Yargının Bağımsızlığı, Yargıcın Tarafsızlığı, Yargıçlık Teminatı Üzerine: Hukukun Üstünlüğü ve Etik Tasfiye  Ediliyor

 

“Bakın çocuklar bizim ilk dersimiz bağımsızlık”

Ceyhun Atuf Kansu

 

2003/43 sayılı Birleşmiş Milletler Bangalor Yargı Etiği İlkelerinin, ‘Bağımsızlık’  başlığının  altında “Yargı bağımsızlığı, hukuk devle- tinin ön koşulu ve adil yargılanmanın temel garantisidir. Bundan dolayı hakim, hem bireysel hem de kurumsal yönleriyle yargı bağımsızlığını temsil ve muhafaza etmelidir.” ifadesi, 1.3. maddesinde ise “Hakim, yasama ve yürütme organlarının etkisi ve bu organlarla uygun olmayan ilişkilerden fiilen uzak olmakla kalmayıp, aynı zamanda öyle görünmelidir de” ilkesi yer almaktadır.

Bu ilkelerin, Türkiye’nin yasama ve yürütme ile yargı organlarını ve temsilcilerini bağlayacağı yönünde bir kuşku söz konusu olmadığına göre doğrudan konuya girebiliriz.

Anayasa’nın ‘Cumhuriyetin Nitelikleri’ başlıklı 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu, 7, 8 ve 9. maddeleri ise  yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin kimler tarafından kullanılacağını belirtiyor. Bahsi geçen maddelerde yürütme görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından  Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılacağı ifade edilirken, 11. maddede Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı  organlarını  bağlayan temel hukuk kuralları olduğunu söyleniyor. Yine Anayasa’nın 75, 101, 104, 116, 125, 138, 139 ve 159. maddelerinde ayrıntılı açıklamalar yapılıyor.

Bu düzenlemelere göre, Cumhurbaşkanının yargıya ilişkin görev ve yetkileri    yasada    belirtilen   sayıda yüksek mahkeme üyesini seçmekten ibarettir ve dolayısıyla başka bir yetkisinin bulunmadığı her türlü izahtan varestedir. Cumhurbaşkanına Anayasa’da belirtilen koşulların gerçekleşmesi halinde TBMM seçimlerini yenileyebilme yetkisi verilmiştir fakat Anayasa’nın hiçbir yerinde yargıya ilişkin seçimlerini ya da kararlarını yenileyebileceği öngörülmemiştir. Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işler hariç olmak üzere idarenin her türlü eylem ve işlemlerinin yargısal denetime ait olacağı, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu hüküm altına  alındığı  halde, yargının diğer güçlerin kararlarına uyma zorunluluğundan veya denetlenmesinden söz edilmemiştir.

Anayasa’nın 146, 154 – 160. maddelerinde Yüksek Mahkemeler tanımlan- makla birlikte, 159. maddesinde özellikle Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre kurulup görev yapacakları belirtilmektedir. 138. maddede ise yargının bağımsızlığı ilkesi her kurum ve kişiyi bağlayan anayasal bir kural olarak yerini almıştır.

Bu durumda Anayasa’da yüksek mahkemeler arasında sayılan Sayıştay, Danıştay ve Yargıtay’ın başkanlarının  Cumhurbaşkanının çay bahçesinde ne işleri olduğu, neden o programlara katıldıkları, Danıştay Başkanı’nın neden cübbesinin önünü iliklediği, Yargıtay Başkanı’nın neden “Biz devletin başkanıyla, devletin başıyla bir arada olmaktan onur duyarız” dediği ve Cumhurbaşkanının neden “Bu duruma daha önce alışmamışlar ama alışacaklar. Ben yargının da yasamanın da yürütmenin de başıyım” dediği soruları oldukça haklı sorular olarak karşımıza çıkar.

Mevcut kural ve ilkeleri alt alta okuduğumuzda  Cumhurbaşkanının kesinlikle yargının başı olmadığı ve yargıya hiçbir kişi veya kurumun müdahale edemeyeceği, yapacağı işi öğretemeyeceği  açıktır.

Çünkü;

  • Cumhurbaşkanına yasama ve yürütmeye dair faaliyetlere karışma, iptal etme yetkileri verilmekle birlikte yargısal faaliyetlere müdahale etme yetkisi bulunmamaktadır. Örneğin Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’na başkanlık edebilir, yasaları onaylayabilir, geri gönderebiliir, referanduma götürebilir ama Yargıtay’a ya da bir başka mahkemeye, HSYK’ya başkanlık yapamaz, bir mahkeme kararının uygulanmasını durduramaz, yeniden karar verilmesini isteyemez.

 

  • Yargıçlar, yasama ve yürütme organlarının etkisinde kalamazlar ve böyle bir izlenimin doğmasına da sebebiyet Yasama ve yürütme organlarıyla uygun olmayan ilişkilerden sadece zihinsel olarak değil, fiilen de uzak durmalıdırlar. Otoriterliğini her vesileyle dile getiren bir yürütme organı temsilcisinden uzak  olmak bir yargıcın birinci görevi olmalıdır. Cumhurbaşkanının   “ben yargının da başıyım” demesi ne kadar tehlikeli ise, yargıçların bunu kabullenmesi de Cumhuriyet ve demokrasimiz için bir o kadar tehlikelidir. Yargıtay Genel Kurulu her ne kadar mevcut başkanı, Cumhurbaşkanı adına Zekeriya Öz’e elçi olarak gittiğini bile bile Yargıtay Başkanı olarak seçmiş ise de bu onun Danıştay ve Sayıştay Başkanı ile birlikte, ele güne karşı çay toplamaya gitmesinin kabullenilebileceği anlamını taşımamalıdır.
  • 26 yıl önce Turgut Özal’ın “alışırlar” sözüne karşı telgraf  çeken teğmen Murat Şeref Baba örneğinde olduğu gibi alışmakta ehil bir toplumun yaratılması ile açıkça hukuksuz ve anti-demokratik olan yasaların/uygulamal  hayata  geçirilmesi otoriter bir tek adam rejimine geçilmek istendiğinin en açık kanıtıdır. Otoriter bir rejimde yargının ne kadar bağımsız ve yargıçın ne kadar teminatsız olacağını söylemeye gerek yoktur. Bu bağlamda Türkiye’de ilk defa yargıçlar diğer meslektaşlarıyla birlikte Yargıtay’ın önünde eylem yapmış ve basın açıklamasında bulunmuşlardır. Yine Türkiye’de ilk defa kimi Yargıtay üyeleri yaşanan hukuksuzluktan duydukları endişe nedeniyle sokağa inmişlerdir. Ne yazık ki bunların, alışmakta ehil toplumun yaratılmasında kullanılan medya ve arkasındaki güç tarafından insanlara aktarımı (dolaylı da olsa) engellenmiştir.

 

  • Yargıçlar, 65 yaşını bitirinceye kadar kadrosuzluk, mahkemenin kapanması gibi gerekçeler ile siyasi iktidar yapmak istediklerini fütursuzca, cüretkar bir biçimde yapıyor.Yargı bağımsızlığını yok etmek istiyor. Açıkça Anayasa’ya aykırı olduğunu bildikleri halde Yüksek Mahkeme üyelerinin yasa yoluyla tasfiyesini istiyorlar. Burada durup düşünülmesi gereken şey ise yargı iktidarını paylaşan ekseriyet Yargıda Birlik Derneği üye yargıç ve savcıların bu düzenlemeye destek çıkıyor ve olayı cemaat tasfiyelerine bağlıyor olmalarıdır.

 

  • Yargı bağımsızlığı ve yargıçlık teminatı halkın hukuka ve adalete erişim ile adil yargılanma hakkının, hukuk güvenliğinin ve hukukun üstünlüğü ilkesinin korunmasının güvencesidir. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin azli ile başlayan süreç asıl olarak anılan hak ve ilkelerin korunmasına dair bir saldırıdır. Adalet ve demokrasinin yok edildiği yönetim biçiminin adının diktatörlük olduğunun unutulmaması

Bugüne kadar yargı sopa olarak kullanılmış, otoriter bir yönetim şekli tesis edilmiş, yasama ve yürütme güçleri arasındaki ayrılık ortadan kaldırılmış, yargı baskı altına alınmıştır. Şimdi yargı gücü de aynı yasama ve yürütmede olduğu gibi tek adama bağlanmak ve demokrasi yok edilmek istenmektedir. Demokratik hakları istemek, talepleri yüksek sesle dillendirmek ise kuşkusuz suç değildir.

Son cümle; Türkiye halkının Cumhuriyet ve demokrasiye sahip çıkarak güçlü bir biçimde adalete erişim hakkını, adil yargılanma hakkını ve hukuk güvenliğini talep etme zamanı gelmiştir.

print

Yargının Bağımsızlığı, Yargıcın Tarafsızlığı, Yargıçlık Teminatı Üzerine: Hukukun Üstünlüğü ve Etik Tasfiye  Ediliyor

 

“Bakın çocuklar bizim ilk dersimiz bağımsızlık”

Ceyhun Atuf Kansu

 

2003/43 sayılı Birleşmiş Milletler Bangalor Yargı Etiği İlkelerinin, ‘Bağımsızlık’  başlığının  altında “Yargı bağımsızlığı, hukuk devle- tinin ön koşulu ve adil yargılanmanın temel garantisidir. Bundan dolayı hakim, hem bireysel hem de kurumsal yönleriyle yargı bağımsızlığını temsil ve muhafaza etmelidir.” ifadesi, 1.3. maddesinde ise “Hakim, yasama ve yürütme organlarının etkisi ve bu organlarla uygun olmayan ilişkilerden fiilen uzak olmakla kalmayıp, aynı zamanda öyle görünmelidir de” ilkesi yer almaktadır.

Bu ilkelerin, Türkiye’nin yasama ve yürütme ile yargı organlarını ve temsilcilerini bağlayacağı yönünde bir kuşku söz konusu olmadığına göre doğrudan konuya girebiliriz.

Anayasa’nın ‘Cumhuriyetin Nitelikleri’ başlıklı 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu, 7, 8 ve 9. maddeleri ise  yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin kimler tarafından kullanılacağını belirtiyor. Bahsi geçen maddelerde yürütme görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından  Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılacağı ifade edilirken, 11. maddede Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı  organlarını  bağlayan temel hukuk kuralları olduğunu söyleniyor. Yine Anayasa’nın 75, 101, 104, 116, 125, 138, 139 ve 159. maddelerinde ayrıntılı açıklamalar yapılıyor.

Bu düzenlemelere göre, Cumhurbaşkanının yargıya ilişkin görev ve yetkileri    yasada    belirtilen   sayıda yüksek mahkeme üyesini seçmekten ibarettir ve dolayısıyla başka bir yetkisinin bulunmadığı her türlü izahtan varestedir. Cumhurbaşkanına Anayasa’da belirtilen koşulların gerçekleşmesi halinde TBMM seçimlerini yenileyebilme yetkisi verilmiştir fakat Anayasa’nın hiçbir yerinde yargıya ilişkin seçimlerini ya da kararlarını yenileyebileceği öngörülmemiştir. Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işler hariç olmak üzere idarenin her türlü eylem ve işlemlerinin yargısal denetime ait olacağı, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu hüküm altına  alındığı  halde, yargının diğer güçlerin kararlarına uyma zorunluluğundan veya denetlenmesinden söz edilmemiştir.

Anayasa’nın 146, 154 – 160. maddelerinde Yüksek Mahkemeler tanımlan- makla birlikte, 159. maddesinde özellikle Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre kurulup görev yapacakları belirtilmektedir. 138. maddede ise yargının bağımsızlığı ilkesi her kurum ve kişiyi bağlayan anayasal bir kural olarak yerini almıştır.

Bu durumda Anayasa’da yüksek mahkemeler arasında sayılan Sayıştay, Danıştay ve Yargıtay’ın başkanlarının  Cumhurbaşkanının çay bahçesinde ne işleri olduğu, neden o programlara katıldıkları, Danıştay Başkanı’nın neden cübbesinin önünü iliklediği, Yargıtay Başkanı’nın neden “Biz devletin başkanıyla, devletin başıyla bir arada olmaktan onur duyarız” dediği ve Cumhurbaşkanının neden “Bu duruma daha önce alışmamışlar ama alışacaklar. Ben yargının da yasamanın da yürütmenin de başıyım” dediği soruları oldukça haklı sorular olarak karşımıza çıkar.

Mevcut kural ve ilkeleri alt alta okuduğumuzda  Cumhurbaşkanının kesinlikle yargının başı olmadığı ve yargıya hiçbir kişi veya kurumun müdahale edemeyeceği, yapacağı işi öğretemeyeceği  açıktır.

Çünkü;

  • Cumhurbaşkanına yasama ve yürütmeye dair faaliyetlere karışma, iptal etme yetkileri verilmekle birlikte yargısal faaliyetlere müdahale etme yetkisi bulunmamaktadır. Örneğin Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’na başkanlık edebilir, yasaları onaylayabilir, geri gönderebiliir, referanduma götürebilir ama Yargıtay’a ya da bir başka mahkemeye, HSYK’ya başkanlık yapamaz, bir mahkeme kararının uygulanmasını durduramaz, yeniden karar verilmesini isteyemez.

 

  • Yargıçlar, yasama ve yürütme organlarının etkisinde kalamazlar ve böyle bir izlenimin doğmasına da sebebiyet Yasama ve yürütme organlarıyla uygun olmayan ilişkilerden sadece zihinsel olarak değil, fiilen de uzak durmalıdırlar. Otoriterliğini her vesileyle dile getiren bir yürütme organı temsilcisinden uzak  olmak bir yargıcın birinci görevi olmalıdır. Cumhurbaşkanının   “ben yargının da başıyım” demesi ne kadar tehlikeli ise, yargıçların bunu kabullenmesi de Cumhuriyet ve demokrasimiz için bir o kadar tehlikelidir. Yargıtay Genel Kurulu her ne kadar mevcut başkanı, Cumhurbaşkanı adına Zekeriya Öz’e elçi olarak gittiğini bile bile Yargıtay Başkanı olarak seçmiş ise de bu onun Danıştay ve Sayıştay Başkanı ile birlikte, ele güne karşı çay toplamaya gitmesinin kabullenilebileceği anlamını taşımamalıdır.
  • 26 yıl önce Turgut Özal’ın “alışırlar” sözüne karşı telgraf  çeken teğmen Murat Şeref Baba örneğinde olduğu gibi alışmakta ehil bir toplumun yaratılması ile açıkça hukuksuz ve anti-demokratik olan yasaların/uygulamal  hayata  geçirilmesi otoriter bir tek adam rejimine geçilmek istendiğinin en açık kanıtıdır. Otoriter bir rejimde yargının ne kadar bağımsız ve yargıçın ne kadar teminatsız olacağını söylemeye gerek yoktur. Bu bağlamda Türkiye’de ilk defa yargıçlar diğer meslektaşlarıyla birlikte Yargıtay’ın önünde eylem yapmış ve basın açıklamasında bulunmuşlardır. Yine Türkiye’de ilk defa kimi Yargıtay üyeleri yaşanan hukuksuzluktan duydukları endişe nedeniyle sokağa inmişlerdir. Ne yazık ki bunların, alışmakta ehil toplumun yaratılmasında kullanılan medya ve arkasındaki güç tarafından insanlara aktarımı (dolaylı da olsa) engellenmiştir.

 

  • Yargıçlar, 65 yaşını bitirinceye kadar kadrosuzluk, mahkemenin kapanması gibi gerekçeler ile siyasi iktidar yapmak istediklerini fütursuzca, cüretkar bir biçimde yapıyor.Yargı bağımsızlığını yok etmek istiyor. Açıkça Anayasa’ya aykırı olduğunu bildikleri halde Yüksek Mahkeme üyelerinin yasa yoluyla tasfiyesini istiyorlar. Burada durup düşünülmesi gereken şey ise yargı iktidarını paylaşan ekseriyet Yargıda Birlik Derneği üye yargıç ve savcıların bu düzenlemeye destek çıkıyor ve olayı cemaat tasfiyelerine bağlıyor olmalarıdır.

 

  • Yargı bağımsızlığı ve yargıçlık teminatı halkın hukuka ve adalete erişim ile adil yargılanma hakkının, hukuk güvenliğinin ve hukukun üstünlüğü ilkesinin korunmasının güvencesidir. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin azli ile başlayan süreç asıl olarak anılan hak ve ilkelerin korunmasına dair bir saldırıdır. Adalet ve demokrasinin yok edildiği yönetim biçiminin adının diktatörlük olduğunun unutulmaması

Bugüne kadar yargı sopa olarak kullanılmış, otoriter bir yönetim şekli tesis edilmiş, yasama ve yürütme güçleri arasındaki ayrılık ortadan kaldırılmış, yargı baskı altına alınmıştır. Şimdi yargı gücü de aynı yasama ve yürütmede olduğu gibi tek adama bağlanmak ve demokrasi yok edilmek istenmektedir. Demokratik hakları istemek, talepleri yüksek sesle dillendirmek ise kuşkusuz suç değildir.

Son cümle; Türkiye halkının Cumhuriyet ve demokrasiye sahip çıkarak güçlü bir biçimde adalete erişim hakkını, adil yargılanma hakkını ve hukuk güvenliğini talep etme zamanı gelmiştir.

print