Bilindiği gibi, 2019 yılının Aralık ayında Çin’de ortaya çıkan yeni bir koronavirüs türü, kısa sürede dünyanın pek çok ülkesine yayılarak pandemi boyutuna geldi. SARS-CoV2 adı verilen etkenin hızla yayılması karşısında Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 21 Ocak 2020’de Küresel Sağlık İçin Acil Durum ilan etmiş, 11 Mart 2020 tarihinde ise hastalığın pandemi düzeyine ulaştığını açıklamıştır.
Bu yazıda, Türkiye’deki yeni koronavirüs (COVID-19) salgınının yönetimini anlayabilmek için önce sağlık hizmetlerinin tarihine ve halk sağlığının ortaya çıkışına bakılacak ve ardından Türkiye’de yönetimin öne çıkan unsurları ele alınacaktır.
Pandeminin ortaya çıktığı dünya
Dünya tarihinde 20. yüzyıla gelene kadar bulaşıcı hastalıklar, toplum sağlığının en önemli sorunu olmuş, milyonlarca insanın ölümüne neden pek çok salgın yaşanmıştır.
Özellikle 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi sonrası nüfusun kentlerde yığılması ve kötü yaşam koşulları, salgınların boyutunu değiştirmiş, halk sağlığı uygulamaları bu koşullar altında ortaya çıkmıştır. COVID-19 pandemisi nedeniyle artık pek çok kişinin adını duyduğu ve halk sağlığının temel bilimlerinden biri olan “epidemiyoloji”, 1848-54 yıllarında Londra’daki yıkıcı kolera salgının kontrol altına alınmaya çalışılması sırasında doğmuştur.
Dünya geneli için, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başlarında yaşanan bilimsel ve teknolojik gelişmeler, hastalıkların tanınması ve tedavisinde yeni olanaklar sunmuştur (aşıların, antibiyotikleri bulunması vb). Ancak toplum sağlığına bunlardan daha fazla katkısı olan, 2. Dünya Savaşı sonrası tarih sahnesine çıkan sosyal refah devletlerin kurduğu kamucu sağlık sistemleri ve belediyecilik hizmetleri (sağlıklı yaşam alanları oluşturma, temiz su temini, atıkların uzaklaştırılması vb.)
olmuştur. Diğer yandan 1948 yılında kurulan DSÖ’nün, bulaşıcı hastalıklarla savaşımda ürettiği bilgi ve verdiği teknik destek de bu sürece hatırı sayılır bir katkı sunmuştur.
Doğrudan tıp alanında olan gelişmeler ya da yaşam ve beslenme koşullarının iyileştirilmesi yönündeki müdahaleler sonucunda 20. yüzyılın ortalarına doğru bulaşıcı hastalıklar önemli ölçüde azalmış, erken ölümler önlenmiş, böylece ortalama yaşam süresi uzamış ve dünya nüfusunda önemli bir demografik dönüşüm ortaya çıkmıştır. Bundan sonra kronik hastalıkların bulaşıcı hastalıkların önüne geçtiği ve bulaşıcı hastalıkların sadece dünyanın kalkınmamış bölgelerinde bir sorun olarak gözlendiği uzunca bir dönem yaşanmıştır.
***
Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 26-27. sayısında okuyabilirsiniz.