Türkiye’de bir süredir, akıl ve bilgi temeli zayıf, dinle bulamaç yapılmış, nefret dilinin egemen olduğu, totaliter karakterli bir ideolojinin sahiplerinin yönetici olarak maceralarını izliyoruz. Gençlik hayallerini gerçekleştirme romantikliğine takılıp kalmış ve akıl ve bilimden yoksunlukla kofluğunu hiçbir zaman aşamamış anlayışın, ülkemize faturası artık tahammül edilemez boyuta ulaştı.
Seçimle iktidara geldiğinden bahisle kendisini egemenliğin yegâne temsilcisi olarak gören ve tüm Anayasal erklerin görev ve yetki alanını fütursuzca çiğneme hakkını kendisinde gören bir yönetim anlayışının felce uğrattığı bir düzen ile karşı karşıya bulunuyoruz. Daha açık bir ifade ile Türkiye Cumhuriyetinin ve devlet sisteminin çökertildiği ve devletin tüm kurum ve kurallarıyla iflas ettirildiği bir süreci yaşıyoruz. Üzüntü ile söylemek gerekir ki, Türkiye, demokrasinin sadece seçimle iktidara gelmek üzerine kurgulanan bir rejim olmadığı gerçeğini bir kez daha kanıtlayan en belirgin örnek olarak demokrasi teorisi içerisindeki yerini almıştır. Demokrasiyi trene benzetip istediği yere gelince inilebilecek bir araç olarak gören, nobran bir pragmatizmle yönetilmenin bedelini hep birlikte ödüyoruz.
Yakın zamana kadar, içinde yer aldığı coğrafyada laiklik ve demokrasi kulvarında örnek olarak gösterilen, ancak cehaletin, kibrin ve hırsın el ele verdiği bir çılgınlığın peşinden iç savaşın eşiğine getirilen, dışarıyla savaş için türlü bahaneler peşinde fırsat kollanan bir ülkede, bir çöküş belgeselinin hem izleyeni hem de unsuru olmanın, kötü sonu en baştan itibaren defalarca anlatmamıza karşın senaryoyu değiştirememiş olmanın ne kadar acı olduğunu tecrübe ettik, etmeye devam ediyoruz.
Özellikle, “allahın lütfu!” olarak görülen son darbe girişimi fırsat bilinerek ilan edilen OHAL ile yaratılan korku imparatorluğunda, KHK’lar ile karşı çıkma potansiyeli olan tüm muhaliflerin baskılandığı, faşizmin en derin karanlığına doğru son sürat yol alınan bir süreçte hâlâ romantik muhalifçilik mi oynayacağız? “Milli mutabakat ya da Yenikapı ruhu” denilen tiyatroda bize biçilen figüranlığa razı olup özenle inşa edilen faşizm değirmenine su taşıyanlardan biri de biz mi olacağız? Tarih boyunca özgürlük ve barış mücadelesi verenlerin ödediği bedeller boşuna mıydı? Yarının dünyası için, iktidarın bize dayattığı dışında söyleyecek sözümüz yok mu? Bu sorulara vereceğimiz yanıtlar bizim için hâlâ bir umut olup olmadığını gösterecek. Şu anda tarihi bir dönemeçteyiz. Her türlü baskıya, tehdide rağmen, faşizme boyun eğmemek, tüm hukuksuzluklara karşı koymak ve yalnızca hukuku ve demokrasiyi savunmak tarihi bir sorumluluktur. Evrensel hukuk ilkelerinin yaşama geçmesi için yürütülecek mücadele ancak toplumun tüm kesimleri tarafından desteklenmesi durumunda başarıya ulaşabilecektir. Öyleyse faşizmin doruğuna giden süreçte tek çıkış yolumuz, hukukçular başta olmak üzere tüm demokrasiyi ve hukuku savunanlar olarak ortak bir mücadele alanı yaratmaktır.
Evet, toplumun ezilen kesimlerine en ufak umut vadetmeyen, ancak uyumlu ve itirazsız olmaya söz vermiş temsilcilerine yol veren mevcut sistem; artık haksızlık ve hukuksuzluk batağının dibine batmış, toplumsal düzenin üzerinde temellendiği ‘meşruiyet’ değerini de yitirmiştir. Düzeni çalıştıracak motor susmuştur. Bu noktada, rotanın özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma temelinde bir toplumsal düzenin kurulması çizgisine çekilmesinde yargıya tarihsel rol düşmektedir. Duyarlı tüm hukukçular, bu rolü tüm devrimciler gibi üstlenip sonuna kadar götürme cesaretini göstermeli, örgütlenmede öncü rol üstlenmeli, bir oyun kurucu olmanın sorumluluklarından kaçınmadan, engelli hale getirilen topluma ve çürümüş devlet sistemine umut ışığı sunarak, her birey ve kuruma bir silkinme fırsatı sunmalı, ayağa kaldırmalı ve aydınlanmış, genç düşünceli bireylerin tutuşturduğu, eleştirel aklın devinimleriyle yanan her devrim ateşini topluma adalet dağıtarak beslemelidir.
Hukukun nefessiz kaldığı bu atmosferde, modern demokrasilerde hukuka dayanmayan bir iktidarın hiçbir meşruiyeti olamayacağını hatırlatma ve hukukun üstün kılınması için çaba gösterme, önceliğimiz olmalıdır.
İnsanlığını unutarak zorba tiranlara dönüşen yüksek egolu çıplak kralların boyunduruğunda yaşamayı kanıksamış, haksızlıklara karşı itiraz etmeyi unutmuş, uygar davranış biçimlerinden habersizce tebaiyeti kutsamış ve kurşun askerlere dönüştürülerek mutasyona uğramışlara karşılık; geleceğimiz için bir zamanlar bu coğrafyada da düşünen ve demokrasi, hukuk, özgürlük ve barış için mücadele veren ve her türlü bedel ödemeyi göze almış hukukçular olarak; kararlı bir şekilde hukuk çizgisinde kalarak ve toplumsal barış dilini kullanarak sorunlara çözümler üretmek üzere seslerimizi birleştirmeye olan gereksinimimiz bugün her zamankinden fazladır. Bugün susma günü değildir. Savaşa karşı barış, güçlüye karşı hukuk talebimizi en gür sesle dile getirmek, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik Türkiyesini hep birlikte yeniden kurmak öncelikli ödevimizdir.
Dolayısıyla şimdilerde en çok ihtiyacımız olan şey; konuşması gerekenlerin büyük bir suskunluğa gömüldüğü günümüzün korku imparatorluğunda, susmayanların, her türlü haksızlık ve hukuksuzluk karşısında güçlü ve onurlu bir şekilde haykıranların da var olduğunu göstermek için, hukukçuların örgütlenerek daha yüksek ve yürekli sesle haykırmaları, toplumun farklı kesimlerinin de silkinerek ayağa kalkmaları ve bu seslere ses katmalarıdır. Otoriter zihniyetin toplumda yarattığı ve her geçen gün artarak devam eden travmanın yansıması olan iç ve dış sesler örgütlenerek yükselmeli ve yanlış sahiplerini daha fazla rahatsız etmeye devam etmelidir. Şimdi yeterince sesimizi yükseltemezsek bir daha ses çıkarabileceğimiz bir ortam bulamayacağız. Bu karşı çıkış, demokrasiden ve özgürlüklerimizden tamamen kopuşun durdurulması için son çırpınışlarımızdır.
Unutmayalım ki, insanlık tarihi her daim hak ve özgürlük mücadelesi veren ve bedelini sonuna kadar ödeyen devrimcilerle doludur ve uygarlık bu sırtlarda taşınarak ilerlemektedir.
Bugün, bayrağı devraldığımız özgürlük savaşçılarının değerleri, mücadelemizin her kavşak noktasında onlara yönelik empati ile daha bir anlam kazanmakta; bizlere ilham kaynağı olmaktadır. Bedel ödeme konusunda, onlardan daha üstün, daha değerli değiliz. Dolayısıyla onlardan farklı bir ayrıcalığımız bulunmamaktadır.
Tarih boyunca barış ve özgürlük adına gösterilen çabalar, özveriler ve ödenen bedeller boşuna mı? Zamanları aşan devrimci ideal ve düşüncenin erken gelmiş ve çoğu kez yalnız kalmış öncüleri olmanın değeri yok mu? Elbette var ve tüm bunlar, en azından o idealin var ve hayatta olduğuna kanıt oluşturmaktadır. Varsın, nadiren ahlak ölçeğiyle tartan tarih, yalnızca galiplere baksın ve sadece başarıları kroniğine aktarsın.
Bizler, haklılığımızın ve daha da önemlisi özgürlüğümüzün, ödeyeceğimiz bedellerle olanaklı olduğunun son derece farkındayız.
Hukuk Devleti idealine ve demokrasiye olan bağlılığımız ve hukukun üstünlüğüne inancımız; gerçekleri haykırışımızın, her türlü baskı ve zulme direnişimizin sönmeyen kaynağıdır.
Uygar toplumun son kalesi olan adaletin, keyfiliğe ve zorbalığa teslim olmaması için direneceğiz.
Hukuksuzluğa karşı vicdanın sesi olacağız.
Umutsuzluğa karşı umudu, savaşa karşı barışı, baskılara karşı özgürlüğü örgütleyeceğiz.
Güce bağlanmış bir düzenekte, olanak ve muhataplarımızın duyarlılık eksikliğine esir olmayacağız, savaşacağız.
Aklın özgürlüğü ve insancıllığın kalıcı olarak yeryüzüne yerleşmesinin güvencesi olan hukukun üstünlüğü uğruna bazen güce yenik düşeceğiz ama yılmayacağız.
“Yüreği yılmadan düşen, dizleri üzerinde savaşır” der Seneca. Devrilmeden, dizlerimizin üzerinde savaşmaya devam edeceğiz.
Son Söz: Faşizan ve otoriter eğilimlere karşı örgütlü mücadeleden başka yol yoktur. Birlikte güçlüyüz. “Biz” varsak eğer hukukun üstün kılındığı aydınlık yarınlar için umut da var demektir…