noktasını 24 Ocak Kararları ve akabinde 12 Eylül 1980 darbesi ile birlikte değişen çalışma ilişkileri sistemi olarak ele alabiliriz. Ancak Türkiye gelişmişlik düzeyi daha farklı olması sebebiyle, uzun bir süre özellikle Avrupa ülkelerindekinden farklı bir yol izlemiş ve Fordizmin sorunu olan emek verimliliğini uluslararası bir noktaya getirme gereksinimi bulunmadığından 1980 Darbesi sonrasında işverenleri en fazla rahatsız eden işçi sınıfının kolektif gücüne, örgütlülüğüne ilişkin müdahalelerde bulunmuştur[foot]Gamze Yücesan Özdemir/ Ali Murat Özdemir, Sermayenin Adaleti – Türkiye’de Emek ve Sosyal Politika, Dipnot Yayınları, Ankara:2008, 95; Murat Özveri, İşçi Sağlığı, İş Güvenliği ve İş Cinayetleri, Birleşik Metal-İş Yayınları, No.5, İstanbul: Aralık 2015, 61 vd.[/foot]. Bu bağlamda, sendikalar kapatılmış, sendika yöneticileri cezaevlerine konarak haklarında yargılamalar yapılmış, sendikaların ve toplu iş sözleşmelerinin gücünü minimalize edecek sınırlamalarla dolu yasalar yürürlüğe sokulmuştur. Böylece çalışma ilişkileri ve iş hukuku kolektif alandan çıkartılarak bireysel iş hukuku alanı olan işçi/ işveren ilişkileri ile sınırlandırılmak istenmiştir.

    1980 sonları, 1990 başlarına gelindiğinde, Türkiye sermayesi açısından yapılan müdahale ve düzenlemeler yeterli olmamış, ekonomik krizler bu yetersizliğin göstergeleri olmuştur. 1990 sonrasında krizlerin aşılması ve beklenen üretkenliğin gerçekleşmesi için Türkiye uluslararası sermayeye kapılarını daha fazla açma yolunu tercih etmiş ve bununla birlikte özelleştirmeler gündeme gelmiştir. 2000’lere gelindiğinde, dünyada siyasal konjonktürün değişmesiyle beraber, ulusal ve uluslararası sermayenin ihtiyaçları bireysel iş hukuku alanında daha fazla kendini göstermeye başlamıştır. 2003’te değişen İş Kanunun genel gerekçesinde de uluslararası düzenlemelere ve AB mevzuatına uyumun dikkate alındığı belirtilirken “İşçi- İşveren ilişkilerini düzenleyen temel yasa niteliğindeki İş Kanununun izlenen ekonomik, sosyal politikalardan, siyasal gelişmelerden etkilenmesi, hatta bunların izlerini yansıtması gayet doğaldır.” denilerek aslında konjonktürel değişikliğin çalışma yaşamına etkili olduğu kanun koyucu tarafından da kabul edilmiştir.

    Bu dönemde iş hukukunun emredici hükümleri sebebiyle katı olarak kabul edilen düzenlemelerin teknolojiye bağlı üretim ilişkilerindeki değişime ve piyasa rekabetine uyum sağlayamadığı iddia edilmiştir. Bu sebeple, bu hükümlerin yumuşatılarak iş sözleşmeleri ve devlet müdahalesi dışında kalan toplu iş sözleşmelerine (Burada sendikaların Türkiye’deki gücünün 1980 darbesiyle birlikte geldiği nokta gözönüne alınmalıdır) daha geniş bir alan sağlanması gerektiği ifade edilir olmuştur. Yine bu dönemde krizler gerekçe gösterilerek işverenlerin mali açıdan ayakta kalmalarının istihdamı sağladığı bu sebeple, iş hukukunun işçinin korunmasını amaçlarken, işletmelerinde korunmasını gözetmesi gerektiği savunusu öğretide yerleşmeye başlamıştır[foot]Ayrıntı için bkz. Seyfettin Gürsel, “Büyüme, İşsizlik ve İşgücü Piyasa Reformları”, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukukuna İlişkin Sorunlar ve Çözüm Önerileri 13. Yıl Toplantıları, İstanbul Barosu Yayınları, İstanbul: 2010, 16vd; Süzek, 17 vd.[/foot].

    Dünya ve Türkiye’deki bu siyasal ve ekonomik dönüşüme paralel olarak 2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidara gelmiş ve ulusal ve uluslararası sermayenin ihtiyaç ve talepleri doğrultusunda çalışma ilişkilerine ilişkin düzenlemeler gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Bu sebeple, aşağıdaki bölümde söz konusu iktidar döneminde çalışma ilişkilerinde yapılan değişiklikler ele alınacaktır.

    2002 yılından itibaren çalışma ilişkilerindeki dönüşümü sağlayan düzenlemeler

    Bu dönüşümün en önemli adımlarından biri olan ve AKP hükümeti iktidara geldikten sonra çalışma ilişkilerine dair atılan ilk adım, 2003 yılında iş kanununun değişmesi olmuştur. Esnekleşmeye yeterli ölçüde cevap veremediği iddia edilen 1475 sayılı İş Kanununu yürürlükten kaldıran 4857 sayılı İş Kanunu ile birlikte, yeni esnek istihdam biçimleri ve esnek çalışma saatleri çalışma hayatına pozitif düzenleme olarak girmiştir. Böylece işverenlerin üretim talepleri doğrultusunda iş organizasyonlarını yapabilmelerini sağlamak için çağrı ile çalışma, kısmi süreli iş sözleşmesi, geçici iş ilişkisi, belirli süreli iş sözleşmesi, denkleştirme, telafi çalışması vb. düzenlemelerle karşı karşıya kalınmıştır. Kanunda bu yeni istihdam biçimlerine ilişkin işçiyi koruyucu düzenlemeler getirilmiş olsa da uygulamada bu düzenlemelerin işçileri tam olarak korumadığı ve işçiler açısından birçok çok hak kaybının yaşandığı uyuşmazlık konusu olan davalardan da anlaşılmaktadır. 2016’da ise 2003 yılında kamuoyu tepkisi yüzünden son anda geri çekilen mesleki amaçlı geçici iş ilişkisi yani özel istihdam büroları aracılığıyla işçilerin farklı işverenlere kiralanması kurumu kabul edilmiştir. Söz konusu bu uygulama ise, iş hukukunun işçiyi koruyucu işlevini adeta etkisiz kılmakta, işçinin emeğinin değil bizzat kendisinin meta olarak piyasa koşullarında değerlendirilmesine yol açmaktadır[foot]Ayrıntı için bkz. Güzel/Heper, “Sürekli İstihdamdan Geçici Atipik İstihdama!…: Mesleki Amaçlı Geçici İş İlişkisi”, 11 vd.[/foot].

    Bununla birlikte, kamuda memurların güvenceli çalışmasını sağlayan statü hukuku yanında sözleşmeli personel, geçici personel, alt işverenlik gibi farklı çalışma biçimlerinin kullanımı yaygınlaşmıştır. Özellikle asıl işveren alt işverenlik kurumuna ilişkin sınırlamalar, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ve İş Kanununun m.2 hükmü ile yıllar geçtikçe yumuşatılarak taşeronluğun kamuda arttırılmasının önü açılmıştır. Devlet Personel Başkanlığı’nın sunduğu 31.12.2016 tarihli verilere göre kamuda 123.987 sözleşmeli personel, 270.305 işçi, 62.183 özel hükümlere tabi işçi ve 21.042 geçici personel çalışmaktadır[foot]Bkz. www.dpb.gov.tr[/foot].

    Kamuda bunlar olurken, 4857 sayılı Kanun ile işçilere güvenceli çalışmanın getirildiği iddiasının pek de gerçekçi olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. 4857 sayılı İş Kanununda yer alan iş güvencesi hükümlerine göre, bu Kanun kapsamında en az 6 aydır, 30 ve daha fazla işçi çalıştıran aynı işverenin işyerinde çalışan işçilerin, işveren tarafından ihbar süresi verilerek iş sözleşmelerinin feshetmeleri için geçerli bir nedenin varlığı aranmaktadır. Ancak İş Kanunu ile iş güvencesi hükümlerinin getirilmesi olumlu olsa da düzenlemenin içeriği ve kapsamı bu hükümlerden yararlanacak işçi kesimin çok kısıtlı ve içeriğinin ise yetersiz olduğunu yıllar içinde göstermiştir[/foot]Ayrıntı için bkz. Ali Güzel, “İş Sözleşmesinin Sona Ermesi ve Sonuçları (Eleştirel Bir Yaklaşım)”, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku Akademik Forumu, Legal, İstanbul: 2014, 236 vd.[/foot].

    Yine işçinin çalıştığı süre içerisindeki istihdam güvencesinin yanında, işsiz kaldığı durumlarda ekonomik durumunun zora girmesini önlemeyi amaçlayan 1999 yılında yürürlüğe giren 4447 sayılı Kanunla kurulan İşsizlik Fonunda birçok değişiklik yapıldı. Bu Kanun esasında her işçiden işsizlik sigortası primi kesiliyor olsa da işsizlik fonundan yararlanma şartları bakımından çok sınırlı bir kesimin Kanundan yararlanmasına neden olmaktadır. Çok sınırlı bir işçi toplamının bu fondan yararlanıyor oluşu ise yıllar içinde fonda biriken miktarın artmasına sebep olmuştur. Hükümet ise, biriken bu fazla miktarı, ekonomik sıkıntıları bertaraf etmek adına kimi kurumları bu Fona dahil etme yolunu tercih etmiştir. 2008 yılında bu fon içinden Ücret Garanti Fonu oluşturularak işverenin ödeme aczine düşmesi durumunda işçilerin geriye dönük 3 aylık ücretlerinin, yine 2008 yılında bu fondan kısa çalışma ödeneğinin, 2016 yılında doğum sonrası haftalık çalışma süresinin yarısını çalışanlar için yarım çalışma ödeneğinin karşılanması kabul edildi, 2017 yılında ise bu Fondan Esnaf Ahilik Sandığının kurulması ve yardımların bu Fondan karşılanması Meclis’ten geçti. Böylece işçilerin iş güvencesi ile çalışmaları ya da işten ayrıldıktan sonra iş aramaları süresi içinde mali zorluğa düşmemeleri için getirilen düzenlemeler öngörülen ve iddia edilenleri getirmedi. Kamu kurumları tarafından verilen istatistiki veriler de bu durumu kanıtlar niteliktedir: TÜİK Mart 2017 verilerine göre Türkiye’de işsizlik oranı %11,7 iken, İŞKUR’un açıklamasına göre Ocak 2017’de işsizlik maaşı alanların sayısı 507 bin 357’dir.

    Sosyal güvenlik alanına bakıldığında ise, 2006 yılında 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kabul edildiği görülmektedir. Bu Kanun sosyal güvenlik alanında bir reform olarak sunulmuştur. Kanun temel olarak çalışanlara ilişkin üç kanunu (hizmet sözleşmesiyle çalışanlara ilişkin 506 sayılı Kanun, bağımsız çalışanlara ilişkin 1479 sayılı Kanun, kamu personeline ilişkin 5434 sayılı Kanun) birleştirerek tek kanun haline getirme ve böylece çalışanlar arasındaki sosyal güvenliğe ilişkin farklılıkları ortadan kaldırma iddiasını taşımaktadır. Ancak Kanun, gerçekten farklı statüdeki bu çalışanlar için birçok geçiş hükmü içeren, yıllar içerisinde sayısız hükmü değişen ve 108 madde, 15 ek madde ve 74 geçici madde ile adeta iş hukukçuları tarafından da anlaşılamayan bir kanuna dönüşmüştür. Bu Kanunun çalışanlar açısından getirdiği en büyük kayıp ise emeklilik yaş ve koşullarının ağırlaştırılması olması olmuştur[foot]Sosyal güvenlik kanunda yapılan reforma ilişkin değerlendirme için bkz. Ali Güzel/Ali Rıza Okur/Nurşen Caniklioğlu, Sosyal Güvenlik Hukuku, Yenilenmiş 16. Bası, Beta, İstanbul:2016, 71 vd.[/foot].

    İş hukukunda işçilerin vücut ve bedensel bütünlüklerinin korunması büyük önem taşımaktadır. Keza dünyada iş hukukuna ilişkin yapılan ilk düzenlemeler de bunlara ilişkin olmuştur. Türkiye’de 2012 yılına kadar işçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin düzenlemeler genel olarak iş kanunları içinde yer almıştır. 2012 yılında ise bu alana dair özel bir kanun düzenlenmiş ve akabinde buna bağlı yönetmelikler hazırlanmıştır. 6331 sayılı bu Kanunun amacı ilgili Kanunun m.1 hükmünde belirtildiği üzere, işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi için işveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerini düzenlemektir. Ne var ki, gelinen süreçte denetimlerin yetersizliği, tazminatların azlığı, kayıtdışı çalışmanın önlenememesi, iş kazaları ve meslek hastalıklarındaki oranlar göz önüne alındığında, sadece pozitif düzenleme yapılarak bu alanda yeterli olunamayacağı bir kez daha görülmüştür[foot]Ayrıntı için bkz. Özveri, İşçi Sağlığı, İş Güvenliği ve İş Cinayetleri, 74 vd.[/foot]. Ne yazık ki, 2014 yılında gerçekleşen toplumun tamamını derinden sarsan 301 maden işçinin öldüğü Soma katliamı, bu sonucun acı bir göstergesidir. Belirtelim ki, son yıllarda yapılan araştırmalarda iş hukukunun esnekleştirilmesinin sonuçlarından biri olan performansa dayalı çalışma sisteminin ve iş yükü ağırlığının getirdiği stresin işçilerde patolojik sorunlara yol açtığı görülmekte olup, bu sorunlar çeşitli kas hastalıklarından, burn-out (Karoshi) olarak adlandırılan erken ölümlere kadar uzanmaktadır[foot]Ayrıntı için bkz. Güzel/Okur/Caniklioğlu, 325; Güzel, A., “İş Hukukunda Yetki ve Değerlendirme”, Prof. Dr. İlhan Ulusan’a Armağan, C.3, 2016, 368 vd.[/foot]. Ne var ki, yasal mevzuatın bu konuda da işçileri korumada yetersiz kaldığı görülmektedir.

    Bunlarla birlikte, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası OHAL döneminde de çalışma ilişkilerine ilişkin birçok düzenleme gündeme gelmiştir. Bunlardan biri 45 yaş altı tüm çalışanların otomatik bireysel emeklilik fonuna dahil edilmesidir. Diğerleri ise işçiler açısında büyük bir kazanım olan kıdem tazminatının fona devredilmesini öngören kıdem tazminatı kanun tasarısı ile iş yargılamalarında zorunlu arabuluculuk kurumunu getiren, tazminat zamanaşımı sürelerini azaltan ve yasalaşırsa beraberinde birçok sorunu getirecek olan iş mahkemeleri kanunu tasarısıdır[foot]Tasarıda bulunan düzenlemelerin değerlendirmesine ilişkin için bkz. Ali Güzel, “İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı Taslağı Hakkında Bazı Aykırı Düşünceler!…”, Çalışma ve Toplum, S.50, 2016/3, 1131 vd.[/foot].

    Yine OHAL döneminde, 2012 yılında yürürlüğe giren 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeleri Kanununda[foot]Kanuna ilişkin değerlendirme için bkz. Ali Güzel, “Toplu Pazarlık Ve Toplu İş Sözleşmesi Sistemine Eleştirel Bir Yaklaşım”, Prof. Dr. Fevzi Şahlanan’a Armağan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, İstanbul: 2016, 891 vd.[/foot] da değişikliğe gidilmiştir. 31.10.2016 tarihli ve 678 sayılı KHK ile ilgili Kanunun “grev ve lokavtın ertelenmesi” başlıklı m.63 hükmüne, “büyükşehir belediyelerinin şehir içi toplu taşıma hizmetlerini, bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarı” ibaresi eklenmiş ve Bakanlar Kurulu’nun genel sağlığı veya milli güvenliği bozucu nitelikte olan grev ve lokavtı erteleme yetkisi genişletilmiştir. Bu değişikliğin sonucu olarak 20.03.2017 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Akbank işyerlerinde alınan grev kararı ertelenmiştir. Bunu daha sonra Bakanlar Kurulu’nun 16.05.2017 tarihli kararla Şişecam grevinin ertenlemesi izlemiş ve OHAL döneminde alınan tüm grev kararları birer birer ertelenmeye başlanmıştır. Böylece işçilerin Anayasa m.54 hükmünde anayasal bir hak olarak düzenlenen grev hakkı böylece adeta kullanılamaz hale gelmiştir.

    Sonuç yerine…

    Yukarıda kısaca açıklanmaya çalışılan dönüşüme bakıldığı zaman, günümüzde işçiler sürdürülebilir bir çalışma yaşamı içinde güvenceli ve insan onuruna yakışır bir şekilde çalışabilmelerinin zorlaştığı açıkça tespit edilmektedir. Her geçen gün işçi ve emekçiler açısında gelecek belirsizliği artmaktadır. Dolayısıyla bu dönemin karakteristik özelliğinin “güvencesizlik” olduğunun açıkça söylenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, iş hukukunun “altın çağı” olarak öğretide kabul edilen dönem sona ermiştir. Peki iş hukuku, varoluş amacı olan işçiyi koruma ilkesine yeniden dönüş sağlayabilecek midir?

    Bu noktada, iş hukukunun geldiği güncel durum ele alındığında yeni bir başlangıç yapılması gerektiği kanısındayız. Bunun için öğretide yeni tartışmaların yapılması ve iş hukukunun işlevinin yeniden düşünülmesi elzem. Ancak iş hukukunda tekrar nasıl güvenceli ve insan onuruna yakışır bir şekilde çalışma hakkına sahip olunabileceği, asıl olarak bunun öznesi olan işçiler tarafından iş hukukunda neo-liberal politikaların egemen olduğu bir dönemde bu hakların hangi araç ve örgütlenmelerle kazanılabileceğine ilişkin yapılacak tartışmalarla belirlenebilecektir.

  • Emekçilerin Sosyal Güvenlik Hakkına Yeni Bir Saldırı Daha: Zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi

    4632 sayılı Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu’nda, 25.08.2016 günü Resmi Gazete’de yayınlanan 6740 sayılı Yasa ile yapılan değişiklik, 01.01.2017 itibariyle yürürlüğe girmiş ve çalışanların bireysel emekliliğe katılımı zorunlu hale getirilmiştir.

    AKP hükümetinin “ikinci emeklilik” olarak pazarladığı ve çalışanların Bireysel Emeklilik Sistemi (BES)’ne kendiliğinden ve zorunlu olarak dahil edilmelerini öngören Zorunlu BES, aslında Anayasa’nın 60. maddesindeki “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.” hükmüyle devletin temel görevlerinden biri olarak sayılan sosyal güvenlik sisteminin kademeli biçimde özelleştirilerek tasfiye edilmesi yolunda atılan önemli bir adımdır. İşçi sınıfının tarihsel mücadeleler sonucu elde ettiği en temel haklardan biri olan emeklilik hakkı, hükümet tarafından kriz içerisindeki sermaye sınıfını rahatlatmak amacıyla emekçiler aleyhine yeni bir düzene oturtulmak istenmektedir.

    Milyonlarca çalışanın iradeleri dışında, zorunlu olarak bireysel emeklilik sistemine dahil edilmesiyle oluşacak muazzam fon, başta bireysel emeklilik şirketlerinin arkasındaki bankalar ve sigorta şirketleri olmak üzere sermaye sınıfına kaynak aktarmak ve “çılgın proje”lerin finansmanını sağlamak için kullanılacaktır.

    Zorunlu BES iddia edildiği gibi bir “Emeklilik Sistemi” veya “İkinci Emeklilik” midir?

    Hükümet yetkililerinin iddialarının ve BES şirketlerinin pazarlama söylemlerinin aksine zorunlu BES’in işçiler için ikinci bir emeklilik hakkı anlamına geldiği gerçek dışıdır. Kaldı ki aldatıcı ismine rağmen gerçekte bir emeklilik sistemi dahi olmayan zorunlu BES tümüyle riske dayalı, gelir garantisi olmayan uzun vadeli bir bireysel tasarruftan ibarettir.

    Emekçilerin maaşlarından zorunlu BES için kesilen tutarlar, bireysel emeklilik şirketleri tarafından akıbeti Türkiye ve dünya kapitalist piyasalarındaki ekonomik gidişata, dolayısıyla dalgalanma ve krizlere bağlı olan fonlarda işletilecektir. Bu fonlar kâr garantisi taşımadığından kazanç sağlamayabileceği gibi, tamamen risk üzerine kurulu bu sistemde emekçilerin hesaplarına yatırılan ana paranın bile eriyip gitmesi söz konusu olabilecektir. Devlet de, BES şirketleri de bu risklere karşı hiçbir garanti vermemektedir.

    Her şeyin yolunda gittiği varsayıldığında dahi BES’in emekçilere “ikinci bir emekli maaşı” olarak nitelenecek bir getirisi olmayacaktır. DİSK Araştırma Enstitüsü tarafından Eylül 2016’da yayınlanan Zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) Raporu’nda yer alan bir hesaplamaya göre: “Aylık 50 TL ödeyerek BES’e katılan bir asgari ücretli çalışan sistemden ayrıldığında enflasyondan arındırılmış değerlerle 70 TL civarında bir geri ödeme alacaktır. Bu miktarın devlet katkısı ile bir miktar daha yükseleceği 80-90 TL aralığına ulaşabileceğini söylemek mümkündür. Aynı şekilde iki asgari ücret düzeyinde ücret alan bir çalışan sisteme yaklaşık aylık 100 TL ödeyerek katıldığında 56 yaş ve 10 yıl koşulunu tamamlayarak ayrıldığında 140-160 TL aralığında bir geri ödeme alabilir.” Dolayısıyla zorunlu BES’in emekçilere ikinci bir emekli maaşı bahşedeceği gülünç bir iddiadan ibarettir.

    Tüm emekçiler zorunlu BES’e dahil olacak mı?

    4632 sayılı Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu’na 6740 sayılı Yasa ile eklenen Ek Madde 2’de “Türk vatandaşı veya 29.05.2009 tarihli ve 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununun 28 inci maddesi kapsamında olup kırk beş yaşını doldurmamış olanlardan 31.05.2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (c) bentlerine göre çalışmaya başlayanlar, işverenin bu Kanun hükümlerine göre düzenlediği bir emeklilik sözleşmesiyle emeklilik planına dâhil edilir.” denilmektedir.

    Yasal düzenleme gereği, 5 veya üstünde çalışanı olan kamuya ait veya özel işyerlerinde çalışan, 45 yaşın altında olan işçiler ve memurlar, yani tüm bağımlı çalışanlar, kademeli olarak zorunlu bireysel emeklilik sistemine sokulmaktadır.

    Özel sektörde:

    Çalışan sayısı bin ve üzerinde olan bir işverene bağlı olarak çalışanlar 1 Ocak 2017 tarihinden itibaren,

    Çalışan sayısı iki yüz elli ve üzerinde ancak binden az olan bir işverene bağlı olarak çalışanlar 1 Nisan 2017 tarihinden itibaren,

    Çalışan sayısı yüz ve üzerinde ancak iki yüz elliden az olan bir işverene bağlı olarak çalışanlar 1 Temmuz 2017 tarihinden itibaren,

    Çalışan sayısı elli ve üzerinde ancak yüzden az olan bir işverene bağlı olarak çalışanlar 1 Ocak 2018 tarihinden itibaren,

    Çalışan sayısı on ve üzerinde ancak elliden az olan bir işverene bağlı olarak çalışanlar 1 Temmuz 2018 tarihinden itibaren,

    Çalışan sayısı beş ve üzerinde ancak ondan az olan bir işverene bağlı olarak çalışanlar 1 Ocak 2019 tarihinden itibaren,

    Kamuda ise:

    Yerel yönetimler ve KİT’ler hariç tüm kamu kurum ve kuruluşları çalışanları 1 Nisan 2017 tarihinden itibaren,

    Yerel yönetimler ve KİT’lerdeki çalışanlar ise 1 Ocak 2018 tarihinden itibaren

    sisteme halihazırda dahil edilmiş veya edileceklerdir.

    Çalışanların maaşlarından ne kadar kesinti olacak?

    Çalışanın prime esas brüt kazancının (yani çıplak ücrete ilaveten ikramiye ve sair parasal hakların da dahil olduğu giydirilmiş brüt ücretinin) yüzde 3’ü her ay işveren tarafından çalışanın bireysel emeklilik hesabına yatıracak. Buna göre 2017 yılı itibarı ile asgari ücretli bir işçinin ücretinden 53,3.- TL kesinti yapılacak, dolayısıyla bu sene asgari ücrete yapılan 104 TL’lik artışın yarısı, zorunlu bireysel emekliliğe kesilmiş olacak.

    Zorunlu BES sözleşmelerine ilişkin temel bilgiler, hesaplanan devlet katkısı tutarı ve ilgili yıl için kalan devlet katkısı limiti e-Devlet üzerinden takip edilebilecek.

    Kanunda en geç çalışanın maaş gününü takip eden işgünü katkı payını BES şirketine aktarma yükümlülüğünü yerine getirmeyen işverenlere her bir ihlal için 100.- TL idari para cezası uygulanacağı, ayrıca işverenin yaptığı kesintiyi zamanında BES şirketine aktarmaz veya geç aktarırsa çalışanın birikiminde oluşabilecek parasal kaybı telafi etmek zorunda olacağı düzenlenmekte; ancak bu ihtimallerde herhangi bir devlet garantisinden söz edilmemektedir. Bu da zarara uğrayan işçilerin haklarını almak için işverenlerine karşı dava açmaktan başka çareleri olmayacağı anlamına gelmekte.

    Emekçiler devlet katkısından her koşulda yararlanabilecekler mi?

    Çalışanlara her ay maaşlarından zorunlu BES için kesilen tutarın yüzde 25’i kadar devlet katkısı yapılacak. Ayrıca sisteme yeni dahil olanlara bir defaya mahsus 1.000.-TL, sistemde en az 10 yıl kalıp; birikimini maaş olarak almak isteyenlere de toplam tutarın yüzde 5’i kadar daha katkı yapılacak.

    Ancak bütün bu katkılardan yararlanabilmek sistemde en az 10 yıl kalmak ve ayrıca 56 yaşını doldurmak gerekiyor. Sistemden erken çıkanlara, yüzde 5’lik katkı hiç ödenmeyeceği gibi tek seferlik 1.000.-TL’lik katkının ve yüzde 25’lik devlet katkısının önemli bir kısmı da ödenmeyecek. 3 ila 6 yıl arasında sistemden çıkanlar devlet katkısının yüzde 15’ini, 6 ila 10 yıl arasında çıkanlar yüzde 35’ini, 10 yılı tamamlayanlar yüzde 60’ını alabilecekler.

    Öte yandan geçmişte tasarruf bonoları, Devlet Memurları Yardımlaşma Kurumu (MEYAK), Konut Edindirme Yardımı (KEY), Zorunlu Tasarruf Fonu vb. adlar altında uygulamaya geçirilen benzeri tüm zorunlu tasarruf deneyimlerinde fonların sermaye sınıfının çıkarları için kullanıldığına ve emekçilerin birikimlerinin yok edildiğine veya eritildiğine tanık olunduğundan, söz konusu zorunlu BES’te de devlet katkısının vaat edilen şekilde yapılıp yapılmayacağı ayrı bir risk unsuru olarak emekçilerin karşısında durmaktadır.

    Zorunlu BES’e katılmamak veya sonradan sistemden çıkmak mümkün mü?

    4632 sayılı Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu’na 6740 sayılı Yasa ile eklenen Ek Madde 2’nin üçüncü fıkrası uyarınca, çalışan emeklilik planına dâhil olduğunun işveren tarafından kendisine bildirildiği tarihi takip eden iki ay içinde sözleşmeden cayabilir. Cayma hâlinde, ödenen katkı payları, varsa hesabında bulunan yatırım gelirleri ile birlikte on iş günü içinde çalışana iade edilir.

    Çalışanın 2 aylık sürenin ardından da cayma hakkını kullanması mümkün olmakla birlikte, bu durumda BES şirketi ile imzalanan sözleşmedeki kesintilere maruz kalınması söz konusu olacağından cayma hakkının 2 aylık süre içerisinde kullanılması önem taşımaktadır.

    Emekçilerin zorunlu BES’e tepkileri hükümet ve sermaye çevrelerini huzursuz ediyor

    Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in beyanatlarına bakılırsa, zorunlu BES ile bir yandan sosyal güvenlik sistemini kademeli biçimde özelleştirerek tasfiye etmeyi, diğer yandan da emekçilerin maaşlarından zorla yapılacak kesintilerle sermaye sınıfının finansman açıklarını gidermeyi, böylece bir taşla iki kuş vurmayı amaçlayan hükümet cephesinde işler umulduğu gibi gitmiyor. Şimşek, 12 Haziran tarihinde basına verdiği demeçte siteme katılımın “öngöremedikleri kadar kötü” gittiğini, zira BES’e otomatik katılımla dahil edilen 5,6 milyon çalışanın yüzde 52’sinin Haziran ayı itibarı ile sistemden ayrılmış durumda olduğunu, bunun da kendilerini “dizaynı gözdem geçirmek” mecburiyetinde bırakacağını itiraf etti.

    İşçi sınıfının sosyal güvenlik haklarına karşı yöneltilen bu yeni saldırının püskürtülerek, zorunlu olsun olmasın BES’e aktarılan tüm kamu kaynaklarının kamu sosyal güvenlik programına aktarılması, emekli aylıklarının iyileştirilmesi, sosyal güvenlik sisteminin tüm yurttaşların yalnızca hayatta kalmalarını değil insanca yaşamalarını sağlayacak şekilde uygulanması için işçi sınıfımızın ve sınıf örgütlerinin yürüttüğü mücadelenin yanında yer almak tüm ilerici, yurtsever, toplumcu hukukçuların görevidir.

  • AKP İktidarının Kıdem Tazminatında Bitmez Tükenmez Fon Sevdası

    İktidara geldiği 2002’den başlayarak çalışanların sosyal haklarını gerileten düzenlemeleri gerçekleştiren AKP, şimdi emekçilere karşı doğrudan cephe almış bulunuyor. 4857 sayılı İş Kanunu’yla çalışma koşullarını esnekleştiren, iş güvencesini gerileten; sosyal güvenlik yasasıyla emeklilik yaşını 65’e çıkaran, prim gün sayısını arttıran ve emekli ücretlerini düşüren; kamu çalışanlarını güvencesiz bırakan, sürgünlerle karşı karşıya getiren; kiralık işçi düzenlemesini getiren; zorunlu BES uygulamasını getiren; grevleri erteleyerek fiilen grev hakkını ortadan kaldıran bu iktidar, 65. Hükümet Programı’nda da “İş güvencesi ve kıdem tazminatı hususları tüm sosyal taraflarla görüşülerek çalışanın hak ve hukuku gözetilmek suretiyle birlikte ele alınacaktır.” demek suretiyle kıdem tazminatının fona devredilmesini hedeflemektedir.

    AKP’nin yeni istihdam stratejisi belgesinde, orta vadeli ekonomik programda ve hükümet programında yer alan anlayış, sermaye birikimini tümüyle emekçilerin alın terinden “çalarak” sağlamayı amaçlayan, katıksız bir “neo-liberal ideolojinin” yansımasıdır.

    AKP iktidarının ortadan kaldırmaya çalıştığı kıdem tazminatı dünyanın hemen her ülkesinde var olan en yaygın ödeme türlerinden birisidir. Fransa’dan Güney Kore’ye, Hollanda’dan Hindistan’a, Arjantin’den Japonya’ya, İtalya’dan Brezilya’ya kadar neredeyse tüm dünya ülkelerinde kıdem tazminatı uygulanmaktadır. Elbette kıdem tazminatının miktarı ve uygulama koşulları ülkelerin geleneklerine, sendikal hareketin gelişmesine, toplu sözleşme düzenine ve toplumdaki sosyal koruma sistemlerinin türüne göre farklılık göstermektedir.

    Ülkemizde de kıdem tazminatı 1937 yılından bu yana yaklaşık 75 yıldır uygulanmaktadır. Başlangıçta beş yıllık çalışma süresini tamamladıktan sonra işten çıkarılan işçilere, her yıl için 15 günlük ücreti tutarında belirlenmişti. Kıdem tazminatına hak kazanma süresi 1950 yılında 3 yıla düşürülmüş, 1952 yılında emekli olurken kıdem tazminatı alma hakkı getirilmiş; işçilerin ölümü halinde mirasçılarının kıdem tazminatını alabilmeleri ise ancak 1967’de mümkün olabilmiştir. 1975 yılında yapılan değişiklikle 15 günlük ücret 30 güne çıkarılmış, 3 yıllık süre de bir yıla indirilmiştir.

    Görüldüğü gibi kıdem tazminatı uzun yıllar boyunca sürdürülen mücadelelerle geliştirilmiş bir kazanımdır. Bu süreç içinde işverenler ve sermaye örgütleri sürekli olarak kıdem tazminatına karşı çıkmış ve ortadan kaldırmaya ya da zayıflatmaya çalışmıştır. 1970’li yılların ortalarına kadar kapsam ve miktar olarak geliştirilen kıdem tazminatı, 1980’den başlayarak çeşitli sınırlamalara bağlanmıştır. 12 Eylül cuntasının iş başına gelmesinden sadece 41 gün sonra kıdem tazminatına tavan getiren bir düzenleme yapılmıştır. Bu durum askeri darbe dönemlerinde işverenlerin istekleri doğrultusunda ne kadar hızlı adım atılabildiğinin açık göstergesidir. Ancak aynı zamanda işverenlerin kıdem tazminatına başlangıçtan beri ne kadar karşı olduklarını da ortaya koymaktadır.

    Kıdem tazminatı konusunda, bugün, siyasal iktidarın da açıktan katılarak söylediklerinde yeni hiçbir şey yoktur. Yalan-yanlış ve gerçek dışı değerlendirmelere dayanarak çalışanların en temel haklarından birisi yok edilmeye çalışılmaktadır.

    Siyasal iktidara ve işverenlere göre kıdem tazminatı yükü ülkemizde işletmelerin rekabet gücünü olumsuz etkileyecek şekilde yüksektir.

    Doç. Dr. Aziz Çelik’in BİRGÜN Gazetesinde 22.05.2017 tarihinde yayınlanan makalesinde yer alan arşiv derlemesi AKP İktidarının ve işverenlerin gerçek niyetlerini açıkça ortaya koymaktadır:

    “…

    » TOBB, TİSK ve TÜSİAD: “En kısa sürede kıdem tazminatı konusunun gündeme getirilerek, işletmeler üzerindeki yükün hafifletilmesi gerekmektedir.” (TİSK, TOBB ve TÜSİAD’ın Esneklik Konusundaki Ortak Görüş ve Önerileri, 2009)

    » TÜSİAD: “Yeni düzenlemenin yürürlük tarihi itibariyle, kıdem tazminatında 30 gün yerine 15 gün esas alınmalıdır.” (TÜSİAD, “Çalışma hayatını düzenleyen yasaların, işgücü piyasasının ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde ele alınması” başlıklı rapor, 2010)

    » Başbakan Yardımcısı, eski Maliye Bakanı Mehmet Şimşek: “Bakan Şimşek, istihdam artışının önündeki en büyük engellerin kıdem tazminatı yükü ve esnek istihdama geçilememesi olduğunu söyledi. Türkiye’de kıdem tazminatının bu kadar yüksek ve ağır olması nedeniyle istihdamın artırılamadığını ifade eden Bakan Şimşek, Türkiye’nin esnek istihdam uygulamasına geçmeden istihdam artışı sağlayamayacağına dikkat çekti.” (Milliyet, 21 Nisan 2010) …..

    » Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli: “Kıdem tazminatı fonuyla ilgili çalışmalarımız sona geldi. Çalışanların müktesep haklarının elbette korunması önceliğimizdir, bundan bir taviz vermeden bu meseleyi inşallah çözeceğiz. Çünkü burada reel sektör üzerinde, firmalar üzerinde çok ciddi yük var, bir prangadır adeta” dedi. (Sabah 18 Mayıs 2017)  …”

    Oysa kıdem tazminatı yükünün ülkemizde işletmelerin rekabet gücünü olumsuz etkileyecek şekilde yüksek olduğu görüşü çarpıtılmış ve doğru olmayan verilere dayanarak ileri sürülmektedir. Gerek Avrupa ülkelerinde gerekse diğer ülkelerde Türkiye’dekine benzer nitelikte kıdem tazminatı uygulanmaktadır. Ayrıca birçok ülkede kıdem tazminatının yanında ülkemizde var olandan daha yüksek düzeylerde sosyal koruma mekanizmaları ve buna bağlı kaynak aktarma sistemleri söz konusudur.  Çoğu ülkede iş güvencesinin ve işsizlik sigortasının düzeyleri ile sosyal harcamaların bütçe içindeki payları ülkemizdeki kıdem tazminatını fazlasıyla aşan değerlere ulaşmaktadır.

    İşveren örgütlerinin yıllardır öne sürdüğü, AKP iktidarının da benimsediği bir başka gerçek dışı değerlendirme de kıdem tazminatının iş güvencesi ve işsizlik sigortasının yerine geçtiğidir. Bu nedenle ülkemizde işsizlik sigortasının ve iş güvencesinin var edilmesinden sonra kıdem tazminatına gerek olmadığı iddia edilmektedir. Oysa yaygın örneklerden de görüleceği gibi hiçbir ülkede kıdem tazminatı iş güvencesi ya da işsizlik sigortası yerine düzenlenmiş değildir. Tarihsel olarak iş güvencesinin ve işsizlik sigortasının 20. yüzyılın ilk yarısından bu yana var olduğu ve yerleştiği ülkelerde de kıdem tazminatı uygulaması söz konusudur.

    Kaldı ki bir yandan kıdem tazminatı yükünün ağırlığından söz edip, öte yandan işverenin işçiyi işe geri almaması karşılığında ek bir tazminat ödemesini savunmak açık bir çelişkidir. Ülkemizde işverenler işe iade kararlarını uygulamamakta ve tazminat ödemektedirler. Kıdem tazminatının bir yük oluşturduğu görüşünün samimi ve tutarlı sayılabilmesi, gerçek bir iş güvencesinin savunulmasıyla mümkün olabilir.

    Aynı durum işsizlik sigortası ile kıdem tazminatı ilişkisi açısından da söz konusudur. İşsizlik sigortası, işçinin, işsiz kalma tehlikesine karşı güvence sağlamak amacıyla çalışırken diğer sigorta türleri gibi prim ödeyerek sahip olduğu bir kazanımdır. Kıdem tazminatı ise herhangi bir karşılık ödemeksizin, işyerinde yıpranmışlığının bir bedeli olarak işten ayrılırken aldığı ertelenmiş kazancıdır. Her ikisinin de çalışanın işten ayrılması koşuluna bağlı olması, işsizlik sigortası ile kıdem tazminatını birbirinin yerine geçirmek için gerekçe olamaz.

    Öte yandan kıdem tazminatının Türkiye’den daha düşük olduğu bazı ülke örneklerini ısrarla öne süren işverenler, sendikal örgütlenme, toplu sözleşme ve sendikal haklar konusunda dünya örnekleri ile evrensel normlara gözlerini kapamaktadırlar. Bu nedenle ülkemiz 12 Eylül 1980’den bu yana, dünyada çalışanların hak ve özgürlüklerini en çok baskı altında tutan ve yasaklayan ülkelerden biri durumundadır. Bu olgunun açık göstergesi hemen her ILO konferansında Türkiye’nin sendikal haklar ve toplu sözleşme düzeni konusunda “kara listeye” alınıyor olmasıdır.

    Ülkemizde kıdem tazminatı konusu, gelinen son aşamada “fon kurulması” noktasında düğümlenmiş bulunmaktadır.

    Uzun yıllardır AKP iktidarı tarafından gündeme getirilen ve kimi basın yayın organlarında sık sık yayımlanan kıdem tazminatı fonuna ilişkin yoğun tartışmalara rağmen ortada herhangi bir yasa tasarısı veya teklifi bulunmamaktadır. Kıdem tazminatı fonu kurulmasına ilişkin ilk yasa tasarısı taslağı İş Kanunu bilim kurulu tarafından 2002 yılında hazırlanmış olan ve bu konuda kamusal bir fon kurulmasını öngören “Kıdem Tazminatı Fonu Kanunu” tasarısı taslağıdır. Bu tasarı taslağı, işçi sendikaları konfederasyonlarının itirazları nedeniyle taslak haline dahi gelememiştir. AKP iktidarı tarafından 2012 yılında gündeme getirilen ve sosyal tarafların görüşüne ve tartışmasına sunulmayan, hükümetin bir iç çalışması olarak adlandırılan “Kıdem Tazminatının İşçinin Bireysel Hesabına Yatırılması Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı”, 2002 tasarı taslağının aksine kamusal bir fon yerine, işverenlerin her bir işçisi için, işçiler adına açılmış bireysel fon hesabına kıdem tazminatı primi yatırmasını, işçilerin belirli esaslar çerçevesinde kıdem tazminatına hak kazanmalarını öngören bir kanun tasarısı taslağıdır.

    Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, bu yazının kaleme alındığı tarihlerde, işçi ve işveren sendikaları konfederasyonlarını kıdem tazminatı gündemi ile 04 Temmuz 2017 tarihinde toplanacak Üçlü Danışma Kurulu toplantısına çağırmış bulunmakla birlikte, konfederasyonlara iletilmiş bir yasa tasarısı bulunmamaktadır.

    AKP iktidarı tarafından ısrarla gündeme getirilen fon uygulaması mevcut kıdem tazminatı uygulamasına alternatif olarak, “kıdem tazminatı hakkını güvenceye almak” gerekçesiyle savunulmaktadır. Oysa ülkemizdeki gerçekler, daha önce çeşitli nedenlerle oluşturulmuş bulunan istihdama ilişkin fonların amaçlarına uygun kullanılmadığını açıkça göstermektedir.1980’li yılların ikinci yarısında oluşturulan “Konut Edindirme Fonu” ile “Tasarruf Teşvik Fonu” bir süre uygulandıktan sonra yürürlükten kaldırılmış ve geri ödemeleri çok önemli hak kayıpları yaşanarak yapılabilmiştir. İşsizlik sigortası fonunun kullanımında da amaca aykırı uygulamalar yaşanmaktadır. Kısa bir süre önce oluşturulan bu fonda biriken tutarlar, kamu tarafından başka amaçlarla kullanılmış ve işsizliğin Türkiye tarihinin en yüksek oranlara ulaştığı dönemlerde bile işsizler için gerektiği gibi değerlendirilmemiştir.

    Kıdem tazminatı fonu önerisi sermayenin yükünü azaltmak yanında iktidara ve sermayeye yeni fonlar yaratmak amacıyla da önerilmektedir. Böylece çalışanların bireysel kaynakları, istihdam yaratma görüntüsü altında iktidara ve sermayeye kaynak olarak aktarılacak ve özel emekliliği yaygınlaştırmanın bir aracı olarak kullanılacaktır. Bu çerçevede çalışanların hak ve özgürlüklerini piyasa koşullarına bağlayan liberal ideolojinin gerekleri yerine getirilecek, ancak bu uygulamadan çalışanların payına hak kayıpları ve yoksullaşma düşecektir.

    Bu nedenle de, çok anlaşılabilir biçimde, kıdem tazminatının mevcut uygulaması yerine bir fon oluşturulması hiçbir şekilde bir çözüm olarak görülemez. Fon kurulması gerekçesiyle kıdem tazminatından yararlanma koşullarında sınırlama yapılması ve miktarda indirim de kabul edilemez.

    Dünyadaki uygulamalara bakıldığında da, yaygın uygulama kıdem tazminatı yükümlülüğünün doğrudan işverenlere bırakılmış olmasıdır. Sınırlı sayıdaki örneklerden kalkılarak fon uygulaması savunulamaz. Çalışanların çok büyük bölümünün sendikal örgütlenmeyle ilişkisinin bulunmadığı ve toplu sözleşme güvencesinde olmadığı Türkiye gibi ülkeler, sosyal koruma sistemlerinin gelişmiş bulunduğu ve çalışanların tümünün toplu sözleşme kapsamında yer aldığı -örneğin İtalya ve Avusturya gibi- ülkelerle karşılaştırılarak Kıdem Tazminatı Fonu oluşturulması önerilemez.

    İşçi konfederasyonları Türk-İş ve DİSK, kıdem tazminatını 15 güne indirmeyi ya da fona bağlamayı öngören yaklaşımlar karşısında, bu doğrultudaki düzenlemelerin gerçekleştirilmesi halinde bu durumu bir genel grev gerekçesi sayacaklarını açıkça belirtmektedirler.

    Esasen kıdem tazminatının düşürülmesini savunan işveren örgütleri, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), 2017 Haziran ayı başında arka arkaya yaptıkları açıklamalarla, “mutabakat sağlanmadığı sürece kıdem tazminatında değişiklik yapılmamalı” yönünde açıklamalarda bulunmuşlardır.

    Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Müezzinoğlu ise, 1 Temmuz 2017 tarihli Habertürk Gazetesinde yayımlanan demecinde; “…gerek işveren sendikalarımız, gerekse işçi sendikalarımız bu işte ortak bir hedef veya hak hukuku koruyan bir noktaya gelemediler. Kamuoyuna yansıyan demeçlerinden gördüğüm kadarıyla çok ayrı noktalardayız. Şayet Salı günü ortak bir nokta bulabilme umudumuz çıkarsa devam edeceğiz, yoksa taraflara rağmen böyle bir adımı atma durumunda olmayacağız…” diye beyanda bulunmuştur.

    Kıdem Tazminatı konusunda uygulamadaki en önemli sorun, işverenlerin iflası, ödeme aczine düşmesi ve benzeri nedenlerle kıdem tazminatını alamayan çalışanların bulunmasıdır. Bu sorunun çözümü, işsizlik sigortası fonu kapsamında yer alacak ücret garanti fonu benzeri güvence mekanizmalarıyla bulunmalı ve çalışanların hak kayıpları önlenmelidir.

  • Grev Yasağının Adına “Grev Ertelemesi” Denilmiştir

    Grev Hakkı

    Sendika hakkı, toplu iş sözleşmesi hakkı ve grev hakkı sosyal haklar grubu içerisinde yer almışlardır. Bu haklar öncelikle anayasal düzeyde koruma altına alınmıştır.

    Sendikal haklara ilişkin hukuki koruma sadece Anayasa’yla da sınırlı değildir.  Anayasa Mahkemesi 18.09.2014 tarih, 2013/8463 Başvuru no.lu kararında sendikal hakların sadece Anayasa’nın değil, aynı zamanda uluslararası sözleşmeler ve bu sözleşmelere göre kurulmuş denetim organlarının kararlarıyla da güvence altına alındığını belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi bu kararında iki olguyu net olarak vurgulamıştır. Birincisi, sendikal hakların güvencesinin Anayasa ve sendika hakkıyla ilgili uluslararası sözleşmelerle birlikte ele alarak saptanması anayasal bir zorunluluktur. İkincisi, sendika hakkının kapsamı belirlenirken uluslararası sözleşmelere göre kurulan denetim organlarının yorumları da dikkate alınmalıdır. [1]

    Anayasa Mahkemesi’nin kararındaki bu açık anlatım karşısında grev hakkının kapsamı sadece 6356 sayılı Yasa’ya göre belirlenemez. Konuya ilişkin uluslararası sözleşmeler, ILO sözleşmeleri ve ILO sendika hakkına ilişkin denetim organı olan Sendika Özgürlüğü Komitesi (SÖK) kararları da bağlayıcıdır.

    Diğer yandan toplu iş sözleşmesi hakkı ve grev hakkının bulunmadığı koşullarda sendika hakkından söz etmek anlamlı değildir. Bu nedenle sendikal haklar başlığı içerisinde yer alan sendika hakkı, toplu iş sözleşmesi hakkı ve grev hakkı, varlıkları bir diğerinin varlığını koşullandıran; birisi olmayınca diğerlerinin de olamayacağı bir bütünlük içerisinde yer alırlar. Sendikal hakların biri olmadan diğerinin var olamaması sendikal hakların bölünmezliği ilkesi ile ifade edilmiştir.

    Sendikal hakların bölünmezliği ilkesi, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kararlarında ısrarla altı çizilen bir ilkedir.[2] Aynı yaklaşımı SÖK kararlarında da görmek olanaklıdır. SÖK’e göre grev hakkı; “sendika hakkının temel öğelerinden biridir”[3] ve “87 sayılı Sözleşme ile güvence altına alınmış sendika özgürlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır.”[4]

    Türkiye’de grev hakkı devletin en fazla müdahale ederek kontrol altında tutmaya çalıştığı bir alandır. 6356 sayılı Yasa’nın genel gerekçesinde de “öteden beri Türk iş hukukunda devletin fazla müdahale ettiği ve denetim altında tuttuğu grev ve lokavt alanı yeniden düzenlenmiştir”[5] denilmiştir. Bu ifade ile yasa koyucu grev hakkına müdahale edildiğini, bu müdahalenin amacının denetim altında tutmak olduğunu kabul ettiğini göstermektedir.

    Dolayısıyla grev hakkını özünü zedelemeyecek şekilde güvence altına almak siyasal iktidarlar açısından hak kavramının zorunlu kıldığı bir yükümlülüktür.

    Grev Yasağına Dönüşmüş Ertelemeler  

    Grev hakkına müdahalenin en etkin kullanılan yasal yolunu grev ertelemeleri oluşturmuştur.[6] Grev ertelemesi, grev hakkının tanındığı 1963 yılından beri uygulanan bir kurumdur.[7]

    6356 sayılı Yasa’nın Grev ve Lokavtın Ertelenmesi başlıklı 63. maddesi 2822 sayılı Yasa’da olduğu gibi grev erteleme yetkisini, siyasi bir organ olan Bakanlar Kurulu’na vermiştir. 6356 sayılı Yasa da grev ertelemesi için, “genel sağlık” “ulusal güvenlik” gibi tanımı zor, içeriği herkese göre farklı şekillerde doldurulabilecek nedenleri erteleme gerekçesi olarak kullanmaya olanak tanımaktadır.

    Yasa’ya göre, tarafların erteleme sonunda altı işgünü içinde Yüksek Hakem Kurulu’na (YHK) başvurmaları gerekmektedir. Bu süre içerisinde YHK’ya başvurulmaz ise yaptırım olarak işçi sendikasının yetkisi düşecektir. YHK’nın kararı kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.

    Oysa sendikal hakların temel sosyal hak olmaları dikkate alındığında grev hakkının güvence altına alınmasının devletin asli yükümlülüğü olduğu görülecektir. Devletin anayasa ve uluslararası sözleşmelerle üstlenmiş olduğu bu açık yükümlülüğe karşın grev ertelemeleri, grev hakkının özünü ortadan kaldıracak sıklıkta bir kurum olarak kullanılmıştır. Üstelik 1980 darbesi sonrasında grev ertelemesi anayasal güvenceye kavuşmuştur. Grev ertelemelerinin Anayasa’ya girmesi, erteleme süresi sonunda uyuşmazlığın zorunlu tahkime götürülmesi, ILO’nun yoğun eleştirilerine uğramıştır.[8] SÖK’ün “Ulusal güvenlik ya da genel sağlık nedeniyle bir grevin ertelenmesi, hükümetin değil tüm ilgili tarafların güvenini sağlamış, bağımsız bir organın sorumluluğu üstlenmesi ile gerçekleşebilir”[9] demesine karşın, hükümetlerce grev ertelemesinde ısrar edilmiştir.

    6356 sayılı Yasa’yla yürürlükten kaldırılan 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası’nın (TİSGLK) uygulandığı dönem boyunca da toplu pazarlık ve grev hakkı ciddi bir biçimde ihlal edilmiş ve yaygın grev ertelemeleri yaşanmıştır. Bu dönemde toplam 252 grev erteleme kararnamesi yayımlanmış; 252 kararnamenin 209’unda milli güvenlik gerekçesine yer verilmiştir.[10]

    Son 14 yıllık AKP dönemine baktığımızda da grev ertelemesi kurumunun, önemli her grevde uygulandığı ve erteleme kurumu yardımı ile grev hakkının engellenmiş olduğu görülecektir. Aşağıda yer alan tablodan da anlaşılacağı gibi, AKP döneminde ertelenen grevlerde milli güvenlik ağırlıklı gerekçeyi oluşturmaktadır.

    AKP DÖNEMİNDE GREV ERTELEMELERİ (YASAKLAMALARI) 2003 – 2017
    (Güncellenmiş Tablo)
    Yıl İşyeri/İşletme Yasa Gerekçe İşçi Sayısı Sendika İşkolu
    2003 Petlas A.Ş. 2822 MG 350 Petrol – İş Lastik
    2003 Şişecam 2822 MG 5.000 Kristal – İş Cam
    2004 Şişecam 2822 GS+MG 5.000 Kristal – İş Cam
    2004 Pirelli, Good Year, Brisa 2822 MG 5.000 Lastik – İş Lastik
    2005 Erdemir Madencilik A.Ş 2822 MG 400 T. Maden – İş Maden
    2014 Şişecam 6356 MG 5.800 Kristal – İş Cam
    2014 Çayırhan ve Çöllolar
    Kömür İşletmeleri
    6356 GS+MG 1.500 Türkiye
    Maden – İş
    Maden
    2015 MESS Grup TİS Kapsamı 6356 MG 15.000 Birleşik Metal – İş Metal
    2017 Asil Çelik 6356 MG 6.600 Birleşik Metal – İş Metal
    2017 EMİS Grup TİS Kapsamı 6356 MG 2.200 Birleşik Metal – İş Metal
    2017 Akbank 6356 EFİ 14.000 Banksis Bankacılık
    2017 Şişecam 6356 MG 6.500 Kristal – İş Cam
    2017 Mefar İlaç 6356 GS 500 Petrol – İş İlaç
    Ertelenen Grev Sayısı: 13, Erteleme Kapsamındaki İşçi Sayısı: 67.850
    Kısaltmalar: MG – Milli Güvenlik, GS – Genel Sağlık, EFİ – Ekonomik ve Finansal İstikrar, TİS – Toplu İş Sözleşmesi
    Hazırlayan: Aziz Çelik

    Grev ertelemesi aslında bir tür grev yasağıdır. Adının erteleme olması yasaklamayı yumuşatmaktadır. Anayasa’da ve yasada “erteleme” kavramının kullanılmış olması yanıltıcıdır. Gerçekte hem Anayasa, hem yasa erteleme adı altında grevlerin yasaklanması konusunda hükümete geniş yetkiler tanımaktadır. Uygulanmakta olan bir grev milli güvenlik ya da genel sağlık nedeniyle ertelendiğinde, grev ertelemeyi doğuran olay ortadan kalksa dahi, grev bir kez ertelenenince yasa gereği bir daha uygulanması olanaklı değildir.

    6356 sayılı yasa ertelenebilecek grevleri tanımlarken “karar verilmiş veya başlanmış olan kanuni bir grev” öznesini kullanmıştır. Bu sayede Bakanlar Kurulu başlamamış veya başlamış ancak etkisini göstermemiş grevleri de erteleme adı altında yasaklama olanağına kavuşmaktadır. Yasa’nın bu ifadesini mantık kuralları ve grev hakkının tanımı ile bağdaştırmak olanaklı değildir.

    Başlamamış, sadece karar alınmış bir grevin milli güvenliği veya genel sağlığı tehdit edeceğini kabul ederek ertelenmesi, ortada netice yokken peşin peşin yaptırım uygulamak anlamına gelmektedir.

    Milli güvenlik ve genel sağlık kavramları bir hakkı sınırlamak için kullanılabilecek netlikte kavramlar değildir. Aksine sınırları çizilmesi çok zor, keyfiliğe kapı aralayan kavramlardır. Bu nedenle de Bakanlar Kurulu her etkili olabilecek grevi mantık kurallarına aykırı olduğuna aldırmadan milli güvenlikle ilişkilendirebilmektedir.

    Grev ertelemesi sonrası Danıştay’da açmış olduğumuz bir davada, dava dilekçesinde “grev ertelemesi kapsamına alınan işyerlerinin içerisinde tuvalet kâğıdı üreten işyerleri de var, tuvalet kâğıdı üretiminin durdurulması ile milli güvenlik arasında nasıl bir ilişki kurulduğunu anlayamadık” itirazımıza karşı Danıştay savcısının karara yazdığı görüş, milli güvenlik kavramının mantığa aykırı sınırsız yorumunun çarpıcı örneklerinden birisini oluşturmuştur. Danıştay savcısına göre:

    Türkiye’de kâğıt üretiminin aksaması basın yayın kuruluşlarının yanı sıra ambalaj kâğıdı gereksinimi dolayısıyla ihracat sektörünü, ülkeye döviz girişini, yoksun kalınan döviz dolayısıyla milli güvenliğe ilişkin malzemeler de dahil ülkemiz için gerekli ihtiyaç maddelerinin dışalımını baltalamaktadır. İhracata dönük üretim yapan çiftçi ve sanayicinin dolayısıyla milli ekonominin göreceği zarar telafi edilemez boyutlara yaklaşmış milli güvenliği ve halkın genel sağlığını da etkilemiştir” (Danıştay 10. Dairesi, Esas No 1995/6508 ve 20.11.1995 tarih).

    AKP döneminde grev ertelemelerine ilişkin açılan davalarda benzer mantık hâkim görüş haline gelerek “cam, otomobil, kömür vb. sektörler stratejik sektörlerdir, ülke ekonomisi zora girer” diye özetleyebileceğimiz bir gerekçeyle davalar reddedilmiş, grev hakkının özünün bu şekilde ortadan kaldırıldığını savunan görüşler kararlarda azınlık görüşü olarak muhalefet şerhlerinde yer almaya başlamıştır.

    Sonuç

    Ülkemizde sendikal hakların yasalarla düzenlenmeye başladığı tarihten bugüne kadar geçen yüz yılı aşan süreç göstermiştir ki, sendika hakkı ancak siyasal iktidarların çizdiği sınırları içselleştirmiş, “iyi”, “makbul” tanımına uyan sendikacılara tanınmış bir haktır. İyi-makbul tanımına uygun olsalar da bu sendikaların toplu iş sözleşmesi yetkisi alabilmeleri, kurgulanan hukuki yapı tarafından büyük ölçüde işverenlerin insafına terk edilmiştir. Toplu iş sözleşmesi yetkisi alıp toplu pazarlığa başlasalar dahi, grev hakları sınırlandırılmış olduğundan ya da dilerse hükümet erteleme adı altında grevi yasaklama olanağına sahip olduğundan ancak, siyasilerin ve işverenlerin deyişiyle milli menfaatlere zarar vermeyecek, ekonominin dengesini bozmayacak, güzide işyerlerini zarara uğratmayacak grevleri yapabilirler. Grev yaparken çalışan işçilere engel olmamaları, bu işçilerin üretmiş oldukları malların çıkışına rıza göstermeleri de zorunludur. Bir biçimde toplu iş sözleşmesi imzalasalar dahi imzaladıkları toplu iş sözleşmesi her an protokolle değiştirilebilir, bu protokoller de toplu iş sözleşmesi hükmündedir. Sendika toplu iş sözleşmesi imzalandıktan sonra protokol yapma pazarlığını kabul etmez ise, o zaman devleti korumak için yargı devreye girer, kriz gerekçesiyle toplu iş sözleşmesi ile elde edilmiş haklara el konulur ve uyarlama kuramı sayesinde toplu iş sözleşmesi yeni duruma yargı kararlarıyla uyarlanır.

    Yürürlükte olan hukuku “bir yasanın, bir sınıf üstünlüğünün kesin, arı, içten dışa vurumu olduğu çok ender görülür”[11] sözleri ile değerlendiren Engels’in bu saptaması Türkiye özelinde önemli ölçüde nadir olmaktan çıkmıştır. Türkiye’de sendikal hakları düzenleyen yasalar “bir sınıf üstünlüğünün kesin, arı, içten dışa vurumu” olarak şekillenmiş, uygulanmış ve uygulanmaya devam etmektedir. Bu sınıfın işçi sınıfı olmadığını söylemeye ise herhalde gerek yoktur.

    [1] Anayasa Mahkemesi’nin ilgili kararı uyarınca; “Anayasa’nın 51-54. maddelerinde düzenlenen sendikal hak ve özgürlükler, benzer güvenceler getiren başta Örgütlenme Özgürlüğü Sözleşmesi ile Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi olmak üzere ilgili Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartı ile tamamlanmaktadır. Anayasa’nın 51-54. maddelerinde düzenlenen sendikal hak ve özgürlüklerin kapsamı yorumlanırken bu belgelerde yer alan ve ilgili organlar tarafından yorumlanan güvencelerin de göz önüne alınması gerekir.” (Başvuru No:2013/8463, T. 18.09.2014, RG. 04.12.2014 T. 29195 S.)

    [2] Mesut Gülmez, “Sendikal Hakların Bölünmezliği: ‘Toplu Sözleşmesiz ve Grevsiz Sendika Hakkı, Özünden Yoksundur”, Çalışma ve Toplum, Sayı 26, 2010/3, s. 17.

    [3] Mesut Gülmez, “Sendika Hakkı, Toplu Sözleşme ve Grevi de İçeren Toplu Eylem Haklarını Kapsar mı”, Çalışma ve Toplum, Sayı 18, 2008/3, s. 141, “ SÖK’e göre; çalışma koşulları konusunda işverenlerle özgürce toplu pazarlık yapma hakkı, sendika özgürlüğünün temel öğelerinden birini oluşturur”…grev hakkı, “sendika hakkının temel öğelerinden biridir.””.

    [4] Metin Kutal, “Toplu İş Hukukunda Yeni Bir Düzenleme (31.01.2012 Tarihli Kanun Tasarısı), Sicil Dergisi, Mart 2012, Sayı 25, s. 174, “(p.113, paragraf 523)”.

    [5] TBMM Tutanak Dergisi, Toplu İş İlişkileri Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Raporları (1/567) Genel Gerekçe, s. 5.

    [6] Grev hakkının grev erteleme dışındaki sınırlamaları için Bkz. Murat Özveri, Sendikal Haklar, Birleşik Metal İş Yayını, İstanbul, 2012.

    [7] Kutal, a.e., s. 177.

    [8] Kutal, A. e.

    [9] Kutal, A. e. “(p.121, paragraf 571)”.

    [10] Aziz Çelik, “Milli Güvenlik Gerekçeli Grev Ertelemeleri” Çalışma ve Toplum, Sayı 18, 2008/3, s.106. Ayrıntılı bilgi için bkz. A.e. s.87-132.

    [11] Engels, F. (1997) Marx-Engels Seçme Yapıtlar, “Engels’ten Berlin’deki Conrad Schmidt’e”, Ankara, Sol Y., Cilt 3, s. 597.

  • İşçilerin Hak ve Özgürlüklerinin İnsan Hakkı Niteliği Çerçevesinde Anayasa’nın 90/5. Maddesi

    Anayasa’da 7 Mayıs 2004 tarihli ve 5170 sayılı Kanun’la yapılan değişik­lik sonrasında 90. maddenin son fıkrasına eklenen cümle gereğince; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır”. Söz konusu değişiklik Anayasa m.90’a ilişkin önceki bazı tartışmaları sona erdirmekle birlikte, değişikliğin lafzı amaçsal yorumdan bilinçli şekilde uzaklaşmaya da imkân sağlayacak nitelikte kaleme alındığı için bazı noktaların açıklığa kavuşturulmasını gerektirmektedir. Öğretide de savunulduğu üzere[1] kanımızca; öncelikle “temel hak ve özgürlükler” ifadesi sadece Anayasa’da öngörülen temel hak ve hürriyetler listesiyle sınırlı olmayıp Türkiye’nin onayladığı tüm uluslararası sözleşmelerde güvence altına alınan insan haklarının istisnasız tamamını kapsar. “Milletlerarası antlaşmalar” kavramı ise, belirli bir bölgesel veya evrensel ölçekli uluslararası alanda kabul edilmiş belgelerle sınırlı olmaksızın Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlarca kabul edilmiş tüm insan hakları sözleşmelerini içerir. Örneğin; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, çekince koyduğumuz maddeleriyle bir bütün olarak Avrupa Sosyal Şartı ve Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı, UÇÖ’nün 87 ve 98 sayılı sözleşmelerinin yanı sıra onayladığımız diğer tüm sözleşmeleri ve Birleşmiş Milletler sözleşmeleri Anayasa m.90/5 uyarınca hiçbir ayrıma tabi tutulmaksızın öncelikle uygulanması gereken belgelerdir. Zira bireysel ve toplu iş hukukundan kaynaklanan hak ve özgürlükleri de içinde barındıran sosyal haklar, insan onurunun bölünmezliği ilkesi ve yaşam hakkı ile son derece yakından ilişkili olup insan haklarının vazgeçilmez bir parçasını oluşturmaktadır.

    Öte yandan dar ve sözel bir yorum doğrultusunda uluslararası antlaşmalar ile Anayasa arasında ortaya çıkan uyuşmazlıkların Anayasa m.90/5’in kapsamına girmediği ileri sürülebilmekte olsa da, gerek Başlangıç metninde ifade edildiği üzere Anayasa; “…Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi varlığı, refahı, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde (… ) fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere” kabul edildiğinden, gerekse Anayasa m.2’de “insan haklarına saygılı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan” ve m.14’te “insan haklarına dayanan” bir devletin gereği olarak, Anaya­sa’dan daha ileri haklar ve güvenceler öngören uluslararası antlaşmaların Anayasa’dan da üstün tutulması gerektiği kanaatindeyiz. Zira aykırı kuralları Anayasa’da sürdürerek insan hakları söz­leşmeleriyle bağdaşmayan kuralların korunması ve insan haklarıyla ilgili uluslararası antlaşmaların yalnızca çelişik kurallar içeren yasalar karşısında öncelikle uygulanması[2], Anayasa’nın insan haklarının devlet tarafından ihlal edilmesinde “meşru” bir kılıf haline dönüştürülmesine yol açtığı gibi, ek cümleyle yapılan düzenlemenin amacına aykırı düşer ve bu düzenlemenin uygulama alanını daraltır[3].

    Ayrıca kanımızca “esas alınır” şeklinde bir emir içerdiği açık olan Anayasa m.90/5, yasaların uygulanması kadar yapılmasını da kapsadığından yasama, yürütme ve yargıyı bağlar. Bu itibarla Meclis’in böyle bir uyuşmazlığa yol açabilecek ve uluslararası antlaşmalara aykırı yasalar çıkarmamakla, yürütme organının da olağanüstü hâl dönemlerinde dahi insan haklarına ilişkin uluslararası antlaşmaları ihlal etmemekle yükümlü olduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Hakimler ise taraflarca ileri sürülmese bile, en ilerici kuralları içeren ulusla­rarası antlaşmaları, uluslararası denetim organlarının ilkelerini ve kararlarını da kapsayacak biçimde kendiliğinden göz önüne alarak doğrudan doğruya iç hukuka uygulamakla yetkili ve görevlidir. Dolayısıyla yargıç, hukuk yaratma yetkisini kullanırken taraf olduğumuz uluslararası insan hakları sözleşmelerini de göz önüne almalı; iç hukuktaki boşluğu, yazılı hukukun bir parçası olan bu sözleşmelerle doldurmalıdır[4]. Bu kapsamda ilerici, yetkin ve donanımlı akademisyenlerden alınacak nitelikli hukuk eğitiminin ve hukuka ve adalete bağlı, sağduyuya, açık fikirliliğe ve ilerici zihniyete sahip hakimlerden oluşan bağımsız ve tarafsız yargının varlığının, daha özgür ve adil bir ülke için önemi ortadadır.

    Anayasa m.90/5’in emredici niteliğinin gerek başlangıç hükümleri doğrultusunda hukukun evrensel ilkeleri ve uluslararası sosyal hukuka uygun şekilde, gerekse amaçsal yorum çerçevesinde tüm yargı organlarınca kendiliğinden dikkate alınması yükümlülüğü Yargıtay’ın son yıllardaki toplu eyleme ilişkin kararlarında rastlanılan bir husus olmaya başlamıştır. Böylelikle Yargıtay’ın kimi dairelerince kabul edildiği üzere; Anayasa m.90/5 kapsamında 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun özellikle grev hakkına ilişkin maddelerinin ihmal edilerek somut olaya öncelikle uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanması söz konusu olmaktadır.

    Nitekim Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin 87 Sayılı UÇÖ Sözleşmesi çerçevesinde greve yönelik birtakım temel ilkeler benimseyen Sendika Özgürlüğü Komitesi’ne göre; grev hakkının kullanımı aşırı ölçüde sınırlandırılmamalıdır. Sendika Özgürlüğü Komitesi’nin en çok eleştirdiği konulardan biri, grev hakkının sadece toplu iş sözleşmesinin yapılması aşamasına hasredilmesidir[5]. Komite, çalışanları doğrudan etkileyecek istihdam, çalışma koşulları ve yaşam standartları gibi ekonomik ve sosyal politika tedbirlerine karşı greve başvurulabileceğini kabul etmektedir. Özellikle salt siyasal grev olmamak ve barışçıl nitelik taşımak koşuluyla hükümetin ekonomik ve sosyal politikalarını eleştirmek ve protesto amacıyla sendikaların greve başvurmasının, grev hakkı çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Bu bağlamda Komite, toplu iş sözleşmesinde öngörülen asgari ücretin arttırılması ve işsizliğe ilişkin ekonomi politikalarında değişiklik gibi konularda yapılan 24 saatlik genel grevi, işçi örgütlerinin işçilerin çıkarlarını korumak için uyguladığı meşru faaliyetlerden olduğunu belirterek hukuka uygun bulmuştur. Yine Komite barışçıl olduğu sürece dayanışma grevi, kısa süreli iş bırakma, işi yavaşlatma ve işyeri işgali gibi eylemleri de toplu eylem hakkı kapsamında meşru olarak değerlendirmektedir.

    Bu itibarla Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin 04.06.2014 tarihli ve 2014/7643 E. ile 2014/12368 K. sayılı kararında; 2010 yılındaki Anayasa değişikliği kapsamında Anayasa koyucunun iradesinin, 54. maddede sayılan yasaklamaların uluslararası düzenlemelere aykırılığı nedeniyle Anayasa metninden çıkarılarak Türk hukuk sisteminde uygulanmaması olduğu belirtilmiştir. Bu itibarla somut olayda işçilerin iktisadi ve sosyal çıkarlarını koruma ve düzeltme amacı taşıyan işyerindeki eylemin Anayasa m.54’teki yasakların kalkması, Anayasa m.90 ve uluslararası normlar uyarınca demokratik bir hakkın kullanımı niteliğinde olduğu, toplu eylemin ölçülülük ilkesine uygun olmak şartıyla 6356 sayılı Kanun’da öngörüldüğünün aksine kanun dışı eylem olarak değerlendirilemeyeceği hükmüne varılmıştır.

    Benzer şekilde Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 25.03.2014 tarihli ve 2013/13993 E. ile 2014/10049 K. sayılı kararı ile de kanunların hiçbir düzenleme içermediği ve bilinçli boşluk bulunduğu hallerde dahi uluslararası antlaşmaların uygulanacağı ifade edilirken, Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 14.05.2013 tarihli ve 2013/7515 E. ile 2013/10949 K. sayılı kararında; ulusal mevzuat hükümlerine göre kanun dışı grev olsa dahi somut olaydaki eylemin, Anayasa m.90 gereğince uluslararası sözleşmeler açısından da değerlendirilmesi gerektiğine hükmedilmiştir. Kaldı ki 22. Hukuk Dairesi 6356 sayılı Kanun’un aksine, uluslararası hukuk çerçevesinde işçilerin ortak ekonomik ve sosyal menfaatlerini ilgilendiren konularda tepkilerini toplu eylem yoluyla ifade etme haklarının bulunduğunu açıkça kabul etmiştir.

    Sonuç olarak; Anayasa m.90/5 gereğince; tarafı olduğumuz insan haklarına ilişkin uluslararası antlaşmaların tamamı çekince koyulan hükümleriyle birlikte Türkiye’yi bağlamakta ve iş hukukunun temelini oluşturan işçinin korunması ve işçi lehine yorum ilkeleri kapsamında Türk iş hukukuna doğrudan uygulanmaları gerekmektedir. Bu bağlamda 6356 sayılı Kanun gerek Anayasa m.90/5’e, gerekse uluslararası antlaşmalara aykırı birçok düzenleme içermektedir. Özellikle 6356 sayılı Kanun’da öngörülen kanuni grev ve kanun dışı grev ayrımı Anayasa m.90/5 uyarınca hukuka ve hakkaniyete aykırıdır. Kaldı ki Anayasa m.90/5’in varlığı, Anayasa m.54/I’in de başlı başına uluslararası antlaşmaları ihlal edici nitelikte olduğunu gösterdiği gibi, Anayasa koyucunun gerçek iradesinin uluslararası insan hakları ve sosyal hukukunun esas alınması olduğunun önemli bir kanıtıdır. Öte yandan 6356 sayılı Kanun m.63/1’i değiştiren 678 Sayılı KHK’nin 35. maddesinin, Bakanlar Kurulu tarafından ekonomik ve finansal istikrar, genel sağlık ve milli güvenlik gibi son derece soyut ve geniş kapsamlı kavramları bozucu nitelikte olduğu iddia edilerek verilen grev ertelemesi kararlarının ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin yakın tarihli birçok kararında, toplu eylemin “işverene özel olarak zarar verme kastı içermemesi ve ölçülü olması” gerektiğini ileri sürerek somut olayda kanuni grev hakkının kullanılmadığına hükmettiği kararlarının da Anayasa m.90/5 kapsamında hukuka uygunluğunun ve geçerliliğinin bulunmadığı şüphesizdir. Dolayısıyla devletin, sosyal haklara ilişkin pozitif yükümlülüğü çerçevesinde Anayasa m.65’in aksine ekonomik yetersizlikleri ve kaynak eksikliklerini bahane göstermeksizin, çalışanların tamamına iş hukukundan doğan tüm sosyal haklarını eksiksiz şekilde kullanabilmeleri için, sosyal hakların dava edilebilirliği başta olmak üzere, gerekli araç ve yöntemleri sağlamaya yöneltilmesindeki örgütlü mücadelenin özellikle içinde bulunduğumuz dönemde daha da büyük önem taşıdığı aşikardır.

    [1] Bkz. Gülmez, Mesut: “Sendikal Haklara İlişkin Sözleşmelerin İç Hukuka Üstünlüğü ve Yasamızdaki Aykırılıklar”, Çalışma ve Toplum, S.2004/4, s.32-41.

    [2] Ancak uluslararası antlaşmalar ile daha ilerici düzenlemeler içeren kanunlar arasında bir uyuşmazlık çıktığı takdirde, uluslararası antlaşmalar esas alınmayacak ve uyuşmazlık daha etkili, kapsamlı veya ilerici güven­celer sağlayan kanunların uygulanmasıyla çözülecektir.

    [3] Bkz. Gülmez, Mesut: “Anayasa Değişikliği Sonrasında İnsan Hakları Sözleşmelerinin İç Hukuktaki Yeri ve Değeri”, TBB Dergisi, Sayı 54, 2004, s.155.

    [4]A.g.e, s. 160.

    [5] Doğan, Sevil: “Toplu Eylem Hakkı ve Siyasi Grev Bağlamında Bir Yargıtay Kararı İncelemesi”, Çalışma ve Toplum, S. 2014/1, s. 318.

  • Türkiye’de İş Hukukunun Doğuşu (1909-1947) Üzerine Bir Deneme

    Sözleşme serbestisi burjuva hukukunun temelidir. Bu temel, feodal hukuk düzeninin tasfiyesini ifade ettiğinden, insanlık tarihinin de en önemli devrimci atılımlarından birine karşılık gelir. Çünkü burjuva hukukunda bireyler, toplumsal yaşamdaki konumlarından bağımsız, hukuk önünde eşit kabul edilirler. Sözleşme serbestisi de işte o eşit bireyler arasındaki ilişkinin, başka aracıların müdahalesi veya vesayeti olmaksızın, hukuk mekanizması dâhilinde ve hatta bizzat aynı mekanizma tarafından tesis edilmesidir. Bu, belli bir dine, milliyete, soya ya da aileye mensup olmak gibi doğuştan gelen imtiyazların ve eşitsizliklerin yasalar önünde kaldırılması demek olduğundan, hiç kuşkusuz çok büyük bir devrimdir. Sanayi devriminden itibaren ise bu büyük devrim bir yandan iktisadi gelişmelerin diğer yandan toplumsal mücadelelerin zorlamalarıyla pek çok kez aşılmıştır. İş hukuku işte o zorlamaların eseridir. Bir diğer anlatımla, sözleşme serbestisi burjuva hukukunun temeliyse, iş hukuku da o temelin belki de en çok esnetildiği hukuk dalıdır. “İşçinin korunması” ve “işçi lehine yorum” gibi ilkeleriyle bireysel iş hukukunun, “sendikal örgütlenme” ve “toplu sözleşme” gibi mefhumlarıyla da toplu iş hukukunun varlıkları dahi, serbest piyasa koşullarında işçi ile işveren arasında gerçek anlamda eşit bir ilişkinin tesis edilemeyeceğini bizlere anlatır. Göreli bir sosyal eşitlik ancak ve ancak burjuva hukukunun esası esnetilerek; diğer bir deyişle, dışarıdan müdahaleyle, sözleşme serbestisinin sınırlanarak yeniden düzenlendiği bir çalışma rejimi aracılığıyla kurulabilir. Türkiye’de, özellikle çalışma ilişkilerinin kurumsallaştığı 1960 sonrası dönem için böyle bir çalışma rejiminden bahsedilebilir. Ancak iş mevzuatı 1960’lı yıllardan çok daha erken bir dönemde oluşmaya başlamıştır. Bu denemede işte o erken dönem, 1909 tarihli Tatil-i Eşgal Kanunu ve 1936 tarihli İş Kanunları başta olmak üzere kısaca değerlendirilecektir.

    Türkiye’de toplu iş ilişkilerine dair kayda değer ilk yasal düzenleme 1909 tarihli Tatil-i Eşgal Kanunu’dur. Böyle bir yasal düzenlemenin sadece varlığı bile, içeriği ne olursa olsun, emek-sermaye ilişkilerinin devlet katında ele alınmasını gerektirecek kadar geliştiğini gösterir ve bu yüzden önemlidir. Dolayısıyla yasa ne kadar liberal içerikli olursa olsun, emek-sermaye ilişkilerini yok sayan istibdat döneminin yasaklamalarının aksine bu kanun, sınıf mücadelesi gerçeğinin kabul edildiğini gösterir. Öte yandan Tatil-i Eşgal Kanunu’nun, sınıflar mücadelesinin sonuçlarını sermaye lehine düzenlemelerle çözmeye çalışan ve sözleşme serbestisi lehine atılmış bir adım olarak değerlendirilmesi de uygundur. İçeriğine gelince, yasanın üç unsurundan mutlaka bahsetmek gerekir: İlk olarak yasanın geçinmek için emek gücünü satmak zorunda olan tüm çalışanları kapsamadığını belirtmek durumundayız. Bu yasayla bağımlı çalışanların tamamı değil, onların arasından kamuya yönelik hizmet veren kuruluşlarda çalışanlar kapsam dâhiline alınmıştır. İkincisi, Tatil-i Eşgal Kanunu ile birlikte kamu hizmeti veren işletmelerde sendika kurulması açık bir şekilde yasaklandığından fiili sendika yasağı rejimi devreye girmiştir. Çünkü yasa metninde “kamuya ait işletmeler” değil; “kamu hizmeti veren işletmeler” ifadesi geçtiğinden kamu hizmeti veren özel şirketler de sendika yasağı kapsamında değerlendirilmiştir. Böyle olunca, o dönemde yabancı şirketlere ait demiryollarında çalışan işçilerin sendikalaşması yasaklanmıştır. Bu konuda bir adım daha ileri gitmek suretiyle, Tatil-i Eşgal Kanunu’nun esas itibariyle yabancı sermayeyi rahatlatmak için çıkarıldığını ileri sürmek dahi mümkündür. Son olarak ise bu yasanın çıkarılmasının arkasında 1908 yılında süregelen grev dalgalarının olduğunu mutlaka not etmek gerekir. Diğer bir deyişle, Abdülhamit istibdadının devrilmesini karakterize eden “hürriyet” mefhumu işçi hareketlerinde de kendini hissettirmiş ve hükümet işçi hareketlerini kontrol dâhilinde tutmak için sınırlı da olsa bir grev serbestisi rejimini hayata geçirmiştir. Emek ve sermaye kesimleri arasındaki uyuşmazlıkların çözümünde uzlaştırma kurulu benzeri bir mekanizma oluşturulmuş ve grev ancak bu mekanizma aracılığıyla sonuç alınamadığında başvurulan bir araç olarak düzenlenmiştir.

    Tatil-i Eşgal Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarih olan 1909’dan, Cumhuriyet döneminin ilk iş yasası olan 3008 sayılı İş Kanunu’nun kabul edildiği 1936 yılına kadar çalışma ilişkileri alanını ilgilendiren pek çok düzenleme yapılmış olmasına karşın; bunların bireysel veya toplu iş ilişkilerinde bütüncül yasal düzenlemelere tekabül ettikleri söylenemez. Tatil-i Eşgal Kanunu’nun kapsamadığı işletmelerde istihdam edilen işçilerin örgütlenme ilişkilerini düzenleyen; sendika kurma hakkı olmayan işçilerin bir kısmının bu yasağı dernekler aracılığıyla fiilen aşmalarına olanak veren 1909 tarihli Cemiyetler Kanunu bunlardan biridir. Bunun dışında, 1926 tarihli Borçlar Kanunu’nda “umumi mukavele” adıyla geçen toplu iş sözleşmesine ilişkin bir düzenlemenin yer alması, bu hükümler 1950’lere kadar uygulanmamış olsa dahi, mevzuat gelişimi açısından önemlidir.

    3008 sayılı İş Kanunu’nun 1936 yılında kabul edilişi, bir önceki dönemi karakterize eden liberal anlayışın çalışma ilişkileri alanında da sona erişini simgeliyordu. Cumhuriyet döneminin bu ilk iş yasasıyla birlikte bireysel iş ilişkileri alanında sözleşme serbestisi sınırlanıyor, iş hukukunun işçinin korunması ilkesiyle paralel düzenlemelere gidiliyordu. Çalışma sürelerinin, kanundaki ifadesiyle “genel bakımdan”, 48 saat olarak belirlenmesi oldukça mühim bir düzenlemeye karşılık gelir. Ayrıca, kadın ve çocuk işçilerin çalışma şartlarıyla ilgili koruyucu maddelere yer vermesi, fazla saatlerle çalışmada işçinin muvafakatini araması, yine fazla saatli çalışma söz konusu olduğunda zamlı ücret ödemesi öngörmesi ve belki de hepsinden daha önemli bir düzenleme olarak ilk defa kıdem tazminatı hakkı getirmesiyle, 3008 sayılı İş Kanunu, bireysel iş ilişkileri alanında oldukça ileri bir düzenlemeye tekabül etmektedir. Toplu iş ilişkileri alanında ise benzer bir durumdan söz etmek mümkün değildir. Sendika özgürlüğü ve sendikal örgütlenmeyle ilgili herhangi bir maddeye yer verilmeyen yasada, grev kesin bir dille yasaklanmış; dahası bu yasağa uymayanlara yönelik para ve hapis cezaları da öngörülmüştür. Eğer “[y]apılan grev Devlet, vilâyet veya belediye idare veya kararları üzerinde bir tesir ve tazyik icra etmek maksadına matuf bulunuyorsa…” cezalar da arttırılıyordu. Ancak burada olası bir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek adına, grev için söz konusu olan yasak ve cezai yaptırımların tamamının lokavt için de geçerli olduğunu belirtmek gerekir. Dolayısıyla 3008 sayılı yasadaki bu düzenlemeleri -elbette devletin sınıf karakteri tartışmaları saklı kalmak üzere- basitçe işveren lehine düzenlemeler olarak değil, dönemin siyasal eğilimleriyle uyumlu bir biçimde işçi ve işveren taraflarına mümkün olduğunca az inisiyatif tanıyan devletçi bir anlayış olarak değerlendirmek daha yerinde olacaktır. Nitekim gerek bireysel gerekse de toplu uyuşmazlıkların çözümünde yasada uzlaştırma usulüne ve zorunlu tahkim uygulamasına yer verilmiştir. 3008 sayılı yasayla ilgili olarak mutlaka belirtilmesi gereken bir diğer husus ise yasanın kapsamıyla ilgili sınırlamalardır. Yasada “başka bir şahsın işyerinde bedenen veyahut bedenen ve fikren çalışan kimse” işçi olarak kabul edildiğinden, bu ibare, sadece kafa emeğiyle çalışan kimselerin işçi olarak kabul edilmedikleri, dolayısıyla da onların bu kanun kapsamı dâhilinde sayılamayacakları anlamına geliyordu. Kanun’un “en az on işçi çalıştırmayı icap ettiren” işyerlerinde uygulanacağına hükmeden ikinci madde ise bir diğer sınırlamaya denk düşüyordu. Bu maddede işveren tarafından gelebilecek olası yanlış bilgilendirme ve yönlendirmelerin önüne geçebilmek için “en az on işçi çalıştıran” ibaresinin yerine “en az on işçi çalıştırmayı icap ettiren” ifadesinin tercih edilmiş olması olumlu bir gelişme olsa da; 1927 Sanayi Sayımı sonuçlarına göre, on ve daha fazla sayıda işçi çalıştıran işletmelerin memleket dâhilindeki toplam işletme sayısına oranı % 2’nin altındadır. Yine aynı sonuçlara göre bu işletmelerde istihdam edilen işçi sayısı da toplam işçi sayısının % 33’ü civarındadır. 1927’den 1936’ya dokuz yıllık zaman diliminde, bu verilerin bir miktar değiştiğini ifade etmek yanlış olmaz ve fakat Cumhuriyet’in ilk iş yasasının emekçi kesimlerin kayda değer bir çoğunluğunu kapsam dışında bıraktığı da mutlaka not edilmelidir.

    1938 yılında çıkarılan Cemiyetler Kanunu ise sınıf esasına dayanan dernek ve siyasi partilerin kurulmasını açık bir şekilde yasakladığından, bu kanunla birlikte hâlihazırdaki grev yasağı rejiminin sendika yasağı rejimini de kapsayacak şekilde genişlediği ifade edilebilir. İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar devam edecek bu dönem, tek parti rejiminin çalışma ilişkilerini de kapsayacak bir biçimde kurumsallaştığı yıllardır. Faşizmin yenilgisi, liberal-kapitalizmin çöküşü ve Batı toplumlarındaki keskin sınıf mücadeleleriyle karakterize olan yeni tarihsel döneme paralel olarak Türkiye’deki hâkim sınıflar bloğunda burjuvazinin güçlenmesiyle birlikte çok partili hayata geçilmiş; taraf olunan Batı Bloku’nun yeni çalışma değerleri doğrultusunda iş mevzuatı da yeniden yapılandırılmıştır. 1946’da önce Cemiyetler Kanunu’nun sınıf esasına dayanan örgüt kurma yasağı kaldırılmış ve bir yıl kadar sonra da Cumhuriyet tarihinin ilk sendikalar yasası olan “İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun” yürürlüğe girmiştir. Toplu iş ilişkileri açısından; 1946’daki yasal düzenleme sendika yasağı rejiminden sendika serbestisi rejimine, sendikalar kanununun yürürlüğe girmesi ise sendika serbestisi rejiminden sendika hakkı rejimine doğru bir geçiş olarak kavramsallaştırılabilir. Bununla birlikte, sendika hakkı rejimine geçişten sendikalı olmanın önündeki engellerin fiilen de kaldırıldığı anlamı kesinlikle çıkarılmamalıdır.

    Sonuç itibariyle, Türkiye’de iş hukukunun tarihsel gelişimi geç kapitalistleşen diğer ülkelere benzer seyretmiştir. Türkiye’de, deyim yerindeyse, bir yandan iş hukuku mevzuatı oluşturulurken, diğer yandan da kapitalistleşme ve modernleşme hamleleri yapılmıştır. İş mevzuatı yoğun bir proleterleşme dalgası başlamadan, büyük sanayi kuruluşları yaygınlaşmadan, sanayinin gayri safi milli hâsıla içindeki ve istihdamdaki payı tarım sektörüne kıyasla çok gerilerdeyken ortaya çıkmaya başlamıştır. Yazının başında geçen parametrelere göre ifade etmek gerekirse; iş hukukunun omurgasını oluşturan sözleşme serbestisinin sınırlanması, omurgası sözleşme serbestisi olan burjuva hukukunun tesisiyle eşzamanlı olarak gerçekleşmiştir. Kendi içinde oldukça çelişkili olan bu süreci sürdürülebilir kılmak ise, uluslararası konjonktürün de imkân tanımasıyla birlikte, devlete düşmüştür. Bu bağlamda Türkiye’de iş hukukunun gelişimi sosyal politikaya olduğu kadar iktisadi kalkınma politikasına da konu teşkil etmiştir.

    Kaynaklar

    Güzel, Şehmus; “Türkiye’de işçi hareketi: 1908-1984”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1996.

    Koç, Yıldırım; “Türkiye’de işçi sınıfı ve sendikacılık hareketi tarihi”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003.

    Makal, Ahmet; “Türkiye’de tek partili dönemde çalışma ilişkileri: 1920-1946”, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 1999.

  • Ceza Muhakemesi Hukukumuzda Bir Uygulama Sorunu: Tutuklama

    1. Giriş

    Ceza Muhakemesi Hukukumuzda tutuklama müessesesinin tatbiki sürekli tartışılmakta; bazılarına cömert, bazılarına ise olması gerektiği gibi, yani son çare olarak uygulandığı, bunun da eşitsizlik oluşturduğu belirtilmektedir.

    Bu yazıda tutuklamanın şartlarına değinilmeye, uygulamada yer alan sıkıntıların önüne geçmek adına çözüm yolları gösterilmeye çalışılacaktır.

    5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK) keyfi uygulamanın önüne geçmek amacıyla 5353, 6352, 6526 ve 6763 sayılı kanunlarla bazı değişiklikler yapıldığı aşikardır; ancak bu değişikliklerin tatbikatta hiçbir iyileşmeye yol açmadığı da görülmektedir. Yazıda bunun nedenlerine yer verilecektir.

    1. Tutuklamanın Şartları

    Esasında tutuklamanın iki ana şartı olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan ilki şüpheli veya sanığın suç işlediğine yönelik kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delil bulunması, ikincisi ise bir tutuklama nedeninin varlığıdır. CMK m.100/1’in ilk cümlesine göre; “Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. “Verilebilir” kelimesinden de anlaşılacağı üzere bu iki şartın varlığı, doğrudan doğruya tutuklama kararını gerektirmez. CMK m.100/1’in ikinci cümlesi bu hususu açıklığa kavuşturur: “İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez”.

    O halde; kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delil ve tutuklama nedeninin varlığı halinde ve uygulanmasının ölçülü olacağı durumda (burada ölçülülüğü üçüncü bir şart olarak belirtebiliriz), hakim tarafından verilen tutuklama kararının hukuka uygun olacağı söylenebilir.

    Şimdi bu üç hususa ve uygulamasına göz atmak isabetli olacaktır.

    a. Kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delilin varlığı

    “Somut delil” ibaresinden ne anlaşılması gerektiğine değinmeden önce, 06.03.2014 tarihinde yürürlüğe giren, özel yetkili savcılık ve mahkemeleri kaldıran 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun öncesinde “somut delil” değil, “olgu” ibaresinin kullanıldığını, belirtelim[1]. “Somut delil” kıstası ile tutuklama müessesesinin tatbikinin daha da zorlaştığı düşünülebilir; ancak “olgu” kelimesinin de varsayımlara, akıl yürütmelere izin vermediği ve tutuklamaya esas oluşturan şüphenin somut ve yaşanmış olaylara dayanmasını gerektirdiği tartışmasızdır[2]. Delilin olgudan farkı ise, delilin bir ispat aracı olmasından, bir olgunun/vakıanın ya da sonucun iddia edildiği gibi gerçekleşip gerçekleşmediğinin delil ile ispatlanmasından kaynaklanmasıdır. Olgu ise, birtakım olayların dayandığı sebep veya bu sebeplerin yol açtığı sonuç, vakıa anlamına gelmektedir[3]. Ancak kullanılan tabir “olgu” da, “somut delil” de olsa, tutuklama için kuvvetli suç şüphesinin varsayımlara, ihtimallere değil, elde edilen somut bulgulara dayanması gerektiğini belirtelim.

    Tutuklamanın ön şartı olduğunu söyleyebileceğimiz, şüpheli veya sanığın suç işlediğine yönelik kuvvetli şüpheden ne anlaşılması gerektiği burada önem arz etmektedir. Kuvvetli suç şüphesi; failin suç işlediği yönünde, iddianame tanzimi için gereken yeterli şüpheden de fazla bir ihtimalin bulunduğu durumlar için geçerli olup, dosya kapsamında yer alan deliller ile orta zekalı biri tarafından failin suç işlediği konusunda yüksek ihtimal öngörülmekte ise, kuvvetli şüpheden söz edilir.

    Soruşturma evresinde sulh ceza hakiminde oluşan kuvvetli şüpheyi gösteren somut delillerin varlığı halinde, tutuklamanın ilk şartının gerçekleştiği kabul edilir. Öldürme suçuna konu edilen bıçakta bulunan tek parmak izinin şüpheliye ait olması ve kamera kayıtlarında şahsın gözükmesi, çocukların cinsel istismarı suçunda mağdurun vücudu üzerinde şüphelinin kılına rastlandığının bilirkişi incelemesi ile sabit olması, şüpheliler arasında gerçekleşen telefon görüşmelerinde telaffuz edilen uyuşturucu madde miktarından hareketle şüphelinin evinde yapılan aramada telefon konuşmalarında bahsedilen miktarda uyuşturucu maddeye rastlanması; kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin varlığına örnek olarak gösterilebilir.

    Ancak uygulamada, tutuklamaya gerekçe olarak gösterilen “mevcut delil durumu” gibi basmakalıp sözlerle kuvvetli suç şüphesini gösteren olgu/somut delil kıstasının bertaraf edildiği görülmektedir. Bir anlamda uygulayıcılar, “dosyada kuvvetli suç şüphesini gösteren olgu vardır” cümlesini karar veya taleplerinde kullanmış ve tutuklamanın ilk şartını bu şekilde aşmışlardır. Bu durum da, kuvvetli suç şüphesinin varlığına kanaat getiren hakimlik ve mahkeme kararlarının keyfiliğine yol açmaktadır.

    b. Bir tutuklama nedeninin varlığı

    CMK m.100/2’ye göre tutuklama nedeninden iki durumda söz edilebilir; ilki, şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular bulunması, ikincisi, şüpheli veya sanığın davranışlarının delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme ya da tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı girişiminde bulunma hususlarında kuvvetli şüphe oluşturmasıdır. Her iki durumda da, “somut olgular bulunması” ve “davranışlarının kuvvetli şüphe oluşturması” ibarelerinden anlaşılacağı üzere somutluk aranmaktadır.

    Buna göre, şüpheli veya sanığın kaçma ve delil karartma “ihtimali” bizatihi tutuklama nedeni olarak görülemez. Yine, şüpheli veya sanığın bir kısım tanıklar üzerinde baskı girişiminde bulunması “ihtimali” tutuklamaya konu edilemez. Tutuklama nedeninin varlığı için kaçma, delil karartma, tanık, mağdur veya bir başkasına baskı girişiminde bulunma şüphesini gösteren somut olgular gerekir. Örneğin şüphelinin, işlediği suçtan sonra yurt dışına uçak bileti alması, bir kısım tanıkların cumhuriyet savcısına verdiği ifadede şüpheli tarafından yanlış ifade vermesi için tehdit edildiğini söylemesi ve cep telefonundan buna ilişkin arama kayıtlarını göstermesi somut tutuklama nedeni olarak görülebilir.

    Bunların yanında CMK m.100/3’te düzenlenen bir hüküm vardır ki, yukarıda saydığım tutuklama nedenlerini bir anlamda önemsiz hale getirir. Hükümde “katalog suçlara” yer verilmiş, şüpheli veya sanığın bu suçların işlediği yönünde kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde tutuklama nedeninin varsayılabileceği hüküm altına alınmıştır[4]. Bu anlatıma göre, katalogda yer alan suçların işlendiği yönünde kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin varlığı halinde, CMK m.100/2’de sayılan tutuklama nedenlerinin varlığı ayrıca araştırılmayacak, şüpheli veya sanığın kaçma şüphesini, delil karartma ve tanıklara baskı yapma ihtimalini gösteren olgular olmasa bile, tutuklama nedeni olduğundan bahisle şahıslar tutuklanabilecektir.

    Bu düzenleme, uygulayıcılara net şekilde keyfilik tanımakla, “suçun vasıf ve mahiyeti” veya “şüpheli üzerine atılı suçun katalog suçlar arasında yer alması” gibi gerekçelerle tutuklamaya veya tutukluluğun devamı kararlarına dayanak olmaktadır. Her ne kadar CMK m.100/3’te “var sayılabilir” ibaresi kullanılsa ve katalogda bulunan suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı doğrudan doğruya tutuklamaya gerekçe olmasa bile, bu suçların işlendiği yönünde kuvvetli suç şüphesi bulunmakta ise diğer tutuklama nedenleri aranmayacağından ve uygulamada da “atılı suçun CMK m.100/3’te sayılan katalog suçlardan olması” gerekçesi ile tutuklama cihetine gidildiğinden, keyfi kullanıma açık CMK m.100/3’ün kaldırılması isabetli olacaktır.

    Sadece soruşturulan suçun ciddiyetine dayanılarak verilen tutuklama ve tutukluluğun devamı kararları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.5/3’e ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına da aykırıdır.

    1 Haziran 2006 tarihli Mamedova – Rusya kararında; tutukluluk durumunun, işlendiği iddia olunan suçun mahiyetine dayanılmak suretiyle uzatılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinin 3. fıkrasını ihlal ettiği belirtilmiştir.

    Yine, 22 Mayıs 2012 tarihli Idalov – Rusya, 6 Şubat 2007 tarihli Garycki-Polonya, 26 Ekim 2006 tarihli Chraidi-Almanya ve 26 Temmuz 2001 tarihli Ilijkov-Bulgaristan kararlarına göre; kanunda gösterilen olası cezanın ağırlığı, sanığın kaçma riski ile ilgili bir husus olsa da, tek başına tutukluluk süresinin uzatılması açısından yeterli bir sebep değildir[5].

    Netice itibariyle; tutuklamada keyfiliğin ve hukuka aykırı tutuklamanın önüne geçilmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun hareket edilmesi amacıyla CMK m.100/3’ün muhakkak kaldırılması gerekmektedir.

    c. Ölçülülük/oranlılık ilkesi

    Ölçülülük ilkesine Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı 13. maddesinin 2. cümlesi ile CMK m.100/1’in 2. cümlesinde yer verilmiştir. Buna göre; kişi temel hak ve hürriyetleri kanunla sınırlandırılabilir ve şahıslar şartları oluştuğu halde tutuklanabilir. Ancak bu kısıtlamanın ölçülü olmaması durumunda tutuklama kararı verilemez.

    CMK m.100/4’te[6] düzenlenen tutuklama yasaklarına ve adli kontrole ilişkin düzenlemeler ölçülülük (oranlılık) ilkesinin yansımasıdır. Ancak oranlılık ilkesinin uygulama alanı yalnızca tutuklama yasakları ile sınırlı değildir. Tutuklamanın oranlılığı açısından tutuklama kararının somut olay göz önünde bulundurulduğunda ölçülü olması gerekir. Bunun için de bir taraftan sanığın kişi özgürlüğü, diğer taraftan olayın önemi ve beklenen ceza tartılmalı, şüpheli ya da sanığın yaşam ilişkileri, mesleki ve ailevi bağlantıları, sağlık durumu göz önünde bulundurulmalıdır. Ölçülülük yalnızca tutuklama kararının verilmesinde değil, ayrıca bunun devamında da dikkate alınması gereken bir ilke olup[7]; müdahale ile ulaşılmak istenen amaç ile müdahale neticesinde bireyin temel hak ve özgürlüklerinde meydana gelen sınırlama arasında makul bir oran bulunmasına işaret eder[8].

    Örneğin her ne kadar kanunda tutukluluk yasağı olmasa da, alt sınırı üç ila beş yıl olarak düzenlenen bir suçta tutukluluk kararı verilmesinin ölçülülük ilkesine aykırı olduğunu söyleyebiliriz. Şahsın mahkeme tarafından suçlu bulunması halinde dahi, ceza infaz kurumunda çekeceği ceza (hele ki kanunlar ve OHAL KHK’leri ile getirilen değişiklikler de düşünüldüğünde), infaz kurumunda yatmasını dahi gerektirmeyebilir. Son dönemlerde rastladığımız cumhurbaşkanına hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama, basit yaralama gibi uzun süreli hapis cezasını gerektirmeyen suçlarda şahısların tutuklandığını görebilmekteyiz. Bu hususun ölçülülük ilkesine aykırı olduğu izahtan varestedir.

    1. Gerekçesiz Şekilde Tutuklamaya veya Tutukluluk Halinin Devamına Karar Verilmesi

    5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun’un 97. maddesi ile CMK m.101/1’de değişikliğe gidilmiş, “Tutuklama kararı” başlıklı maddenin ikinci fıkrasında; “Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda hukuki ve fiili nedenler ile gerekçeleri gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir.” şeklinde yer alan düzenleme; 6352 sayılı Kanunla “Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;

    1. a) Kuvvetli suç şüphesini,
    2. b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,
    3. c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,

    gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir.” şeklinde geliştirilmiştir.

    CMK m.101/2’de yapılan bu değişiklik şüphesiz, tutuklamanın tatbikini daha da zorlaştıran ve bir ceza değil, tedbir olduğu gerçeğini gözeten bir metne sahip olmakla birlikte, uygulamada bu değişikliğe yine riayet edilmemiş, “mevcut delil durumu” gibi soyut bir gerekçe, yerini “iletişim tespit tutanakları, kamera görüntüleri, çek aslı, tanık beyanları” gibi öncekine göre daha belirgin olmasına rağmen yine soyut gerekçelere bırakmıştır.

    Kaldı ki yukarıda yer verdiğimiz CMK m.100/1 hükmü de CMK m.101/2’nin yeni halini karşılamaktadır, zira hakim kararının gerekçeli olması gerekir (CMK m.34). Anayasa m.141/3 hükmü de, bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olması gerektiğine işaret eder. Yine, CMK m.101/1’in ikinci cümlesindeki “Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukuki ve fiili nedenlere yer verilir.” tümcesi de, adli kontrolün tutuklama şartlarının bulunması halinde esas, tutuklamanın ikincil olduğuna ve adli kontrolün neden yetersiz kalacağının da somut şekilde açıklanması gerektiğine işaret etmektedir. Burada iş, uygulayıcıya düşmektedir.

    Tutuklama ve tutukluluğun devamı kararlarındaki keyfilik, bilimsel araştırmalara da konu edilmiş, Prof. Dr. Feridun Yenisey ve Prof. Dr. Ayşe Nuhoğlu tarafından yürütülen “Türkiye’de Tutukluluk Uygulamaları ve Tutuklamada Savunmanın Rolü” başlıklı araştırma sonucunda; dava dosyalarının yalnızca yüzde 3’ünde savcıların gerekçe göstererek tutuklama talebinde bulunduğu, herhangi bir gerekçe göstermeden tutuklama talebinde bulunulan dosyaların oranının yüzde 97 olduğu, hakimlerin çok büyük oranda savcıların tutuklama istemini kabul ettiği, savcıların tutuklama talebinin reddedildiği dosya oranının yüzde 3 olduğu, yani savcıların tutuklama istemini hakimlerin yüzde 97 oranında kabul ettiği ifade edilmiştir[9].

    1. Tutukluluk için Öngörülen Azami Süreler

    CMK m.102’nin ilk iki fıkrasına göre; “(1) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçe gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

    (2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez”.

    Özetle tutukluluk, asliye ceza mahkemelerinde en fazla 1 yıl+6 ay; ağır ceza mahkemelerinde ise 2+3 yıl süre ile uygulanabilir. Kanun koyucu ağır ceza mahkemesi yargılamaları için “uzatma süresi toplam üç yılı geçemez”ibaresini kullandığından, bir dönem tartışılan 2+1 mi, yoksa 2+3 mü tartışmasının, “uzatma süresi, ana süreden fazla olur mu?” haklı sorusunun da bir anlamı yoktur.

    CMK m.102’de dikkat çekici kullanım, her iki fıkrada da yer verilen “zorunlu hallerde” ibaresidir. Tutuklama zaten uygulaması zorunlu, en son çare olarak başvurulan bir tedbir iken, asliye ceza mahkemelerinde 1 yıllık, ağır ceza mahkemelerinde 2 yıllık tutukluluk süresinin geçmesi durumunda, soyut “zorunluluk olduğu gerekçesi” ile kendiliğinden 6 ay/3 yıl tutukluluğun uzatılmasının kabul edilir tarafı yoktur. Bu nedenle, CMK m.102’de yer verilen “zorunlu haller” kıstasının titiz şekilde uygulanması, CMK m.100 ve 101’deki gibi durumu da aşacak şekilde değerlendirilmesi gerekir.

    Ayrıca 1 ve 2 yıllık tutukluluk sürelerinin “azami” olduğunu, şüpheli veya sanıklar hakkında tahliye kararı verilmesi için bu sürenin geçmesinin beklenmeyeceğini, CMK m.103/2 ve 104/1’in[10] de bu hususa işaret ettiğini, şartların oluşmadığı ve delil durumunun şüpheli veya sanık lehine değiştiği durumda şahısların derhal tahliye edilmesinin gerektiğini yeri gelmişken belirtelim.

    Uygulamada tutukluluk süresinde esas sorun, dosyanın kanun yolu aşamasında kendisini göstermektedir. Yargıtay veya bölge adliye mahkemeleri incelemesinde olan dosyalarda, tutukluluğunda azami süresi son bulan sanığın bu adli makamlar tarafından salıverilmesi mümkün müdür? Daha açık bir ifadeyle, kanun yolu aşaması tutukluluk süresinden sayılır mı?

    Esasında CMK m.100 vd. hükümlerine, “Tanımlar” başlıklı CMK m.2’nin (e) ve (f) bentlerine, yani soruşturma ve kovuşturma tanımlarına bakıldığında, hükmün kesinleşmesine kadar geçen sürenin kovuşturma olduğu düşünülerek, bu sürenin tutuklamanın tatbiki yönünden yerel mahkeme aşamasından farklı değerlendirilemeyeceği açık şekilde görülmektedir.

    Ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu; 12.04.2011 tarihli, 2011/1-51 E., 2011/42 K. sayılı kararında, sanığın “hükmen tutuklu” olduğu, yani mahkumiyet hükmü ile birlikte tutukluluğunun devam ettiği durumda temyizde geçen sürenin tutuklama hesabına dahil edilmeyeceğini belirtmekle, kanunda yeri olmayan değerlendirmede bulunmuştur.

    Kararın ilgili yeri şöyledir: “(…) Tutukluluk sürelerinin hesabında yerel mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar geçen süre dikkate alınmalı, buna karşın yerel mahkeme tarafından hükmün verilmesinden sonra tutuklu sanığın hükmen tutuklu hale gelmesi nedeniyle temyizde geçen süre hesaba katılmamalıdır. Zira, hakkında mahkumiyet hükmü kurulmakla sanığın altılı suçu işlediği yerel mahkeme tarafından sabit görülmekte ve bu aşamadan sonra tutukluluğun dayanağı mahkumiyet hükmü olmaktadır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de AİHS’nin 5. maddesinin uygulamasına ilişkin olarak verdiği kararlarda tutuklulukla ilgili makul sürenin hesabında, ilk derece mahkemesinin mahkumiyet hükmünden sonra geçen süreyi dikkate almamaktadır.

    Somut olayda, 22.04.2005 tarihinde tutuklanan sanık D.’nin Ceza Genel Kurulu’ndaki inceleme tarihi itibarıyla CMK’nın 102/2. maddesinde belirtilen beş yıllık tutukluluk süresinin dolduğu ve bu nedenle tahliyesine karar verilmesi gerektiği ileri sürülebilecek ise de, yerel mahkemenin hüküm tarihi olan 22.03.2010 tarihinde henüz beş yıllık sürenin dolmamış bulunması ve temyiz aşamasında geçen sürenin maddede yazılı azami tutukluluk süresinin hesabında dikkate alınmayacak olması nedeniyle, yasal olarak tahliyesine karar verme zorunluluğu bulunmamaktadır.

    Bu itibarla, hakkındaki hükmün aleyhe bozulmuş olması da göz önüne alındığında sanık D.’nin tutukluluk halinin devamına karar verilmelidir”.

    Bu kararın ardından Yargıtay Ceza Genel Kurulu 18.09.2012 tarihli, 2012/1-941 E., 2012/1780 K. sayılı kararı ile de aynı yönde kanaat oluşturmuş, bu kararları Yargıtay ceza dairelerine de emsal teşkil etmiş; Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 28.02.2017 tarihli, 2016/10994 E., 2017/721 K. sayılı, 27.12.2016 tarihli, 2016/9614 E., 2016/9958 K. sayılı, 07.12.2016 tarihli, 2016/10238 E., 2016/9577 K. sayılı, Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 23.11.2016 tarihli, 2016/8222 E, 2016/12939 K. sayılı, 21.10.2016 tarihli, 2016/7328 E., 2016/12072 K. sayılı, 17.02.2015 tarihli, 2014/12399 E., 2015/2784 K. sayılı, Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 30.06.2016 tarihli, 2016/2193 E., 2016/2078 K. sayılı kararlarında da, tutukluluk sürelerinin hesabında, yerel mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar geçen sürenin dikkate alınması, hükümden sonraki sürenin hesaba katılmaması yönünde kanaate varmıştır.

    Buna mukabil Yargıtay 20. Ceza Dairesi, 2015/15899 E. sayılı dosyasında 2015/2 ara karar numarası ve oybirliği ile verdiği 23.11.2015 tarihli ara kararında; 07.08.2010 tarihinde yakalanıp 11.08.2010 tarihinde tutuklanan, 04.12.2013 tarihinde haklarında mahkumiyet kararı verilen sanıkların CMK m.102/2 uyarınca 5 yıllık azami tutukluluk süreleri dolduğundan tahliyelerine karar vermiş, bu karar hukuk sistemimizde istisnai olarak yer almıştır.

    Gerek kanuni ve gerekse vicdani kanaat, azami süreye ulaşıldığı durumda tutuklu sanığın tahliyesine karar verilmesi gerektiğidir. Kanaatimce, yargılama süreleri sanık tarafından değil, yargı makamları tarafından titizlikle uygulanması gereken bir mefhum olmakla, burada yapılan gecikme ve hatalar sanığa yüklenemez.

    1. Sonuç ve Öneri

    Kanun lafzında açık ve somut gerekçe gösterilmesi gerektiği belirtilse de, mahkemelerin bir şekilde bu gerekçeleri aştığı, soyut gerekçeleri bir derece daha somutlaştırmakla birlikte CMK’nın aradığı anlamda somutlaştıramadığı ve katalog suçların keyfi tutuklamaların önünü açtığı, kanun değişiklikleri ile Yargıtay kararlarının da tutuklu sanıklar lehine uygulanamadığı sistemimizde; tutuklama tedbirinin daha sağlıklı şekilde uygulanabilmesi için katalog suç düzenlemesi kaldırılmalı, CMK m.100/4’te düzenlenen tutuklama yasağında “2 yıldan fazla olmayan” şeklinde hüküm altına alınan üst sınır artırılmalı, her ne kadar kanun lafzından anlaşılsa da, uygulamadaki hatanın önüne geçmek adına Yargıtay sürecinin de tutukluluk hesabında dikkate alınması gerektiğine işaret eden hüküm getirilmelidir.

    Esasında CMK m.100 veya 101’e, “şüpheli veya sanığın suç işlediğine yönelik kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin neler olduğu kararda net ve her türlü şüpheden ari şekilde açıklanması” gibi bir ibare eklenmesi de isabetli olur ki, bu hususun yine uygulayıcılar tarafından keyfi kullanıma açık olduğu, daha önce “mevcut delil durumu”, 6352 sayılı Kanun sonrası sözgelimi “kamera kayıtları” olarak gösterilen gerekçenin, yeni düzenleme sonrasında “kamera kayıtlarında şüphelinin görülmesi” gibi soyut gerekçe ile bertaraf edilmesi de mümkündür. Bu nedenle, bir önceki paragrafta yer verdiğimiz kıstaslar daha sonuç doğurabilir niteliktedir.

    [1] 6526 sayılı Kanunun; 17-25 Aralık süreci olarak da bilinen yolsuzluk/rüşvet soruşturmalarına bir reaksiyon olarak çıkarıldığını, bu Kanunla 17-15 Aralık soruşturmalarında rol oynayan özel yetkili savcılık ve mahkemeler kapatıldığı gibi, iletişimin denetlenmesi, teknik araçlarla izleme ve el koyma gibi koruma tedbirlerinin daha sıkı şartlara tabi tutulduğunu, dosyalarda “gizlilik kararı” olarak da bilinen kısıtlama kararını düzenleyen CMK m.153/2-4’ü kaldırdığını ve o dönem “şüpheli” sıfatı ile yer alan şahısların müdafilerinin dosya içeriklerine erişebilmesinin önünü de açtığını, daha sonra bu “özgürlüğe”, 17-25 Aralık dosyaları kapanmasını müteakip 12.12.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6572 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’la son verilip, dosyada kısıtlama kararının yeniden tesis edildiğini, farklı olarak CMK m.153/2’de katalog suçlara yer verilip sadece bu suçlar yönünden kısıtlama kararının verilebileceğini belirtmeden geçmeyelim.

    [2] Bahri Öztürk, Durmuş Tezcan, Mustafa Ruhan Erdem, Özge Sırma, Yasemin F. Saygılar, Esra Alan, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2009, s.405.

    [3] Veli Özer Özbek, Mehmet Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Baskı, Ankara, 2015, s.313.

    [4]  CMK m.100/3: Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama

    nedeni var sayılabilir:

    1. a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan;
    2. Soykırım ve insanlığa karşı suçlar (madde 76, 77, 78),
    3. Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),
    4. Silahla işlenmiş kasten yaralama (madde 86, fıkra 3, bent e) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama (madde 87),
    5. İşkence (madde 94, 95),
    6. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102),
    7. Çocukların cinsel istismarı (madde 103),
    8. Hırsızlık (madde 141, 142) ve yağma (madde 148, 149),
    9. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),
    10. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220),
    11. Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (madde 302, 303, 304, 307, 308),
    12. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),
    13. b) 10.7.1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.
    14. c) 18.6.1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununun 22 nci maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu.
    15. d) 10.7.2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.
      e) 21.7.1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar.
    16. f) 31.8.1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun 110 uncu maddesinin dört ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları.
    17. g) 6.10.1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 33 üncü maddesinde sayılan suçlar.
      h) 12.4.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 7 nci maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen suçlar”.

    [5] Ersan Şen, “Tutuklama Kriterleri”, Yorumluyorum 10, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2015, s.73.

    [6] CMK m.100/4: “Sadece adli para cezasını gerektiren suçlarda veya vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenenler hariç olmak üzere hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez”.

    [7] Bahri Öztürk, Durmuş Tezcan, Mustafa Ruhan Erdem, Özge Sırma, Yasemin F. Saygılar Kırıt, Özlem Özaydın, Esra Alan Akcan, Efser Erden, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 9. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2015, s.468.

    [8] Erdal Yerdelen, Yavuz Selim Değerli, “Ceza Muhakemesi Koruma Tedbirlerinde Ölçülülük”, Prof. Dr. Feridun Yenisey’e Armağan, Cilt I, Beta Yayıncılık, İstanbul, 2014, s.1345.

    [9] http://www.bahcesehir.edu.tr/icerik/2266-turkiyede-tutukluluk-uygulamalari-ve-tutuklamada-savunmanin-rolu-arastirmasi

    [10] CMK m.103/2: “Soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı adli kontrol veya tutuklamanın artık gereksiz olduğu kanısına varacak olursa, şüpheliyi re’sen serbest bırakır. Kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiğinde şüpheli serbest kalır”.

    CMK m.104/1: “Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir”.

  • 16 Nisan 2017 Sonrası Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu Üzerine Düşünceler

    Cumhurbaşkanına hakaret suçu, kişiye özel bir tahkir suçu olarak Türk Ceza Kanunu’nun Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler kısmının, Devletin Egemenlik Alametlerine ve Organlarının Saygınlığına Karşı Suçlarbölümünde, 299. maddede şu şekilde kaleme alınmıştır: “(1) Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun alenen işlenmesi hâlinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır. (3) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.”

    Hakaret kavramından ne anlaşılması gerektiği maddede belirtilmemiş olduğundan, diğer kimselere karşı hakaret suçunun düzenlendiği TCK’nin 125. maddesinden yararlanılır. Buna göre bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat edilmesi veya sövmek suretiyle onur, şeref ve saygınlığına saldırılması hakarettir. Cumhurbaşkanına hakaret ve sövmenin oluşması için, onun sosyal değeri konusunda kendisinin ve toplumun sahip olduğu düşünce ve duyguları sarsıcı fiil veya sıfatlar isnat veya izafe edilmelidir. Esas alınacak kriter toplumda hakim olan ortalama düşünüş ve anlayış olmakla birlikte, basit bir saygısızlık hakaret olarak değerlendirilemez[1]. Bununla birlikte, AİHM’nin özellikle içtihatlarında belirttiği üzere, şok edici ağır eleştiriler ile hakareti ayırt etmek gerekir.

    299. maddenin yeni anayasa kapsamında nasıl uygulanacağının ortaya konulması için, cumhurbaşkanına hakaretin neden ayrıca düzenlendiğinin, geçmiş uygulamaların ve suçla korunan hukuki değerin (bu doğrultuda cumhurbaşkanının anayasal konumunun) tespiti önem arz etmektedir.

    AİHM’nin Konuya Bakışı

    Hakaret eylemi özünde bir düşünce açıklamasıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde ‘İfade Özgürlüğü’ iki fıkra halinde düzenlenmiştir. İlk fıkrada bu özgürlüğün kural olduğu ve nasıl kullanılacağı ana hatlarıyla belirtilmiş olup; ikinci fıkrasında istisna olan sınırlamanın hangi koşullar altında gerçekleşebileceği düzenlenmiştir.

    AİHM, hakaretle ilgili incelediği birçok başvuruda ifade özgürlüğünün demokratik toplumların temelini oluşturduğunu, toplumların ilerlemesi ve kendini geliştirmesinin temel şartlarından olduğunu, ifade özgürlüğü içeren açıklamaların yalnızca kişinin lehindeki zararsız ve yıpratıcı olmayan açıklamaları değil; ayrıca devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanması gerektiğini belirtmiştir. YCGK da bu hususu şu şekilde ifade etmiştir: “Eleştirinin doğasından kaynaklanan sertlik suç oluşturmaz. Eleştiri övgü olmadığına göre, sert, kırıcı ve incitici olması da doğaldır.”[2]

    AİHM demokratik toplumdan bahsedilebilmesi için çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereği olarak, ifade özgürlüğünün geniş; sınırlamaların (m.10/2’ye uygun olarak) dar yorumlanması gerektiğine işaret etmektedir[3]. Mahkeme ayrıca halka mal olmuş siyaset adamlarına yönelik eleştirilerde ifade özgürlüğünün sınırlarının daha geniş tutulması gerektiğini vurgulamaktadır[4]. Örneğin Pakdemirli – Türkiye başvurusunda bu durumu: “Siyasetçilerin fiil ve davranışları, kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların, hepsinden çok da siyasi rakibinin sıkı bir denetimine tabidir. Bir siyaset adamı, özellikle de kendisi eleştiriye yol açabilecek halka açık konuşmalar yaptığı zaman daha fazla hoşgörü göstermelidir.” şeklinde açıklamıştır.

    Mahkeme, şiddete tahrik veya çok ağır nefret söylemi içermediği sürece düşünce açıklamalarının hapis ile cezalandırılmaması gerektiğini, tazminat gibi özel hukuk araçlarıyla da aynı amaca ulaşılabileceğini belirtmekte[5]; konunun ceza yargılamasının kapsamına sokulmasının hicvi yok edeceğini ifade etmektedir[6]. Devlet başkanlarının hakaret konusunda diğer insanlardan daha üstün bir konuma sahip olmasını ise kabul etmemekte, onlara yönelen tahkir edici sözlerin ceza hukuku normlarıyla korunmaması gerektiğini, ceza hukukunun ultima ratio olduğunu vurgulamaktadır. Bu doğrultuda devlet başkanına hakaretin ceza normlarıyla yaptırım altına alınmasını demokratik toplumlarda orantısız bulmaktadır. Bu yöndeki başvuruları incelerken; başvurucuların söz konusu açıklamasının bütününü, kişinin mesleği ve açıklamayı hangi amaçla yaptığını da göz önüne alarak, açıklamanın tümünün hakaret amacıyla yapılıp yapılmadığını tespit etmektedir. Örneğin ağır eleştiri içeren metnin bir bölümünde tahkir edici sözler yer alsa da, yazının bütününün eleştiri amacıyla yazıldığı tespit edilebiliyorsa –özellikle de bu kişi gazeteciyse- açıklamayı ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmektedir[7].

    AİHM’nin bu istikrarlı içtihatları karşısında, Yaman Akdeniz ile Kerem Altıparmak’ın ifadesiyle: “Cumhurbaşkanına hakaret suçunu düzenleyen TCK’nin 299. maddesi aslında zımnen ilga olmuştur.”[8] Söz konusu yazıda Avrupa Konseyi üyesi ülkeler arasında devlet başkanına hakaret nedeniyle bir cezai soruşturma yapılmadığı belirtilerek, Türkiye’de cumhurbaşkanını ceza hukuku normlarıyla özel olarak koruyan bu hükmün AİHM içtihatlarına açık bir şekilde aykırı olduğu ve Anayasa m.90/5 uyarınca zımnen ilga olduğu;  uygulanmaması gerektiği ifade edilmektedir.

    Mahkeme’nin tarafsız bir devlet başkanına hakaretle ilgili ele aldığı başvurulardan, Otegi Mondragon/İspanya kararı, Türkiye’deki duruma örnek gösterilebilir. Nitekim İspanya kralı, 16 Nisan öncesi Türkiye’de teorideki duruma benzer şekilde devleti temsil eden tarafsız bir statüdedir. AİHM bu başvuruda da, tarafsız konumda olsa ve devleti temsil etse dahi devlet başkanını ülkedeki diğer insanlardan daha fazla koruyan bir ceza hükmünün varlığını AİHS m.10’a aykırı görmüştür. Buradan hareketle tarafsız olmayan, özellikle ülke yönetimi ve siyasetin içinde aktif olarak yer alan bir devlet başkanına yönelen “şok edici, provokatif, ağır eleştiriler” konusunda çok daha geniş bir ifade özgürlüğü alanı tanıyacağı ise kuşkusuzdur.

    Tüm bu açıklamalara karşın, 299. madde günümüzde TCK’nin en sık kullanılan maddelerinden biri olma özelliğini korumaktadır. Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 7 yıllık görev süresinde 1359 kovuşturma izni talep edilmiş, bunların 545’i için Adalet Bakanı tarafından, m.299/3 doğrultusunda izin verilmiş olmakla birlikte, tek bir tutuklama dahi gerçekleştirilmemiştir[9]. 12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan döneminde ise, sırf 2015 yılı içerisinde 1953, 2016 yılı içerisindeyse 4187 dava açılmıştır. Bunlar içinde sayısı hiç de yabana atılır miktarda olmayan bir bölümü ise tutuklu yargılamadır. Buna karşılık örneğin, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e hakaret edildiği iddiasıyla 2006 yılında yalnızca 24 dava açılmıştır[10].

    Anayasa’ya Aykırılık İtirazı ve Reddi

    Karşıyaka 7. ve İstanbul 43. Asliye Ceza Mahkemeleri 299. maddenin Anayasa’ya aykırılık sebebiyle iptali için, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, isnadın ispatı sorununun da altını çizerek, Anayasa’nın 2, 10 ve 39. maddelerine dayanarak 2016 yılında Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştur. 101 ve 102. maddede yapılan değişiklikler sonucunda cumhurbaşkanının siyasi bir kişilik haline gelmesinin kaçınılmaz olduğunun da belirtildiği başvuru, Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmiştir (E:2016/25, K:2016/186). Red gerekçesinde özetle; cumhurbaşkanının konumu dikkate alındığında, diğer kamu görevlileriyle arasında hakaret konusunda bir fark olmasının eşitlik ilkesine aykırı görülemeyeceği, başkasının şöhret veya haklarının korunması ile kamu düzeninin korunmasını sağlamak bakımından hükmün gerekli olduğu, suçla aynı zamanda devletin saygınlığının da korunduğu, 299. maddenin ifade özgürlüğünü sınırlamadığı ve maddenin TCK’de düzenlendiği yerin kanun koyucunun takdirinde olduğu; cezanın orantısız olmadığı ifade edilmiştir. Ayrıca, red gerekçesinde talepte belirtilen AİHS’nin ve yukarıda açıklanan AİHM içtihatlarının tartışılmadığı görülmektedir. Bu red kararıyla birlikte, 299. maddenin bir süre daha yürürlükte olacağı anlaşılmıştır.

    Tutuklu Yargılamalar ve Tazminat

    Uygulamada cumhurbaşkanına hakaret suçunun işlendiğini öğrenen savcılık soruşturma işlemlerini yaptıktan sonra, kovuşturma yapılması için adalet bakanından izin talep etmektedir. Bu mevcut durum, her tür düşünce açıklamasının yargıya yansıyarak ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının önüne geçilmesini sağlıyor gibi görünse de, aslında bir siyasetçi olan adalet bakanının hangi türden açıklamaların yargılanıp, hangilerinin yargılanmayacağını (kısacası kimin yargılanacağını) belirlemesi sonucunu doğurduğundan, yürütmenin ‘bağımsız ve tarafsız’ yargıya bir müdahalesi gibi görünmektedir.  Üstelik bu suç nedeniyle uygulamada tutuklu yargılamaların da yapıldığı dikkate alındığında, siyasi eleştirilerde muhalif kesimin susturulmasına yol açtığı, maddenin bir baskı aracı olarak kullanıldığı görülmektedir. Tarafsız konumdaki cumhurbaşkanının kendi şikayetine dahi tabi olmayan bu suçun, yeni anayasada (Kasım 2019’da tüm maddeler yürürlüğe girdikten sonra) taraflı olacak bir cumhurbaşkanının doğrudan kendi belirleyeceği bir bakanın izniyle kovuşturulacak olması nasıl açıklanabilir? Belki de önümüzdeki süreçte, yasa koyucu bu maddenin kovuşturulmasını doğrudan cumhurbaşkanının iznine veya şikayetine tabi kılarak en azından uygulamadaki durumu, hukuki duruma yansıtmayı tercih edecektir. Şüphesiz böyle bir düzenleme cumhurbaşkanının yeni konumu da dikkate alındığında, adeta bir ‘talimat’ özelliği gösterecektir.

    Cumhurbaşkanına hakaret suçunun yaptırımı 1 ila 4 yıl arası hapis cezasıdır. Tutuklama koşulları ve katalog suçlar CMK’nin 100. maddesinde belirtilmiş olmakla birlikte, cumhurbaşkanına hakaret katalogda yer alan suçlardan değildir (katalog suçlarda dahi tutuklamanın zorunlu olmadığını hatırlatalım). Diğer suçlarda ise tutuklama kararının verilebilmesi için kural olarak hapis cezasının üst sınırının iki yıldan fazla olması gerekir. 299. madde bu koşulu sağlıyor olmakla birlikte, (100/2’deki nedenler dışında) uygulamada cezası yüksek olmayan suçlarda – özellikle hükmolunacak ceza tutukluluk süresini geçecekse – daha nadiren tutuklama kararı verildiği bilinmektedir. Buna karşılık, cumhurbaşkanına hakaret suçunda özellikle kişilerin sosyal medya paylaşımları vb. gerekçe gösterilerek haklarında kovuşturma başlatılmakta, üstelik tutuklanabilmektedirler. Cumhurbaşkanına hakaretin tutuklanma gerekçesi olarak kimi zaman da katalogda yer alan diğer suçlarla ilişkilendirildiği de bilinmektedir. Durum öyle bir hal almıştır ki; cezaevlerinde 299 tutuklularına ayrı çok sayıda koğuş oluşturulduğu, medyaya yansıyan haberlerden öğrenilmektedir. Hatta bu yazının yazıldığı sırada dahi, yine kişilerin sosyal medya paylaşımlarında cumhurbaşkanına hakaret edildiği iddiasıyla evlerine baskın yapılarak yakalandığı haberleri gözümüze çarpmıştır[11].

    Gazetecilere, sanatçılara, akademisyenlere, siyasetçilere, öğrencilere vb. açılan bu davaların yanında; avukatlarının cumhurbaşkanının zarara uğradığını ileri sürerek milyonlarca lira tazminat talep etmekte olduğu belirtilmektedir. Bu doğrultuda hem emniyet teşkilatının, hem de adli yargının içinde birçok kişi ve kurum mesaisini cumhurbaşkanına hakaret suçuna ayırmaktadır[12].

    Birkaç yıl öncesine kadar TCK m. 301 bir tehdit unsuru olarak kullanılmaktayken, bugün muhalefeti baskılamaya yönelik olarak, eleştiri söylemleri 299 aracılığıyla yargılanmaktadır. 299. maddeye dayanarak yapılan yargılamaların, söz konusu beyanların eleştiri sınırları içerisinde olup olmadığının yargı kararıyla tespitinden dahi önce insanların tutuklanması ve üstüne tazminat talep edilmesi, bu maddenin her türden muhalefeti sindirmeye yönelik bir araç olarak kullanıldığını açıkça göstermektedir. Gazeteci, yazar, akademisyen vb. her türden kesim, gündem oluşturan konulara ilişkin açıklama yaparken “Acaba şu an cumhurbaşkanına hakaret ediyor muyum?” korkusu içindedir. Bu korku ve kaygının toplumun genelinde yaygın olması, kişiler arası iletişimi dahi etkileyen, ifade özgürlüğünü aşırı ölçüde sınırlayan bir oto-sansür durumuna yol açmıştır. Yine medyaya yansıyan haberlerden kavga eden eşlerin birbirlerini, müşterilerin taksicileri cumhurbaşkanına hakaret ettiği iddiasıyla ihbar ettiği dahi öğrenilmektedir.

    Tüm bu ifade edilenler ışığında, bu hükmün “Şeref ve haysiyetin korunması adı altında özellikle egemen iktidar düzenine yönelik muhalif eylem, tutum ve ifadelerin sindirilmesinde bir baskı aracı işlevini gördüğünü, artık meşru bir amaca hizmet etmediğini” söylemek pekâlâ mümkündür[13].

    Cumhurbaşkanının Konumu ve Suçla Korunan Hukuki Değer

    Yukarıda belirtildiği üzere, suçla korunan hukuki değerin tespiti, cumhurbaşkanının değişen hukuki ve siyasi konumu doğrultusunda, maddenin nasıl uygulanacağının tartışılması açısından elzemdir. 299. maddenin gerekçesinde hükmün düzenlenme amacı şu şekilde belirtilmiştir: “Cumhurbaşkanının Devleti temsil etmesi ve Anaya­sada belirtilen görev ve yetkileri göz önüne alınarak onun kişiliğine yönelti­len hareketin bir bakıma Devlet kuvvetleri aleyhine cürümlerden sayılması gerektiği düşüncesinden hareketle bu madde kaleme alınmış ve Cumhurbaş­kanına karşı hakaret müstakil bir suç hâline getirilmiştir.”

    Gerekçeye, doktrinde kabul edilen genel görüşe ve Yargıtay içtihatlarına göre, suçla cumhurbaşkanlığı makamı değil; cumhurbaşkanının kendisi korunmaktadır. Ayrıca hakaretin, cumhurbaşkanının görevi dolayısıyla işlenmiş olması şart değildir. Yani görevi ve fonksiyonlarıyla ilgisi olmaksızın doğrudan şahsına yöneltilen bir hakaret de cumhurbaşkanına hakaret olarak değerlendirilmektedir. Ancak, (16 Nisan öncesi için konuşmak gerekirse) hükmün düzenlendiği yer, cumhurbaşkanının tarafsız ve sembolik konumu da dikkate alındığında, kanun koyucunun 125. maddedeki hakaret suçundan ayrı olarak bu suçu düzenleme amacının, devletin birliğini temsil eden makamdaki kişinin şeref ve haysiyetini korumak olduğu söylenebilir. Bu şekilde, cumhurbaşkanına diğer vatandaşlara göre daha ağır cezayla ayrıca bir koruma sağlanmaması gerektiği yukarıda belirtilmişti. Olması gereken, AİHM’nin de ısrarla tavsiye ettiği şekilde bu hükmün tamamen kaldırılmasıdır. Ancak, elbette ‘tahkir edici ifade değerlendirmesi’ yapılırken, özellikle aktif siyasetin içinde yer alan bir devlet başkanını eleştirmenin sınırlarının çok daha geniş olacağı unutulmamalı, hükmün kaldırılması durumunda bu eleştiriler 125. madde kapsamında da değerlendirilmemelidir.

    Bugün, Erdoğan’a hakaret teşkil ettiği iddia edilen açıklamaların büyük bölümü, onun cumhurbaşkanı sıfatından değil; siyaseten yaptığı konuşma ve açıklamalara eleştiri mahiyetindedir. Ancak kanundaki düzenleme cumhurbaşkanına hakaretin temsil ettiği makama yönelik olmasıyla, kişiliğine yönelik olması arasında bir ayrım yapmadığından; bu durum adeta, doğrudan siyasetin içinde yer alan bir cumhurbaşkanını (Türkiye’deki geçmiş yargı pratikleriyle birlikte incelendiğinde) her türlü eleştiriden koruyan bir zırh niteliği görmektedir.

    Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 2004 yılında kabul ettiği Medyada Politik Tartışma Özgürlüğü Deklarasyonu’nda da bu sakıncalı husus ifade edilmiştir[14]. Buna göre: Devlet, hükümet ve genel olarak yürütme, yasama veya yargının herhangi bir organının medya kuruluşlarında eleştiri konusu yapılabileceği, zaten güçlü konumlara sahip oldukları ve bu nedenle itibar zedeleyici veya hakaret niteliği taşıyan beyanlara karşı kurum olarak ceza hukuku tarafından koruma altına alınmamaları gerektiği belirtilmiştir. (…)Böyle bir korumadan yararlanabildikleri hallerde ise bu korumanın çok sınırlı bir şekilde ve her halükarda eleştiri özgürlüğünü kısıtlamak amacıyla kullanılmasına mahal vermeden uygulanması gerektiği ortaya konulmuştur. Bu ifade özellikle tarafsız (belli bir tarafı, siyasi görüşü temsil etmeyen) konumdaki kişi/kurumları işaret etmekle birlikte, Deklarasyon’da siyasi şahsiyetlerle ilgili çok daha geniş bir eleştiri alanı tanınması gerekliliği de şu şekilde ifade edilmiştir: “Siyasi şahsiyetler kamuoyundan güven talep etmişler, kamuoyu bünyesinde açık tartışma konusu olmayı, kamuoyunun titiz bir denetimine tabi tutulmayı, (…) kendilerine gereğinde şiddetli eleştiriler yöneltilebileceğini peşinen kabul etmişlerdir.”

    Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Bir siyasi şahsiyet olarak anılmayıp, daha ziyade tarafsız konumda bulunan devlet kurumları/organlar zaten görevleri gereği güçlü konumda olduklarından, eleştiriye açık olmalı, ceza hukuku normlarıyla ayrıca korunmamalıdırlar. Keza AİHM içtihatları da bir başka açıdan yaklaşarak aynı hususa işaret etmektedir. Buna karşılık siyasi şahsiyetler, taraf konumunda olduklarından ağır eleştirileri peşinen kabul etmiş sayılırlar. Bunlar için eleştirinin sınırları çok daha geniştir.

    Yeni Anayasa Kapsamında Genel Değerlendirme

    16 Nisan’da oylanan Anayasa değişikliğiyle, cumhurbaşkanının pek çok yetkisi artarken, siyasi konumu olan tarafsızlığı da, Anayasa’daki “partisiyle ilişiği kesilir” hükmünün ilgasıyla ortadan kalkmış oldu. Bu halde ‘partili cumhurbaşkanı’ devleti temsil eden üst düzey makamdaki kişi olmanın yanı sıra bir siyasi partinin üyesi veya genel başkanı olabilecektir. Türkiye siyasi geçmişine bakıldığında, aynı gün yapılacak parlamento ve cumhurbaşkanı seçimlerinde, cumhurbaşkanı seçilen kişinin aynı zamanda parlamentoda çoğunluğu sağlayacak siyasi partinin de genel başkanı olacağı öngörülebilir. Bunun doğal bir sonucu olarak bütün yetkileri elinde bulunduran bir cumhurbaşkanı ortaya çıkacaktır.

    Bugüne kadar bırakın hakaret etmeyi, tarafsız konumuna rağmen taraflı siyasetin içinde yer alan bir cumhurbaşkanını eleştirmek dahi 299’dan yargılanmaya yol açabilmekteyken, artık partili cumhurbaşkanının siyaseten yaptığı işleri eleştirmek son derece sakıncalı sonuçlara yol açabilecektir. Üstelik, cumhurbaşkanının misliyle artan yetkileri doğrultusunda adeta bir kuvvetler birliği sistemi yaratıldığı düşünüldüğünde, devletin yaptığı herhangi bir iş/işlemi eleştirmek cumhurbaşkanına hakaret kalıbına sokulabilecektir. Geçmiş tecrübelere bakarak uygulamada savcı ve yargıçların bu kalıba sokmakta pek de zorlanmayacakları söylenebilir. Örneğin HSK üyelerinin atanmasına, hazırlanan milletvekilleri listelerine, üst kademe kamu yöneticilerinin atanması/görevden alınmasına, bütçeyle ilgili yetki kullanımına, hatta parlamentodaki kendi partisinden milletvekillerine karşı tutumuna yönelik eleştiriler dahi 299’un ihlali olarak değerlendirilebilecektir. Bunun yukarıda açıklananlar ışığında doğal bir sonucu olarak, muhalefetin ‘meşru’ vasıtalarla öncekinden çok daha kuvvetli biçimde baskı altına alınmasına yol açacağı aşikardır.

    Esasen, muhalefetin baskı ve özellikle kontrol altına alınması amaç; cumhurbaşkanına hakaret suçu bugün için araçtır. İlerleyen zamanda değişen koşullara uygun, muhalefeti sindirmeye yönelik yeni araçlar da bulunabilir. Fakat 16 Nisan sonrasında, siyasi iktidar için 299. maddenin oldukça verimli bir araç olacağını öngörmek ne yazık ki mümkündür.  Ayrıca, AİHM içtihatlarında belirtildiği şekilde cumhurbaşkanının şeref ve haysiyetinin ceza hukuku normlarıyla değil; özel hukuk normlarıyla korunması, her ne kadar daha iyi bir durum yaratacak olsa da tek başına yeterli olmayacaktır. Nitekim bugün de toplamı milyonlarca liraya varan tazminat davaları olduğu belirtilmektedir. Cumhurbaşkanına hakaret nedeniyle devamlı olarak tazminat davalarıyla yüzleşme korkusunun da eleştiri ve ifade özgürlüğünü aşırı ölçüde kısıtlayacağı açıktır. Olması gereken; aktif siyasetin içinde yer alacak ve siyasi iktidarın kullanımında her alanda söz sahibi olacak bir cumhurbaşkanının “şok edici ve ağır eleştirilere” çok daha açık olmasıdır. Ancak ne yazık ki, şu anki tabloda bunun mümkün olacağını düşünmek dahi güçtür.

     

    [1] Sahir Erman, Hakaret ve Sövme Suçları, İstanbul, 1989, s.80 vd.

    [2] YCGK 03.07.2001, 9-132/155

    [3] Kayasu – Türkiye (64119/00 76292/01), 13.11.2008

    [4] Eon – Fransa (26118/10), 14.03.2013

    [5] Artun ve Güvener – Türkiye (75510/01), 26.06.2017

    [6] Eon – Fransa, aynı karar

    [7] Tuşalp – Türkiye (32131/08 41617/08), 21.02.2012

    [8] Yazının tamamı için bkz.: Yaman Akdeniz, Kerem Altıparmak, “TCK 299 Olmayan Hükmün Gazabı mı?” Güncel Hukuk, Ekim 2015, s.42-44

    [9] Bilal Kolbüken, “Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu Üzerine Bir Deneme”, http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2015-3/01.pdf (çevrim içi), E.T.: 29.06.2017, 16:15

    [10]  http://www.adlisicil.adalet.gov.tr/ac-cik.html (çevrim içi), E.T. : 02.07.2017, 23:30

    [11] http://sendika49.org/2017/06/izmirde-sosyal-medya-baskinlari-gozaltilar-var (çevrim içi), E.T.: 30.06.2017, 15:00

    [12] Akdeniz, Altıparmak, A.e., s.42

    [13] Hasan Sınar, “TCK’de Hakaret Suçu ve Bu Suçun Karşılaştırmalı Hukukta Gelişen Hakaretin Suç Olmaktan Çıkarılması Eğilimi Yönünden Değerlendirilmesi,” Ceza Hukuku Dergisi, S:24, Nisan 2014; Akt.: Fikret İlkiz, “Cumhurbaşkanına Hakaret ve 299 Zamanı”, http://bianet.org/biamag/insan-haklari/161147-cumhurbaskanina-hakaret-ve-299-zamani (çevrim içi), E.T.: 29.06.2017, 16:15

    [14] Bilal Kolbüken, A.e.

  • Söyleşi: Her Zaman Her Yerde Beraberiz (11.07.2017)

    3 Temmuz günü yayınlanan Hâkim ve Savcılar Kurulu’nun yaz kararnamesi ile 780 hâkim ve savcı sürgün edildi. HSK’nın liyakat esasına dayanmayan bu hukuksuz kararnamesi ile ilgili olarak sendikası üyesi hâkim ve savcı dostlarımızla konuştuk.

                 

    Savcı Bayram Kapucu:

    Yargıçlar Sendikası Yönetim Kurulu üyesiyim. İstanbul Anadolu Adliyesi’nde görev yapmakta iken 3 Temmuz’da çıkartılan ve özellikle sendikamızı hedef alan sürgün kararnamesinde yer aldım. Bakırköy adliyesine atandım. Bize bir mesaj verilmek isteniyor o da “Sizi yargıda istemiyoruz. Siz bizim yargıç ve savcılarımız değilsiniz. Siz bizim isteklerimizi yerine getirmiyorsunuz, biz de sizi istemiyoruz. Emekli olun.” mesajıdır. Biz bu baskılara karşı duracağız. Tüm haksızlıklara hukuksuzluklara karşı durduğumuz gibi bunun da karşısında olacağız. Teslim olmadık olmayacağız, mücadelemiz gittiğimiz yerlerde de sürecek. Yargıçlar Sendikası, bu sürgün kararnamesiyle dağılmayacak hatta biraz daha güçlenerek devam edecek.

    Hâkim Tamer Akgökçe:

    Yargıçlar Sendikası’nın 15 yöneticisi ve üyeleri sürgün dediğimiz bir kararname ile Türkiye’nin başka yerlerine adeta savruldular. Gerçekten bu kişiler, tüm hukuksal mücadeleler içerisinde yargıyı bütünsel görüp yer alan kişiler. Bu kişiler yargının sadece hâkim, savcı ve avukattan ibaret olmadığını söyleyen, yargının halkla birlikte ele alınması, halkla yargı arasındaki ilişkinin kurulması ve yargının halkın yargısı olması gerektiğini düşünen kişiler. Bu kişiler, bu düşünceler üzerine varolan duruşa sahip olan belli pratikler içerisinde yer alan kişiler. İktidara, HSK’ya en sevimsiz gelen şey de bu. Onlar açıklanmasın, konuşulmasın, onların yaptığı haksızlıklar ve hukuksuzluklar örgütlü olarak ifade edilmesin istiyorlar. Örgütlenmenin demokrasilerde en temel hak olduğunu biliyorlar ama örgütlenmeye karşı çıkıyorlar. Kendileri dışında bir örgütlenmeyi adeta kendilerine karşı bir örgütlenme olarak görüyorlar. O nedenle, her türlü örgütsel yapıyı engellemeye, dağıtmaya ve faaliyet yapamayacak duruma getirmeye çalışıyorlar. Yargıçlar Sendikası için yapılmak istenen budur. Yöneticileri sağa sola savurarak, fiilen bunu yapıyorlar. Yöneticileri ayda bir toplanamaz hale getirdiler. Amaç bu biliyoruz, onlar bizi biz de onları tanıyoruz. Gerçekten belki bizi bu sürgünlerle, savrulmalarla uzaklaştırabiliyorlar ama biz yaşadığımız müddetçe özgür demokratik bağımsız bir toplumda yargı olana kadar, bu alanının dışında da mücadeleye devam edeceğiz. Bunu böyle bilsinler.

    Hâkim Nuh Hüseyin Köse:

    Türkiye’de yargının temel sorunu diğer mesleklerde olduğu gibi adalet ve liyakat esaslarına uyulmamasıdır. Bizim kavgamız bunun üzerine. Yoksa biz barışçı bir sendikayız. Yargının bağımsız olmasını istiyoruz. Yargının sadece siyasal iktidara karşı değil, sokağa karşı, zengin sofralarına karşı, basına karşı ve hatta kendi dünya görüşüne karşı bağımsız olmasına uğraşıyoruz, uğraşacağız. Gelecek nesiller de bunlar için umarım uğraşırlar. Bunun bedeli elbette ki oluyor. Bunun bedelini, bu ülkede 1876 Anayasası ile Sultan Abdülhamit’in kaldırdığı sürgün cezasının memurlara ve yargıçlara karşı uygulanması olarak görüyoruz. Bu ülkede kaldırılmış olan sürgün cezasını çeken yargıçlar olarak Türk yargı tarihine geçmiş olacağız. Hep birlikte düzeleceğiz, hep birlikte düzelteceğiz. Elele vererek düzelteceğiz. Bizim mücadelemiz A partisine B partisine karşı değildir. Bizim mücadelemiz, iktidarı ele geçiren kim olursa olsun öteki olarak gördüğü kimselere karşı uygulamış olduğu ayrımcılığa karşıdır. Bu ayrımcılığı kaldırmak için varız. Aslında bu ülkenin tüm halkı böyle düşünüyor ancak eyleme geçmek için eksiklerimiz var. Umarım bunları tamamlayıp eyleme geçeriz ve Türkiye bir gün hukuk devleti olur.

    Hâkim Naciye Füsun Çağlar:

    Bu olay bizim için beklenen bir durumdu. Biz biat etmeyen yargıç ve savcılarız. Biat etmeyeceğiz. Bu şekilde yapılan atamalar yani sürgünler bizim onurumuzdur. Bizi hiç kimse mağdur edemez. Çünkü biz doğru yolda olduğumuza son derece inanıyoruz. Ve bundan sonra bunlardan gelebilecek bizi mağdur etmeye yönelecek herşey bizi daha fazla güçlendirecektir. Mağdur değiliz.

    Savcı Ali Hacıibrahimoğlu:

    Yargıçlar Sendikası’nın yönetim kadrosundan 4 arkadaşımız toplam 15 üyemiz istek dışı sürgüne tabi tutulmuşlardır. Yargıçlar Sendikası’nın faaliyetine engel olmak amacıyla çeşitli illere dağıtmışlardır. Bu kararname sürgün niteliğindedir. Bu kararnameyi kabul etmiyoruz. Biz evrensel hukuk ilkelerine inanan, insan haklarına dayanan Yargıçlar Sendikası üyeleri olarak faaliyetlerimize devam edeceğiz. Yabancı bir kadın yazarın söylediği gibi yargı kavramı bir insanın zihinsel yeteneklerinin politik olanıdır. Biz politik olan zihinsel faaliyetlerimize devam edeceğiz, bundan kimsenin şüphesi olmasın. Yargıçlar Sendikası’na destek veren, dayanışma gösteren tüm meslektaşlarımıza ve adliye çalışanlarına çok teşekkür ederiz.