Kaos Denizinin Ortasında Yargı

Türkiye’de uzun zamandır, bazıları yüzlerce yıllık geçmişi olan, kronikleşmiş ve artık normal kabul edilerek kanıksanmış ağır sorunlarla boğuşuyoruz. Bu sorunların çözümünde ortaya konulacak irade ve çabaların başarılı ve sonuç alıcı olması, çağdaş ve günümüz gereksinimlerine yanıt verebilecek bir hukuk sistemi içinde sürdürülmeleri ile olanaklıdır. Ancak insanı ve adaleti merkezine alan bir hukuk sistemi sayesinde, hak ve özgürlük kazanımları meşruluk nosyonu üzerinden bir değere dönüşür, birikir ve insanca yaşamayı temin eden bir zenginliğe ulaşır.

Kapsamlı, sağlam ve güvenilen bir hukuk sistemi, boş slogan, mitler ve komplo teorilerinin toplumu sinikliğe itici etkisini kıracak; hak ve özgürlük savaşının anlamını canlı tutacak; birleştikçe güçlenen iradelerin arkasında olduğu uygar bir düzen yaratacaktır.

Ne var ki, ülkemizin 2000’li yıllar ile birlikte farklı bir hatta oturarak gelişen seyri, bir düzen arayışından daha çok, sistemin tüm alan ve katmanlarına kaosun egemen kılınarak bir dehşet noktasına ulaşması olarak gözükmektedir. Devlet yapısındaki alt üst oluşa koşut olarak toplumsal değerlerdeki çözülme, bu yolculukta sona yaklaştığımıza işaret etmektedir. Kurnazca bir stratejiyle mevcut yapının sigortası olan laik hukuk sistemimiz felç edilirken, toplumun yargıya güveni de türlü propaganda araçları ile aralıksız aşındırılmaktadır. Kaos planlayıcıları, erişmelerine ramak kalan, hukukun devre dışı olduğu dehşet noktasında, zayıflattıkları toplumsal güçlere, mafyatik zorbalıklarla, yerinde devlet şiddetini yerinde iç dış savaşı devreye sokarak, yeni bir devlet ve sistem modelini kabul ettireceklerini hesaplamaktadırlar. Türlü figüranlarca sahnelenen ve bakışımızı-duyuşumuzu bozan kargaşanın, gürültünün, kakafoninin etkisinden sıyrılarak dikkat kesildiğimizde gördüğümüz yalın gerçek budur.

Bugün ülkemizde yaşanan temel olgu, demokratik hukuk devleti yöneliminden tamamen kopuştur. Hukukun evrensel ilkeleri ile uyumluluk kaygısını hiç taşımayan ve meşruluk değeri son derece zayıf olan yasalarla derme çatma oluşturulmuş, çoğu kez onları da ihmal ederek verili hukuksal normativiteyi de aşındıran bir fiili durum yaşıyoruz. Bu fiili durum rejiminde yargı da, içeriği tamamen boşaltılan adalet kavramı üzerinden yoğun, kirli bir politik mücadelenin sıradan bir aracına dönüşmüştür ve bu haliyle de hem yapısı, hem işleyişi, hem de ürettiği adaletle toplumda karşılık bulduğu güven bakımından yaşamsal bir krizin içindedir.

Evet, ülkemiz zembereği boşalmış bir saate benzemektedir. Değişim ve demokrasi kavramları ile efsunlanmaya çalışılan toplum, her gün yeni bir gelişme ve uygulama ile şaşkınlık girdabında yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Hukukla bağını, seri üretim yasa, yönetmelik ve genelgelerle kurduğunu sanan, on yılların birikimini bir kalemde silip, oluşturduğu ‘yeni’ye ilişkin de bütünlük kaygısı taşımayan bir yönetim anlayışı, her anlamda bir dağılma ve çözülmeye yüz tutmuştur. Bu ülkeyi kuran değerler üzerindeki ‘vandalizm’in faillerindeki telaş ve panik toplumun gözünden kaçmamaktadır. Yapı imha edici misyon sona ererken, geride ne bir iz ne de takipçi bırakılmak istenmektedir. Yaşananlar ışığında yargının araç, değilse hedef aksında yer almasından daha doğal bir durum bulunmamaktadır. Ancak ‘erkler ayrımı’ kavramı üzerinden demokrasi ile olan son bağımızın da kopmaması için; yargının bağımsızlığının korunması, artık herkesin ortak sorumluluğuna dönüşmüş ivedi bir kamusal duyarlık meselesidir.

Bu koşullar altında, yargı bağımsızlığı ise ne yazık ki düşman bir kavram olarak konumlandırılmıştır. Yakın geçmişte başta akademik çalışmalar olmak üzere tüm metinlerde üzerine vurgu yapılması başlı başına bir erdem gerekliliği olarak görülen bu kavramın, bugünlerde dile getirilmesi bir cesaret göstergesi olarak algılanmaktadır. Sistemin dayandığı değerler evrenindeki olumsuza doğru keskin kayış, bu algı değişimi üzerinden ölçülebilir.

Kuşkusuz yargı bağımsızlığı tek başına adaletin garantisi değildir ama adalete erişimde elverişli ortam sağlar. İşin eylem kısmını ise yargı mensupları gerçekleştirmektedir. Bu noktada ihtiyacımız temel hak ve özgürlükleri geliştirme amacına yönelik hukukun evrensel ilkeleri bağlamında karar verme cesaretinin varlığıdır. Eğer yargı mensupları, cesaret eksikliğinden dolayı güç karşısında otokontrol mekanizmasını çalıştırırlarsa, yargı bağımsızlığı işlevsizlikle anlamsızlık girdabına düşecektir.

Tam da bu noktada yargı, maalesef temel hak ve özgürlükler çizgisinde, özgür bireyin karşı kutbunda konumlanan ve güçlü olan baskıcı yönetimin yanında yer alma şeklindeki negatif eğilimi sergilemektedir. Doğal hukuk ve evrensel hukuk ilkelerinden kopmakta, koyu bir ulusal hukuk pozitivizmine yapışmaktadır. Belki ülke tarihinde ilk kez, bu kadar yoğun bir şekilde, yargının dışarıdan etkisizleştirilmesi çabalarına karşılık, içeriden buna gönüllü eğilim eşlik etmektedir. Yargının temel kuralları ile hiçbir zaman bu denli oynanmamıştır. Ülkemiz totaliter yönetim laboratuvarına dönüşmüş vaziyettedir.

İktidar kontrolündeki yargı, toplum merkezli bir devinim için gerekli enerjinin birikmesinin engellenmesi işlevini de görmektedir. Mevcut yargı düzeni, küresel egemenler ve onların içteki uzantılarının çıkarlarını öncelemek suretiyle toplumsal refahın dağılım usul ve esaslarının belirlendiği yasalara mutlak ve aşırı yapışmayı, “yasaların bağlayıcılığı ilkesi” temeline oturtmuş durumdadır. Hak bağlamından kopmuş bir sosyo-ekonomik düzende büyük kısmı iç edilen toplumsal kaynaklardan geriye kalanın önemli bir kısmı da ‘yasal ambalaj’ içinde burjuvaziye sunulunca, arta kalan, toplumun bırakın gelişim sağlayarak ileri bir aşamaya geçmesine, mevcudu korumasına dahi olanak vermemektedir.

Toplumun ezilen kesimlerine en ufak umut vadetmeyen, ancak uyumlu ve itirazsız olmaya söz vermiş temsilcilerine yol veren mevcut sistem; haksızlık ve hukuksuzluk batağının dibine batmış, toplumsal düzenin üzerinde temellendiği ‘meşruiyet’ değerini de yitirmiştir. Düzeni çalıştıracak motor susmuştur. Bu noktada, rotanın özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma temelinde bir toplumsal düzenin kurulması çizgisine çekilmesinde yargıya tarihsel rol düşmektedir. Yargı mensupları, bu rolü tüm devrimciler gibi üstlenip sonuna kadar götürme cesaretini göstermeli ve aydınlanmış, genç düşünceli bireylerin tutuşturduğu, eleştirel aklın devinimleriyle yanan her devrim ateşini, hukukçular da topluma adalet dağıtarak beslemelidir.

Çözüm: Yargıda da örgütlü mücadele

Burjuvazinin iktidara ortak ve daha sonrasında hâkim olma yol haritasının son iki yüzyıllık sonuç alıcı aşamalarından sonra gelinen noktayı çerçeveleyen-donduran- hegemonik kılmaya çaba gösteren demokrasinin liberal yorumlarının öngördüğü iktidar bileşeninin yol açtığı temsil krizini yoğun biçimde yaşamaktayız. Egemen siyasal güçlerin toplumlara türlü formlarla (çoğu kez yasalarla) zerk ettiği, geniş toplumsal yığınların ergenliklerini henüz aşmadıkları, olgunlaşmadıkları yolundaki telkinlere, öngörülere rağmen, ek kolektif temsil birimlerine olan gereksinim her geçen gün şiddetlenmektedir.

Son yıllarda yargı alanında yaşadığımız baş döndürücü ve kaotik değişim süreci göstermektedir ki, faşizme set oluşturacak güçlü, bağımsız ve kişilikli yargının, varlıklarından güç alacağı destek noktalarına, payandalara olan ihtiyacı her geçen gün daha da fazla duyumsanmaktadır.

Evet, faşizan ve otoriter eğilimlere karşı örgütlü mücadeleden başka yol yoktur. Dünyanın her yerinde, yürütmenin müdahalelerine örgütlü mücadele yoluyla karşı konulmakta, yargıç ve savcılar bakımından kullanılabilecek başka bir yöntem de bulunmamaktadır.

Bu doğrultuda, yargıç ve savcıların ilk örgütlü gücü olarak YARSAV; kendini hukukla bağlı görmeyen ve denetimsizliğin verdiği keyfilik ve aşırı güç sarhoşluğu ile ülkeyi krizden krize sürükleyen bir iktidarın, monarşiyi aratacak ölçüde bir otoriterlikle bizi karşı karşıya bıraktığını gözlemleyerek ve bu koşullarda yargının işlevini tam olarak yerine getirmesinin ancak uzun ve sancılı olacağı baştan belli bir mücadele sonucunda kanıtlanacak ve kabul ettirilecek bir kişilikle olanaklı olacağını öngörerek yola düştü. Kurulduğu 2006 yılından bu yana da, olmadık saldırılara ve yok edilme girişimlerine muhatap oldu. YARSAV’ın kurulduğu günden bu yana varlık-yokluk ekseninde yaşadığı macera; yukarıda anılan egemen sınıfın temsilcisi olagelmiş siyasal partilerin temsil krizine ve dolayısıyla da mevcut siyasal-sosyal düzenin meşruiyet krizine, geniş kesimler nezdinde anlaşılabilir bir alternatifle karşılık vermenin, yargı emekçilerinin payına düşenini anlatmaktadır. Ve bilinmesini isterim ki bu maceranın henüz daha çok başındayız. Ülkemizin mevcut siyasal-sosyal-iktisadi iktidar yapısını, kendi hukuk devleti olma ve yargı bağımsızlığını sağlama iddiaları üzerinden sorgulayan bu cesur itiraza ilişkin her türlü engellemelere karşın, yargı emekçileri hakların kutsal gölgesinde dinlenip kendi hukuk mücadelesi yollarına devam edecektir.

Unutmayalım ki; baş eğmeyen, uyumlu olma hevesi taşımayan ve her türlü baskıya direnen bir yargı ile ancak hukuk üstün, adalet hâkim kılınabilir.

print