Mizah: Dünyanın Bütün Ceza Mahkemelerini Diyorum

Geçenlerde asliye ceza mahkemesinde duruşmaya gireceğim. Dosyanın ilk celsesi görülecek, temsil ettiğim şahsın da sorgusu yapılacak. Dosya Ankara’da mı görülsün, İstanbul’da mı görülsün, yetkisizlik kararları, Yargıtay’ın bu konu ile ilgili görüşü vs. derken, soruşturması 2012 yılına dayanan dosyada müvekkilim ilk kez hâkim görecek. Müvekkilim istekli, müvekkilim müteheyyiç.

Ancak müvekkilim İstanbul’da çalışan herkes gibi yoğun olduğu için, sabah 9.30’da gerçekleşmesi planlanan duruşmasından en geç 11’de çıkmak zorunda. Her genç işadamı gibi saat 12’de karşıda toplantısı var. “Zaten üçüncü iş olarak gözüküyorsunuz Niyazi Bey” diyorum ve Niyazi Bey’in yüreğine su serpiyorum. Saat 9.30’daki celse için -bu bir uçakla seyahat olmadığı için- 9.15’te gelmeyi yeterli gören Niyazi Bey “adliye salı günü kuyruğu” nedeniyle adliye binasına 9.35’te girebiliyor. Ben de Niyazi Bey’i bekliyorum, Hâkime Hanım henüz adliyeye gelemedi herhalde, 9.45’te celselerine başlasa, bizi de en geç 10.15-10.30 gibi alır, iki satır beyanımızdan sonra ben ofise, Niyazi Bey karşıya, işlerimizi görürüz diyorum içimden.

Mübaşir Bey’e müvekkilimin adliye giriş trafiğine yakalandığını belirtirken, “zaten Hâkime Hanım ağır ceza mahkemesinde şu anda, gelişi öğleden sonrayı bulur” diyor. Ağır Ceza Mahkemesi olayını bir ziyaret, hâkimler arası çay/ kahve içme ritüeli olarak yorumladığımdan “neden öğleden sonra” diyorum, “heyet eksik olduğu için ağır cezada üyelik yapıyor Avukat Bey” cevabını ve “mazeret bırakın Avukat Bey” önerisini alıyorum Mübaşir Bey’den. Sonuç olarak, kendi duruşması olduğu günde, bir başka mahkemede üye çıkmadığı için desteğe gidiyor, 14 kişiyi bulamayan halı saha kadrosuna sonradan dâhil olan futbolsever gibi ağır ceza mahkemesine üye olarak çıkıyor Hâkime Hanım. Bu gecikme bilgisini Niyazi Bey’le paylaşıyorum, karşıdaki toplantısı için terk-i adliye ediyor o da haliyle.

Ben de “mazeret vermeyeyim hâkimi bekleyeyim” modunda; birkaç işim de var, gelmişken onları hallederim düşüncesindeyim. O işler hemen bitiyor, bu kez öğleden sonraya kadar takılabilecek meslektaş arıyorum. Buluyorum birini, arkadaşımın A Blok 3. katta bulunmasından, benimse B Blok 2. katta bulunmamdan ve günlerden salı olmasından dolayı buluşmamız 25 dakikayı buluyor.

Kalabalık lokantalarda masaya oturabilme, yemek bekleme, yeme, çay/ kahve içme derken zamanı öldürüyoruz (bu sırada ofiste işler bekliyor, öğleden sonra ofiste müvekkille yapılacak görüşmeler öteleniyor tabii). Öğleden sonra saat 13.30 civarı adliyeye tekrar giriş yapıyorum, saat 14.15’te Hâkime Hanım geliyor, önünde 27 dosya (bunlar kendisinin ama). Bu dosyalardan 19’unda mazeret verilmiş, gayet güzel, sadece 8 celse için gelen var. Hâkime Hanım’a “müvekkilim geldi, fakat toplantısı olduğu için dönmek durumunda kaldı, o nedenle bir sonraki celse hazır edelim” diyorum. Ağır ceza duruşmalarından iyice yorulmuş Hâkime Hanım’ın zaten celse görecek hali kalmamış, “tabii Avukat Bey” diyor ve ara kararında “davete icabet etmeyen sanık Niyazi’nin zorla getirilmesine” karar veriyor. “Aman efendim, ben hazır edeceğim dedim ya” şeklinde itirazıma, “ama mazeretini belgelemediniz Avukat Bey, hem tutuklama değil ki bu, zorla getirme, usûlî usûlî” diye cevap veriyor Hâkime Hanım.

Çıkışta mübaşire dert yanıyorum, “ağabey ne gerek vardı şimdi zorla getirmeye” diye; o da, “usûlî Avukat Bey usûlî, ne olacak” diye teskin ediyor beni. Hemen teskin oluyorum, müvekkilimi arayıp “zorla getirme çıkardılar, ama merak etmeyin, gerçek anlamındaki gibi değil, zorla götürmüyorlar adliyeye, usûlî usûlî” diyorum.

Bu usûlî adliye mesaisi sonrası metro ile ofisime dönerken, hâkimlerimizin durumunu düşünüyorum. Bir zamanlar asliye ceza mahkemelerinde savcılar vardı. Hatta İstanbul Adliyesi’nde hâkimin sağında kalacak şekilde güzel bir yer de yapılmıştı savcılara (İstanbul Anadolu Adliyesi’nde ise hâkim ve savcı, ana haber bülteni sunucuları gibi yan yana oturuyorlardı). Daha sonra savcı yokluğundan, 5320 sayılı CMK Yürürlük ve Uygulama Kanunu’na geçici maddeler eklenerek Asliye Ceza Mahkemelerinde duruşma savcısı olmaması kararlaştırıldı. Şimdi durum malum, binlerce hâkim ve savcı ihraç edildi. Ağır ceza mahkemeleri yeterli vasfa sahip olmayan ve “toplanamayan” heyetlerle dolu.

Peki, bir geçici madde veya “moda kodifikasyon” KHK ile ağır cezaları iki hakimli yapıp, kararları oybirliği ile verme zorunluluğu getirsek? O olmazsa, sulh ceza mahkemelerini kaldırdığımız gibi, ağır cezaları da kaldırsak? O durumda “temel, esas” anlamına gelen “asliye” kelimesine de gerek kalmıyor. Hepsi temel, esas oluyor zaten. Asliyeyi, ağırı, sulhü kaldıralım. Mahkemelerin ismini “ceza mahkemesi” yapalım. Mesela “Burdur 4. Ceza Mahkemesi”. Gayet sade değil mi?

Dünyanın bütün ceza mahkemeleri, birleşin!

print

Mizah: Dünyanın Bütün Ceza Mahkemelerini Diyorum

Geçenlerde asliye ceza mahkemesinde duruşmaya gireceğim. Dosyanın ilk celsesi görülecek, temsil ettiğim şahsın da sorgusu yapılacak. Dosya Ankara’da mı görülsün, İstanbul’da mı görülsün, yetkisizlik kararları, Yargıtay’ın bu konu ile ilgili görüşü vs. derken, soruşturması 2012 yılına dayanan dosyada müvekkilim ilk kez hâkim görecek. Müvekkilim istekli, müvekkilim müteheyyiç.

Ancak müvekkilim İstanbul’da çalışan herkes gibi yoğun olduğu için, sabah 9.30’da gerçekleşmesi planlanan duruşmasından en geç 11’de çıkmak zorunda. Her genç işadamı gibi saat 12’de karşıda toplantısı var. “Zaten üçüncü iş olarak gözüküyorsunuz Niyazi Bey” diyorum ve Niyazi Bey’in yüreğine su serpiyorum. Saat 9.30’daki celse için -bu bir uçakla seyahat olmadığı için- 9.15’te gelmeyi yeterli gören Niyazi Bey “adliye salı günü kuyruğu” nedeniyle adliye binasına 9.35’te girebiliyor. Ben de Niyazi Bey’i bekliyorum, Hâkime Hanım henüz adliyeye gelemedi herhalde, 9.45’te celselerine başlasa, bizi de en geç 10.15-10.30 gibi alır, iki satır beyanımızdan sonra ben ofise, Niyazi Bey karşıya, işlerimizi görürüz diyorum içimden.

Mübaşir Bey’e müvekkilimin adliye giriş trafiğine yakalandığını belirtirken, “zaten Hâkime Hanım ağır ceza mahkemesinde şu anda, gelişi öğleden sonrayı bulur” diyor. Ağır Ceza Mahkemesi olayını bir ziyaret, hâkimler arası çay/ kahve içme ritüeli olarak yorumladığımdan “neden öğleden sonra” diyorum, “heyet eksik olduğu için ağır cezada üyelik yapıyor Avukat Bey” cevabını ve “mazeret bırakın Avukat Bey” önerisini alıyorum Mübaşir Bey’den. Sonuç olarak, kendi duruşması olduğu günde, bir başka mahkemede üye çıkmadığı için desteğe gidiyor, 14 kişiyi bulamayan halı saha kadrosuna sonradan dâhil olan futbolsever gibi ağır ceza mahkemesine üye olarak çıkıyor Hâkime Hanım. Bu gecikme bilgisini Niyazi Bey’le paylaşıyorum, karşıdaki toplantısı için terk-i adliye ediyor o da haliyle.

Ben de “mazeret vermeyeyim hâkimi bekleyeyim” modunda; birkaç işim de var, gelmişken onları hallederim düşüncesindeyim. O işler hemen bitiyor, bu kez öğleden sonraya kadar takılabilecek meslektaş arıyorum. Buluyorum birini, arkadaşımın A Blok 3. katta bulunmasından, benimse B Blok 2. katta bulunmamdan ve günlerden salı olmasından dolayı buluşmamız 25 dakikayı buluyor.

Kalabalık lokantalarda masaya oturabilme, yemek bekleme, yeme, çay/ kahve içme derken zamanı öldürüyoruz (bu sırada ofiste işler bekliyor, öğleden sonra ofiste müvekkille yapılacak görüşmeler öteleniyor tabii). Öğleden sonra saat 13.30 civarı adliyeye tekrar giriş yapıyorum, saat 14.15’te Hâkime Hanım geliyor, önünde 27 dosya (bunlar kendisinin ama). Bu dosyalardan 19’unda mazeret verilmiş, gayet güzel, sadece 8 celse için gelen var. Hâkime Hanım’a “müvekkilim geldi, fakat toplantısı olduğu için dönmek durumunda kaldı, o nedenle bir sonraki celse hazır edelim” diyorum. Ağır ceza duruşmalarından iyice yorulmuş Hâkime Hanım’ın zaten celse görecek hali kalmamış, “tabii Avukat Bey” diyor ve ara kararında “davete icabet etmeyen sanık Niyazi’nin zorla getirilmesine” karar veriyor. “Aman efendim, ben hazır edeceğim dedim ya” şeklinde itirazıma, “ama mazeretini belgelemediniz Avukat Bey, hem tutuklama değil ki bu, zorla getirme, usûlî usûlî” diye cevap veriyor Hâkime Hanım.

Çıkışta mübaşire dert yanıyorum, “ağabey ne gerek vardı şimdi zorla getirmeye” diye; o da, “usûlî Avukat Bey usûlî, ne olacak” diye teskin ediyor beni. Hemen teskin oluyorum, müvekkilimi arayıp “zorla getirme çıkardılar, ama merak etmeyin, gerçek anlamındaki gibi değil, zorla götürmüyorlar adliyeye, usûlî usûlî” diyorum.

Bu usûlî adliye mesaisi sonrası metro ile ofisime dönerken, hâkimlerimizin durumunu düşünüyorum. Bir zamanlar asliye ceza mahkemelerinde savcılar vardı. Hatta İstanbul Adliyesi’nde hâkimin sağında kalacak şekilde güzel bir yer de yapılmıştı savcılara (İstanbul Anadolu Adliyesi’nde ise hâkim ve savcı, ana haber bülteni sunucuları gibi yan yana oturuyorlardı). Daha sonra savcı yokluğundan, 5320 sayılı CMK Yürürlük ve Uygulama Kanunu’na geçici maddeler eklenerek Asliye Ceza Mahkemelerinde duruşma savcısı olmaması kararlaştırıldı. Şimdi durum malum, binlerce hâkim ve savcı ihraç edildi. Ağır ceza mahkemeleri yeterli vasfa sahip olmayan ve “toplanamayan” heyetlerle dolu.

Peki, bir geçici madde veya “moda kodifikasyon” KHK ile ağır cezaları iki hakimli yapıp, kararları oybirliği ile verme zorunluluğu getirsek? O olmazsa, sulh ceza mahkemelerini kaldırdığımız gibi, ağır cezaları da kaldırsak? O durumda “temel, esas” anlamına gelen “asliye” kelimesine de gerek kalmıyor. Hepsi temel, esas oluyor zaten. Asliyeyi, ağırı, sulhü kaldıralım. Mahkemelerin ismini “ceza mahkemesi” yapalım. Mesela “Burdur 4. Ceza Mahkemesi”. Gayet sade değil mi?

Dünyanın bütün ceza mahkemeleri, birleşin!

print