Türkiye’de devlet ve hukuktan söz ederken yeni bir şey söylemek artık çok zor. Söylenecek şeyler farklı biçimlerde, farklı yollarla söylendi, söyleniyor. Karşıt argümanlar kuramsal çeşitliliğe işaret etse de otoriterleşme, hukuk devletinin yok oluşu, anayasal düzenin dönüşümü üzerine yapılan tartışmaların çoğu -beklendik bir biçimde- bu dönüşümü ‘devletin demokratik niteliği’nin kaybı üzerinden açıklıyor. Bununla birlikte, yürütmenin güçlenmesi, kimilerince devletin güçlenmesine kimilerince zayıflamasına işaret ediyor. Güçlü devlet görüşü, zamanında Alman neo/ordo-liberalleriyle Carl Schmitt gibi hukukçuların reçetelerinde olduğu gibi, devletin istikrar bozucu toplumsal ve sınıfsal hareketlerden, çatışan ekonomik/sınıfsal çıkarların yaratacağı olası dalgalanmalardan (sözde) yalıtılmasını takdire şayan buluyor. Tek bir yerde biriken iktidarın ‘karar’lar yoluyla icra edilmesi, müzakerenin neden olacağı zaman kaybının önlenmesi bakımından önemli. Bir başka deyişle, sosyal teorinin uzunca bir zamandır farkında olduğu gibi, Schmitt Habermas’ı yok etti; ‘karar’ müzakere hukukundan kurtuldu ve rahatladı.
Devletin zayıflaması ise yine gücün tek bir yerde birikmesiyle ilgili. Böyle bir güç, sistemin belirli bir noktasını sağlamlaştırsa da bütününü kırılganlaştırıyor denebilir. Sistemler böyledir. Güçlü merkez, egemen görünen blok içinde birbirleriyle çatışan çıkar odaklarını bir tutkal gibi bir arada tutuyor olabilir; ancak işlevini yitirdiğinde ortaya çıkacak olası karmaşa göz ardı edilemeyecek bir tehdittir.
Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 43. sayısında okuyabilirsiniz.
