Mercek: Korona Fırsatçılığı

Koronavirüs salgını ülkemizi ve tüm insanlığı tehdit etmeye devam ediyor. Türkiye’de 20 Eylül tarihli resmi rakamlara göre salgına yakalananların toplam sayısı 302 bin 867; salgın nedeniyle ölen kişi sayısı ise 7 bin 506.

Siyasi iktidarların tüm dünyada salgına ilişkin önlem almakta gecikmesi bir yana, kapitalizmin sağlık sisteminin salgın karşısında çöktüğü, salgınla mücadelenin sağlık emekçilerinin üzerine yıkıldığı, salgını dizginlemek ve yok etmek için bilimsel ve kamusal bir planlamanın olmadığı açıkça görülüyor. AKP iktidarı da bundan azade değil. AKP salgının başlangıç döneminde üretimi tamamen durdurmayarak yarı karantina politikası izlemiş ve hastanelerin hizmet verebilme kapasitesini korumayı hedeflemişti. Bu politika salgını bitirmeyip oranları azaltsa da, Haziran ayı itibariyle önlemlerin azaltılması bulaş sayısı ve ölüm oranlarını artışa geçirdi.

Salgınla mücadele sürecinin yönetimindeki temel sorunlar bu sayımızın dosya konusu olarak diğer yazarlar tarafından derinlikli yazılarla değerlendiriliyor. Bu yönetim sorunları yukarıda belirttiğimiz gibi, sadece Türkiye’ye ilişkin olmayıp, kapitalizmin bir krizidir. Ancak salgın sadece iktidarların salgınla mücadeledeki başarısızlıklarını değil, bu krizi nasıl fırsata çevirmeye çalıştıklarını da gösterdi.

Elbette her krizi fırsatı dönüştürmek isteyenler çıkar. Bu salgın döneminde de yaşamsal ürünlerin fiyatlarındaki artışlar ya da kredi faizlerinin düşmesi nedeniyle araba ve ev fiyatlarındaki artışlar bunlara örnek gösterilebilir. Devletlerin görevi ise kriz fırsatçılarına karşı önlem almak, halkın salgın nedeniyle uğradığı zararı azaltmaya çalışmak olmalıdır. Ne var ki, ülkemizde bu fırsatçılığı yapan ya da olmasına izin verenlerin başında siyasi iktidar geliyor.

Bu konuda akla ilk gelen örnek, daha salgının nasıl bulaştığı, etkilerinin neler olacağı bilinmez iken, Atatürk Havalimanına hastane yapılmasının gündeme gelmesidir. Bunun nedeni COVİD-19 nedeniyle hastanelerin yeterli gelmemesi ve yeni hastanelerin yapılması gerekliliği olarak açıklanmıştı. Ne var ki, Atatürk Havalimanında bulunan birçok binanın kullanılması yerine pistin kırılarak hastane inşaatının başlamasından sonra Sağlık Bakanı’nın açıklaması ile anlaşılmıştır ki bu hastane halk sağlığı için değil, sağlık turizmi için kullanılacaktır.

Herkese“evdekal”çağrılarıyapılırken,çevrenin talan edilmesine de tam gaz devam edildi. Örneğin; Mart ayında, Kanal İstanbul projesi kapsamında ilk ihale gerçekleşti, Eskişehir Sivrihisar’da, TMSF yönetimindeki Koza Altın İşletmeleri tarafından yaşam alanlarının yakınına 40 hektar alan içinde 1 milyon 750 bin metreküp kapasiteli atık depolama göleti yapımı için çalışmalar başlatıldı. Yine Mart ayı ortasında başlayan bir inşaat da, Burdur Yeşilova’daki Salda Gölü’ne yapılması planlanan Millet Bahçesi çalışmalarıydı. Nisan ayında korona nedeniyle hiçbir etkinliğin yapılamadığı bir dönemde Bursa’nın Çalı mahallesinde 2011 yılında ihalesi yapılan Hidro Elektrik Santrali inşaatına bir anda başlandı. Çevreyi talan projelerinin uygulanması hız kesmezken, yayınlanan yönetmelik ve cumhurbaşkanlığı kararları ile bu talanı daha da büyütecek adımlar atıldı. Mart ayında Resmî Gazetede yayınlanan Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’te yapılan değişiklikler ile koruma alanlarında, entegre tesis, turizm ve yerleşimlere izin verilerek, bu bölgelerin imara açılması onaylanmış oldu. Yine cumhurbaşkanı kararı ile Ankara Ulus Tarihi Kent Merkezi’nin “acele kamulaştırılması” da bu fırsatçılığa bir örnek.

En büyük fırsatçılık ise üretimdeki ekonomik kayıpların yine emekçilerin üzerinden giderme yolunun seçilmesi oldu. Son altı aya bakıldığında, işçilerin haklarını gasp edecek birçok düzenlemenin hızlıca geçirildiği görülecektir. İşverenlerin ücretsiz izne istedikleri gibi çıkarabilmelerine olanak tanınması, kısa çalışma ödeneğine başvurularda denetimin yapılmaması nedeniyle birçok çalışanın bu ödenekle geçinmek zorunda kalması, işçilerin ücretsiz izne çıkarılması nedeniyle 1.170 TL’lik nakdi destek ile geçinmek zorunda bırakılması ancak haklı nedenle fesih haklarının ellerinden alınması bunlardan sadece birkaçı. Kaybın geniş kitlelere ulaştığını görmek için rakamlara bakmak yeterli oluyor. Ağustos ayı rakamlarına göre 3.5 milyon işçi kısa çalışma ödeneğine yönlendirilmiş; 1.8 milyon işçi de ücretsiz izin ödeneği alıyor. Emekçiler hem bu düzenlemelerle hak gasplarına uğrarken hem de çalıştıkları işyerlerinde önlemlerin yeterli olmaması nedeniyle virüse yakalanma riskiyle karşı karşıya. Hastalanan işçilerin işyerlerinde ise üretimin durmaması için işçileri işyerinde karantinaya alıp, evlerine göndermeden işe devam etmeleri çözümüne(!) dahi başvuruldu. Yine bu süreçte işverenler, maliyetleri azaltacağı için uzun zamandır geçmeye çalıştıkları evden çalışma biçimine pandemi nedeniyle çok hızlı bir şekilde ve işçiler istemese dahi geçebilme imkânını bulmuş oldu.

Adliyelerin durumu da Mart ayının ortasından itibaren getirilen önlemler ile, duruşmalar ertelenmiş, süreler durdurulmuş ve adliyeler sessizliğe bürünmüştür. Belirtilen sürelerin bitmesi ile birlikte adliyelerde yaşanan yoğunluk ise adliyeleri adeta kitlemiştir. Salgının devam ettiği günümüzde dahi sorunlar çözülememiş, neredeyse her gün yeni bir mahkeme kalemi ya da icra müdürlüğü koronavirüs nedeniyle karantinaya alınmaktadır. Adliyelerde salgın riskiyle en çok karşı karşıya olanlar ise her gün mahkeme kalemleri ve icra dairelerinde çalışan görevlilerle birlikte işçi avukatlar ve stajyerlerdir.

Cezaevlerindeki durum ise belirsizliğini sürdürüyor. Salgın nedeniyle görüşlerin yapılamadığı, avukat görüşlerinin bile sınırlandırıldığı dönemde, buradaki salgın durumu ve hak ihlallerine ilişkin doğru verileri alabilmek mümkün değildi. Keza Nisan ayında pandemi nedeniyle infaz kanununda yapılan değişiklikler sonucu birçok kişi tahliye edildi. Ancak yargılamalarında birçok usulsüzlük olan, bu usulsüzlüklerin Yargıtay tarafından incelenmesini isteyerek ölüm orucuna başlayan Av. Ebru Timtik ve Av. Aytaç Ünsal, sağlık durumlarının kötüleşmesi nedeniyle cezaevi koşullarının sağlık durumlarına uygun olmamasına ve adli tıp raporunun tahliye edilmelerine ilişkin raporunun bulunmasına rağmen tahliye edilmediler ve Av. Ebru Timtik hayatını kaybetti.

Yukarıda kısaca değindiğimiz başlıklar dahi iktidarın, salgına ilişkin önlemleri de kendine göre belirlediğinin bir göstergesidir. İktidar partisi ve cumhurbaşkanı miting ve toplantılarını rahatça yapabilirken, hatta yasaklamalar bu toplantıların saatlerine göre ayarlanırken; konser, tiyatro ve vb. etkinlikler ile muhalefetin mitingleri salgın nedeniyle yasaklanmıştır.

Yukarıda saydığımız başlıklara başka başlıklar da eklenebilir. Ancak yenilerini de eklesek baktığımızda ortaya çıkan tablo, halkın sağlığının değil, ekonominin ve iktidarın kendi bekasının ön plana çıkarıldığı bir tablodur. Buradan ise salgının doğru bir yönetimini ve halk yararına bu sürecin yürütüleceğini beklemek en naif tabirle saflık olacaktır.

print

Mercek: Korona Fırsatçılığı

Koronavirüs salgını ülkemizi ve tüm insanlığı tehdit etmeye devam ediyor. Türkiye’de 20 Eylül tarihli resmi rakamlara göre salgına yakalananların toplam sayısı 302 bin 867; salgın nedeniyle ölen kişi sayısı ise 7 bin 506.

Siyasi iktidarların tüm dünyada salgına ilişkin önlem almakta gecikmesi bir yana, kapitalizmin sağlık sisteminin salgın karşısında çöktüğü, salgınla mücadelenin sağlık emekçilerinin üzerine yıkıldığı, salgını dizginlemek ve yok etmek için bilimsel ve kamusal bir planlamanın olmadığı açıkça görülüyor. AKP iktidarı da bundan azade değil. AKP salgının başlangıç döneminde üretimi tamamen durdurmayarak yarı karantina politikası izlemiş ve hastanelerin hizmet verebilme kapasitesini korumayı hedeflemişti. Bu politika salgını bitirmeyip oranları azaltsa da, Haziran ayı itibariyle önlemlerin azaltılması bulaş sayısı ve ölüm oranlarını artışa geçirdi.

Salgınla mücadele sürecinin yönetimindeki temel sorunlar bu sayımızın dosya konusu olarak diğer yazarlar tarafından derinlikli yazılarla değerlendiriliyor. Bu yönetim sorunları yukarıda belirttiğimiz gibi, sadece Türkiye’ye ilişkin olmayıp, kapitalizmin bir krizidir. Ancak salgın sadece iktidarların salgınla mücadeledeki başarısızlıklarını değil, bu krizi nasıl fırsata çevirmeye çalıştıklarını da gösterdi.

Elbette her krizi fırsatı dönüştürmek isteyenler çıkar. Bu salgın döneminde de yaşamsal ürünlerin fiyatlarındaki artışlar ya da kredi faizlerinin düşmesi nedeniyle araba ve ev fiyatlarındaki artışlar bunlara örnek gösterilebilir. Devletlerin görevi ise kriz fırsatçılarına karşı önlem almak, halkın salgın nedeniyle uğradığı zararı azaltmaya çalışmak olmalıdır. Ne var ki, ülkemizde bu fırsatçılığı yapan ya da olmasına izin verenlerin başında siyasi iktidar geliyor.

Bu konuda akla ilk gelen örnek, daha salgının nasıl bulaştığı, etkilerinin neler olacağı bilinmez iken, Atatürk Havalimanına hastane yapılmasının gündeme gelmesidir. Bunun nedeni COVİD-19 nedeniyle hastanelerin yeterli gelmemesi ve yeni hastanelerin yapılması gerekliliği olarak açıklanmıştı. Ne var ki, Atatürk Havalimanında bulunan birçok binanın kullanılması yerine pistin kırılarak hastane inşaatının başlamasından sonra Sağlık Bakanı’nın açıklaması ile anlaşılmıştır ki bu hastane halk sağlığı için değil, sağlık turizmi için kullanılacaktır.

Herkese“evdekal”çağrılarıyapılırken,çevrenin talan edilmesine de tam gaz devam edildi. Örneğin; Mart ayında, Kanal İstanbul projesi kapsamında ilk ihale gerçekleşti, Eskişehir Sivrihisar’da, TMSF yönetimindeki Koza Altın İşletmeleri tarafından yaşam alanlarının yakınına 40 hektar alan içinde 1 milyon 750 bin metreküp kapasiteli atık depolama göleti yapımı için çalışmalar başlatıldı. Yine Mart ayı ortasında başlayan bir inşaat da, Burdur Yeşilova’daki Salda Gölü’ne yapılması planlanan Millet Bahçesi çalışmalarıydı. Nisan ayında korona nedeniyle hiçbir etkinliğin yapılamadığı bir dönemde Bursa’nın Çalı mahallesinde 2011 yılında ihalesi yapılan Hidro Elektrik Santrali inşaatına bir anda başlandı. Çevreyi talan projelerinin uygulanması hız kesmezken, yayınlanan yönetmelik ve cumhurbaşkanlığı kararları ile bu talanı daha da büyütecek adımlar atıldı. Mart ayında Resmî Gazetede yayınlanan Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’te yapılan değişiklikler ile koruma alanlarında, entegre tesis, turizm ve yerleşimlere izin verilerek, bu bölgelerin imara açılması onaylanmış oldu. Yine cumhurbaşkanı kararı ile Ankara Ulus Tarihi Kent Merkezi’nin “acele kamulaştırılması” da bu fırsatçılığa bir örnek.

En büyük fırsatçılık ise üretimdeki ekonomik kayıpların yine emekçilerin üzerinden giderme yolunun seçilmesi oldu. Son altı aya bakıldığında, işçilerin haklarını gasp edecek birçok düzenlemenin hızlıca geçirildiği görülecektir. İşverenlerin ücretsiz izne istedikleri gibi çıkarabilmelerine olanak tanınması, kısa çalışma ödeneğine başvurularda denetimin yapılmaması nedeniyle birçok çalışanın bu ödenekle geçinmek zorunda kalması, işçilerin ücretsiz izne çıkarılması nedeniyle 1.170 TL’lik nakdi destek ile geçinmek zorunda bırakılması ancak haklı nedenle fesih haklarının ellerinden alınması bunlardan sadece birkaçı. Kaybın geniş kitlelere ulaştığını görmek için rakamlara bakmak yeterli oluyor. Ağustos ayı rakamlarına göre 3.5 milyon işçi kısa çalışma ödeneğine yönlendirilmiş; 1.8 milyon işçi de ücretsiz izin ödeneği alıyor. Emekçiler hem bu düzenlemelerle hak gasplarına uğrarken hem de çalıştıkları işyerlerinde önlemlerin yeterli olmaması nedeniyle virüse yakalanma riskiyle karşı karşıya. Hastalanan işçilerin işyerlerinde ise üretimin durmaması için işçileri işyerinde karantinaya alıp, evlerine göndermeden işe devam etmeleri çözümüne(!) dahi başvuruldu. Yine bu süreçte işverenler, maliyetleri azaltacağı için uzun zamandır geçmeye çalıştıkları evden çalışma biçimine pandemi nedeniyle çok hızlı bir şekilde ve işçiler istemese dahi geçebilme imkânını bulmuş oldu.

Adliyelerin durumu da Mart ayının ortasından itibaren getirilen önlemler ile, duruşmalar ertelenmiş, süreler durdurulmuş ve adliyeler sessizliğe bürünmüştür. Belirtilen sürelerin bitmesi ile birlikte adliyelerde yaşanan yoğunluk ise adliyeleri adeta kitlemiştir. Salgının devam ettiği günümüzde dahi sorunlar çözülememiş, neredeyse her gün yeni bir mahkeme kalemi ya da icra müdürlüğü koronavirüs nedeniyle karantinaya alınmaktadır. Adliyelerde salgın riskiyle en çok karşı karşıya olanlar ise her gün mahkeme kalemleri ve icra dairelerinde çalışan görevlilerle birlikte işçi avukatlar ve stajyerlerdir.

Cezaevlerindeki durum ise belirsizliğini sürdürüyor. Salgın nedeniyle görüşlerin yapılamadığı, avukat görüşlerinin bile sınırlandırıldığı dönemde, buradaki salgın durumu ve hak ihlallerine ilişkin doğru verileri alabilmek mümkün değildi. Keza Nisan ayında pandemi nedeniyle infaz kanununda yapılan değişiklikler sonucu birçok kişi tahliye edildi. Ancak yargılamalarında birçok usulsüzlük olan, bu usulsüzlüklerin Yargıtay tarafından incelenmesini isteyerek ölüm orucuna başlayan Av. Ebru Timtik ve Av. Aytaç Ünsal, sağlık durumlarının kötüleşmesi nedeniyle cezaevi koşullarının sağlık durumlarına uygun olmamasına ve adli tıp raporunun tahliye edilmelerine ilişkin raporunun bulunmasına rağmen tahliye edilmediler ve Av. Ebru Timtik hayatını kaybetti.

Yukarıda kısaca değindiğimiz başlıklar dahi iktidarın, salgına ilişkin önlemleri de kendine göre belirlediğinin bir göstergesidir. İktidar partisi ve cumhurbaşkanı miting ve toplantılarını rahatça yapabilirken, hatta yasaklamalar bu toplantıların saatlerine göre ayarlanırken; konser, tiyatro ve vb. etkinlikler ile muhalefetin mitingleri salgın nedeniyle yasaklanmıştır.

Yukarıda saydığımız başlıklara başka başlıklar da eklenebilir. Ancak yenilerini de eklesek baktığımızda ortaya çıkan tablo, halkın sağlığının değil, ekonominin ve iktidarın kendi bekasının ön plana çıkarıldığı bir tablodur. Buradan ise salgının doğru bir yönetimini ve halk yararına bu sürecin yürütüleceğini beklemek en naif tabirle saflık olacaktır.

print