Blog

  • Abonelik

    [contact-form-7 id=”1677″ title=”Abonelik Formu”]

  • Hakkımızda

    Ülkemiz bir yol ayrımında…

     

    1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti tasfiye edildi. Şimdi ise yerine başka bir cumhuriyet kurma çabası var. 2010 Anayasa referandumu bu süreçte önemli bir aşamaydı. 2017 yılında gerçekleştirilen başka bir Anayasa referandumu ise bir aşama daha geçilmesini sağladı. 2. Cumhuriyeti bu topraklarda tüm kurumlarıyla yerleştirmeye çalışıyorlar.

    Bütün bu aşamalarda hukuk değişimin önemli bir aracıydı. 2. Cumhuriyet rejimini kurma, yerleştirme ve toplumu şekillendirme çabalarında yargı hep en önemli rolde oldu, olmaya da devam ediyor.

    Hukuk Defterleri işte bu altüst oluş sürecinde, 2016 yılının Mayıs ayında yola çıktı.

    Hukuk Defterleri olarak bizler, tamamen operasyonel bir araca dönüştürülen yargının kararlarını bir bütün olarak rejimin ihtiyaçları doğrultusunda verdiği, emekçilerin haklarının sistematik olarak gasp edilmeye devam edildiği, toplumsal adalet duygusunun büyük bir tahribata uğradığı böylesi bir dönemde, adalet arayışına nasıl çözüm üretileceği sorusunun, nasıl bir ülke/nasıl bir cumhuriyet sorularıyla birlikte düşünülmesi ve değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz.

    Ülkemizin böylesi bir döneminde, hukukun kapitalizmde oynadığı rol ve kapladığı alan ile birlikte bugün hukukun nasıl bir işlev kazandığını, daha doğrusu hukuka bu işlevin kazandırıldığını, sömürü ve baskı mekanizmalarındaki rolünü, bu bağlamda eşitlik, özgürlük ve adalet kavramlarını tartışmaya ve tartıştırmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

    Bu nedenle mottomuzu da “Hukukun Tersyüzü” olarak belirledik. Kastettiğimiz ise, basit anlamı ile hukukun bir de diğer yüzü var değil. Hukukun teorik tersyüzüne atıf yapıyoruz. Bu anlamı ile uğraşımız “bugünün hukuku”na bir müdahale çabasıdır.

    Uğraşımız bağımsız, eşitlikçi ve özgür bir ülke, yeni bir cumhuriyet mücadelesine elimizden geldiğince katkı sunmaktır.

    Ülkemizin ve hukuk sisteminin, içinde bulunduğu durumdan çıkabilmesi için, yukarıda kısaca bahsettiğimiz tabloya ilişkin benzer kaygılar taşıyan tüm ilerici hukukçuların birlikteliğinin yaratılması önemlidir.

    Hukuk Defterleri  tam da bu doğrultuda, birlikte tartışarak üretecek bir platformun aracı olma gayesidir.

  • Burjuva Aydınlanmasının Serüveni ve Emekçi Aydınlanması

    Kapitalist Batı uygarlığının temelinde yatan modernizmin, bilimsel devrim ve aydınlanmanın çıkış noktası şudur: Doğadaki süreçler, herhangi bir doğaüstü ve fizikötesi gücün tasarrufları sonucunda oluşmamıştır, doğa yasalarına tabidir ve insanoğlu aklıyla bu yasaları kavrayabilir. Kısacası aydınlanma; insanın kendi kaderini kendi ellerine alma mücadelesindeki en önemli kilometre taşlarından ve bilimsel düşüncenin binlerce yıllık dinsel düşünceye karşı en büyük   zaferlerinden  biridir.

    Marx’ın aydınlanmaya yönelik tavrı, reddetmek değil, eleştirerek aşmaktı. Marx, bilimsel devrim ve aydınlanmaya sahip çıktı, kendi kuramının kaynağı olarak gördü ve miras kabul etti. Öte yandan Marx, mevcut aydınlanma hareketinin burjuva karakterini ve sınırlılıklarını da tespit etti, bu hareketin keskin bir eleştirmeni oldu ve aşmaya çalıştı.

    Marx, burjuva aydınlanmasını geçmişin perspektifinden eleştirmedi; bu hareketi, sınıfsal karakterinden kaynaklanan sınırlılıklarından dolayı geçmişi köktenci bir biçimde aşamadığı noktasında eleştirdi ve aydınlanmayı derinleştirmenin yollarını aradı. Bu bakış açısıyla Marx, geleceğe uzanabilecek bir hat çizebildi.

    Burjuvazinin sisteminde ‘aklın egemenliği’

    Batılı toplumlar, burjuvazileri önderliğinde “aydınlandılar”. Feodal düzeni, aristokrasiyi, dinsel düşünceyi, “Tanrı egemenliği”ni, kendi ortaçağlarını burjuvazileri önderliğindeki devrimlerle yıktılar ve aştılar. 500 yıllık bu pratik, insanlığın düşünsel hazinesine büyük bir katkı yaptı ve gözbebeği gibi korunması gereken bir miras bıraktı. Bu madalyonun bir yüzüdür.

    Madalyonun diğer yüzünde ise, “burjuva önderliği”nin getirdiği sınırlılıklar bulunur. Burjuvazinin temsil ettiği sistem (kapitalizm) başından itibaren; 1) Sermayenin emek üzerindeki egemenliğine ve sömürüsüne, 2) Kapitalist-emperyalist ezen ülkelerin, dünyanın dörtte üçünü kapsayan ezilen ülkeler üzerindeki yıkım ve talanına, tahakkümüne, sömürüsüne dayanır. Dolayısıyla burjuva aydınlanması, burjuva laikliği, burjuva insan hakları ve özgürlüğü, toplumun egemen, yönetici, elit kesimleriyle sınırlıdır. Emekçi sınıflara ve ezilen halklara gelindiğinde ise, burjuva aydınlanması, gericiliğe, ortaçağ karanlığına, dinciliğe, despotizme, yıkıma, talana, köleliğe ve sömürüye dönüşür. Emekçiler ve ezilen halklar, burjuvazinin istediği ve sınırladığı kadar “aydınlanabilirler”, ötesi yasaktır.

    Burjuvazinin ideologları, burjuva aydınlanmasının bu güdüklüğünü perdelemeye çalışır. Onlara göre, aydınlanma aklın egemenliği demektir ama, bu “aklı” burjuvazi ve onun devleti temsil etmektedir. Böylece “aklın egemenliği”, burjuva sınıfının ve onun devletinin egemenliğine dönüştürülür. Emekçiler ve ezilen halklar kendilerine dayatılan bu akıl kadar “akıllı” olabilir. Emeklerini kime satacaklarına (yani kim tarafından sömürüleceklerine) karar verebilecek kadar “özgür” olabilirler. Mülkiyetleri ne kadarsa o kadar “hak sahibi”dirler. Kısacası, paran kadar aydınlanırsın, özgürleşirsin ve hak sahibi olursun. Burjuvazinin sistemi böyle işler.

    Laplace’ın denkleminden Napolyon’un denklemine

    Burjuva aydınlanmasının bu ikili karakteri ve sınırlılığı süreç içinde belirginleşmiştir. Burjuvazi, halk kesimlerini de peşine takıp aristokrasiye karşı savaşırken radikaldi, ilericiydi ve devrimciydi. Toplumun gelişmesinin önünde engel olan çürümüş bir sistem yıkılıyordu ve devrimin bilimi ve felsefesi yapılmaktaydı. Aydınlanma hareketinin en radikal düşünürlerinin Fransız Devrimi süreci içinde ortaya çıkması tesadüf değildir. Ne zaman ki burjuvazi aristokrasiyle  olan hesabını kesip kendi düzenini sağlamlaştırdı, feodal ideolojiye karşı düşünsel alanda verdiği mücadelenin de dozu  düştü.

    18. yüzyılın ikinci yarısı boyunca 1789 Fransız Devrimi’ni düşünsel alanda hazırlayan filozofların (Montesquieu, Rousseau, Voltaire, Diderot, Helvetius, d’Alembert, d’Holbach, Concordet vb.) feodal (dinsel) ideolojiye getirdikleri eleştirilerdeki radikalliğe, daha sonraki dönemlerin burjuva düşünürlerinde rastlanmaz. Doğaldır, çünkü 18. yüzyıl Fransız filozofları devrimin teorisini yapıyorlardı, daha sonrakiler ise düzenin…

    Bu noktada, devrimden 15 yıl sonra iktidara  gelerek  kendisini  imparator ilan eden Napolyon Bonapart ile düşünür-matematikçi Laplace arasında geçtiği söylenen diyalog ilginçtir. Laplace, denkleminde Tanrı’nın yerini soran Napolyon’a, “İhtiyaç duymadım” diye yanıt verir. Devrimci geleneği sürdüren Laplace’ın ihtiyacı yoktu belki ama, Avrupa’yı fethetme sevdasındaki Napolyon’a askerlerini motive etmek için (egemen sınıfların binlerce yıldır yaptığı gibi) Tanrı gerekiyordu. Laplace’ın denklemi ile Napolyon’un denklemi arasındaki fark, burjuva aydınlanmasının da serüvenini yansıtır.

    Laiklik kavramına getirilen tanımlardaki dönüşüm de bu sürece  güzel bir örnek teşkil eder. Devrimci burjuvazinin laiklik tanımı “din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması”dır. Din, bu dünyadan kovulmuş, öte dünyaya sürülmüştür. Düzenci burjuvazi ise laiklik tanımını el çabukluğuyla “din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” biçimine sokar. Din, bu dünyaya tekrar davet edilmiştir; devlet laik kalmalıdır ama halka din lazımdır. Günümüzde bu tanım bile reddedilmiş, laiklik kavramı -çıkış ilkelerinin tam zıddı biçiminde- “dinlere eşit uzaklık, din ve vicdan özgürlüğü” olarak tanımlanmaya başlanmıştır ve bu da burjuvazinin ulaştığı noktayı gösterir.

    Türkiye pratiği neyi gösteriyor?

    Türkiye, bu süreci anlamak için, belki de en verimli laboratuvar. Çünkü Türkiye, yakın geçmişinde kendi burjuvazisi önderliğinde bir aydınlanma deneyi yaşadı. Ne kadar başarılı olduğu somut olarak incelenebilir. Öte yandan Türkiye, bugün küresel burjuvazinin en fazla yüklendiği, en fazla etki altına aldığı ve roller atfettiği coğrafyalardan biri. Bu nedenle günümüz Türkiye’si, küresel burjuvazinin aydınlatma potansiyelinin olup olmadığının anlaşılması için de önde gelen bir laboratuvar.

    Türkiye’nin aydınlanma tarihi başlı başına incelenmesi gereken bir konu; burada sadece sonuçlar üzerinde tartışacağız.

    Türkiye Cumhuriyeti, emperyalist işgale karşı bir Kurtuluş Savaşı ve dinsel temelli bir imparatorluğu yıkan Cumhuriyet Devrimleriyle kuruldu. Kemalist Devrimi, Sovyet Devriminin rüzgârından da etkilenen ama esas olarak Fransız Devrimi yolunu benimseyen bir hareket olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Bu nitelikleriyle -farklı dinamikleri bulunan Ekim Devrimi bir kenara bırakılırsa- ezilen coğrafyada oluşan ilk ciddi aydınlanma atılımıydı.

    Genç Cumhuriyet, kısa bir süre sonra kapitalist yola girdi. Bu noktadan itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarihi, ortaçağ karanlığına karşı mücadeleden ve aydınlanmadan yan çiziş tarihi olarak okunabilir. Oysa madem ki Fransız Devrimi yolu seçilmişti, feodalizmin köklü bir tasfiyesinin ve radikal bir aydınlanma hareketinin yaşanması beklenmez miydi? Öyle olmadı; hatta kapitalist yolda derinleştikçe aynı oranda aydınlanmadan da vazgeçildi. Burjuva yoluna giren Türkiye, ne bağımsızlığını koruyabildi, ne köklü bir toprak devrimi yaparak ulusal bir sanayi yaratabildi, ne iç ulusal sorunlarını halledebildi, ne de bilimsel düşünceyi az çok özüm- semiş aydınlanmış bir toplum oluşturabildi. Birkaç yüzyıl önce Avrupa’da burjuvazi önderliğinde çözülen  bu  sorunların  hiçbiri, 20.yüzyıl Türkiye’sinde burjuvazi eliyle çözülemedi. 21. yüzyılda yol aldığımız günümüzde bu sorunların hepsi tüm haşmetiyle önümüzde durmaktadır. kurtulamaz. Fransız Devrimi yolu (yani devrimci burjuvazi önderliğinde feodalizmin tasfiyesi), yukarda da vurguladığımız gibi, Avrupa’nın demokratik devrimde gecikmiş bölgelerinde dahi köktenci niteliğini yitirmişti; nerede kaldı bağımsız bir kapitalizm birikiminin bulunmadığı Türkiye  gibi ezilen ülkelerinde… Bu yol bizzat, demokratik devrimlerini birkaç yüzyıl önce gerçekleştirmiş ve artık emperyalist bir nitelik kazanmış dünya kapitalizmi tarafından kapatılmıştır, engellenmektedir. Eğer 80 yıllık Cumhuriyet tarihinden bu ders çıkarılamıyorsa, son 15-20 yıla göz atmak daha kafa açıcı olabilir. Türkiye’nin küresel kapitalizme entegrasyonu ile ortaçağ kalıntılarının tasfiyesi arasında doğru orantı mı vardır, ters orantı mı? Hiç bu kadar “burjuva” olmamıştık; ve hiç bu kadar da “İslamcı”! Demek ki başka bir yol izlemek gerek. Batı aydınlanma hareketinin insanlığın düşünsel hazinesine yaptığı evrensel katkılar mirasımızdır ve en önemli esin kaynaklarımızdan biridir. Ama artık ne Türkiye ne de herhangi bir ezilen dünya ülkesi “burjuva aydınlanması” ile yetinebilir. Bir “emekçi aydınlanması” modeli geliştirmek durumundayız.

    Emekçi aydınlanması

    Burjuva aydınlanması, emek-sermaye çelişkisinin sermayenin önderliğinde çözüleceği ilkesine dayanmıştı. Emeğin el konarak bir araya getirilmiş hali olan sermaye, toplumun ilerlemesinin motoru olacaktı. Bir dönem oldu da… Öte yandan burjuva aydınlanması, ilk enerjisini, dünyanın Avrupa dışında kalan toplumlarının o güne dek yarattıkları birikimlerini talan ederek elde etti. Dolayısıyla burjuva uygarlığı, Avrupa dışındaki halklar için en başından itibaren yıkım ve talan anlamına geldi ve aydın- lanmanın büyük idealleri hiçbir zaman o halkları kapsamadı. Çoğu aydınlanma filozofunun, sıra ezilen halklara geldiğinde nasıl birer sömürgeciye (hatta ırkçıya) dönüştüğü bilinir. Ezilen halklar o ideallerle, ancak kafalarını kaldırıp emperyalist burjuvaziye karşı başkaldırdıklarında tanıştılar.

    Burjuva uygarlığının giderek çürümesine yol açan bu iki temel çelişkisi (emek-sermaye ve ezen-ezilen çelişkileri), yeni bir aydınlanma atağının -en azından- nasıl olmaması gerektiğini ortaya koyuyor.

    Yeni aydınlanma, birincisi, emek-sermaye çelişkisinin emek lehine çözülerek ortadan kaldırılması zemininde oluşabilir. Sermayenin önderliği, burjuva aydınlanmasına “yukarıdan aşağıya” bir nitelik kazandırmıştı. Aydınlananlar, cahilleri aydınlatacaktı. Aydınlanma düşünürlerinin eğitime kilit rol atfetmeleri bundandır. Sermayenin dağıtılması zemininde oluşacak emekçi aydınlanması ise, “aşağıdan yukarıya” bir nitelik kazanacaktır: Toplumun kendi pratiğiyle köktenci bir biçimde dönüşümü. İnsanlığın gelişim düzeyi göz önüne alındığında bu noktaya bugünden yarına  ulaşmaya olanak yok, dolayısıyla tabii ki öncüye ve örgüte (parti, devlet vb.) ihtiyaç duyulacaktır, ama aşağıdan yukarıya köklü dönüşüm perspektifi hiçbir zaman terk edilmeden. Burjuva demokrasisi ile emekçi demokrasisi arasındaki fark da budur.

    İkincisi, emekçi aydınlanmasının başka bir alandan talan edilerek getirilecek bir “ilk birikim”e ihtiyacı yoktur. Emekçi uygarlığının ilk birikimi, el konulan büyük sermayedir; daha doğrusu kapitalizm koşullarında ekonomik zor yoluyla yoğunlaştırılmış emeğin özgür bırakılması ve örgütlü toplum tarafından toplumun çıkarları doğrultusunda kullanılması.

    Üçüncüsü, emekçi aydınlanmasının laiklik ilkesi, bilimsel düşüncenin toplumsallaştırılmasıdır. Bu ilke, din-bilim çatışması zemininde değil, toplum-bilim çelişkisinin uyumlu bir biçimde çözülmesi zemininde hayat bulacaktır. Bir kurum olarak dine ihtiyacın kalmadığı nokta, bir kurum olarak bilime de ihtiyacın kalmadığı noktadır; yani giderek herkesin birer Laplace olduğu nokta.

    Dördüncüsü, emekçi aydınlanması, dünyanın bütün halklarının özgün uygarlık birikimlerinin (eşitlik, özgürlük ve güvenlik için verilen mücadele içinde kazanılan birikim) miras kabul edilmesi, evrensel bir potada eritilerek damıtılması ve yepyeni bir senteze ulaşılması perspektifine sahip olacaktır. Burjuva aydınlanması pratiği çok büyük bir miras bıraktı, ama insanlığın mevcut mirası bundan ibaret değil. Bir coğrafyanın başka bir coğrafyanın yıkımı pahasına yükselmesi, sermaye uygarlığının niteliğidir. Emekçi aydınlanmasının potası, bütün insanlığı kapsayacak denli geniş olacaktır.

  • David Harvey’e Sorular: “Sermaye ve Anti-Kapitalizm Üzerine”

    “Mekan” ve “kent” alanındaki çalışmalarıyla tanınan ve kitaplarının büyük bir bölümünün çevrilmesiyle birlikte Türkiye okurundan da oldukça ilgi gören Marksist coğrafyacı David Harvey 2001 yılından bu yana New York Şehir Üniversitesi’nde çalışıyor. Sermaye birikim ve dolaşım süreçleri ile coğrafya arasındaki ilişki üzerine yoğunlaşan yazarın Türkçedeki kitapları şu şekilde sıralanabilir: “Post- modernliğin Durumu”, Metis Yayınları; “Sosyal Adalet ve Şehir”, Metis Yayınları; “Umut Mekanları”, Metis Yayınları; “Asi Şehirler”, Metis Yayınları; “Marx’ın Kapitali için Kılavuz”, Metis Yayınları; “Paris, Modernitenin Başkenti”, Sel Yayıncılık; “Sermaye Muamması”, Sel Yayıncılık; “Sermaye Mekanları”, Sel Yayıncılık; “Neolibera- lizmin Kısa Tarihi”, Sel Yayıncılık; “On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu”, Sel Yayıncılık; “Kent Deneyimi”, Sel Yayıncılık; “Sermayenin Sınırları”, Yazılama Yayınevi; “ Yeni Emperyalizm”, Everest Yayınları; “Kozmopolitlik ve Özgürlük Coğrafyaları”, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları; “Marka Bilmecesi”(Duncan Bruce ile birlikte), Türkiye İş Bankası Yayınları.

    Profesör Harvey’e, yoğun programı arasında cevaplama nezaketi gösterdiği, sermayenin çelişkileri ve kapitalizme karşı mücadele üzerine -hukuku ve Türkiye’yi de içine kattığımız- şu altı soruyu yönelttik:

    Türkçeye çevrilen son kitabınız On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu (Seventeen Contradictions and The End of Capitalism) ile başlayalım. Kitabın başlığı her ne kadar ilk bakışta kapitalizmin sonunu getirecek olan çelişkilerinin sıralanarak ele alındığı izlenimini uyandırsa da aslında kapitalizmin değil sermayenin (kapital) çelişkilerini inceliyorsunuz. Çelişkileri ise “temel”, “hareketli” ve “tehlikeli” olarak üç gruba ayırıyorsunuz. Peki kapitalizm ve sermaye arasındaki bu ayrımın, çelişkilerin yıkıcı potansiyellerini belirleme noktasındaki önemini nasıl anlamamız gerekiyor?

    Söz konusu ayrımı açıklamak için bir analojiye başvuruyorum. Kapitalizm zaman ve mekanda yolculuk eden büyük bir okyanus gemisi gibidir. Sermaye (kapital) ise gemiyi çalıştıran motor. Eğer motor durursa gemi su üzerinde kontrolsüz bir biçimde hareketsiz kalır ve geminin üzerindekilerin hayatı riske girer. Ben neyin yanlış gidebileceğini anlamak için motoru incelemek istedim. Bunun içinse geminin içinde ve etrafında meydana gelen diğer her şeyi soyutlamak zorundaydım. Bizler doğa bilimlerinin başvurduğu türden deneyler yapma lüksüne sahip değiliz. Bunun yerine soyutlamanın [abstraction] sahip olduğu gücü kullanmak zorundayız. Kapital’in üç cildi de esas itibarıyla, kapitalizmin tarihini etkilemiş her çeşit kritik özelliği soyutlar. Kapitalizmin doğuşundan önce de var olan ve onun tarafından devralınan ırk, patriarki, din vs., sermaye tarafından kullanılmış ve dönüşüme uğratılmıştır. Fakat Marx’a göre bu kategoriler sermayenin hareket yasalarının, kendisini pratikte ortaya koyan çalışma biçimini derinden etkileyen koşullarla (ırksal çatışma gibi) karşılaşırken bile saf bir ekonomik sistem olarak sermayenin hareket yasalarını anlamada bize yardımcı olmaz. Dolayısıyla ben motorun bozulmasının kapitalizmin sonu anlamına geleceğini hatırda tutarak Marx’ı takip etmeye ve sermayenin iç çelişkileri hakkında yazmaya çalıştım. Kapitalizmin sona erebileceği ve motorun dışsal nedenlerle işleyişinin durabileceği (nükleer savaşlar ya da ekolojik felaketler gibi) başka birçok yol tabi ki vardır; fakat çalışmamı -Marx’ın yaptığı gibi- sermayenin iç çelişkileriyle sınırladım.

    Peki sermayenin çelişkileri üzerinde yükselen mücadelelerin hukuki-yasal yollarla yürütülen boyutlarının stratejik anlamı ne olabilir? Örnek verecek olursak; tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de doğanın sermayeleştirilmesinin önünün kesilmesi için açılmış birçok dava var. Bu gibi hukuki prosedürlerin sermaye birikiminin iç çelişkilerinin yıkıcı potansiyeli üzerinde ne gibi bir etkisi var sizce?

    Anti-kapitalist mücadele birçok biçim alabilir. Ben mahkemelerde sonuçlanan mücadele tipi konusunda pek hevesli değilim. Bunun iki nedeni var. İlki, özellikle de temyiz söz konusu olduğunda oldukça uzun zaman alması; ikinci ve daha önemlisi ise yargısal hükümleri yönlendiren özel mülkiyeti ve bireysel hakları kayırma/koruma eğilimindeki burjuva hukuku tarafından belirleniyor olması.

    “Sermayenin gücüne karşı sağlam bir muhalefet oluşturma becerisi” bağlamında, radikal sol hareketin devamı ve yerel aktivizme karşı eleştirel bir tutumunuz var. Bu bağlamda “kavranması neredeyse imkansız bir” post-yapısalcı düşünce altında toplanan solun, “iktidarı almadan dünyayı  değiştirmeye çalıştıkça (…) kapitalist sınıfın dünyaya serbestçe hükmetme becerisine meydan okuyacak hiçbir kuvvet” oluşturamadığını ifade ediyorsunuz. Böyle düşünmenizin sebebi nedir?

    Bazı iyi ve kötü nedenlerle solun büyük bir bölümünde devleti dönüştürücü bir aygıt olarak kullanma konusunda derin bir şüphe söz konusu ve buna siyasal parti ve sivil toplumdaki örgütlenmenin kolektif biçimlerinin eleştirisi eşlik ediyor. Dünyanın belli bir bölümünün geçmiş tecrübeleri insanları (yine iyi ve kötü nedenlerle) sosyalizm ve komünizme dair düşüncelerden vazgeçirdi. Sonuç olarak günümüzün anti-kapitalist politikası çoğunlukla yataylık ideali, özerklik düşüncesi ve benim ideolojik olmayan [non-ideological] kültürel anarşizm dediğim şey tarafından canlı tutuluyor. Böyle bir politikanın sınırlarını ve gerekli bir biçimde böylesi sınırlı stratejilerin yeniden değerlendirildiklerini açıkça görüyoruz.

    Neoliberalizmin Kısa Tarihi’nde neoliberalleşme sürecinin ifade ettiği değişimlerin gerçekleşebilmesi için halkın siyasi rızasının inşa edilmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Rızanın temelini ifade etmek içinse Gramsci’nin sağduyu kavramını hatırlatıyorsunuz. Burada dikkatimi çeken şey sağduyu [common-sense] ile “zamanın meselelerinden eleştirel bir şekilde inşa edilebilen” aklıselim [good- sense] arasında yaptığınız ayrım. Kapitalizme karşı mücadele açısından, aklıselim ile sağduyu arasındaki ayrımın anlamı ne olabilir?

    Politik sorunlara dair sağduyuya dayanan bir çözüm sermayeye karşı mücadelede kullanılan bir ve tek “sihirli mermi”nin bulunduğunu varsaymak demektir. Fakat anti-kapitalist hareketin birbirinden farklı eylem alanlarında eş zamanlı ve stratejik bir biçimde yürütülmesi gerektiğini öğrendiğimizi düşünüyorum.

    Bildiğiniz gibi Türkiye’de Temmuz aynı içerisinde gerçekleşen darbe girişimi sonrası ilan edilen olağanüstü hal geçtiğimiz günlerde üç aylığına uzatıldı. Fakat olağanüstü halin otoriter uygulamalarına rağmen “demokrasi” kavramı hakkında birçok siyasi slogan kamusal alanda yer alabiliyor. Siz böylesi sloganlara tam da siyasi rızanın inşası doğrultusunda neoliberalizmin “belirli stratejilerinin” maskelenmesi bağlamında başvurulduğunu söylüyorsunuz. Bu bağlamda Türkiye’deki olağanüstü hali nasıl yorumlarsınız?

    Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu karşılayacak bir cevap vermek benim için oldukça zor. Fakat genel bir kural olarak söyleyecek olursam; siyasi sloganlara başvurmak kimi zaman üretken politik müdahalelerin imkanını insanlara hatırlatmak ve canlandırmak için kullanışlı olsa bile bunların çözüm olarak ele alınmalarına karşı daima temkinli olmalıyız.

    Son olarak, kapitalizme karşı direnişi organize etmek açısından, üretimin mekanında yaşanan yapısal değişim (fabrikadan şehrin her alanına) ne anlama geliyor?

    Ben her zaman yaşam alanlarındaki mücadeleyi üretim noktasındaki mücadeleler kadar önemli gördüm. Bu iki perspektif arasındaki koalisyonlar insanları ortak bir politik ajandanın etrafında bir araya getirme noktasında bilhassa güçlüdür.

     

    Teşekkür ederiz.

  • Kimyasal Kastrasyon Üzerine Bir İnceleme: Türkiye

    Cinsel suç faillerine kimyasal kastrasyon[foot]Kimyasal kastrasyon: Tıbbi ilaçlar aracılığıyla vücudun testosteron salgılaması azaltılarak cinsel dürtülerin düşürülmesi veya yok edilmesi. Sterilizasyon ve vasektomi(kısı laştırma)den farklıdır. Kişinin üreme yeteneği devam eder. Kimyasal kastrasyonda yaygın olarak MPA adı verilen suni kadınlık hormonu kullanılır, ticari adı Depo-Provera’dır. İlaç, ABD’de Food and Drug Administration tarafından onayla mamıştır.Cerrahi kastrasyon: Testislerin cerrahi yolla alınması suretiyle vücudun testosteron üretiminin önemli ölçüde azaltılması. Geri döndürülemezdir.[/foot] uygulanmasının önünü açan Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlardan Hükümlü Olanlara Uygulanacak Tedavi ve Diğer Yükümlülükler Hakkında Yönetmelik 26 Temmuz Günü, OHAL’de sessiz sedasız yürürlüğe konuldu.

    Halk arasında ‘hadım’ olarak da bilinen[foot]Hadım (iğdiş etme) ve kastrasyonun aynı anlama gelmemektedir.[/foot] kastrasyon tartışmaları uzun yıllardır, toplumda öfke uyandıran birtakım ağır suçlardan sonra tekrardan gündeme gelmekte, özellikle hadım ve idam cezası politikacılar tarafından popülist bir koz olarak kullanılmaktadır.

    Aslında ‘kastrasyon tartışmaları’ desek de bu uygulama ne toplum ne de siyasiler tarafından konunun özüne inilerek tartışılmaktadır. Gerçekte olansa, politikacıların ateşlemesi ve bilhassa ana-akım medyanın körüklemesiyle, “tecavüzcüye hadım!” sloganı altında kamuoyu yaratıldığıdır.[foot]2012 yılında İstanbul’da 367 avukat, psikolog, pedagog ve sosyal hizmet uzmanıyla yapılan bir anket çalışmasının sonuçlarına göre, ankete katılanlar genel olarak kimyasal kastrasyonun cinsel suçlarla mücadelede faydalı olacağını, ayrım yapılmaksızın tüm cinsel suçlular üzerinde uygulanması gerektiğini ve onur kırıcı bir ceza olmadığını düşünmekteler. Bkz: Zeycan Güzelsoy, “Kimyasal Kastrasyon Uygulamasına Bazı Meslek Gruplarının Yaklaşımlarının Araştırılması”, İstanbul Üniversitesi, Adli Tıp Enstitüsü, 2014, s.81 vd.[/foot] Dolayısıyla, ‘nedeni’ ortadan kaldırmaktansa ‘sonuca’ odaklanan ve yine (erkekliğini elinden almakla tehdit ederek) hem gericiliği hem de erkekliği yücelten bir çözüm arayışı içinde bulunulmaktadır.

    Geçtiğimiz yıllarda bu konuda regülasyon hazırlıkları yapılsa da[foot]Örneğin; 08.02.2011 tarihinde AKP İstanbul Mv. Alev Dedegil tarafından getirilen ve Adalet Komisyonunca kabul edilen yasa teklifi.[/foot], bunlar içinden yasalaşan olmamıştır. Bugünse, kastrasyon uygulamasının faaliyete geçeceğini; hele ki bir yönetmelik ile düzenleneceğini pek kimse tahmin etmemekteydi. Ne var ki, Türkiye’nin içinde bulunduğu dönüşüm süreci düşünüldüğünde bugün, “hadım” tartışması ayrı bir önem kazanmıştır. Bu nedenle kimyasal kastrasyona ilişkin bilgilendirici bir inceleme yazısının faydalı olacağını düşündük.

    Kriminolojik, hukuki, sosyal tespit ve tartışmaları yerimizi verimli kullanmak adına maddeler halinde ele almayı uygun gördük. Bu doğrultuda konunun eksik veya yanlış bilinen hususlarına ilişkin çıkarımlarımız şu şekildedir:

    Kriminolojik ve Hukuki Boyut

    • Cinsel suç faillerinin hepsi bir tutulamaz. Kriminolojide cinsel suçluların dört gruba ayrıldığı kabul edilir.[foot]Güzelsoy, a.g.e., s.73.[/foot] Bunlardan ilk üçünün davranışında cinsel dürtülerden ziyade başka faktörler (şiddet vs.) etkiliyken; dördüncü grup suçlular cinsel dürtülerini kontrol edemeyen parafilyaklardır[foot]Parafili: Pedofili, fetişizim, teşhircilik vb. cinsel dürtülerini kontrol edememe rahatsızlığı. Patolojik düzeyde cinsel takıntıya sahiptirler.[/foot]. Kimyasal kastrasyon uygulamasına karşı olanlar dahi dördüncü grup suçlular üze- rinde bu yöntemin kullanılabileceğini öne sürmektedir. Yönetmelik hükmü ise, cinsel suç faillerine (TCK m.102/2; 103/1,2; 104/2,3) bu şekilde bir ayrım yapılmaksızın uygulamayı öngörmektedir.

    • Kimyasal kastrasyon, uygulandığı ülkelerin çoğunda rızaya bağlı olarak ve genellikle itiyadi suçlularda kullanılmaktadır.[foot]Ece Tokat, “Kimyasal Kastrasyon”, Kriminoloji Yazıları, 2015, s.684-687.[/foot] Rızaya dayalı olması failin maddi-manevi bütünlüğüne önem verildiğini gösterse de koşullu salıvermenin şartı olduğu durumlarda iradenin pek de özgür bırakılmadığı söylenebilir. Önemli olan husus ise, kastrasyonun genellikle psiko-terapi / bilişsel davranışçı terapi[foot]Bilişsel Davranışçı Terapi(BDT): Etkililiği ortaya konulmuş bir çeşit modern psikoterapi yöntemi. Davranışları değiştirerek düşünce ve duyguları da değiştirmeyi amaçlar.[/foot] (BDT) ile birlikte yürütülmesidir. Yani, tek başına kimyasal kastrasyon uygulanması tehlikeli olabileceği gibi, failin uzun süre hapsedilmek suretiyle toplumdan soyutlandıktan sonra, vücuduna dışarıdan hormon verilerek topluma salıverilmesi farklı riskler oluşturmaktadır. Yönetmelikte ise kimyasal kastrasyonun ne rızaya bağlı olarak, ne de BDT ile birlikte uygulanması öngörülmüştür.

    Kimyasal kastrasyonu savunanların argümanları, yöntemin cinsel suçlar açısından caydırıcı olduğu, faili ıslah ederek tekerrürü önlediği, hapis cezasına göre daha hafif olduğu ve ilaç maliyetlerinin hapisten daha ucuz olduğu şeklinde özetlenebilir.[foot]Caner Yenidünya, Yusuf Yaşar, “Kastrasyon Cinsel Suç Faillerine Uygulanabilecek Uygun Bir Yaptırım mıdır?”, TAAD, S:14, 2013, s.180.[/foot] Fakat, cinsel suçların temelinde, başta toplumsal dinamiklerden, ve cinsiyet rollerinden kaynaklı sorunların yer aldığının kabulüyle birlikte kastrasyonun leh ve aleyhine olan görüşler işin ancak kamusal yarar ve etik boyutunda tartışılır hale gelir. Kaldı ki, kimyasal kastrasyonun tekerrürü önleyici etkisinin sanıldığı gibi olmadığı yönünde kriminolojik bulgular mevcuttur. 2008 yılında gerçekleştirilen ve tespit edebildiğimiz kadarıyla bugüne kadarki en kapsamlı meta-analiz çalışmasına göre; genellikle BDT’yle birlikte uygulandığı için tek başına kimyasal kastrasyonun tekerrürü önleyici etkisi saptanamamakta; ancak hem kimyasal kastrasyonla, hem de tek başına uygulanan BDT cinsel suçlarda tekerrürü önlemede oldukça etkilidir[foot]Martin Schmucker, Friedrich Lösel, “Does sexual offender treatment work? A systematic review of outcome ecaluations”, Psicothema, V:20, 2008, p.15-17, (online) http://www.psic thema.com/pdf/3423.pdf, E.T.:26.10.2016.[/foot].

    • Kimyasal kastrasyon oldukça yeni bir yöntemdir; uzun süre kullanımı durumunda ne gibi sonuçlara neden olduğu hala bilimsel olarak tespit edilememiştir. Ancak şu an için yan etkileri arasında göğüs büyümesi, ses incelmesi, vücutta kıl ve saç kaybı, kan şekerine bağlı sıkıntılar, kemiklerin zayıflaması vb. olduğu kabul edilmektedir[foot]Tevfik Sönmez Küçük, “Bir Ceza Hukuku Yaptırımı Olarak Zorunlu Kastrasyonun Anayasa Hukuku Açısından İncelenmesi”, GÜHFD, C:19, S:4, 2015, s.312.[/foot]. Niteliği gereği ilacın devamlı kullanılması gerekmekte ve bırakıldığı takdirde testosteron seviyesinde ciddi bir yükselme ile birlikte yeniden eylemde bulunma riskinin arttığı gözlemlenmiştir.[foot]Güzelsoy, a.g.e., s.14.[/foot] Bunun yanında, ABD’de faillerin, uygulamadan kaçmak amacıyla ilacı aldıktan sonra etkisini düşürecek şekilde dışarıdan testosteron/steroid aldığı tespit edilmiştir. Bu nedenle, psiko-terapiyle birlikte ve failin yakından takip edilerek sosyal yaşama uyum sağlaması amaçlanmaktadır[foot]A.e., s.15.[/foot]. Ne var ki, yönetmelikte yöntemin nasıl, hangi süreyle, ne miktarda ve hangi ilacın kullanılacağı vb. hususlara yer verilmemiş; en önemli konular eksik bırakılmıştır.

    • Bir diğer yan etki olarak; kimyasal kastrasyon uygulanan kişilerde sperm kalitesinin düştüğü ve doğacak çocuğunda birtakım kalıtsal hastalıkların görülebileceği belirtilmektedir.[foot]Zeynep Burcu Akbaba, “Kimyasal Hadım Yönteminin Anayasaya Uygunluğu-II”, TBB Dergisi, S:82, 2009, s.5.[/foot] Yöntemin, yalnızca bu sebeple bile cezaların şahsiliği ilkesine aykırılığı gündeme gelmekle birlikte, halihazırda bilinen ve ileride ortaya çıkabilecek yan etkileri sebebiyle, insan onuruna aykırı olduğu kabul edilmelidir.

    • Yönetmelikte, (dayanağını yasadan almakla birlikte) 5275 sayılı İnfaz Kanunu’nun 108. maddesinde belirtilen cinsel suç faillerine uygulanacak ‘tedavi’nin tanımı yapılmak suretiyle, belirsiz ve yetersiz bir düzenleme getirilmiştir. Buna göre, cinsel suçlardan (TCK m.102/2; 103/1,2; 104/2,3) hükmü kesinleşen faillere, Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerdeki kurulun raporu üzerine infaz hakimince kimyasal kastrasyona hükmedilebilecektir. Tıp ve psikoloji konusunda uzman olmadığından, hakimin çoğu vakıada kurulun raporuna sadık kalacağı söylenebilir.

    • Kimyasal kastrasyonun hukuki niteliği tartışmalıdır. Fakat bu başka bir yazının konusu olduğundan, her ne kadar yönetmelikte tedavi denilse de, bizim ceza olarak kabul ettiğimizi belirtmekle yetineceğiz. Nitekim yönetmelikte faile bir seçim hakkı tanınmamakta; uygulanmasına karar verilmesi halinde hapis cezasının yanında, infaz sırasında veya koşullu salıverilmede zorunlu bir tıbbi müdahale olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununsa kişinin aynı fiilden dolayı iki kez cezalandırılamayacağı anlamına gelen ne bis in idem ilkesine aykırılığı gündeme gelmektedir.

    • Cezaların bölünebilirliği ve geri dönülebilirlik özellikle adli hatalar konusunda ceza hukuku bakımından son derece önemlidir. Ancak, kimyasal kastrasyonun yan etkileri düşünüldüğünde, genel kanının aksine geri dönülebilirlik meselesi tartışılabilir hale gelmektedir.

    • Tüm bu açıklamalar doğrultusunda, pozitif hukuk açısından değerlendirildiğinde, bu denli ağır bir cezayı düzenleyen yönetmelik hükmü, bu haliyle; suçta ve cezada kanunilik ilkesine (AY m.38/3), kimyasal kastrasyon kanunda yazılı olmadığından ve tıbbi zorunluluk sayılamaya- cağından kişinin rızası olmaksızın vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı ve tıbbi deneylere tabi tutulamayacağını düzenleyen hükme (AY 17/2), işkence ve insan onuruna aykırı cezaya çarptırılma yasağına[foot]Akbaba, a.g.e., s.4, 13.[/foot] (AY 17/3), temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaksızın ancak kanunla sınırlanabileceğini öngören hükme (AY 13) aykırıdır.[foot]Konunun ABD Anayasası’nın 8.maddesine aykırılığı konusunda bkz: John F. Stinneford, “Incapacitation through Maiming: Chemical Castration, Eight Amendment, and the Denial of Human Dignity”, University of St.Thomas Journal, V:3, 2006.[/foot]

    Değerlendirme

    Torba yasalardan alışık olduğumuz “yaptım, oldu.” yasama anlayışının uzantısı olan, hiçbir fiziki altyapı oluşturulmadan uygulanması beklenen kimyasal kastrasyonun Türkiye’de cinsel suçlarla mücadelede bir çözüm olamayacağı açıktır. Yazının başında da belirttiğimiz gibi nedenlere değil, sonuca odaklanan çözüm arayışları, sorunu kökünden çözmeye elverişli olmadığı gibi, aksak bir yapı inşa etmektedir. Bu nedenle öncelikle, cinsel suçların temelinde üretim tarzına bağlı toplumsal dinamiklerin ve eril şiddeti yücelten algının var olduğunun kabulü gerekir. Ayrıca, Medyanın faili ‘hasta ve cani’ göstererek hareketlerini meşrulaştırıcı, mağdura ilişkinse gereksiz detaylar vererek onu suçlayıcı tutumu terk edilmeli; toplumsal algı ve dildeki eril ve cinsel şiddeti yücelten yapıyla da mücadele edilmelidir.

    Türk ceza hukuku politikası olarak somut olaylar nezdinde ise, Becceria’nın Suçlar ve Cezalar kitabında belirttiği gibi, cezanın şiddetinden ziyade kesinliğine önem vermek gerekmektedir. Türkiye’deki cinsel suçlarda cezasızlık sorunu göz önüne alındığında, bu suçların önüne geçilmesinde ceza hukukunun birincil işlevi; failin işlediği suçtan dolayı mutlaka cezalandırılacağı kanısının oluşması yönündedir. Bu noktada, cezalandırılıp cezalandırılmayacağı, ne ceza alacağından daha önemlidir. Bunun yanında, başarılı bir yöntem olduğu kriminolojik araştırma bulgularıyla da teyit edilmiş olan psikoterapi ve BDT’nin önemini hatırlatmak gerekir. Ancak ne yazık ki, Türkiye’de cezaevlerinde uygulanmakta olan öfke kontrol programları, tekerrürün önlenmesinden çok, cezaevlerinde sorun çıkmasını engellemeye yöneliktir.

  • Darbe Hukuku Nereye Kadar?

    Hukuk defterlerinin okuyucuları “hukuk sopası” tanımlamasına yabancı sayılmazlar. Hukuk, modern tarihsel gelişim içerisinde egemenin bir zırhı olageldikçe zırhını kuşandığı ne varsa bir sopa olarak da kullanmıştır. Anayasalardan en ufak bir yönetmeliğe kadar egemen sınıfın çıkarlarını korumak üzerine şekillenen hukuk; adalet, eşitlik ve özgürlük gibi kavramları kendi koruduğu bu çıkarlara hizmet ettiği ölçüde gündeme getirmiştir. Elbette burada sözü geçen günümüz itibariyle ve adlı adınca burjuva hukukudur.

    İçinden geçtiğimiz günlerde ise hukukun önüne AKP ismini getirmek sanırım yanlış olmayacaktır. AKP hukuku, AKP’nin ülkeye dönük hedef ve planları doğrultusunda ses düzeyi ayarlanan bir enstrümana dönüşmüş ancak bu enstrüman on yılı aşan bir süredir sürekli çalan bir davul haline çoktan gelmiştir.

    15 Temmuz darbe girişimi ile birlikte “güne resmi gazete okumakla başlayanlar ülkesi’’ haline gelen ülkemizin yıllanmış iktidarı Allah’ın lütfu olarak kabul ettiği darbe girişimini kendisi açısından “berekete” dönüştürmek için hiçbir yolu es geçmemektedir. Yolun başı OHAL, zemini KHK, çıkış noktası ise başkanlıktır.

    Fethullah Gülen cemaati ile tutuştuğu iktidar kavgasında galip gelen AKP’nin, bu galibiyeti darbe fırsatçılığına dönüştürmüş olduğu açıkça görülüyor. Her güvenlik zirvesi ya da KHK sonrası haberlerde dörtlü haneleri bulan meslekten ihraç ya da uzaklaştırma rakamları telaffuz edilirken, OHAL’in uzatılması bayatlamış bir propagandaya dayandırılıyor: Darbe girişimi, terör ve çalışmaların devam etmesi…

    Ve her geçen gün bir önceki güne neredeyse rahmet okutuyor… Zira AKP, kendi darbesini elindeki hukuk sopası ile birlikte ülkeye ve halka indiriyor. Ülkenin sahibi olmak için yurtseverlere, üniversiteleri yönetmek için akademisyenlere, belediyeleri yönetmek için seçilmişlere ve aydınlara cezaevinin yolu gösteriliyor.

    Meslekten ihraç edilenler arasında, üniversitelerde asistan kıyımına karşı mücadele verenler ve 50-d mücadelesinde sendikal kimliklerinin de gereği olarak çalışmaya öncülük eden genç bilim insanları yer alıyor. Meslekten ihraç edilenler arasında cemaatin örgütlenemediği tek il olan Tunceli’de akademisyen olan Candan Badem yer alıyor. Meslekten ihraç edilmekle kalmayıp cezaevine atılan yazılarıyla da dergimize katkı sunan YARSAV Başkanı Murat Aslan yer alıyor. Derneklere kilit vurulurken, toplantı ve gösteri hakkı ortadan kaldırılıp, parti genel başkanları tutuklanıyor. AKP, hukuku, bir jet uçağından atılan bombadan da tehlikeli ve yok edici bir şekilde kullanıyor.

    Bu fırsatçılık, gece yarısı meclis gündemine alınan önergelerle de kendini gösteriyor. Yazının kaleme alındığı sıralarda, tecavüz edenin evlenmesi halinde kendisine uygulanacak af ile ilgili tasarı utanmazca Adalet Bakanı tarafından savunuluyor. Yıllardır hem patronların hem de AKP’nin gündeminde olan ve tepkilerden çekinildiği için gündeme hep getirilip sonra soğumaya bırakılan kıdem tazminatı hakkına ilişkin saldırı, yasa tasarılarıyla yeniden ısıtılıyor. Asgari ücret fazla bulunuyorken zam rekorları kırılıyor ve ülke her gün biraz daha savaşın ortasına sokuluyor…

    Yöntem başkanlık, amaç tasfiye…

    Her sağ iktidar gibi AKP’nin de cemaatlerle, tarikatlarla gerçek bir mücadele vermesi mümkün olamaz. Gericilik cemaatsiz, tarikatsız, faşist partisiz, patronsuz yaşayamaz. Ancak bugün, Haziran Direnişinin ışığında hala tüm baskılara rağmen boyun eğmeyenlerin var olduğu ülkemizde iktidar açısından mesele bir dönem daha iktidarda kalmak değil, cumhuriyetin kazanımlarından arındırarak ülkenin karanlık bir çuvala sıkıştırılması ve yönetme yolunun ancak bu şekilde bulunmasıdır.

    Adı Başkanlık Sistemi olarak konmuş bu yola, sermaye sınıfı karşı çıkmamakta “Demokrasi kazansın” oyununu oynamakta, MHP yedek lastikliğe soyunmakta, diğer meclis muhalefeti ise önce “Barış Süreci” daha sonra ise “ Yenikapı Ruhu” kesişmeleri sonucunda kaptırdığı kolunu geri almakla meşguldür. Anayasaya aykırı bir şekilde süren fiili başkanlık en asgari düzeyde anayasal hale getirme, en azami düzeyde ise ülke bölünür mü tartışması ekseninde ilerlemektedir. Kimse tek adam yönetimi olur mu, Anayasanın hükmü kalır mı, yargı bağımsızlığına kavuşur mu sorularını dahi sormamaktadır. Zira bu soruların cevabı fiilen zaten Cumhurbaşkanı tarafından verilmektedir.

    AKP, Başkanlığın OHAL döneminde gündeme tekrar getirilmesi ve yine OHAL koşullarında gerçekleşeceği tahmin edilen bir referandum ile yüklerinden kurtulma hazırlığına girmiştir. AKP bu anlamda, en büyük darbe fırsatçılığı örneğini Başkanlık referandumu ile verecektir.

    Başkanlık ise, sadece en basit ve temel doğrularımız açısından değil, ortada bir hukuk bırakmaması açısından dahi karşı çıkılması gereken bir rejimdir. Diğer taraftan, AKP’nin seçim barajının yüksek olduğunu hafiften dillendirmesinin altında ise zaten meclisin anlamının ortadan kalkacağı gerçeği yatmaktadır.

    Damarlarında ilericiliği ve aydınlanmayı barındıran toplumumuz AKP’nin yaşam damarlarını bu tarihsel nitelikleriyle tıkamakta, AKP ise bu tıkanıklığı başkanlık enjektörüne güvenerek aşmaya çalışmaktadır. Başkanlık Rejimi ile birlikte OHAL ya da KHK’lara zaten gerek kalmayacak, keyfi bir başkanlık hukuku gündeme gelecektir.

    Boşverin Anayasa Mahkemesi’ni...

    KHK’ların iptaline ilişkin yapılan başvuruda, AYM’nin bu konuda kendi yetkisinin bulunmadığına ilişkin karar verdiğini biliyoruz. Cumhurbaşkanın karşısına çıkınca önünde ilik olmayan bir cüppeye elini düğme yapanların almış olduğu bu karar kadar trajik bir karar halkın aklı ile dalga geçmekten öteye gitmiyor elbette.

    Açıkça görülüyor ki KHK’lara, darbe fırsatçılığına, Başkanlığa karşı anlamlı, sonuç alıcı ve en güçlü yol, akla ve halka başvurmaktır. Başkanlık sistemine karşı verilecek örgütlenmiş bir mücadele, AKP’nin yerleştirmeye çalıştığı II. Cumhuriyet düzenine büyük bir tokat olacaktır.

    Darbe hukuku da buraya kadardır. Hukukçular ise bu mücadelenin örgütlenmesine dair yapabileceklerini hızlıca tartışmaya başlamalıdır.

  • Laikliğe ihtiyacımız her geçen gün daha da artarken…

    Ülkemizde OHAL dönemi, KHK’larla gelen meslekten çıkarmalar, dernek kapatmaları ve hukuksuz tutuklamalarla devam ediyor.

    Yazılarıyla bize destek olan dostlarımız da ne yazık ki bundan nasibini alıyorlar. Derginin bu sayısının hazırlık aşamasında, KHK ile kapatılan YARSAV’ın son başkanı Murat ARSLAN hiçbir gerekçe gösterilmeksizin tutuklandı. Yine yazarımız Dr. Barkın ASAL gibi birçok ilerici hocamız KHK ile meslekten çıkarıldı. Çağdaş Hukukçular Derneği, Özgürlükçü Hukukçular Derneği, Barış Derneği gibi kimi ilerici derneğin de bulundugu 370 derneğin önce faaliyeti durduruldu, sonra da bu dernekler kapatıldı. Cumhuriyet gazetesine operasyon düzenlendi, gazetenin avukatları ve gazeteciler tutuklandı. Hukuk Defterleri olarak bu usulsüz işlemler nedeniyle meslekten çıkarılan, tutuklanan, dernekleri kapatılan veya faaliyeti durdurulan dostlarımızın yanlarında olduğumuzu bir kez daha belirtmek isteriz.

    ***

    Bu sayının dosya konusu “Laiklikte neden ısrar ediyoruz?”. Bu konuyu seçmemizin ne kadar önemli olduğunu, yazı yazılırken hala Meclis gündeminde bulunan tecavüzcüyü aklama yasa tasarı ve benzeri konular bize tekrar göstermiş oldu.

    Laiklikte neden ısrar ediyoruz?” sorusunu farklı çalışma alanlarından 5 değerli arkadaşımız cevapladı. Bilim ve Gelecek dergisinin genel yayın yönetmeni Ender Helvacıoğlu, “Burjuva Aydınlanmasının Serüveni ve Emekçi Aydınlanması” başlıklı yazısı ile bu soruyu ele alırken, Ar. Gör. Akasya Kansu Karadağ, laiklik kavramının doğuşu ve Türkiye’deki gelişimi konusunda “Laiklik Üzerine Bir Deneme” yazısıyla bu soru çerçevesindeki tartışmalara katkıda bulundu. Gazeteci Barış Terkoğlu, laikliğin neden güncel bir ihtiyaç olduğunu “Laiklik Eski Bir Şarkı Değil” isimli yazısıyla değerlendirirken, gazeteci Merdan Yanardağ ise “Laiklik ve İdeolojik Mücadele” başlıklı yazısında bu konuyu ele aldı. Son olarak Murat Yurttaş, söz konusu soruya nasıl bir laikliğe ihtiyaç olduğunu açıkladığı “Bize ‘Sadece’ Laiklik Gerek” yazısıyla yanıt verdi.

    ***
    Bu sayıda birçok özel yazı ve dosyamız var. Ancak bunlardan biri çok ama çok uzaktan bir Hocamızla yapmış olduğumuz röportaj. Sevgili dostumuz Ulaş Karadağ’ın bizi kırmayıp özenle hazırladığı sorular, Sel Yayıncılık’tan arkadaşımız Bilge Sancı aracılığıyla David Harvey’e gönderildi. Ve böylece Harvey ile kitaplarına ve güncel siyasete dair bir röportaj gerçekleştirmiş olduk. Ulaş’a, Bilge’ye ve röportajın ortaya çıkmasında büyük katkısı bulunan Cihan İlter arkadaşımıza da tekrar teşekkürlerimizi buradan iletiriz.

    ***
    Ayrıca bu sayıda KHK’lar nedeniyle meslekten çıkarılan ilerici hocalarımız ile dayanışabilmek amacıyla bir bölüm ayırdık. Ayırdığımız bölümde hocalarımız Dr. Ertuğrul Uzun “Hukukçunun Hukuktan Başka Neye İhtiyacı Var?” ve Dr. Kuvvet Lordoğlu “Neo-Liberal Dönüşüm İçinden Bir Direniş: Adil Emek Örgütü (FLA)” başlıklı yazılarıyla dergimize katkıda bulundular. Hukuksuz şekilde meslekten çıkarılan Hocalarımızın elbette birgün yeniden üniversitelerine döneceğine inancımızın tam olduğunu belirtmek isteriz.

    ***
    Yine dostlarımız değerli yazılarıyla katkılarını sunmaya bu sayıda da devam ettiler.

    Yayın kurulumuz üyesi Aysel Tekerek, ülkenin güncel durumunu “Darbe Hukuku Nereye Kadar?” yazısıyla değerlendirdi. Sessizce Meclis’ten geçen ve birçok tartışma ile belirsizliğe gebe olan kimyasal kastrasyon konusunu araştırma görevlisi arkadaşımız Baran Kızılırmak, “Kimyasal Kastrasyon Üzerine Bir İnceleme: Türkiye” başlıklı yazısında ele aldı.

    Selmin Cansu Demir arkadaşımız, 20 Kasım Çocuk Hakları günü sebebiyle “İnsanlık, Çocuklara Her Şeyin En İyisini Sunmakla Yükümlüdür” başlıklı yazısıyla dergimize katkısını sunarken;
    Yrd. Doç. Dr. Semiha Günal ise “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete karşı Uluslararası Mücadele Günü Vesilesiyle: Toplumsal Yaşamda Kadın” başlıklı metni kaleme aldı.

    Bilgütay Hakkı Durna’nın, dostumuz Osman Nuri Bunyak ile dergimiz ve ülke gündemine ilişkin yapmış olduğu yazışmaları aktardığı notların ilki “Bunyak’tan notlar – I” olarak dergimizin bu sayısında yer aldı.

    Prof. Dr. Gamze Yücesan OHAL sürecinde sermayenin durumunu İktisat Notları sayfamızda “Sermaye Puslu Havayı Sever” başlıklı yazısıyla değerlendirdi. Hukuk Felsefesi sayfamızda ise
    Yrd. Doç. Dr. Ceren Akçabay, “Gözümüzdeki Perde: Mesleki Hukuk Bilinci” yazısıyla dergimize katkısını sundu.

    Several Ballıkaya ve Murat Çelik, bizzat yargılama sürecinde de takipçisi oldukları 19 Aralık ‘Hayata Dönüş’ operasyonunu 16. yılında “ ‘Hayata Dönüş’ Adı Verilen Cezaevleri Katliamlarını Unutmayacağız” başlıklı yazıyla Bir Dava sayfasında kaleme aldılar.

    ***
    Beşinci sayımızın dosya konusunda ise daha önceki sayılarda başlattığımız anayasa ve başkanlık tartışmalarını tekrar açıyoruz. Bunun sebebinin güncel ülke siyasetinin gereklilikleri olduğu aşikar.

    Beşinci sayımıza katkı sunmak isteyen okurlarımızın bizimle irtibata geçebileceğini belirtmek isteriz. Ve yine dergimizin yer almasının iyi olacağını düşündüğünüz kitabevlerini bizimle paylaşmanızı beklediğimizi tekrar hatırlatırız.

    Bunun yanında dergimizi okuyan ve yazılarıyla katkı sunan dostlarımızın bir araya gelmesinin gerekliliğini her geçen gün daha fazla hissediyoruz. Bu sebeple, 16 Aralık Cuma günü bir buluşma yemeği düzenlemeyi düşündük. Tüm dostlarımızı bugün birlikte olmaya davet ediyoruz. Buluşmaya ilişkin bilgileri derginin diğer sayfalarında bulabilirsiniz.

    Önümüzdeki sayımızda buluşmak üzere…

    Yayın Kurulu