Mercek: Anayasa’nın Genleri

16 Nisan Anayasa referandumu geldi ve geçti.

Öncesinde yapılan tartışmalarda sıklıkla dile getirdiğimiz bir husus vardı. Diyorduk ki; ne anayasa tartışmaları başkanlıktan ne de önümüzdeki dönemin tartışmaları anayasadan ibarettir.

Kuşkusuz bunu dillendirirken başkanlık ve anayasa tartışmalarını önemsizleştirme amacı taşımıyorduk. Aksine bu tartışmaların oldukça önemli olduğunu düşünüyorduk. Halen de önemini korumaktalar. Ancak tam da bu önem nedeniyle tartışmaların/ değerlendirmelerin bunun ötesine taşınması gerekiyor.

Referandum sonucu “evet” olarak tescillenmiş oldu. Sonuca bakılırsa, sürecin “kazananı” da AKP oldu. Ancak AKP’nin bu süreçten güçsüzleşerek çıktığı çıplak gözle dahi görülebiliyor. Bunun tek nedeni de referandum üzerindeki güçlü şaibe değil. (Burada kısa bir parantez ile hatırlatmış olayım: Gizli oy ihlali, tutuklu milletvekilleri ve nihayetinde OHAL koşullarında kurulan sandık ile usulden sakatlanan referandum, YSK’nın kanun maddesini göstere göstere çiğneyip, mühürsüz zarflardaki oyları geçerli sayması ile – diğerlerini saymaya gerek dahi yok – esastan da sakatlanmıştır.)

Buna rağmen düzen siyaseti açısından önemli bir viraj daha alınmıştır. Sonrasına bakacaklardır.

Sanırım 1923 Cumhuriyeti’nin varlığını sürdürdüğünü artık kimse iddia etmiyordur.

Böylesi süreçleri özellikle içinden geçerken kesin tarihler üzerinden tanımlamak riskler barındırsa da, anlatım kolaylığı da sağladığından, kullanmanın çok da sakıncalı olmayacağını düşünüyorum. Bu kayıt ile ifade edersem; 2010 referandumunu ve bunu takip eden 2011 seçimlerini 1923 Cumhuriyeti’nin sonu olarak tanımlayabiliriz. Ve 2. Cumhuriyet’in ilanı. Kastettiğimiz ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesinde ve rejiminde köklü bir dönüşümdür.

Bununla birlikte 2. Cumhuriyet’in ayakları hep havada asılı kaldı. Bir türlü yere indirilemedi. Yeni rejim bir türlü yerleşemedi, yerleştirilemedi. İşte bu açıdan da 2017 referandumu AKP açısından oldukça önemli idi. AKP ideologlarından sıkça duyduğumuz üzere; 1 Kasım seçimleri ile Gezi parantezi kapatılmıştı. Sıra Cumhuriyet parantezinde idi.

Uzunca bir süredir devam eden fiili durumun “yasal” hale dönüşmesi aynı zamanda meşruiyetleri açısından da önemli idi. Yukarıda dile getirdiğimiz gibi, şaibeli bir referandum ile bu viraj alınmış oldu. Meşruiyet elde edilmiş midir, oldukça tartışmalı. Ancak artık “yasal” hale gelinmiştir. Şimdi sırada bunun kurumsallaştırılması bulunuyor. Tabii, tek bir kişiye/makama bağlılık üzerinden bunun tesis edilecek olması da ironik bir durum.

Peki, nedir bunlar?

Aslında AKP’nin aklında hep baştan sona yeni bir anayasa yazımı oldu. Buna ilişkin çalışmaları da oldu. Hemen akla gelen ve öne çıkan derli toplu çalışma ise 2007 Özbudun taslağıdır.1

Ancak bu öneri, sonrasında AKP tarafından resmi olarak sahiplenilmedi ve kamuoyuna açıklanmadı. O ana kadar yeni bir anayasa yazımından bahseden AKP, bu tarihten itibaren Anayasa’nın parça parça değiştirilmesini gündemine aldı. Bunun anlamı metnin içeriğine ilişkin AKP’nin itirazları olduğu değildi. O tarihlerde ve sonrasında AKP’nin “gücü” bunu gerektirmişti.

Bu nedenle, eğer 2. Cumhuriyet’in yerleştirilme çabasından, bunun kurumsallaştırılmasından bahsediyorsak, 2007 taslağı hatırlanmalıdır. Bilinmelidir ki arka planda bu taslak durmaya devam etmektedir. Belki aradan geçen zaman nedeni ile taslak bir bütün olarak öne sürülemez, ancak AKP’nin nasıl bir anayasa (nasıl bir ülke) istediğine dair ciddi ipuçları barındırmaktadır.

Bu yazının sınırları 2007 taslağından uzun alıntılar yapmaya olanak vermiyor. Bu nedenle ana eksenine değinmekle yetineceğim.

1.Taslakta egemenliğin kısıtlanmasına yol açan hükümler yer almakta idi. Yine TBMM’nin devredilemeyen yasama yetkisine de kısıtlama getirilmekteydi.

2. Laikliğin tasfiyesi anayasal hükümlerde karşılık buluyordu.

3. Taslak, anayasal düzlemde federalizme dair ilk adımların atıldığı bir metindi. 2007 taslağı “mali federalizmin” önünü açmaktaydı. Böylece “idari özerklik” öncesi önemli bir adım atılması hedeflenmekteydi.

4. 2007 Özbudun taslağı “sosyal devlet”e ilişkin birçok düzenlemeyi de ortadan kaldırmakta idi. Anayasa’dan “kamu yararı” çıkarılarak, kamu yararı başlığı altında yer alan düzenlemeler yeni oluşturulan farklı bir başlığın altına alınmıştı. “Piyasaların denetimi” maddesi “Piyasaların geliştirilmesi” olarak değiştirilmiş, “Planlama” Anayasa’dan çıkarılmıştı.

Bugün gelinen noktada, TBMM’nin elinden temel işlevlerinin alınması ya da zayıflatılması (yasa yapma, bütçe hazırlama, denetleme) ve bu yetkilerin Cumhurbaşkanına verilmesi (cumhurbaşkanlığı kararnamesi) ile aslında 2007 taslağında yer alan (ve bunun daha ötesinde) düzenlemeler hayata geçme olanağı bulmuş durumda. Bir yanda çalışmalarına ara verdiğinde kendi kendini toplantıya dahi çağıramayan bir Meclis, diğer yanda kararname ile kamu tüzel kişilerini dahi düzenleme yetkisine sahip bir Cumhurbaşkanı.

“Başkanlık” sistemine geçmiş Türkiye’nin idari yapısının önümüzdeki dönem (bir kez daha) tartışılacağını da söyleyebiliriz. Sistemin en önemli ayaklarından biri yerel yönetimlerin yetkisinin artırılması olacaktır. Bunun ne kadar federasyona tekabül edeceğinden bağımsız olarak, “demokratik” bir açılım olarak sunulacağı açık. Diğer bir “demokratik” ayak ise seçim barajının düşürülmesi olacaktır. Hatta sıfırlanması. Tabi dar bölge seçim sistemi ile!2

Tüm bunların anlamının 2. Cumhuriyet’in kuruluşunun tamamlama çabası olduğu açık.

Ancak burada hemen söylemek gerekiyor ki, 2. Cumhuriyet yalnızca AKP’nin rejimi değildir. Hiçbir zaman da öyle olmamıştır.

Bu başlığı sonraki yazılarda değerlendirmek üzere, şu kadarını söyleyelim ki; başkanlık sistemi doğrudan sermaye sınıfının ihtiyaçları ve çıkarlarıyla bağlantılıdır. Sermaye, çıkarlarının daha “doğrudan” temsil edilmesini istiyor, daha hızlı karar mekanizmaları hayata geçiriliyor. Türkiye’de olan da merkezileşme ile birlikte daha etkili bir konuma gelinmesidir. Düzenlemelerin doğrudan sermaye sınıfının ihtiyaçları ile bağı olduğundan kuşku duyulmamalıdır. Laikliğe aykırı uygulamalar sermaye sınıfı için “o kadar da” sorun değildir. Referandumun hemen ertesinde iş dünyasının “rahatlamış” mesajlarını hatırlayalım.

Kuşkusuz Türkiye’de sahici (ve önemli) bir taraflaşma vardır. Ancak buna dair, örneğin AKP iktidarı ile emperyalizm arasında yaşanan gerilimlere/ çelişkilere değil, Türkiye’nin toplumsal dinamikleri ile 2. Cumhuriyet rejimi arasındaki çelişkilere bakılmalıdır. Diğeri önemsiz olduğundan dolayı değil, mutlaklaştırılamayacağından ve daha önemlisi yaşanan sıkışmanın temelinde yer almadığından dolayı.

En başta dediğimiz gibi, ne anayasa tartışmaları başkanlıktan ne de önümüzdeki dönemin tartışmaları anayasadan ibarettir.

Tartışma cumhuriyet tartışmasıdır.

print
Notes:
1. Taslağın başındaki not şu şekildedir: Bu “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Önerisi”; 8 Haziran 2007 günü Başbakan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Prof. Dr. Ergun Özbudun’dan talebi üzerine, aşağıda isimleri yazılı kişilerden oluşan Komisyon tarafından hazırlanmış, 2 Ağustos 2007 günü Başbakan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a sunuşu yapılmış ve 29 Ağustos 2007 tarihinde çalışmalar tamamlanarak Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat’a teslim edilmiştir. Prof. Dr. Ergun Özbudun (Komisyon Başkanı), Prof. Dr. Zühtü Arslan, Prof. Dr. Yavuz Atar, Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Prof. Dr. Levent Köker, Doç. Dr. Serap Yazıcı.
2. İşte öylesi bir dönemde, konjonktürde uygun olursa bir kez daha “yetmez ama evet”çi bir toplamın karşımıza çıkacağından emin olabilirsiniz. Şimdiden bir dizi imza metni dolaşmaya başladı bile. Aslında 2017 referandumda da tam “yetmez ama evet”çi bir paket bulunmakta idi. Maalesef konjonktür uygun değildi. Yoksa yargının bağımsızlığının yanına tarafsızlığının eklendiği, milletvekili sayısının 600, milletvekili seçilme yaşının 18 olduğu, askeri yargının ve sıkıyönetimin kaldırıldığı, jandarmanın MGK’dan çıkarıldığı, Genelkurmay Başkanı’nın Cumhurbaşkanı tarafından atandığı, TSK’nın DDK içine alındığı bir pakete yetmez ama evet denmez mi!

Mercek: Anayasa’nın Genleri

16 Nisan Anayasa referandumu geldi ve geçti.

Öncesinde yapılan tartışmalarda sıklıkla dile getirdiğimiz bir husus vardı. Diyorduk ki; ne anayasa tartışmaları başkanlıktan ne de önümüzdeki dönemin tartışmaları anayasadan ibarettir.

Kuşkusuz bunu dillendirirken başkanlık ve anayasa tartışmalarını önemsizleştirme amacı taşımıyorduk. Aksine bu tartışmaların oldukça önemli olduğunu düşünüyorduk. Halen de önemini korumaktalar. Ancak tam da bu önem nedeniyle tartışmaların/ değerlendirmelerin bunun ötesine taşınması gerekiyor.

Referandum sonucu “evet” olarak tescillenmiş oldu. Sonuca bakılırsa, sürecin “kazananı” da AKP oldu. Ancak AKP’nin bu süreçten güçsüzleşerek çıktığı çıplak gözle dahi görülebiliyor. Bunun tek nedeni de referandum üzerindeki güçlü şaibe değil. (Burada kısa bir parantez ile hatırlatmış olayım: Gizli oy ihlali, tutuklu milletvekilleri ve nihayetinde OHAL koşullarında kurulan sandık ile usulden sakatlanan referandum, YSK’nın kanun maddesini göstere göstere çiğneyip, mühürsüz zarflardaki oyları geçerli sayması ile – diğerlerini saymaya gerek dahi yok – esastan da sakatlanmıştır.)

Buna rağmen düzen siyaseti açısından önemli bir viraj daha alınmıştır. Sonrasına bakacaklardır.

Sanırım 1923 Cumhuriyeti’nin varlığını sürdürdüğünü artık kimse iddia etmiyordur.

Böylesi süreçleri özellikle içinden geçerken kesin tarihler üzerinden tanımlamak riskler barındırsa da, anlatım kolaylığı da sağladığından, kullanmanın çok da sakıncalı olmayacağını düşünüyorum. Bu kayıt ile ifade edersem; 2010 referandumunu ve bunu takip eden 2011 seçimlerini 1923 Cumhuriyeti’nin sonu olarak tanımlayabiliriz. Ve 2. Cumhuriyet’in ilanı. Kastettiğimiz ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesinde ve rejiminde köklü bir dönüşümdür.

Bununla birlikte 2. Cumhuriyet’in ayakları hep havada asılı kaldı. Bir türlü yere indirilemedi. Yeni rejim bir türlü yerleşemedi, yerleştirilemedi. İşte bu açıdan da 2017 referandumu AKP açısından oldukça önemli idi. AKP ideologlarından sıkça duyduğumuz üzere; 1 Kasım seçimleri ile Gezi parantezi kapatılmıştı. Sıra Cumhuriyet parantezinde idi.

Uzunca bir süredir devam eden fiili durumun “yasal” hale dönüşmesi aynı zamanda meşruiyetleri açısından da önemli idi. Yukarıda dile getirdiğimiz gibi, şaibeli bir referandum ile bu viraj alınmış oldu. Meşruiyet elde edilmiş midir, oldukça tartışmalı. Ancak artık “yasal” hale gelinmiştir. Şimdi sırada bunun kurumsallaştırılması bulunuyor. Tabii, tek bir kişiye/makama bağlılık üzerinden bunun tesis edilecek olması da ironik bir durum.

Peki, nedir bunlar?

Aslında AKP’nin aklında hep baştan sona yeni bir anayasa yazımı oldu. Buna ilişkin çalışmaları da oldu. Hemen akla gelen ve öne çıkan derli toplu çalışma ise 2007 Özbudun taslağıdır.1

Ancak bu öneri, sonrasında AKP tarafından resmi olarak sahiplenilmedi ve kamuoyuna açıklanmadı. O ana kadar yeni bir anayasa yazımından bahseden AKP, bu tarihten itibaren Anayasa’nın parça parça değiştirilmesini gündemine aldı. Bunun anlamı metnin içeriğine ilişkin AKP’nin itirazları olduğu değildi. O tarihlerde ve sonrasında AKP’nin “gücü” bunu gerektirmişti.

Bu nedenle, eğer 2. Cumhuriyet’in yerleştirilme çabasından, bunun kurumsallaştırılmasından bahsediyorsak, 2007 taslağı hatırlanmalıdır. Bilinmelidir ki arka planda bu taslak durmaya devam etmektedir. Belki aradan geçen zaman nedeni ile taslak bir bütün olarak öne sürülemez, ancak AKP’nin nasıl bir anayasa (nasıl bir ülke) istediğine dair ciddi ipuçları barındırmaktadır.

Bu yazının sınırları 2007 taslağından uzun alıntılar yapmaya olanak vermiyor. Bu nedenle ana eksenine değinmekle yetineceğim.

1.Taslakta egemenliğin kısıtlanmasına yol açan hükümler yer almakta idi. Yine TBMM’nin devredilemeyen yasama yetkisine de kısıtlama getirilmekteydi.

2. Laikliğin tasfiyesi anayasal hükümlerde karşılık buluyordu.

3. Taslak, anayasal düzlemde federalizme dair ilk adımların atıldığı bir metindi. 2007 taslağı “mali federalizmin” önünü açmaktaydı. Böylece “idari özerklik” öncesi önemli bir adım atılması hedeflenmekteydi.

4. 2007 Özbudun taslağı “sosyal devlet”e ilişkin birçok düzenlemeyi de ortadan kaldırmakta idi. Anayasa’dan “kamu yararı” çıkarılarak, kamu yararı başlığı altında yer alan düzenlemeler yeni oluşturulan farklı bir başlığın altına alınmıştı. “Piyasaların denetimi” maddesi “Piyasaların geliştirilmesi” olarak değiştirilmiş, “Planlama” Anayasa’dan çıkarılmıştı.

Bugün gelinen noktada, TBMM’nin elinden temel işlevlerinin alınması ya da zayıflatılması (yasa yapma, bütçe hazırlama, denetleme) ve bu yetkilerin Cumhurbaşkanına verilmesi (cumhurbaşkanlığı kararnamesi) ile aslında 2007 taslağında yer alan (ve bunun daha ötesinde) düzenlemeler hayata geçme olanağı bulmuş durumda. Bir yanda çalışmalarına ara verdiğinde kendi kendini toplantıya dahi çağıramayan bir Meclis, diğer yanda kararname ile kamu tüzel kişilerini dahi düzenleme yetkisine sahip bir Cumhurbaşkanı.

“Başkanlık” sistemine geçmiş Türkiye’nin idari yapısının önümüzdeki dönem (bir kez daha) tartışılacağını da söyleyebiliriz. Sistemin en önemli ayaklarından biri yerel yönetimlerin yetkisinin artırılması olacaktır. Bunun ne kadar federasyona tekabül edeceğinden bağımsız olarak, “demokratik” bir açılım olarak sunulacağı açık. Diğer bir “demokratik” ayak ise seçim barajının düşürülmesi olacaktır. Hatta sıfırlanması. Tabi dar bölge seçim sistemi ile!2

Tüm bunların anlamının 2. Cumhuriyet’in kuruluşunun tamamlama çabası olduğu açık.

Ancak burada hemen söylemek gerekiyor ki, 2. Cumhuriyet yalnızca AKP’nin rejimi değildir. Hiçbir zaman da öyle olmamıştır.

Bu başlığı sonraki yazılarda değerlendirmek üzere, şu kadarını söyleyelim ki; başkanlık sistemi doğrudan sermaye sınıfının ihtiyaçları ve çıkarlarıyla bağlantılıdır. Sermaye, çıkarlarının daha “doğrudan” temsil edilmesini istiyor, daha hızlı karar mekanizmaları hayata geçiriliyor. Türkiye’de olan da merkezileşme ile birlikte daha etkili bir konuma gelinmesidir. Düzenlemelerin doğrudan sermaye sınıfının ihtiyaçları ile bağı olduğundan kuşku duyulmamalıdır. Laikliğe aykırı uygulamalar sermaye sınıfı için “o kadar da” sorun değildir. Referandumun hemen ertesinde iş dünyasının “rahatlamış” mesajlarını hatırlayalım.

Kuşkusuz Türkiye’de sahici (ve önemli) bir taraflaşma vardır. Ancak buna dair, örneğin AKP iktidarı ile emperyalizm arasında yaşanan gerilimlere/ çelişkilere değil, Türkiye’nin toplumsal dinamikleri ile 2. Cumhuriyet rejimi arasındaki çelişkilere bakılmalıdır. Diğeri önemsiz olduğundan dolayı değil, mutlaklaştırılamayacağından ve daha önemlisi yaşanan sıkışmanın temelinde yer almadığından dolayı.

En başta dediğimiz gibi, ne anayasa tartışmaları başkanlıktan ne de önümüzdeki dönemin tartışmaları anayasadan ibarettir.

Tartışma cumhuriyet tartışmasıdır.

print
Notes:
1. Taslağın başındaki not şu şekildedir: Bu “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Önerisi”; 8 Haziran 2007 günü Başbakan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Prof. Dr. Ergun Özbudun’dan talebi üzerine, aşağıda isimleri yazılı kişilerden oluşan Komisyon tarafından hazırlanmış, 2 Ağustos 2007 günü Başbakan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a sunuşu yapılmış ve 29 Ağustos 2007 tarihinde çalışmalar tamamlanarak Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat’a teslim edilmiştir. Prof. Dr. Ergun Özbudun (Komisyon Başkanı), Prof. Dr. Zühtü Arslan, Prof. Dr. Yavuz Atar, Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Prof. Dr. Levent Köker, Doç. Dr. Serap Yazıcı.
2. İşte öylesi bir dönemde, konjonktürde uygun olursa bir kez daha “yetmez ama evet”çi bir toplamın karşımıza çıkacağından emin olabilirsiniz. Şimdiden bir dizi imza metni dolaşmaya başladı bile. Aslında 2017 referandumda da tam “yetmez ama evet”çi bir paket bulunmakta idi. Maalesef konjonktür uygun değildi. Yoksa yargının bağımsızlığının yanına tarafsızlığının eklendiği, milletvekili sayısının 600, milletvekili seçilme yaşının 18 olduğu, askeri yargının ve sıkıyönetimin kaldırıldığı, jandarmanın MGK’dan çıkarıldığı, Genelkurmay Başkanı’nın Cumhurbaşkanı tarafından atandığı, TSK’nın DDK içine alındığı bir pakete yetmez ama evet denmez mi!