Blog

  • Öğrenci Gözünden: Hukukun Piyasası

    Hukuk öğrenimi gören bireylerin günümüzde bir çok problemi aşmakta zorluk çektiği bilinmektedir. Bunlardan kimi yerel kimi ise hukuk sisteminin adaleti sağlamakta yetersiz olmasından ileri gelmektedir. Özellikle 1986’dan itibaren vakıf üniversitelerinin kurulmasıyla bu sorunlar hızla artış göstermektedir. Çünkü neoliberal politikanın etkisiyle kurulan vakıf üniversiteleri eğitim sistemini sermayeye dökmüştür. Eğitimin paraya dayalı olarak verilmesiyle ve YÖK’ün (Yüksek Öğretim Kurulu) baskısıyla akademisyenlerin çalışma alanı daraltılmış, öğrenciler ya ailelerine bağımlı ya da maddi destek alarak öğrenim hayatlarını sürdürmek zorunda bırakılmışlardır.

    Öncelikle, akademisyenlerin çalışma alanının nasıl daralttığını inceledikten sonra biz öğrencilere olan etkisini gözler önüne sermek daha isabetli olacaktır. Günümüzde devlet ve vakıf üniversitelerini ayırma ihtiyacı da birçok açıdan kalmamıştır çünkü devlet üniversiteleri de yaz okullarında paraya dayalı eğitim vermektedirler. Yükseköğretim kurumlarında yürütülen yaz okulları programları uygulama ve esas usülleri hakkındaki düzenleme uyarınca alınan yaz okulu ücretlerinin en az %30’u devlet tarafından karşılanması gereken eğitim hizmetine harcanmaktadır. Bu durum da sosyal devlet anlayışından uzaklaştığımızı ve kamu hizmetlerinin maddi kaynaklarının devlet tarafından oluşturulamadığını gözler önüne sermektedir. Paraya dayalı eğitim sistemi ise akademisyenlere daha fazla çalışma yükü dayattığından ve yeteri kadar çalışmalarına ayıracak vakit bulamadıklarından akademik çalışmalar sekteye uğramakta, hukuk değişen koşullara uyarlanamamaktadır.

    Bu durumun öğrenciler üzerinde etkisi ise iki farklı başlık altında ele alınabilir. İlk olarak bütünleme veya yaz okullarından birinin seçilmesi YÖK tarafından okullara dayatılmaktadır. Daha fazla gelir elde etmek isteyen okullar yaz okullarının daha verimli olacağını düşünerek bütünlemeleri kaldırmıştır. Zaten çok zor ve ağır bir eğitim olan hukuk eğitimi bu şekilde daha da zorlaştırılmaktadır. Ayrıca ekonomik sistemden kaynaklı ailesine maddi olarak bağımlı yetişen bireyler yetişkinlik vasıflarını kazanamadıkları için gelişimlerini geç tamamlamaktadırlar.

    İkinci olarak ise hukukun gelişememesinden hareketle baskıcı rejimler hukuku kendi politikalarıyla rahatlıkla şekillendirebilmektedir. Öğrenciler bu ve benzeri sebeplerden öğretide farklı uygulamada farklı bir hukuk sistemiyle karşılaşmaktadırlar. Bu durum adalet duygumuzu büyük ölçüde zedelemekte ve hukuk sistemine adaptasyonumuzu zorlaştırmaktadır.

    Özetle, eğitimin sermayeye dökülmesi öğrencileri kişilik gelişimlerinden, hukuki gelişimlerine kadar her alanda etkilemektedir. Kapitalist sistemlerde ders yükünün çok ağır olması ve akedemik çalışmaların kısıtlanması öğrencilik hayatını bir maratona çevirmekte ve eğitimi bilimsellikten uzaklaştırmaktadır.

  • Bir Dava: Taksim 1 Mayıs Alanıdır

    Seviyorum bu ülkeyi, yasaklamasalar bir gün kutlanacak 1 Mayıs, sayelerinde bir hafta /bir ay sürüyor, sadece bir meydan değil İstanbul’un heryeri Taksim oluyor.

    1 Mayıs günü Türkiye’de başlamadı ama “Emek ve Dayanışma Günü” olarak varlığını sürdürebilme mücadelesi hem hukuksal hem eylemsel yönden en çok Türkiye’de veriliyor.

    Emekçilerin yaşamları pahasına sahip çıktıkları Taksim Meydanı, kendine ve tarihine yakışır şekilde İHAM kararlarına geçen ilk meydan oldu, ilk kez bir meydan bir kararın öznesi oldu. Bu yazıda ayrıntılı olarak bu karara yer vereceğim.

    DİSK ve KESK adına yaptığımız başvuru üzerine verdiği İHAM’ın 27.11.2012 tarihli 38676 / 08 bşv.no’lu karar 1 Mayıs ve Taksim Alanı tartışmalarının geniş bir özeti niteliği taşıyor.

    Daha önce çeşitli yönleri ile farklı platformlarda parça parça yer bulan kararın, yayın hayatına yeni başlayan bir hukuk dergisinin ilk sayısında yer alması, 1 Mayıs Taksim tartışmalarının hukuksal tezlerinin bir arada sunulması güzel bir buluşma oldu.

    Ülkemiz için önemli olduğu kadar İnsan Hakları Değerleri açısından emsal olan DİSK & KESK kararı önemli tespitler içeriyor. Başvurumuzun İHAM’ın inceleme sürecinde bizlerin ve hükümetin tüm tezleri ayrıntılı olarak tartışıldı ve tüm konular kararda cevaplandı.

    İHAM; “Mevcut başvuruda, dosyadaki belgelerden açıkça anlaşılmaktadır ki, yetkililer başvurucuların İşçi Bayramı’nı Taksim Meydanı’nda kutlama niyetleri hakkında bilgi sahibi olur olmaz, gösteriyi engellemek için kapsamlı önlemler aldılar ve Taksim Meydanı’nda gösteri yapmakta ısrar etmeleri halinde polisin göstericilere yönelik kuvvet kullanacağını belirten açıklamalar yaptılar. Bu amaçla, 1 Mayıs 2008 ‘de İstanbul Valisi’nin talimatı üzerine vapur ve metro seferleri durduruldu, Taksim Meydanı’na çıkan yollar kapatıldı ve Taksim’e girişi kapatmak için alana ilave polis konuşlandırıldı. Mahkeme (İHAM), İstanbul Valisi tarafından İşçi Bayramı kutlamalarının yapılması için dört alternatif toplantı yerinin önerildiği konusunda bilgi sahibidir. (Tanıdık geldi mi?)

    Bu bağlamda, başvurucuların gösteri yapmak istedikleri Taksim Meydanı’nın şehrin kalbinde olduğunu (sadece bizim kalbimizde değilmiş demek ki) ve büyük ölçekli bir gösterinin gerçekten kamu hayatının bozulmasına yol açacağını gözlemler. Ne var ki, Mahkeme, 1977’de İşçi Bayramı kutlamaları sırasında saldırı sonucunda, 37 kişinin öldüğünü de kaydeder.

    Sonuç olarak Taksim Meydanı trajik bir olayın sembolü olmuştur ve bu gerekçeyledir ki, başvurucular İşçi Bayramı kutlamalarını, Taksim’de anma töreni yaparak düzenlemekte ısrar etmektedirler.”

    Kamu otoritelerinin Hoşgörü Göstermek Yükümlülüğü, çoğulculuğun gereğidir.

    İHAM: “Ne var ki, kamuya ait bir mekândaki gösteri trafikte düzensizlik de dahil olmak üzere günlük hayatta bazı kesintilere yol açabilmesine rağmen, şayet Sözleşme’nin 11. maddesinde güvence altına alınan toplanma özgürlüğü özünden yoksun bırakılmayacaksa, barışçıl toplanmalara yönelik olarak belirli ölçüde hoşgörü göstermek kamu otoriteleri için görevdir. (bakınız Galstyan v. Ermenistan, no. 26986/03, §§ 116-117, 15 Kasım 2007 ve Bukta ve Diğerleri v. Macaristan, no. 25691/04, § 37, ECHR 2007 III).

    Hükümetin Barışçıl Gösterilerde Pozitif Yükümlülüğü

    Müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı sorusuna dönüldüğünde, Mahkeme birinci planda 11. maddeye ilişkin içtihatlarında tespit ettiği temel ilkelere göndermede bulunur (bakınız Djavit An v. Türkiye, no. 20652/92, §§ 56-57, ECHR 2003-III; Piermont v. Fransa, 27 Nisan 1995, §§ 76-77, Series A no. 314; ve Plattform “Ärzte für das Leben” v. Avusturya, 21 Haziran 1988, § 32, Series A no. 139). Bu içtihatlar açıkça göstermektedir ki yetkililerin hukuki gösteriler bakımından, bunların barışçıl biçimde sürmesini ve bütün vatandaşların güvenliğini temin için uygun önlemleri alma yükümlülüğü vardır.

    Hükümetin Hakkın Kullanımını Engellemede Negatif Yükümlülüğü

    “Mahkeme, devletlerin yalnızca barışçıl toplanma özgürlüğünü korumak zorunluluğunu değil, ayrıca bu hakka ilişkin makul olmayan dolaylı sınırlamalar uygulamaktan kaçınmaları zorunluluğunu kaydeder.”

    Son olarak (Mahkeme), 11. maddenin temel amacı, korunan hakların kullanılmasına kamu otoritelerinin keyfi müdahalesinden bireyi korumak olsa da, bunların etkin kullanımının güvence altına alınmasında pozitif yükümlülüklerin de olabileceğini de dikkate alır, § 36).”

    AKP’nin İHAM Sürecindeki Tutumu ve Kararı Yok Sayması

    AKP’nin 2009’da 1 Mayıs’ı tatil ilan etmesi, 2010 -2011-2012 yılında Taksim’de gösteri yapılmasına izin vermesi üzerine, AKP’nin özgürlükçü bizlerin marjinal olduğu iddiasında bulunan yandaşlara ve yandaş olmaya çalışanlara İHAM inceleme sürecini anlatmak gerekiyor.

    AKP özgürlükçü falan değil, hiçbir zaman da olmadı… AKP’nin Taksim Meydanı ve 1 Mayıs’la ilgili olarak aldığı tüm kararlar, DİSK-KESK 1 Mayıs başvurusunun incelenme süreci ile ilgilidir.

    1. 2008’de başvuruyu yaptık, 19 Şubat 2009’da İHAM Hükümete, başvurumuzdaki iddialar ile 1 Mayıs için ne gibi önlemler aldığını sordu, Mart 2009’da 1 Mayıs tatil ilan edildi.

    2. 2010 tarihinde Hükümetin cevaplarına cevaplarımızı ve kanıtlarımızı ilettik. 2010 yılında Taksim yasağı kalktı.

    3. 2010 – 2012 tarihleri arasında İHAM başvuruyu incelemeye aldı, AKP Taksim kutlamalarına engel olmadı. İHAM’a şirin görünüp, kararı etkilemek için.

    4. 2012 Eylül’ünde İHAM kararı Kasım’da açıklayacağını bildirdi. Karar hakkında açıklanmadan bilgi sahibi olan AKP, hukuki kazanıma ulaşamayacağını anladı. 28 Eylül’de Taksim’de inşaata başladı, fiziksel engel oluşturmak istedi.

    27.11.2012 de karar açıklandı. Hükümet mahkum oldu. Taksim 1 Mayıs Alanı ilan edildi.

    1 Mayıs ciddi baskı ve ağır şiddetle engellendi ancak devam eden mücadele Gezi Direniş’ine zemin oluşturdu.

    Bugüne gelindiğinde artık AKP, tüm hukuk ve mantık kurallarını, insan haklarını hiçe sayarak, hiç gerekçesiz Taksim’i yasaklıyor, gerginliğin suçunu da, hakları İHAM düzeyinde kabul edilmiş olan Sendikalara ve haklarına, yaşamlarına, geleceklerine sahip çıkmaya çalışanlara yüklemek istiyor. (Not: İnşaat konusu başka çıkarlarla birleşmiş olabilir ama zamanlama kesinlikle manidar.)

    AKP nasıl bir ideolojiye sahip olduğunu, her gün yeniden yeniden gösteriyor, özgürlükçülük kesinlikle bunlardan değil.

    Gerginliği haklarını kullanmak isteyenler değil, engelleme yaratıyor. Korku, baskı ve çarpıtma ile Taksim’e sahip çıkmaktan vazgeçmeyeceğiz.

    Artık AKP, dünyanın bildiği uluslararası düzeydeki metinlere ilişkin, yalan yanlış bilgi vermeyi bırakmalı, kararı uygulama yükümlülüğünü yerine getirmelidir. Buna göre de, Taksim’e ulaşma yollarını kapatmamalı, tam tersine gösteriye katılacaklar için kolaylıklar sağlamalı, kamu araçlarını fazlalaştırmalı, katılanların güvenliğini de almalıdır.

    Ancak asıl olan hakların iktidar tarafından verilmediği sahiplerince alındığıdır.

    Son söz niyetine; Kullanmadığın Hak Sana Ait Değildir; 1 Mayıs’ı Kutlamadığın Taksim, (Uluslararası Mahkemelerce Karara Bağlansa da) Senin Meydan’ın Değildir. Sahip Çıkmadığın Ülke Senin Değildir.

    Meraklısına: İHAM kararının tam metni DİSK’in sitesinde yer almaktadır.

  • İktisat Notları: Hukuk Sistemi Üzerine

    Hukuk sistemi, Althusser’in tasnifinde; felsefesi ile devletin ideolojik aygıtı, araç ve uygulamaları ile de devletin baskı aygıtıdır. Hukuk sistemi, yapılanması, uygulanması ve etkisiyle sistem dokusunu yansıtan ve devletin uygulama gücü ile düzeni sağlayan karmaşık bir üst-yapı ideoloji ve baskı aracıdır. Toplumsal düzen içinde bireyin saygı duyduğu ve gerektiği durumda herkesin sığınabileceği anlayışı ile kutsayıp yücelttiği hukuk sistemi, bu görüntüsü altında perdelenmiş yapısına yansıtılmış sistem ilişkilerini meşrulaştırır ve topluma dayatır.

    Bir toplumda hukuk sisteminin sosyolojik anlamda meşruiyet kazanmasının temel koşulu, felsefesi ve pozitif yapısı yanında, uygulanmasıyla da toplumsal düzen ve zihniyetle uyumlu olmasıdır. Toplumsal yapı ile hukuk sistemi arasındaki karşılıklı etkileşimde toplumsal doku başattır ve hukuk sistemini şekillendirici öğedir. Toplumsal doku, üretim ilişkisinin tarihsel süreçte şekillendirdiği yapılanmadır. “Artık değer” üretimiyle tarih sahnesine çıkmış olan devlet, kölelik, feodalizm ve kapitalizm aşamalarındaki koşullara göre farklı tiplerde oluşurken, oluşum gerekçesine bağlı olarak kapitalizmin her dönemde de artık değere el koyan kesim tarafındanfarklı şekilde yapılandırılmış ve onun lehine işlevlendirilmiştir. Hal böyle iken, sistem içi tüm bireylerin sisteme ve hukuka uyumlu davranması bireysel algılamaların ideolojik çarpıtılması sonucunda gerçekleşir. Sistem algılamasında yaşanan ideolojik körleşme nedeniyle üretim sürecindeki yerini ve konumunu idrak edemeyen birey, sermaye hâkimiyeti altında kısıtlı hak arayış sınırları içinde sürdürdüğü davranışını rasyonel algılarken, aynı zamanda sistemin güçlenerek sürdürülmesine de katkı yaptığının farkına varamaz. Bireysel algılamada sınıf egemenliği dokusunun ideolojik perdelenmesi Marks’ın ünlü, görüntülerin ters algılandığı karanlık kutu (Camera Obscura) örneği ile açıklanır.

    Ünlü Fransız sosyoloğu Pierre Bourdieu’nın ifadesiyle “yapılandırılmış yapı” olan sistemik bireyler topluluğunda bireyler arasındaki bağlantı sistem mantığı ile kurulur. Böylece, mülkiyetin ve sermaye yapısının kökenini sorgulayamayan emek gücü piyasada emeğini meta olarak “değişim değeri” ile sermaye sahibine sunarken, emeğinin katkısı ile yaratılacak “artık değer” birikiminin ileriki dönemde kendisini emek piyasası dışına atacağını öngöremez. İnsan Hakları Bildirgesinde olduğu gibi; seyahatten eğitime, temiz çevreden sağlığa varan bir dizi insan hakkının kabulü yanında, 17. maddede belirtildiği şekliyle, mülkiyetin de insan hakkı olarak kabulü arasındaki, kapıdan kovulanın bacadan alındığı şeklindeki ters ilişki anlaşılamaz. İşte böylesi oluşan yapılandırılmış toplumlarda zaman içinde geliştirilmiş gelenek, örf ve adetlerle bireyler arası ilişkiler düzenlenebilir ve sistemin dayattığı toplumsal düzen sürdürebilir. Zira asıl olan, toplumun üretim ilişkisi doğrultusunda yapılanması ve bu yapının üzerinde yükselen hukuk sisteminin yapıyı meşrulaştırması ve korumasıdır.

    Bir toplumun hukuk sistemi, bizatihi kendisinin ve uygulayıcısı olan devletin meşruiyetinin sağlanması amacıyla bireysel hak ve kısmî hareket özgürlüğü alanları oluşturarak ulvi gücünü tahkim ederken de güçlünün yanında yer alır. Örneğin, özel hukuk alanında “sözleşme özgürlüğü” ilkesi ile liberal ve tarafsız görüntü altında güçlü ile güçsüzü karşı karşıya getiren hukuk sistemi, aslında güçlünün yanında yer almış olur. Liberalizm anlayışının ilk kurucularından John Locke’ un Hobbes’tan esinlenerek geliştirdiği “özgürlük ve hak” ilkelerinin, ilk dönemlerdeki hakkaniyeti sağlayıcı yapısının sermayenin gelişip serpilmesiyle canavarı koruma aracına dönüşmesi, liberalizm ve sözleşme serbestisi sahteciliğinin çok tipik örneğidir.

    St. Augustine’in kiliseyi yüceltmesine benzer şekilde Hegel’in devleti yüceltmesi de, kurum olarak hukuk sistemini bir tür üstün ya da süper akıl ya da üstün irade olarak görmesine yol açmıştır. Hegel yaklaşımını alt-üst eden Marks ise, hukuk sistemini üretim ilişkisi üzerinde yükselen bir üst-yapı kurumu olarak tanımlamıştır. Şöyle ki, Hegel’den olduğu kadar döneminin diğer düşünürlerinden de çok farklı düşünen Marks’ın gelişkin dönemi tanımında insanın beşeri doğal niteliği sosyal niteliğe dönüştürülmüş, çevresel dokuya da politik nitelik kazandırılarak, hukuk sistemi egemen sınıfın yansıması olarak tanımlanmıştır.

    Geçmişte yeryüzünde farklı üretim ilişkilerinin varlığında farklı hukuksal yapılar arasındaki olası karşılaştırmalar genel olarak hukuk sisteminin yapısının ve işlevinin detaylı algılanmasına yol açarak, felsefi alanda “doğal hukuk” tartışma alanını genişletebilirdi. Günümüzde ise, sosyalizmin çöküşü ve neoliberal politikalarla ekonomi ve hukuk sisteminde küresel tektipleşmeye gidilmesi bu yolu tıkamış görünmektedir. Bu durumun, kapitalist sistemin küreselleşmesine koşut olarak, sistemi meşrulaştıran ve besleyen hukuk sisteminin de ülkesel düzeyde aletsel görüntüden çıkıp, küresel düzeyde doğal sistem benzeri şekil almasına ve böyle algılanmasına yol açacağa benzemektedir. Kapitalizmin işleyiş dinamikleri doğrultusunda küresel ekonomik sistem zamanla sıkışıp siyasal alanda da yönetsel despotizm eğilimlerinin yükseltilmesine neden olurken, buna koşut olarak küresel düzeyde bütünleşmiş hukuk sisteminde de olası hak kısıtlamalarına gidilecek olması, gelecekte toplumların gerçek demokrasi yolundaki mücadeleleri önünde ciddi engel oluşturacaktır. İnsanlığın kurtuluşu yolundaki duraklar; kısa dönemde var olan hukuk düzenine işlerlik kazandırarak özgürlükler alanını olabildiğince genişletmek, uzun dönemde ise, insan da dâhil tüm değerleri metalaştıran sömürücü kapitalizme yönelik mücadeledir.

  • Emeğin Notları: Çalışanların Hak Kayıplarının Önlenebilir Tırmanışı

    1 Kasım seçimlerinden sonra AKP, 54. Hükümet Eylem Planı’ndaki 3 aylık dönem içerisinde yer alan çalışma hayatına ilişkin düzenlemeleri hemen hayata geçirmek için adım attı.

    Öncelikle, emekçilerin ağzına adeta bal çalmak için Asgari Ücret Komisyonu tarafından asgari ücret net tutarı 1300 TL yapıldı. Ancak bunun ne anlama geldiği üç ay sonra açıklanan işsizlik oranlarında kendini gösterdi. Yayınlanan haberlere göre, 300 bine yakın çalışan Ocak ayıyla beraber işini kaybetti. İşini kaybedenlerin toplamı tüm sektörler itibariyle 379 bin kişi olurken; sadece Ocak ayı içinde 76 bin kadın işsiz kaldı.

    Hemen akabinde 29.01.2016 tarihinde Meclis’te kabul edilen 6663 sayılı Torba Kanun ile kadın memur ve kadın işçilerin doğum izinlerine ilişkin birçok düzenleme getirildi. Kanunun Meclis’te kabul edilişinin bir hafta sonrasında, 8 Şubat’ta, esnek çalışmaya ilişkin İş Kanunu ile Türkiye İş Kurumu Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu’na iletildi. Komisyon’da üç gün içinde değişiklikler yapılarak Meclis Genel Kurulu’na gönderildi, bir gece ansızın Meclis Genel Kurulu gündemine getirilen Tasarı 6 Mayıs günü kabul edildi.

    Yine Mart’ın son haftası kamudaki taşeron işçilerin kadroya alınacağı bizzat Başbakan Davutoğlu tarafından açıklandı. İlgili düzenlemeye dair kimi bilgiler ilgililer tarafından verilmiş olsa da buna dair tasarı metninin çıkması bekleniyor.

    Hükümetin hızlıca gündemimize soktuğu bu düzenlemelerin kısaca neler olduğuna bakalım ve çalışanların hakları için ne ifade ettiğini anlamaya çalışalım.

    Doğum ve Ebeveyn izinlerine ilişkin

    Temel olarak kadın memurlar için getirilen düzenlemelere baktığımızda, kadın memurların eşiyle ya da tek başına üç yaşını doldurmamış çocuğu evlat edinmesi durumunda, fiili olarak çocuğun teslim edildiği tarihten itibaren doğum iznine paralel bir şekilde 8 haftalık iznin düzenlendiği görülüyor. Kadın memurlara süt izni yerine, günlük çalışma süresinin yarısı kadar çalışma imkanı veren düzenlemeye göre, kadın memur birinci doğumda 2 ay, ikinci doğumda 4 ay ve sonraki doğumlarda 6 ay boyunca, günlük çalışma süresinin yarısı kadar çalışabilecektir. Evlat edinenler de bu haktan yararlanabileceklerdir. Bununla birlikte, doğum yapan kadın memur veya eşi doğum yapan erkek memur, analık ve babalık izinlerinden sonra, çocuğun mecburi olarak ilkokula başlama çağının başladığı tarihi takip eden aybaşına kadar, ayrıca süt izni verilmeksizin, haftalık normal çalışma süresinin yarısı kadar çalışmayı talep edebilecektir. Kıdem ilerlemesi, prim ve ücretlere ilişkin tüm hakları da bu haftalık yarım çalışma üzerinden gerçekleşecektir.

    Kadın işçilere dair İş Kanunun m.74 hükmüne getirilen düzenlemelerde ise, kadın işçinin doğumda ölmesi durumunda kullanılmayan doğum izin sürelerinin babaya kullandırılabileceği belirtilmiş ve memurlara getirilen hakkın bir benzeri, işçi olup evlat edinenler için de getirilmiştir. Buna göre, üç yaşını doldurmamış çocuğu evlat edinen eşlerden birine veya evlat edinene çocuğun aileye fiilen teslim edildiği tarihten itibaren sekiz hafta analık izni kullandırılacaktır. Yine doğum izninin bitiminden itibaren, süt izni verilmeksizin, çocuğunun bakımı ve yetiştirilmesi amacıyla ve çocuğun hayatta olması kaydıyla kadın işçi ile üç yaşını doldurmamış çocuğu evlat edinen kadın veya erkek işçilere istemeleri halinde birinci doğumda altmış gün, ikinci doğumda yüz yirmi gün, sonraki doğumlarda ise yüz seksen gün süreyle haftalık çalışma süresinin yarısı kadar ücretsiz izin verilecektir. Çoğul doğum hâlinde bu sürelere otuzar gün eklenecektir. Çocuğun engelli doğması hâlinde bu süre üç yüz altmış gün olarak uygulanacaktır. Madde 74’ün sonuna getirilen hüküm ile söz konusu düzenlemeler İş Kanunu kapsamındaki işçilerin yanısıra Deniz İş Kanununa, Basın İş Kanununa ve Borçlar Kanununa tabi işçilere de uygulanabilecektir. Yine kamuda çalışanlara tanındığı gibi, 74. maddede öngörülen izinlerin bitiminden sonra mecburi ilköğretim çağının başladığı tarihi takip eden aybaşına kadar ebeveynlerden biri kısmi süreli çalışma talebinde bulunabilecektir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, ailede büyük bir çoğunlukla bu hakkın kim tarafından kullanılacağı gayet açıktır.

    Söz konusu hükümler kadınlara doğum iznine ilişkin geniş haklar tanıyor gibi gözükse de, aslında devletin çocuk bakımındaki sorumluluğunu tamamıyla aileye ve özellikle anneye bıraktığı açıkça ortadadır. Devletin çocuk bakımını aileden özellikle kadından alarak toplumsallaştırması ve ücretsiz, yeterliliğe sahip kreşler açması, vatandaşlarının istihdama hızlı bir şekilde tekrar enteg-rasyonunu sağlaması gerekirken, hem çocuk bakımını tekrar tekrar kadına bırakılıyor hem de kısmi süreli çalışma adı altında kadınların esnek çalışma yöntemleriyle ucuza çalıştırılmaları teşvik ediliyor. Bu durumun sosyal devlet değil, tamamıyla liberal devlet anlayışının ürünü olduğu açık.

    Bu eleştiri karşısında, “Aman efendim kadınlar bu hakkı kullanmak zorunda değil, gitsinler kreşe versinler çocuklarını, size hak veriliyor siz beğenmiyorsunuz” diyenler olacaktır. Oysaki Türkiye’de kreşler yetersiz ve çoğu ücretli. 2013 verilerine göre, kamuya bağlı sadece 130 kreş var. Bu sayı 2004’te ise 419 imiş. Şehirlerdeki özel kreşlerin aylık ücretleri neredeyse asgari ücret miktarına yaklaştı, hatta bunu geçenler de var. Birçok aile bu ücretleri ödeyemediğinden, ya aile büyüklerinin ya da annenin (çalışmayıp) çocuğa bakması gerekiyor. Aile parayı ödeyebilse bile, kreşlerin çalışma saatleri bir başka önemli sorun oluşturmakta. Çoğunlukla 8.00-17.30 arasında açık olan kreşler, bu saatlerin dışında çalışan ya da bir şekilde çocuk bakımına ihtiyaç duyan ebeveynlerin gereksinimlerini de karşılayamıyor.

    İşyerlerinde kreş açılabilmesi için ise işyerinde 150 kadın çalışıyor olması gerekiyor. Bu hakkın tüm işçi sayısı üzerinden değil de, kadın sayısı üzerinden tanınıyor olması zaten başlı başına bir sorun. Ancak asıl sorun, Türkiye’de daha çok işletmelerin küçük ve ortak ölçekli, çoğunun ise az işçiyle çalışan taşeronluk şirketleri olduğunu kabul ettiğimizde belirginleşiyor; 150 kadın işçinin çalıştığı işyerlerinin sayısının azlığı kreş zorunluluğunun Türkiye’de çok az işyerinde uygulanabileceğini gözler önüne seriyor. Bununla birlikte, 150 kadın işçi çalıştırmasına rağmen bu zorunluluğu yerine getirmeyen işveren ise sadece idari para cezası ödemek zorunda. Kreş açılmaması durumunda işçilerin yapabileceği tek şey, iş sözleşmesini kıdem tazminatını alarak feshetmesi. İşsizliğin bu kadar yüksek olduğu ve kadınların iş bulmakta bunca zorlandığı bir ülkede, kadınların bunu yapmayacağını da elbette görmek lazım.

    Bunun yanında çocuğun bakımı için yarı zamanlı veya kısmi süreli çalışan kadınların çalışmadıkları sürelere karşılık işveren, başka işçiler istihdam etmek zorunda kalacaktır. Bu durum işveren için ayrı maliyet ve ayrıca çalışanlarından beklediği performansı alamaması anlamına gelecektir. Bu da işe alımlarda kadın çalışan tercihinin oranını azaltacaktır. Dolayısıyla kadına hiçbir şekilde sürdürülebilir iş güvencesi sağlamayan bu hükümler, iddia edildiği gibi kadın istihdamının artışına değil, tam tersine azalmasına ve kadının eve daha fazla hapsolmasına sebep olacaktır. Kadın istihdamındaki artışın olacağı tek yer ise, güvencesiz, esnek ve kayıtdışı istihdam oranları olacaktır.

    Güvencesiz ve esnek çalışmaya ilişkin

    Bir gece ansızın Meclis Genel Kurulu’na getirilen ve 6 Mayıs tarihinde Meclis’te kabul edilen İş Kanunu ile Türkiye İş Kurumu Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ise, asıl olarak istihdamı arttıracağı iddia edilen özel istihdam büroları aracılığıyla gerçekleştirilecek geçici iş ilişkisi ile uzaktan çalışmayı düzenliyor.

    Bilindiği üzere, holding bünyesi içinde veya aynı şirketler topluluğuna bağlı geçici iş ilişkisi m.7 hükmünde düzenlenmişti. Yeni kabul edilen Kanunda bu düzenleme, “benzer işler” ibaresi kaldırılarak korunurken; yanına özel istihdam büroları aracılığıyla gerçekleşecek geçici iş ilişkisi düzenlenmiştir. Söz konusu yetkili özel istihdam büroları iş sözleşmesi yaptıkları ve fiili olarak kendi bünyelerinde çalıştırmadıkları işçileri, başka işverenlere geçici süre için gönderebileceklerdir. Söz konusu Kanunda işverenlerin bu şekilde geçici işçi kullanabilmeleri için süre, geçici işçi sayısı ve geçici işçi kullanılabilecek durumlar sınırlandırılmış gibi gözükse de “işletmenin iş hacminin öngörülemeyen ölçüde artması”, “işletmenin günlük işlerinden sayılmayan ve aralıklı olarak gördürülen işler” gibi çok geniş yorumlanabilecek hallerin belirtilmiş olması sebebiyle, bu koşulların varlığının geçici işçi kullanımını sınırlandıramayacağı kabul edilmelidir. Kanun, bu şekilde işçi çalıştıran işverenlere, geçici işçi çalıştırdıkları süre içerisinde –iş sağlığı ve güvenliği hükümleri hariç- ücret, prim ve alacaklarına ilişkin müteselsil sorumluluk öngörmemiştir. Yine Kanun, özel istihdam bürosu ile işçi arasında gerçekleşecek sözleşmenin belirli/belirsiz süreli olacağına ilişkin bir düzenlemede bulunmamaktadır. Bu durum, işçilerin tamamıyla güvencesiz olarak çalışmaları sonucunu doğuracaktır.

    Uzaktan çalışma ise, Kanunda da belirtildiği gibi “işçinin işveren tarafından oluşturulan iş organizasyonu kapsamında iş görme edimini evinde ya da teknolojik iletişim araçları ile işyeri dışında yerine getirmesidir”. Kanunda bu şekilde çalışan işçilerin esaslı neden olmadıkça emsal işçiye göre farklı işleme tabi tutulamayacağı belirtilmiştir. Ancak bu çalışmaya ilişkin diğer hususlar Yönetmeliğe bırakılmıştır.

    Oysaki işverenin işyerinde yapılmayan çalışmalar, işçi-işveren arasındaki bağımlılık ilişkisini azaltır. Bu durumda işverenin işçiyi gözetme borcunda da esnekleşme meydana gelir. Örneğin, iş sağlığı ve güvenliği konusundaki yükümlülükleri azalır. Bu işçilerin daha fazla iş kazası ve meslek hastalığına maruz kalmalarına sebebiyet verir. Yine bilgisayar ve diğer teknolojik aletlerle uzaktan çalışmada, çalışma saatleri kavramı belirsizleşir. İşverenler her an çalışanlarını bilgisayar başında olmasını veya her saat telefonla ulaşılabiliyor olmasını istemektedirler. Bu durum işçilerin çalışma sürelerinin belirsizleşmesini, çalışma koşullarının ağırlaşmasını gündeme getirecektir. Böyle bir durumda fazla çalışmayı ispat etmek zorlaşacaktır. Bu kadar hak gaspına sebebiyet verebilecek bu düzenlemenin ayrıntılarının kanunla değil de, yönetmeliklerle düzenlenmesi kabul edilmemelidir.

    Ayrıca bu tür çalışmalar sendikalaşmayı da azaltmaktadır. Ülkemizde zaten düşük oranda olan sendikalı işçi sayısı bu düzenlemelerle birlikte daha da düşecektir. Geçici işçiler bakımından, Türkiye’deki sendikalara ve toplu iş sözleşmelerine ilişkin hükümlere bakıldığında, bu kişilerin sendikalı olması ve toplu iş sözleşmesinden yaralanmasının mümkün olmadığı açıkça görülecektir. Geçici işçilerin, işvereni olan özel istihdam bürosunun girdiği işkolunda örgütlenmesi gerekecektir. Özel istihdam büroları ise “ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar” işkolunda yer alacaktır. Oysaki bu işçiler fiili olarak hayatları boyunca özel istihdam bürosunun işyerinde çalışmayacak, başka işkollarına ait işyerlerinde istihdam edileceklerdir. Özel istihdam bürosu ile sözleşme yaparak çalışan diğer işçilerle temas kurması ve bu işyerinde örgütlenebilmesi de gerçekçi çalışma ile çalışan işçilerin de kendi evlerinden veya seçtikleri yerlerden çalışmaları, diğer bir deyişle asıl işyerinde çalışmamaları sebebiyle örgütlenebilme imkanları azalmaktadır.

    Kamudaki taşeron işçilerin kadroya geçirilme safsatası

    Mart ayının son haftasında, kamu kurum ve kuruluşları bünyesinde çalışan taşeron işçilerin kadroya alınacağı “müjdesi” verildi. Ne var ki, detayları daha sonra ortaya çıktı. Henüz oratada bir taslak metin olmasa da yetkililerin verdiği bilgilere göre, bu kişiler “özel sözleşmeli personel” statüsünde olacaklar, bu haktan 12 ay boyunca ve tam zamanlı olarak çalışanlar yararlanacak ancak emekliliğe hak kazananlar ise bu durumdan yararlanamayacak. Yaklaşık 750 bin taşeron işçisinden yaklaşık 100 binin bu şartlarla kadroya geçirilmesi düşünülmektedir.

    Ayrıca verilen bilgilere göre, bu kişiler sınava ve güvenlik soruşturmasına tabi olacak, kadroya girmeyi başaranların sözleşmeleri ise 3 yılda bir yenilenecektir. Kadroya alınanların ücretlerinde ise artış olmayacak, sadece senelik yapılan zamlar memur ve sözleşmeli personelin zam artışlarına tabi olacaktır.

    Bu düzenleme ile taşeron işçiler, güvencesiz bir kadrodan başka bir güvencesiz kadroya geçirilmek istenmektedir. Bu sefer ise patron taşeron şirketler değil, devlet olacaktır. Bu işçiler, ne ücret artışı ne de kamu personeline verilen güvencelerden yararlanacaklardır. Hükümet ise, bu düzenleme ile seçim vaadini yerine getirmiş olacak, taşeron işverenlere vermek zorunda olduğu parayı vermekten kurtulacak, hem de kendine bağımlı bir işçi kadrosu daha yaratmış olacaktır.

    Sonuç yerine…

    Getirilen ya da getirilmek istenen tüm bu uygulamalara bakıldığında, İspanya’da, Fransa’da, Yunanistan’da olduğu gibi Türkiye’de de AKP, sermayenin çalışma hayatının esnekleştirilmesi talebini hızlıca gerçekleştirmeye çalışmakta, bunlar için adımlar atmaktadır. Çalışanların haklarında kayıpları sağlayan düzenlemeler bunlarla da sınırlı değildir. Sırada arabuluculuğu iş uyuşmazlıklarında ön plana çıkaracak, bazı iş uyuşmazlıklarına temyiz yolunu kapayacak ve işçi alacaklarının talep süresini 2 yıla düşürecek iş mahkemeleri kanunu tasarısı ve kıdem tazminat fonu tasarısı var.

    Tüm bu düzenlemeler, sermaye sınıfının, güç dengesini işçiler aleyhine değiştirme arzusundan başka bir şey değildir. Ne yazık ki, emekçiler tarihsel kazanımlarının büyük bir bölümünü kaybetmekle karşı karşıyadır. Bu düzenlemeler ile işçileri istihdam değil; insani olmayan koşullarda çalışma ve güvencesiz bir gelecek beklemektedir. Ancak dediğimiz gibi bu hızlı kayıplar önlenebilir hatta uygulamaya konulmadan engellenebilir. Bunu yapacak olan sınıf ise, tarih sahnesinde tekrar kendine yer bulmayı bekleyendir.

  • Söyleşi: İşçi Avukatlar (27.04.2016)

    Dünyada piyasalaşan hukuk sisteminin kaçınılmaz sonucu olarak avukatların sınıfsal konumu gitgide heterojenleşiyor. Söz konusu dönüşümle beraber avukatların ekonomik ve sınıfsal konumlarında da değişimler baş gösteriyor. Bu durumda karşımıza, emeğini başka avukatlara satarak mesleğini icra eden, “işçi avukatlar” olarak nitelendirilen yeni bir kesim ortaya çıkıyor.

    Türkiye’de de avukatların işçileşmesiyle birlikte ortaya çıkan sorunlara ilişkin mücadele pratikleri oluşmaya ve bu bağlamda kazanımlar elde edilmeye başlandı. Yaklaşık sekiz seneyi bulan mücadelenin sonunda, 2015 yılında “Bir Avukat Yanında, Avukatlık Ortaklığında Veya Avukatlık Bürosunda Ücret Karşılığı Birlikte Çalışan Avukatların Çalışma Esaslarına İlişkin Yönetmelik” kabul edildi. Yakın zamanda ise Bakanlık ve bazı işveren avukatlar tarafından Yönetmeliğe iptal davası açıldı.

    Dergimizin ilk sayısında, tam da Yönetmeliğin iptal edilme durumu ortadayken bu mücadeleyi ve gelinen noktayı tekrar hatırlatmak için bu mücadelenin başından beri içinde yer alan Av. Selin Aksoy ve bu mücadeleyi Türkiye Barolar Birliği’ne (TBB) taşıyarak 2015’te Yönetmeliğin kabul edilmesi çalışmalarını yürüten TBB Yönetim Kurulu Üyesi ve Başkan Yardımcısı Av. Başar Yaltı ile işçi avukatları konuştuk.

    İsterseniz konuşmaya İşçi Avukatların neden ve nasıl mücadeleye başladıklarından başlayalım. İşçi Avukatların sorunları neydi? Nasıl bir mücadele süreci yaşandı? Başından beri İşçi Avukatlara ilişkin yapılan mücadelenin içinde yer alan ve işçi avukat olarak çalışan biri olarak Selin, ilk seninle başlayalım.

    S. Aksoy: Biz ilk bu çalışmaya başladığımız zaman 2008 yılında Stajyer Avukatlar İnisiyatifi diye bir inisiyatif kurmuştuk. Tabi o zamanlar biz stajyerdik, stajyer avukatların sorunları üzerinden bir araya gelmiştik. Hatta stajyer avukat sorunları olarak belirttiğimiz talepler arasında naif talepler vardı. Bunlardan bazıları sigorta ve paso idi, aslında bunların çok önemli talepler olduğunu şu an hala düşünüyorum. Düşündüğümüzde o taleplerin hiçbiri karşılanmadı.

    Stajyerlik arada kalan bir dönem. Yani hukuk mezunu kişilerin öğrenci olmadığı ama avukat da olmadığı ve aslında gelirinin de olmadığı ya da çok az olduğu bir ara dönem. Özellikle İstanbul’da yaşayan stajyer avukatların çok büyük problemleri vardı. Örneğin duruşmalar için şehirçi ve şehirlerarası yolculuk yapmak ancak masraflarının karşılanmaması veya sigortalı olmamaları. Biz mücadeleye başladığımızda iş kazası ve meslek hastalığı sigortası yoktu, şimdi Baro bunu ihtiyari hale getirdi. Bu önemli ama yetersiz bir kazanımdı. Çünkü baktığımızda stajyer avukatların sorunları halen devam ediyor.

    Mücadele ederken baktık ki bu sorunlar stajyer avukatlıkta bitmiyor, asıl sömürü işçi avukat olduktan sonra başlıyor. Bu yüzden daha sonra Piyasalaşmaya Karşı Avukatlar Platformu’nu kurduk. Çünkü o dönem “işçi avukat” kavram olarak öne çıkmamıştı. Bunu söylemek taşları yerinden oynatıyordu. 2009’dan itibaren yapılan bu mücadele avukatlığın/hukukun piyasalaşmasına karşı bir mücadeleydi, platform aynı zamanda hem genç avukatları, hem de stajyer avukatları içinde barındırıyordu.

    Mücadele bir süre böyle devam etti ama ondan sonra asıl sorun öne çıktı: ‘avukatların işçileşmesi mi, işçileştirilmesi mi?’ meselesi. Çünkü artık hukukun piyasalaşmasına karşı mücadele etmek yetersiz kalıyordu, piyasalaşan hukukta, işçileşen avukatların haklarını korumak için mücadele etmek gerekiyordu. Haliyle bizim mücadelemiz işçi avukatlar mücadelesine evrildi. 2010 yılında İşçi Avukatlar çalışması kurulmuş oldu, o zamandan beri işçi avukatlar tartışması devam etti. Bugüne gelindiğinde İşçi Avukatlar artık kavramsal olarak kabul edilmiş durumda. Çünkü 6 yıldır bu mücadelenin söylemsel olarak geldiği nokta İşçi Avukatlar kavramının yerleşmesi oldu.

    Aslında İşçi Avukat kavramı avukatlar içinde baş gösteren işçileşme sürecine ve bu süreçte avukatların sömürülmesine dikkat çekmek için özellikle kullanılmıştı değil mi?

    S. Aksoy: Tabi. 2008-2010 yılları arasında bu tartışma çok verimli yürümüştü. Daha önce hiç kimse bu konuda bir şey demiyordu, kimse bunu tartışmıyordu. Hukukun piya-
    salaşması, avukatların işçileşmesi ve bunun kabul edilmesi üst üste geldi. Çünkü biz ilk bu çalışmaya başladığımızda avukatlar işçileştiğini ve işçi olduklarını da kabul etmiyorlardı. Hatta biz Başar Bey ile de bu işçileşme konusunda tartışmalar yapmıştık. Mücadelenin geldiği bu aşamada bu mücadelenin işçi avukatlar temelinde yürütülmesi çok önemli ivmeler kazandırdı. Çünkü bu şekilde sorunu ele aldığınızda doğru bir biçimde taleplerinizi dile getirebiliyorsunuz.

    Çalışmanın evrildiği noktada barolarla özellikle İstanbul Barosu ile ortak çalışmalar yürütülmeye çalışıldı. Hatta 2010 yıllında İstanbul Barosu’nda Bağlı Çalışan Avukatlar ile Kamuda Çalışan Avukatlar aynı komisyondaydı. Ancak bu iki grubun sorunları farklı olduğu için bu komisyonun ikiye ayrılması ile sonuçlanan bir çalışma da yaptık. O zamandan bu yana biz İstanbul Barosu’nun içinde bu komisyonlarda yer aldık. Bununla beraber artık bu konu hem TBB, hem de baroların içine taşınmış oldu. Geriye dönüp baktığımızda 8 yıllık mücadelenin sonucunda, yönetmelik çalışmalarının yapılması dahil bu konuda kazanımlar elde edilmesi için birçok çalışmanın içinde olduğumuzu ve hukuki kazanımları elde ettiğimiz bir noktada olduğumuzu görüyorum.

    Ancak yapılan bu çalışmaların tıkandığı bir nokta var. O da bu hukuki kazanımlar nasıl uygulanabilir hale gelebilir? Biz ne kadar İşçi Avukatları kapsıyoruz? Bu çalışmayı, asıl sahipleri olan İşçi Avukatlara ne kadar yaydık? Bu mücadeleyi nereye doğru götürüyoruz? Burada herhalde TBB ile biz ne yaptık, yönetmelik bizim ne işimize yaradı, nereye geldi, nerede tıkandı sorularını detaylı incelemek gerekiyor.

    Başar Bey, bu süreler içinde hem İstanbul Barosu Yönetim Kurulu, hem de daha sonra Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu üyesi olan ve özellikle bu sorunla yakından ilgilenen biri olarak siz bu sorulara nasıl yanıt vermek istersiniz?

    B. Yaltı: Bağlı çalışan avukatların sorunlarına ilişkin benim açımdan ilk farkındalık İstanbul Barosu Yönetimi’nde olduğum 2010-2012 dönemidir. O dönemdeki görüşmeleri de ben yönetiyordum, zannediyorum 20-25 görüşme yaptık tüm arkadaşlarla. Böylece İstanbul Barosu tarafından ilk yönerge hazırlanmış oldu. Başlangıç noktasını İstanbul Barosu’nun çalışmaları ve sizlerin çalışmaları olarak ele almak gerekiyor.

    Daha sonra, TBB 2013 Genel Kurulu’nda bağlı çalışan avukatların sorunlarının çözülmesi ve tip sözleşmelerin oluşturulması için çalışmalar yapılmasına dair öneri tavsiye niteliğinde Genel Kurul’da kabul edildi. TBB Yönetim Kurulu’na seçilince konuyu yönetimin gündemine getirdim. Yönetim Kurulu soruna sahip çıktı ve barolara yazılar göndererek bu konudaki görüşlerini istedik, ancak ne yazık ki çok da ilgi görmedi. Gönderdiğimiz 79 barodan sanıyorum 4-5 baro cevap verdi. Onların önerilerini de dikkate alarak, ileride tepkiler gelebileceğini az çok tahmin ederek, bağlı çalışan avukatların haklarına ilişkin düzenlemeleri yönerge olarak yayımladık. Bazen niye doğrudan yönetmelik çıkarmadınız deniyor. Ancak deneme süreci için yönerge aşamasının yaşanması gerekiyordu. Nitekim yönergenin de olumlu etkisi oldu. Ancak yönergeye karşı da davalar açıldı.

    O aşamada, açılan davalardan biri için Danıştay tarafından verilen kararda “bunun yönetmelik olarak düzenlenmesi gerekir” deniliyor olmasına dayanarak, Yönerge’yi Yönetmeliğe çevirdik. Yönetmeliğe çevirdik ama bunu çıkarmak da kolay olmadı. Önce Resmi Gazete Yönetmeliği yayımlamadı, daha önceki süreçte ise Adalet Bakanlığı Yönetmeliği geri göndermişti. Biliyorsunuz Yönetmelik önce Adalet Bakanlığı’na gidiyor. Biz ısrar ettik, biz ısrar edince yapacak bir şeyleri yoktu. Resmi Gazete’ye gönderdik, Resmi Gazete Yönetmeliği Avukatlık Kanunu’na aykırıdır iddiasıyla yayımlamadı. Başbakanlığa karşı dava açıldı ve mahkeme kararıyla Yönetmelik Resmi Gazete’de yayımlandı. Şimdi de Yönetmeliğin iptali için başta Adalet Bakanlığı olmak üzere bundan zarar gördüğünü iddia eden avukat arkadaşlarımız tarafından davalar açıldı. Açılan davalarda henüz yürütmeyi durdurma kararı verilmiş değil. Bakanlığın açtığı davada çıkarılan Yönetmeliğin İş Kanunu’na ve Avukatlık Kanunu’na aykırı olduğu ileri sürülüyor.

    TBB Yönetim Kurulu’nda bu işi ben takip ediyorum. Aslında TBB Yönetim Kurulu’nda da bazı arkadaşlar böyle bir düzenleme yapılmasına direnç gösteriyorlar. Kamuoyunda da benzer bir direnç olduğu anlaşılıyor. Bu direnç, büyük ölçüde bağlı çalışan avukat arkadaşların kendilerine “işçi” dememelerinden kaynaklanıyor. “Avukatın işçisi mi olur, avukat bağımsızdır” gibi ruhumuzu da okşayabilecek sözcüklerle bu Yönetmeliğin avukatları işçi avukat – patron avukat diye ayırdığı iddiası var, bunun asla kabul edilemeyeceğini söyleyenler var. Söyleyenlerin çoğu zaten belli yaştaki, “klasik avukatlık” yaparak bu mesleği icra etmiş ve hala mesleğe bu şekilde bakan meslektaşlar. Ama bununla birlikte, çok sayıda genç ve bağlı çalışan arkadaşımızın da kendisine işçi avukat denmesini benimsemediğini, itiraz ettiğini de biliyoruz. Bunu da görmemiz lazım. Tamam, bu daha da yaygınlaştı ama bunun için biz resmi söylemde “işçi avukat” sözcüğünü kullanmıyoruz.

    Bence biz Yönetmelikte iki güzel tanımlama bulduk: işveren avukat – işgören avukat. Evet, avukatlık bağımsızlık gerektiren bir meslektir ama bir de hayatın ilerlediği bir yön var. Avukatlık lonca sistemine benzeyen bir tarihe sahip, usta çırak ilişkisinden kaynaklanıyor, özellikle küçük yerlerde, esnafla aynı sırada yazıhanesi olan kişilerdi avukatlar… O zamanlar çok katlı apartmanlar da yaygın değildi. Türkiye’deki kentleşme ve ekonomik hayatın değişmesi ile birlikte avukatlar üst katlara taşınmaya başladılar. Son zamanlarda plazalarda yer almaya başladı avukat büroları. Avukatlık bu şekilde evrimleşirken, ekonomik hayatın karmaşıklaşması, komplike olması çerçevesinde hukukun çeşitlenmesi, hayatın her alanını düzenleyen bir aşamaya gelmesiyle artık tek kişinin yürütebileceği bir faaliyet alanı olmaktan çıktı. Dolayısıyla en azından işi paylaşmak, işbölümüne gitmek ve belli konularda uzmanlaşma ihtiyacı ortaya çıktı. Bu ihtiyaç, eğer birlikte çalışmayı başaramıyorsan, yanına bir başkasını istihdam ederek çalışmayı zorunlu kıldı.

    Bizim Yönetmeliği çıkarmamızda iki temel amacımız var. Birisi emeğin sömürüsüne karşı çıkmaktır. Çünkü pratikte çalışan avukatların düşünsel emeğinin sömürüsü yaşanıyor. Çalışma koşullarının çerçevesinin belirlenip bir statüye kavuşturulması gerekiyordu. İkincisi ve bence asıl temel amaç ise avukatları bir arada, birlikte çalışmaya zorlamaktır.

    Bize Yönetmelikle ilgili en çok itiraz, “patron” avukatlardan geliyor. Bu sene yapılan Genç Avukatlar Kurultayı’na katılan baro başkanlarının birçoğu itirazlarını dile getirdiler. Neredeyse hep birlikte aynı sözcüklerle “hayatın gerçeklerine uymuyor, asgari ücreti 2000-2250 belirlenmiş bunun maliyeti 4000 TL’den az olamaz, bunu kim verecek” gibi sözler söyleniyordu. “Ben kendi primimi yükseltmek zorunda kalacağım” gibi itirazlar vardı. Ben de şiddetli bir biçimde onlara dedim ki “bir zamanlar kölelik de vardı” yani o zamanki hayatın gerçeği de yanında köle çalıştırmaktı. Peki, bu doğru muydu? Elbette ki değildi. Bugün insanlık nereye geldi? Şimdi sen işçi diye yanında avukat çalıştırıyorsun, onu koşturuyorsun 1500 TL’ye, sen rahatını hiç bozmuyorsun. Eğer maddi gücün yetmiyorsa yanında birisini çalıştırmayacaksın. Ya da çalıştırıyorsan; insanlık onuruna, en azından yasaların öngördüğü kadarıyla uyarak, madem avukatlık mesleği bu kadar önemli, değerli, onurlu ve bağımsız, o zaman ona dikkat ederek çalıştıracaksın. Bizim yapmak istediğimiz bu.

    Ondan sonra da avukatlar bağımsızdır, işçisi olmaz diyorlar… Peki, siz bunları söylediğinizde cevapları neler oldu?

    B. Yaltı: O zaman diyorlar ki “Efendim o zaman da avukatlar işsiz kalır”. O halde, buna karşı da ayrı önlemleri hep beraber arayacağız, bulacağız. Bu nedenle bu Yönetmeliğin amacı eğer bir avukat başka bir avukatın yanında çalışıyorsa, avukatlık onuruna uygun olarak çalıştırılmasını sağlamaktır. Ayrıca ben bu itirazları sunan avukatlara diyorum ki “Paylaşın, niye paylaşmıyorsunuz? %10, %15, %20 neyse artık, ortaklık kurarsanız, birlikte ortak çalışmaya başlarsınız.”

    Daha önce de belirttiğim gibi, bu Yönetmeliğin temel amacı, emeğin sömürüsüne karşı çıkmak için İş Kanunu’ndan kaynaklanan hakların Avukatlık Kanunu ile bağdaştırılarak avukatlığın onurunu, bağımsızlığını gözeterek düzenlenmesi… İkinci ve en önemlisi de avukatları birlikte çalışmaya zorlamaktır. İşçilik kavramından hoşlanmayanların yapacağı şey, birlikte çalışmayı öğrenmeleridir. Doğrusu da budur. Artık eskisi gibi “bir çanta, bir diploma, bir ruhsat, bir dükkan” tarzındaki avukatlık kalmadı. Onun için bir araya gelmek zorundasınız. Fakat bu anlayışı benimsetmemiz biraz zaman alacak. Yayınladığımız bu Yönetmeliği yetersiz bulanlar da var: Ancak dedikleri gibi yetersiz kabul edilse bile, Yönetmelik birçok konuda çok ileri bir aşamayı temsil ediyor. Belki İstanbul’da Yönetmeliğin farkında olanlarımızın oranı yüksek olabilir ama Anadolu’da bulunduğu statünün ve bu Yönetmeliğin ne anlama geldiğinin farkında olan neredeyse kimse yok.

    Sınıf atlayacağını düşünen avukatların sayısı hala çok. Halbuki sistem buna izin vermeyen bir şekilde avukatlık mesleğinin dönüşümünü sağlıyor. Eskiden usta-çırak ilişkisi varmış, sonra kendisi yer açarmış avukat. Ancak o devir neredeyse kapandı. Hala bu şekilde devam edebilir diye düşünen çok arkadaşımız var.

    S. Aksoy: Aslına bakarsanız sorun çok klasik bir söylemde yatıyor: “Hak verilmez, alınır.” Yıllardır bu mücadeleyi bizler pratikte işçi avukatlar olarak, sizler Baro’da ve TBB’de temsiliyet anlamında aynı kişiler olarak yürütüyoruz. Baroda da bu işi sahiplenen çok kişi yok. Bu mücadelenin ilerleyemiyor ya da bir yerde tıkanıyor oluşu ya da işveren avukatların bu kadar rahat iptal davaları açıyor oluşunun sebebi de bu. Siz buraya en mükemmel yönetmeliği de koysanız bu mücadelenin asıl sahipleri olan işçi avukatlar bunu sahiplenmez ise ne yazık ki uygulaması olmaz. O yüzden, bu Yönetmelik ve benzer çalışmaları işçi avukatların sahiplenmesini sağlamak çok önemli.

    B. Yaltı: Geçen günlerde Çanakkale’de 5 incisi gerçekleşen Genç Avukatlar Kurultayı’nda oluşturulan 9 tane sorun başlıklarından biri de buydu. Orada bulunan arkadaşlara ben konuyu uzun uzun anlattım. Bu Yönetmeliğe sahip çıkmaları gerektiğini söyledim. Artık şöyle bir siyasal gücünüz de var dedim; baro siyasetinde gençlerin sayısı belirleyici oranda fazlalaştı. Belki tepede, yukarıda belli yaşlardaki avukatları görebilirsiniz ama siyasal bilinç geliştirebilirseniz baro yönetimlerinde etkili olabilirsiniz. Biliyorsunuz önümüzdeki Ekim ayında barolarda seçimler var. Dolayısıyla örgütlenip ister içinde yer alırsınız, ister bir gruba, yönetim adaylarına bunu bir öneri ve hatta siyasal bir talep olarak rahatlıkla dikte ettirebilir, kabul ettirebilirsiniz.

    Düşünün sırf geçen sene 2015’te ruhsat alan avukat sayısı 8350. Toplam avukat sayısı 95.000. Bizim İstanbul Barosu 35.000. Şu anda okuyan öğrenci sayısı 63.000. 5 sene sonra 150.000’e çıkacak avukat sayısı. Hükümetin programında sınav konusu var. Avukatlık Kanunu’yla bir sınav getirilecek ama şu anda Bakanın kafasındaki model mevcut öğrencilerin kazanılmış hakkı var şeklinde. Dolayısıyla 60.000’in üzerindeki öğrenciyi de avukat olarak düşünmek gerekiyor. Yani bugün sınav çıksa avukat sayısı 150.000 olarak kabul edilecek. Ondan sonra sınav etkili olabilecek. Dolayısıyla bizim sorunumuz avukatın sayısının azaltılmasıyla çözülecek bir sorun değil. Avukatlığın kendisini tartışarak çözmemiz gereken sorunlarımız var. Avukatlık nedir? Nereye doğru gidiyor? Nasıl evriliyor? Buradan avukatlar nasıl iş bulabilir? İş alanları nasıl çoğaltılabilir? Veya avukatlığa dönük iş alanlarında pastanın paylaşılmasında denge nasıl sağlanabilir? Türkiye’deki gelir dağılımının ne kadar eşitsiz olduğunu hepimiz biliyoruz. Aynı yansıma avukatlıkta da var. Çok küçük bir grup çok yüksek paralar kazanıyor ama çok büyük bir avukat grubu da ancak geçinebileceği kadar para kazanıyor. İşte bunu dengelemek gerekiyor. Bunun için çalışmamız gerekiyor. Burada da genci yaşlısı diye bir şey yok.

    Bu söyledikleriniz aklıma TBB ile hukuk fakültesi dekanlarının yapmış olduğu toplantıyı getirdi. Avukatlığın değişimi, dönüşümü ve iyileştirilmesinden bahsederken belki buna da değinmek iyi olur. Hukuk fakültelerindeki eğitimin niteliğine ilişkin bir çalışmaya hakkındaydı diye hatırlıyorum bu toplantıyı. Kısaca ondan da bahseder misiniz?

    B. Yaltı: O çalışma tamamlandı. Şimdi kriterlerin belirlenmesi aşamasına geldik. O zaman 38 dekan katılmıştı. Türkiye’de kurulu 100 civarında hukuk fakültesi var, ancak eğitim yapan 70 civarında hukuk fakültesi var. Bu hukuk fakültelerinin birçoğunun eğitim standardının ne kadar düşük olduğunu biliyoruz. Türkiye’de hukuk standardının bu kadar düşük olmasının arkasında YÖK ve Türkiye’deki siyasal politikaların tercihlerinden kaynaklı hukuk erozyonu yatıyor. Bizim buna çare bulmak için yaptığımız çağrıya 38 dekan cevap verdi. Toplantılar yaptık ve teknik bir komite oluşturduk. Amacımız hukuk fakültesi standardına ilişkin kriterleri saptamaktı. Bunlar yapılan çalışmalar sonucunda sağlandı. Yayın aşamasına geldik. Bu standartları yayınlayacağız, YÖK ile de temas halindeyiz. Kamuoyuna diyeceğiz ki, şu hukuk fakülteleri bu standartlara uygundur. Dolayısıyla siz tercih yaparken onu seçeceksiniz. Diğer hukuk fakülteleri de kendine çeki düzen vermek zorunda kalacak böylece. Vakıf Üniversiteleri bile olsalar, sonuçta aldıkları paralarla ayakta kalıyorlar. Bu nedenle kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalacak hukuk fakülteleri… Bu çalışmanın meyvesini geçen sene gördük. Biliyorsunuz YÖK, hukuk fakültelerine giriş için taban puanın 150 olması yönünde karar aldı. Bunun daha da yükseltilmesi bekleniyor.

    Hukuk fakültelerindeki bu asgari eğitim düzeyinin belirlenmesi, meslek için önemli bir adım. Ayrıca hukuk mezunlarını mağdur edecek ve daha az ücretle çalışacak ara kadrolar ortaya çıkarak sınav meselesi gibi öğrencileri mağdur etmemiş olacak.

    B. Yaltı: Toplumsal dönüşümü sağlamak için iktidarların elinde iki tane barışçı mekanizma vardır. Birisi hukuk, diğeri eğitim. Hukuk politikaları ve eğitim politikaları ile siyasal amaçlarınız doğrultusunda toplumu şekilllendirebilirsiniz. Bunun için hukuk fakültesinden mezun olanlar savcı, hakim, avukat olarak Türkiye’nin hukuk düzenini kuruyorlar. Kararlar veriyorlar. Hukuk, yargı artık siyasal iktidarın elinde bir silah gibi kullanılıyor. Dolayısıyla iktidar olarak aldığınız kararları topluma dikte ettirebiliyorsunuz. Hukuk üzerinden yapılınca ayrıca kararlarınıza meşruluk katıyorsunuz. Bu nedenle hukukçuların iyi yetişmesi toplumsal ihtiyaçtır. Sınavı avukatlar için sınav olarak düşünmemek gerekir. Türkiye’de hukukun bu derecede ayaklar altında olmasının nedeni siyasal tercihlerdir.

    Yönetmeliğe geri dönersek bu Yönetmelik yayınlandıktan sonra birçok baro asgari ücret belirledi. Bunun uygulamasına dair size veriler geliyor mu?

    B. Yaltı: İstanbul’da örneğin bir problem görmedik. Yönetmeliğin yürürlüğe girmesiyle bazı değişimler yaşandığını gözlemliyoruz. Bize daha çok uygulamaya ilişkin sorular soruyorlar. Bu nedenle uygulandığını düşünüyoruz. Hatta uygulanmasına dair bir genelge de yayınladık.

    Böyle yeni bir mevzuat ortaya çıktığında biraz anlayışlı davranmak gerekiyor. Geçiş sürecinde bu şekilde davranmak gerekiyor. Uygulamaya tam olarak geçilmesi zaman alabilir. En büyük tepki Anadolu’dan geliyor. Baro Başkanı dahi “benim yanımda karım çalışıyor, onun sigortasını yükselttiğim zaman benim de primimi yükseltmem gerekiyor” diyor. Asgari ücret 1300 TL, 1500 TL üzerinden prim vermek bile fazla geliyor insanlara.

    S. Aksoy: Burada özür dileyerek bir noktayı vurgulamak istiyorum. Aslında patron avukatın, bu bakış açısıyla bir tekstil patronundan farkı yok. O kadar avukatın bağımsızlığından, onurundan söz ediyoruz, zihinsel emeğin sömürüsü diyoruz ancak bence bir patron avukatın da bir tekstil patronundan da farklı düşünebiliyor olması lazım. Çalıştırdığı kişi aynı zamanda meslektaşı. Ne var ki, avukatların durumu Türkiye’deki işçi profilinden farklı değil. İleriye dönük güvencesizlik her nasıl tekstil işçisinin, maden işçisinin, metal işçisinin sorunuysa işçi avukatın da sorunu. Avukatlık, emekliliğin düşünülemez hale geldiği alanlardan biri olmuştur.

    B. Yaltı: Tam da dediğiniz üzerinden ben de bu Yönetmeliğe itiraz eden baro başkanlarına dedim ki “siz işçi davası aldığınızda kıdem tazminatını, ihbar tazminatını, fazla mesaiyi, eksik sigortayı hesap ediyorsunuz, yanında çalıştırdığınıza gelince neden uygulamıyorsunuz?” Böyle bir şey olabilir mi? Bunun bir mantığı yok.

    Peki son soru olarak Yönetmeliğin iptal edilmesi durumunda neler yapılmalı, bu konuda neler düşünüyorsunuz?

    B. Yaltı: Açıkçası söyleyeyim. Yönetmelik iptal edilirse, birçok işveren avukat bu fırsatı kullanır, bir daha da başka bir yönetmelik çıkarılmaz, diye düşünüyorum. Bu sebeple, bu Yönetmeliğe tüm bağlı çalışan avukatların sahip çıkması gerekiyor. Eksiği olabilir ama bu bir zemin ve bunun arkasında durmak gerekiyor.

    S. Aksoy: Biz bu zemin için sekiz yıl çalıştık. Eksiklikleri olsa bile, Yönetmelikte birçok kazanım var. Bunun için Yönetmeliği sahiplenmemiz çok önemli. Ama Yönetmeliğe sahip çıkarken uygulamasının da denetlenebilmesi için bir mücadele yürütüyor olmamız gerektiği çok açık. Son söz olarak diyebilirim ki; işçi avukatlar olarak tüm meslektaşlarımızı Yönetmeliğe sahip çıkmaya ve bu Yönetmeliğin uygulanmasının denetlenmesi için mücadele yürütmeye çağırıyoruz.

    Çok teşekkür ederiz.

  • Yalnız Yürümeyeceksin: Devrimci Savunma

    Hukuk Defterleri’nin ilk sayısında yargının unsuru olarak “Savunma”yı, Devrimci Avukatlık pratiğinden anlatmanın en doğrusu olacağı kanısındayım.

    Toplumsal muhalefetin her düzeyinde yer alanların topluca cezaevlerine “tıkılmaya” çalışıldığı, tweet yazan çocuğundan sendikalar konfederasyonu başkanı işçi önderine kadar herkesin mahkemelik edildiği, totalitarizmin koyu karanlığının yaşandığı bu dönemde savunma, ne yazık ki sadece mahkemede hukuksal metinler yoluyla müvekkilini savunma ile sınırlandırılamıyor.

    Bu dönemin savunması mutlaka agresif, kendine alan açan ve daha fazla sorumluluk üstlenen bir savunma olmak zorunda.

    Avukatlar ve “Savunma”, Yargının Kurucu Unsuru mu? Burjuva Hukukunun Sigortası mı?

    Avukatlar ve savunma; düzene karşı çıkan ya da toplumsal barışı, huzuru bozanların haklarını koruma görevleri nedeniyle muhalif kanatta görülseler de aslında sistemin sürdürülebilirliğinin sigortalarındandır.Yargının unsurları ve avukatlar, en başında düzene itaat eden bireyin, herhangi bir şekilde düzen tarafından kazaya uğratılmamasını, tüm “uslu” bireylerin düzene güveninin sarsılmamasını sağlayacak olan bir araç olarak tasarlanmıştır.

    Gerçekten haksız yere suçlanabilirsiniz ama sistem size savunma olanakları sağlar, avukat verir, hakkınızdaki işlemlerin belli şekil şartlarına uygun olması denetlenir, böylece yargılamaya maruz kalsanız bile masumiyetiniz ispat edilebilir, siz de “aklanır”, tekrar topluma karışabilirsiniz. Sistem, böylece ona güveninizi korur, aslında kendini korur.

    Diyalektik Ölmedi: Devrimci Avukatlık

    Avukatlık burjuva hukukunun gerçek anlamda temel unsurlarından olmakla ve esas olarak kapitalizme hizmet etmekle birlikte, her şeyin karşıtını içermesi kaçınılmaz olduğundan, kim tarafından kullanıldığına bağlı olarak sistemi zorlayan, özgürlüklerin sınırlarını genişleten, iktidarı sınırlama olanağı da sağlayan bir araca dönüştürülebiliyor.

    Devrimci yaklaşımla üstlenilen avukatlık, siyasi davalarda bir yandan duruşma salonlarının mücadele platformuna dönüştürülmesini ve duruşma tutanaklarının sözlü tarihin belgesi niteliğine büründürülmesini sağlarken diğer yandan duruşma salonlarının dışında müvekkilinin mücadelesini onunla birlikte sürdürmeyi de üstleniyor.

    Yalnız Yürümeyeceksin

    Bu dönemin en önemli baskı yöntemlerinden olan düşmanlaştırma, olmadı ötekileştirme, itibarsızlaştırma, hemen bir suçlamada bulunarak gözaltına aldırma, tutuklama, dava açma öyle bir boyuta ulaştı ki; her gün farklı kişi/gruplara ya da aynı kişi/gruplara defalarca yapılan hukuki operasyonla uyanıyoruz.

    Operasyonlarla toplumdan soyutlanan, yalnızlaştırılan muhalifler /müvekkillerimiz, bu yetmezmiş gibi bir de iktidarın siyasi yetkilileri tarafından kamuoyu önünde, haklarında medya üzerinden yapılan tek yanlı, asılsız suçlamalara, tehditlere de maruz bırakılıyorlar.[foot]1 Mayıs Davaları, Gezi Davaları, Dündar/Gül davası, ÇHD davası, KCK davası, Berkin Soruşturması, Çarşı Davası, BAK Bildirisi ve neredeyse her ifade özgürlüğü davasında yapılan açıklamalar. (Recep Tayyip Erdoğan’ın Gezi’ye ilişkin açıklaması: http://www.milliyet.com.tr/basbakan-4-gun-yok/siyaset/detay/1717873/default.htm, Berkin Elvan’a ilişkin açıklaması: http://www.birgun.net/haber-detay/unutulmasin diye-berkin-icin-nerede-ne-demisti-82892.html, Akademisyenler Bildirisi’ne ilişkin açıklaması: http://www.hurriyet.com.tr/erdogandan-akademisyenler-bildirisine-sert-sozler-40040876[/foot] Mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığına doğrudan müdahale olan bu açıklamalar, bir yandan da müvekkillerimizin kendilerini topluma anlatma ihtiyacını doğuruyor.

    Haklarında operasyon başladığı andan itibaren müvekkillerinin yanında yer alan avukatlar, dosyaya ulaşma gibi çabalarının yanı sıra, tecrit edildiklerinde onların varlığı, konuşturulmadıklarında sesi oluyor, onları yalnız bırakmayarak birlikte yürüyor.[foot]ÇHD davasına ilişkin ÇHD tarafından yapılan açıklama: http://chd.org.tr/708.html [/foot]

    Torba Davalar

    Bu dönemin en belirgin özelliklerinden biri, birbiri ile ilgisiz her şeyi bir araya getirmek. Bu önceleri beceriksizlikten ortaya çıktı. İlk olarak yasalarda gündeme gelen “torba” yöntemi, sonradan davalara da uygulanır oldu. Bazen çok sanıklı dosyalar bunun örneği oldu, bazen de çok suçlamanın bulunduğu dosyalar bunlara örnek oldu.

    Torba davadan amaç ortada büyük bir suç varmış izlenimi yaratmak, böylece davaların uzun sürmesine olanak sağlamak. Bu yöntemle sanıklar hem toplum gündeminde suçluymuş gibi görünüyorlar hem de tutuklama varsa daha uzun zaman toplumdan soyutlanmış oluyorlar.

    Kişi Sayısı Bakımından Büyük Davalar

    Bazen sanıklar açısından ilgisiz birçok kişiyi biraraya getirip tek bir davada çok sanıklı yargılamalar yapıldı.[foot]Gezi davası: http://m.milliyet.com.tr/-gezi-parki-ana-davasi-nda-karar-gundem 2136781/[/foot]

    Suçlamalar Bakımından Büyük Davalar

    Bu dönemde birçok davada bu yöntem uygulandı, sanıklar hakkında ne var ne yoksa dosyalara eklendi ve hem suçlamalar sayıca arttırılmış oldu, hem de kişisel – özel yaşama ilişkin bilgiler bahaneyle kamuoyuna yayıldı.

    Bu davalar iktidara büyük olanaklar sağladı.

    Avukatların İş Yükü

    Bu davalar savunma açısından büyük zorluklar oluşturuyor.

    Dosyaların soruşturma aşamasının, delil toplamanın, gizliliğin, masumiyet karinesinin ihlalinin, hukuksuzlukların her aşamada yaşanması karşısında yapılacak çok fazla itiraz vs. hukuki işlem olması, dosya kapsamının çok fazla emek gerektirmesi, bilgilere ulaşmada, müvekkile ulaşmada yaşanan engeller avukatın iş yükünü inanılmaz ölçüde arttırıyor, başka dava ile uğraşamaz oluyorlar.

    Tüm dosyaya hakim olmak ve sürekli mesai vermek başka iş yapamamalarına neden oluyor. Silivri yerleşkesinde görülen davalardan bazılar haftada üç gün sabahtan akşama kadar sürerek, avukatların tüm zamanını alabiliyor.[foot]Ergenekon davası: https://tr.wikipedia.org/wiki/Ergenekon_davalar%C4%B1[/foot]

    Savunmanın Etkisizleştirilmesi Girişimleri

    İktidar tüm kurumlarıyla savunmayı, genel olarak davalarda yaratılan yeni koşullar ve güçlüklerle daraltmaya çalışırken bir yandan da doğrudan avukatları, varlık- birey olarak etkisizleştirmeye çalışıyor.

    Avukatların Etkisizleştirilmesi:
    İtibarsızlaştırmak –Tutuklamak – Öldürmek

    Toplumsal muhalifleri savunan avukatlar da totalitarizmin yok etme girişimlerinden paylarını almaktalar.

    Avukatlar tutuklama yolu ile fiilen yargılamadan uzaklaştırılmak istendikleri gibi, itibarsızlaştırılmaktan öldürülmeye kadar derece derece toplumdan uzaklaştırılmaktalar.[foot]Son kaybettiğimiz Tahir Elçi’yi de bu vesileyle bir kez daha sevgiyle analım.[/foot]

    Avukatların Topluca Yargılanmaları

    Bu dönemlerde en çok görülen baskı biçimlerinden biri de avukatların toplu olarak bir davaya dahil edilmeleri, neredeyse avukatlardan örgüt oluşturulmaya çalışılması.

    Toplu olarak yargılanmada mutlaka örgütsel bir bağ kurulmak isteniyor, avukatlık işlemleri de soruşturmaya, davaya dahil ediliyor. Bu süreç önce Öcalan’ın avukatlarının yargılanmaları ile başladı, ÇHD davasında daha da genişletildi.[foot]http://m.radikal.com.tr/turkiye/kurt-avukatlar-hakkinda-4-yildir-gizli sorusturma-yapiliyor-1502155.[/foot]

    Avukatların, Temsil Ettikleri Müvekkiller Nedeniyle Yargılanmaları

    Avukatların temsil ettikleri müvekkiller ile özdeşleştirilmeleri son dönemde en çok rastlanan durum. Aslında zaten bunun için yargılanıyorlar, cezalandırılmak isteniyorlar.

    Bazen tek bir müvekkil ile özdeşleştirilen avukatlara neden hep belli bir görüşteki kişileri savundukları da soru olarak yöneltilebiliyor. (ÇHD davası)

    Avukatların Savunma Stratejisi Savcı’nın Beğenisine Sunulmak İsteniyor

    Savcılar ve polis iktidar tarafından öylesine desteklenip cesaretlendirildiler ve yanlışlarından hesap sorulmayarak teşvik edildiler ki, birisi hakkında soruşturma yapmak istediklerinde kimse itiraz etmesin, ettirilmesin istiyorlar. İfade almak istediklerinde ne sorulursa söylesinler, kişisel bilgiler ve veriler itirazsız verilsin istiyorlar. Adil soruşturma, yargılanma hakkı tamamen rafa kaldırılmış, ortaçağdaki failden delile ulaşma anlayışına dönmüş durumdayız, ne yazık ki.

    Avukatların özellikle müvekkillerine susma hakkı kullanabileceklerini önermeleri savcıların hiç hoşuna gitmiyor, bunu da suç oluşturan eylem yapmaya çalışıyorlar.[foot]ÇHD hakkında açılan dava: http://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/154352-chd-li bes-avukata-tahliye[/foot]

    Avukatların Savunmalarındaki Sözler Nedeniyle Yargılanmaları

    Avukatların bu nedenle yargılanmaları yeni başlamadıysa da , bu dönemde gittikçe artan bir şekilde devlet büyüklerine hakaret nedeniyle de artık haklarında dava açılıyor.[foot]Nuh Köklü davası: http://www.imctv.com.tr/nuh-koklu-davasi-13-mayisa-ertelendi[/foot]

    Salon Yetersizliği

    Torba dosyaların en büyük engellemelerinden biri duruşma salonlarının yetersizliğine yol açması.

    Adliye içinde yapılan yargılamalarda salon yetersizliği duruşmanın aleniliğini engelliyor. [foot]Beşiktaş Çarşı’ya karşı açılan dava: http://www.cumhuriyet.com.tr/m/haber/spor/ 455489/Gezi_suc_sayilmadi…_cArsi_davasinda_beraat_karari.html[/foot]

    Avukatların Varlıklarının Uzaklaştırılması:

    Avukat Sayısını Sınırlandırma Çabası

    Salon yetersizliği tüm diğer olumsuzlukları yanında avukat sayısının da sınırlanması için gerekçe yapılıyor.

    Özellikle gizlilik kararı bulunan dosyalarda dar salon avukat sayısının da sınırlanması için bahane yapılmaya çalışılıyor. Böylece hem savunma hakkı sınırlanmak isteniyor hem de aleniyet ilkesi ihlal edilmiş oluyor.[foot]Can Dündar/ Erdem Gül davası: http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03 /160325_dundar_gul_durusma[/foot]

    Avukatların Adliyeden Uzaklaştırılmak İstenmesi:
    Avukatların Aranması Sorunu

    Avukatların aranmaması gibi tüm toplumu ilgilendiren bir hakkın/aynı zamanda sorumluluğun, sanki basit bir ayrıcalıkmış gibi gösterilmesi de aslında savunma hakkının kısıtlanmasının bir şekli olarak görülebilir.

    Son dönemde avukatların çantalarının aranması da tartışma yaratmış, avukatların aramaya itiraz etmeleri kamu görevlisine direnme olarak soruşturma konusu yapılmıştır. [foot]İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2015/11498 CM sayılı dosyası ile avukatlar baroya şikayet ediliyor.[/foot]

    Avukatlara: İş Çok, Kısa Konuş

    Torba dosyaların bir etkisi de savunmanın süre açısından kısıtlanmasına yol açabilmesi. “Gördüğün gibi dosya kocaman, iş çok, az konuş.”[foot]ODTÜ öğrencileri davası: http://www.haberler.com/odtu-deki-olaylara-iliskin teror-davasi-5547011-haberi/[/foot]

    Duruşmaların günlerce sürmesi, hakimlerin yorgunluğu, bıkkınlığı da savunma konusunda sorun yaşanmasına neden oluyor.

    Savunmanın Etkisizleştirilmesi:

    Avukatların birey olarak etkisizleştirilmelerinin yanında bir de savunmanın etkisizleştirilmesi var. O da çeşitli yöntemler izlenerek yapılıyor.

    Dosyalardaki Gizlilik Kararları

    Soruşturma başlar başlamaz dosyalar hakkında gizlilik kararı veriliyor. Belgelere ulaşmada sorun yaşanıyor. 10 Ekim 2016’da Ankara’da yaşanan patlamanın dosyası da bu duruma tipik bir örnektir.[foot]https://tr.m.wikipedia.org/wiki/2015_Ankara_sald%C4%B1r%C4%B1s%C4%B1 [/foot]

    Sürekli Mevzuat Değişikliği

    Kanunların sürekli değişmesinin getirdiği karmaşa, müvekkilerimizin haklarını koruyabilmek için yeniden üretilen itiraz yolları, bunları kaçırmamak için defalarca itiraz etmek zorunda kalmamıza neden oluyor.

    Toplumun / Avukatların Yargılamalarla Kilitlenmesi: Dayanışmanın Gücü

    Bu dönemin yaygın yöntemi olarak, yargılamanın tüm ülke için bir baskı aracı olarak kullanılması, toplumun neredeyse tüm zamanını mahkemelerde geçirmesine dolayısıyla avukatların da yargılama sarmalında sıkışmalarına neden oluyor.

    Avukatlar kimi davada asıl sorumlusu, kimi davada destek olarak, ülkenin her yerindeki adliyelerde oradan oraya koşuşturmak zorunda kalıyorlar. Bu zorunluluk ancak dayanışma ile aşılabiliyor.[foot]Soma Davası, Hopa Davaları gibi birçok dava[/foot]

    Sanıyorum, bu dönemin tarihinin önemli bir bölümü avukatların büyük mücadele verdikleri dava dosyalarından öğrenilecek, yine avukatların sürekli çekişerek yazdırdıkları duruşma tutanaklarından okunacak.

    Bu nedenle de savunmaya / avukatların mücadelesine yalnızca müvekillerimizi savunmak için değil, tarihe doğru notlar düşmek için de büyük ihtiyaç var.

  • Çocuk Ölümleri Üzerine…

    Bu yazı yazılırken 19.03.2016 tarihinde Beyoğlu’nda gerçekleşen terör saldırı sonucu ağır yaralanan 2 yaşındaki Asya yaşam mücadelesi veriyordu. Ortadoğu’nun karanlık gölgesinin düştüğü Türkiye’de çocuk ölümlerinin önüne geçilemiyor. 2015 yılında sadece haberlere yansıyan -ve maalesef isimlerine ölümleri nedeniyle aşina olduğumuz- çocuklardan bazıları: 15 yaşındaki Barış Dalmış, 14 yaşındaki Ümit Kurt, 12 yaşındaki Nihat Kazanhan, 16 yaşındaki Adem İrtegün, 10 yaşındaki Emin Yanaş, 7 yaşındaki Baran Çağlı. Bu isimlerin yanına her yeni gün Emin Yanaş, Baran Çağlı gibi yenilerinin yazılmaması için neler yapılabilir? Ya da çocukların yaşama hakkının açıkça korunamadığı göz önündeyken bu ihlalin aşikarlığı, hukuk önüne daha fazla nasıl taşınabilir?

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olan her devlet, yaşama hakkı açısından öncelikle negatif sorumluluğa sahiptir. Bu sorumluluk gereği devletler ilk olarak, yaşama son vermekten kaçınma yükümlülüğüne tabi tutulmuşlardır. Devletler, egemenlikleri altında bulundukları kişilerin hayatlarını korumak ve hukuka aykırı sonlandırmamak zorundadırlar.[foot]Ulaş Karan, “Yaşam Hakkı”, içinde Sibel İnceoğlu (Ed) , İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Anayasa, Beta Yay., Ekim , 2013, s. 130 vd.[/foot] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye aleyhine, son on yıl içerisinde, çocukların yaşam hakkının ihlaline dair verdiği en ayrıntılı karar, hiç kuşkusuz 21 Kasım 2004’te Mardin’de 13 kurşunla vurularak hayatını kaybeden 12 yaşındaki Uğur Kaymaz kararıdır. Karar, çocukların yaşama hakkının ihlaline göz yumulduğunu gösteren diğer davalara da emsal olma niteliği taşır. Ancak, Türkiye Devleti’nin davadaki mahkumiyeti çocukların yaşama haklarının ihlal edilmesinin önüne geçilmesine neden olamamıştır. Kafalarına gaz kapsülü isabet etmesiyle hayatını kaybeden Mahsun Mızrak ve Berkin Elvan örnekleri de çocuğun üstün yararının gözetilmediğinin, gaz fişeği kullanımının usulüne uygun yapılmadığının ve nihayet çocukların yaşama haklarının pervasızca ihlal edildiğinin başlıca göstergeleridir.[foot]Gökçer Tahincioğlu, Devlet Dersi Çocuk Hak İhlallerinde Cezasızlık Öyküleri, Nota Bene Yay., Ankara, 2015,s 59-77,73-81.[/foot] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 25 Şubat 2014’te verdiği Uğur Kaymaz kararında neredeyse bugünleri görmüş ve hukuken yapılması gerekenleri sıralarken en çok yaşama hakkının ihlalinin sabit olduğu durumlarda davaya ilişkin yürütülen hukuki süreçlere dikkat çekmiştir. Demokratik toplum düzenlerinde olması gereken, güç kullanımı nedeniyle devletlerin yaşama hakkını ihlal etmemeleridir. Yaşama hakkının ihlal edildiği her durumda ise devletin ilk yükümlülüğü resmi ve etkin bir soruşturma yürütmektir. Bu etkin soruşturmanın her bir hukuki aşaması devlet tarafından takip edilmelidir. Fakat Türkiye aleyhine sonuçlanmış birçok örnek karar ve uygulama bizlere çocuk ölümlerinde etkin ve resmi bir soruşturmanın ya da kovuşturmanın yürütülemediğini göstermektedir.

    Adil yargılama gereği, yaşama hakkı ihlal edilenlerin ailelerinin, yargılama sürecini yalnız değil, devlet desteğiyle yürütmeleri gerekir. Türkiye’nin sayısız mahkumiyet almasının nedeni, faili devlet olan davalarda cezasızlık durumunun süreğen hale gelmesidir. Bu tür davalarda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararından sonra, adil yargılama ilkesine aykırı olmasına rağmen Devlet’in yargılamanın yenilenmesi müessesini işletmemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uygulamasının sadece tazminat olarak görülmesi hukuk devletinin kerhen, kağıt üzerinde kalmasına neden olmaktadır. Oysa sadece “çocukların çocuk olmaları” nedeniyle çocukların üstün yararının, veli ya da vasilerinden öte devlet tarafından takip edilmesi gerekmektedir. Anayasamızda öngörülenin aksine uygulamada, hukuk devletinin karşılığının olmaması gibi sosyal devletin karşılığı da bulunmamaktadır. Söz konusu durumun çocuk istismarı davalarında da örnekleri ne acıdır ki sıkça görülmektedir. Çocuk istismarı davalarında kimsesiz çocukların, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun – yeni adıyla Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün – vekillerinin az ya da ilgisiz dava takibine maruz kaldıkları bir gerçektir. Bunun yanı sıra çocukların taraf olduğu her davada baroların adli yardımlarından ya da CMK birimlerinden atanan müdafiilerin, çocukların duruşmalarını isterse takip ettikleri ya da hiç etmedikleri gözlemlenmektedir. İstismar davalarında, ceza ve adli ve cezai her türlü kovuşturmada çocukların kimsesizliği böyleyken, yaşama hakkı ihlallerinde de davaların takibi sadece ailelere ve gönüllü avukatlara kalmaktadır. Halbuki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Adil Yargılanmaya ilişkin 6. maddesinin 3. fıkrası, müdafiin yardımından yararlanma hakkını düzenlemektedir. İmzacı devletler taraf olmanın verdiği yükümlülük gereği buna uymak zorunluluğundadırlar. Müdafii olmaksızın yürütülen yargılamalar, avukatın dikkatinden yoksun ifadeler, hem suçtan zarar gören hem de suça sürüklenen çocukları hukuki garabetlerle karşı karşıya bırakmaktadır.

    Sosyal devletin ancak Kara Avrupasında yerleştiği günümüzde; az gelişmiş, kapitalist hukuk sistemlerinde, parasız hukuk hizmeti almanın olanaksızlığı bir gerçektir. Kapitalizmin her alanda söz sahibi olduğu, burjuva hak temelli hukuk sistemlerinin ezilen tarafı, her zaman kendini hakkını koruyacak hukuki yardımı alamayanlardır. Hem çocuğun cinsel istismarı hem de yaşam hakkı ihlallerinde olan, aslında en kaba haliyle budur. Uğur Kaymaz Davasında AİHM’in tarafsız yargılamanın altını çizmesine rağmen halâ benzer ihlaller tekrar ortaya çıkmaktadır. Halbuki karar açıkça:

    Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesi ile öngörülen yaşam hakkının korunması yükümlülüğünün, 1. madde uyarınca “kendi yetki alanı içinde MAKBULE KAYMAZ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE KARARI bulunan herkese Sözleşme’nin (…) de açıklanan hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlarlar” şeklinde Devlete düşen genel yükümlülükle birlikte, güç kullanımının bir insanın ölümüne sebep olması halinde resmi ve etkin bir soruşturma yürütülmesi anlamına geldiğini ve bunu şart koştuğunu hatırlatmaktadır (bk. mutatis mutandis McCann ve diğerleri, yukarıda anılan, p. 161 ve Kaya / Türkiye, 19 Şubat 1998, p. 105, Özet 1998-I). Fail oldukları iddia edilenler ister devlet görevlileri isterse üçüncü kişiler olsun, güç kullanımının bir insanın ölümüyle sonuçlandığı her durumda benzeri bir soruşturma yürütülmelidir (Tahsin Acar / Türkiye [BD], No. 26307/95, p. 220, AİHM 2004-III). Yürütülen soruşturmalar özellikle kapsamlı, tarafsız ve dikkatli olmalıdır.(Yelden ve diğerleri / Türkiye, No. 16850/09, p. 71, 3 Mayıs 2012).[foot]MAKBULE KAYMAZ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI (Başvuru No. 651/10)[/foot]

    diyerek soruşturmaların kapsamlı, tarafsız ve dikkatli yürütülmesi gerektiğini söylemiştir. Bu kararın aksine, Türkiye yargısı, Gezi süreci sonrası da örneklerine çokça tanık olduğumuz, duruşmaların kendi mahkemesinde değil de, ailelerin, yakınlarının ve takipçilerinin ulaşamayacağı illerde görülmesi;[foot]http://bianet.org/bianet/hukuk/151248-ali-is mail-korkmaz-davasi-kayseri-ye-tasindi E.T: 06.02.2016.[/foot] savcı[foot]http://www.haberturk.com/gundem/haber/ 1023596-ali-ismail-korkmaz-davasinda-savci degisti E.T: 06.02.2016.[/foot] ve/veya hakimle-
    rin[foot]http://www.bizimatalya.com/haber-88927-Gezi davasi_hakimi_yine_degisti#.Vr9hb_mLTIU E.T: 06.02.2016,http://ww.gazet-vatan.com/-sike ve-carsi-hakimleri-degisti-737464-gundem/ E.T: 06.02.2016[/foot] değişmesi gibi tarafsızlıkla bağdaşmayan kararlara imza atmaktadır. Bu kararın aksine, Türkiye yargısı her geçen gün, çocukların haklarını ihlal eden, hukuk güvenliğiyle uyuşmayan; kapsamlı, tarafsız ve dikkatli olmaktan son derece uzak olan kovuşturmalar yumağının içine sürüklenmektedir. Ancak, bu konuya ilişkin AİHM kararlarının iç hukukta kağıt üzerinde karşılığının bulunduğunu gösteren, Anayasa Mahkemesi’nin güncel kararları bulunmaktadır. 16.12.2015 tarihli Yavuz Durmuş ve Diğerleri ve 23.01.2014 tarihli Sadık Koçak ve Diğerleri kararlarında, Anayasanın Kişinin Dokunulmazlığı, Maddi ve Manevi Varlığına ilişkin 17. maddesi gereği yaşam hakkının aynı zamanda devlete pozitif yükümlülükler yüklediğinin, bunun usuli boyutunda ise devletin yaşanan ölüm olayının tüm yönlerinin ortaya konmasında ve sorumlu kişilerin bulunmasında etkili bir soruşturma yürütmesi gerektiğinin altı çizilmiştir. Ancak uygulamada bugün, çocukların yaşama haklarının ihlallerinde açıkça gördüğümüz gibi etkili soruşturmalar yürütülmemektedir. Bu da AİHS ve ek protokollerinin iç hukukta sadece karar üzerinde uygulandığını, uygulamada ise karşılığının bulunmadığını göstermektedir.

    Görüldüğü gibi bu cezasızlık hali hem çocukların hem de yetişkinlerin yaşama hakkını bir bütün olarak kavrayan geniş bir etki alanı oluşturmaktadır. Berkin Elvan davasında kamera kayıtlarının uzun süre bulunamaması, Ali İsmail Korkmaz’ın hayatını kaybetmesine neden olan dayak görüntülerinin tesadüfen ortaya çıkması aslında hukuk devletinin şeffaflık, delile ulaşma, silahların eşitliği gibi en basit düzeyde olması gereken ilkelerinin bile yok sayıldığını açığa çıkarmaktadır.

    Kendi avukatını tutabilecek, davanın görüldüğü şehre gidebilecek, hakimin ve savcının değişmesini engelleyebilecekler için adalete ulaşmak mümkün görünebilir. Aslında bu sadece adalete ilişkin değildir. Kapitalizmin her alanda olduğu gibi bu coğrafyada da çocuğa verdiği önem budur. Türkiye’de çocukların en az adalet kadar eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçlarına ulaşması da onların ailelerinin sahip olduğu ekonomik gelir ve yaşadığı bölgeye bağlıdır.[foot]Seda Akço Bilen, “Çocuk Hukukunda Nerede Duruyoruz?”, içinde Haluk İnanıcı (Ed), Türkiye’de Hukuku Yeniden Düşünmek, İletişim Yay., 2015, s.345 vd.[/foot]

    Çocukların maruz kaldığı hukuksuzluklar ve cezasızlık halleri bu denli aşikarken, diğer bir yandan da Diyarbakır Çınar’da beş aylık, 1 yaşında ve 5 yaşında üç çocuğun PKK tarafından öldürülmesi olayında olduğu gibi, devletin silahlı çatışmanın bir tarafı olduğu kabul edilerek polis çocuklarının öldürülmesi,[foot]http://www.milliyet.com.tr/diyarbakir-da-es zamanli-teror-gundem-2178644/ E.T: 06.02.2016.[/foot] çocukların bulunduğu lojmanların hedef alınması kabul edilemez başka bir noktadır. Güç odaklarının çocukları hedef alması, çocukların savunmasızlığını kullanması ya da çocuk adaletine giden yolların kapatılmasının meşrulaştırılması Türkiye’de çocukların çocuk gibi yaşamalarının önüne geçmektedir.

    Hayatlarını kaybeden çocukların yanı sıra süregelen çatışma ortamlarında çocukların doğrudan silahlı çatışmalarda taraf olmaları ya da silah altına alınmaları da engellenmelidir. Zaten Çocuk Haklarına Dair Sözleşme Ek Protokol’ün 4. maddesi gereği devletin sorumluluğunun yanı sıra, silahlı örgütlere de çocukları silah altına almama, örgüte kabul etmeme yükümlülüğü devletlere getirilmiştir.[foot]http://cocukhizmetleri.aile.gov.tr/data /544e260b369dc318044059ac/cocuk_haklarina dair_4991_kanun_numarali_protokol.pdf E.T: 06.02.2016., Bilen, “Silahlı Çatışmanın Çocuklar Üzerindeki Etkisi” Güncel Hukuk, Şubat 2016/2-146, s. 10-11.[/foot]

    Sonuç Yerine

    Hukuk Devleti’nin olmazsa olmazı, gittikçe sıradan hale getirilen çocuk ölümlerinin durdurulması ve konuya ilişkin etkin bir soruşturmanın başlatılmasıdır. Bu nedenle ilerleyen süreçte izlenecek yol güç kullanımı sonucunda hayatını kaybeden çocukların dava aşamalarında, güç kullanımı gerekçelerinin en ince detaylarıyla araştırılması, soruşturmanın bağımsız bir biçimde yürütülmesi, tüm delillerin toplanması, ölüm olaylarında hayatını kaybedenlerin yakınlarının soruşturma ve dava aşamalarında hukuki süreçlere katılımının sağlanması ve soruşturmanın makul bir süre içinde sonlandırılmasıdır.[foot]Karan, s. 130 vd.,[/foot] Çocukların öldürüldüğü bir ülkede adalet duygusunun yoksunluğu her geçen gün daha fazla kendini göstermektedir. Biz hukukçuların bu noktada yapması gereken ise, çocuk ölümlerinin olmadığı bir toplumsal yaşamın inşasına katılmak ve güç kullanımı sonucu hayatını kaybeden çocukların hukuk mücadelelerini sürdürmek olmalıdır.

     

  • Dergimiz Nerede

    Ankara
     Arkadaş Kitabevi / Kentpark Şubesi
     Arkadaş Kitabevi One Tower Şubesi/Çankaya
     Arkadaş Kitabevi Atlantis Şubesi/Batıkent Yenimahalle
     Dost Kitabevi/Kızılay
     İmge Kitabevi/Kızılay
     Seçkin Yayıncılık / Strazburg Caddesi
     Turhan Kitabevi/Kızılay
     Antalya
     Kaleiçi Sahaf
     Kitap Kurdu Sahaf
     
     Aydın
     Gecekondu Kafe & Bar/ Efeler
     
     Bursa
     Ezgi Kitabevi
     
     Edirne
     Nazım Hikmet Kültür Merkezi
     
     Eskişehir
     Aşiyan Sahaf
     Germinal Sahaf
     
     Gaziantep
     Don Kişot Kitabevi
     Umut Kitabevi
     
     İstanbul
    Beşiktaş
    Mephisto
    Beyoğlu
    Mephisto
    Pandora
    Kadıköy
    Akademi
    İmge
    Legal Kitabevi
    Mephisto
    Sosyal Kitabevi ve Sahaf – Akmar Pasajı
    Tasarım Bookshop
    Kartal
    Seçkin Yayıncılık / Anadolu Adliyesi
    Maltepe
    Nazım Hikmet Kültür Merkezi
    Mecidiyeköy
    Seçkin Yayıncılık / Çağlayan Adliyesi
    Küçükçekmece
    Boran Kırtasiye/ Sefaköy
    Şişli
    Pandora / Nişantaşı
    Seçkin Yayıncılık
     İzmir
     Kabuk Kitabevi/Alsancak
     Yakın Kitabevi /Alsancak
     Konya
     Pera Sahaf/ Rampalı Çarşı
     Mersin
     Antik Sahaf Kitabevi/Tarsus
     Sokak Kitabevi
     Sakarya
    Mi’za Antika Kitap Cafe

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Dergimizin yer almasının iyi olacağını düşündüğünüz kitabevlerini bizimle paylaşmanızı bekliyoruz.

  • Etkinlikler

    [foogallery id=”2489″] [foogallery id=”2491″] [foogallery id=”2490″]
    [foogallery id=”3084″] [foogallery id=”3633″] [foogallery id=”3634″]
    [foogallery id=”4175″] [foogallery id=”4200″]