Bir grup insanın, haklı bir talep için sokağa çıkıp eylem yapmasının kötü olduğunu düşüneceğim aklıma gelmezdi. Çünkü o insanların asıl ihtiyacının eylem yapmaktan önce sevdikleriyle vedalaşma ve yaslarını tutma olduğunu düşünüyorum. Ancak bu imkân hiç tanınmadı; hiç beklemedikleri bir anda, hiç akıllarında yokken, henüz birlikte yaşanacak uzun yıllar varken, birdenbire 25 insan hayattan koparıldı… Aralarında henüz altı aylık Beren de vardı, 6 yaşındaki Ömer Alperen de…
Yüzlerce insan henüz hastanelerde yakınlarını ararken, “acaba başka bir ihtimal olabilir mi, acaba ölmemiş olabilir mi” diye acıyla beklerken, sevdiklerinin cansız bedenini bulup sonsuzluğa uğurlamaya hazırlanırken diğer yanda aynı ülkede büyük, çok büyük bir kutlamanın hazırlıkları yapılıyordu. Ve evet, henüz cenazeler kaldırılmamışken ülkenin cumhurbaşkanı, başkanlık kutlamasından feragat edemiyordu. O gün belliydi acılı ailelere yas tutma hakkının hiçbir zaman tanınmayacağı…
Bundan iki buçuk yıl önce, 8 Temmuz 2018 tarihinde, Uzunköprü – Halkalı seferini yapan tren, Çorlu’da raydan çıktı; yaşanan faciada 25 insan hayatını kaybetti. Durup dururken, hiç beklenmezken, zamansız… Zamansız, çünkü aralarında henüz yedi yaşındaki Mavi Nur da vardı, dokuzundaki Oğuz Arda da… Zamansız ama nedensiz değildi. İşte o neden, yas tutma hakkının tanınmamasının da annelerin, eşlerin, çocukların, kardeşlerin sokağa çıkıp eylem yapmak “zorunda” kalmasının da nedeniydi.
Bazen bir dava münferit bir hukuksuzluğun örneği olur bazense bir dava, dava olmaktan çıkar; ülkede, savcılıktan mahkemeye, bilirkişilik kurumundan üniversiteye, kamu kurumlarından hükümete ve bakanlara kadar sirayet etmiş çürümenin, adaletsizliğin, kayırmacılığın, kollamacılığın aynası olur. Çorlu’da, bir tren faciasında 25 insanın hayatını kaybettiği “katliamla” ilgili dava tam da böyle bir dava işte.
***
Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 28. sayısında okuyabilirsiniz.