Emeğin Notları: İş Mahkemeleri Kanunu Tasarı Taslağı Hakkında Değerlendirmeler

Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan “İş Mahkemeleri Kanunu Tasarı Taslağı”nın genel gerekçesinde iş davalarının görülme süresinin uzunluğu, iş davalarının sayısal çokluğu gibi nedenlerle yargının iş yükünün hafifletilmesinin, iş uyuşmazlıklarının daha kısa sürede çözümlenmesinin amaçlandığı belirtilmiştir. Bunun için bireysel ve toplu iş sözleşmesinden kaynaklanan işçi alacakları ile işe iade taleplerinde dava açmadan önce arabulucuya başvurma zorunluluğunun getirilmesi öngörülmektedir.

İş yargılamasında arabuluculuğun zorunlu hale getirilmesi, dünyadaki uygulamaları dikkate alındığında özü itibariyle arabuluculuk kurumuyla çelişkilidir. Çünkü arabuluculuk sistemi aslen gönüllülük esasına dayanmaktadır. Nitekim, 6352 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun mevcut halinde arabuluculuğun gönüllülük temeli üzerinde/temelinde yürütülebileceği düzenlenmiştir. Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak işleyen arabuluculuğun gönüllülük temeli üzerine kurulmasındaki en önemli etken her iki tarafın da bu süreçte eşit haklara ve imkanlara sahip olduklarının kabulüdür. İşçi ile işverenin bu anlamda eşit olmadığı açıktır ki, iş hukukunun temel ilkelerinden biri işçi lehine yorumdur.

İşçilerin işveren ile eşit imkânlara sahip olmadıkları göz önüne alındığında en basitinden alacak miktarını tam olarak bilmeyen bir işçi arabulucu tarafından ne konuda uzlaştırılacaktır? Arabuluculuk yolunda ne yazık ki işçilerin yargı yolu ile alabilecekleri hakları önemli ölçüde azalacaktır. Dolayısıyla zorunlu arabuluculuk, genel gerekçede ifade edildiğinin aksine hak arama özgürlüğünü engeller bir nitelik kazanacaktır. Bununla işçilerin yargı yoluna başvurmaları engelleneceği gibi, haklarının çok altında anlaşmalara razı edilerek hak kaybı yaşamalarına neden olunacaktır.

Bunun yanında, öngörülen zorunlu arabuluculuk düzenlemesi, yargı erkinin adeta özelleştirilmesidir. Bilindiği gibi, demokratik devlet kavramı, birbirinden bağımsız yargı, yasama, yürütme erkleri üzerine oturtulmaktadır. Yargı erkinin, bu erki kullanan hakimler dışında, yürütmenin düzenlemesi ile bazı başka oluşumlara devri demokratik devlet anlayışını ortadan kaldıracaktır.

Zorunlu arabuluculuk düzenlemesi, Anayasamızın “Yargı Yetkisi” başlıklı 9. maddesine, “Kanun Önünde Eşitlik” başlıklı 10. maddesine ve Anayasamızın “Anayasanın Bağlayıcılığı ve Üstünlüğü “ başlıklı 11. maddesinde yer alan kanunların Anayasaya aykırı olamayacağı hükmüne, “Temel Hakların Niteliği” başlıklı 12. maddesine aykırıdır. Ayrıca, Anayasamızın 36. maddesinde hak arama hürriyeti düzenlenmiştir. Zorunlu arabuluculuk bu düzenlemeye de açıkça aykırıdır. Anayasanın 37. maddesinde “Kanuni Hakim Güvencesini” getirilmiştir. Anılan düzenleme bu maddeye de aykırıdır. Yine tasarı, Anayasamızın 40. maddesindeki “Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması” hükümlerine de aykırı bir düzenleme niteliğindedir.

Tasarı taslağındaki olumsuz diğer bir düzenleme de, işçinin birçok alacak kalemi talebi ile açtığı davada (davaların yığılması) kesinlik sınırının her bir alacak için ayrı ayrı değerlendirilmesi noktasında toplanmaktadır. Buna göre kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla mesai, yıllık izin gibi alacak kalemleri aynı davada talep edilse dahi, her bir alacak açısından ayrı kesinlik sınırından değerlendirile-cektir. Aynı davada kesinlik sınırını geçen alacak ve geçemeyen alacak olduğundan dava itiraz yolu açısından bölünecek midir? Ayrıca miktarı 25.000 TL’yi geçmeyen alacaklarda bölge adliye mahkemesi kararı kesin olacağından işçi davalarının büyük çoğunluğunda Yargıtay yolu kapalı olacaktır. Diğer bir sakıncalı durum da, birbirini etkileyen alacak kalemlerinde (ücretin miktarının ihtilaflı olduğu durumlarda) mahkemenin kabulüne göre düşük olan ücret alacağının istinaf mahkemesinde kesinleşmesi ve bu ücret düzeyine bağlı kıdem ve ihbar tazminatı, sendikal tazminat vb. alacakların miktar bakımından Yargıtay denetiminde bozulması halinde, oluşacak çelişik durumlar yargı güvenliğini sarsacaktır.

İş davalarında, işe iade ile toplu iş hukuku (Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’ndan kaynaklanan) uyuşmazlıklarında Yargıtay yolunun kapatılması kabul edilir bir yaklaşım değildir. İşe iade davaları, sendikaların yetki ve genel kurul uyuşmazlıkları, grev, işkolu ve işletme kavramları ile ilgili uyuşmazlıklar çok özel ve teknik nitelikteki davalardır. Bu davaların sadece istinaf mahkemelerine itiraz yolu ile gönderilmesi, temyiz ve Yargıtay yolunun kapatılması bu konularda içtihat ve uygulama birliği yolunu kapatacak, ülkenin yedi bölgesinde ayrı ayrı içtihat ve uygulamaların ortaya çıkmasına yol açacaktır. Yargıtay yolu kapatılan bu davalarda, Yargıtay’ın uzman daireleri, içtihatlarını oluşturmak için yıllar harcamış, büyük emek sarf etmişlerdir. Bugün bile zaman zaman içtihatların oturmadığına, uzman dairelerin bile zaman zaman bocaladığına tanık olunmaktadır. İşçi örgütlerinin toplu pazarlık hakkının kullanılmasını ve toplu iş hukukunu etkileyecek söz konusu düzenlemeler, iş hukukunun bu bölümünü adeta sıfırlayacak, yılların getirdiği birikim, emek ve deneyim çöpe atılacaktır.

Bunun yanında, bölge adliye mahkemeleri her ne kadar bir başkan ve iki üye ile heyet halinde toplanıp karar verecek olsa da, bu mahkemeler yerel mahkemelerin benzeri bir yargılama süreci görecek olup, Yargıtay gibi içtihat ortaya koymayacaktır. Bu durumda yerel mahkemedeki yargılamanın tekrarından ve temyiz yolunun kapatılmasından başkaca bir sonuç ortaya çıkmayacaktır. İstinaf mahkemesi iddia edilenin aksine davanın esasına bakacağından davaların daha da uzamasına neden olacaktır. İçtihat birliği birden fazla istinaf mahkemesinin kurulmasıyla kaybolacaktır.

Tasarı ile iş sözleşmesinin feshinde işçinin çalıştırılmadığı (boşta geçen) süre alacağının mahiyeti “tazminat” olarak nitelenmektedir. Mevcut düzenleme gereği geçersiz sayılan fesihte işçiye ihbar ve kıdem tazminatı ile diğer yasal hakları işverence ödenmiş olsa dahi, hizmet süresine eklenen bu dört aylık süre sebebiyle ihbar ve kıdem tazminatı veya yıllık izin ücreti farkları ortaya çıkmaktadır. Madde gerekçesinde 4 aylık boşta geçme süresine ilişkin ücretin artık tazminat olarak nitelendirileceği belirtilmiştir. Dolayısıyla işveren artık bu boşta geçme süresine ilişkin ödemenin sigorta primini ödemeyeceği gibi, bu süre kıdeme bağlı haklara da bir etki yaratmayacaktır. Böylece işçilerin bir hakkı daha gasp edilmiş olacaktır.

Tasarı taslağıyla, hak aramayı engelleyici bir şekilde, kıdem-ihbar tazminatı, kötü niyet tazminatı ve yıllık izin alacağında zamanaşımı 2 yıla indirilmektedir. Öncelikle işçilik alacaklarında zamanaşımının 2 yıla indirilmesi Anayasanın eşitlik ilkesine aykırıdır. Türk Borçlar Kanunu’nda tazminat alacakları için 10 yıllık zamanaşımı süresi belirlenirken, işçilerin tazminatları için öngörülen 2 yıllık zamanaşımı süresi anılan eşitlik ilkesine kesinlikle aykırılık oluşturacaktır. Bu düzenlemenin en vahim yanı, yüksek harçlar ve yargılama gideri avansları nede-niyle kısmi dava açan işçinin neredeyse tüm alacaklarının dava sona ermeden zamanaşımına uğrayacak olmasıdır. Zira yerleşik Yargıtay içtihatlarına göre; kısmi davada zamanaşımı, açılan kısmi dava değeri kadarıyla kesilmekte, bilirkişi hesaplamasına göre dava değerinin ıslah yolu ile arttırılmasında, arttırılan dava değerinin zaman-aşımına girip girmediği ıslah tarihi itibarıyla tekrar değerlendirilmektedir. Yargılama sürelerinin uzunluğu göz önüne alındığında bu kadar kısa zamanaşımı süresinin ciddi hak kayıplarına yol açacağı açıktır.  Tasarı, iş yargılamalarının hızlandırılması gerekçesi daha doğrusu bahanesi, ile bireysel ve kolektif iş hukukuna ilişkin işçi lehine var olan hakları kısıtlayıp işçilerin/sendikaların yargı yolunu etkili kullanmalarını (mevcut durum göz önüne alındığında dahi) tamamen ortadan kaldırmaya çalışmakta olup, tasarı yeni pek çok soruna ve hak kayıplarına yol açacağı değerlendirilmektedir.

print