Merhabalar,
Hukuk Defterleri olarak okuyucularımızdan bir süredir uzak kaldık. Bunun bir nedeni basılı yayınları ilgilendiren ekonomik sorunlarken; diğer bir nedeni, içinden geçtiğimiz süreçte dergiyi çıkarma amacımız ve mevcut ihtiyaçlar üzerine kendi içimizde yürüttüğümüz tartışmalardı. Elbette Hukuk Defterleri, “Hukukun Tersyüzü” mottosuyla hukuku anlama ve onu altüst ederek ele alma amacını başından beri sürdüren politik bir hukuk dergisi olarak yayın hayatına başladı. Ancak geçen on yılın sonunda gelinen noktada, dünyada ve Türkiye’de yeni bir düzenin yerleştirildiğini ve kurumlarının oluşturulmaya çalışıldığını görüyoruz.
Bu yerleşme ve yeniden işlevlendirme süreci, amacımızı yeniden tanımlama ihtiyacını da beraberinde getirdi. Yeni döneme ilişkin yazımızda da belirttiğimiz üzere, yeni yayın döneminde yalnızca bugünün hukukunu eleştirmekle yetinmeyen; bu hukuku ortaya çıkaran tarihsel, sınıfsal ve ekonomi-politik dinamikleri güncelin ötesine geçen bir perspektifle tartışmaya açan kuramsal-politik bir çizgide üretim yapmayı amaçlıyoruz. Bu doğrultuda gelişmeleri kendi dar sınırları içinde değil, onları belirleyen toplumsal ilişkiler bütünü içinde ve en başından beri olduğu gibi Marksizmin ışığında ele alacağız. Bu yönelimin bir sonucu olarak dergimizin sayfalarında ve yazı içeriklerinde de birtakım değişiklikler yapıldığını göreceksiniz.
Bu bağlamda, 43. sayımızda kapak konumuzu devlet ve rejim tartışmalarına ayırıyoruz. Çünkü Türkiye’de yaşanan siyasal ve hukuki gelişmeler, yalnızca güncel iktidar ilişkileri bakımından değil, devlet ve rejim biçimleri açısından da kalıcı dönüşümlere işaret ediyor. Yeni anayasa gündemi, bu tartışmaları kaçınılmaz kılan en önemli başlıklardan biri. Zira tartışmanın gerisinde yalnızca anayasal normların yeniden düzenlenmesi değil, devlet iktidarının kuruluş, örgütlenme ve kullanılma biçiminin yeniden tanımlanması hususu bulunuyor. Öte yandan, tam da bu nedenle devlet tartışmalarının tek bir sayıda tüketilemeyeceğini düşünüyoruz. Devletin, dolayısıyla kurumların ve toplumsal-sınıfsal güç ilişkilerinin dönüşümünü önümüzdeki sayılarda da farklı yönleriyle tartışmayı sürdüreceğiz.
Kapak konumuza ilişkin yazılar, Ulaş Karadağ’ın “Türkiye’de Biçimlerarası Devlet” başlıklı yazısıyla ve bir tespitle açılıyor: Yazara göre Türkiye’de devlet üzerine yapılan tartışmalar çoğu zaman aynı ikilemde tıkanıyor. Yürütmenin güçlenmesi kimilerince devletin güçlenmesine, kimilerince de zayıflamasına işaret ediyor. Karadağ ise bu iki seçenekten birini tercih etmek yerine soruna başka bir zeminden yaklaşılması gerektiğini öne sürüyor. Yazara göre Türkiye’de yaşananları bir rejim değişikliği olarak değil, ufukta bir devlet biçimi değişiminin belirdiği “biçimlerarası devlet” dönemi olarak okumak gerekiyor. Buna göre eski bir devlet kompozisyonu çözülmüş, yerine yeni bir kompozisyon henüz yerleşmemiştir. Karadağ, biçimlerarası devleti şöyle tanımlıyor: Devletin hukuki ve fiili varlığı sürerken eski kompozisyonun çözüldüğü, ancak sınanmış bir devlet projesinin kalıcı bir kompozisyona henüz dönüşemediği ara dönem. Bu çerçeveden hareketle ülkemizdeki gelişmelerden örnekler vererek henüz sabitlenmemiş bir kompozisyonun izlerine dikkat çekiyor. Güncel tartışmalara ufuk açıcı bir bakış getiren bu yazıyı ilgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz.
İzzettin Önder’in kaleme aldığı “Devletin İktisadi İşlevi” başlıklı yazı ise devletin, bir örgüt olarak göreli bir özgürlüğe sahip olsa da bu özgürlüğünün sınırlarının hem ülkenin içinde yer aldığı uluslararası ekonomik topluluğun koşullarıyla hem de toplumun kendi tarihsel ve geleneksel çerçevesiyle belirlendiği saptamasıyla başlıyor. Önder, burjuva toplumlarında devletin ekonomik işlevine ilişkin yaklaşımların temelde ikiye ayrıldığını belirtiyor: organik teori ve bireyselci teori. Yazara göre, sosyal devlet politikalarının yoğun biçimde uygulandığı dönemler ile Türkiye’de 1930’lardaki devletçilik uygulaması dışında, kapitalist blok içindeki hemen hemen tüm ekonomilerde “bireysel özgürlük” ve “demokrasi” söylemleri eşliğinde bireyselci-burjuva devlet politikası egemen olmuştur. Yazı, teorik çerçeve ve ülke uygulaması olmak üzere iki alt başlık altında ilerliyor. İlk bölümde farklı düşünürlerin yaklaşımları tartışılırken ikinci bölümde Türkiye’nin cumhuriyetten günümüze uzanan bütçe politikaları somut örneklerle ele alınıyor. Böylece devletin ve kamusal işlevlerin zaman ve koşullara göre nasıl değiştiğine dair teorik bir açıklama, sistem dinamikleri bağlamındaki Türkiye pratiğiyle birleştiriliyor. Okuyucular, devletin iktisadi rolünün hem kuramsal hem de pratik boyutlarını karşılaştırmalı bir bakışla değerlendirme imkânı bulacaklardır.
“Kolektif Emperyalizmin Yapısal Krizi Üzerine” başlıklı yazısında Ali Murat Özdemir, kapitalist sistemin günümüzde yaşadığı krizi “kolektif emperyalizm” bağlamında ele alıyor ve güncel küresel krizi Marksist bir perspektiften değerlendiriyor. Özdemir’e göre kapitalist sistemin karşı karşıya olduğu bu kriz, geçici dalgalanmaların ötesinde yapısal bir nitelik taşımaktadır. Yazar, ABD hegemonyasının dönüşümünü, kapitalizmin ertelenen çelişkilerinin nasıl daha derin krizlere yol açtığını ve küresel kapitalizmin artık sürdürülemez hâle gelen çelişkilerini tartışarak geleceğe dair olası senaryoları da değerlendiriyor. İçinde bulunduğumuz bu son yapısal krizin birbirini izleyen bir dizi yokluğu beraberinde getirdiğini belirten Özdemir, ardından “yapısal krizin boyutu ve derinliği nedir?” sorusunu sorarak bu soruya yanıt arıyor. Yazısını, emekçi halkın örgütlü siyasi faaliyetine ve bu faaliyeti sürdürebilmek için ihtiyaç duyacağı temel güvencelere işaret ederek bitiren Özdemir, bir bakıma yazının devamının geleceğini de haber veriyor. İlgiyle okuyacağınıza eminiz.
Serdal Bahçe’nin “Kapitalizmin Krizi ve Yeni Liberalizmin Anlamı” başlıklı çalışması, güncel bir soruyla açılıyor: Kapitalizmin krizleri, her seferinde yeni bir dönemin başladığı ya da eski bir dönemin sona erdiği yönündeki tartışmaları alevlendiriyor. Peki, kapitalizmin varoluşu nasıl bir şeydir? Bu analiz yalnızca yüzeysel görünümlere takılı kalırsa, kapitalizmi değişmez bir olgu olarak ele alırsa ya da güncel dönüşümlerini moda kavramlarla açıklamaya çalışırsa gerçekten anlamlı bir sonuca ulaşabilir mi? Bahçe, yazısının konusu olan kapitalizmin krizini ve bu krizin zamansal-mekânsal yayılımını, görüngü ile öz arasındaki ayrımı merkeze alan bir yöntemle inceliyor. Yazara göre “Yeni Liberalizm” olarak adlandırılan olgu, aslında olgunlaşmış bir kriz anında kapitalizmin kendisini olağanüstü bir tarihsel dönemin boyunduruklarından kurtarma girişimidir; bir tür öze dönüş operasyonudur. Yazı, öncelikle Yeni Liberalizmi bu çerçevede analiz etmeyi, ardından Keynesyen dönemi de aynı tarihsel bağlama yerleştirmeyi amaçlıyor. Okuyucuya hem teorik hem de güncel bir perspektif sunan bu yazının, tartışmalara zengin bir katkı sağlayacağını düşünüyoruz.
Bülent Yücel’in kaleme aldığı “Neo-liberalizmin Yönetim Tercihi: Popülist Yarışmacı Otoriterlik (Türkiye’nin Kum Saati)” başlıklı yazı, II. Paylaşım Savaşının demokratik yönetim anlayışının niteliğinde de köklü sonuçlar yarattığı tespitiyle başlıyor. Yücel’e göre bu dönemde çoğunlukçu ulus egemenliğine dayanan halk temsiliyeti yeniden kurgulanmış; hukuk kuralları ve kurumlarıyla sınırlandırılan, özgürlükçü ve çoğulcu bir yönetim modeli geliştirilmiştir. Ancak yazara göre bu modelin kurucu unsurları, yüzyılın son çeyreğinde dönüşüm geçirmiş bir otoritarizmin de zeminini hazırlamıştır. Yücel, 1980’lerden itibaren karakter değiştiren ekonomik liberalizmin, kendisine en uygun siyasal düzen olarak popülist, otoriter eğilimli ve belli ölçüde yarışmacı bir yönetim biçiminin altyapısını hazırladığını belirtiyor ve bu yönetim biçiminin kökenini 1980 sonrası neo-liberal dönüşüme bağlıyor. Yazı, bu çerçevede “popülist yarışmacı otoriterlik” olarak adlandırılan olguyu inceleyerek Türkiye örneği üzerinden AKP iktidarını bu kuram ışığında değerlendiriyor. Çalışma iki bölümden oluşuyor: İlk bölümde popülist yarışmacı otoriterlik örneklerinin yaygınlaşmasına zemin hazırlayan çevresel etkenler ele alınıyor. İkinci bölümde ise bu yönetim düzenlerinin tipleştirilmesine ilişkin unsurlar ortaya konuyor. Bu kuramsal çerçeve, Türkiye’nin 2002’den bugüne uzanan siyasal deneyimiyle somutlaştırılıyor; anayasa değişikliklerinin, OHAL sürecinin ve 2017 sonrası yönetim sisteminin yazarın geliştirdiği kurama nasıl oturduğu tartışılıyor. Alanına katkı sunacağını düşündüğümüz bu değerli çalışmayı okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.
Bu sayımızda Michael A. Wilkinson’ın Ulaş Karadağ tarafından dilimize kazandırılan “Dünya Anayasacılığının Yükselişi ve Düşüşü” başlıklı makalesi de yer alıyor. Wilkinson, söz konusu makalede Soğuk Savaş sonrası dönemde yükselişe geçen dünya anayasacılığı söyleminin 11 Eylül ve küresel finans krizinin ardından nasıl gerilediğini tartışıyor. Çalışma, liberal anayasacılığın kırılganlığını, bu anlayışın popülizmle kurduğu ilişkileri ve Avrupa’da otoriter liberalizmin kurumsallaşma sürecini ele alıyor. Ayrıca “maddi anayasa” kavramı üzerinden yazılı metinlerin ötesindeki toplumsal ve siyasal dinamiklere dikkat çekiyor. Anayasacılık tartışmalarını güncel siyasal krizlerin zeminine oturtan bu önemli çeviriyi ilginize sunuyoruz.
Türkiye sosyalist düşüncesinin ve Marksist geleneğin özgün, üretken ve ödünsüz isimlerinden Yalçın Küçük’ü 6 Nisan 2026’da kaybettik. 43. sayımızda kendisini, Okan İrtem’in “Yalçın Küçük’ün Perspektifinden Demokrasinin Sonu” başlıklı çalışmasıyla anmak istiyoruz. Bu yazı ilk olarak Yeni Ülke dergisinin 7. sayısında (Eylül 2021) yayımlanmıştı; İrtem tarafından dergimiz için güncellendi. Kendisine teşekkür ediyor, Yalçın Hocamızı saygıyla anıyoruz.
Ocak ayında yayımlamayı planladığımız yeni sayımızda; devlet başkanlarının bir gecede başka bir devlet tarafından ülkelerinden alınması, liderlerin egemen devletlerin topraklarında açıkça düzenlenen operasyonlarla öldürülmesi, BM’nin ve diğer uluslararası kurumların gelinen noktadaki işlevi ve rolü gibi pek çok gelişme ve dönüşüm karşısında, değişen uluslararası düzeni ve uluslararası hukuku ele almak istiyoruz. Bu konuda görüşlerini bizimle paylaşmak isteyen okuyucularımız, yazılarını gönderebilirler. Hatırlatalım ki kapak konusuyla sınırlı olmaksızın yazılarınızı dergide yayımlanmak, daha kısa çalışmalarınızı ise internet sitesinde okuyucularla buluşturmak üzere gönderebilirsiniz. Dergide ve internet sitesinde yayımlanacak yazılar için internet sitemizde yer alan ve basılı derginin son sayfasında bulunan yayın ilkelerine bakmanızı rica ediyoruz.
Her zaman olduğu gibi görüşlerinizi e-posta adresimiz üzerinden bizimle paylaşabilirsiniz.
Keyifli okumalar dileriz. Gelecek sayıda görüşmek üzere…
