Blog

  • Yaşlılık

    Narayama Türküsü, Keisuke Kinoshita’nın Schiro Fukazawa’nın 1956 yılında yazmış olduğu romanından uyarlayarak, 1958 yılında yaptığı filmdir. 1958 yılında hikayenin daha sertleştirilmiş görüntüsüyle yapılan çekim, aynı yıl Cannes Film Festivali’nde ödül almıştır. Filmin konusu, yoksul bir dağ köyünde bir ailenin oğlu evlenince, evin nüfusu arttığından, geleneklerine sadık olarak evin delikanlısı ninesini sırtına alarak, ölüme terk etmek üzere dağa taşır. Ninesini dağda bırakan delikanlı dönerken kar yağışı başlar. Japon folkloründe kar, bereket demek olduğu için, delikanlı bir an duraklar, fakat ninesini ölüme terk ederek, eve döner.

    Yaşlılık bir insanın çalışamayacak ve bakıma muhtaç olacak kadar ileri yaşa geldiği durumdur. Çalışamayacak yaşa gelmiş olan bir insanın bakım ihtiyacı nedeniyle, yaşlılık bireysel bir sorun olmanın ötesinde, toplumsal açıdan sosyo-ekonomik bir sorun oluşturur. Bunun sebebi, sistem mantığı açısından yaşlının bakımı, özel sigorta sistemine tabi olmadığı durumda, sosyal bakım niteliği taşır ve harcamaları toplumun çalışan kesimleri tarafından karşılanır. Söz konusu maliyetin karşılanma biçimi ve tutarı, toplumun yaşlıya bakış felsefesi yanında, maliyetin topluma yıkılış formülü ile de ilgilidir.

    Sosyo-ekonomik boyutuyla yaşlılık, toplam nüfus içinde çalışamayacak yaşta insanların toplam nüfusa ya da çalışma çağındaki nüfusa oranı ile ilgilidir. “Genç toplum” ya da “yaşlanan toplum” ifadeleriyle anlatılan, nüfus piramidinin dikey boyutunun alt ve üst kesitlerindeki nüfus birikimi ve bunların birbirine oranıdır. Yaşlı nüfusun genç nüfusa oranı, yaşlı grubun genç ve çalışan nüfus üzerindeki göreli yükünü belirler. Doğum oranı ve yaş beklentisi oranlarına bağlı olarak, ülke ekonomisi üzerinde ileri yıllarda oluşacak yüke göre nüfus piramidi tahminleri yapılarak, vergi ve kamu destekleri ile doğum oranları üzerinde etkili olunmaya çalışılır. Örneğin, 2050 yılı için yapılmış nüfus piramidi tahminlerine göre, üst katmanlara oranla piramidin tabanı ABD’de az farkla geniş, Çin’de daha dar, Hindistan’da ise oldukça geniştir. Buna göre, 2050 yılına doğru, yaşlıların çalışan nüfus üzerindeki yükü, Çin’de ağır, Hindistan’da hafif, ABD’de ise Hindistan’a göre daha ağır olacaktır. Bu ifade, doğal olarak her üç ülkede de ekonomik verimliliğin eşit olduğu görüşü altında geçerlidir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • The Kominsky Method: “Öteki Amerika’nın Son Dersi”

    Chuck Lorre’nin The Kominsky Method’u, Michael Douglas ve Allen Arkin’in ilerleyen yaşlarında karşılıklı “döktürdükleri” bir dizi olarak seyredilip kolayca bir kenara konabilir. Diziyi ilk sezonun Bir Aktör Hazırlanıyor’a atıfla konmuş bölüm isimlerinden başlayarak “döktürdüğü” irili ufaklı göndermelerle beraber seyretmek ise biraz daha emek istiyor. Bu yazı diziyi derince, fakat geniş değil yaş, yaşlanma ve eski- yeni dünyalarla kısıtlı, nispeten dar bir perspektiften ele almaya çalışacak.

    Olay örgüsünü özetleyerek izleme zevkini azaltmamak için karakterleri tanıtmakla iktifa edelim: Dizinin ana karakteri Sandy Kominsky, gösteri dünyasının altın çağına tanık olmuş, bugünün gerçeklik düzleminde de aynı şekilde yaşamaya çalışan 70 küsur yaşında bir adam. Bir yöntem kitabı yazmış ve kendi stüdyosunda bu yönteme dayalı oyunculuk dersleri veriyor. Sandy’nin en yakın arkadaşı Norman Newlander ondan

    da ileri yaşta, hali vakti yerinde bir ajans sahibi. Yan karakterler olarak Sandy’nın kızı Mindy’i, onun babası yaşındaki sevgilisi Martin’i, Sandy’nin ilk karısı ve kızının annesi Dr. Volander’i ve ellilerindeki bir sevgili olarak Lisa’yı görüyoruz. Bukarakterleretrafındagelişentrajikomik olayların işaret ettiği bazı temel meselelere değinmek için birkaç başlık açmak yerinde olur.

    Hakikat Problemi

    Öncelikle Sandy Kominsky’nin bir 70’lik stereotipi olmadığını söylemek gerekir. “Dünya nimetleri”ne fazla düşkündür, sorumsuzdur velhasıl yaşını bir türlü kabullenemeyen cool bir karakterdir. Küçük yalanlara ve çarpıtmalara yatkındır. Üstelik zararı sadece kendine olmasa da önce kızına daha sonra ise eski karısına yaptıkları ortaya çıktığında dahi ona fazlaca kızılamaz çünkü bencilliği kötücül değil, bir oğlan çocuğununkine denktir. Bu nedenle, dizinin can alıcı repliği onun değil eski dünyanın asıl temsilcisi (“Biz medeni insanlarız, duygularımızı uluorta yaşamayız.”) Norman Newlander’in ağzından dökülür: “Hakikat, iyi bir geri çekilme mevziidir.”

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yaşçılık ve Yaş Temelli Ayrımcılık

    Amerika Birleşik Devletleri Kolombiya bölgesinde bir toplu konut kurumu “yaşlı” ve yoksul kişilerin kullanımına sunmak üzere yüksek katlı bir apartmanı satın alma teklifi sunar. Bu teklif karşılığını, çoğunluğunu orta yaş grubuna ve orta sınıfa mensup beyaz kişilerin oluşturduğu bölge sakinlerinin şiddetli protesto ve tepkilerinde bulur. Bölge sakinlerinin belirli bir takvim yaşının üzerindeki ve yoksul kesime dair önyargılı tepkilerinden hareket eden Gerontolog Robert Butler, 1969 tarihli “Age-ism: Another form of Bigotry” başlıklı makalesinde yaşçılık kavramını belirli bir yaş grubunun diğer yaş grubuna yönelik önyargısı olarak açıklar ve böylece yaşçılık kavramı ilk kez kullanılır.1 Butler, makalenin yazıldığı tarihte Amerikan toplumunda artık aşina olunan ırk temelli ayrımcılık ya da sınıf temelli ayrımcılık türleri yanında yaş temelli ayrımcılığın da gözden kaçırılmaması ve hatta ciddiyetle ele alınması gereken bir ayrımcılık türü olduğuna dikkat çeker.

    Yaşçılık kavramı, en genel anlamıyla bireylerin yaşları sebebiyle ayrımcı davranışlara maruz bırakılmaları ya da ayrımcı etki ya da sonuç doğuran önlem ya da uygulamalarla karşı karşıya kalmalarına neden olan bir ideolojiyi karşılayacak biçimde kullanılır. Kavramın bu genel kullanımı, “çocukluk” ya da “gençlik” aşamalarına denk düşen yaş grubuna mensup kişilerin, yaşları nedeniyle karşılaştıkları ayrımcılığın nedenini de açıklar görünse de, yaşçılık esas olarak belirli bir takvim yaşının üzerindeki “yaşlı” kişilere yönelik ayrımcılığı sorunsallaştırmak için kullanılan bir kavram olagelmiştir.2 Nitekim COVID-19 salgını sürecinde de yaş temelli ayrımcılık, özellikle belirli bir takvim yaşının üzerindeki kişilere yönelik ayrımcılık olarak değerlendirilmiş ve yaşçılık da yaş temelli ayrımcılığın başlıca nedenleri arasında sayılmıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Covid-19 Pandemi Sürecinde Yaşlı Olmak

    Yaşlılık

    Yetişkinlik döneminin devamı ya da uzantısı olarak tanımlanabilecek olan yaşlılık, yaşlanmaya ikincil olarak ortaya çıkan fiziksel ve ruhsal değişikliklerin görüldüğü bir dönem özelliği taşır. Yaşlılık sadece kronolojik kriterlere bağlı fizyolojik değişiklikler değil, psiko- sosyal, ekonomik, hukuksal ve etik boyutların da göz önünde bulundurulması gereken bir dönem olarak kabul edilmelidir. 1999 Uluslararası Yaşlılar Yılı olarak ilan edilirken bu tanımlamalar kapsamındaki çalışmaların; bütün insan haklarının ve temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesinde yaşlıların tam katılımıyla oluşan eşitlik esasına dayalı, ayrımcılığın olmadığı, bütün yaş gruplarını kapsayan bir toplum yaratılmasında yarar sağlayacağı vurgusu yapılmıştır (1).

    Kuşkusuz ki toplumsal açıdan nüfusunun yaşlanması/ yaş alabilmesi çok önemli ve istenilen bir gelişmedir, ancak bu gelişmenin sonucunda ileri yaş grubunun bütün gereksinimlerinin eksiksiz karşılanması gerekir. Yaşlanan nüfusun daha genç yaş dönemlerine göre farklı gereksinimleri olduğu unutulmamalıdır. Bu gereksinimler olağan ve olağan olmayan bütün durumlar için geçerlidir. Yeni Koronavirüs Hastalığı (Covid-19) sürecinde yaşanan olumsuzluklar yaşlı nüfusun gereksinimlerinin karşılanmasıyla ilgili gerekliliği daha da ön plana çıkarmıştır (2).

    Yaşlanan Dünya’mızda karmaşık, sayısız problemleri olan, kendine yeterlikleri azalmış, psiko-sosyal ve duygusal gereksinimleri artmış yaşlı popülasyon için kapsamlı ve çok yönlü değerlendirme, korunma, erken tanı/ tedavi ve rehabilitasyon uygulamalarının ve multidisipliner yaklaşımın önemi giderek artmaktadır. İleri yaş grubu ile ilgili güncel bilgilerin doğru kişilerce hem halka ve hem de bu alanda eğitim alan ve hizmet veren kişilere aktarılması en önemli yaklaşım olmalıdır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Politikası Olarak Trans Bireyin Cinsiyet ve İsim Değişikliği

    Trans bireylerin sadece sosyal ilişkilerde değil; eğitim, çalışma yaşamı, barınma, sağlık hizmetleri, politik temsil konularında da ayrımcılığa uğradıkları artık yadsınamaz bir gerçeklik. Kaldı ki ayrımcılığa dayalı bu anlayışa dur diyecek olan hukuk mekanizmalarının sessiz kalması, mevzuat eksikliğinin görmezden gelinmesi, şiddeti engelleyici önlemlerin alınmaması ve hatta politik yargı kararıyla bu anlayışa zaman zaman zemin hazırlanması, ne yazık ki bu gerçekliğin daha da köşeli tarafı. Trans bireylere yönelik bu ayrımcılığın bir kolu da şüphesiz ki benliklerinin uzantısı niteliğindeki cinsiyet ve isimlerinin değişikliklerine ilişkin uygulamalar…

    İsim değişikliğini düzenleyen Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 27. maddesi gereğince isim değişikliği ancak haklı bir sebebin varlığı halinde hâkimden talep edilebilmektedir. Yine bundan bağımsız olarak cinsiyetini değiştirmek isteyen kişi, Kanun’un 40. maddesi nezdinde, cinsiyet değişikliğine yönelik izin için mahkemeye başvurabilmektedir. Bu talep karşısında cinsiyet değişikliğine izin verebilmek için talepte bulunanın 18 yaşını doldurmuş olması, evli olmaması, transseksüel yapıda olup cinsiyet değişikliğinin ruh sağlığı açısından zorunluluğunu ve üreme yeteneğinden sürekli şekilde yoksun bulunduğunu eğitim araştırma hastanesinden alınacak resmi bir sağlık kurulu raporuyla belgelemiş olması şartlarını aramaktadır (TMK 40/1). Bu izinden sonra kişi tıbbi yöntemlere uygun bir cinsiyet değiştirme ameliyatı sonucunda cinsiyetini değiştirdiğini ispat ederek nüfus sicilinden cinsiyetinin değiştirilmesini talep edebilecektir (TMK 40/2). Görüleceği üzere 40. madde hükmü cinsiyet değişikliği ile ilgili hususu düzenlerken, 27. madde isim değişikliğini ele almaktadır. Dolayısıyla iki kural iç içe geçmiş değildir ve her ne kadar 27. madde hükmü, 40. madde hükmü ile temas hâlindeyse de ilgili madde, 27. madde hükmünün bir gerekçesini veya ön şartını oluşturmamaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Son Kalenin Son Komutanı!

    İstanbul Barosu’nun 2020 yılında yapılması gerekirken, bir yıl gecikerek 16-17 Ekim 2021 tarihinde yapılan genel kurulu sonrasında, yeniden başkanlığa seçilen Av. Mehmet Durakoğlu ekibine hitaben, selefi Kocasakal’ı çağrıştıran bir konuşma yaptı ve konuşmasını;

    “İstanbul Barosu’nda yönetimde olabilmek için omurga gerekir, bu omurgaya sahip olduğumuz için kazandık. Onun için şimdi biz burada Mustafa Kemal’den bahsediyoruz. Onun için kalenin hala burada dimdik durduğundan bahsediyoruz. Bu kaleyi asla ama asla teslim etmeyeceğiz.” diyerek bitirdi.

    ‘Son Komutan’ın bu coşkusuna kitleden, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”, “Barolar teslim alınamaz” sloganlarıyla karşılık verildi. Sonra genel istek üzerine muhtemelen topluca yemek yenildi ve bir sonraki seçimde yine böyle bir yemekte bir araya gelebilme umuduyla evlere gidildi.

    Son Komutan’ın “İstanbul Barosu’nda yönetimde olabilmek için omurga gerekir, bu omurgaya sahip olduğumuz için kazandık.” cümlesi seçim sonuçlarının önüne geçti. Eleştiriler karşısında, Cumhuriyet’e verdiği röportajında sözlerine açıklık getirmeye çalışan ‘Son Komutan’;

    Zaman zaman İstanbul Barosu’nun Türkiye’nin kalelerinden biri olduğu söylenir. Gerçekten ben de buna katılıyorum. ‘Kimi kime karşı koruyorsunuz?’ denilebilir. Gördük ki son dönem içerisinde barolar kale olmak durumunda. Çünkü bombalanıyoruz. İkinci baro ile bombalanıyoruz mesela. Yeri geldiğinde ‘Siz siyaset yapıyorsunuz’ diye bombalıyorlar bizi. Siyasal iktidardan gelen bir baskı söz konusu, bu baskı karşısında kendimizi korumak zorundayız. Bu omurga bizim açımızdan, kendi ekibim açısından söylüyorum: Özellikle Cumhuriyet ilkeleri ve Atatürk devrimlerinden neşet eden bir anlayışın ortaya konulmasıdır. Ben buna kendi omurgam olarak bakıyorum. Sonuç itibarıyla böyle bir omurgalılıktan bahsettim. Seçimi kazandıktan sonra yaptığım açıklamalarla ilgili bazı spekülasyonlar yapılıyor. Bu sözümün hemen arkasından da, burada Mustafa Kemal’den bahsediyorsak eğer, yani onun bir başarısından Atatürkçülerin başarısından bahsediyorsak eğer, işte bu omurgadandır demeye çalıştım. Kimseyi omurgasızlıkla suçlamadım. Kendi omurgamı açıklamak durumundayım ve bunu açıklamaya çalıştım.’’ demiş.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: Özlemini Hissettiğimiz Yarınlar İçin

    Yeni bir yıla daha giriyoruz…

    Covid-19 salgını hala devam ederken, ülkede ekonomik ve siyasi kriz de kendini fazlasıyla hissettiriyor.

    2021 yılından aklımızda kalan kimi konular ise, iktidardaki kimi iç hesaplaşmalar sonucu yapılan yolsuzlukların mafyalar aracılığıyla teşhiri ve buna karşı savcıların sessizliği, sözde demokrasi adına getirilen işlevsiz yargı paketleri ve yargının dini referanslarla daha fazla bağının kurulma çabaları, özellikle AİHM kararlarının uygulanmaması konusunda iktidarın yargıya doğrudan müdahalesine ilişkin yaptığı açıklamalar, dış ilişkilerde süren gerilimler ve içeride daha fazla yoksullaşma, daha fazla yoksullaşma… Bu tabloda 2021 yılı adına tek iyi hatırlanabilecek husus ise, TBB seçimlerinde başkan olarak görevini yerine getirmekten uzak Feyzioğlu’nun seçimlerde kaybederek, Erinç Sağkan’ın başkan seçilmesi olabilir.

    Gerçekten de, yılın sonuna doğru iktidar, temel görevi olan yurttaşının refahını sağlama işlevini yerine getiremediğini bir kez daha açıkça göstermektedir. Açıklanan verilere göre Ekim ayında 4 kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 10.000 TL olmuştur. Döviz kuru değişikliği nedeniyle bu miktarın çok daha arttığı söylenebilecektir. Asgari ücret tartışmasına ilişkin yapılan tartışmalar da, yurttaşın ekonomik sorunlarını bertaraf etmekten öte bir ücret kararlaştırılacağını gösteriyor.

    O halde, Türkiye’de ekonomik ve siyasi krizin büyüyebileceği öngörülebilir. Ve ekonomik/ siyasi krizin büyümesi, kesin olmamakla birlikte, Türkiye’de gelecek dönemde bir değişimin sinyallerini veriyor… AKP iktidarının gidebilecek olması herkes de heyecan yaratsa da, AKP sonrası Türkiye’de neler olabileceği ve bizleri nelerin beklediğinin de düşünülmesi gerekiyor.

    Yazılarımızda hep açıklamaya çalıştığımız gibi, AKP eliyle gerçekleşen ülkemizdeki tasfiye ve yeniden kuruluş süreci sadece AKP’nin tercihi değildir. Bu tercih sermaye sınıfının tercihleriyle uyumlu olduğu için gerçekleşebilmiştir. Bu nedenle, mesele hiçbir zaman tek başına AKP’nin gitmesi olmayacaktır. Keza Erdoğan’ın milletvekilliği yolunu açan CHP, AKP’nin içinden çıkan Deva, Gelecek ve MHP’den çıkan İYİ Parti’den bahsediyoruz… Bu nedenle, değişimin olması durumunda, eşitlik, adalet ve emekten yana bir ülke özlemi içinde olanlara daha fazla iş düşecek.

    Meselemiz eğer sadece döviz kurunun normal bir seyre gelmesi değilse, yurttaşların insanca bir yaşam sürebilmesi için emeğinin karşılığı ücreti alabilmesiyse; ya da ülkede yıllardır talan edilip özelleştirilen kurumların hesabını sormaksa ve bunların yeniden devletleştirilerek halka verilmesiyse; tarımda üreticinin üretimini rahatlıkla yapabilmesinin sağlanmasıysa… Meselemiz sadece cemaat bağlantılı yargıç ve savcıların söz sahibi olmasının engellenmesi

    değilse… liyakate uygun şekilde görev yapan yargıç ve savcıların, hukuka ve adalete uygun kararlar vererek bağımsızlığını iktidara karşı koyabilmekse… Meselemiz sadece başkanlık sistemi değil, gerçek anlamda halkın yönetimde söz sahibi olmasıysa…o halde bize düşen görevler daha artacaktır.

    Dolayısıyla, her sene hatırlattığım 2018 yılının başında sorduğum soruyu yeniden bu döneme ilişkin sorarak yazımı bitireyim:

    “Eğer tüm bu yaşadıklarımız II. Cumhuriyet’in kodlarında varsa ve bu durum -kimi yumuşamaların olabileceği bir tarafa bırakılırsa- aslında bir olağanüstü değil olağan hal ise, tartışılması gereken böyle bir sistemde nasıl bir hukuk mücadelesi verileceğidir. Mesele tam olarak sadece OHAL’in kaldırılması, AKP’nin ya da Erdoğan’ın gitmesi değil; bunları içerecek şekilde bu sistemsel dönüşüm karşısına, bizim nasıl bir adalet, hukuk ve ülke talebiyle çıkacağımızdır.”

    2022’nin özlemini hissettiğimiz yarınlar için daha fazla mücadele edeceğimiz bir yıl olmasını dilerim.

  • Yaşamın akla gelmeyeni: Yaşlılık

    Pandemi ve ekonomik krizden en çok etkilenen kesimlerin başında yaşlılar geliyor. Yaşanan bu süreç, devletlerin yaşlılığa bakışının ve buna ilişkin sosyal politikalarının, yaşlıların toplumdaki durumunun, pandemi ve benzeri durumlarda yaşlıların yaşadıklarının mercek altına alınması gerekliliğini bize hatırlattı. Ancak dosya konusu için yazar ararken dahi, bu konu hakkında ülkemizde ne kadar az çalışıldığını gösteren vahim bir tabloyla karşılaştık. O nedenle dosya konumuzun adını “Görmezden gelinen gerçek: Yaşlılık” olarak belirledik. Bizler de, dosyamız vesilesiyle, bu konuda tüm alanlarda daha fazla çalışılması gerekliliğinin önümüzde durduğunu hatırlatmak isteriz.

    “Görmezden gelinen gerçek: Yaşlılık” dosya konumuzda, pandemide yaşlıların yaşadığı zorlukları ve pandeminin bu kişilere etkilerini sayın Prof. Dr. Yeşim Gökçe Kutsal, “Covid-19 pandemi sürecinde yaşlı olmak” başlıklı yazısında değerlendirirken; Araş. Gör. Mürvet Ece Büyükçalık, yaşlı ayrımcılığını “Yaşçılık ve Yaş Temelli Ayrımcılık” yazısında inceledi. Yayın kurulu üyemiz Dr. Gökçe Çataloluk, Michael Douglas ve Allen Arkin’in başrolde olduğu “The Kominsky Method” disizini yaş ve yaşlanma açısından “The Kominsky Method: “Öteki Amerika”nın Son Dersi” yazısında ele alırken; dosyamızın son yazısında ise danışma kurulu üyemiz Prof. Dr. İzzeddin Önder, yaşlılığı ve yaşlı bakımının piyasa koşullarına ve kapitalizme göre tarihsel süreçte nasıl ele alındığına, günümüzdeki durumunu ve nasıl olması gerektiğine ilişkin görüşlerini “Yaşlılık” başlıklı yazısında bizlerle paylaştı.

    ***

    Dosya konumuz haricinde, bu sayımızda çok değerli yazılar bulunuyor. Danışma kurulu üyemiz Av. Abdurrahman Bayramoğlu, Kasım ayında gerçekleşen İstanbul Barosu seçimlerini, yeni yapılan TBB seçimleri sonrasında “Son Kalenin Son Komutanı!” başlıklı yazısında değerlendirdi. Sevgili Dr. Cemile Turgut, AYM’nin Haziran 2021’de vermiş olduğu kararını da değerlendirerek, trans bireylerin isim ve cinsiyet değişikliğine ilişkin karşılaştıkları ayrımcılığı hukuki açısından “Hukuk Politikası Olarak Trans Bireyin Cinsiyet ve İsim Değişikliği” başlıklı yazısında inceledi.

    Mercek sayfasında, yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz, 2021 yılını ve 2022’de bizi bekleyenleri “Özleminiz Hissettiğimiz Yarınlar İçin” başlıklı yazısında değerlendirdi. İktisat Notları sayfamızda Prof. Dr. İzzeddin Önder, faiz indirimleri ve döviz kur artışlarını “Ekonomik Kriz ve Faiz Oranları” başlıklı yazısında değerlendirirken; Hukuk ve Sanatsayfasında, yayın kurulu üyemiz Av. Selin Aksoy, dosya konumuzla da bağlantılı olarak günden güne ölümünü bekleyen bir ihtiyarın, tek bir mısır fidesini hayatı yenileyebilecek bir umudun temsili haline getirdiğini gösteren Yan Lianke’nin “Günler, Aylar, Yıllar” metnini inceledi. Mizah sayfamızda sevgili Hüsnü Niyetli, basılmayan kanun maddelerini, neredeyse yok sayılan ve soruşturma dahi açılmayan suçları mizahi bir dille “Kadük Sayfa” başlıklı yazısında ele aldı.

    ***

    Kasım-Aralık ayları, çok değerli hukukçuları kaybettiğimiz aylar. Portre sayfasında her yıl olduğu gibi, değerli hocalarımız Prof. Dr. Server Tanilli, Prof. Dr. Bülent Tanör, Prof. Dr. Mümtaz Sosyal ve Prof. Dr. Rona Serozan ile katledilen değerli Diyarbakır Barosu eski başkanı Tahir Elçi’yi saygı, sevgi ve derin bir özlemle anıyoruz.

    ***

    Döviz kurlarının artışı ne yazık ki basılı dergileri de vuruyor. Maliyetler karşılanamayacak boyutlara ulaşıyor ancak bizler, büyük bir inatla basılı olarak sizlere ulaşmanın yollarını arıyoruz. Ne yazık ki, bazı değişiklikler yapmamız gerekiyor. 2022 yılında dergimizi üç aylık periyotlarla çıkarmaya başlayacağız ancak bunun yanında, internet sitemize ve sitedeki güncel yazılar kısmına daha fazla ağırlık vermeyi planlıyoruz. Böylece sizlere hem basılı dergimiz hem de internet sitemizle ulaşmak istiyoruz. Dijital abonelik konusunda adımlar atmaya da başlayacağız.

    2022 yılı Türkiye açısından birçok değişimin başlangıcı olabileceği sinyallerini veriyor. İstediğimiz ülke özleminin gerçekleşebilmesi için, süreci izlemek yerine, bizlerin daha fazla bir araya gelerek konuşmamız ve üretmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Pandeminin tam olarak bitmemiş olmamasına rağmen, pandemi nedeniyle ara verdiğimiz atölyelerimize salgın önlemlerine uygun olarak yeniden başlıyoruz. Atölye konularına ilişkin okurlarımızın görüş ve önerilerini bekliyoruz. Atölyelere ilişkin bilgileri Ocak ayında sizlerle paylaşacağız.

    Herkese umut dolu ve sağlıklı yeni bir yıl diliyoruz.