Blog

  • 1 Mayıs İşçi Emekçi Bayramı mı? 1 Mayıs Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü mü?

    “1 Mayıs bayramınız kutlu olsun” cümlesi, 1 Mayıs günü, günün anlamına hitaben herkes tarafından dillendirilir. Burjuva medyası bayram vurgusunu bilinçli bir şekilde abartarak ön plana çıkartırken, kimi sol çevreler ve sendikalar ise bilerek ya da bilmeyerek buna hizmet etmekteler. 1 Mayıs günü yapılan meydan buluşmalarında siyasi içeriği olmayan halayların çekildiği karnaval görüntüsü verilmektedir.

    Tarihsel olarak 1 Mayıs, işçi sınıfı tarafından bayram olarak kutlanmıştır. Güncel olan ise, yeniden 1 Mayıs’ın Birlik Mücadele ve Dayanışma Gününe dönmesidir.

    Dünyada 1 Mayıs

    1 Mayıs tarihçesi anlatılırken 1886’da 1 Mayıs günü Chicago’da başlayan gösteri ve sonrasında devam eden olaylar, Haymarket’teki terör, ölen işçiler ve asılan işçi önderleri anlatılır. 2. Enternasyonal’de 1 Mayıs’ın Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü olarak ilan edilmesi, bu olaylar referans alınarak yapılmıştır. Bu eylemler ve olaylar öncesinde de dünyanın birçok ülkesinde yüzlerce işçi eylemleri olmuş, çok keskin geçen sınıf savaşımında yine sayısız işçi ölmüştür. İşçi sınıfı, tarih sahnesine önemli eylem ve haraketliliklerle çıkmıştır. Ludizmle başlayan kendiliğindenci ve tepkisel hareketler, 1789 Fransız Devrimi’ndeki işçi sınıfının rolü ve gittikçe hedef ve talepleri daha belirginleşen ve örgütlü eylemlere dönüşen, 1831 Fransa’da Lyon işçilerinin eylemleri, İngiltere’de Chartist hareketin eylemleri, 1848 Avrupa’daki ayaklanmalar. Avustralya’daki inşaat işçilerinin 8 saatlik iş günü eylemleri. Yanarak ölmelerine de neden olan 8 Mart 1857 tarihindeki kadın işçilerinin başkaldırısı. Burada saymakla bitiremeyeceğimiz eylemler… 19. yüzyılda çok sert geçen sınıf savaşımında, binlerce işçinin öldürüldüğü bir dizi eylemin önemli sonuçları da oldu. Kanla şiddetle bastırılsa da, 1848 ayaklanmaları Avrupa’nın siyasi haritasında önemli değişikliklere neden oldu.

    ***

    Yazının devamını Derginin 35. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Medusa’yı Kim Öldürdü?

    Yunan mitolojisine göre Medusa, Gorgo(n) lar olarak bilinen Phorcys ve Ceto’nun üç kız kardeşinden biriydi. Hesiod’un Theogony’sine göre, Gorgo(n)lar Graiai’nin kız kardeşleriydi ve Oceanus’un ötesinde Hesperides tarafından geceye doğru en uzak yerde yaşıyorlardı. Gorgo(n) kardeşlerin isimleri sırasıyla; Sthenno, Euryale ve Medusa’ydı. Ancak kız kardeşleri ve Medusa arasında güzelliklerinden başka bir fark daha vardı, diğer kardeşleri ölümsüzken Medusa ölümlüydü.

    Gorgo(n) kardeşler arasındaki tek ölümlü olan Medusa’nın güzelliği dillere destandı. Hatta Ovid, özellikle Medusa’nın saçlarını, “bütün çekiciliklerinin en harikası” olarak tanımlıyordu. Büyük deniz tanrısı Poseidon, kendini tanrılara adayan güzel Medusa’yı görür görmez âşık olmuş, aşkına karşılık bulamamış ve Medusa’yı zorla Athena tapınağında hamile bırakmıştı. Poseidon’un Medusa’ya olan aşkını kıskanan tanrıça Athena, Medusa’nın büyüleyici saçlarının her bir telini yılana ve güzeller güzeli Medusa’yı da gözlerine baktığı her canlıyı taşa çeviren bir canavara dönüştürdü. Bundan kısa bir süre sonra, Seriphos kralı Polydectes, Perseus’tan kurtulmak için onu neredeyse imkânsız bir görevle görevlendirdi. Polydectes, “Bana Medusa’nın başını getirin” diye emretti. Athena ve Hermes’in yardımıyla ve Medusa’nın nerede olduğu konusunda Graeae’leri zorladıktan sonra, Perseus sonunda; uzak batıda, dış okyanusun ötesinde, kayalık adada bulunan efsanevi Gorgonlar ülkesine ulaştı. Medusa uyuyordu ve Perseus, Athena’nın bronz kalkanındaki yansımayı kılavuz olarak kullanarak (doğrudan ona bakmamak ve taşa dönüşmemek için) orakla kafasını kesmeyi başardı.

    Dünyanın dört bir yanında gördüğümüz, gözleri tam açık saçları yılan makûs kaderli Medusa’nın mitolojideki en yaygın bilinen hikâyesi böyle.

    Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, Türkiye’de geçtiğimiz yıl 280 kadın öldürüldü, 217 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Bu yılbaşında Giresun’da 16 yaşındaki Sıla Şentürk bir süre önce ailesinin isteğiyle nişanlandığı 21 yaşındaki Hüseyin Can Gökçek’in yanında getirdiği bıçakla kafası kesilerek öldürüldü. Sıla’nın katlinin ardından diğer bütün kaybettiğimiz kadınlarda olduğu gibi içimiz yandı. Sosyal medyada onun adını yazdık, ardından vurucu cümlelerle ölümünü kınadık. Sonra bir başka güne uyandık.

    ***

    Yazının devamını Derginin 35. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Akademi

    Olağanüstü hâl döneminde, birçok akademisyenin devlet üniversitelerinden ihracına şahit olduk. Boğaziçi Üniversitesinde rektörlük seçimleri sonrasındaki atamalar, öğrenciler ve akademisyenler tarafından gerçekleştirilen eylemleri doğurdu, bu eylemler hala sürüyor. Bu yılın başında kimi vakıf üniversitesindeki zamlara rağmen düşük ücretler, akademisyenlerin tepkilerine yol açtı. Ancak akademideki sorunlar bunların çok ötesinde… İdeolojik ve siyasal dönüşümün çarpıcı şekilde görüldüğü yerlerden biri akademi… Biz de bu dosyamızda bu sorunları ele almaya çalıştık.

    Akademi” dosya konumuzda, akademideki neoliberal dönüşümü Funda Karapehlivan “Akademinin Kapitalist Dönüşümü ve Neoliberal Üniversitenin İnşası” başlıklı yazısında incelerken; yayın kurulu üyemiz Gökçe Çataloluk, hukuk fakültelerinde verilen eğitimin niteliğine ilişkin yapılan tartışmaları “Fakültede Aldığımız Teorik Bilgileri…” yazısında değerlendirdi. Yine dosyamızda, Sevgi Bektur, “Bitmeyen Olağanüstü Dönem ve Üniversiteler: İhraç-Ohal Komisyonu- İdari Yargı Denetimi” başlıklı yazısında KHK ile akademisyenlerin ihracını ve buna ilişkin kurulan OHAL komisyonlarını ele alırken; Candan Badem ise sosyalist sistemin akademi ve üniversite örneğini “Sovyetler Birliğinde Bilim ve Üniversiteler” başlıklı yazısında değerlendirdi. Dosyamızda üniversitenin farklı bileşenleriyle söyleşiler de yer alıyor. Üniversite öğrencilerine üniversiteden umdukları ve bulduklarını sorduğumuz “Öğrenci Gözünden Üniversite’ye Bakış” söyleşini ve hem vakıf hem devlet üniversitelerinde çalışan akademisyenlerle akademinin sorunlarını ele almaya çalıştığımız yuvarlak masa sohbetini dosyamızda okuyabilirsiniz.

    ***

    Dosya konumuz haricinde, bu sayımızda yine çok değerli yazılar bulunuyor. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü vesilesiyle yayın kurulu üyemiz Akasya Kansu, ülkede yaşanan kadın cinayetlerini ve cinayetlerin artışındaki nedenleri “Medusa’yı Kim Öldürdü?” başlıklı yazısında ele aldı. Sınıf Tavrı sözcüsü Kemal Parlak “1 Mayıs İşçi Emekçi Bayramı mı? 1 Mayıs Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü mü?” başlıklı yazısında 1 Mayıs’ın sulandırılmak istenen esas içeriğini, tarihsel bir perspektifle bizlere gösterdi. Av. Tümay Çetin, nedenleri görmezden gelinen avukat intiharlarını “Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm” başlıklı yazısında çarpıcı şekilde ortaya koydu. Yargıçlar Sendikası Genel Başkanı Yargıç Enver Kumbasar, Adalet Akademisinin amacını ve günümüzdeki durumunu “Türkiye Adalet Akademisi: İdeolojik Bir Aygıt mı?” başlıklı yazısında değerlendirdi.

    Hukuk Tarihi sayfasında, İstanbul Barosu’nun 1 numaralı yayını olarak tarihe geçen eserin içeriğini ve özelliklerini, Av. Tugay Aydın, “İstanbul Barosu’nun Yayınlanan İlk Eseri Muhâmi ve Yeniden Yayınlanamaması” başlıklı yazısında bizlerle paylaştı. Hukuk ve Sanat sayfasında yayın kurulu üyemiz Av. Selin Aksoy, “Mahkeme Kapısı Önünde Sait Faik” başlıklı yazısında Sait Faik’in mahkeme kapısı öykülerini değerlendirdi. Mizah sayfasında Hüsnü Niyetli, gazeteci Sedef Kabaş hakkında hazırlanan iddianameyi mizahi diliyle “Farazi Dava” başlıklı yazısında ele aldı.

    Bu sayımızın Portre sayfasında ise devrimci avukatlık pratiğinin örneği olan Av. Gülçin Çaylıgil’i ölümünün 9. yılında saygıyla ve özlemle anıyoruz.

    ***

    34. sayımızda dosya konumuz “Yaşlılık” idi. Bu dosya konumuza Prof. Dr. Yeşim Gökçe Kutsal, “Covid-19 Pandemi Sürecinde Yaşlı Olmak” başlıklı değerli yazısıyla katkılarını sunmuştu. Ancak yazısının ilk spotu bizden kaynaklanan nedenle başka bir yazının spotu ile karışmış olarak basıldı. Bu nedenle hem Sayın Yeşim Gökçe Kutsal’dan hem de okurlarımızdan özür dileriz. Hatamızı bir nebze telafi edebilmek için, değerli hocamızın yazısını uygun spotlarla bu sayımızda yeniden yayınlıyoruz.

    ***

    24 Mart 1978’de Yurtsever Savcı Doğan Öz’ün katledilmesinin üzerinden 44 sene geçti. Bu sene de Savcı Öz’ü, Yargıçlar Sendikası ve Avukatlar Sendikası ile birlikte hazırlığını üstlendiğimiz bir etkinlikle anıyoruz. 27 Mart 2022 Pazar günü saat 14.00’da “Yoksulluk/Yolsuzluk/Yargı: Çıkış Mümkün mü?” başlıklı etkinliğimizde, konuşmacı olarak Prof. Dr. İzzeddin Önder, gazeteci-yazar Barış Pehlivan, Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri Enver Kumbasar ve avukat-yazar Murat Yurttaş bizlerle olacaklar. Tüm dostlarımızı etkinliğimize bekliyoruz.

    ***

    Pandemi döneminde ara verdiğimiz atölyelerimize şubat ayı itibariyle online olarak yeniden başladık. Nisan ayı itibariyle atölyelerimizi yüz yüze yapmaya başlıyoruz. 19 Nisan Salı günü saat 19.30’da Kadıköy Çinili Kafe’de Dr. Cemile Turgut ile “Unutulma Hakkı”; 17 Mayıs Salı günü aynı saat ve aynı yerde Prof. Dr. İzzeddin Önder ve Av-Sen Başkanı Av. Selin Aksoy ile “Avukatların İşçileşmesi ve Örgütlülüğü” üzerine atölyelerimizi gerçekleştireceğiz. Bu keyifli atölyelerimize katılımlarınızı bekliyoruz.

    Herkese keyifli okumalar dileriz.

  • Mizah: Kadük

    Son dönem gelen işler tekdüze. Ya biri uyuşturucu ile yakalanmış, maddeyi kendisi için temin ettiğini açıklamaya çalışıyor ya da boşanmak üzere olan çift birbirine hakaret ediyor, birbirlerinin Instagram hesaplarına filan izinsiz giriyor.

    Yalnız geçende e-posta ile bana ulaşan bir kişi, tekdüzeliği sona erdirdi. Şahıs; çok önemli bir dosyası olduğunu, dosyasının Yargıtay’da olduğunu ve dosyanın 2011’den bu tarafa devam ettiğini, artık bir şeyler yapılması gerektiği söyledi. Bana nasıl ve neden ulaştığını, neredeyse on bir yılı devirmiş dosyada artık bir şeyler yapacak kişinin neden ben olduğumu ve artık yapılması gereken o şeyin ne olduğunu sormadım, soramadım. Hatta suçu dahi söylemedi adam, “gelince anlatırım, yüz yüze konuşalım” gibi esrarengiz bir ifade takındı, ben de kendisini ofise davet ettim.

    Böyle esrarengiz konuşunca, muhtemelen faili meçhul bir cinayet veya uluslararası boyutu olan bir dosya geldi aklıma. Hâlbuki öyle değilmiş; dosya bildiğiniz, Anadolu’nun ücra bir yerinde konuşlanmış bir belediyenin açtığı ihaleye fesat karıştırma iddiası ile ilgiliymiş. Esrarengizlik, adamın kendisiyle alakalı. Ofiste çay isterken bile olaya esrar kattı çünkü adam. Dosya da klasik, uzamış bir dosya; Yargıtay’a gitmiş gelmiş, önce mahkumiyet almış şahıs, sonra kanun değişmiş, daha az ceza alsın diye Yargıtay bozmuş, yerel mahkeme kırmamış Yargıtay’ı, cezayı azaltmış, sonra Yargıtay bu kez ayrıntılı bilirkişi raporu alınsın denmiş, yerel mahkeme raporu almış, son verdiği cezayı tekrarlamış vs…

    Bir dönem ihaleye fesat dosyalarına baktığım için, kanun maddesini açarak hangi bentten ceza verildiğini ve o bendin hangi durumlarda vuku bulabileceğini beyefendiye açıklayayım dedim. Açtım kanunu, Türk Ceza Kanunu’nun 235. maddesine bakacağım. Çok ilginç, o sayfa yok, sayfa numaralarında eksiklik var, yani kanun yazıcı arkadaş bilerek o maddeyi yazmamış değil, yazmış, basacak ağabey/abla basmamış. Öndeki ve arka sayfalara baktım, başka yere monte edilmiş bir TCK m.235 ve 236 da yok. Acaba kanun doğru da, yani o suçlar artık suç olmaktan çıktı da, sayfa numaraları mı yanlış yazılmış diye de baktım; mevzuat.gov.tr adresine girdim, ihaleye fesat karıştırma suçları halen yürürlükte. Mülga olsa haberimiz olur da, yine de bakayım dedim.

    Toplantı sırasında açtığım, toplantı odası kanunumuzun baskı yılı 2020. 2021’de çıkarmadı yayınevi henüz, herhalde “yeni paketler geleceği söylendi, o paketler gelsin, öyle çıkaralım, iki iş olmasın” dediler. O nedenle 2020’den sonra kanunlarda yapılan değişiklikleri elimle işliyorum.

    Zaten ofiste o kadar cep kanunu var ki, kitaplığın bir kısmını eski cep kanunlarım oluşturuyor. Kanunlarım orada arzıendam ediyor, aralarında konuşup, kendi dönemlerinden bahsediyorlar. “Bizim zamanımızda sulh ceza hakimlikleri yoktu” diyor biri, diğeri “ohoo siz yeni sayılırsınız, bizim zamanımızda zina bile suçtu” diyor. Herkes kendi anısını anlatıyor, yanlarından geçerken kulak misafiri oluyoruz arada. Ancak o kanunların şu an hiçbir kıymeti harbiyesi yok, birini fırlatsam ekonomi vs. aynı kalır, o derece.

    Yalnız iki yıla yakın dönemde o eksik sayfalı kanunu avukatı stajyeri kullanıp da, hiçbirimizin o sayfa eksikliğine denk gelmemesi enteresan.

    Görev bilinciyle yayınevini aradım, durumu anlattım. “Beyefendi çok haklısınız (zaten niye haksız olayım ki), maalesef bir baskımızda o şekilde hatalar oldu, azımsanmayacak miktarda eksik sayfalı çıktı kanunlar. Ancak kimse de aramadı bizi bu konuda, ilk siz aradınız” dedi adam. Adamda mahcubiyetle karışık bir pişkinlik de var gibi geldi bana. Herhalde eksik sayfaları fark edince yetkiliye danışıldı o dönem, yetkili de “zaten bu aralar ihaleye fesat karıştırma suçlarından soruşturma olmuyor, seneye düzeltiriz” diye düşündü, kaldı öyle. Bir ben aramış oldum ilgilileri. O da esrarengiz adam sayesinde.

    Sonra baktım haberlere, ufak bir araştırmaya giriştim; “usulsüzlük” kelimeleri muhalif sitelerde bolca geçiyor, ancak ihaleye fesat karıştırma suçundan soruşturma, gözaltı vs. ona ilişkin hiçbir şey yok. Kadük olmuş bildiğiniz suç, dolayısıyla sayfa da.

    Eskiden belediye başkanları yargılanır, ihaleye katılacak şahıslar tutuklanır, hatta bu şahıslar özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde örgüt dosyalarında kovuşturulurdu, deyim yerinde ise “baba dosyalardı” bunlar; şimdi ise kanunda sayfa eksik, kimsenin haberi yok. Bırakın ihaleye fesadı; Fethullahçılığı bariz belediye başkanlarını bile yargılamıyorlar, onları istifa ettirip (görevden aflarını istetip) doğaya ve Twitter’a salıyorlar. Bakın ne güzel usul ekonomisi, yargılama olmazsa devlete yük de azalır.

    Hamdolsun ihaleye fesat karıştırma suçu, hatta yeri geliyor suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme, üye olma suçları artık işlenmiyor. Bu yazıyı da güzel bir haberle bitirmiş olduk böylece.

    2022 yılının fesatsız, suçsuz, gürültüsüz, az sayfalı, mis gibi geçmesi dileğiyle…

  • İktisat Notları: Ekonomik Kriz ve Faiz Oranları

    Ana akım iktisat öğretisi kurallarına göre, ekonomik krizden söz edebilmek için iki dönem üst üste eksi büyümenin olması gerekir. Yaşanan sosyal çöküşe rağmen, standart tanıma göre ekonomik kriz tanısı koyulmamasının sebebi, sömürüye ve krediye dayalı ulusal gelir artışlarının ortalama görüntüyü kriz tanımı dışına taşımasıdır. Bununla beraber, giderek büyük halk yığınlarının yoksullaşması, ekonominin krizde seyrettiğinin göstergesidir.

    Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, yasal olarak fiyat istikrarını sağlama işlevi yanında, ülkenin altın ve döviz rezervlerini yönetme ve istikrarı sağlama amacıyla para ve döviz piyasalarında düzenleyici rol alma göreviyle de yükümlüdür. Merkez Bankası, bu yükümlülüklerle, içte fiyat istikrarı kadar, döviz kuru üzerinde de belirleyici olabilmektedir. Merkez Bankası politika faiz haddinin yükseltilmesi sonucunda, dövizin göreli ucuzlaması ya da istikrarını korumasıyla ithalat ürünlerinde fiyat artışlarının, dolayısıyla maliyet fonksiyonun frenlenmesi söz konusu olabilir. Bu politika neticesinde, piyasanın talep fonksiyonu da frenlenerek fiyatlar üzerinde istikrar sağlanması, hatta arz ve talep fonksiyonlarının karşılıklı durumlarına bağlıolarak,gerileticietkioluşturulmasıdahi sağlanabilir. Aksi yönde, Merkez Bankası politika faiz haddinin indirilmesi ise, dövizin pahalılaşmasıyla ithal malları fiyatlarının yükselmesine yol açar. Bu süreç, görece esnek para politikası nedeniyle oluşabilecek talep etkisiyle de birleşerek genel fiyat artışına sebep olabilir. İç dengeyi özetleyen bu genel çerçevenin dış denge ile, yani cari denge koşulları ile de tamamlanması gerekir. Merkez Bankası’nın faiz politikası yoluyla etkilenen dış kaynaklar, dış ticarette olduğu gibi ödemeler dengesinde nihai giriş ya da çıkış niteliği taşımayıp, borç alımı ya da ödentisi olarak geçici niteliktedir.

    Tasarruf yetersizliği sorunu olan gelişmekte olan bir ekonomiyi iç ve dış dengeleriyle ele aldığımızda, iç denge ile dış denge koşullarının birbiri ile karşıtlık içinde olduğunu görürüz. Şöyle ki, içte göreli fiyat istikrarı ve istihdamın sağlandığı koşullarda dış açık büyür; tersi olarak, dış dengeye yönelindiğinde ise, içeride fiyat yükselişi ve işsizlik artışı baş gösterebilir. Kapitalist sistemde kalkınmakta olan çevre ekonomilerin temel sorunları bu açmazda düğümlenir. Gelişmekte olan ekonomilerde dış denge ile içte fiyat ve istihdam istikrarının sağlanması, dengeli ve planlı ekonomi koşullarını, yani sosyalizmi gerektirir. Türkiye koşullarında da ekonominin düğümlendiği yer burasıdır. Yaşanan üretim yetersizliği ve tasarruf yetersizliğinin neden olduğu müzmin cari açık koşullarında yüksek faiz politikası, iç ekonomiyi geçici olarak rahatlatırken, dış borç stokunu yükseltir. Tersi durumda ise, düşük faiz haddi iç ekonomide fiyat ve işsizlik artışına yol açarak krizi ve yoksulluğu derinleştirirken, dış borç stokunun yükselmesini frenleyebilir. Kısacası sorun, iç ve dış ekonomik dengelerin optimum düzeyde tutulması gibi zor bir noktada çözümsüzleşmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk ve Sanat: Bir İhtiyarın Yeşerttiği Umut

    İçinde bulunduğumuz doğa ile açık bir savaş içindeyiz. Devletler, küresel iklim değişikliğinin sonuçlarını bertaraf etmek üzerine göstermelik taahhütler veredursun sermaye sınıfı, ekonomik varlığını arttırmak adına tahribata devam ediyor. Haliyle içinde bulunduğumuz kapitalist düzende, iklim krizinin ne kadar yönetilebileceği tartışmalıdır. Bu anlamda kendisi doğanın tek varisi gören insanın, kendi sebep olduğu tahribata karşı bu denli çaresiz olması, bizleri bir kez daha bu kapitalist düzende doğa olan ilişkimizi düşünmeye itmektedir.

    Bu sayımızda dosya konumuz yaşlılık iken, biz de Hukuk ve Sanat sayfasında, günden güne ölümünü bekleyen bir ihtiyarın, tek bir mısır fidesini hayatı yenileyebilecek bir umudun temsili haline getirdiğini gösteren Yan Lianke’nin Günler, Aylar, Yıllar metnini inceledik.

    Çin’in ilk Franz Kafka ödülü (2014) sahibi Yan hakkındaki makale ve çalışmalarda, yazarın ilk metinlerinin 19. yüzyıl realizminden büyük ölçüde etkilendiği ancak 1990’ların sonlarına doğru tarzının büyük bir değişiklik gösterdiği belirtiliyor. Oysa 2009 tarihinde yayınlanan bu kitapta ben keskin bir gerçekçiliğin baskın olduğunu düşünüyorum. Bu görüşe göre Yan’ın Günler, Aylar, Yıllar da dahil olmak üzere sonraki eserlerinin daha çok vahşi hayal gücü ve yaratıcı alegorilerle dolu olduğu söyleniyor. Yan’ın bu tarzı “mythorealism” olarak tanımlanıyor. (Bu tanımlama ve Yan Lianke arasındaki ilişki üzerine birçok araştırma yazısı veya tez yayımlanmış) Eastern Illinois Üniversitesi’nden Xiaoyu Gao tarafından yazılan “The Biopolitical Elements in Yan Lianke’s Fiction Worlds” başlıklı 2018 tarihli yüksek lisans tezinde Yan’ın bu tarzı kullanarak yaşanmış deneyimin gerçekliğini sınırlamanın bir yolu olarak “tanıdık bir tuhaflığa neden olan edebi bir strateji” çerçevesinde yazdığı belirtiliyor. Edebiyat eleştirisi içerisinde çok yeni bir ifade biçimi olduğunu düşünüyorum bunların. Mesela yine Yan Lianke’nin kullandığı “mythorealism” tarzının eşsiz Çin hikayelerinin anlatılabilmesi için yeni bir edebi yöntem olduğu belirtiliyor ki sanıyorum bu kitabın da en etkileyici yanlarından biri de bu yöntemin kullanılması olabilir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.