550 Yıllık Bir Vakfiye, 86 Yıllık Bir İdari İşlem ve Siyasetin Gölgesinde Bir Karar: Danıştay’ın Ayasofya Kararının Hukuki İncelemesi (14.9.2020)

Einstein’e atfedilen “Ben olmayan her şey, çevredir” sözü, çevre kavramının sınırları geniş ve belirsiz bir tanımı olduğu gibi, aynı zamanda çevrenin insan merkeze alınarak yapılmış bir tarifidir. Danıştay’ın Ayasofya hakkında vermiş olduğu[1], statüsünü camiden müzeye çeviren 86 yıllık Bakanlar Kurulu Kararı’nın iptali kararı ile Einstein’a atfedilen bu söz arasında benzerlik kurmak ilginç olmayacaktır. Zira Danıştay’ın söz konusu kararının “metni hariç her şeyin siyaset” olduğunu söylemek mümkündür.

Danıştay kararının siyasi olarak doğru mu yoksa yanlış mı olduğu ya da siyasi etkileri elbette bu yazının konusu değildir. Ancak kararın metninin, siyasetin gölgesinde kaldığı, karara doğru veya yanlış diyen birçok kişinin almış olduğu siyasi pozisyona göre bu nitelemelerde bulunduğu[2], kısacası kararın kendisi hariç her şeyin, siyasi güdülerle, konuşulduğu iddiasını temellendirmek için kararın alınma sürecinde basına yansıyan haberler hatırlatılmakla yetinilecek, ardından siyasetten geriye kalan tek şey olan kararın metni hukuki olarak incelenecektir.

Daha önce çok kez bu tartışmalarla gündeme gelen Ayasofya’nın cami olarak açılmasının önünü açan süreç 2020 yılı İstanbul’un Fetih Kutlamaları ile başladı. 29 Mayıs’ta Ayasofya’da Fetih Suresi’nin okunması[3], Ayasofya’nın statüsü tartışmalarını bir kez daha gündeme getirdi.[4] Bu tartışmaların ardından Cumhurbaşkanı’nın “Ayasofya’da namaz da kılınır, Fetih Suresi de okunur. Buna ancak ve ancak aziz milletimiz karar verir” açıklaması ve Ayasofya’nın müzeden camiye çevrilmesi için talimat verdiği haberi basında yer aldı.[5] Siyasetin başlattığı tartışma, yine siyasi olarak tartışılmaktayken[6] bir anda 2016 yılında açılmış olan bir dava kamuoyunun gündemine getirildi ve Danıştay’ın bu konuda vereceği karara işaret edilmeye başlandı.[7] Danıştay’ın duruşma gününe dek sosyal medya ve televizyonlarda sürekli bu konu konuşuldu. Duruşmadan[8] sonra on beş gün içinde kararın açıklanacağı haberlere yansıdı ki İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 19. maddesi uyarınca da böyle olmalıydı. Gerçekten de kanuna uyularak, uygulamada pek böyle olmasa da, duruşmanın yapıldığı gün verilen karar 10 Temmuz’da duyuruldu.[9] Aynı gün mükerrer Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı[10] ile yargı kararının uygulanması için, ki tarihin en hızlı uygulanan yargı kararı olabilir, Ayasofya’nın ibadete açılmasına karar verildi. Özetle Ayasofya kararı, başından sonuna siyasetin başlattığı, siyasetin tartıştığı bir konu olması ve Danıştay’ın daha önce aynı konuya ilişkin verdiği kararlardan[11] ayrılması bakımında siyasetin gölgesinde kalan bir karar olmuştur.

Her ne kadar etrafını siyasetin çevrelediği, üzerini siyasetin örttüğü bir karar olsa da Danıştay’ın kararı belirli usul ve esas sorunları ele alınarak, doğru veya yanlış, verilmiş bir mahkeme kararı olduğu için bu usul ve esas sorunlarına getirdiği çözümler de hukuki olarak değerlendirilmelidir.

Mahkeme, daha önceki kararlarında da öne sürülen dava konusu Bakanlar Kurulu Kararında yer alan imzaların gerçeği yansıtmadığı, Kararda imzaları bulunan bazı bakanların karar tarihinde Ankara dışında olduklarının Meclis tutanakları ile sabit olması nedeniyle imzalarının geçersiz olduğu ve grafolojik yönden incelenmesi gerektiği iddiaları yönünden, dosyada konu ile ilgili inceleme yapılmasını gerektirecek yeterli emare bulunmadığı kanaatine ulaşıldığından söz konusu imzaların gerçekliğiyle ilgili inceleme yapılmasına gerek görmemiştir.

Bu iddiaları inceleme yapmaksızın geçen Mahkeme, ikisi usule ilişkin biri de esasa ilişkin üç temel sorunu ele almıştır. Bu sorunlar; süre aşımı, kesin hüküm sorunu ve vakfiyenin hukuki niteliği/etkisidir.

A. Usule İlişkin Sorunlar

Danıştay’ın davanın esasına geçmeden önce Ayasofya’ya ilişkin daha önceki davalarda da gündeme gelen süre aşımı iddiası ve daha önce vermiş olduğu kararlar nedeniyle oluşan kesin hüküm problemini incelemesi ve bir çözüm getirmesi gerekmiştir. Yüksek Mahkeme her ikisi tartışmalı konuda da sorun görmeyerek esas incelemesine geçmiştir.

  1. Süre Aşımı

1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı’nın (BK Kararı) iptali konulu bir davada ilk akla gelen sorun, seksen altı yıl sonra bir idari işlemin nasıl denetlenebileceği olmalıdır. Zira İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) 7. maddesinde dava açma süreleri düzenlenmiştir. 86 yıllık bir süreyi aşmak için tek formül[12] İYUK’un 7. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenen durumdur. Bu formülün kullanılabilmesi için 1934 yılındaki BK Kararı’nın düzenleyici işlem olması gerekmektedir.

Danıştay da 1934 tarihli BK Kararı’nı düzenleyici işlem kabul ederek İYUK m. 7/4’ü uyguladı ve davada süre aşımı olmadığına karar verdi. Danıştay’a göre “davacı, hakkında idari davaya konu olabilecek bireysel işlemin tesis edilmesi üzerine hem bu işlem, hem de dayanak işleme veya bunlardan herhangi birine karşı dava açabilecek olup, uyuşmazlıkta da, bireysel ret işleminin dayanağını oluşturan Bakanlar Kurulu Kararına karşı söz konusu işlemin tebliği üzerine yasal süresi içinde dava açılmıştır.”

Süre aşımı iddiası Danıştay’ın Ayasofya’ya dair verdiği başka bir kararında[13] azınlıkta kalan bazı üyeler 1934 tarihli BK Kararı’nın düzenleyici işlem olmadığını, davacının talebinin reddinin ise söz konusu BK Kararı’nın uygulama işlemi olamayacağını iddia etmişlerdir. Ancak çoğunluk, bu görüşe katılmamış, güncel Ayasofya kararından farklı bir formül ile idari işlemi incelemiştir. Çoğunluğa göre bir idari işlemin kaldırılması talebinin reddi incelenirken kaldırma talebine konu olan idari işlemin hukuksal denetimi de yapılmalıdır. Belirtmek gerekir ki 1934 tarihli BK Kararı’nın hukuki denetimi, red işleminin dayanağı olduğu için yapılabilse de ilgili işlem düzenleyici işlem kabul edilmediği sürece iptal edilmesi mümkün değildir.[14]

Oysa 1934 tarihli BK Kararı, soyut, objektif, kural koyan bir düzenleyici işlem değil[15] bir yapıyı bir statüden (cami) başka bir statüye (müze) sokan klasik bir bireysel idari işlemdir. Dolayısıyla bu davada 1934 tarihli BK Kararı’nın düzenleyici işlem olduğu varsayımı ile İYUK m. 7/4’ün uygulanması hukuka aykırıdır. Bu nedenle her ne kadar red işleminin sebep unsuru olarak hukuki denetimi yapılabilse de düzenleyici işlem olmayan 1934 tarihli BK Kararı’nın süre aşımı nedeniyle iptal edilmesi mümkün görünmemektedir.

  1. Kesin Hüküm Problemi

Danıştay’ın 1934 tarihli BK Kararı’nı konu alan daha önce vermiş olduğu kararlarının bu davada kesin hüküm teşkil edip etmeyeceği de kararda tartışılmıştır. Danıştay’a göre daha önce verilen kararlarda “Ayasofya’nın mülkiyeti, vakıf niteliği ve tapusunda yer alan vasfı itibarıyla vakıf senedinde tahsis edildiği amaç dışında kullanımının hukuka aykırı olduğuna ilişkin iddialar yönünden esasa ilişkin herhangi bir inceleme ve değerlendirme bulunmadığı gibi, buna dair herhangi bir gerekçe ve hüküm de yer almamıştır.” Bu nedenle daha önce verilmiş olan kararlar güncel kararda kesin hüküm teşkil etmemelidir.

Tartışmalı olan bu problem hakkında bir görüş, güncel kararda kesin hüküm problemi olmadığını, iptal davalarında verilen red kararlarının kural olarak kesin hüküm teşkil etmeyeceğini savunmuştur.[16] Başka bir görüş ise red kararlarında mutlak anlamda değil, nispi anlamda kesinlik olduğunu, bunun ise “tarafları ve konusu aynı olan bir davanın daha önce reddedilmiş olmasının, bu davanın, farklı bir sebebe dayanılması ve süre koşuluna uyulması suretiyle, yeniden açılmasına engel olmayacağı anlamına” geldiğini öne sürmüştür.[17] Bu görüşe göre Danıştay’ın güncel kararında ele alınmadığı için kesin hüküm problemi görmediği vakıf niteliği, vakıf senedi ile ilgili tartışmalar, daha önceki davalarda da öne sürülmüş ve dava konusu BK Kararı’nı sakatlayamayacakları söylenmek suretiyle karşılanmıştır. Bununla birlikte önceki kararda vakfiye ve vakıf niteliği tartışmalarının BK Kararı’nı sakatlamamasının gerekçesinin karara yazılmamış olması davacının gerekçeli karar hakkı ihlal etse de bu ihlalin yaptırımı davacının daha önce öne sürdüğü iddialara dayanarak yeniden dava açabilmesi değildir.

B. Esasa İlişkin Sorun

Danıştay kararında en geniş incelenen konu vakfiye/vakıf senedinin hukuki niteliği ve etkisidir. Mahkeme, konuya ilişkin mülga ve halen yürürlükte olan mevzuat hükümlerini ve yüksek mahkeme içtihatlarını değerlendirmesinin ardından Ayasofya vakfiyesini de ilgilendiren 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlüğe girdiği 04/10/1926 tarihinden önce kurulmuş olan vakıflarla ilgili olarak şu tespitlerde bulunmuştur:

“(i)    Vakfiye ya da vakıf senedinin, vakfın kurucu belgesi olduğu, bu belgelerin, vakfın konusuna, amacına ve organlarına dair vakfedenin iradesini yansıtan düzenlemeler içerdiği,

(ii)   Vakfiye ya da vakıf senedi hükümlerinin, hukuk kuralı etki, değer ve gücünde olduğu; vakıf kurma işlemi tamamlandıktan sonra bu kuralların, “vakfedeni”, “vakfı idare edenleri”, “vakıftan faydalanacakları” ve “üçüncü kişileri” bağladığı gibi “Devleti” de bağladığı, bu nedenle, kurucu iradeyi yansıtan vakfiye ya da vakıf senetlerini hiç kimsenin değiştiremeyeceği,

(iii)  Vakıf varlıklarının, vakfedenin iradesine uygun olarak kullanılmasının zorunlu olduğu, sonucuna varılmaktadır.”

İlk olarak belirtilmelidir ki vakfiyenin hukuki niteliğine ve etkisine ilişkin değerlendirmeler bir yüksek mahkeme tarafından ilk kez yapılmamaktadır. Konunun siyasi boyutunun etkisi ile olsa gerek, vakfiyelere ilişkin Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın yaklaşımı, yüzeysel de olsa ortaya koyulmamıştır. Her ne kadar vakfedenin bir Padişah olmasından kaynaklı olarak ortada bir kamu hukuku işlemi veya padişah fermanı olduğu iddia edilse de esas tartışmalı olan nokta, vakfedenin kimliğinden[18] bağımsız olarak vakfiyenin/vakıf senedinin hukuki niteliği ve etkisidir.

Ayasofya, mazbut vakıf niteliğindeki Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı’nın mülkiyetinde bulunmaktadır. Mazbut vakıflar, “fiili ve hukuki sebeplerle Devletin el koyduğu, idaresi bir makama ya da vakfedenlerin fer’îlerinden başkalarına bırakıldığı, fiilen hayrî bir hizmeti kalmadığı için Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün vesayeti altına alınan, özel hukuk hükümlerine tabi tüzel kişiler olduklarından, bu vakıfların yönetim ve temsilleri, hukuki statülerinin korunarak yaşatılmaları amacıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bırakılmıştır. Kendine özgü bu vesayet ilişkisi, mazbut vakıfların hukuki statülerinde bir değişikliğe sebebiyet vermediği gibi, vakıf malvarlığının kamu malı hâline dönüşmesi sonucunu da doğurmamaktadır.”[19] Bununla birlikte Danıştay, yakın tarihli bir kararında mazbut vakıfların mallarına başka bir idarenin ihtiyaç duyması halinde Kamulaştırma Kanunu’nun 30. maddesi uyarınca işlem yapılabileceğini karar vermiştir.[20] Kararda yer verilen karşı oyda ise mazbut vakıfların kamu tüzel kişisi olmadığı, bu nedenle mazbut vakıfların mallarına bir idarenin yürüttüğü hizmet nedeniyle ihtiyaç duyulması halinde Kamulaştırma Kanunu’nun 30. maddesi uyarınca değil aynı Kanunda düzenlenen özel hukuk tüzel kişilerinin tabi olduğu kamulaştırma prosedürüne tabi olmaları gerektiği belirtilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’ne göre “Mazbut vakıfların taşınmaz varlıklarını koruyucu nitelikteki söz konusu düzenlemeler, mazbut vakıfların vakfedenlerin ferîlerinin mütevelliliğinde değil de bir kamu idaresinin yönetimi altında bulunması nedeniyle bu vakıfların kanun koyucu tarafından özel olarak korunması, bu suretle mazbut vakıfların yaşatılması ve vakıf amaçlarına ulaşılması amacını gütmektedir. Kanun koyucu, gerçek kişilerce yönetilmeyen mazbut vakıflara bir anlamda sahip çıkmakta özel bir koruma sağlamaktadır.[21]

Anayasa Mahkemesi’nin vakfiyelere ilişkin değerlendirmelerde bulunduğu kararlarda rastlanan ilginç bir nokta ise, Danıştay’ın Ayasofya kararında vakfiyelere ilişkin ulaştığı sonuçların Anayasa Mahkemesi’nde iptal davasını açan ana muhalefet partileri tarafından savunulmasıdır. “Vakfiye ya da vakıf senedinin vakfın kurucu belgesi olduğu, bu belgenin vakfın konusuna, amacına ve organlarına ilişkin vakfedenin tüm istek ve istencini yansıtan düzenlemeleri içerdiği, vakfiye ya da vakıf senedi düzenlemelerinin hukuk kuralının etki, değer ve gücünü haiz olduğu, vakıf kurma işlemi tamamlandıktan sonra bu kuralların vakfedeni, vakfı yönetenleri, vakıftan yararlanacakları, üçüncü kişileri ve Devleti bağlayacağı, kurucu istenci yansıtan vakfiye ya da vakıf senetlerini Devlet organları dâhil kimsenin değiştiremeyeceği” gibi Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararlarda[22] ana muhalefet partisi tarafından savunulan argümanlar ile Danıştay’ın Ayasofya kararında ulaştığı sonuçların aynı olduğu görülmektedir.[23] Bu bağlantı da Danıştay’ın kararında ulaştığı bulguların bu kararda ilk kez öne sürülen, bu karara özgü değerlendirmeler olmadığını göstermektedir.

Danıştay’ın Ayasofya kararından önce vermiş olduğu kararlarda da vakıfların vakfiyelerde öngörülen amaçlarla kullanılmasını gözettiği/öncelediği, bu bakımdan da Ayasofya kararının esas bakımından büyük bir yenilik taşımadığı söylenebilir. Örneğin, vakıf senedinde vakıf amacının insanların ibadet etmesi olarak belirlendiği, bu amaç doğrultusunda taşınmazda bir cami ve meşrutahane yapıldığı, daha sonra ise, bu amaca aykırı olarak taşınmazın sağlık ocağı olarak kullanılmasına olanak sağlandığı bir uyuşmazlıkta, “Vakıflarda, vakfın amaçlarının belirtilmesi ve taşınmazların bu doğrultuda değerlendirilerek bu amaca aykırı işlemlerden kaçınılması gerektiği[nin] kuşkusuz” olduğu belirtilmiş ve taşınmazın vakıf senedindeki amacına aykırı olarak sağlık ocağı yapımına olanak sağlayan dava konusu koruma kurulu kararı ve yapı ruhsatında isabet görülmemiştir.[24] Yine bir vakıf işhanının, hizmet binası olarak kullanılmak üzere tahsis edilmesine ilişkin işlem, “vakıf malının ekonomik şekilde işletilmesi ilkesine ve vakfedenin vakfiyedeki iradesine aykırı [olduğu için]” hukuka aykırı bulunmuştur.[25]

Danıştay’ın imar düzenlemelerinde vakıf senedinde belirlenen amacın yanı sıra fiili kullanımı da dikkate aldığı ve yalnızca vakıf senedindeki amacı mutlak bir şekilde korumadığı görülmektedir. Danıştay’a göre “imar düzenlemelerinde, mazbut vakıf taşınmazlarının akar niteliği değerlendirilirken taşınmazların vakıf senedindeki özgülenme amacından yola çıkarak ve fiili kullanım durumu dikkate alınarak inceleme yapılması gerekmektedir.” Yüksek Mahkeme, bu hususlar dikkate alınmadan verilen derece mahkemesinin kararını bozmuştur.[26] Bir vakfa ait bahçeli ahşap ev vasıflı bir taşınmazın, kısmen yol olarak ayrıldığı, davacı tarafından taşınmazın yoldan çıkarılarak konut alanına alınması ve bu suretle taşınmazın akar niteliğinin korunması gerektiği iddiasıyla açılan benzer bir davada “taşınmazın fiili kullanım durumuna dair bilgi ve belgelerin değerlendirilmesi neticesinde taşınmazın otopark olarak kullanıldığı[nın tespit edildiği], bu haliyle (…) gelir getirici nitelikte olmayan fonksiyonlara ayrılamayacağından söz edile[meyeceğine]” karar verilerek, işlem hukuka uygun bulunmuştur.[27]

Sonuç

Özetle, Danıştay’ın Ayasofya kararının;

  1. 1934 tarihli BK Kararı bakımından süre aşımı olduğu için süre yönünden hukuka aykırı olduğu,
  2. Kesin hüküm bakımından tartışmalı olduğu,
  3. Kararın değerlendirilmeleri arasında üzerinde yeteri kadarı durulmayan vakıf senedinin hukuki niteliği bakımından; Ayasofya kararının Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın daha önce benzer konularda verilen kararlarından ayrıksı, farklı bir nokta içermediği, özellikle Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nin kuruluş kanununun iptali istemiyle açılan davada Danıştay’ın Ayasofya kararında ulaştığı sonuçların ana muhalefet partisi tarafından aynı şekilde, Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı’nın vakfiyesini üstün kılacak şekilde savunulduğu dikkate alındığında bu karardaki vakıf senedine ilişkin tespitleri Padişah fermanı veya Osmanlı hukukunun Cumhuriyet hukukuna üstün tutulduğu şeklinde değerlendirmenin doğru olmayacağı ve bu kararda vakıf senedine ilişkin ulaşılan sonuçların bir içtihat farklılığı oluşturmadığı değerlendirilmektedir.

 

 

 

 

[1] D. 10. D., E. 2016/16015, K. 2020/2595, T. 02.07.2020. Kararın tam metni için bkz. (link)

[2] Türkiye’de hukuk eğitimi almış kişiler dahi hukuki yorumlarda bulunurken kendi dünya görüşlerinin etkisiyle hareket ediyorlar. Oysa Ayasofya kararını hukuken hatalı bulup camiye dönüşmesinden şahsi olarak memnun olmak mümkün olduğu gibi, kararı hukuka uygun bulup müze olmasının daha doğru olduğu savunmak da mümkündür. Hukukçuların bile dünya görüşleri ile hukuku ayıramadıkları bir zeminde hukukla siyasetin iç içe geçmemesi gerektiği talebi naif bir beklentiye dönüşüyor.

[3] https://www.medyajans.com/fetih-coskusunun-kalbi-bu-yil-ayasofyada-atacak.html, E.T. 24.07.2020.

[4] Ali D. Ulusoy, “Ayasofya’nın Hukuksal Statüsü”, https://t24.com.tr/yazarlar/ali-d-ulusoy/ayasofya-nin-hukuksal-statusu,26871, E.T. 24.07.2020.

[5] https://www.sondakika.com/haber/haber-erdogan-ayasofya-icin-talimat-verdi-milletimiz-13292325/, E.T. 24.07.2020.

[6] https://www.posta.com.tr/bahceliden-ayasofya-destegi-can-sesi-degil-ezan-sesi-yukselecek-2260087, E. T. 24.07.2020.

[7] https://www.sabah.com.tr/gundem/2020/06/08/baskan-erdogan-karar-milletimin-demisti-ayasofya-icin-flas-basvuru, E.T. 24.07.2020; https://www.superhaber.tv/erdogan-ayasofya-konusunda-danistayin-kararini-bekliyoruz-haber-280849, E.T. 24.07.2020.

[8] https://www.haberler.com/ayasofya-icin-beklenen-gun-geldi-gozler-hukukun-13380496-haberi/, E.T. 24.07.2020.

[9] Karar her ne kadar 10 Temmuz’da duyurulsa da bu tarihten önce de mahkemenin kararını basına açıklayanlar oldu. Bkz. https://tr.sputniknews.com/turkiye/202007081042411913-ayasofyanin-muzeye-cevrilmesi-karari-danistay-tarafindan-iptal-edildi-iddiasi/, E.T. 24.07.2020. Kararı önceden duyuranlar olduğu gibi karardan önce Ayasofya için halı siparişinin verildiğini de ifade edenler oldu. Bkz. https://www.yenisafak.com/gundem/ayasofya-icin-flas-iddia-cami-halisi-siparisi-verildi-3543730, E.T. 24.07.2020.

[10] Cumhurbaşkanı Kararı, Karar No: 2729, R.G. T. 10.07.2020, S. 31181 (Mükerrer)

[11] D. İDDK, E. 2013/3803 K. 2015/1193 T. 6.4.2015; D. 10. D. E. 2012/8034 K. 2017/1359 T. 9.3.2017

[12] Danıştay’ın bazı istisnai hallerde içtihatla benimsediği bir olasılığa göre temel hak ve özgürlüklere yönelik süregelen etkiye sahibi bir idari işlem, İYUK m. 10 kapsamında yapılacak bir başvuru sonucu oluşan red işlemi birlikte dava konusu edilebilir. Bkz. Ali D. Ulusoy, “Danıştay’ın Kararı Hukuken Hatalı Mı?”, https://t24.com.tr/yazarlar/ali-d-ulusoy/danistay-in-ayasofya-karari-hukuken-hatali-mi,27379, E.T. 24.07.2020.

[13] D. İDDK, E. 2013/3803 K. 2015/1193 T. 6.4.2015. Bkz. Lexpera İçtihat ve Bilgi Bankası.

[14] Yıldızhan Yayla/Erdoğan Bülbül: “Karar İncelemesi: İstanbul 1. İdare Mahkemesi’nin 22.5.1997 Gün ve E. 1996/1406, K. 1997/561 Sayılı Kararı Üzerine Düşünceler”, İHİD, C. 13, Sayı 1, Yıl 2000, s. 433.

[15] Ali D. Ulusoy, “Danıştay’ın Kararı Hukuken Hatalı Mı?”.

[16] Ali D. Ulusoy, “Danıştay’ın Kararı Hukuken Hatalı Mı?”.

[17] Turgut Candan, “Ayasofya Kararında Kesin Hüküm Sorunu”, https://turgutcandan.com/2020/07/17/ayasofya-kararinda-kesin-hukum-sorunu/, E.T. 24.07.2020.

[18] Vakfedenin Padişah olması nedeniyle vakfetme işleminin hukuki niteliğinin değişebileceği öne sürülebilir. Zira Padişahların mülk edinme yöntemleri, Ayasofya örneğinde görüldüğü gibi normal bir vatandaştan farklıdır. Bu nedenle Padişahların edindikleri mülklerde özel hukuk ilişkilerinden çok kılıç hakkı gibi kamu gücüne dayanan işlemler/yöntemler belirleyicidir. Mülk edinme yöntemlerinin ve dayanaklarının kamu hukukuna yakın olması nedeniyle Padişahın vakfı ile normal bir vatandaşın vakfı farklı değerlendirilebilir. Ancak bu yoruma destek olabilecek bir yasal düzenleme ya da karara rastlanmamıştır.

[19] AYM, E. 2013/70, K. 2013/166, T. 26.12.2013, R.G. T. 09.05.2014, S. 28995.

[20] D. 1. D., E. 2018/1032, K. 2018/871, T. 29.05.2018. Bkz. D.D., S. 149, s. 88-95.

[21] AYM, Emine Görgülü Başvurusu, Başvuru No: 2014/5871, K. T. 06.07. 2017, R.G. T. 08.09.2017, S. 30174.

[22] AYM, E. 2008/22, K. 2010/82, T. 17.06.2010, R.G. T. 11.01.2011, S. 27812; AYM, E. 2010/57, K. 2012/14, T. 26.01.2012, R.G. T. 26.06.2012, S. 28335

[23] Ayasofya’nın ait olduğu Fatih Sultan Mehmet Han vakfının da aralarında bulunduğu bazı vakıflar adına Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kurulan Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nin kuruluşuna ilişkin kanunun iptali talebi ile açılan davada, davayı açan ana muhalefet partisi tarafından “Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından bir kısım mazbut vakıflar adına Bezm-i Âlem ve Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversiteleri’nin kurulmasının öngörüldüğü, kurucu mazbut vakıfların esasen yoksullara ve düşkünlere yardım gibi sosyal amaçlarla kurulduğu, dolayısıyla anılan vakıfların vakfiyelerindeki hayır şartları arasında üniversite kurma amacı bulunmadığı gibi hayır şartları fiilen ve hukuken imkânsız hâle gelmeden değiştirildiği” iddia edilmiş ancak Anayasa Mahkemesi kanunu hukuka uygun bularak iptal istemini reddetmiştir.

[24] D. 6. D., E. 2010/10154, K. 2014/1052, T. 17.2.2014. Bkz. Lexpera İçtihat ve Bilgi Bankası.

[25] D. 10. D., E. 2000/5237, K. 2003/317, T. 30.1.2003. Bkz. Lexpera İçtihat ve Bilgi Bankası.

[26] D. 6. D., E. 2013/1621, K. 2018/3892, T. 26.4.2018. Bkz. Lexpera İçtihat ve Bilgi Bankası.

[27] D. 6. D., E. 2016/3875, K. 2018/2596, T. 26.3.2018. Bkz. Lexpera İçtihat ve Bilgi Bankası.

print

550 Yıllık Bir Vakfiye, 86 Yıllık Bir İdari İşlem ve Siyasetin Gölgesinde Bir Karar: Danıştay’ın Ayasofya Kararının Hukuki İncelemesi (14.9.2020)

Einstein’e atfedilen “Ben olmayan her şey, çevredir” sözü, çevre kavramının sınırları geniş ve belirsiz bir tanımı olduğu gibi, aynı zamanda çevrenin insan merkeze alınarak yapılmış bir tarifidir. Danıştay’ın Ayasofya hakkında vermiş olduğu[1], statüsünü camiden müzeye çeviren 86 yıllık Bakanlar Kurulu Kararı’nın iptali kararı ile Einstein’a atfedilen bu söz arasında benzerlik kurmak ilginç olmayacaktır. Zira Danıştay’ın söz konusu kararının “metni hariç her şeyin siyaset” olduğunu söylemek mümkündür.

Danıştay kararının siyasi olarak doğru mu yoksa yanlış mı olduğu ya da siyasi etkileri elbette bu yazının konusu değildir. Ancak kararın metninin, siyasetin gölgesinde kaldığı, karara doğru veya yanlış diyen birçok kişinin almış olduğu siyasi pozisyona göre bu nitelemelerde bulunduğu[2], kısacası kararın kendisi hariç her şeyin, siyasi güdülerle, konuşulduğu iddiasını temellendirmek için kararın alınma sürecinde basına yansıyan haberler hatırlatılmakla yetinilecek, ardından siyasetten geriye kalan tek şey olan kararın metni hukuki olarak incelenecektir.

Daha önce çok kez bu tartışmalarla gündeme gelen Ayasofya’nın cami olarak açılmasının önünü açan süreç 2020 yılı İstanbul’un Fetih Kutlamaları ile başladı. 29 Mayıs’ta Ayasofya’da Fetih Suresi’nin okunması[3], Ayasofya’nın statüsü tartışmalarını bir kez daha gündeme getirdi.[4] Bu tartışmaların ardından Cumhurbaşkanı’nın “Ayasofya’da namaz da kılınır, Fetih Suresi de okunur. Buna ancak ve ancak aziz milletimiz karar verir” açıklaması ve Ayasofya’nın müzeden camiye çevrilmesi için talimat verdiği haberi basında yer aldı.[5] Siyasetin başlattığı tartışma, yine siyasi olarak tartışılmaktayken[6] bir anda 2016 yılında açılmış olan bir dava kamuoyunun gündemine getirildi ve Danıştay’ın bu konuda vereceği karara işaret edilmeye başlandı.[7] Danıştay’ın duruşma gününe dek sosyal medya ve televizyonlarda sürekli bu konu konuşuldu. Duruşmadan[8] sonra on beş gün içinde kararın açıklanacağı haberlere yansıdı ki İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 19. maddesi uyarınca da böyle olmalıydı. Gerçekten de kanuna uyularak, uygulamada pek böyle olmasa da, duruşmanın yapıldığı gün verilen karar 10 Temmuz’da duyuruldu.[9] Aynı gün mükerrer Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı[10] ile yargı kararının uygulanması için, ki tarihin en hızlı uygulanan yargı kararı olabilir, Ayasofya’nın ibadete açılmasına karar verildi. Özetle Ayasofya kararı, başından sonuna siyasetin başlattığı, siyasetin tartıştığı bir konu olması ve Danıştay’ın daha önce aynı konuya ilişkin verdiği kararlardan[11] ayrılması bakımında siyasetin gölgesinde kalan bir karar olmuştur.

Her ne kadar etrafını siyasetin çevrelediği, üzerini siyasetin örttüğü bir karar olsa da Danıştay’ın kararı belirli usul ve esas sorunları ele alınarak, doğru veya yanlış, verilmiş bir mahkeme kararı olduğu için bu usul ve esas sorunlarına getirdiği çözümler de hukuki olarak değerlendirilmelidir.

Mahkeme, daha önceki kararlarında da öne sürülen dava konusu Bakanlar Kurulu Kararında yer alan imzaların gerçeği yansıtmadığı, Kararda imzaları bulunan bazı bakanların karar tarihinde Ankara dışında olduklarının Meclis tutanakları ile sabit olması nedeniyle imzalarının geçersiz olduğu ve grafolojik yönden incelenmesi gerektiği iddiaları yönünden, dosyada konu ile ilgili inceleme yapılmasını gerektirecek yeterli emare bulunmadığı kanaatine ulaşıldığından söz konusu imzaların gerçekliğiyle ilgili inceleme yapılmasına gerek görmemiştir.

Bu iddiaları inceleme yapmaksızın geçen Mahkeme, ikisi usule ilişkin biri de esasa ilişkin üç temel sorunu ele almıştır. Bu sorunlar; süre aşımı, kesin hüküm sorunu ve vakfiyenin hukuki niteliği/etkisidir.

A. Usule İlişkin Sorunlar

Danıştay’ın davanın esasına geçmeden önce Ayasofya’ya ilişkin daha önceki davalarda da gündeme gelen süre aşımı iddiası ve daha önce vermiş olduğu kararlar nedeniyle oluşan kesin hüküm problemini incelemesi ve bir çözüm getirmesi gerekmiştir. Yüksek Mahkeme her ikisi tartışmalı konuda da sorun görmeyerek esas incelemesine geçmiştir.

  1. Süre Aşımı

1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı’nın (BK Kararı) iptali konulu bir davada ilk akla gelen sorun, seksen altı yıl sonra bir idari işlemin nasıl denetlenebileceği olmalıdır. Zira İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) 7. maddesinde dava açma süreleri düzenlenmiştir. 86 yıllık bir süreyi aşmak için tek formül[12] İYUK’un 7. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenen durumdur. Bu formülün kullanılabilmesi için 1934 yılındaki BK Kararı’nın düzenleyici işlem olması gerekmektedir.

Danıştay da 1934 tarihli BK Kararı’nı düzenleyici işlem kabul ederek İYUK m. 7/4’ü uyguladı ve davada süre aşımı olmadığına karar verdi. Danıştay’a göre “davacı, hakkında idari davaya konu olabilecek bireysel işlemin tesis edilmesi üzerine hem bu işlem, hem de dayanak işleme veya bunlardan herhangi birine karşı dava açabilecek olup, uyuşmazlıkta da, bireysel ret işleminin dayanağını oluşturan Bakanlar Kurulu Kararına karşı söz konusu işlemin tebliği üzerine yasal süresi içinde dava açılmıştır.”

Süre aşımı iddiası Danıştay’ın Ayasofya’ya dair verdiği başka bir kararında[13] azınlıkta kalan bazı üyeler 1934 tarihli BK Kararı’nın düzenleyici işlem olmadığını, davacının talebinin reddinin ise söz konusu BK Kararı’nın uygulama işlemi olamayacağını iddia etmişlerdir. Ancak çoğunluk, bu görüşe katılmamış, güncel Ayasofya kararından farklı bir formül ile idari işlemi incelemiştir. Çoğunluğa göre bir idari işlemin kaldırılması talebinin reddi incelenirken kaldırma talebine konu olan idari işlemin hukuksal denetimi de yapılmalıdır. Belirtmek gerekir ki 1934 tarihli BK Kararı’nın hukuki denetimi, red işleminin dayanağı olduğu için yapılabilse de ilgili işlem düzenleyici işlem kabul edilmediği sürece iptal edilmesi mümkün değildir.[14]

Oysa 1934 tarihli BK Kararı, soyut, objektif, kural koyan bir düzenleyici işlem değil[15] bir yapıyı bir statüden (cami) başka bir statüye (müze) sokan klasik bir bireysel idari işlemdir. Dolayısıyla bu davada 1934 tarihli BK Kararı’nın düzenleyici işlem olduğu varsayımı ile İYUK m. 7/4’ün uygulanması hukuka aykırıdır. Bu nedenle her ne kadar red işleminin sebep unsuru olarak hukuki denetimi yapılabilse de düzenleyici işlem olmayan 1934 tarihli BK Kararı’nın süre aşımı nedeniyle iptal edilmesi mümkün görünmemektedir.

  1. Kesin Hüküm Problemi

Danıştay’ın 1934 tarihli BK Kararı’nı konu alan daha önce vermiş olduğu kararlarının bu davada kesin hüküm teşkil edip etmeyeceği de kararda tartışılmıştır. Danıştay’a göre daha önce verilen kararlarda “Ayasofya’nın mülkiyeti, vakıf niteliği ve tapusunda yer alan vasfı itibarıyla vakıf senedinde tahsis edildiği amaç dışında kullanımının hukuka aykırı olduğuna ilişkin iddialar yönünden esasa ilişkin herhangi bir inceleme ve değerlendirme bulunmadığı gibi, buna dair herhangi bir gerekçe ve hüküm de yer almamıştır.” Bu nedenle daha önce verilmiş olan kararlar güncel kararda kesin hüküm teşkil etmemelidir.

Tartışmalı olan bu problem hakkında bir görüş, güncel kararda kesin hüküm problemi olmadığını, iptal davalarında verilen red kararlarının kural olarak kesin hüküm teşkil etmeyeceğini savunmuştur.[16] Başka bir görüş ise red kararlarında mutlak anlamda değil, nispi anlamda kesinlik olduğunu, bunun ise “tarafları ve konusu aynı olan bir davanın daha önce reddedilmiş olmasının, bu davanın, farklı bir sebebe dayanılması ve süre koşuluna uyulması suretiyle, yeniden açılmasına engel olmayacağı anlamına” geldiğini öne sürmüştür.[17] Bu görüşe göre Danıştay’ın güncel kararında ele alınmadığı için kesin hüküm problemi görmediği vakıf niteliği, vakıf senedi ile ilgili tartışmalar, daha önceki davalarda da öne sürülmüş ve dava konusu BK Kararı’nı sakatlayamayacakları söylenmek suretiyle karşılanmıştır. Bununla birlikte önceki kararda vakfiye ve vakıf niteliği tartışmalarının BK Kararı’nı sakatlamamasının gerekçesinin karara yazılmamış olması davacının gerekçeli karar hakkı ihlal etse de bu ihlalin yaptırımı davacının daha önce öne sürdüğü iddialara dayanarak yeniden dava açabilmesi değildir.

B. Esasa İlişkin Sorun

Danıştay kararında en geniş incelenen konu vakfiye/vakıf senedinin hukuki niteliği ve etkisidir. Mahkeme, konuya ilişkin mülga ve halen yürürlükte olan mevzuat hükümlerini ve yüksek mahkeme içtihatlarını değerlendirmesinin ardından Ayasofya vakfiyesini de ilgilendiren 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlüğe girdiği 04/10/1926 tarihinden önce kurulmuş olan vakıflarla ilgili olarak şu tespitlerde bulunmuştur:

“(i)    Vakfiye ya da vakıf senedinin, vakfın kurucu belgesi olduğu, bu belgelerin, vakfın konusuna, amacına ve organlarına dair vakfedenin iradesini yansıtan düzenlemeler içerdiği,

(ii)   Vakfiye ya da vakıf senedi hükümlerinin, hukuk kuralı etki, değer ve gücünde olduğu; vakıf kurma işlemi tamamlandıktan sonra bu kuralların, “vakfedeni”, “vakfı idare edenleri”, “vakıftan faydalanacakları” ve “üçüncü kişileri” bağladığı gibi “Devleti” de bağladığı, bu nedenle, kurucu iradeyi yansıtan vakfiye ya da vakıf senetlerini hiç kimsenin değiştiremeyeceği,

(iii)  Vakıf varlıklarının, vakfedenin iradesine uygun olarak kullanılmasının zorunlu olduğu, sonucuna varılmaktadır.”

İlk olarak belirtilmelidir ki vakfiyenin hukuki niteliğine ve etkisine ilişkin değerlendirmeler bir yüksek mahkeme tarafından ilk kez yapılmamaktadır. Konunun siyasi boyutunun etkisi ile olsa gerek, vakfiyelere ilişkin Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın yaklaşımı, yüzeysel de olsa ortaya koyulmamıştır. Her ne kadar vakfedenin bir Padişah olmasından kaynaklı olarak ortada bir kamu hukuku işlemi veya padişah fermanı olduğu iddia edilse de esas tartışmalı olan nokta, vakfedenin kimliğinden[18] bağımsız olarak vakfiyenin/vakıf senedinin hukuki niteliği ve etkisidir.

Ayasofya, mazbut vakıf niteliğindeki Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı’nın mülkiyetinde bulunmaktadır. Mazbut vakıflar, “fiili ve hukuki sebeplerle Devletin el koyduğu, idaresi bir makama ya da vakfedenlerin fer’îlerinden başkalarına bırakıldığı, fiilen hayrî bir hizmeti kalmadığı için Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün vesayeti altına alınan, özel hukuk hükümlerine tabi tüzel kişiler olduklarından, bu vakıfların yönetim ve temsilleri, hukuki statülerinin korunarak yaşatılmaları amacıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bırakılmıştır. Kendine özgü bu vesayet ilişkisi, mazbut vakıfların hukuki statülerinde bir değişikliğe sebebiyet vermediği gibi, vakıf malvarlığının kamu malı hâline dönüşmesi sonucunu da doğurmamaktadır.”[19] Bununla birlikte Danıştay, yakın tarihli bir kararında mazbut vakıfların mallarına başka bir idarenin ihtiyaç duyması halinde Kamulaştırma Kanunu’nun 30. maddesi uyarınca işlem yapılabileceğini karar vermiştir.[20] Kararda yer verilen karşı oyda ise mazbut vakıfların kamu tüzel kişisi olmadığı, bu nedenle mazbut vakıfların mallarına bir idarenin yürüttüğü hizmet nedeniyle ihtiyaç duyulması halinde Kamulaştırma Kanunu’nun 30. maddesi uyarınca değil aynı Kanunda düzenlenen özel hukuk tüzel kişilerinin tabi olduğu kamulaştırma prosedürüne tabi olmaları gerektiği belirtilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’ne göre “Mazbut vakıfların taşınmaz varlıklarını koruyucu nitelikteki söz konusu düzenlemeler, mazbut vakıfların vakfedenlerin ferîlerinin mütevelliliğinde değil de bir kamu idaresinin yönetimi altında bulunması nedeniyle bu vakıfların kanun koyucu tarafından özel olarak korunması, bu suretle mazbut vakıfların yaşatılması ve vakıf amaçlarına ulaşılması amacını gütmektedir. Kanun koyucu, gerçek kişilerce yönetilmeyen mazbut vakıflara bir anlamda sahip çıkmakta özel bir koruma sağlamaktadır.[21]

Anayasa Mahkemesi’nin vakfiyelere ilişkin değerlendirmelerde bulunduğu kararlarda rastlanan ilginç bir nokta ise, Danıştay’ın Ayasofya kararında vakfiyelere ilişkin ulaştığı sonuçların Anayasa Mahkemesi’nde iptal davasını açan ana muhalefet partileri tarafından savunulmasıdır. “Vakfiye ya da vakıf senedinin vakfın kurucu belgesi olduğu, bu belgenin vakfın konusuna, amacına ve organlarına ilişkin vakfedenin tüm istek ve istencini yansıtan düzenlemeleri içerdiği, vakfiye ya da vakıf senedi düzenlemelerinin hukuk kuralının etki, değer ve gücünü haiz olduğu, vakıf kurma işlemi tamamlandıktan sonra bu kuralların vakfedeni, vakfı yönetenleri, vakıftan yararlanacakları, üçüncü kişileri ve Devleti bağlayacağı, kurucu istenci yansıtan vakfiye ya da vakıf senetlerini Devlet organları dâhil kimsenin değiştiremeyeceği” gibi Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararlarda[22] ana muhalefet partisi tarafından savunulan argümanlar ile Danıştay’ın Ayasofya kararında ulaştığı sonuçların aynı olduğu görülmektedir.[23] Bu bağlantı da Danıştay’ın kararında ulaştığı bulguların bu kararda ilk kez öne sürülen, bu karara özgü değerlendirmeler olmadığını göstermektedir.

Danıştay’ın Ayasofya kararından önce vermiş olduğu kararlarda da vakıfların vakfiyelerde öngörülen amaçlarla kullanılmasını gözettiği/öncelediği, bu bakımdan da Ayasofya kararının esas bakımından büyük bir yenilik taşımadığı söylenebilir. Örneğin, vakıf senedinde vakıf amacının insanların ibadet etmesi olarak belirlendiği, bu amaç doğrultusunda taşınmazda bir cami ve meşrutahane yapıldığı, daha sonra ise, bu amaca aykırı olarak taşınmazın sağlık ocağı olarak kullanılmasına olanak sağlandığı bir uyuşmazlıkta, “Vakıflarda, vakfın amaçlarının belirtilmesi ve taşınmazların bu doğrultuda değerlendirilerek bu amaca aykırı işlemlerden kaçınılması gerektiği[nin] kuşkusuz” olduğu belirtilmiş ve taşınmazın vakıf senedindeki amacına aykırı olarak sağlık ocağı yapımına olanak sağlayan dava konusu koruma kurulu kararı ve yapı ruhsatında isabet görülmemiştir.[24] Yine bir vakıf işhanının, hizmet binası olarak kullanılmak üzere tahsis edilmesine ilişkin işlem, “vakıf malının ekonomik şekilde işletilmesi ilkesine ve vakfedenin vakfiyedeki iradesine aykırı [olduğu için]” hukuka aykırı bulunmuştur.[25]

Danıştay’ın imar düzenlemelerinde vakıf senedinde belirlenen amacın yanı sıra fiili kullanımı da dikkate aldığı ve yalnızca vakıf senedindeki amacı mutlak bir şekilde korumadığı görülmektedir. Danıştay’a göre “imar düzenlemelerinde, mazbut vakıf taşınmazlarının akar niteliği değerlendirilirken taşınmazların vakıf senedindeki özgülenme amacından yola çıkarak ve fiili kullanım durumu dikkate alınarak inceleme yapılması gerekmektedir.” Yüksek Mahkeme, bu hususlar dikkate alınmadan verilen derece mahkemesinin kararını bozmuştur.[26] Bir vakfa ait bahçeli ahşap ev vasıflı bir taşınmazın, kısmen yol olarak ayrıldığı, davacı tarafından taşınmazın yoldan çıkarılarak konut alanına alınması ve bu suretle taşınmazın akar niteliğinin korunması gerektiği iddiasıyla açılan benzer bir davada “taşınmazın fiili kullanım durumuna dair bilgi ve belgelerin değerlendirilmesi neticesinde taşınmazın otopark olarak kullanıldığı[nın tespit edildiği], bu haliyle (…) gelir getirici nitelikte olmayan fonksiyonlara ayrılamayacağından söz edile[meyeceğine]” karar verilerek, işlem hukuka uygun bulunmuştur.[27]

Sonuç

Özetle, Danıştay’ın Ayasofya kararının;

  1. 1934 tarihli BK Kararı bakımından süre aşımı olduğu için süre yönünden hukuka aykırı olduğu,
  2. Kesin hüküm bakımından tartışmalı olduğu,
  3. Kararın değerlendirilmeleri arasında üzerinde yeteri kadarı durulmayan vakıf senedinin hukuki niteliği bakımından; Ayasofya kararının Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın daha önce benzer konularda verilen kararlarından ayrıksı, farklı bir nokta içermediği, özellikle Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nin kuruluş kanununun iptali istemiyle açılan davada Danıştay’ın Ayasofya kararında ulaştığı sonuçların ana muhalefet partisi tarafından aynı şekilde, Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı’nın vakfiyesini üstün kılacak şekilde savunulduğu dikkate alındığında bu karardaki vakıf senedine ilişkin tespitleri Padişah fermanı veya Osmanlı hukukunun Cumhuriyet hukukuna üstün tutulduğu şeklinde değerlendirmenin doğru olmayacağı ve bu kararda vakıf senedine ilişkin ulaşılan sonuçların bir içtihat farklılığı oluşturmadığı değerlendirilmektedir.

 

 

 

 

[1] D. 10. D., E. 2016/16015, K. 2020/2595, T. 02.07.2020. Kararın tam metni için bkz. (link)

[2] Türkiye’de hukuk eğitimi almış kişiler dahi hukuki yorumlarda bulunurken kendi dünya görüşlerinin etkisiyle hareket ediyorlar. Oysa Ayasofya kararını hukuken hatalı bulup camiye dönüşmesinden şahsi olarak memnun olmak mümkün olduğu gibi, kararı hukuka uygun bulup müze olmasının daha doğru olduğu savunmak da mümkündür. Hukukçuların bile dünya görüşleri ile hukuku ayıramadıkları bir zeminde hukukla siyasetin iç içe geçmemesi gerektiği talebi naif bir beklentiye dönüşüyor.

[3] https://www.medyajans.com/fetih-coskusunun-kalbi-bu-yil-ayasofyada-atacak.html, E.T. 24.07.2020.

[4] Ali D. Ulusoy, “Ayasofya’nın Hukuksal Statüsü”, https://t24.com.tr/yazarlar/ali-d-ulusoy/ayasofya-nin-hukuksal-statusu,26871, E.T. 24.07.2020.

[5] https://www.sondakika.com/haber/haber-erdogan-ayasofya-icin-talimat-verdi-milletimiz-13292325/, E.T. 24.07.2020.

[6] https://www.posta.com.tr/bahceliden-ayasofya-destegi-can-sesi-degil-ezan-sesi-yukselecek-2260087, E. T. 24.07.2020.

[7] https://www.sabah.com.tr/gundem/2020/06/08/baskan-erdogan-karar-milletimin-demisti-ayasofya-icin-flas-basvuru, E.T. 24.07.2020; https://www.superhaber.tv/erdogan-ayasofya-konusunda-danistayin-kararini-bekliyoruz-haber-280849, E.T. 24.07.2020.

[8] https://www.haberler.com/ayasofya-icin-beklenen-gun-geldi-gozler-hukukun-13380496-haberi/, E.T. 24.07.2020.

[9] Karar her ne kadar 10 Temmuz’da duyurulsa da bu tarihten önce de mahkemenin kararını basına açıklayanlar oldu. Bkz. https://tr.sputniknews.com/turkiye/202007081042411913-ayasofyanin-muzeye-cevrilmesi-karari-danistay-tarafindan-iptal-edildi-iddiasi/, E.T. 24.07.2020. Kararı önceden duyuranlar olduğu gibi karardan önce Ayasofya için halı siparişinin verildiğini de ifade edenler oldu. Bkz. https://www.yenisafak.com/gundem/ayasofya-icin-flas-iddia-cami-halisi-siparisi-verildi-3543730, E.T. 24.07.2020.

[10] Cumhurbaşkanı Kararı, Karar No: 2729, R.G. T. 10.07.2020, S. 31181 (Mükerrer)

[11] D. İDDK, E. 2013/3803 K. 2015/1193 T. 6.4.2015; D. 10. D. E. 2012/8034 K. 2017/1359 T. 9.3.2017

[12] Danıştay’ın bazı istisnai hallerde içtihatla benimsediği bir olasılığa göre temel hak ve özgürlüklere yönelik süregelen etkiye sahibi bir idari işlem, İYUK m. 10 kapsamında yapılacak bir başvuru sonucu oluşan red işlemi birlikte dava konusu edilebilir. Bkz. Ali D. Ulusoy, “Danıştay’ın Kararı Hukuken Hatalı Mı?”, https://t24.com.tr/yazarlar/ali-d-ulusoy/danistay-in-ayasofya-karari-hukuken-hatali-mi,27379, E.T. 24.07.2020.

[13] D. İDDK, E. 2013/3803 K. 2015/1193 T. 6.4.2015. Bkz. Lexpera İçtihat ve Bilgi Bankası.

[14] Yıldızhan Yayla/Erdoğan Bülbül: “Karar İncelemesi: İstanbul 1. İdare Mahkemesi’nin 22.5.1997 Gün ve E. 1996/1406, K. 1997/561 Sayılı Kararı Üzerine Düşünceler”, İHİD, C. 13, Sayı 1, Yıl 2000, s. 433.

[15] Ali D. Ulusoy, “Danıştay’ın Kararı Hukuken Hatalı Mı?”.

[16] Ali D. Ulusoy, “Danıştay’ın Kararı Hukuken Hatalı Mı?”.

[17] Turgut Candan, “Ayasofya Kararında Kesin Hüküm Sorunu”, https://turgutcandan.com/2020/07/17/ayasofya-kararinda-kesin-hukum-sorunu/, E.T. 24.07.2020.

[18] Vakfedenin Padişah olması nedeniyle vakfetme işleminin hukuki niteliğinin değişebileceği öne sürülebilir. Zira Padişahların mülk edinme yöntemleri, Ayasofya örneğinde görüldüğü gibi normal bir vatandaştan farklıdır. Bu nedenle Padişahların edindikleri mülklerde özel hukuk ilişkilerinden çok kılıç hakkı gibi kamu gücüne dayanan işlemler/yöntemler belirleyicidir. Mülk edinme yöntemlerinin ve dayanaklarının kamu hukukuna yakın olması nedeniyle Padişahın vakfı ile normal bir vatandaşın vakfı farklı değerlendirilebilir. Ancak bu yoruma destek olabilecek bir yasal düzenleme ya da karara rastlanmamıştır.

[19] AYM, E. 2013/70, K. 2013/166, T. 26.12.2013, R.G. T. 09.05.2014, S. 28995.

[20] D. 1. D., E. 2018/1032, K. 2018/871, T. 29.05.2018. Bkz. D.D., S. 149, s. 88-95.

[21] AYM, Emine Görgülü Başvurusu, Başvuru No: 2014/5871, K. T. 06.07. 2017, R.G. T. 08.09.2017, S. 30174.

[22] AYM, E. 2008/22, K. 2010/82, T. 17.06.2010, R.G. T. 11.01.2011, S. 27812; AYM, E. 2010/57, K. 2012/14, T. 26.01.2012, R.G. T. 26.06.2012, S. 28335

[23] Ayasofya’nın ait olduğu Fatih Sultan Mehmet Han vakfının da aralarında bulunduğu bazı vakıflar adına Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kurulan Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nin kuruluşuna ilişkin kanunun iptali talebi ile açılan davada, davayı açan ana muhalefet partisi tarafından “Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından bir kısım mazbut vakıflar adına Bezm-i Âlem ve Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversiteleri’nin kurulmasının öngörüldüğü, kurucu mazbut vakıfların esasen yoksullara ve düşkünlere yardım gibi sosyal amaçlarla kurulduğu, dolayısıyla anılan vakıfların vakfiyelerindeki hayır şartları arasında üniversite kurma amacı bulunmadığı gibi hayır şartları fiilen ve hukuken imkânsız hâle gelmeden değiştirildiği” iddia edilmiş ancak Anayasa Mahkemesi kanunu hukuka uygun bularak iptal istemini reddetmiştir.

[24] D. 6. D., E. 2010/10154, K. 2014/1052, T. 17.2.2014. Bkz. Lexpera İçtihat ve Bilgi Bankası.

[25] D. 10. D., E. 2000/5237, K. 2003/317, T. 30.1.2003. Bkz. Lexpera İçtihat ve Bilgi Bankası.

[26] D. 6. D., E. 2013/1621, K. 2018/3892, T. 26.4.2018. Bkz. Lexpera İçtihat ve Bilgi Bankası.

[27] D. 6. D., E. 2016/3875, K. 2018/2596, T. 26.3.2018. Bkz. Lexpera İçtihat ve Bilgi Bankası.

print