Blog

  • Mizah: Amin

    Yeni adli yılı açtık; ülkemize, meslektaşlarıma ve yurttaşlarıma hayırlı uğurlu olsun.

    Bu sene açılış, Yargıtay’ın yeni binasında yapıldı. Tabii ki Cumhurbaşkanının da konuşanlar arasında yer aldığı (Barolar Birliği Başkanı da konuştu, ama şarjım az, ona girmeyeceğim) açılışta Cumhurbaşkanı; Yargıtay’ı, Danıştay’ı, Anayasa Mahkemesi’ni yeni binasına kavuşturduklarını anımsattı ve bunlarla Türkiye’nin dünyaya bir mesaj verdiğini söyledi. Öz eleştiride bulunayım, yeni bina ile verilen mesajı ben tam olarak anlayamadım.

    Cumhurbaşkanı “devletin dini adalettir” dedikten sonra adliye, Diyanet İşleri Başkanının önderliğinde dualarla açıldı. Olsun, bu çelişkimsiyi mazur görelim, “yeni bina heyecanı” diyelim. Biz zaten %99’u Müslüman bir ülkeyiz, öyle öğretildi bize. Çok ciddi bir oran %99. Bu ne demek, “bir karışıklık olmadığı takdirde herkes Müslüman” demek. O hâlde yapalım bir Müslüman açılışı, bence makul. Hatta kim neden %1’lik dilimde, o nasıl bir dilim, onu çözmek lazım. Herkes düz Müslüman olsun işte ülkemizde, kılçıklığa ne gerek var? Yine de nüfus kayıtlarına vs. bakıp, hatta halka sorup ülkenin yüzde kaçı Müslüman değil, belirlemek lazım diye düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın, belki de %100’dür, boşuna kuruntu yapıyoruzdur o nedenle.

    Dualarla açılma ile ilgili olarak Anayasadan, Türkiye’nin kuruluş felsefesine aykırılıktan, laiklikten bahsetmiş çoğu kişi. Güzel, ancak buna da iki itiraz gelebilir. Birincisi, Anayasayı öyle delince çok da bir şey olmuyor, örnekleri var. İkincisi, zaten önümüzdeki yılın ilk aylarında Anayasayı değiştirecekler. Öyle buyurdu Cumhurbaşkanı açılışta.

    Kaldı ki kanunlarımızda olmamasına rağmen “Allah’ın üzerine” yemin ettiriliyor mahkemelerde (bkz. şahsımın “Allah’ın Üzeri” yazısı, dergimizin 11. sayısı). Burada da eller açılmış ne güzel değil mi? İktidarıyla muhalefetiyle, hâkimiyle savcısıyla; adalet arayan biz yurttaşları kucaklar gibi.

    Açılış sonrası eleştirilere Diyanet İşleri Başkanı yanıt vermiş; eleştiri getirenler için, “İnanç insan ile Allah arasında olsun, ticarete, siyasete, yargıya yansımasın diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar” demiş. İtiraf etmeliyim, bu “yeni” fikir aklıma yattı biraz, bunu milletçe biraz düşünelim.

    Açılışta gündem olan Diyanet İşleri Başkanının sözlerinin tamamını dinledim, yanlış bir şey söylüyor mu diye. Arada Arapçalar serpiştirilmiş, onlara yorum yapamayacağım tabii ki. Bende derdimi anlatacak kadar İngilizce, derdimi anlatamayacak kadar Almanca var sadece. Diyanet İşleri Başkanının Türkçe sözlerine tamamım, bana uyar. Başkanın başta söylediği 38 saniyelik “full Arapça” kısmından sonrasını iletiyorum: “(…) Ya Rabbel alemin ve ya erhamerrahimin, sen Rahmansın, Rahimsin, bizlere rahmetinle merhametinle muamele eyle Allah’ım. Ya Rab, sen maliki yevmiddinsin, hesap gününün sahibisin, hesabını veremeyeceğimiz amellerden, fiillerden bizleri muhafaza eyle Allah’ım. Bugün burada Yargıtay’ımızın muhteşem binasının açılışında ellerimizi sana açtık, dua ediyoruz. Dualarımızı kabul eyle Allah’ım. Bu muhteşem eseri milletimiz için hayırlı, mübarek eyle Allah’ım. Ya Rab, kuruluşundan bugüne kadar Yargıtay’da bir buçuk asırdan beri nice hâkimler, nice savcılar hizmet ettiler. Onlar senin adaletini, senin emrettiğin adaleti yerine getirmek için gayret ettiler. Kendilerine rahmetinle muamele eyle Allah’ım. Bugün hayatta olan binlerce hâkim, savcı kardeşimiz var. Onları adaletten ayırma Allah’ım. Kendilerine yardım eyle Allah’ım. Sen buyuruyorsun ki, (arada Arapçalar var, onlar üç noktalı) ‘Ey iman edenler, adaleti ayakta tutun’ buyuruyorsun, (…) ‘Allah adaleti emreder’ buyuruyorsun. (…) ‘Allah adil olanları sever’ buyuruyorsun. Ya Rab, hâkimlerimizi, savcılarımızı, milletimizi, hepimizi adalette daim eyle

    Allah’ım. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam buyuruyor ki, ‘Mahşer günü hiçbir gölgenin bulunmadığı anda Allah’ın arşının gölgesi altında gölgeleneceklerden birinci olanlar adaleti elden bırakmayanlardır’. O müjdeye nail olanlardan eyle bizleri Allah’ım. Ya Rabbel alemin, şuraya uzaktan yakından toplanmış bu güzel günde Yargıtay’ın bu muhteşem binasının açılışına katılmış şuradaki mümin kullarını umduklarına nail eyle Allah’ım. Korktuklarından emin eyle Allah’ım. Neslimizi ‘adalet mülkün temelidir’ düsturu doğrultusunda yetiştirmeyi bizlere nasip eyle Allah’ım. Ya Rabbel alemin, mülk senin, idare senin, biz senin yer yüzünde adaletini gerçekleştirmek üzere bulunan kullarınız. Bizlere yardım eyle Allah’ım. Bu eserin açılışını gerçekleştiriyoruz. Besmele ile gerçekleştiriyoruz. Hayırlı mübarek eyle Allah’ım. Bereketli eyle Allah’ım (sonrası Arapça, peşine El Fatiha ve El Fatiha’dan sonra sunucunun “Allah kabul etsin diyelim” sözleri).

    Özetle şunu diyor Diyanet İşleri Başkanı: “Rabbim, bizlere adalet tecelli ettirt, âmin!

    Başkanın bazı cümlelerine ufak itirazlarım/ notlarım var yalnız. Mesela Diyanet İşleri Başkanı “şuradaki mümin kullar” diyor. “Şuradaki” derken eliyle bir yeri mi gösteriyor, “oradakiler mümindir” mi diyor anlamadım. Eğer öyle değilse, herkese mümin diyorsa doğru değil, %99’umuz mümin çünkü. Ufak da olsa eksiklik var. Yani istatistiksel olarak oradaki herkes mümin olmayabilir, öyle bakmak lazım hani.

    Bir de, Diyanet İşleri Başkanının bu açıklamalarından önce Cumhurbaşkanı eski dönemin 12 Eylülcü, 28 Şubatçı, 7 Şubatçı, 17-25 Aralıkçı, 15 Temmuzcu vesair takvim güncü hâkim ve savcılarını kılıçtan geçiriyor; Başkan ise önceki hâkim ve savcıların Allah’ın adaletini yerine getirmek için gayret ettiklerini söylüyor ve onlara rahmet diliyor. Hadi bakalım gelsin TCK m.215, suçu ve suçluyu övme suçu; TMK m.7/2, terör örgütünü övme/ propagandasını yapma suçu vs. Neyse o benim bileceğim iş değil; orada dua eden yüzlerce hâkim/savcı ağabeylerim/ablalarım var. Onlar çıksın işin içinden.

    Bu arada yazının sonuna şaşırtıcı bilgi, Cumhurbaşkanı konuşmasında yeni yargı paketi için kolları sıvadıklarını bildirmiş. Devamını getiriyorum Diyanet İşleri Başkanının duasının: “Ya Rab, Sayın Cumhurbaşkanımızın, Başkomutanımızın ve Reisimizin (bunlar aynı kişi, yanlış olmasın) ve kanun koyucularımızın sıvadığı kollarını dinç eyle, o kolları sıhhatli kıl, o mübarek kollardan milletimize hayırlı paketler ihsan eyle, yeni paketi müteakip yeni paketler, yeni binaları müteakip yeni binalar inşa ettirt Allah’ım”.

    Âmin…

  • Hukuk Felsefesi: Yığın Psikolojisi ve Kuramına Yönelik Bir İnceleme

    Yığınlar veya bir başka kullanımıyla kitleler, sosyo-psikolojik açıdan nasıl çözümlenebilir? Yığın içinde olmak bireyi, tek başına yapamayacağı veya yapmayı tercih etmeyeceği eylemlere mi yöneltir? Rasyonel davranan bir kişi, sadece bir yığına-kitleye dahil olarak daha saldırgan, gözü pek veya yıkıcı davranışlar mı sergiler? Yoksa yığın başlığı altında birbirinden farklı pek çok grup çeşidinden (miting, toplantı ve gösteri yürüyüşü kitlesi, düzensiz ve rastgele toplanan gruplar vb.) mi bahsedilir? Akla bir çırpıda gelen bu sorulara ve beraberindeki tartışmalara şu anda okumakta olduğunuz yazıda “yığın psikolojisi” kavramı üzerinden yanıt bulmaya çalışacağım.

    Öncelikle yığınlar, onları meydana getiren farklı bireylerin kişilik tipleri çözümlenerek psikolojik açıdan incelenebilir. Diğer taraftan yığın meselesi, hukuk sosyolojisi derslerinde anlatılan ve bireyin grup içerisindeki davranış örüntülerini araştıran sosyal kontrol deneyleri aracılığıyla da incelenebilir. Burada bir parantez açmak gerekirse, bireylerin sosyal yaşamda girdiği gruplarda diğer insanların görüşlerinden ne kadar etkilenerek grup normunu benimsedikleri (Muzaffer Şerif ’in otokinetik deneyi), içselleştirmemelerine rağmen başkalarının düşüncelerini ortamdan dışlanmamak adına nasıl kendi görüşleri gibi dillendirdikleri (Asch deneyi) ve eşitler arasındaki ilişkilerin ötesinde otorite figürleri tarafından verilen emirleri- talimatları uygulamaya ne kadar yatkın oldukları (Milgram deneyi) bu deneylerde oldukça önemli verilerle tartışılmıştır1.

    Ancak elinizdeki yazıda, yapay bir şekilde bir araya getirilen kişilerin davranış örüntülerinden ziyade deney-dışı yöntemlerle bir araya gelen, sokaktaki kalabalıkların davranışlarını gözlemleyen çalışmalar üzerine bir tartışma yürütülecektir. Gustav Le Bon’un özelinde 19. yy. sonlarında ortaya çıkan yığın kuramcılarına ve Sigmund Freud’un görüşlerine daha çok eğilerek, sağdan sola düşünce çevrelerinde kalabalık gruplara ve kitlelere yönelik bakışın nereye evrildiğine dair kısa bir özet sunulacaktır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 32. sayısında okuyabilirsiniz.

  • AİHM Kararları ve Türk Mevzuatı Uyarınca Kürtajda Ceninin Yaşam Hakkı

    Kürtaj, gebeliğin farklı yollarla sonlandırılması işlemine verilen addır. 2018 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, 2010-2014 yılları arasında 56 milyon kadın, gebeliklerini sürdürmek istemedikleri için kürtaja başvurmuştur. Bu veride güvenli-güvenli olmayan kürtaj ayrımı gözetilmemiştir.1 Güvenli kürtaj, gebeliğin güvenli bir şekilde sonlandırılması, gebeliğin sonlandırılmasından sonra bakım ve komplikasyonların takibi gibi birçok sağlık hizmetine haiz olan bir işlemken; güvenli olmayan kürtaj, Dünya Sağlık Örgütü (DSO) tarafından yapılan tanıma göre, “istenmeyen gebeliğin gerekli becerilerden yoksun kişiler tarafından ya da asgari tıbbi standardın bulunmadığı bir ortamda sonlandırılması veya her ikisi”2 olarak tanımlanan işlemdir. Guttmacher Enstitüsü tarafından 2018 yılında yapılan bir araştırmaya göre, dünya çapında yapılan gebeliği sonlandırma işleminin (kürtaj) %45’ini güvenli olmayan kürtaj oluşturmaktadır. Aynı zamanda her yıl 22.000’den fazla kadın ve kız çocuğu, bu uygulamalar nedeniyle yaşamlarını yitirmektedirler.3 Türkiye’de ise 2018 yılında yapılan Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmasının sonuçlarına göre ise, evlenmiş kadınların isteyerek düşük yapma oranı %15 iken, araştırma tarihinden önceki beş yıllık süreçte isteyerek düşükle sonlanan gebeliklerin oranı, sonlanan tüm gebeliklerin %6’sını oluşturmaktadır.4 2013 yılında yapılan başka bir çalışmaya göre ise 2008-2013 yılları arasında her 100 gebelikten isteyerek yapılan düşük oranı %4,7’dir.5

    Devletlerin kürtaj uygulamasına karşı bakış açısı, gebe kadınların gebeliklerini sonlandırırken seçecekleri güvenli-güvenli olmayan kürtaj noktasında belirleyici rol oynamaktadır. Kürtajın da tıpkı diğer tıbbi operasyonlar gibi hekimlere ve sağlık kurumlarına ihtiyaç duyduğu ve bu olanakların da ancak hukuki altyapı ile var olması söz konusudur. Ancak hukuk insanlar tarafından yaratılmış bir olgudur. Dolayısıyla insan zihniyeti, istekleri, iletişimleri ve etkileşimleri doğrultusunda evrilir. Bu yüzden kürtaj yasası oluşturulurken devletin kürtaja karşı tutumu önem arz etmektedir. Kürtaja karşı tutumda odak nokta ise, ceninin yaşam hakkına sahip olup olmadığıdır. Ceninin yaşam hakkına sahip olup olmadığı konusundaki farklı görüşler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Türk mevzuatı uyarınca ortaya konacaktır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 32. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Bir Düşünce Olarak: Ceza Evlerini Rehabilitasyon Merkezlerine Dönüştürme

    İnsanların suça yönelmesinde içinde bulunduğu sosyal çevrenin önemi, cezaevlerinin suçların önlenmesindeki katkısının ne derecede olduğu ve bunlara yönelik çözüm önerileri, insan onurunun geri kazanılması için öncelikli olarak tartışılması gereken sorunlardır. Zira 1990 öncesi Rus Ceza Yasası’nın 20. maddesine göre; ceza, işte çalıştırılarak, yasalara ve sosyalist toplum yasalarına saygıyı aşılayarak, hükümlünün yeniden eğitimini sağlamayı amaçlayan bir yaptırımdır1. Yeni suçların önlenmesini de amaçlayan ceza, bedensel acılara yol açamaz, insan onurunu çiğneyemez2. Her ne kadar dünya genelinde yönetim anlayışları değişse de yönetilen ve suçlu özelliğini koruyan, infaz hukuku anlamında koruma altına alınması gereken tek model insandır.

    Toplumdaki sağlıklı insan modeli

    Sağlıklı düşünebilen insan, toplumdaki sağlıklı insan modelini oluşturur. Sağlıklı düşünme becerisi; insanın günlük yaşam içinde karşılaştığı problemleri, çözüm yöntemleri içerisinde optimal olanını seçerek, gerekli iletişim araçlarını kullanarak, çözüme kavuşturabilen insan modeli becerisidir. İnsan; karakteri, mesleği ve yetenekleriyle toplum içinde yer edinip birey haline gelir.

    Medeni Kanun m. 28’e göre: “Kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar ve ölümle sona erer. Çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder”3. İnsan ana rahmine düştüğü andan ölüme kadar, bir “süreç” içerisindedir. Bu süreç boyunca gelişim ve ilerleme gösterir. Peki bu süreç içerisindeki gelişim ve ilerleme kendiliğinden mi olmuştur?

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İktidar, Diyanet ve Denetim: Meclis-i Meşâyih Kurumunu Yeniden Tesis Etme Girişimlerine Dair Bir Eleştiri

    Bu çalışmanın temel amacı son yıllarda farklı çevreler tarafından sıklıkla dile getirilen Türkiye’de İslami cemaat ve tarikatların sistem içerisine çekilerek dinî ve mali hareketliliklerinin denetlenmesi önerileri üzerine genel bir tartışma yürütmektir. Bilindiği üzere son dönemde başta Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, gazeteci İsmail Saymaz, bir kısım ilahiyatçı yazar ve sol-liberal düşünür tarafından da farklı argümanlarla dile getirilen, cemaat ve tarikatların dernek veya vakıf çatısı altında tanınarak devlet denetimine girmeleri gerektiğine yönelik öneriler sıklıkla kamuoyunda kendisine yer bulmaktadır1. Temelde devletin iki ayrı koldan denetleme yapmasını teklif eden bu önerilerde öncelikle bu yapıları Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) çatısı altında bir kontrol mekanizmasıyla itikadi yönden denetleme vurgusu öne çıkartılırken, ikinci olarak bunların Vakıflar Genel Müdürlüğü gibi organlarca denetimi ve bu yolla mali hareketliliklerinin kontrol edilmesi amaçlanmaktadır. Önerilerin temel gerekçesi olarak çoğunlukla bu alanlardaki yasal boşluklardan tarikatların bugüne kadar sürekli faydalanmış olmaları gösterilmektedir. Bir diğer deyişle günümüzde toplumsal bir gerçeklik oldukları, bu oluşumların denetlenmesinin ancak böyle bir yolla olanaklı olduğu ve inanç özgürlüğünden hareketle “sosyal bir gerçekliğin kanunla yok sayılarak” görmezden gelinmesinin mümkün olmadığı bu iddia sahipleri tarafından ileri sürülmektedir. Bu kapsamda çalışma, bu önerilerin bir değerlendirmesini ve sayıları artan tarikat vakıfları bağlamında iktidarın ve DİB’in son yıllarda artış gösteren girişimlerinin bir incelemesini yapmayı amaçlamaktadır.

    Bilindiği üzere bir rabıta olmadan tanrıya ulaşmanın ve herhangi bir mürşit olmadan hakikate erişmenin mümkün olamayacağı düşüncesinden hareket eden tarikatlar, tarihsel olarak VIII.-IX. yüzyıldan itibaren sufi bir anlayış içerisinde vücut bulan, tasavvuf anlayışının kurumsallaştığı ve Osmanlı döneminde ise dergâhlar vasıtasıyla toplumsal varlıklarını sürdüren yapılardır. Tarihsel süreçte bu oluşumların çoğunlukla bir mürşitten el almış bir başka mürşidi gerektiren, bir mekânda tekke eğitimiyle gerçekleşen, mürşide teslimiyetçi bir şekilde bağlanmayı zorunlu kılan ve masrafların genellikle vakıflar aracılığıyla karşılandığı ortak unsurlara sahip olduğu ifade edilebilir2. XX. yüzyılla birlikte değişkenlik gösteren tarikat yapıları, kent yaşamınauygunşekildedahafarklıözellikler göstererek cemaatler hâlini almış ve bu tekke eğitimine dayalı tarikatlar arasından ayrılmıştır. Bu ayrımda tarikatlar, temel olarak bir zikir geleneğine dayanan sözlü kültürün ağırlıkta olduğu geleneksel yapılar olarak varlık gösterir iken, cemaatlerin ise başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere dinî metinlerin okunmasına dayanan ve daha çok yazılı kültüre önem veren post-tarikat oluşumlar oldukları söylenebilir3.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • “Umutsuzluğun İçyüzü”: İlk Birikimin Sürekliliği ve Güvencesizlik

    I

    “Umutsuzluğun içyüzü Sefiller‘in alt başlıklarından biri; hatta bir bakımdan, Sefiller’in kendisi. Bilindiği gibi Victor Hugo, Jean Valjean’ın, tarihin en büyük yapıtlarından birini örecek olan o kökensel hikayesine ‘Fantine’ başlıklı birinci bölümün ikinci kitabında yer verir: Öksüzlük, yoksulluk, kalabalık bir ailenin genç yaşta üstlenilen sorumluluğu, günde yalnızca 18 metelik, o da budama mevsiminde. Kısaca, koca bir sefalet. Görünen odur ki Jean Valjean, tarihsel dönüşümün o acımasız uçurumundan payını almıştır; O, ‘mülksüzleştirilenler’in milyonlarca varisinden biridir ve tam da bu yüzden, yani ‘güven’de olmasını sağlayacak tek şey sahip olduğu emek gücü olduğundan, “yapabildiği her işi yapar”. Fakat Marx’ın da dediği gibi, “ücretli işçi olmak […] bir şans değil, şanssızlıktır”.1 Jean Valjean sonunda işsiz kalır. Sonrası malum. Bir ekmek uğruna işlenen, affı imkânsız kadim suç: Hırsızlık. Ve onun asil hayaleti: Ceza. Hugo şöyle yazar: “Uygarlığımızın korkunç saatleri vardır. Cezanın bir insanın mahvını ilan ettiği anlardır bunlar”.2

    Başkahramanımızın bu acıklı hikayesinden sonra, “umutsuzluğun içyüzü”nden söz eder Hugo. Jean Valjean’ın içinde büyüyen umutsuzluğun ve öfkenin insani ama karanlık muhasebesini yapar. Aldığı cezanın aşırılığı haksız değil mi diye sorar söz gelimi. Ağırlaştırılan hüküm, güçsüze karşı bir suikasttan başka ne olabilir? Fakat daha da önce, çalışkan bir işçi olduğu halde ekmek bulamaması yalnızca Jean Valjean’ın suçu mudur? “Toplumun bu gibi şeylere yakından bakması gerekir” diye yazar, “çünkü bunları yapan odur”.3

    Hugo bu sorulara, romanın ilerleyen bölümünde Fantine’nin ölümüyle yanıt verir; “Nedir bu Fantine hikayesi?” diye sorar. “Bir köle satın alan toplumun hikayesidir bu. Kimden satın alıyor? Sefaletten. Açlıktan, soğuktan, yalnızlıktan, terk edilmişlikten, yoksulluktan. Acıklı bir alışveriş. Bir lokma ekmeğe bir ruh. Sefalet sunuyor, toplum da kabul ediyor”.4

    Unutmadan belirtelim, benzer bir şeyi, Friedrich Engels İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu başlıklı kitabında yazmıştır: “Aynı şekilde toplum da, yüzlerce proleteri kılıcın ya da kurşunun yol açacağı ölümler kadar vahşice ve doğal olmayan, zamansız bir ölümün pençesine ittiğinde, binlerce kişiyi yaşamı için gerekli olan şeylerden yoksun bıraktığında ve yaşayamayacağı koşullar içine sürüklediğinde -kanunun güçlü kolları arasında kaçınılmaz bir son olan ölüm teslim alana dek onları bu koşullar altında kalmaya zorladığında- ve bu binlerce insanın yok olacağını bile bile bu koşulların sürmesine izin verdiğinde cinayet işlemektedir, bir bireyin işlediğinden farksız bir cinayet”.5

    Hugo ve Engels’in ‘toplum’ sözcüğünden, basitçe, bir insanlar toplamını anlamadıklarını söylemeye gerek yok sanırım. Toplum bu pasajlarda, belirli bir bütünlüğü; insanlardan olduğu kadar -hatta daha da önemlisi- belirli ilişki, yapı, biçim ve bağıntılardan oluşan bir entiteyi ifade eder. Bu, kapitalist toplumdur; dolayısıyla kapitalist toplumsal ilişkiler, yapılar, biçimler ve bağıntılardır sözü edilen. İşte güvencesizlik adını verdiğimiz şey de bunlardan biridir ve her ne kadar son otuz kırk yılın bir görüngüsü gibi ele alınsa da “kapitalist toplumsal ilişkilerin kuruluşuna ve işleyişine içkindir”.6

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Güvenliği Mi, Güvenliğin Hukuku Mu? (!)

    Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil,
    insan gibi yaşamalıyız dersin,
    Büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
    Yakalanmak, hapse girmek,
    hatta asılmak hürriyetiyle hürsün…
    Nazım Hikmet

    Kavram ve tanım

    Hukuk güvenliği, hukuk kurallarının belirli, istikrarlı ve öngörülebilir olması, bireylerin bu kuralların kendilerine uygulanması sırasında idarece gerçekleştirilen tüm işlem ve eylemlerde devlete güven duymaları ve bu güvenin hukuk tarafından korunması olarak tanımlanabilir. Daha genel olarak hukuk güvenliği, hukukun uygulanmasındaki belirsizlik veya ani değişim riskini ortadan kaldırmaya yönelik bir garanti veya koruma olarak nitelendirilebilir. Kavramın Anayasanın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesi ile doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulamak yerinde olacaktır. Buna göre, hukuk devleti kavramının temel ilkeleri arasında “belirlilik” bulunmakta olup bunun anlamı, yasal düzenlemelerin hem bireyler ve hem de kamu yönünden kuşku ve tereddüde yer olmayacak şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması ile kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlemler içermesi olarak açıklanabilir. Bu açıdan belirlilik ilkesi, hukuk güvenliği ile doğrudan ilişkili olup toplumdaki bireylerin hangi somut eylem ve olguya, hangi hukuksal yaptırım veya sonucun bağlandığını, bunların idareye hangi tür müdahale yetkisi verdiğini bilebilmesidir. Kişiler, böyle bir durumda kendilerine düşen görev ve sorumlulukları öngörerek davranışlarını belirleyeceklerdir. “Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar”1. Kısacası hukuk devletinin öğelerinden biri olan hukuk güvenliğinin gerekleri arasında aşağıdakiler sayılabilir: Devlet faaliyetlerinin önceden öngörülebilir, tahmin edilebilir olması,

    2) Devlet faaliyetlerinin önceden hukuk kurallarıyla düzenlenmiş ve belirlenmiş olması,

    3) Hukuk düzeninin en geniş biçimde istikrarlı olması,

    4) İdarenin tek yanlı işlem yapma üstünlüğüne karşı, güvence niteliğindeki kurallarla bireylere haklar tanınması (süreçlere katılma, dinleme, savunma yapma gibi), bu yolla birey ve idare arasında denge sağlanması,

    5) İdarenin bireyin haklı beklentilerine uygun davranması,

    6) Yasal düzenlemelerde hukuka ve devlete olan güveni sarsıcı hususlardan kaçınılması,

    7) Bireylerin maddi ve manevi varlıklarını geliştirebilmeleri için, hukuk güvenliğinin tam olarak sağlandığı bir hukuk devletinin var olabilmesi.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Güvencesizlik Sarmalındaki Gençlik

    Özellikle barınma öğrenciler için en güncel sorun. Pandemi döneminin bütün acısını çıkarırcasına yurt ve ev kiralarının fahiş biçimde artışı, daha üniversiteler açılmadan öğrencileri kaygılandırıyor. Evini kapatıp memleketine dönen ve üniversiteye yeni başlayacak öğrencileri emlakçılar, ev sahipleri ve sağlıksız koşullardaki yurtlar arasında bir mücadele bekliyor.

    Hukuk Defterleri Dergisi olarak hayatın her alanında kendini gösteren güvencesizliğin gençler üzerindeki yıkıcı etkilerini görüyor ve bu sayfaları onların sorunlarını tartışmak için ayırıyoruz.

    İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. sınıf öğrencisi Faruk Baydemir, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2021 yılı mezunlarından Zeynep Nur Yalçınkaya ve DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR) Uzmanı Deniz Beyazbulut, yayın kurulumuzdan Nurcan Akkaya’nın sorularına cevap vererek 2021 Türkiye’si gençliğinin durumunu değerlendirdi.

    Büyük emeklerle hazırlanılan yıpratıcı sınavlar, heyecanla üniversitenin getireceği güzel geleceği bekleyiş ve mezuniyet sonrası yaşanan hayal kırıklığı… Bütün bunlar gelecek kaygısıyla boğuşan her gencin başından geçen hikâyenin özeti. Eğitim masrafları günden güne artarken, artık sadece üniversite mezunu olmak, iyi bir iş bulmak ve iyi koşullarda çalışmak için yeterli değil. “Garanti meslek” vaadiyle çocuklarımızı yönlendirebileceğimiz bir meslek artık yok. Gençlerin büyük çoğunluğu hayatlarının en güzel yılları olduğu söylenen yılları, borç ve işsizlikle mücadele ederek geçiriyor.

    Öncelikle gençliğin sorunlarının en çok dile getirildiği üniversitelerden başlayalım. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. Sınıf öğrencisi Faruk Baydemir’e sorduk.

    Nurcan Akkaya: Üniversitelerin yüz yüze açılmasının ardından pek çok öğrenci sorunu tekrar gündeme gelmeye başladı. Sizce bugün üniversiteli gençliğin en büyük sorunu nedir?

     

    Faruk Baydemir: En büyük sorunlarımız ekonomi temelli sorunlar oluyor. Alım gücümüz günden güne düşerken, temel ihtiyaçlarımızı karşılayamaz hale geliyoruz. TÜİK’in açıkladığı verilerden bile anlaşılacağı üzere üniversite öğrencilerinin birçoğunun ailesi yoksulluk sınırında yaşıyor. Aileler çocuklarına yeterli maddi desteği sağlayamıyor. KYK bursları ise yetersiz; burs alamayan öğrenciler kredi almak zorunda bırakılıyor. Krediler her geçen yıl artan geri ödeme miktarları ile öğrencilerin sırtında büyük bir kambur haline geliyor. Öğrenciler daha üniversite sıralarında bu borç altında eziliyor. Alınan burs ve kredilerin yetersizliği ihtiyaçları karşılayabilmek için çalışmayı zorunlu kılıyor. İş bulmak zor olsa da bir şekilde iş bulabilenler ağır ve güvencesiz çalışma koşulları altında çalışmak zorunda bırakılıyor.

    Enflasyon dolayısıyla gıda, giyim, barınma gibi temel ihtiyaç kalemlerinin bulunduğu sektörlerde büyük bir fiyat artışı olduğunu görüyoruz. Özellikle barınma öğrenciler için en güncel sorun. Pandemi döneminin bütün acısını çıkarırcasına yurt ve ev kiralarının fahiş biçimde artışı, daha üniversiteler açılmadan öğrencileri kaygılandırıyor. Evini kapatıp memleketine dönen ve üniversiteye yeni başlayacak öğrencileri emlakçılar, ev sahipleri ve sağlıksız koşullardaki yurtlar arasında bir mücadele bekliyor. KYK yurtları hem kontenjan hem de nitelik bakımından yetersiz olduğu için maddi durumu iyi olmayan öğrenciler cemaat ve vakıf yurtlarında kalmaya mecbur bırakılıyor.

    Üniversitelerin açılmasıyla eğitim giderlerini karşılayamayan, konser veya tiyatroya gidip arkadaşlarıyla oturup bir kahve içemeyen, hatta beslenme giderlerini karşılamakta güçlük çektiği için ucuz ve sağlıksız gıdalara yönelen gençler göreceğiz.

    Bunlar yetmezmiş gibi öğrenciler, yoğun bir gelecek kaygısı ile hayal kırıklığına uğramış bir şekilde eğitimine devam ediyor. Örneğin benim okumuş olduğum fakültede gördüğüm kadarıyla, hukuk fakültesini tercih edenlerin ana tercih sebebi güzel bir gelecek hayali idi. Fakat üniversite öğrencilerinin genelinde olduğu gibi hukuk öğrencileri de büyük bir gelecek sorunu ile karşı karşıya. Çünkü gelinen bu noktada hukuk fakültelerinden mezun olanların birçoğu geçinemiyor ve bu mesleği yapmak istemiyor.

    N.A.: Türkiye’deki hukuk eğitimi hakkında neler düşünüyorsunuz?

    Faruk Baydemir: Hukuk fakültelerinin bugün en büyük sorunlarından bir tanesi niteliksizleşme. Her ile açılan üniversiteler ve bunlara bağlı hukuk fakülteleri, hem öğrenci hem de akademisyen kalitesini düşürüyor. Birçok üniversitede yeterli akademik kadro yok. Hatta bazı kadroların ilahiyat fakültelerinden doldurulduğunu gördüğümüz fakülteler bile oldu. Hukuk fakültelerine girişte arttırılan kontenjanlar nedeniyle her geçen yıl daha çok sayıda kişi hukuk mezunu oluyor. Sıralamaların düşmesi ile her geçen gün öğrenci profilinin niteliği değişirken, hukuk mesleklerini yapanların niteliğidoğrudan etkileniyor. Niteliği uygun olmayanların kapatılması ve artık yeni hukuk fakültesi açılmaması gerekiyor.

    Kalabalık sınıflar, öğrenciler ve akademisyenler arasında iletişim kurulamamasına sebep oluyor. Öğrenci, kalabalığın içinde kaybolarak üniversiteden uzaklaşabiliyor. Sınıflardaki kişi sayısı azaltılarak öğrencilerin akademisyenlerle iletişim kurması kolaylaştırılmalı. Bugün hukuk öğrencileri, ana kaynak okuyup dersi derste takip etmek yerine, not okuyarak hukuku yüzeysel biçimde öğreniyor. Üniversite giriş sınavında da çok iyi deneyimlediğimiz sınav odaklı çalışma tarzının hukuk fakültelerine uyarlanmış biçimindeki bu çalışma tarzının yaygın olduğunu görüyoruz.

    Tüm bunların yanında fakültelerde verilen eğitim, niteliği itibariyle uygulamadan yoksun. Bu durum yeni mezun hukukçuları deyim yerindeyse sudan çıkmış balığa dönüştürüyor. Tüm üniversite eğitimi boyunca fakültede teorik olarak birçok şey anlatılsa da adliye sisteminin nasıl çalıştığını bilmeyen, dilekçe bile yazamayan öğrenciler mezun olduğunda büyük adaptasyon sorunu yaşıyor. Pratik derslerin artırılarak buna, adliye sistemini ve hukuk mesleğini öğretici uygulamaların eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Üniversite içinde verilmesi gereken uygulamaya yönelik eğitimlerle, avukatlık stajındaki uzun ve verimsiz adliye stajının verimli hale dönüştürülmesine yönelik bir çalışma olarak değerlendirilerek, hukuk mezunlarının gelecek kaygısının bir nebze olsun azaltması da sağlanabilir.

    Üniversiteden yeni mezun olmuş, iş arayan veya çalışan gençler için dünya oldukça belirsiz. Üniversite sayısında ve kontenjanlardaki artışın sonuçlarını tam da bu noktada görebiliriz. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2021 yılı mezunu Zeynep Nur Yalçınkaya içinde bulunduğu süreci bizlerle paylaştı.

    N.A.: Meslek hayatının başında bir genç olarak siz ve diğer üniversite mezunu arkadaşlarınızın karşılaştığı sorunlar nelerdir?

    Zeynep Nur Yalçınkaya: Öncelikle son on yıl içinde artan hukuk fakültesi sayısı ve hukuk mezunlarının bu kadar çok oluşu pek çok sorun doğuruyor. En başta yeni mezunlar işsizlik sorunu ile karşı karşıya kalıyor. İş bulabilenler de çok gülünç rakamlarla ve zor şartlar altında çalışıyor. Pandemi ile artan yaşam giderleri, ev kiraları ve faturalar derken, alınan stajyer ücreti insani koşullarda yaşam imkanı sağlamıyor. Pek çok arkadaşımdan çalıştığı yerde mobbinge maruz kaldığı ve kavga ederek ayrılmak zorunda kaldığı haberini alıyorum.

    Bunun yanında ödemek zorunda bırakıldığımız KYK borcu ise boynumuzda bir zincir gibi duruyor. Bugün Türkiye’de 5 milyon kişinin KYK borcu bulunuyor. Türkiye ekonomisinde yaşanan dönüşüm ile bunlardan 2021 yılında mezun olanlarının ödemesi gereken faiz farkı, 2020 yılı mezunlarından kat be kat fazla. Örneğin 4 yıl boyunca alınan öğrenim kredisi miktarı 28.440 TL iken, ödenmesi gereken miktar 48.195 TL. Bu ciddi bir artıştır ve yeni mezun gençleri umutsuzluğa sürükleyen en büyük sorunlardan biridir.

    Ayrıca avukatlık stajını yapmak için bir büroya başvurduğumuzda bizden yeni mezun birinin sahip olamayacağı deneyim ve nitelikler arandığını görüyoruz. Hâkim ve savcı olmak isteyenler ise zor bir sınava hazırlanıyor ve referans sistemi nedeniyle birçoğu, emeğinin karşılığını alamayacağından kaygılanıyor. Maalesef ki mülakatlarda “Referansınız kim?” sorusu eleyici soru oluyor.

    N.A.: Sizce bu sorunların çözümü için ne yapılmalı?

    Zeynep Nur Yalçınkaya: Öncelikle mecliste patronların vergi borçlarını tek kalemde silmekte zorluk yaşamayan milleti temsil etmesi gereken milletvekillerinin, layıkıyla öğrencileri de temsil etmesi ve KYK borçlarının silinmesi gerek.

    Hukuk eğitimi iyileştirilmeli; geleceğin hukukçuları laik ve bilimsel bir eğitimle yetiştirilmeli. Ayrıca her bina dikenin hukuk fakültesi açması engellenmelidir. Hâkim ve savcı alımlarında referans sistemi kaldırılmalı ve liyakata dayalı adil bir sistem benimsenmeli.

    Hukuk bürolarında ucuz emek gücü olarak zor koşullarda, düşük ücretlerle çalıştırılan stajyer avukatların staj koşullarının iyileştirilmesi için bir an önce gerekli adımlar atılmalı. Stajyer avukatların haklarının iyileştirilmesi demek, avukatların çalışma koşullarının iyileştirilmesi demektir. Son dönemde artan meslekteki dönüşüm ve saldırılar sonucu savunmanın güçlü kalması için atılması gereken adımların en birincisi stajyer avukatlar ve avukatlar için ücret düzenlemesi olmalıdır. Avukatlar için de bir düzenleme yapılması düşüncem, asgari ücretin altında çalışan avukatların da olması ve meslek içinde ekonomik uçurumun giderek artmasındandır. Bu konuda mesleki örgütlenmenin sağlanması ve bir etik bilincin oluşturulması gerekiyor. Bilinmelidir ki, önceki nesiller hukuk adına bu kadar mücadele vermiş olmasalardı şu an bulunduğumuz koşullarda olamazdık.

    Son söz en geniş anlamıyla gençliği saran güvencesiz koşulları okurlarımıza sunabilmek adına DİSK-AR Uzmanı Deniz Beyazbulut’un.

    N.A.: Deniz Hanım, bildiğiniz üzere gençler için “garanti meslek” denilebilecek bir meslek artık yok. Sorunlar büyük, gençlik bu sorunlar altında eziliyor. DİSK-AR temmuz ayında Türkiye’de Genç İstihdamı Raporu’nu yayınladı. Hem raporu hem de 2021 Türkiye’sinde gençliğin durumunu Hukuk Defterleri için değerlendirir misiniz?

    Deniz Beyazbulut: 2021 Türkiye’sinde gençleri işsizlik ve güvencesizlik üzerinden tarif etmemiz elbette mümkün. Bunlardan en can yakıcı olanı “işsizlik”. İşsiz olma halini sadece gelir yoksunluğu üzerinden okumak eksik bir okuma olur. İşsizliğin aynı zamanda sosyal bir risk olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. İşsiz olma hali, sosyal ve ekonomik risklere karşı bir “güvencesizlik” hali yaratır. Bu güvencesizlik ise toplumda kaygıyı, endişeyi ve öfkeyi beraberinde getirir.1 Covid-19 dönemi ve öncesinde Ağustos 2019’dan itibaren derinleşen ekonomik kriz gençleri ekonomik ve sosyal risklere karşı daha da savunmasız hale getirdi. Özellikle salgın dönemi gençler için ciddi bir yıkıma yol açtı.

    Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) özellikle gençlerin, salgın sebebiyle bir krizle karşı karşıya olduğunu vurguladı. Hatta ILO, Covid-19’un gençler üzerindeki yıkımına dikkat çekmek için “karantina nesil” ifadesini kullandı.2 Yaklaşık Mart 2019’dan itibaren salgının işgücü piyasaları üzerinde yarattığı olumsuz etki ve eğitim ve öğrenimde yaşanan aksamalar ile birlikte gençler açısından kopuk bir süreç yaşanıyor. Dolayısıyla kayıp bir nesil gerçeği ile karşı karşıyayız.

    DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR) salgın döneminde Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayımladığı verilerin özellikle salgın döneminde gerçek tabloyu yansıtmaması3 sebebiyle alternatif işsizlik ve istihdam hesaplamaları yaptı. TÜİK’in Mayıs 2021 dönemine ait Temmuz verilerinde genç işsizliği yüzde 24 olarak yayımlandı. DİSK-AR tarafından yapılan geniş tanımlı işsizlik olarak tarif ettiğimiz hesaplamaya göre ise gençlerde işsizlik yüzde 40’ın üzerinde gerçekleşti. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada gençler salgın nedeniyle iş kayıpları yaşadı. Salgın öncesinde yüzde 17 olan işsizlik seviyeleri, salgın döneminde yüzde 27’ye çıktı.4

    Salgın döneminin işgücü piyasaları üzerindeki yıkıcı etkisi diğer kriz dönemlerinden farklı bir seyir izledi. Genelde olağanüstü dönemlerde işgücü piyasalarında işsizlik ciddi bir biçimde etkisini gösterirken, salgın döneminde işsizlikle birlikte işgücünden çekilmeler daha açık ifadeyle işgücüne dahil olamama sayılarında artışlar gözlendi. Gençlerde de yaşanan iş kayıpları, işsizlikten ziyade işgücünden çekilmeye neden oldu. Covid-19 salgını 2020’de yetişkinler (25+) için yüzde 3,7, gençler için ise (15-24) yüzde 8,7’lik bir işgücü kaybına neden olmuştur.5

    Türkiye’de de benzer bir biçimde gençlerde gerçekleşen bu eğilimin sebebine bakıldığında, iş bulmaktan ümidi kaybeden gençlerin sayısında gerçekleşen artışı görüyoruz. Ümidi kalmadığı için iş aramayı erteleyen veya sonlandıran gençler işgücüne dahil olamamaktadırlar. Hali hazırda salgın öncesinde iş bulmaya dair umutsuz olma halinin salgın sonrasında derinleştiği söylenebilir.

    Salgın öncesinde işgücüne katılma oranları erkeklere göre daha düşük ve güvencesiz çalışmanın daha yaygın olduğu genç kadınlar için, salgın sürecinin daha ciddi boyutlarda yaşandığı söylenebilir. Genç kadınların geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 54,8 iken genç erkeklerde bu oran yüzde 38,8’dir. Genç kadın ve genç erkeklerde geniş tanımlı işsizlik oranı puan farkı 16’dır (Grafik).

    Kadınların büyük bir bölümünün salgından ağır bir biçimde etkilenen sektörlerde çalışması, iş kayıplarının kadınlarda daha fazla gerçekleşmesine neden oldu. Bu eğilim genç kadınlarda da gözlendi. Konaklama ve yiyecek hizmetleri, toptan- perakende ve ticaret ve eğitim başta olmak üzere salgından ağır zarar görmüş sektörlerde kadın istihdamı yoğundur. İkinci önemli neden ise salgın boyunca ev içi bakım yüklerindeki eşitsiz dağılımdır. Kadınlar, salgın döneminde özellikle ev içi bakım yüklerinin artması nedeniyle istihdamdan daha fazla çekilmek zorunda kaldı. ILO’ya göre kadınlar üzerindeki bu etkiler işgücü piyasalarındaki kimi cinsiyet eşitliği kazanımlarının bir kısmını geriye götürebilir ve eşitsizlikleri ağırlaştırabilir.6

    N.A.: Sizce rapora konu olan sorunların ana kaynağı nedir?

    Deniz Beyazbulut: Genç nüfusun yoğun olduğu ülkelerden olan Türkiye’de, artan bu genç nüfusa rağmen yeterli istihdam olanakları yaratılamamaktadır. Yaratılan istihdam güvenceli değil, geçici istihdamdır. İŞKUR’un Toplum Yararına Çalışma Programı (TYP), İşbaşı Eğitim Programı (İEP) gibi aktif istihdam politikaları da geçici istihdam odaklıdır. Kısa süreli olan bu programlar düşük ücretli, geçici istihdamı teşvik etmektedir. Dolayısıyla güvenceli istihdam değil, geçici ve güvencesiz istihdam yaratılmaktadır. Düşük ücretli, sigortasız, güvencesiz genç bir toplum yaratılmaktadır.

    Grafik: 15-24 Yaş Arası Gençlerde Dar ve Geniş Tanımlı İşsiz Sayıları ve İşsizlik Oranları (Bin) (Yüzde) (2021. 2.Çeyrek)

    page40image4462272

    Kaynak: TÜİK Hanehalkı İşgücü Araştırması, 2021 2. Çeyrek. DİSK-AR tarafından hesaplanmıştır.

    Türkiye’de genç işsizliği kategorisinde eğitimli genç işsizliği ön plana çıkmaktadır. Eğitim seviyesi yükselmesinin işsizlikle mücadelede yeterli düzeyde etkili olamadığı görülmektedir. Genç işsizliği arasında yüksek öğrenim işsizliği yüksek oranda seyretmektedir. Bu durum eğitimli işgücünün (yüksek öğrenimi tamamlamış) istihdam edilememesi ya da güvencesiz istihdam edilmesi sorununu doğurmuştur. Öte yandan yükseköğrenim mezunu olanların meslekleri ile yapılan işler ayrışmakta, eğitim ve öğrenim sürecinde kazanılan becerilerin gerçek hayatta karşılığını bulmak konusunda zorluklarla karşılaşılmaktadır. “Garanti meslek” denilebilecek meslekler güvencesiz işlere doğru kaymaktadır. “Prestijli” işlerde dahi düşük ücret ve sigortasızlık yaygınlaşmaktadır.

    N.A.: Peki, sizce bu sorunların çözümü için nasıl bir yol izlenmelidir?

    Deniz Beyazbulut: Genç işsizliği Türkiye’nin değişmeyen gündemleri arasındadır. Genç işsizliği yapısal bir problemdir. Bu problem politika gündemleri arasında yer almalı ve çözüm önerileri geliştirilmelidir. Gençlerin iş bulmaya dair umutlarının olmadığı bir Türkiye’de aktif istihdam politikalarıyla güvencesiz istihdamın teşvik edilmesi ve yeterli istihdam yaratılamaması, umutsuz, kaygılı ve endişeli bir genç toplum yaratıyor.

    Eğitim seviyesi istihdamı arttırsa da, yükseköğrenim mezunu olmak iş bulma konusunda bir nebze olsa kolaylık sağlasa da mezun olunan işte çalışmak giderek zorlaşıyor.

    1980’lerden itibaren ön plana çıkan ve 2000’li yıllardan itibaren şişirilen “Her İle Bir Üniversite” politikasının eğitimin kalitesini düşürdüğünü ve genç işsizliğini arttırdığı görülmüştür.7 Ancak bu politika bir eğitim politikası olmaktan çok bir iktisadi politikadır. Gençlere yönelik iktisadi politikalardan öte uzun vadeli nitelikli eğitim planlaması yapılmalıdır. Bugün üniversite mezunu bir genç yalnızca üniversite mezunu olmak değil, aynı zaman bir yabancı dil bilmek, yurtdışında staj yapmak ya da araştırmacı olarak bulunmak, iş tecrübesine sahip olmak gibi müfredat dışı birçok koşulu yerine getirmek zorunda bırakılmıştır.8 Gençlere yönelik iktisadi politikalar yerine eğitim politikalarına ağırlık verilmeli ve eğitimin kalitesi artırılmalıdır. Meslek liselerinde uygulamalı pratikler arttırılmalı, genç yurttaşlar yanlış eğitim politikalarına mahkûm edilmemelidir.

    N.A.: Değerli katkılarınız için teşekkür ederiz. Aydınlık günlerde görüşmek üzere.

     

    Dipnot

    1. Özveri, M. (2019), “İşsizlik Çağın Vebasıdır”, Evrensel Gazetesi.

    2. ILO (2020), ILO Monitor: Covid-19 and world of the work, Fourth Edition: 27 Mayıs 2020.

    3. DİSK-AR’ın TÜİK’in salgın dönemindeki işsizlik hesaplama yöntemi ve alternatif hesaplamalarla ilgili açıklamasına bakılabilir: DİSK-AR (2021), TÜİK Nihayet Kabul Etti: “Geniş Tanımlı İşsizlik Oranı Ortalama Yüzde 29, Kadınlar- da Yüzde 37, 3!” Mart 2021.

    4. OECD (2021), Employment Outlook- Jobs A Slow Rebound, Temmuz 2021.

    5. ILO (2020), ILO Monitor: Covid-19 and world of the work, Sixth Edition: 25 Eylül 2020.

    6. DİSK-AR (2021), “DİSK-AR Salgının Bilançosunu Çıkardı: 3,6 Milyon İstihdam Kaybı”, Ağustos 2021.

    7. Yalçıntaş Altuğ, Akkaya Büşra, (2019), “Türkiye’de Akademik Enflasyon: Her İle Bir Üniversite Politikası Sonrasında Türk Yükseköğrenim Sistemi”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Sayı 73/3.

    8. Yalçıntaş Al., Akkaya B. (2019).

  • En Güvencesiz İşçiler: Kadınlar

    İşçi sınıfının ama özellikle kadın işçilerin her türlü sosyal koruma şemsiyesinden yoksun, düşük ücretlerle, sendikasız, sağlıksız koşullarda saatler boyu çalıştığı güvencesiz çalışma biçimi kapitalizmin ilk yıllarında itibaren var ama neoliberalizmin katı denilen işçi gücü piyasalarını esnekleştirme politikalarının sonucu olarak ortaya çıkan yeni biçimler, çok daha yaygın, sert ve acımasız. Devletin sağlık, eğitim, barınma gibi tüm kamusal hizmetlerden çekilip bunu özel şirketlere devrettiği bir süreçte güvencesizlik insanın tüm hayatına sirayet ediyor.

    Merkez ve çevre ülkelerinde farklı farklı görünümlerde ortaya çıkan emeğin güvencesizleştirilmesi sürecinde “normal çalışma” olarak değerlendirilen erkek ağırlıklı istihdam modeli kırılırken, kapitalizmin ilk döneminde kadınla tanımlanan çalışma biçimlerine geri dönüldü. Emek süreçleri de bir nevi kadınlaştı.

    Emek piyasaları esnekleştirilip, güvencesizleştirilirken ekonomik programların yürütücüleri, merkez ülkelerde kısmi ve geçici çalışmanın, aile ve iş yaşamının uyumlulaştırılması açısından kadınlar için ne kadar avantajlı olduğunu anlatıyordu.

    Kadınlar için mini işler, yarı zamanlı çalışma çok uygundu çünkü böylelikle yarım gün çalışıp, geri kalan zamanlarda ev işleriyle meşgul olabilecekler; çocuklarıyla “nitelikli zaman” geçirebileceklerdi. Geç kapitalistleşen bizim gibi ülkelerde de bu çalışma biçimleriyle daha fazla kadına iş olanağı sağlanacağı, kadın istihdamının artacağı söyleniyordu. Doğum yahut bakım işleri için işten ayrılan kadınların iş yaşamına tekrar uyum sağlamaları açısından yarı zamanlı ve geçici işler idealdi. Ama bu durumda sosyal hakların ve ücretlerin de yarı zamanlı olacağı meselesi üzerinde kimse durmuyordu.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Güvencesiz Adalet

    Gündelik hayatın akışından düşünme biçimimize etkisi oldukça görünür olan güvencesizliğin, hukuk pratiğindeki görünümlerinden biri “güvencesiz adalet” olarak adlandırılabilir. Güvencesiz adalet, Türkiye’de işçilerin hukuk sistemine ilişkin deneyimlerini ifade ediyor.1 Bu yazıda “güvencesiz adalet”in nereden çıktığını ve barındırdığı tartışmaları kısaca ortaya koymaya çalışacağım.

    Güvencesizlik, günümüz dünyasının kilit kavramlarından; içinde yaşadığımız dönüşümün anahtarlarından biri olarak düşünülebilir. “Karakter Aşınması” adlı eserinde Richard Sennett bu dönüşümün bir boyutunu; işin kişilik üzerindeki etkilerini tariflerken şu şekilde ifade eder: Hep kısa vadede yaşayan bir toplumda uzun vadeli hedefler nasıl güdülebilir? Kısa episodlardan ve fragmanlardan oluşan bir toplumda kişi nasıl bir kimlik anlatısı ve yaşam öyküsü geliştirebilir?2 Kapitalizmin bu yeni evresinde, çalışma hayatından onu düzenleyen hukuk kurallarına pek çok şey dönüşürken payımıza belirsizlik, değişkenlik, istikrarsızlık ve geçicilik, bunlarla birlikte temel imkanlardan yoksunluk, sürekli ikilem, kaygı, düşük koruma ve geleceksizlik düştü. İşte bu döngünün hukuka ve hukuk deneyimine etkisine güvencesiz adalet diyorum.

    İş hukuku açısından baktığımızda, mevcut kurallar ve uyuşmazlık çözümleri, belirli bir paradigmanın, bugüne kıyasla görece güvenceli bir çalışma hayatının çıktısıydı. Koruma altındaki işçinin temel haklara sahip olması çalışmaya bağlı değildi.3 Güvence kural, güvencesizlik istisnaydı. Uzun sürmesi beklenen iş akdinin haksız feshine karşı işçi koruma altındaydı. Ancak yeni dönemin yeni çalışma biçiminde, artık mesela bir işyerinde yirmi beş yıl çalışıp emekli olmak ve emekli ikramiyesiyle hem ev hem araba almak gibi pratikler de buna dair beklentiler de zayıfladı. Kiralık işçilik, süreli iş sözleşmeleri, sık iş değiştirme ya da uzun süreli işsizlik var. Bunun karşısında uzun vadeli planlar, ayırt edici bir emek, örgütlülük ve güvence yok. Dikey toplumsal hareketlilik zayıf. İşçi iş sözleşmesinde, emeğini savunurken ve korumaya çalışırken, işveren karşısında, hâkim karşısında hem zayıf hem tek başına. Yeni çalışma biçimleri yasalarda yerini alıyor; çalışma hayatındaki “esneklik” aynı şekilde hukuksal mekanizmaları da etkiliyor. Tarafsızlık, hak dağıtıcı ve zayıfların korunması gibi kamusal değerlere önem verme ve benzeri varsayımlar üzerine kurulu mahkemelerin yerini, çıkarları önceleyen, tarafların her koşulda eşit farz edildiği arabuluculuk gibi alternatif uyuşmazlık çözüm mekanizmaları alıyor. Böyle bir ortamda da güvencesiz adalet, işçilerin çalışma koşullarından mahkeme deneyimlerine kadar her süreci belirleyen çelişkiden nasibini alıyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.