Blog

  • Henüz 16 Nisan’ın Sonuçlarıyla Yüzleşmedik!

    Bugün Türkiye’de herkesin bildiği gerçek şudur; Erdoğan-AKP iktidarı 16 Nisan Referandumunda ağır bir yenilgiye uğradı. Halk iradesinin Yüksek Seçim Kurulu’nda (YSK) gasp edilmeye çalışılması, bu yenilginin bizatihi açık kanıtıdır. Hile ve sahtekarlıkla rejimi değiştirme ısrarını sürdüren AKP iktidarı, derin bir meşruiyet krizine sürüklenmiş durumda. Tarihinin en güçsüz döneminden geçen ve meşruiyet sorunu yaşayan Tayyip Erdoğan yönetimi, Olağanüstü Hal (OHAL) rejimi olmasa ülkeyi yönetecek durumda değil.

    Siyasal İslamcı hareket, kendileri için bütün bu olumsuz şartlara karşın, zaten içi boşaltılmış ve laik niteliği tasfiye edilmiş olan Cumhuriyeti bütünüyle yıkmak ve dinci-faşist bir diktatörlük kurmak için zorluyor. Başka şansı da yok. Siyasetin yasasıdır bu, durursa düşecek. İktidardan düşünce, bütün kazanımlarını kaybedeceğinden ve ağır bir hesap sorma dalgası altında ezileceğinden korkuyor.

    Türkiye’nin Tayyip Erdoğan-AKP iktidarını aşamaması, dünyadaki yerinin yeniden tanımlanmasına yol açarken; Cumhuriyetin kazanımlarının yitirilmesi, sadece emekçiler ve halk kesimleri bakımından değil, batıcı sermaye çevreleri için de bir sorun kaynağı haline geldi.

    Bu tablo Türkiye’nin çok katlı ve çok yönlü derin bir siyasal krizin içine sürüklendiğini gösteriyor. Toplum geriliyor. Ülke adeta bir iç savaşa zorlanıyor.

    “Pirus Zaferi” Bile Değil

    Öyle anlaşılıyor ki, bütün baskı, yıldırma ve tehditlere karşın referandumu kaybedeceğini anlayan iktidar, önceden birkaç alternatifli hile hazırlığı yapmış. Sandık başlarında muhalefet güçlerinin aldığı sıkı önlemler nedeniyle kaynağında hile yapamayan ve elektronik ortamda da (bilgisayar şebekesi üzerinde de) sonuçlarla pek oynayamayacağını gören AKP yönetimi, YSK ile işbirliği içinde mühürsüz oy pusulalarıyla amacına uluşmaya çalıştı.

    Ancak olmadı, ne dünyaya bunu kabul ettirebildi ne de ülkeye. Halkın tepkisine sahip çıkamayan CHP bile “Sonuçları tanımıyoruz, tanımayacağız da..” diye açıklama yaptı.

    İktidarın kendisi bile, ortada bir “zafer” bulunmadığının farkında. Bu nedenle, iktidar yanlıları kutlama yapamadı. Çünkü ortada bir “Pirus Zaferi” bile yoktu. Toplumun büyük kesimi, fanatik AKP’liler bile referandumu kazandıklarına inanamadı.

    Siyasal İslamcılar kutsal davaları için, yani “Allah yolunda cihat” ederken her türlü ahlaksızlığı, hırsızlığı, yalanı, hileyi meşru sayar. Onlar kutsal ya da bir hak dinleri var diye ahlaka ihtiyaçlarının olmadığını düşünür. Tarz-ı siyasetleri budur. Dolayısıyla hile ile alınan referandum sonuçları onlar açısından meşrudur. İslamcılık siyaseten ahlaksızlıktır.

    Hileyle Rejim Değişirtirmek

    Hukuksal yollar (Avrupa İnsan hakları Mahkemesi’ne başvurmak gibi) bütünüyle tükenmemiş olsa bile, Türkiye’de seçim yargısı (YSK) bu büyük siyasal sahtekarlığı onaylamış görünüyor. İslamcı iktidar ve onunla ittifak yapan fırsatçı, yağmacı, kamu mallarını talan etmeye çalışan kesimler sahtekarlıkla rejimi değiştirmeye çalışıyor.

    Ancak, dünyanın hiçbir yerinde ve tarihin hiçbir aşamasında rejimlerin hile ile değiştiği görülmedi. Rejimler gerçek siyasal güçler ve sınıfların çatışmasıyla değişir. Sancılı dönemeçlerdir rejim değişiklikleri; ya yaratıcı ya da yok edici yıkıcılığın belirleyici olduğu tarihsel uğraklardır.

    Diğer taraftan, eğer hileye karşı gelişen toplumsal tepkiye sahip çıkılarak zamanında harekete geçilmezse –ki bu yapılamadı- ve eğer gerici de olsa değişim talebinin arkasına siyasal bir güç varsa, “hile” ve “sahtekarlıkla” da olsa rejimler yıkılabilir. İşte AKP böyle bir siyasal gücü her kritik eşikte yaptığı hamlelerin arkasına yığıyor.

    Çünkü, yukarıda da işaret ettiğim gibi, bu ülkede “kutlu dava” için yapılacak her sahtekarlığı İslami gerekçelerle onaylayacak geniş bir kesim, ne yazık ki var. Bugün Türkiye’nin önündeki en büyük tehdit bu, yani toplumun bir kesiminin dokusunun değiştirilmesidir.

    2019 Tuzağı

    İktidar ve egemen medya 16 Nisan Referandum sahtekarlığını, bu büyük ahlaksızlığı unutturmaya çalışıyor. Sanki değişen hiçbir şey yokmuş havası oluşturularak, endişelerin yersiz olduğu duygusu topluma yayılmak isteniyor.

    Böylece hem ‘Hayır cephesi’ bir tuzağa doğru sürüklenerek parçalanmaya hem de 16 Nisan Referandum sahtekarlığı meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Bu tuzağın en önemli aracı 2019 başkanlık seçiminde rövanşın alınabileceğine ilişkin beklentinin oluşturulmasıdır.

    Böyle bir yaklaşım üzerine kurulacak siyaset, tarihimizin en büyük siyasal sahtekarlığı karşısında boyun eğmektir. Gericiliğin, ülkenin kaderini değiştirecek boyuttaki hile ve ahlaksızlığına teslimiyettir. Zorbalık karşısında sinmek, hile ve seçim sahtekarlığını meşrulaştırmaktır. Daha da önemlisi, bu yaklaşım siyasal ve toplumsal güç dengelerindeki değişimi gerçek anlamda görememek demektir.

    Oysa, Tayyip Erdoğan ve AKP yönetimi 16 Nisan Referandumunda ağır bir yenilgiye uğradığı gibi, sadece dünyanın demokratik kamuoyunun değil, küresel sermayenin bile desteğini yitirmiş durumdadır.

    AKP’nin, İslami duyarlılıkları yüksek bir muhafazakar ya da merkez sağ parti değil, sistem karşıtı siyasal dinci bir hareket olduğu ortaya çıkmıştır. Erdoğan yönetimi herhangi bir iktidar gibi değil, bir kurucu irade olarak hareket etmektedir.

    Kuşkusuz 150 yıllık modernleşme süreci ve yüz yıla yaklaşan Cumhuriyet rejiminin kazanımlarını bir çırpıda ortadan kaldırmak mümkün değildir. Tarihsel olarak bunların bir bölümü (kadınların seçme ve seçilme hakkı gibi) kaçınılmaz olarak yeni rejimde de varlığını koruyacaktır. Sosyolojik ve tarihsel bir yasadır bu. Toplum nezdinde yanıltıcı olan durum da esas olarak budur.

    Oysa aydınlanma ve modernitenin temel kazanımlarının ortadan kaldırılması ve düşük yoğunluklu da olsa dinci (İslamcı) bir rejimin kurulması sadece zaman sorunudur. Toplumsal ve siyasal direniş odakları etkisizleştirildikçe ve zamanı geldikçe rejim aşama aşama yaşama geçirilecektir. Pasif karşı devrim sürecinin diyalektiği böyle işlemektedir.

    Sol Ne Yapmalıdır?

    Öncelikle yapılması gereken şey, bir yatışma eğilimine girse de toplumda oluşan tepkiyi sahiplenmektir. Daha da önemlisi, bu toplumsal tepkiyi bütünüyle sönümlenmeden örgütlemek ve iktidarı kuşatmaktır. İktidara karşı eylemli bir mücadele çizgisi izleyerek tezgahı bozmaya çalışmaktır. CHP’nin böyle bir tarih sel sorumluluğu alması, uzak bir olasılıktır. Sorumluluk, devrimci ve sosyalist solun üzerindedir. Ancak, sosyalist solun bu büyük toplumsal tepkiyi örgütleyip yönlendirecek güç ve aygıtlardan, ne yazık ki, uzaktır.

    Sosyalist sol, cumhuriyetçileri dışlayarak, suçlayarak, karşıya alarak değil, dinci-faşist diktatörlük girişimine karşı birlikte mücadele etmenin şartlarını yaratacak şekilde hareket etmelidir. Böyle bir siyasal hattın tarihsel, siyasal ve ahlaki bakımdan meşruiyet zemini çok güçlüdür.

    Eğer toplumun hile ve hırsızlığa yönelik öfkesi yaygın bir protestoya dönüştürülemezse, kısa süre içinde sönümlenecek, daha kötüsü bir yılgınlığa dönüşecektir. Sahipsiz, örgütsüz ve öndersiz kitlelerde oluşacak bu yılgınlığın zamanla teslimiyete yol açması kaçınılmazdır.

    Erdoğan yönetimi de zaten zamana oynamaktadır. Buna izin verilmemelidir. Toplumun tepkisi canlı tutulmalı ve sonuç almaya yönelik etkinlikler geliştirilmelidir. Hile ve sahtekarlıkla birleşmiş baskı ve şantajla diktatörlük kurulmasına karşı konulmalıdır.

    Dolayısıyla bugün izlenmesi gereken tutum, hem “Hayır Bloku” diyebileceğimiz toplum kesimlerini aydınlanmacı değerler etrafında birleştirerek bir kararlılık kazanmalarını sağlamak hem de karşı tarafa seslenerek kurulmaya çalışılan gerici cepheyi çözmektir.

    Çünkü, Erdoğan-AKP iktidarı 15 Nisan’a göre daha güçsüzdür ve eğer meydan boş bırakılmazsa bu meşruiyet krizi içinde ülkeyi eskisi gibi yönetemeyecektir. Referandumda derin bir meşruiyet krizinin içine yuvarlanan Erdoğan-AKP iktidarının, cami cemaatinin bir kesimi dışında anlamlı bir toplumsal desteğinin kalmadığı da ortaya çıktı. Çok kararsız olan “Evet” cephesi ise, eğer dışlayıcı olmayan bir üslupla yüklenilebilirse çözülebilecek konumda.

    Sonuç olarak; hukuksal mücadele yolu sonuna kadar kullanılmalı, ancak salt bu alanda kalınarak sonuç alınamayacağı da bilinmelidir. Çünkü, böyle tarihsel kırılma anlarında, hukukun kuralları değil siyasetin yasaları belirleyicidir.

  • Yüksek Seçim Kurulu’nun 16 Nisan 2017 Halkoylamasına İlişkin Verdiği “Mühürsüz Zarf ve Pusula” Kararı ve Bu Karara İlişkin Başvuru Yolları

    100 yılı aşkın süredir parlamenter sistemi uygulayan Osmanlı-Türk Anayasa geleneğinin aksine “Türk tipi başkanlık” sisteminin uygulanmasını öngören 6771 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun, 16 Nisan 2017 yılında halkoyuna sunulmuştur. 16 Nisan 2017 tarihinde halkoylaması, sonuçları kadar oylamanın doğu illerinde bittiği, batı illerinde ise bitmesine az bir vakit kaldığı anlarda Yüksek Seçim Kurulu’nun aldığı bir kararla[1] tartışmaların odağında kalmaya devam etmiştir.  Buna göre Yüksek Seçim Kurulu, dışarıdan getirilmediği konusunda şüphe bulunmayan hallerde, sandık kurullarının hata veya ihmali sonucu mühürlenmeyen oy zarfı ve oy pusulası ile kullandırılan oyların geçerli kabul edilmesi gerektiğine oybirliğiyle karar vermiştir. Kararın, 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 98. ve 101. maddelerinin açık hükümlerine aykırı şekilde mühürsüz zarf ve  pusulaları geçerli kabul etmesi yoğun itirazlara sebep olmuş ve başta Cumhuriyet Halk Partisi, Halkların Demokratik Partisi, Vatan Partisi olmak üzere birçok seçmenin bu karara ilişkin Yüksek Seçim Kurulu’na itirazda bulunmasına sebep olmuştur. Yüksek Seçim Kurulu bu itirazları 19 Nisan 2017 tarihli kararıyla oyçokluğuyla reddetmiştir. Bu değerlendirmede öncelikle Yüksek Seçim Kurulu’nun bu kararlarına ilişkin kısa bir değerlendirme yapılacak ve ardından bu kararlara karşı hangi ulusal ve uluslararası hukuk yollarına gidilebileceği tartışılacaktır.

    • Yüksek Seçim Kurulu’nun 560 Numaralı Mühürsüz Oy Zarfı ve Pusulası Kararı: Kanun Devleti’nden Bile Geriye Doğru Bir Gidiş mi?

    298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 98. maddesinin 4. fıkrası şu hükmü içermektedir: “Sandık kurulunca verilen biçim ve renkte olmayan, üzerinde ilçe seçim kurulu ve sandık kurulu mührü bulunmayan,(….). zarflar geçersiz sayılır.” Aynı Kanun’un 2010 senesinde yapılan değişiklikle son halini almış olan  “Geçerli Olmayan Oy Pusulaları” başlıklı 101. maddesinin 3. bendi ise “arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan” oy pusulalarının geçersiz olacağını açıkça belirtmiştir. Kanun’un bu açık hükmüne karşın, YSK özetle zarf ve pusulaların mühürlenmemesinde seçmenin bir kusuru olmaması ve AİHS’nin 1 Numaralı Ek Protokolü’nün 3. maddesinde düzenlenen “serbest seçim hakkını” gerekçe göstererek mühürsüz oy ve pusulaların geçerli olmasına hükmetmiştir. Yüksek Seçim Kurulu’na göre Kanun’un oy pusulası ve zarflarının mühürlü olmasını öngörmesinin amacı, sahte oy kullanılmasını engellemektir ve sahte oyu engelleyecek tek önlem zarf ve pusulanın mühürlenmesi değildir. Üzerinde Yüksek Seçim Kurulu’nun filigranının bulunması bu önlemlerden biridir. Bu sebeple üzerinde mühür olmasa da YSK filigranı içeren pusulaların dışarıdan getirilmediği ispatlanmadıkça oyun geçersizliğinden söz edilemez.  Bu değerlendirme, kanunun lafzına açıkça aykırı bir yorumu içermektedir ve hukuk yöntemi böyle bir yoruma (contra legem) cevaz vermemektedir.[2]

    Bu noktada YSK kararını güçlendirmek için AİHS’nin 1 Numaralı Ek Protokolü’nün “serbest seçim hakkını” düzenleyen 3. maddesine ve Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasındaki usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağını öngören hükme atıf yapmıştır. Ancak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili hükmü serbest seçim hakkını sadece “yasayıcı seçimleri” ile sınırlı kalmak koşuluyla koruma altına almaktadır ve Sözleşme’nin sadece bu olayda uygulama alanı bulması mümkündür. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin kadının soyadına ilişkin Sevim Akat Eşki kararında[3] ortaya koyduğu “zımni ilga” doktrininin 298 sayılı Kanun’un mühürsüz zarf ve pusulaların geçersiz olacağını öngören 98 ve 101. maddeleri açısından uygulanmasının olanağı bulunmamaktadır. Nitekim bunun farkında olan YSK da kararında her ne kadar halkoylamasının AİHS kapsamında korunmadığını belirtse de hakkın özü itibariyle bu hakka atıf yaptığını belirtmektedir. YSK’nın kullanmış olduğu bu ifade, anlaşılırlıktan uzaktır. Anayasa değişikliği içeriğinin yasama meclisine ilişkin geniş düzenlemeler içerdiğini ve dolayısıyla ilgili referandumun bu hak kapsamında olduğunu varsaydığımız zaman ise şöyle bir sorun ortaya çıkmaktadır: Serbest seçim hakkı, bu hakkın korunması kapsamında seçim güvenliğinin sağlanmasına özel önem vermektedir ve YSK’nın uygulanmasını göz ardı ettiği 298 sayılı Kanun’un 98 ve 101. maddeleri tam da bunu sağlamak için getirilmişlerdir. Bu sebeple AİHS kapsamındaki serbest seçim hakkı, bu olayda mühürsüz oy pusulalarının geçerli sayılması için değil, ancak geçersiz sayılmaları için bir gerekçe olarak ortaya konabilir.[4]

    Bu kararın anayasa hukuku açısından doğurduğu bir başka sorun işe şudur: 298 sayılı Kanun’da 2010 senesinde yapılan yasa değişikliği ile TBMM iradesini açıkça ortaya koymuştur; YSK buna rağmen somut olayda mühürsüz pusula ve zarfların geçerli sayılmasına karar vererek yasa koyucunun iradesinin üstüne kendi iradesini koymuştur. Bu durum şüphesiz Anayasa’nın hiçbir kimse veya organın kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağını belirten 6. maddesine de aykırılık teşkil etmektedir. Nitekim kararın Anayasa’ya aykırı olduğunu, alınan karar ile YSK’nın kendisini yasa koyucu yerine koyduğunu YSK’nın itirazlara ilişkin verdiği kararda[5] karşı oy yazan Yargıç Cengiz Topaktaş da belirtmiştir.

    Tüm bu gerekçelerle Yüksek Seçim Kurulu’nun üzerinde sandık kurulu mührü bulunmayan zarf ve pusulaların geçerli sayılmasına ilişkin 560 sayılı kararı hukuka aykırıdır. Yüksek Seçim Kurulu, bu kararıyla hukuk devletinden de öte, bir kanun devletinin standartlarının dahi altına düşmüştür.[6]

    • Yüksek Seçim Kurulu Kararına Karşı Ulusal ve Uluslararası Başvuru Yolları

     

    1. YSK Kararlarına Karşı Ulusal Hukuk Yolları

    Anayasa’nın seçimlerin yönetimi ve denetimi başlıklı 79. Maddesinde, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve her türlü kararı almanın yanında seçime ilişkin her türlü şikayet ve itirazı kesin karara bağlama yetkisinin Yüksek Seçim Kurulu’nda olduğu belirtilmiştir. Aynı maddede Yüksek Seçim Kurulu kararlarına karşı hiçbir merciie başvurulamayacağı belirtilmektedir. Seçim uyuşmazlıklarının çözülmesinin olağan yargı yollarına değil bu şekilde kurulmuş özel bir organa havale edilmesine “seçim denetiminin kapalılığı” ilkesi adı verilmektedir.[7] Bu bağlamda her ne kadar Yüksek Seçim Kurulu’nun hukuki niteliğinin tespiti seçimlerin yönetim ve denetim işlevleri ayrı ayrı değerlendirilerek yapılabilirse de[8], seçimlerin yönetim işlevine ilişkin olan idari kararları dahi başka bir olağan yargı organında dava konusu edilemez. Bu sebeple Yüksek Seçim Kurulu kararlarını idari/yargısal olarak ayırıp, yönetime ilişkin olan idari kararlarının Danıştay’a götürülmesi hukuken mümkün değildir.[9] YSK’nın seçimin yönetimine ilişkin aldığı ve idari işlem niteliğinde kararlarını tekrar YSK’nın bu sefer yargısal fonksiyon icra ederek denetlemesi şüphesiz temel hukuk ilkelerine aykırı bir durumdur.[10] Ancak bu durum başka bir yetkisiz yargı organına, seçim uyuşmazlıklarına ilişkin başvurulabileceği anlamına gelmez.

    Yine bu bağlamda YSK kararlarına karşı Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yoluna gidilip gidilemeyeceği konusu gündeme gelmiştir. Anayasa’nın bireysel başvuruyu da düzenleyen 148. maddesi her türlü kamu gücünün ihlali iddiasıyla bireysel başvuruda bulunulabileceğini belirtmişken, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 45. maddesinin 3. fıkrası, Anayasa Mahkemesi kararları ile Anayasa’nın yargı denetimi dışında bıraktığı işlemlere karşı bireysel başvuru yapılamayacağını belirtmektedir. Bu noktada öğretide bazı yazarlarca, YSK kararları arasında idari/yargısal karar şeklinde bir ayrıma gidilmiş ve YSK’nın yargı yeri sıfatıyla verdiği nihai hükümlere karşı bireysel başvuru yolunun açık olduğu, Anayasa koyucunun 79. maddesindeki “merci” kavramı ile ileri sürülmüştür.[11] Burada, YSK’nın idari ve yargısal olarak ikili işlevine dikkate çekilerek, anayasa koyucunun başka bir merciie başvurulamayacağını ileri sürdüğü kararların yargı kararları olduğu yorumu yapılarak, burada söz konusu olanın zaten seçim yargısının üst mahkemesi olan YSK’nın kararlarının başka bir yargısal makamca olağan yargı yolunda denetlenemeyeceği hususu olduğu belirtilmiştir.[12]  Ancak bireysel başvuru olağanüstü bir hukuk yolu olarak bu kapsamda değerlendirilmemeli ve bu sebeple istisnai bir yol olan Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunulmasına bir engel bulunulmamalıdır.[13]

    Buna karşın Anayasa’nın 79. maddesindeki hükmün açık olduğu ve YSK kararları arasında idari/yargısal karar şeklinde bir ayrım yapılarak idari nitelikte olmayan kararlar için herhangi bir merciie başvuru yapılamayacağı belirtilmiştir.[14]

    Konu Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) önüne geldiğinde ise AYM, seçim uyuşmazlıklarına ilişkin ilk kararında[15] ilçe seçim kurulunun yargısal bir fonksiyon yürüttüğünü belirterek başvuruyu kabul edilebilir bulmuş; ancak esasa ilişkin verdiği kararda ihlal kararı vermemiştir. Ancak Anayasa Mahkemesi, 7 Haziran 2015 milletvekili genel seçimlerine ilişkin YSK kararlarına dair Oğuz Oyan[16] ve Atilla Sertel[17] kararlarında Anayasa koyucunun Yüksek Seçim Kurulu’nun kararları aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil başka merciie başvurulmamasını amaçladığı sonucuna vararak, başvuruları konu bakımından kabul edilemez bulmuştur.[18] AYM’ye göre YSK kararlarının idari yahut yargısal karar olarak nitelendirilmesinin kararlarının kesinliği açısından bir önemi bulunmamaktadır. Mahkeme’ye göre, YSK kararlarına karşı bu kararlar nasıl nitelendirilirse nitelendirilsin, hiçbir merciie başvurulamaz.

    Anayasa Mahkemesi’ne başvurmanın önündeki bir diğer engel ise bireysel başvurunun koruma alanına ilişkindir. Anayasa’nın bireysel başvuruyu düzenleyen 148. maddesi, ancak Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ortak koruma alanında koruma alanına alınmış hakların ihlal edildiği iddiasıyla bireysel başvuruda bulunabileceğini göstermektedir. Anayasa’nın 67. maddesinde düzenlenen seçme ve seçilme hakkının  koruma alanı yasama seçimleriyle birlikte halkoylaması, mahalli idarelerin seçimleri, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve hatta meslek odalarının seçimlerini dahi kapsamaktadır. Buna karşın AİHS’ne Ek 1 Nolu Protokol’ün serbest seçim hakkını düzenleyen 3. maddesi ise sadece sözleşmeci devletlerin yasama seçimlerine ilişkin bir düzenleme içermektedir. Nitekim bu bağlamda Anayasa Mahkemesi, 30 Mart 2014 tarihinde yapılan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerine ilişkin Mansur Yavaş ve Cumhuriyet Halk Partisi başvurusunda[19],  mahalli idare seçimlerinin Anayasa ve AİHS ile buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokollerin ortak koruma alanına girmediğinden bahisle başvurunun “konu bakımından yetkisizlik” sebebiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Mahkeme, bu içtihadını başka kararlarında da sürdürmüştür.[20]

    Bu bilgiler ışığında ara bir sonuç olarak 16 Nisan halkoylamasına ilişkin Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun kapalı olduğu tespit edilebilir.

    1. YSK Kararına Karşı Uluslararası Hukuk Yolları

    16 Nisan 2017 referandumuna ilişkin verilen YSK kararlarının ardından gündeme gelen diğer bir husus ise bu kararlara karşı iç hukuk yollarından sonuç alınamaması durumunda uluslararası hukuk yollarına gidilip gidilemeyeceğidir. Bu noktada akla ilk olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gelmektedir. Ancak yukarıda da belirtildiği üzere Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “serbest seçim hakkını” düzenleyen 1 Numaralı Ek Protokol’ün 3. maddesinde sadece yasama meclisine ilişkin seçimler düzenlenmektedir. Buna göre yasama işlemi niteliğinde kural koyma hakkına sahip organlara[21] dair yapılan seçimler bu hakkın koruma alanına girmektedir. Bu sebeple Cumhurbaşkanlığı seçimleri, yerel seçimler[22] ve referandumlar[23] bu hakkın koruma alanında yer almamaktadır. Buna karşın 16 Nisan 2017 tarihinde halkoylamasına sunulan 6771 Sayılı Kanun’un içeriğine bakılarak bunun bu hakkın kapsamına sokulabileceğini savunan görüşler de bulunmaktadır. Buna göre halkoylamasına sunulan Kanun’un Cumhurbaşkanı’na tanıdığı başta Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve parlamentonun fesih yetkisi gibi yetkilerin yasama organı ile ilişkisi kurularak, başvurunun AİHS bağlamında serbest seçim hakkına ilişkin olduğu iddia edilebilir.[24] Ancak Mahkeme’nin serbest seçim hakkına ilişkin hususlarda sergilediği çekingen yaklaşım da dikkate alındığında Mahkeme’nin şu ana kadarki düzenli içtihadından bir sapma sergilemesi çok düşük ihtimaldir.[25]

    Bu noktada akla gelen bir diğer yol ise Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’dir.[26] Komite, Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin yargı organıdır. Sözleşme’ye taraf devletlerin İnsan Hakları konusunda uzman vatandaşları arasından 4 yıllığına seçilen 18 uzmandan oluşan Komite, bu Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokolün yürürlüğe girdiği tarihten bu yana bireysel başvuruları kabul etmektedir.[27] Bu Sözleşme’nin 16 Nisan 2017 halkoylaması sonrası gelişen tartışmalar açısından önemi ise, Sözleşme’nin 25. maddesinde yer alan seçme ve siyasal katılma hakkının koruma alanında yatmaktadır. Buna göre Sözleşme’de koruma altına alınan seçim ve katılma hakkı, AİHS’in aksine sadece yasayıcı seçimleri ile sınırlı kalmamakta, referandum[28], yerel seçimler, devlet başkanlığı seçimi vb. her türlü seçime ilişkin oy hakkını güvence altına almaktadır. Tam bu noktada Komite’nin bu maddeye ilişkin 12 Temmuz 1996 tarihli genel yorumu[29], “oy sandıklarının güvenliğinin sağlanması gerektiğini” belirtmekte ve “seçmenlerin oylamanın gizliliği ve oyların sayımına güvenebilmesi için oylama işlemi, sayma işlemi, yargısal gözden geçirme ve benzeri işlemler açısından bağımsız bir seçim kontrolü gerçekleştirilmesi gerektiğini” ortaya koymaktadır.[30] Bu bilgiler ışığında 16 Nisan 2017 halkoylamasında yaşanan usulsüzlüklere ilişkin Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’ne bireysel başvuru yapılmasının önünde bir engel bulunmamaktadır.

    Sonuç Yerine

    Yüksek Seçim Kurulu’nun 6771 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’a ilişkin halkoylamasında vermiş olduğu “mühürsüz zarf ve pusulaların” geçerli olması yönündeki karar, açıkça hukuka aykırıdır. Ancak YSK’nın kararlarına karşı başka bir merciie başvurulamayacağını öngören Anayasa’nın 79. maddesi ve AYM’nin içtihadı göz önünde bulundurulduğunda ulusal hukuk açısından başvurulabilecek bir hukuk yolu bulunmamaktadır. Uluslararası hukuk açısından ise referandumlara ilişkin AİHM’e bireysel başvuru yolu, Sözleşme’nin koruma alanı sadece yasama seçimlerini kapsadığı için ilke olarak kapalıdır. Buna karşın referanduma ilişkin BM İnsan Hakları Komitesi’ne bireysel başvuru yapmak mümkündür.

    [1] Bkz. Yüksek Seçim Kurulu’nun 560 numaralı ve 16 Nisan 2017 Tarihli Kararı. Karar 16 Nisan 2017 tarihinde alındığı ve sandık kurullarına kısa mesaj yolu (SMS) ile bildirildiği halde, gerekçeli kararın açıklanması halkoylamasından tam 2 gün sonra 18 Nisan 2017 tarihinde gerçekleşmiştir. Şüphesiz bu durum, seçimlerin yönetimi açısından bir idari organ olan Yüksek Seçim Kurulu’nun idarenin yaptığı işlemlerin gerekçesini açıklama yükümlülüğünü ihmal ettiğini ortaya koymaktadır. Bu yükümlülük hakkında bkz. Z. Hacımuratlar, Gerekçe İlkesinin İdari Usul Kurumu Işığında Değerlendirilmesi, Legal Hukuk Dergisi- Rona Aybay’a Armağan 1.Cilt, s. 1284 vd.

    [2] Bkz T. Şirin, YSK Kararı ve Hukukun Zehirli Engerekleri, https://bianet.org/bianet/siyaset/185774-ysk-karari-ve-hukukun-zehirli-engerekleri (Erişim tarihi 23.04.2017)  Aynı yönde K. Gözler, Mühürsüz Oy Tartışması: YSK’nın 16 Nisan 2017 Tarih ve 560 Sayılı Kararı Hakkında Bir İnceleme, http://www.anayasa.gen.tr/muhursuz.html  Erişim tarihi 23.04.2017)

    [3] Bkz. AYM, Sevim Akat Eşki Başvurusu (Başvuru No:2013/2187). AYM, bu kararında evli kadının yalnız evlilik öncesi soyadını kullanmak istemesini engelleyen Medeni Kanun’un 187. maddesinin, AİHM’in konuya ilişkin verdiği ihlal kararları dikkate alındığında zımni olarak ilga edildiğini belirtmiş ve bu sebeple müdahalenin kanuni olmadığından bahisle başvurucunun maddi-manevi varlığını geliştirme hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

    [4] Nitekim benzer bir olayda AİHM, Bulgaristan Anayasa Mahkemesi’nin 2009 Parlamento Seçimlerinde Türkiye’deki seçim merkezlerinde kullanılan oyları, tutanaklardaki imza eksikliği sebebiyle geçersiz saymasının, öngörülebilir yasal bir düzenleme olmadığı gerekçesiyle serbest seçim hakkını ihlal ettiğini tespit etmiştir. Bkz. Rıza ve Diğerleri v. Bulgaristan (Başvuru No:  48555/10 & 48377/10). Oysa 16 Nisan referandumunda yaşanan “mühürsüz zarf ve pusula” tartışmasında ise bu olayın aksine 298 Sayılı Kanun öngörülebilir, açık yasal düzenlemeler içermektedir.

    [5] Bkz. Yüksek Seçim Kurulu’nun 19.04.2017 tarihli ve 573 numaralı  kararı, s. 16 vd.

    [6]  Bu noktada tarihsel bir anımsatma yapmak gerekmektedir. Tanzimat Fermanı’nı takip eden süreçte Osmanlı İmparatorluğu’nda başlayan yoğun kanunlaştırma hareketi, Osmanlı bürokrasisinde ciddi bir “kanun devleti” anlayışını sağlamış ve bu, bürokratlarda kanunlara riayet etme yönünde hassasiyet doğurmuştur. Öyle ki ilk defa “hükümdarın da hukuk-ı millete” tabi olmasından bahsedilmektedir. Bkz. İ. Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları, s.109. Üzülerek belirtmek gerekir ki YSK bu kararıyla, 200 senelik Osmanlı-Türk anayasal gelişmelerinde Tanzimat döneminin dahi gerisine düşmüştür.

    [7] Bkz. A. Agner, Kommentar zum § 48 BVerfGG, in:  Bundesverfassungsgerichtsgesetz: Mitarbeiterkommentar, 2 Auflage, Heidelberg 2005, Kn 10.  Seçim uyuşmazlıkları için bu tür özel bir yargı yolunun öngörülmesinin, etkin bir hukuki korumayı anayasal güvence altına alan hükümleri ihlal ettiği düşüncesine karşın; her iki anayasal değerin çatışmayıp tam aksine uyumlaştırıldığı Alman doktrininde belirtilmiştir. Bkz.  W.R. Schenke, Der gerichtliche Rechtschutz im Wahlrecht, NJW 1981, s. 2442.

    [8] Bkz. N. Yüzbaşıoğlu, 3 Kasım 2002 Seçimi Üzerindeki Gölgeler, Erdoğan Teziç’e Armağan, Galatasaray Üniversitesi Yayınları, No:5, s. 186.

    YSK’nın bir mahkeme olup olmadığına ilişkin tartışma Anayasa Mahkemesi’nin de önüne gitmiştir. Mahkeme 1982 Anayasası döneminde, 1992 yılında vermiş olduğu bir kararında Yüksek Seçim Kurulu’nun yargısal bir fonksiyon da icra ettiğini belirtmekle beraber, Kurul’un mahkeme olarak nitelendirilemeyeceğine hükmetmiştir.  Bkz. AYM, E:1992/12 K: 1992/7.

    [9] Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi, YSK’nın mühürsüz oy zarf ve pusulalarına ilişkin kararının bir idari işlem olduğundan bahisle Danıştay’da iptal davası açmış ve bu dava Danıştay tarafından haklı olarak yetkisizlik sebebiyle oy çokluğuyla reddedilmiştir.  Karşı oy yazısında ise Danıştay’ın tam kanunsuzluk durumlarında yetkili olması gerektiği savunulmuştur. Bkz. http://www.hurriyet.com.tr/son-dakika-danistaydan-referandum-icin-kararini-verdi-40437755 (Erişim tarihi: 25.04.2017).

    [10] Bu durum  nemo iudex in sua causa olarak da bilinen “kimse kendi davasının yargıcı olamaz” ilkesini ihlal etmektedir.

    [11]  AYM Raportörü Ayhan Kılıç da  bu görüşü savunmaktadır. Bkz. A. Kılıç, Yüksek Seçim Kurulu Kararlarına Karşı Bireysel Başvuru, Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, Sayı 3, s. 41 vd.

    [12] Kılıç. s. 69.

    [13] Kılıç, s. 70.

    [14] Bkz. K.  Gözler, YSK Kararlarının Kesinliği Üzerine, YSK’nın Referandumla İlgili Kararlarına Karşı  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, Anayasa Mahkemesine veya Danıştaya Başvurulabilir mi?, http://www.anayasa.gen.tr/ysk-baglayicilik.html (Erişim tarihi: 24.04.2017)

    [15] Bkz. AYM, İsmail Taşpınar Başvurusu, (Başvuru No:  2013/3912).

    [16] AYM, Oğuz Oyan Başvurusu (Başvuru No: 2015/ 8818).  Başvurucu, CHP milletvekili ve 7 Haziran seçimlerinde milletvekili adayıdır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim kampanyası döneminde yapmış olduğu konuşmaların, tarafsızlığını ve aynı zamanda partiler arası fırsat eşitliğini ihlal ettiği iddiasıyla, YSK’ya başvurmuş ve Cumhurbaşkanı’nın yapmış olduğu konuşmaların televizyonlarda yayınlanmasının yasaklanmasını istemiştir. Ancak YSK, Cumhurbaşkanı’nın tek başına yapmış olduğu işlemleri denetlemeyeceğinden bahisle bu talebi reddetmiştir. Başvurucu, bu kararın serbest seçim hakkını ihlal ettiğini belirtmektedir.

    [17] AYM, Atilla Sertel Başvurusu ( Başvuru No: 2015/6723).   Başvurucu, 7 Haziran 2015 seçimleri için Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili adayı gösterilmiş; ancak adaylığı YSK tarafından belirlenen takvimde Kurul’ca kamu görevi kabul edilen Basın İlan Kurumu üyeliğinden istifa etmediği gerekçesiyle iptal edilmiştir. Başvurucu, adaylığının iptal edilmesinin seçilme hakkını ihlal ettiğini belirtmektedir.

    [18] YSK, her iki kararda da  genetik yorum yöntemine başvurarak Anayasa’nın 79. maddesinin gerekçesinde yer alan “…Yüksek Seçim Kurulu kararlarının kesinliği ve bunlara uyulması tereddütlere yol açtığından bu maddeye Yüksek Seçim Kurulu kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamayacağı esası getirilmiştir.” şeklindeki ifadesini esas alarak kararını biçimlendirmiştir. Genetik yorum metoduna ilişkin bkz. B. E. Oder, Anayasa Yargısında Yorum Yöntemleri, Beta Yayınevi, İstanbul 2010, s. 80 vd.

    [19] AYM, Mansur Yavaş ve Cumhuriyet Halk Partisi Başvurusu (Başvuru No:2014/5425).

    [20] Örneğin Mahkeme, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine adaylık başvurusu reddedilen Ahmet Çalışkan’ın yapmış olduğu bireysel başvuruyu, Cumhurbaşkanlığı seçiminin Anayasa ve AİHS’in ortak koruma alanında olmadığından bahisle kabul edilemez bulmuştur. Bkz. AYM, Ahmet Çalışkan Başvurusu (Bireysel Başvuru No: 2014/11717).

    [21] Mahkeme, federal devletlerde federe devletlerin parlamentoları için yapılan seçimlerin de bu hakkın koruma alanında olduğunu belirtmektedir.

    [22] Nitekim AİHM, yukarıda da bahsedilen 2014 Ankara Büyükşehir Seçimlerine ilişkin yapılan bireysel başvuruyu da kabul edilemez bulmuştur. Bkz. http://www.ntv.com.tr/turkiye/aihmden-chp-ve-mansur-yavasin-basvurusuna-ret,Ox4xGhG7mUuYuUWv67LW8w (Erişim tarihi: 26.04.2017)

    [23] Bkz. AİHK, Bader v Avusturya (Başvuru No:  26633/95). Aynı yönde bkz.  AİHM Hilbe v Liechenstein ( Başvuru No: 31981/96).

    [24] Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen de bu görüştedir.  Türmen, AİHM’nin Mclean and Cole v Birleşik Krallık kararında kullanmış olduğu “referandumun doğası” ifadesine  atıfla 6771 sayılı Kanun açısından farklı bir sonuç çıkarılabileceği kanısındadır. Bkz. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/724542/Eski_AiHM_Yargici_Riza_Turmen_cevapladi__Referandum_sonucu_AiHM_e_tasinirsa_ne_olur_.html(Erişim tarihi: 26.04.2017) Aynı yönde bkz. İ. G. Şen, Referanduma Karşı AİHM’e Başvurulabilir Mi?  https://bianet.org/bianet/hukuk/185796-referanduma-karsi-aihm-e-basvurulabilir-mi  (Erişim tarihi:26.04.2017)  Şen, Mahkeme’nin daha önce Almanya’daki Aşağı Saksonya Eyaletindeki Parlamentosunu görev süresini 4 seneden 5 seneye çıkaran anayasa değişikliğini serbest seçim hakkı kapsamında incelemesinin, bu başvuru için de emsal olabileceği kanısındadır.

    [25] Bkz. T. Şirin, YSK Kararı ve Hukukun Zehirli Engerekleri, https://bianet.org/bianet/siyaset/185774-ysk-karari-ve-hukukun-zehirli-engerekleri (Erişim tarihi 23.04.2017).

    [26] BM İnsan Hakları Komitesine bireysel başvuru yolu 2014 yerel seçimleri sonrasında yaşanan tartışmalar sırasında da az sayıda kamu hukukçusu tarafından önerilmiş ancak maalesef bu öneriler göz ardı edilmiştir. Bu önerilere örnek için bkz. B. Gemalmaz, Yerel Seçim ve Hukuk, https://burakgemalmaz.com/2014/04/08/yerel-secim-ve-hukuk/  (Erişim tarihi: 23.04.2017)  Aynı yönde T. Şirin, Yerel Seçim ve Bireysel Başvuru Sorunu: “Mansur Yavaş Olayı”, Çevre-İnsan-Devlet: Anayasa Hukuku Üzerine Güncel Yazılar, (İstanbul: Tekin Yay., 2015), s. 192 vd.

    [27] M. Erdoğan, İnsan Hakları Teorisi ve Hukuku, Orion Kitabevi, Gözden Geçirilmiş 3. Baskı, s. 318-319.

    [28] Örneğin bkz.  BM İHK, Gillot v. Fransa (Başvuru No: 932/2000). Başvurucular, Yeni Kaledonya’da 1998 senesinde yapılacak referandumda oy kullanamadıklarından bahisle Sözleşme’nin 25. maddesindeki haklarının ihlal edildiğini  ileri sürmüşler; ancak Komite başvuruya konu olan olayda başvurucuların iddialarının aksine bir ayrımcılık yapılmadığını tespit etmiştir.

    [29] Komite’nin 25. maddeye yaptığı bu yorum için bkz. L. Uyar (Derleyen), Birleşmiş Milletler’de İnsan Hakları Yorumları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Istanbul 2006, s. 75 vd.

    [30] a.g.e , s.81

  • Modern Anayasal Devlet: Amerikan, Alman ve Türk Anayasaları Üzerinden Bir Deneme

    I. Modern anayasal devlet fikri ve somutlaşması

    Modern bir anayasal devlet her şeyden önce politik bir organizasyon ve bağlayıcı kararların alınması ve uygulanmasını gerektirir. “Modern” en basit anlamıyla çağdaş dönemin iç düzenini güvence altına almış ve dışarıda devletler hukukunun bir aktörü olarak ortaya çıkmış ulus devlet ile ilgilidir. Tanımının unsurları ise ülke, ulus/halk ve yasama, yürütme, yargılama yetkisi olarak ayrışan devlet iktidarıdır. Daha sofistike anlamıyla “modern” devlet iktidarının demokratik meşruluğu, temel hak korumasının sürekliliği ve kamusal güçlerin anayasal devlet amaçlarıyla içerik olarak bağlılığı gibi ek meşruluk ölçütleriyle sınırlıdır. Siyasal açıdan örgütlü toplumun hangi yönü seçtiği, o devletin anayasasıyla belirlenir. Sayılan bu demokratik meşruluk ölçütlerine uyulduğunun gözetimi ise anayasa mahkemelerinin yükümlülüğüdür. Böylelikle modern anayasal devlet ya da diğer bir söyleyişle liberal demokrasi veya modern hukuk devleti fikri ifade edilmiş olur.

    Bu ilkeler somutlaştırmaya elverişli olduğu gibi buna ihtiyaç da duyarlar. Liberalizm yarışmacı veya sosyal olabileceği gibi demokrasi de halkçı ya da temsili, parlamenter ya da başkanlık olarak örgütlenebilir. Detaya girmeksizin batılı örgütlenme ve meşruluk ölçütlerini en iyi yansıtan ABD ve Almanya Anayasaları ile Türkiye Anayasasındaki son değişikliklerin karşılaştırılması, kesişim ve ayrışmaların dile getirilmesi bakımından yararlı olacaktır.

    Karşılaştırmalı anayasa hukuku yöntemine bağlı kalınan bu denemede, belirtilen Anayasaların oluşumları ile özellikle kuvvetler ayrılığı temelinde yapıları üzerinde durulacaktır.

    II. Oluşumları

    Tüm bu Anayasalar siyasal krizlerden oluşmuştur. İngiliz tacından ayrılmanın meşrulaştırılmasından yeni bir siyasal toplumun anayasallaşmasına kadar uzanan adımlar, 1776 Bağımsızlık Bildirisi’nden 1787 Anayasası’na kadar Amerikan anayasal gelişmelerini en iyi biçimde niteler. Bu adımların birleştirilmesinde en anlamlı olan ilkeler, doğal hukuk düşünce mirasından aktarılan liberal ve demokratik ilkeler olmuştur.

    Alman Anayasası (Grundgesetz), ABD Anayasası gibi başarılı bir siyasi ve askeri sürecin sonucunda oluşmamıştır, aksine siyasi ve askeri bir yenilginin ürünüdür.  Kesişen noktaları ise Grundgesetz’in de egemenin kibrine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan siyasal bir düzen oluşudur. Yine halkın kurucu iktidarı temelinde yapılmış ve özgürlük düşüncesiyle ilişkilendirilmiştir. Doğal hukukun dokunulmaz haklar anlayışına bağlı kalınmıştır (md.1).[1]

    Anayasa değişikliklerinin onaylandığı tartışmalı son referandum ile olağanüstü hal koşullarında hükümet biçiminde kökten bir değişikliğe gidilirken, ulusal üstü hukukun yanı sıra Anayasa’nın öngördüğü güvenceler bile dikkate alınmamıştır. Siyasi iktidarın kendi siyasi anlayış ve çıkarlarını, parlamento içindeki çoğunluklarını kullanarak ve toplumu kutuplaştırarak toplumun diğer kesimlerine dayatması sonucu yapılmış bu Anayasa değişikliğinin meşruluğu ve ömrü üzerinde önemle durulmalıdır. Bu açıdan 1982 Anayasası’nın demokratik meşruluğu daha da tartışmalı hale gelmiştir.

    Üzerinde uzlaşma sağlanmaksızın oluşturulan Anayasa değişikliği metninin toplumun çoğunluğu tarafından, rakip seçeneğin eşit ve barışçı bir şekilde dile getirilemediği bir referandumla benimsenmesi, onu sağlıklı ve uzun ömürlü bir metin haline getirmez. Dolayısıyla rasyonellikten uzak bu süreç, belirsiz ve çelişkili hükümleri bünyesinde barındıran, güvencesiz bir Anayasa metni üretmiştir.

    Dünya üzerindeki örneklere bakıldığında demokratik bir anayasa için tüm siyasi grupların katılımının sağlanması, bu katılımın da gerçek çoğunlukların uzlaşmasına dayanması gerekir. Venedik Komisyonu’na göre bu süreç, şeffaf olmalıdır; katılımı teşvik etmelidir; yeterli bir zaman dilimi ayrılmalı ve tartışmalı konularda çoğulcu görüş açıklamaya olanak sağlanmalıdır. Aynı Komisyonun referandumdan önce yayınladığı raporda ise bu koşullara uyulmadığı açıkça belirtilmiştir; “Eli kolu bağlanan bir karşı kampanya söz konusuydu”.[2]

    Tek bir siyasi partinin mutfağında hazırlanan metin, okunmadan atılan imzalarla teklife dönüştürülmüştür. Referandum sürecinde ise aklımıza önce seçimlere ilişkin temel bir ilke olan “taraflar arasında fırsat eşitliği” ilkesinin ne derece sağlandığı sorusu akla gelmektedir.  AGİT’in de ön raporunda[3] belirttiği üzere bu soruya olumlu bir cevap vermek mümkün değildir. Cumhurbaşkanı ve hükümet, devlet tarafından üstlenilen referandum kampanyasıyla partiler arasındaki fırsat eşitliğini ihlal etmiştir. Aynı şekilde seçme hakkının eşitliği, her siyasi partinin tüm devlet kurumları karşısında eşit muamele görmesini gerektirir. Seçme özgürlüğü, seçime dair kararın içeriği üzerinde kamusal ya da özel hiçbir zorlamanın uygulanmamasını da gerektirir. Bu bağlamda seçme hakkının unsurları, seçim sonuçlarının ve bu yolla sağlanan egemenlik yetkilerinin meşruluğunu garanti eder. Ancak seçmenlerin objektif ve müdahaleye uğramaksızın kullandıkları oylar ile seçim sonuçları uyum içinde olduğu takdirde, egemenliğin kayıtsız koşulsuz millete ait olması gerçekleşir. Görünürde yasal bir örtü altında, masrafları devletçe karşılanan bir propaganda ile doğru olanın iktidarın kararı olduğunun seçmene söylenmesi, seçim özgürlüğünün zedelenmesine yol açar. Belirtilen bu nedenlerle Bakanlar Kurulu’nun ve Cumhurbaşkanı’nın referandum kampanyası, seçilme hakkının eşitliğine aykırıdır.

    2017 Anayasa Değişiklerinin içeriği ve gerekçesinde demokrasi ve insan haklarına ilişkin hiçbir ifade yer almadığı gibi referandum sürecinde de iktidar çevreleri, Anayasa değişikliğinin hedefleri olarak; “Türkiye’yi bölmek, parçalamak isteyen karanlık güçlerin, terörün yenilgisi”, “millî birlik ve beraberliğin sağlanması” ve “Türkiye’nin güçlenmesinin önündeki engellerin kaldırılması” gibi konulara öncelik vermişlerdir.[4]

    III. Anayasal yapı: Kuvvetler ayrılığı

    Klasik modern anayasaların örnek modeli olan ABD Anayasası, 1-3. maddelerinde, organların işlevleri, yetkileri ve usullerini, kuvvetler ayrılığı şemasına uygun biçimde kurala bağlamıştır. 1. maddenin birinci fıkrası; “bütün yasama yetkileri, bir Senato ve Temsilciler Meclisi’nden oluşan Birleşik Devletler Kongresi’ne ait olacaktır.” hükmünü içermektedir. 2. maddenin birinci fıkrası ise yürütme yetkisini, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na vermektedir. Bu yatay kuvvetler ayrılığı, dikey federal yapıyla tamamlanır. Aynı özellikleri Alman Anayasası da yansıtır. Kuvvetler ayrılığı Anayasa’nın 1/3 ve 20/3. maddelerinde kararlaştırıldığı gibi III. ve VIII. Bölümler arasında ana noktalarıyla, IX. Bölümde ise detaylı olarak düzenlenmiştir.

    1982 Anayasası’nın kuvvetler ayrılığına ilişkin ana düzenlemelerine dokunulmadıysa da ilkeyi somutlaştıran düzenlemeler 2017 Değişiklikleriyle tamamen değiştirilmiştir. İlkesel düzlemde bu değişiklerle, diğer iki Anayasa’dan uzaklaşılmıştır; bu iki Anayasa’da üç erkin ayrılması, hukuk devletinin bir unsuru olarak öngörülmüşken, 2017 Değişiklikleriyle erklerin ayrılığını sona erdiren, otokratik bir tek adam rejimi kurmaya elverişli, nominal bir anayasaya geçilmiştir.[5]

    Ayrıntılara girildiğinde farklılıklar daha da artmaktadır. Cumhurbaşkanı, ABD başkanı gibi Alman cumhurbaşkanı ve başbakanının işlevlerini kendisinde toplamıştır ve halk tarafından seçilmektedir. Buradan psikolojik olarak aşılması güç bir görev, hukuken de yetkileri ayrı ayrı değerlendirildiğinde cumhurbaşkanı ya da başbakan olarak sahip olunandan çok daha geniş bir etkiden kaynaklanmaktadır. Bu sonucu fiilen gösterecek en iyi iki örnek veto ve fesih yetkisidir. Yasalar için artık ABD örneğine benzer biçimde sadece meclisin kabulü yeterli olmayıp, cumhurbaşkanının da onayı gerekecektir ve vetosu ancak üye tamsayısının salt çoğunluğuyla aşılabilecektir; bu engelin yüksekliği ABD başkanının vetosu gibi cumhurbaşkanını yasama yapım sürecinin son aşaması haline getirecektir. ABD başkanının hiçbir koşulda sahip olmadığı, Alman cumhurbaşkanının ise ağır siyasal kriz koşullarına bağlı olarak kullanabileceği fesih yetkisini ise Türk cumhurbaşkanı kendi koltuğundan ayrılabilme riskini göze almak kaydıyla dilediği gibi kullanabilecektir.

    Amerikan sistemindeki yasa koyuculuğu ne Alman ne de Türk Anayasaları bağlamında değerlendirebiliriz. Bunun nedeni tüm yasa tekliflerini onaylama yetkisine sahip olan Senato’nun güçlü konumu ve federalizmin Amerikan versiyonudur. Buna ek olarak Amerikan seçmenleri her zaman iktidarı kullanan üç organın aynı siyasi partinin eline geçmesine engel olmuştur. Zira Amerikan toplumu sadece doğumunda değil bugün de devlet iktidarına şüpheyle yaklaşmaktadır. Devlet ve toplum Almanya ve özellikle Türkiye’den farklı olarak olabildiğince keskin biçimde birbirinden ayrılmıştır.

    Yine Türkiye’den farklı olarak Alman tipi parlamenter demokraside devlet başkanının yıkıcı bir faktör olması olası değildir; çünkü yetkileri buna yetmez. ABD’de bir yasa teklifinin üç engeli aşması gerekirken (Temsilciler Meclisi, Senato, Başkan), Almanya’da sadece Federal Meclis (Bundestag) ve Federal Konsey (Bundesrat) olmak üzere iki engel vardır. Türkiye’de ise meclis çoğunluğuna egemen partili cumhurbaşkanının önünde herhangi bir engel bulunmamaktadır.

    Aydınlatıcı bir diğer nokta da anayasal organların görev süresiyle ilgilidir. Her üç devlet başkanının da görev süresi 5 yıldır. Her üçü de bir kez daha seçilebilir. Türk cumhurbaşkanı, üçüncü kez seçilebilme olanağıyla diğer ikisinden ayrışmaktadır. Daha ilginç olanı yasama organı ve anayasa yargıçlarının görev süresidir. Temsilciler Meclisi üyeleri 2, senatörler 6yıl, Federal Yüksek Mahkeme (Supreme Court) yargıçları ise ömür boyu seçilirler. Alman Anayasası’nda dolaylı da olsa var olan böylesine belirgin bir derecelemeye Türk Anayasası’nda rastlanmıyor. Federalist yazılarda tanımlanan demokratik seçimlerle belirlenen devlet organlarının görevi, bu Amerikan derecelendirmesini haklı kılmaktadır.[6]  Bu görev, sınırlı grupların kısa süreli çıkarlarıyla insanlığın uzun süreli çıkarları arasında seçimler yoluyla bir denge bulunmasıdır. Temsilciler Meclisi kısa ve dar çıkarların karşılanmasına uygunken, Senato daha uzun görev süresiyle daha geniş çıkarları gerçekleştirmektedir. İnsanlık çıkarlarının en son ve en güçlü biçimde “arıtılması ve genişletilmesi”[7], yani gerçek temsili demokrasi ise Federal Yüksek Mahkeme tarafından gerçekleştirilmektedir. Yüksek Mahkeme yatay ve dikey kuvvetler ayrılığı alanındaki hukuki uyuşmazlıkları çözerken hem özgürlük tehditlerinin önlenmesine hem de meşru devlet yetkilerinin etkin kullanımına karar vermektedir. Amerikan yüksek yargıçları ister şeklî ve pozitivist ister esnek ve pragmatik yorumu benimsemiş olsunlar, ilgili devlet organının çekirdek işlevlerini tehlikede gördükleri yerde devreye girmektedirler. Bu açıdan Yüksek Mahkeme, devlet organlarının kuvvetler ayrılığına dayalı olmasının güvencesidir. İlgili devlet erkinin çekirdek alanının korunmasından söz eden Alman Federal Anayasa Mahkemesi’nin içtihadı da bununla uyumludur.[8]

    Yasa koyucunun yasama işlevini ne dereceye kadar devredebileceği sorusu, kuvvetler ayrılığı bağlamında hukuk devleti sorunlarını da ortaya çıkarır. Alman Anayasası’nın metninden çıkan yanıt iki gerekliliği içeriyor: Bir yasama işlevi olan yasa koyuculuk, ilke olarak Federal Konsey’in katılımıyla Federal Meclis tarafından yerine getirilmek zorundadır. Yürütme için de yasanın asliliği ve üstünlüğü ilkesi geçerlidir. Yasamanın bu alandaki öncelikli demokratik sorumluluğu hukuk devletinin belirlilik ilkesiyle de bağlantılıdır (md. 80/1). Alman Anayasa Mahkemesi de buradan “önemlilik teorisini” geliştirmiştir; temel hakları ilgilendiren düzenlemeler yeterli yoğunlukta parlamento tarafından yapılır; bu alanda önemli sorunların yürütme organına devri yasaktır.[9]

    ABD’de de yasanın üstünlüğü ve asliliği, hukuk devleti ve demokrasinin bir gereği olarak idarenin faaliyetlerinde uyması gereken bir ilkedir. Hangi yönetim mercilerinin kurulacağına, kaldırılacağına ya da birleştirileceğine bile karar verme yetkisine sahip olan Kongre bu süreci büyük ölçüde belirler.[10] Federal Yüksek Mahkeme’ye göre eğer Kongre idareyi bağlayan ve yargı tarafından denetlenebilen “anlaşılır ilkeler” belirlerse, “etkinleştirme yasası” ile yürütmeye yetki devredilebilir.

    Türkiye’de ise 2017 Anayasa Değişiklikleriyle cumhurbaşkanı, kişisel ve siyasal hak ve özgürlükler ile açıkça yasada düzenlenmiş konular dışında kalmak kaydıyla çıkaracağı kararnameler ile yasama işlevi görebileceği (md. 104/17) gibi kamu tüzel kişiliği kuruluşunda hiçbir koşula tabi olmadan yasama yetkisini TBMM’yle paylaşacaktır (md. 123/son). Ayrıca bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri ile teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması ise yalnızca cumhurbaşkanlığı kararnamesine özgülenmiştir (md. 106/son). Zaten Anayasa Mahkemesi 2011 yılından itibaren olağan KHK’lere, 2016 yılından itibaren de olağanüstü KHK’lere ilişkin değiştirdiği içtihadıyla anayasal sınırları göz ardı ederek yasamadan yürütmeye doğru yetki devrinin yolunu açmıştı.[11]

    IV. Sonuç

    Alman ve Amerikan Anayasalarının bazı önemli yapısal unsurlarıyla yapılan karşılaştırma, 2017 Anayasa Değişikliklerinin hukuk güvenliğini sağlayan meşru bir devlet fikrini somutlaştırmadığını ortaya koymaktadır. Bu değişiklikler, anayasal alışkanlıklarımız ve kurumsal geleneklerimizden bir sapma olduğu kadar kuvvetler birliğine yönelerek devlet örgütlenmesine dair sorunlarımızın artmasına da neden olabilecektir. Kurucu iktidarın konumu, ülke coğrafyası, hukuk kültürü, siyasi önderliğin iradesi ve tarihi rastlantılar gibi birçok etken bu sonucun oluşmasında rol oynamıştır. Ancak siyasal deneyim, farklı bir sisteme geçiş için çok daha esaslı bir krize gerek duyulduğunu göster

    [1] Eyelet Meclislerinden (Landtag) gönderilen 65 milletvekilinden oluşan Parlamenter Konsey’in (ParlamentarischerRat) hazırladığı Anayasa teklifi metninde, nasyonal sosyalist diktatörlüğün ortadan kaldırdığı demokrasi, kuvvetler ayrılığı, temel hak koruması ve hukuk devleti ilkelerine açıkça yer verilmiştir, bkz. Fromme F. K. , Von der WeimarerVerfassung zum BonnerGrundgesetz, J.C. B. Mohr (Paul Siebeck), Tübingen 1960, s. 4 ve s. 186.

    [2] Bkz Venedik Komisyonu üyesi Öykü Didem Aydın’ın Türkçe röportajı,http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/726675/Venedik_Komisyonu_uyesi_Aydin__Anayasasiz_bir_donem_basladi.html  (Erişim tarihi: 05.05.2017)

    [3] AGİT’in referanduma ilişkin ön raporunun Türkçe tam metni için bkz. http://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2017/04/22/agit-raporunun-turkce-tam-metni/  (Erişim tarihi: (05.05.2017)

    [4] Nitekim K. Boratav’a göre bugün AKP tarafından temsil edilen siyasî İslamcılığın nihaî hedefi bellidir: Bir hayli yıpranmış olan Cumhuriyet’in, ana çizgileriyle Müslüman Kardeşler doktrinine uyan İslamcı bir rejime dönüştürülmesidir(http://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2017/04/08/korkut-boratav-referandum-toplumun-iki-buyuk-blokunu-karsi-karsiya-getiriyor/).

    [5] Turhan M. , “Anayasa ve Anayasacılık”, http://www.todaie.edu.tr/resimler/ekler/2efd26617129d18_ek.pdf?dergi=Amme%20Idaresi%20Dergisi

    [6] Hamilton, Madison ve Jay – Anayasa Üzerine Düşünceler- Federalist’lerin Makalelerinden Seçmeler, (çev. M. Soysal), Siyasi İlimler Derneği Yayınları, İstanbul 1962, s. 45.

    [7] Federalist Yazıların 10 numaralısında “halkın görüşlerinin rafine edilmesi ve büyütülmesi” yasama sürecinin sloganı olarak yer almaktadır.

    [8]Brugger W. , “Der moderne Verfassungsstaataus der Sicht der amerikanischenVerfassung und des Grundgesetzes”, Archiv des öffentlichen Rechts, Band 126 (2001), s. 387-388.

    [9]BVerfGE 61, 260, 275; 77, 170, 230.

    [10] Kanadoğlu K./Akartürk E. A./Özsoy Boyunsuz Ş. , Türkiye’de Başkanlık Sistemi Tartışmaları, CHP Yayınları, Ankara 2016, s. 31.

    [11] E. 2010/60, K. 2011/147, Kt. 27.10.2011; E. 2016/167, K. 2016/160, Kt. 12.10.2016.

  • Yargının Bugünü Üzerine…

    Danıştay Başkanı’nın, Danıştay’ın 149. Kuruluş Yıldönümü Programı’nda yaptığı konuşmasında, dile getirdiklerinden bazıları:

    “16 Nisan 2017 tarihinde halk oylamasına sunulan ve kabul edilen değişiklikle Anayasamızda var olan kuvvetler ayrılığı ilkesi daha da belirgin hale getirilmiştir”

    “Yargı kararları ve yargıçlar eleştirilirken idarenin yandaşı ya da idarenin faaliyetlerine engel çıkaran bir güç gibi değerlendirilmemelidir”

    “Kararlarımızın bilimsel eleştirisine açığız. Ancak yargı kararları, taraf menfaatlerine göre değil, objektif, bilimsel ve hukuki kriterlere göre değerlendirilmelidir. Ne yazık ki kimi zaman algı oluşturmak amacıyla sübjektif, haksız, ölçüsüz eleştiri ve değerlendirmeler, yargının saygınlığına zarar verici olmaktadır”

    “Olağanüstü halin ilanı ve bu süreçte kabul edilen KHK’ların amacı, devletin kurumlarını terör örgütü mensuplarından arındırmak ve demokrasiyi korumak olup kişilerin hak ve özgürlüklerine, amaç dışında herhangi bir sınırlama getirilmemiştir”

    Danıştay Başkanı’nın kuvvetler ayrılığına, yargı bağımsızlığına ve yargı kararlarına bakışına dair sözlerimize, Başkanı olduğu Danıştay’ın mahkeme olarak, Yargıçlar Sendikasının kurulduğuna ve yasal bir sendika olduğuna dair verdiği karara uymadığını tekrar hatırlatarak başlayalım[1]. Hukukçu olmamasının bu davranışlarını belirlemesinde olumsuz bir etkisinin olduğu söylenebilir belki de.

    İki yıl önce yapılan kuruluş törenlerinde, cübbesinde düğme arayıp bulamamanın telaşıyla Cumhurbaşkanını bırakıp Başbakanın arkasından koşturması da muhtemelen kuvvetler ayrılığı ilkesine olan sıkı inancıyla ilgiliydi. Hukukçular ve siyasetçiler, hatta ortalama hukuk bilgisi olanlar bilir; kuvvetler ayrılığının temel prensibi, basit olarak yargı, yasama ve yürütmenin birbirlerinden bağımsız çalışmasıdır.

    Öyleyse hemen söylemek gerekir ki, getirilmek istenilen rejim değişikliği dünya literatüründe mevcut değildir. Anayasa hukukçularının üzerinde mutabık kaldığı tek şey “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye bir yönetim şeklinin olmadığıdır. Gerçekleştirilmek istenen, Türkiye’nin evrensel hukuk ve demokrasi ilkelerinden, düşman olarak görülen laik Cumhuriyet değerlerinden uzaklaştırılması, siyasal İslam’a dayalı bir tek kişi rejiminin kurulmasıdır. Son zamanlarda televizyon kanallarında Atatürk ve yakınları hakkında ucuz ve kirli yayınlar yapılmasının, her şeye karışan RTÜK’ün bu yayınları görmezden gelmesinin, savcıların ancak tepkilerin yoğunlaşması üzerine harekete geçmelerinin sebebi de budur. Halkın, Cumhuriyetle bu gerici hesaplaşmaya alışması istenmektedir.

    Ve yine söylemek gerekir ki, Anayasa Değişikliği Halkoylaması YSK’nın tam kanunsuzluk hükmündeki kararıyla şaibeli hale gelmiştir. En kötüsü, şaibenin, halkoylamasının dürüstlük içinde ve güvenli bir biçimde yapılması için kendilerine emanet edildiği on bir “yüksek yargıç” tarafından yaratılmasıdır. Bu Türkiye’nin uzun zaman altından kalkamayacağı bir yüktür. Türkiye daha YSK travmasını atlatamamış iken Danıştay Başkanı’nın yukarıdaki açıklamaları adalete güven endeksini sıfıra kadar indirmiştir.

    Konuya dönecek olursak; Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile “yasama” yetkisi, yasama organı olan TBMM’den alınarak tek başına yürütme organı olan Cumhurbaşkanına verilmektedir. Cumhurbaşkanı artık sembolik, temsili bir lider değildir. Aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanı olan Cumhurbaşkanının yasama ve yargı alanına dair her tasarrufu, kuvvetler ayrılığı ilkesini yeniden ve yeniden ortadan kaldıracaktır. Cumhurbaşkanına TBMM’yi fesih yetkisinin verilmesini, olağanüstü hal ilanı yetkisi ile olağanüstü hal kararnameleri çıkarma yetkisinin aynı elde tutulmasını, OHAL ile ilgili Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin Anayasaya aykırılığının ileri sürülememesini, Cumhurbaşkanının aleyhine soruşturma açılmasının siyasi parti genel başkanı olarak adaylıklarını belirlediği TBMM üyelerinin beşte üçünün çoğunluğuna tabi tutulmasını ve Cumhurbaşkanının geri gönderdiği kanunun TBMM’nin salt çoğunluğu ile aynen kabul edilebilmesini öngören hükümlerin her biri, yürütme gücünün sorumsuz hale gelmesine ve yasama yetkisinin yürütmeye devredilmesine sebep olacaktır. Bunlar tümüyle değerlendirildiğinde ise yasama ve yürütme gücünün tek kişide, yani Cumhurbaşkanında toplandığı sonucu çıkar.

    Anayasa değişikliği ile HSYK’nın “yüksek”liğinin Anayasadan çıkarılması yargının itibarının yok edilişine dair açık bir mesajdır. Cumhurbaşkanının kendisini yargılayacak, çıkardığı kararnameleri denetleyecek olan Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinin çoğunluğunu bizzat, geri kalanını ise adaylıklarını belirlediği milletvekilleri eliyle seçmesi; öte taraftan HSK’nın dört üyesini doğrudan, yedi üyesini ise kendisinin belirlediği milletvekilleri aracılığıyla belirlemesi; Adalet Bakanı ile Müsteşarının ise bizzat Cumhurbaşkanı tarafından atanması, hiç bir demokratik ilkeyle bağdaşmamakla birlikte yargı bağımsızlığını bütünüyle ortadan kaldıracaktır.

    Konunun daha iyi anlaşılması, HSK’nın yargı bağımsızlığı ve yargıçlık teminatını nasıl ortadan kaldıracağının anlatılabilmesi için İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi yargıçlarının ve duruşma savcısının verdikleri tahliye kararları nedeniyle açığa alındıklarını; Zaman Gazetesi muhabirini tahliye eden Ankara ACM Başkanının BAM üyeliğine, bylock tek başına delil olmaz diyen Antalya BAM Daire Başkanının Konya yargıçlığına atandığını; teamüllere aykırı olarak Ankara’da görev yapan yargıçlardan daha kıdemsiz yargıçların ACM Başkanlıklarına atandıklarını birer örnek olarak anımsamak yeterli olacaktır.

    Türkiye ne yazık ki yasa ile yargıçların işine son verilmesi deneyimini yaşamış, Anayasa değişikliği ile de yargıçların yasayla yüksek mahkeme üyeliklerine seçilmesine tanıklık etmiştir. Siyasi iktidar HSYK üyelerinin şimdiye dek yaptıkları hizmetlerini, onları yasayla yüksek mahkeme üyesi yaparak ödüllendirmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz cezalandırmalar ve -yargı camiasında olanların çokça bildiği- ödüllendirmeler ile Türk yargısına bir ödül-bedel anlayışı yerleştirilmiş, ödül-bedel ilişkisi liyakat, kıdem, deneyim gibi eskiden bilinen değerleri yok etmiştir. Son yargıç atamalarının genellikle AKP örgütlerinde görev almış ve yüksek mahkeme başkanlarının yakınları olan avukatlar arasından yapılması siyasi iktidarın yargıyı bütünüyle ele geçirmek için hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı gibi evrensel ilkeleri ve fakat en önemlisi adalet düşüncesini feda etmesi anlamına gelmektedir. Yüksek Mahkeme Başkanlarının, Sayıştay, YSK gibi kurumların başkanlarının Cumhurbaşkanıyla çay toplamaya gitmesi, sulama kanalı açılışına katılmaları, yargıç ve savcıların siyasi iktidar temsilcileri karşısında cübbelerinin önlerini kapayıp, eğilip bükülmeleri yargının yürütme karşısında kaybettiği güce tekabül eden davranışlardır. Anayasa Mahkemesi ile Danıştay’ın, yerleşmiş içtihatlarından dönerek Anayasa ve yasaya aykırı OHAL kararnamelerini tamamıyla yargısal denetim dışına çıkarmaları ve hukuksuz uygulamaları Türkiye’nin bir olağanı haline getirmeleri Türkiye yargı tarihinin yeni kara lekeleridir.

    AİHS ve AİHM kararlarına, Anayasa ve yasalara aykırı bir şekilde, savunma olanağı dahi tanınmadan, üzerlerine atılan suç anlatılmadan on binlerce insanın işlerinden atılıp, aile bireylerinin dahi çalışmalarına izin verilmeyerek ölüme terk edilmeleri elbette siyasi iktidarın hesabını vermesi gereken bir hukuksuzluğun sonucudur. Hangi örgüte ne şekilde mensup, irtibatlı veya iltisaklı olduklarını bilmeden işinden atılan iki genç onurlu insanın sadece adalet isteği ile açlık grevine gitmelerinin görmezden gelinmesi ise insanlığın katlinin başka bir çeşididir.

    Sonuç olarak, Danıştay Başkanının haklı olduğu bir tek konu vardır. Yargı kararlarının objektif, bilimsel ve hukuki ölçütlere göre değil de; sübjektif, haksız, ölçüsüz, siyasi iktidarın görüşleri doğrultusundaki ölçütlere göre verilmeleri yargının saygınlığına zarar vermektedir. Bu zararı en çok da bizzat yüksek mahkemelerin başkanları vermektedir. Yargıç ve savcı atamalarında, günlük siyasete bulaşmış çocuk istismarcısı dernek ve vakıfların temsilcilerinin tercih edilir olması, “yakın” olmanın başarı ve liyakatin önüne konularak önemli bir ölçüt olarak belirlenmesi yargıyı kuşkusuz uzun yıllar içinden çıkılamayacak bir kaosa sürükleyecektir.

    [1] Bkz. “Birisi Danıştay İdaresine Hukuk Öğretsin”, BirGün, 08.10.2105. Web erişim: http://www.birgun.net/haber-detay/birisi-danistay-idaresine-hukuk-ogretsin-91627.html

  • Yargılamanın Yenilenmesi Başvurularında Yeni Moda: Hakim/Savcı İhraçları

    Siyasi ve toplumsal gelişmelere göre kanunlarda yapılan değişiklikler ülkemizde olağanlaştığı gibi, bireylerin hak arama yollarının da bu gelişmelere göre şekillendiği görülüyor.

    Son dönemlerde akla ilk gelen başvuru, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. ve devamı maddelerinde tanımlanan, kesinleşmiş kararlara karşı başvurulması nedeni ile bir olağanüstü kanun yolu olarak düzenlenen hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesidir.

    Her türlü hukukilik denetiminden geçtiği düşünülen kararlara karşı dosyanın yeniden görülmesi doğal olarak istisnai şartlara bağlıdır. Bu şartlara CMK m.311/1’de bentler halinde yer verilmiştir. Özetle; Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından hak ihlali tespit edilmesi, belge sahteliği, yalan tanıklık veya bilirkişilik, hakimin suçluluk derecesinde kusuru, yeni olay/delilin ortaya çıkması CMK m.311 müessesesine konu edilebilir. Bu olgular başlı başına yargılamanın yenilenmesi için yeterli olmayıp, mahkumiyet hükmünü etkileyecek, davanın seyrini değiştirecek kabiliyette olmalıdır.

    Peki, yargılamanın yenilenmesi başvurularına konu edilen, (son dönem tabiriyle) FETÖ’cü hakim, savcı ihraçları konumuzun neresindedir? Söz gelimi, dosyaya bakan hakimlerin, dosyadan elini çektikten ve dosya kesinleştikten sonra FETÖ’cü olduğu iddiası ile açığa alınması, meslekten ihraç edilmesi ve/veya tutuklanması, bizatihi yargılamanın yenilenmesi başvurusuna dayanak teşkil edebilir mi? Bu soruların cevapları için CMK m.311/1’in (c) ve (e) bentlerine bakmak gerekir[1].

    Bir habere göre[2]; hakkında verilen hapis cezası kesinleşen hükümlünün, kendisine mahkumiyet kararı veren hakimin 15 Temmuz’dan sonra tutuklandığını gerekçe göstererek CMK m.311/1-c uyarınca yaptığı infazın durdurulması ve yargılamanın yenilenmesi başvurusunun Kandıra Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 12.08.2016 tarihli karar ile kabul edildiği anlaşılmaktadır.

    Mahkeme kararında ise şu ifadeler yer alıyor: “15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrası silahlı terör örgütüne mensubiyet (haberde ‘mahsubiyet’ ifadesi kullanılmış) iddiası ile hükümlünün yargılandığı dava dosyasında yargılama aşamasında hükme tesir eden yargı mensuplarının görevinden alınarak bir kısmının tutuklanmış olması durumunun hükümlünün vicdanında oluşturduğu gibi umumun vicdanında da adalete olan güveni sarstığı, Türk milleti adına bağımsız karar veren mahkemelerin ve yargı mensuplarının itibarlarının kazanılmasının yine yargı mensuplarının yapacağı işlemler ile sağlanabileceği gözetilerek ve yeniden yapılacak bir yargılama ile hükümlünün ve toplumun nazarında adalete olan teveccühün arttırılacağı, neticede çıkabilecek her türlü kararın aynı nazarda daha makbul olacağı göz önünde bulundurularak hükümlü müdafiinin talebinin kabulü ile infazın durdurulmasına, CMK’nın 311/1-c maddesi (haberde CMK m.3/1-c ifadesi kullanılmış) gereğince yargılamanın yenilenmesine ilişkin karar verilmiştir”.

    Haberin sonunda bir de hukuki görüş var. Buna göre; “Karar vermiş olan hakimin FETÖ soruşturmasında tutuklanmış olmasının, daha önce vermiş olduğu mahkumiyet hükümlerini güvenilir olmaktan çıkaracağı açıktır. Hüküm giymemiş olsa bile soruşturmaya konu olmuş bütün hakimlerin vermiş olduğu kararların gözden geçirilmesi adalete olan güveni yeniden tesis edebilir”.

    Uzatmadan söyleyelim; hakimin FETÖ’cü olmasını ve/veya bir nedenle açığa alınmasını bizatihi, CMK m.311/1-c kapsamında hakimin hükümlünün mahkumiyetini gerektirecek biçimde “görevlerini yapmada kusurlu hareket etmesi” olarak yorumlamak isabetli değildir; zira yeniden yargılama için hakim hakkında ceza kovuşturması gerektiren veya hakimin mahkumiyetini gerektiren eylem ile karar verdiği dosya arasında illiyet bağı olması gerekir. Örneğin hakimin, şikayetçiden aldığı rüşvet karşılığında sanığa mahkumiyet kararı vermesi durumunda CMK m.311/1-c hükmü tatbik alanı bulacaktır.

    Yine, lehine yeniden yargılama kararı verilen Emekli Albay Ahmet Zeki Üçok, Hürriyet gazetesinde verdiği demeçte[3]; “FETÖ’nün kumpas davalarını kamuoyunda herkes biliyor. Ancak bunların dışında milyonlarca insanla ilgili karar verdiler. Sivil yargıda 7 bin hakim FETÖ’den meslekten atıldı. Sanki o davalarda çok adil karar vermişler gibi… Sadece adli yargıda 1 milyon 100 bin davada FETÖ’den meslekten ihraç edilen 7 bin hakimin imzası var. Mahkemelerin bu kararları yeniden ele almaları gerekir. Bu dosyalar kapsamında tutuklu bulunanlar seri şekilde tahliye edilmeli.” ifadelerini kullanmıştır.

    Demece konu habere göre Askeri Yargıtay Daireler Kurulu, FETÖ ihraçlarını “yeni delil” saymıştır. Ancak karar veren hakimin FETÖ’cü olduğu iddiasında esas olan, bu durumun “hakimin karar verdiği dosya yönünden” yeni delil veya yeni olay teşkil edip etmemesidir. Sırf mahkumiyet kararı veren hakimin FETÖ’cü olmasını, sözgelimi, alt komşusunu tehditten mahkumiyet kararı alan apartman sakininin dosyasında yeni olay sayarak davanın yeniden incelenmesinin kabul edilebilir yanı yoktur.

    Tozlu raflarda bekleyen, (demece göre) 1 milyon 100 bin dosyanın sırf dosyaya bakan hakimler/savcıların FETÖ’cü olduğu iddia edildiği için ister CMK m.311/1-c ve ister CMK m.311/1-e açısından olsun, yeniden ele alınması isabetli olmayıp; “siz o dönem Türk Milleti adına değil, FETÖ adına karar veriyordunuz, tüm dosyalarınızı inceleyelim” gerekçesinin kanuni ve mantıklı hiçbir tutar yanı yoktur.

    Mesele yargıçların o dönem “Türk Milleti adına” karar vermemesi ve yargının bağımsız olmamasıysa; bu anlayışla, şimdi (veya bundan 10-20 yıl sonra) görev yapan hakimlerin bir kısmı için bundan yıllar sonra “siz Türk Milleti adına değil, şu görüş veya siyasi parti adına karar vermiştiniz” diyerek kararlarını yeniden incelemeye tabi tutmak da mümkün hale gelebilecek, bu durumda yargı kararları uygulanamaz hale gelecektir. Yargı bağımsızlığı ülkemizde yıllardır tartışılan bir konudur.

    Özetle; sanığın mahkumiyetine karar veren asliye ceza hakiminin FETÖ’den açığa alınması, dosya ağır ceza mahkemesi tarafından görülmüşse, mahkumiyet kararını onayan heyeti oluşturan hakimlerin bir kısmının FETÖ’den soruşturulması veya kovuşturulması, sanık hakkında iddianame düzenleyen veya sanık aleyhine esas hakkında mütalaa veren savcının FETÖ’nün “bölge imamı” olması belki hükümlüler nezdinde yeni bir hukuki fırsat olarak görülebilir; ancak tüm bu gelişmelerin yargılamanın yenilenmesine konu edilebilmesi için CMK m.311 kapsamında bir karşılığının olması gerekir.

    Nitekim İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi, bir örgüt dosyasında verdiği 14.02.2017 tarihli karar ile yargılamanın yenilenmesi talebini reddetmiş; gerekçe olarak, karar ile kusurlu eylem arasında illiyet bağı bulunmamasını göstermiştir. Karara göre; “Çeşitli nedenlerle disiplin cezası alan, görevden uzaklaştırılan, meslekten ihraç edilen veya hakkında ceza soruşturması ya da kovuşturması başlatılan hakim ve savcıların baktıkları davalar ile verdikleri tüm yargı kararlarının otomatik olarak şüpheli ve hukuka aykırı sayılması ya da yok kabul edilmesi mümkün değildir.

    Kesinleşmiş bir kararın yeniden yargılama nedeni olarak kabul edilmesi için hakkında adli ve idari soruşturma yapılan hakim veya savcının yargısal olarak katılıp karar verdiği davalar ile kusurlu eylemleri arasında illiyet bağı bulunması gerekir”.

    Bununla birlikte, özel yetkili savcılık ve mahkemeler döneminde yapılan hak ihlallerinin Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde tespiti, CMK m.311/1-f uyarınca yargılamanın yenilenmesine konu edilebilir; yazıya konu örneklerin ise hukuka uygun tarafı bulunmamaktadır.

    Ayrıca, dosyanın Yargıtay veya bölge adliye mahkemelerinde bulunup kesinleşmediği durumda CMK m.311’in tatbik alanı bulamayacağı açıktır. Bu “izahtan vareste” bilgiye yer vermemin nedeni; bir sanık müdafiinin, temyiz başvurusuna, kararı veren yerel mahkeme hakiminin FETÖ’den ihracını konu etmesi ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin, 23.01.2017 tarihli, 2016/6878 E., 2017/506 K. sayılı kararında, CMK m.311/1’e göre ancak kesinleşmiş kararlara karşı yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulabileceğini ve kararın da henüz kesinleşmediğini hatırlatmasıdır. Yargıtay 3. Ceza Dairesi; kararında CMK m.311’nin usul şartlarının bulunmadığını ifade etmiş, FETÖ iddiası ile meslekten ihraç edilen hakimin verdiği kararı hu

    [1] CMK m.311/1: “Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış bir dava, aşağıda yazılı hallerde hükümlü lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülür: (…)

    1. c) Hükme katılmış olan hakimlerden biri, hükümlünün neden olduğu kusur dışında, aleyhine ceza kovuşturmasını veya bir ceza ile mahkumiyetini gerektirecek biçimde görevlerini yapmada kusur etmiş ise. (…)
    2. e) Yeni olaylar veya yeni deliller ortaya konulup da bunlar yalnız başına veya önceden sunulan delillerle birlikte göz önüne alındıklarında sanığın beraatini veya daha hafif bir cezayı içeren kanun hükmünün uygulanması ile mahkum edilmesini gerektirecek nitelikte olursa”.

    [2] http://www.hurriyet.com.tr/dosya-sil-bastan-40275518.

    [3] http://www.hurriyet.com.tr/fetocu-hakim-davalari-yeniden-40329004.

  • Mercek: Anayasa’nın Genleri

    16 Nisan Anayasa referandumu geldi ve geçti.

    Öncesinde yapılan tartışmalarda sıklıkla dile getirdiğimiz bir husus vardı. Diyorduk ki; ne anayasa tartışmaları başkanlıktan ne de önümüzdeki dönemin tartışmaları anayasadan ibarettir.

    Kuşkusuz bunu dillendirirken başkanlık ve anayasa tartışmalarını önemsizleştirme amacı taşımıyorduk. Aksine bu tartışmaların oldukça önemli olduğunu düşünüyorduk. Halen de önemini korumaktalar. Ancak tam da bu önem nedeniyle tartışmaların/ değerlendirmelerin bunun ötesine taşınması gerekiyor.

    Referandum sonucu “evet” olarak tescillenmiş oldu. Sonuca bakılırsa, sürecin “kazananı” da AKP oldu. Ancak AKP’nin bu süreçten güçsüzleşerek çıktığı çıplak gözle dahi görülebiliyor. Bunun tek nedeni de referandum üzerindeki güçlü şaibe değil. (Burada kısa bir parantez ile hatırlatmış olayım: Gizli oy ihlali, tutuklu milletvekilleri ve nihayetinde OHAL koşullarında kurulan sandık ile usulden sakatlanan referandum, YSK’nın kanun maddesini göstere göstere çiğneyip, mühürsüz zarflardaki oyları geçerli sayması ile – diğerlerini saymaya gerek dahi yok – esastan da sakatlanmıştır.)

    Buna rağmen düzen siyaseti açısından önemli bir viraj daha alınmıştır. Sonrasına bakacaklardır.

    Sanırım 1923 Cumhuriyeti’nin varlığını sürdürdüğünü artık kimse iddia etmiyordur.

    Böylesi süreçleri özellikle içinden geçerken kesin tarihler üzerinden tanımlamak riskler barındırsa da, anlatım kolaylığı da sağladığından, kullanmanın çok da sakıncalı olmayacağını düşünüyorum. Bu kayıt ile ifade edersem; 2010 referandumunu ve bunu takip eden 2011 seçimlerini 1923 Cumhuriyeti’nin sonu olarak tanımlayabiliriz. Ve 2. Cumhuriyet’in ilanı. Kastettiğimiz ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesinde ve rejiminde köklü bir dönüşümdür.

    Bununla birlikte 2. Cumhuriyet’in ayakları hep havada asılı kaldı. Bir türlü yere indirilemedi. Yeni rejim bir türlü yerleşemedi, yerleştirilemedi. İşte bu açıdan da 2017 referandumu AKP açısından oldukça önemli idi. AKP ideologlarından sıkça duyduğumuz üzere; 1 Kasım seçimleri ile Gezi parantezi kapatılmıştı. Sıra Cumhuriyet parantezinde idi.

    Uzunca bir süredir devam eden fiili durumun “yasal” hale dönüşmesi aynı zamanda meşruiyetleri açısından da önemli idi. Yukarıda dile getirdiğimiz gibi, şaibeli bir referandum ile bu viraj alınmış oldu. Meşruiyet elde edilmiş midir, oldukça tartışmalı. Ancak artık “yasal” hale gelinmiştir. Şimdi sırada bunun kurumsallaştırılması bulunuyor. Tabii, tek bir kişiye/makama bağlılık üzerinden bunun tesis edilecek olması da ironik bir durum.

    Peki, nedir bunlar?

    Aslında AKP’nin aklında hep baştan sona yeni bir anayasa yazımı oldu. Buna ilişkin çalışmaları da oldu. Hemen akla gelen ve öne çıkan derli toplu çalışma ise 2007 Özbudun taslağıdır.[foot]Taslağın başındaki not şu şekildedir: Bu “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Önerisi”; 8 Haziran 2007 günü Başbakan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Prof. Dr. Ergun Özbudun’dan talebi üzerine, aşağıda isimleri yazılı kişilerden oluşan Komisyon tarafından hazırlanmış, 2 Ağustos 2007 günü Başbakan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a sunuşu yapılmış ve 29 Ağustos 2007 tarihinde çalışmalar tamamlanarak Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat’a teslim edilmiştir. Prof. Dr. Ergun Özbudun (Komisyon Başkanı), Prof. Dr. Zühtü Arslan, Prof. Dr. Yavuz Atar, Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Prof. Dr. Levent Köker, Doç. Dr. Serap Yazıcı.[/foot]

    Ancak bu öneri, sonrasında AKP tarafından resmi olarak sahiplenilmedi ve kamuoyuna açıklanmadı. O ana kadar yeni bir anayasa yazımından bahseden AKP, bu tarihten itibaren Anayasa’nın parça parça değiştirilmesini gündemine aldı. Bunun anlamı metnin içeriğine ilişkin AKP’nin itirazları olduğu değildi. O tarihlerde ve sonrasında AKP’nin “gücü” bunu gerektirmişti.

    Bu nedenle, eğer 2. Cumhuriyet’in yerleştirilme çabasından, bunun kurumsallaştırılmasından bahsediyorsak, 2007 taslağı hatırlanmalıdır. Bilinmelidir ki arka planda bu taslak durmaya devam etmektedir. Belki aradan geçen zaman nedeni ile taslak bir bütün olarak öne sürülemez, ancak AKP’nin nasıl bir anayasa (nasıl bir ülke) istediğine dair ciddi ipuçları barındırmaktadır.

    Bu yazının sınırları 2007 taslağından uzun alıntılar yapmaya olanak vermiyor. Bu nedenle ana eksenine değinmekle yetineceğim.

    1.Taslakta egemenliğin kısıtlanmasına yol açan hükümler yer almakta idi. Yine TBMM’nin devredilemeyen yasama yetkisine de kısıtlama getirilmekteydi.

    2. Laikliğin tasfiyesi anayasal hükümlerde karşılık buluyordu.

    3. Taslak, anayasal düzlemde federalizme dair ilk adımların atıldığı bir metindi. 2007 taslağı “mali federalizmin” önünü açmaktaydı. Böylece “idari özerklik” öncesi önemli bir adım atılması hedeflenmekteydi.

    4. 2007 Özbudun taslağı “sosyal devlet”e ilişkin birçok düzenlemeyi de ortadan kaldırmakta idi. Anayasa’dan “kamu yararı” çıkarılarak, kamu yararı başlığı altında yer alan düzenlemeler yeni oluşturulan farklı bir başlığın altına alınmıştı. “Piyasaların denetimi” maddesi “Piyasaların geliştirilmesi” olarak değiştirilmiş, “Planlama” Anayasa’dan çıkarılmıştı.

    Bugün gelinen noktada, TBMM’nin elinden temel işlevlerinin alınması ya da zayıflatılması (yasa yapma, bütçe hazırlama, denetleme) ve bu yetkilerin Cumhurbaşkanına verilmesi (cumhurbaşkanlığı kararnamesi) ile aslında 2007 taslağında yer alan (ve bunun daha ötesinde) düzenlemeler hayata geçme olanağı bulmuş durumda. Bir yanda çalışmalarına ara verdiğinde kendi kendini toplantıya dahi çağıramayan bir Meclis, diğer yanda kararname ile kamu tüzel kişilerini dahi düzenleme yetkisine sahip bir Cumhurbaşkanı.

    “Başkanlık” sistemine geçmiş Türkiye’nin idari yapısının önümüzdeki dönem (bir kez daha) tartışılacağını da söyleyebiliriz. Sistemin en önemli ayaklarından biri yerel yönetimlerin yetkisinin artırılması olacaktır. Bunun ne kadar federasyona tekabül edeceğinden bağımsız olarak, “demokratik” bir açılım olarak sunulacağı açık. Diğer bir “demokratik” ayak ise seçim barajının düşürülmesi olacaktır. Hatta sıfırlanması. Tabi dar bölge seçim sistemi ile![foot]İşte öylesi bir dönemde, konjonktürde uygun olursa bir kez daha “yetmez ama evet”çi bir toplamın karşımıza çıkacağından emin olabilirsiniz. Şimdiden bir dizi imza metni dolaşmaya başladı bile. Aslında 2017 referandumda da tam “yetmez ama evet”çi bir paket bulunmakta idi. Maalesef konjonktür uygun değildi. Yoksa yargının bağımsızlığının yanına tarafsızlığının eklendiği, milletvekili sayısının 600, milletvekili seçilme yaşının 18 olduğu, askeri yargının ve sıkıyönetimin kaldırıldığı, jandarmanın MGK’dan çıkarıldığı, Genelkurmay Başkanı’nın Cumhurbaşkanı tarafından atandığı, TSK’nın DDK içine alındığı bir pakete yetmez ama evet denmez mi![/foot]

    Tüm bunların anlamının 2. Cumhuriyet’in kuruluşunun tamamlama çabası olduğu açık.

    Ancak burada hemen söylemek gerekiyor ki, 2. Cumhuriyet yalnızca AKP’nin rejimi değildir. Hiçbir zaman da öyle olmamıştır.

    Bu başlığı sonraki yazılarda değerlendirmek üzere, şu kadarını söyleyelim ki; başkanlık sistemi doğrudan sermaye sınıfının ihtiyaçları ve çıkarlarıyla bağlantılıdır. Sermaye, çıkarlarının daha “doğrudan” temsil edilmesini istiyor, daha hızlı karar mekanizmaları hayata geçiriliyor. Türkiye’de olan da merkezileşme ile birlikte daha etkili bir konuma gelinmesidir. Düzenlemelerin doğrudan sermaye sınıfının ihtiyaçları ile bağı olduğundan kuşku duyulmamalıdır. Laikliğe aykırı uygulamalar sermaye sınıfı için “o kadar da” sorun değildir. Referandumun hemen ertesinde iş dünyasının “rahatlamış” mesajlarını hatırlayalım.

    Kuşkusuz Türkiye’de sahici (ve önemli) bir taraflaşma vardır. Ancak buna dair, örneğin AKP iktidarı ile emperyalizm arasında yaşanan gerilimlere/ çelişkilere değil, Türkiye’nin toplumsal dinamikleri ile 2. Cumhuriyet rejimi arasındaki çelişkilere bakılmalıdır. Diğeri önemsiz olduğundan dolayı değil, mutlaklaştırılamayacağından ve daha önemlisi yaşanan sıkışmanın temelinde yer almadığından dolayı.

    En başta dediğimiz gibi, ne anayasa tartışmaları başkanlıktan ne de önümüzdeki dönemin tartışmaları anayasadan ibarettir.

    Tartışma cumhuriyet tartışmasıdır.

  • İkinci senemize girerken…

    Geçen sene başlarken, ülkenin bir yol ayrımında bulunduğunu, önce “tasfiye” sürecine sokulan Türkiye Cumhuriyeti’nin o dönemde ise “yeniden yapılandırılmasının’’ adımlarının atıldığını belirtmiştik. Bu bir senede söz konusu yapılandırmada iktidar büyük adımlar attı ve kısmen de bunu gerçekleştirdi. Bu adımlardan en önemlilerinin 15 Temmuz darbe girişimi sonrasındaki OHAL döneminde KHK’lar ile yapılan düzenlemeler, kamudan ihraçlar ve 16 Nisan Anayasa değişikliği referandumu olduğunu söyleyebiliriz.

    İçinden geçtiğimiz bu dönem bu dergiyi çıkarma kararımızın ne kadar doğru olduğunu bir kez daha gösterdi. Dergimize katkılarını sunan yazarlarımız ve sayısı her geçen gün artan okurlarımız da bu önemli ve doğru adımı yürütmemiz, ilerletmemiz için bize güven aşıladı ve cesaret verdi. İkinci yılımızda, dergi ile yaratmaya çalıştığımız tartışma ve üretme alanını büyütmenin ve somutlaştırmanın önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu konuda hızlıca adımlar atmayı hedefliyoruz.

    Bizimle bu bir sene boyunca birlikte olan, desteklerini sunan yazar ve okurlarımıza teşekkür ederiz.

    ***

    İkinci seneye girerken yayın kurulunda bazı değişikliklerimiz oldu. Yayın kurulundan iki arkadaşımız başka çalışmalarına yoğunlaşmaları gerektiğinden ayrıldılar. Yazılarıyla katkılarını sunan dört arkadaşımız da yayın kurulumuza katıldı. Giderek büyüyen yayın kurulumuz ile üretimimizin ve ulaşım ağımızın daha da yaygınlaşacağı kanısındayız. Ayrılan arkadaşlarımıza bugüne kadar olan ve bundan sonra da başka şekillerde olacak katkılarından dolayı teşekkür ediyor, yeni gelen arkadaşlarımıza ise tekrar “hoş geldiniz” diyoruz.

    ***

    Bu sayımızda dosya konumuzu “Referandum Sonrası Türkiye” olarak belirlemiştik. Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu, dosya konumuza “Modern Anayasal Devlet: Amerikan, Alman ve Türk Anayasaları Üzerinden Bir Deneme” başlıklı yazısıyla katkısını sunarken, Ar. Gör. Ahmet Mert Duygun, “Yüksek Seçim Kurulu’nun 16 Nisan 2017 Halkoylamasına İlişkin Verdiği “Mühürsüz Zarf ve Pusula Kararı ve Bu Karara İlişkin Başvuru Yolları” yazısında seçimde yapılan usulsüzlükleri ve bunlara dair yapılacak yargı önünde itirazları değerlendirdi. Gazeteci, yazar Merdan Yanardağ, “Henüz 16 Nisan’ın Sonuçlarıyla Yüzleşmedik” ve siyasetçi, yazar Kurtuluş Kılçer de “Kapitalist Türkiye’nin Geldiği Yer: Başkanlık Rejimi” başlıklı yazılarıyla referandum ve sonrası Türkiye’ye ilişkin siyasi değerlendirmeleriyle dergimize katkılarını sundular.

    ***

    Yine bu sayımızda, “Mercek” adını verdiğimiz yeni bir sayfa daha dergimize katılıyor. Yayın Kurulu üyelerimiz memleketteki ve hukuktaki gelişmeleri Mercek’ten geçirerek sizlerin değerlendirmelerine sunacak. Bu sayıda yer alan ilk Mercek Bilgütay Hakkı Durna tarafından kaleme alındı. Durna, Türkiye’nin yapısal değişimini ve referandum sürecini “Anayasanın Genleri” başlığı altında inceledi.

    ***

    Ayrıca 7. sayımızda her zamanki gibi birbirinden önemli hukuki gündemlere ilişkin yazılar yer alıyor. Bunlardan biri Ertekin Aksüt’ün “Yargılanmanın Yenilenmesi Başvurularında Yeni Moda: Hakim/Savcı İhraçları” başlığıyla kaleme aldığı ve KHK’larla hakimlerin ihraçları sebebiyle yapılan yeniden yargılama konusuna ilişkin yazı. Diğer bir yazı ise Danıştay başkanının açıklamaları üzerine yargının geldiği durumu ele alan “Yargının Bugünü Üzerine…” başlıklı Yargıçlar Sendikası başkanı Mustafa Karadağ’ın yazısı.

    ***

    Yine bu sayımızda 23 Nisan’da kaybettiğimiz değerli Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Erdoğan Teziç anısına Sabri Kuşkonmaz’ın “Erdoğan Teziç Gibi Bir Bilim İnsanı…” yazısı bulunuyor. Yard. Doç. Dr. Ülker Yükselbaba’nın “Kamusal Alan, Kadın ve Hukuk” başlığıyla yazısı önemli katkılardan birini oluşturuyor. Ayrıca 7. sayımızda Özgür Erbaş, “Özelleştirmenin Aktif Ve Pasif Savunucuları ile Hukuk” başlığıyla sağlık hizmetinin özelleştirilmesine ilişkin süreci anlatırken, Emeğin Notları sayfamızda Necdet Okcan, hükümetin işçi hakları üzerine bir sene boyunca icraatlarını “1 Mayıs’tan 1 Mayıs’a Emekçilerin Durumu, AKP İktidarının Emekçi Hakları Karnesi ve 16 Nisan Referandumundan Sonra Emekçileri Bekleyen Tablo…” başlıklı yazısıyla değerlendirdi. Hukuk Felsefesi sayfasında da değerli dostlarımız Ulaş Karadağ ve Abdullah Eroğlu “Hukukun Edebiyatla İlgisi Üzerine Düşünceler” başlıklı yazılarıyla dergiye katkılarını koydular. Öğrenci Gözünden sayfasında ise hukuk öğrencileri referandumu ve sonrasını ele aldıkları keyifle okunacak bir değerlendirmede bulundular.

    ***

    Birçok sayımızda tartıştığımız anayasal ve yapısal değişikliğin en büyük etkilerinden birini, işçi ve emekçilerin hakları üzerinde göstereceğini düşünüyoruz. Şu ana kadar KHK’larla yapılan değişiklikler ve gündemde olan kıdem tazminatı fonu tasarısı da bu konuda yanılmadığımızı gösteriyor. Bu sebeple, 8. sayımızda işçilerin/emekçilerin haklarına ilişkin bir dosya konusunu hazırlamayı doğru bulduk. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi tekrar hatırlatmak isteriz.

    8. sayımızda buluşmak üzere…

    Yayın Kurulu

  • Portre: Doğan Öz’ü Anmak Memlekete Sahip Çıkmak Demektir

    Doğan Öz’ü 2005 yılında anmaya başladık. O zaman katledilmesinin 27. yılı idi. Aradan 12 yıl geçmiş. 24 Mart 1978 yılında katledilmesinin üzerindense 39 yıl geçti.

    Anmalarımızda genellikle bu yazının başlığını kullanıyoruz: Doğan Öz’ü anmak memlekete sahip çıkmak demektir. Gerçekten de, kısa meslek yaşantısına sığdırdığı onca çalışma O’nun mesleğine, hukuka ve hayata bakışının da bir göstergesi. Doğan Öz; aydınlık, yurtsever, ilerici kimliği ile ayrılmaz bir biçimde yürüttüğü savcılık mesleğinde, yurdu ve halkı için durmadan çalıştı. Katledilmesinin nedeni de, bu kimliği, ülkesi ve halkı için yaptıklarıydı. Bu nedenle, Doğan Öz’ü anmayı memleketimize dair verdiğimiz kavgamızdan hiç ayırmıyoruz, bu nedenle, her sene anmalarımızda memlekete dair bir gündemi öne çıkarıyor, birlikte düşünmeye, birlikte üretmeye ve birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

    Dönüp, 12 yıl boyunca yazdıklarımıza bakınca yolumuzun ne kadar doğru olduğunu bir kez daha görüyorum. Bu yıllar boyunca Doğan Öz’ü anarken dile getirdiklerimizi, yazdıklarımızı çizdiklerimizi buraya tek tek alıntılamak mümkün değil. Belki bir gün bunların hepsini bir araya getirebiliriz. Yine de bir döneme kısaca değinmek istiyorum.

    Biliyorsunuz, bir zamanların Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılarından, bugünün firarisi Zekeriya Öz ile Doğan Öz’ün soy isimleri rastlantı sonucu aynı. Bu rastlantıdan yola çıkarak aralarında kendilerine solcu diyenlerinde olduğu bir toplam, iki savcı arasında benzerlik aramıştı. Hayatını gericilikle, faşizmle, kontrgerillayla mücadeleye adamış Doğan Öz ile bir cemaat savcısı arasında benzerlik aranmıştı. Boşuna bir çaba idi. Sanırım bu sıralar kimse bunu iddia etmez. Biz ise 2010 yılında, bu çabaların üzerine şöyle yazmışız:

    Faili meçhul kalmış dosyaların gerçekten kapanması için dosyaların gerçekten açılması gerekiyor. Dosyaların gerçekten açılması ise geçmişle hesaplaşmayı göze alacak siyasal bir duruşla mümkün olabilir. 1980 darbesine gidilen süreçte taşeronluk yapanlar, ülkemizi derin bir karanlığa sürükleyenler bugün ‘demokratikleşme’, ‘sivilleşme’ adı altında Doğan Öz’ün ve diğer değerlerimizin katledilmesinde temel rol oynayan “kontrgerilla” ile hesaplaşmaya giriştiklerini iddia etmektedirler. Buna inanmamızı beklemektedirler. Faili meçhul cinayetlerde katledilenlerin ortaklığını, katledilmelerinde değil, memleket ve insanlık adına durdukları ve temsil ettikleri yerde bulmaktayız. Aydınlarımız, ilerici ve devrimci oldukları için, sistem tarafından tehlike kabul edildikleri için katledilmiştir. Yurtsever Savcı Doğan Öz’ü, aydın hukukçu kimliğinden ayırarak ele almamız, ABD destekli cemaat projelerinde görev alanlarla arasında benzerlik kurmamız mümkün değildir.

    Doğan Öz bu ülkenin hukukçularına ağır ama onurlu sorumluluklar devretmiştir. Hukuk Defterleri sorumluluklarının farkındadır. Ülkemizin ve dünyanın üzerindeki karanlığın, sorumluluklarımıza sahip çıkılarak aşılabileceğine inanmaktayız.

    Parçası olmaktan gurur duyduğum bu gelenek hiçbir zaman Doğan Öz’ü sadece anmakla yetinmedi. Katledilmesinin her yıldönümünde O’nun bizlere devrettiği değerlere sıkıca sahip çıkarak, bugünün görevlerine işaret ettik. Yolumuzu böyle çizdik.

    Doğan Öz’ü saygı ile anıyoruz…

    ***

    Yurtsever Savcı Doğan Öz

    Katledilişinin üzerinden 39 yıl geçen Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz, gerek meslek yaşamında yaptıkları, gerekse dürüst, üretken, mücadeleci, ilerici ve yurtsever kişiliği ile bu ülkenin hukukçularına yol göstermeye, örnek olmaya devam ediyor…

    Ankara Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz, hayatını gericilikle, faşizmle, kontrgerillayla mücadeleye adamış ilerici, aydın, yurtsever bir hukukçu idi. Savcılık görevine başladığı 1962 yılından itibaren sürekli tehdit edilmiştir. Nedeni bellidir… Doğan Öz, 1968 yılında Konya’da “Mücadele Birliği” adlı örgütün kapanmasını sağlar. Denizli’de Necmettin Erbakan’ın kardeşi Akgün Erbakan’ın yolsuzluk dosyalarını hazırlar. Süleyman Demirel’in kardeşi Hacı Ali Demirel’e Denizcilik Bankası’nca verilen usulsüz kredi olayına el koyar. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne (DGM) ilk karşı çıkanlardandır. 1973 yılında da, DGM’lerin kapatılması için meslektaşları arasında imza toplar. Hazırladığı kontrgerilla raporu ile yaşadığı dönemin pisliklerini açık olarak ortaya koymaktadır.

    Yaptıkları, gerici hareketler içinde o kadar çok tepki toplamaya başlar ki, önce üç bin imzalı bir telgrafla şikâyet edilir; ardından da Komünizmle Mücadele Derneği, Milli Mücadele Derneği, Konya İslam Enstitüsü ve Eğitim Enstitüsü öğrencileri, Konya’da ki evinin önünde “izinli olarak”, “Doğan Öz’ü istemeyiz” yürüyüşü düzenler. Verilen izin, tepkilerin Devletin üst katlarına kadar yükseldiğini göstermektedir. En çok “tayin edilen” savcılardan biri olmasının nedeni de budur!

    Katledilmesinin nedeni dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e verdiği kontrgerilla raporunda gizliydi. Doğan Öz raporunun en can alıcı yerinde şöyle diyordu:

    Şiddet olayları, anarşik eylemler olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir. Amaç demokrasi umudunu yok etmek onun yerine faşist bir düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymaktır. Böylece ABD ve çok uluslu ortaklıklar Ortadoğu sorununu büyük ölçüde çözme amacını gütmektedirler. Bize göre bu sonuca ulaşmada CIA, kontrgerilla gibi gizli örgütlerin yönlendirmesi vardır.

    24 Mart 1978 sabahı erken saatlerde Emniyet Müdürlüğü’nü arayan bir şahıs, Doğan Öz’ün oturduğu sokakta iki kişinin şüpheli hareketler yaparak dolaştığını iletir. İhbar ciddiye alınmaz ya da alınmaması gerekir. Doğan Öz, sabah işine gitmek üzere arabasına bindiği 24 Mart 1978 günü bu şahıslardan biri tarafından, diğerinin gözcülüğünde vurularak katledilir.

    Olayın birçok görgü tanığı vardır. Cinayetten yaklaşık bir ay sonra, başka bir olay nedeniyle gözaltına alınan İbrahim Çiftçi’nin Doğan Öz’ün katilinin tarifine çok benzediği fark edilir. Karşılaştırılan tanıkların tümü İbrahim Çiftçi’yi teşhis ederler. Doğan Öz’ün katili olarak yargılanan İbrahim Çiftçi, verdiği ifadede, “Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz’ü (…) eski Ankara Ülkü Ocakları 2. Başkanı Hüseyin Demirel ve (…) Hüseyin Kocabaş’ın verdikleri talimat üzerine öldürdüm. Adresi bilmediğim için Hüseyin Demirel benimle geldi ve bana savcının otomobilini gösterdi. Kendisi de yanımda kaldı. Yarım saat kadar orada dolaştık. Tahminen yarım saat kadar sonra gelip arabasına bindi. Hüseyin Demirel bana, ‘tamam hadi ateş et’ dedi. Arabaya yaklaştım ve altı el ateş ettim ” şeklinde itirafta bulunur. İbrahim Çiftçi’nin ifadeleri ve evinde bulunan kot pantolon ile mont, tanıkların anlatımları ile bire bir uygunluk göstermektedir.

    Doğan Öz’ü “tasarlayarak öldürmekten” yargılanan İbrahim Çiftçi, Ankara Sıkıyönetim 1 No’lu Askeri Mahkemesi tarafından dört kez oybirliği ile ölüm cezasına çarptırılır. Ancak, nedense (!) ilk üç seferinde Askeri Yargıtay 1. Dairesi tarafından “eksik soruşturma” bahane edilerek karar bozulur.

    Dördüncü seferde ise idam kararı onaylanır. Ancak bu kez de ilk üç idam kararının onaylanması yönünde görüş bildiren başsavcılık tutum değiştirerek Ceza Dairesi’nin onama kararına itiraz eder ve dosya Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’na gönderilir. Kurul, 7’ye karşı 8’lik oy çokluğuyla, delil yetersizliğini gerekçe göstererek kararı bozar.

    Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nun, 7’ye karşı 8’lik son bozulma kararından sonra, Yerel Mahkeme, “zorunluluğunu” vurgulayarak şu kararı verir: “Sanık İbrahim Çiftçi’nin maktül Doğan Öz’ü taammüden öldürdüğü mahkememizce sabit görülmüştür. 22 Temmuz 1983 tarihli 35 sahifelik gerekçeli kararda deliller tek tek tartışılmış, ret ve kabul sebepleri uzun uzadıya izah edilmiştir. (…) Ancak Askeri Yargıtay Daireler Kurulu kararlarına direnilemeyeceğinden, bir oy farka da dayansa 7/8’lik oy çokluğuna dayanan Daireler Kurulu bozma ilamına sırf bu hukuki zorunluluk nedeniyle uyulmuş sanık Çiftçi’nin beraatine karar verilmiştir.

    Son olarak Askeri Yargıtay 1. Dairesi, temyiz istemlerini reddederek 9 Ocak 1985 tarihinde beraat kararını onaylar ve kararı kesinleştirir.

    Beraat eden İbrahim Çiftçi, 5 yıl 1 ay cezaevinde yattıktan ve 4 defa idam cezasına çarptırıldıktan sonra, söz konusu “hukuki zorunluluk” nedeniyle 1984 yılında tahliye oldu. Çiftçi, cezaevinden çıkar çıkmaz önce İLKSAN’a müdür, ardından da patron olur. 1997 senesinde Devlet Bahçeli’nin karşısında MHP genel başkan adayı olarak çıkar.

    Tahliyesinin ardından kendisiyle yapılan bir röportajda İbrahim Çiftçi’nin söyledikleri olayları açıklamaktadır: “Benimle birlikte fikriyatım da mahkûm ettirilmek isteniyordu. Çok şükür suçsuz olduğum anlaşıldı. Bir Türk milliyetçisi olarak, Türkiye’min en sadık evlatlarından biri olarak yaşayacağım ve devletime, milletime hizmet edeceğim.

    Doğan Öz’ün eşi, emekli yargıç Sezen Öz de, katlediliş ve yargılama sürecini, tek cümleyle özetlemektedir: “Yaptıran ve yargılayan aynı olunca karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor…

  • Hukuk ve Sanat: “Abluka”yı Kırabilmenin Yolu Dayanışmada

    OHAL ilanıyla beraber gittikçe sertleşen şartlarla kuşatmanın genişletildiği günümüzde toplum olarak baskı altına alınmış durumdayız. Referandum sürecinden önce cumhurbaşkanına hakareti suç olarak düzenleyen madde Demokles’in kılıcı gibi tepemizde dolanırken referandumun gündeme gelmesiyle birlikte anayasa değişikliğine/başkanlık sistemine hayır diyenler “terörist” ilan edildi. Bu vaziyetteyken hangi film üzerine yazmak yerinde olur diye düşününce karanlık bir politik atmosfer oluşturan Abluka (2015) filminin akla gelmesi çok şaşırtıcı olmasa gerek.

    Abluka bir aile hikâyesi olarak okunabilir. Dağılmış bir aileden iki erkek kardeş etrafında katman katman örülmüş bir öykü. Hapisten çıkması için çöp toplayarak polise muhbirlik yapma şartı koşulan Kadir Tuğsuz ve belediyenin köpek itlaf timinde çalışan Ahmet Tuğsuz. Annesiz-babasızlar, kardeşleri Veli’yi de birbirlerini de kaybetmişler. Ahmet daha yedi yaşındayken Kadir hapse girmiş, Ahmet’i daha sonra da eşi terk etmiş. Kimseleri yok ve etrafları kuşatma altında. Devlet, yaşadıkları bölgeyi sokak sokak ablukaya almaya başlamış. Upuzun gökdelenlerle çevrelenmiş yoksul bir mahallede kısılıp kalmışlar. Abluka, aslında bu kısılıp kalmada yaşanan tekinsizliğin ve en nihayetinde de cinnetin hikâyesi.

    Emin Alper’in Abluka’sı, kahramanlarına başöğretmenler gibi parmak sallamadığı, onların dilinden kendi biçimsel özelliklerini üretebildiği ve sadece anlattığı mekândan değil, kahramanlarının iç dünyasından da beslenebilen bir sinema olduğu için onu modern politik sinema geleneğinin devamına yerleştirebiliriz. Abluka’da gördüğümüz ses ve ışık kullanımındaki dışavurumculuk estetik bir ilave değil. İçerisi ile dışarısı, mahrem olanla namahrem ve son kertede devlet aygıtlarının ablukasıyla zihinsel abluka arasındaki sınırları muğlaklaştırıp bunların birlikte yer aldığı bir dünyanın yaratımında bu teknik unsurlar kullanılıyor. Benliğe ve topluma olağanüstü hallerinden bakılıyor. Gündelik yaşamın sıradan görüntüsünün ardındaki kaotik ve kırılgan ortamı görüyoruz; bir anlamda uygarlığın huzursuzluğuna çevriliyor kamera. Egonun gerçeği delilikte, toplum mefhumunun gerçeğiyse ‘olağanüstü hal’de, istisnai durumlarda mı kendini açık ediyor?

    İstanbul’un bir kenar mahallesindeki sıradan insanların hayatlarına yakından bakıyoruz. Siyasi kapatmaya bir de onların gözünden şahitlik ediyoruz. İtirazımız olsa da seyirci olarak harekete geçemiyor, o korkutucu ve kaygılı evrene dahil edildiğimiz için sinip kalıyoruz. Bu suça ortak oluyoruz. İki erkek kardeş, üçüncü erkek kardeşlerinin yokluğunda, derin bir siyasi baskı atmosferinde ve kapatılmış bir mahallede birbirine yakınlaşmaya çalışsa da bu mümkün olmuyor. Her ne kadar filmde örgütsel mekanizmalara bir eleştiri olsa da bir taraftan bunların sorumlusunun devlet olduğu hep hissettiriliyor. Çünkü makro iktidar olarak bütün minör oluşumları da kapsayarak kendine benzetip despotlaştırıyor.

    Tüm bu politik abluka ve cinnet hikâyesi ilmek ilmek açılan, sırayla kahramanların gözünden izlediğimiz bir kurgu ve tekinsiz bir manzara içinde ilerliyor. Devletse bu bulanık suda ağır ağır kıpırdanan bir canavar gibi, fonda bu seziliyor. Yasa ve ihlal, kural ve istisna, toplum ve toplumdışı, benlik-delilik arasındaki sınırların adeta yok olduğu bu kurguda, ikincilerin ses ve bakışından film biçimsel özelliklerini çıkartıyor. Bu yönüyle yerleşik bilinci dürten ve rahatsız eden, kurgunun hakikat ürettiği modern sinema geleneğinin devamında kendine yer buluyor. Emin Alper’in Dostoyevski’nin Öteki’sinin üzerindeki büyük etkisini vurgulaması veya Fatih Özgüven’in filmdeki kardeş rekabetinden bahsederken Karamazov Kardeşler’e atıfta bulunması modern edebiyat örneklerinden oldukları için bu konumlandırmayı doğrulayan örneklemeler olarak karşımıza çıkıyor.

    Filmin kuvvetli yanlarından birisi de anlatının evrenselliği. Bizim hafızamız aklımıza 90’lar Türkiye’sini getirse de bu öykü Avrupa ya da Latin Amerika ülkelerinden birinde ve başka bir zamanda da geçiyor olabilirdi. Kaldı ki günümüzde içinde bulunduğumuz koşullar 90’ları aratmayacak düzeye varmış bulunuyor. Filmdeki kapatılmışlık, mekânsal anlamda gökdelenlerin hapsedişi ve bu simgeden yola çıkan hikaye bir anlatıcıya ihtiyaç duymuyor. Öyküyle ve karakterlerle aradaki mesafe, hepimizin kendi kuşatılmışlığından bir parça bulmasına müsaade ediyor. Verilen bu izin kendi hayatlarımızı sorgulamamıza fırsat tanıyor.

    Bir başka dikkat çeken yan ise siyasi temsiliyet başarısıdır. Kadir ve Ahmet Tuğsuz, devlete ait teşkilatlarda çalışmaktadır. “Tuğ”, Türk devletlerinde devletin sembolü, iktidarın ve hükümranlığın alametidir. Bu iki kardeş de hayatlarını sürdürmek için devletteki işe muhtaçlar, oysa Kadir’in polis muhbirliği yapması ve Ahmet’in de belediye için köpekleri öldürmesi ruhlarını yaralar. Daha sonra her ikisinin de devlete iş yapmak için kullandığı eli, yaptıkları iş ile bağlantılı olarak yaralanır. Bir gece Kadir’in araştırdığı çöp konteynerleri ateşe verilir ve ateşi söndürmek için çöpün kapağını kapatmaya çalışırken elini yakar. Ahmet ise öldürmek için vurduğu köpeklerden birini kaldırmaya çalışınca, köpek elini ısırır. İşleri, işlevleri yaralanmıştır. Devletle olan bağları yaralanmıştır. “Tuğ”suz kalırlar. Devlet’in karşısında, ‘onlar’ın gözünde Kadir ve Ahmet defterdeki bir satırdan ibaret, bir istatistiktir yalnızca. İhtiyaç duydukları baba, onları yaralar, döver, mahallelerini ablukaya alır, hayatlarını kıskıvrak kuşatır.

    Filmde birkaç kez ekranın kararmasıyla ölüyoruz ve en son ölümcül darbeyi örgütün Kadir’i infaz etmesiyle alıyoruz. “Her yerin birbirinin aynı ve aslında hiçbir-yer olduğu bu alemde, hiçbirşey değişmemiş, her şey kendini aynen tekrar etmektedir, biz de karakterlerle beraber yüzümüzü kaybetmiş ve “hiçbir-kimseye” dönüşmüşüzdür.” Burada faşizmin yarattığı ve büyüttüğü küçük, sinik, korkak ve karamsar insan tipolojisine işaret edildiği söylenebilir.

    Karar vermemiz gereken bir şey var, biz de Ahmet gibi aramıza duvarlar örüp bu tipolojiye dahil mi olacağız? Yoksa birbirimize teması arttırıp dayanışmayı çoğaltarak umudu mu inşa edeceğiz? Eğer faşizmin üzerimizde kurduğu ablukayı dağıtmak istiyorsak ikinci seçeneği tercih etmekten başka çaremiz yok. Bu yola da “Hayır” deyip bize dayatılmak istenen düzene itiraz ederek başlayabiliriz ancak. Ablukayı kırıp karanlık atmosferi boğarak baharı karşılamak için cemrelerin yalnızca doğaya düşmemesi ümidiyle…